DipNot (Yeni)

yağmurun çatıya düşen her damlasına hayranım. o nasıl naif bir ses, nasıl da sevimli… yağmur bu kadar soğukken yağmur sesinin böylesine sıcak hissettirmesine şaşırmaz mı insan?

*az daha zorlasam resmen edebi bi değere sahip dipnot yazcam ha 0,o

yıllardır arayıp da bulamadıım dipnot giriş cümlesi olabilir bu yepisyeni dipnottaki giriş gelişme sonuç… konudan saptık. ortada konu da yoktu.

vuuuuu

herneyisa.

geçenlerde bi akşam oğlumu yatırdım (oğlumu yatırdım deyince de insanın aklında beş yaşında bi çocuk canlanıyo ancak bizimkinin boyu ben kada. ne hikmetse hala bi ilgi beklemeler, bi iyi geceler öpücüğü verin demeler) DEVAM- öptüm yanaklarını. istisnasız her akşam ya bana ya babasına “beş dakka yatmak ister misin” sorusunu sorar. o akşam da sordu kabul ettim. normalden geniş yatağında yatıyoruz. “anne bana çocukluk anılarını anlatsana. çok eğlenceli anıların var” dedi. ara ara unutamadığım birkaç anıyı anlatırım o da bana güler. hatta geçenlerde “keşke birlikte çocuk olsaymışız, çok eğlenirdik” dedi. oğlum diye demiyorum; çok şeker =)

sırtüstü uzandım yanına. “bi anım var ama biraz yığrenç” dedim. “sen iğrenç olamazsın ki” dedi. annatiyim de dinne o zaman (sizde dinneyin ?) alibeyköy’de oturuyoduk. çok kalabalık bi yatıya misafir postası vardı bi akşam. annem benimle yatmıştı. sabah çok erken uyanma laneti yaşayan çocuklardandım bende. yaş üç-dört arası. anneme fısıldayarak “kalkabilir miyim” diye sordum, o da “olmaz, herkes uyuyo sen de uyu,” dedi. yataktayım ama bu nası bi can sıkıntısı. teyzenler yandaki yatakta uyukluyo, metrekareye düşen boşluk insan kaynıyo falan ev uyku kokuyo. bi ara hapşırdım (yığrenç kısım bu (sanki demesem anlaşılmicak. ama şindi ben mükemmeliyim ya o yığrençliği baa yakıştırmayıp olsun çocuk işte dersiniz fal… ne diyorum la) kaçarı yok başladık yazcaz) yağmur etkisi. kendi kendime nası gülüyorum yüzüme yağmur yağdırdım.”

bilal gülüyo ama “anne ya çok şirinmiş” diyo bi de. biri yanaamı ıslak öpse anında siler, ısırılınca ağlar (yanağıma değen ıslaklıktan ha acıdan değil), kimsenin bardağından su içmez bi çocuk, kendinden iğrenmiyodu ? yağmuru o gün bugündür çok severim. en çok da yağmurda yürümeyi.

2. sınıfa gidiyodum. babam istanbulda biz rizedeydik. bir öksürüyorum ama öksürürken içimin acıdığını hissediyodum. rize devlet hastanesine götürdü beni annem yanımızda teyzesinin kocası eşref dayı. o yıllarda türkiyede bi devlet hastanesinde itibar görebilmen için, hatta daha da ileri gidicem insan yerine koyulabilmen için bi “dayı”nın olması şarttı. rahmetli eşref dayı babamın da ustasıydı; terziydi. rizede takım elbise dikmediği üst rütbeli, doktor falan insan kalmamıştır heralda. doktor röntgen falan istedi meğer çok hastaymışım. görseniz var ya nası cılız, nası hastalıklı bi tipim. sapsarı bir beniz, öksürüp duran ciğerler.

çöpe atılası bişi (Allah sen koru Rabbim) dersin yani. deme tabii de. metafor yapim dedim de bunu gerçekten yapanların olduğunu bilince insanlıktan tiksindim yine.

doktor karar verdi hastaneye yatcak. yattım. ilk iki gün çok ateşim vardı hep uyudum. sabah akşam yapılan iğneleri hatırlıyorum o ilk iki günden başka bişi yok. sonra gözüm açıldı. yemek yemeğe falan başladım. beş yataklı bi koğuştu. üçüncü gün kolumdaki serumla cam kenarına kadar gidebilmiştim. ben pencereden bakarken annem yatağımı düzeltiyodu. bi baktım tam karşıda, sahilde bi lunapark. “anne,” dedim “burdan çıkınca beni lunaparka götürür müsün?”

“sen bi iyileş de hayırlısıyla elbette götürürüm” dedi. çocuklara bazen baştan savmak, bazen de önemsenmediğinden söylenen o sözlerin o küçücük dimağda ne kadar ehemmiyet taşıdığını bilen çok az insan vardır. benim annem başından savmaya çalışmamıştı. beni önemsiyodu da. biliyorum. ama ne yazık ki çoğu yetişkin böyle değil.

ben annemden aldığım o sözle var ya… görmeniz lazım. yemeğimi daha gayretli yiyodum, ziyarete gelenlerin getirdiği meyveleri tüketmeye çalışıyodum. ne kadar çok yersem o kadar çabuk iyileşirim diye düşünüyodum. üç kişi var ziyaretime gelen diğer ziyaretçilerin haricinde o üç kişi bambaşkaydı. sıkıntıdan patladığım bi gün öğretmenim gelmişti. rüstem karcı… çok ama çok değerli bir öğretmendi. Allah selamet versin. onu koğuşun kapısında gördüğümde yaşadığım sevinci hala kalbimde hissediyorum. elinde meyve poşediyle ellerini iki yana açmıştı “noldu benim kızıma” diyerek… şefkat dolu bir öğretmendi.

zafer abim gelmişdi bi günde. en sevdiğim halamın en sevdiğim oğlu. canım abim ya. bana iki hikaye kitabı getirmişti. bittikçe baştan başlayıp onları okuyodum..

unutamadığım üçüncü kişide dayımın hanımı melahat yengem. annem para vermişti ona canım çok sıkılıyo diye. “bi bebek alır mısın belki oyalanır onunla” demişti. ben gelecek bebeğin hayaliyle heyecanımı bastıramıyodum. barbimsi bişi bekliyodum. gelen bebek benim vücudum gibi dümdüzdü. oğluma bu kısmı annatırken, “sen şindi annayamıyosun tabi aradaki farkı,” dedim, “evet. farkı ne?” diye sordu. “fark; barbie’nin memesi var. bi kız çocuğu için bu çok önemli bi ayrıntı. meme yoksa kıyafet güzel durmuyo bebeğin üstünde. çünkü sen çocuksun, memen olsun istiyosun o isteğin de vücudunun hiç umrunda değil. meme önemli.” çocuk yanımda gülüyo. “anne ya” diyo.

o bebeğin memesi yoktu ama onu çok sevdim.

şarkı söylemeye bayılırdım. rüstem öğretmenim de sınıfta hep şarkı söyletirdi bana.. koğuşta da ben iyileştikçe söyletiyolardı. şarkı söylemeyi benim kadar seven ancak anlar o hissi. çok keyifliydi. oldu dokuzuncu gün. taburcu olma zamanı. heyecan dorukta. lunaparka gidicem. hastaneden çıktık, bi baktım köy yolundayız. o gün, çok istediğim bir şeye ulaşamayacağımı anladığım ilk gündü. o gün gitmedik. esasen ondan sonra da hiç gitmedim o lunaparka.

rizede, sahildeki o lunaparka gittiğimde on altı yaşındaydım. aradan bi ömür geçmiş.ben değişmişim. hapşırınca yüzüne ıslaklık değdiğinde yağmur etkisiyle gülebilen çocuk gitmiş, deterjanla yıkanıp iyice durulanmamış metal bir kutudan meyve suyu bile içemez olmuş.

tutamayacağım hiçbir söz vermedim oğluma, vermem de inşAllah. onun bana anlattıklarını can kulağıyla dinniyorum ne kadar yoğun olursa olsun kafam. arkadaşlarının adını, özelliklerini biliyorum çünkü onlar da çok önemli oğlum için. önemsenmek güzel. dinlenmek, değer görmek… ben galiba en çok çocukları dinlemeyi seviyorum. kafalarının içindeki o dünya bambaşka.

annemin sorumlulukları kıble dağı kadar büyüktü. benim çocuksu isteklerime yetişemeyecek kadar büyük. peki hiçbir sorumluluğu olmayan anneler?

hayat şartları deyip kenara geçen, depresyonun kenarında yaşayan kadınları anlayamıyorum ben. girme kardeşim depresyona! bu gerçek anlamda çile çeken kadınlara söylenmiş bi söz değil, yanlış anlaşılmasın. hiçbir şey çözümsüz değil bunu biliyorum. derdi veren dermanını da veriyo nitekim (yine nitekim yazdım. lan ağız dolusu karizmatik bi kelime ha).

elhasıl. 32 yaşındayım, hiç depresyona girdiğimi hatırlamıyorum. ağlarım. çok ağlarım. ama geçer. bir abdest, bir namaz ve Kur’an ile atarım sıkıntıyı. yau biliyorum benimde yeteneğim bu işte ?çok mutlu olmak. geçenlerde ama baya bi geçenlerde. temmuz muydu neydi. bi zehirlendim mi nolduysa hastayım. ateşim 39,5 falan. yarim bi limonata yaptı ki evlerden ırak. üç limonu sıkmış (konsantre! aç aç iç, 1 lt limonata çıkar ondan) ne su katmış ne bal getirdi bana iç. bi yudum aldım, inmiyo aşşaa. “bu ne ya” dedim, “şifa olsun diye hiçbişi katmadım ona” dedi. hastalıkla uğraşırken “öliyimmi istiyosun? bu bildiğin biyolojik silah olmuş ya. asidinden öldürür beni bu” dedim çemkirdim. içemedim de.

artık onun limonata yapiyimmi demesi espri konusu oldu evde. o akşam trt belgeselde aslan belgeseli var. anne aslan ve yavruları falan. çok şirin oluyo aslan yavrusu. al, evlat edin. yok ya. sonra yer bu beni. neyisa. aslan anne, yavrularından zayıf olanı kaderine terk ediyo. doğanın kanunu işte. yavrusuyla ilgilenmiyo, yemek vermiyo, güçlü olanları kayırıyo falan. öldü ölecek yavru aslan. hıçkıra hıçkıra ağlıyorum yarim ve oğlum beni izliyo. “belgesele de ağlanır mı?” diyerek. ama ağlanır. çok ağladım. ama belgesel mutlu sonla bitti de rahat nefes aldım. yavru aslan zorluklara yenilmedi annesine kendini kabul ettirdi. bunu niye annattım ben?

bi bitiriyim artık.

lütfiyeNİZ

DipNot (Yeni)” için 3 yorum

  • 17 Kasım 2018 tarihinde, saat 12:01
    Permalink

    Hahah yüzüme yağmur yağdırmak ? benim aklıma gelmez hiç böyle şeyler şu yaşımda bile o yaşta hele hiç gelmezmiş küçükken de safmışım mı ne ?
    Haklısın herkes bi depresyonda bi triplerde LutfiyEM …

    Yanıtla
    • 19 Kasım 2018 tarihinde, saat 10:11
      Permalink

      temiz pak bir çocuk, temiz pak bir kadınsın bence ?

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir