DipNot

……

Ve üçüncü satır…….

Hala afili bir giriş cümlesi bulamamış, zavallı bir kadının dramını anlatayım mı size? Şu satırları yazarken hissettiğim duyguları anlatayım ya da…

02.17.2014’de öyle bir üşütmüştüm ki, soluğu acilde almıştım. Acilde çenemin altında bir kova, kusup duruyordum. ( ne var ya ? herkes hasta olup kusar ki ) Doktorun yanına aldılar beni, adamceğiz muayene edcek, asistanının parfüm kokusuyla kovaya varımı yoğumu bırakırken pretisyen hekim korktu, beni dahiliye uzmanı bir doktora yönlendirdi.

Yarim, o günlerde evde kalamıyordu. Babamıza akciğer kanseri teşhisi konmuştu ve günleri sayılıydı. Babasını bırakamıyordu yarim. Annemiz de beni bırakamamıştı evde bir başıma. O işinin gücünün arasında bir de ben hasta kaldım kayınvalidemin evinde. 18’inde nispeten daha iyiydim. 19 şubat gecesi, yarim yattığım odaya geldi, yatağın yanında diz çöküp, alnımdan öptü. Holden yansıyan ışıkta o esmer teni bembeyaz olmuştu. “Neyin var?” dedim, ayağa kalktı “babamı kaybettik” dedi. Yatak odasıyla, babamın yattığı yatak karşılıklıydı. Belki uyku sersemliği, belki de benim kişisel salaklığım “aşkım… İçerde ya babam. Gel!” dedim, elini tutup içeri götürdüm.

Kayın validem Rahmetli babama adıyla hitap etmezdi. “Hoho” derdi. Bir taraftan başını ve ayaklarını sarıyor bir taraftan da “hoho” diye sesleniyordu ona. Hoho’nun hikayesi de; Rahmetli bir gün tıraş olup gelmiş. Kayınbiraderinin hanımı, babamın tıraşını hiç beğenmemiş. “Sen noldun boyle! Dondun hohoya” demiş.

«Biz de şive var evet»

Hohonun anlamı da; çirkin, bed demek. Kimse kimseye adıyla hitap etmiyor ailede ya… Rahmetli de o yengeye “Çapraz” derdi.

Konuya dönüyorum.

“Anne napıyosun ya. Dur. Bir bırak. Doktor çağıralım. Nefes alıyor mu? Baktınız mı? Anne ne olur sarma babamı!” derken nafileydi tabii… Sevdiğimizin öldüğüne inanmamamız bu gerçeği değiştirmiyor. İki yıl önce babamız vefat etti. Bugün de Çapraz yengemiz.

Yarim Rize’ye, cenazeye doğru giderken, ben evde bu satırları yazıyorum.

Dünya hayatı kısacık. Gözünü açıyor ve kapıyorsun bir bakmışsın hayatın geçmiş.

|Biz|

Sözlendik ama nasip olmuyordu nişan alışverişine çıkmak. Kendi aramızda konuşuyorduk alışverişe çıkarsak ne yaparız diye, kendi aramızda eğleniyoduk. Bir akşam “elbise denerken ben de olmalıyım bence o kabinde” dedi, “pek iyi olmaz bence senin kabine girmen” dedim. “Neden ki? Kabin koyarız adını…”

Demişti… Replik tanıdık geldi mi? 🙂

Pişkin.

Alışveriş için 28 şubat sabahı geldiler ablamı ve beni almaya. Ben yarimin yanına oturmak istemiyodum nikahımız olmadığı için. Onun umrunda mıydı?

-Yoo

Çakal işini çoktan ayarlamıştı… benim yengemi yani ablasını ve abisinin eşini arkaya oturtmuştu. Benim ablamda arkaya geçtiğinde benim öne oturmaktan başka çarem kalmamıştı. Kırmızı bir gül uzattı bana “bu senin” diyerek. Ben ilk kez bana haram olan bir erkeğin yanında oturmanın verdiği huzursuzlukla, yanaklarıma yayılan ateşle mücadele verirken, on sekiz yaşın masumiyetiyle aldığı gülün etkisiyle divaneye dönen küçük bir kızdım. (Cümle uzadıkça akıbetini kaçırdım. Normal bir cümle oldu mu ki? Oyy ne bileyim ?)

DEVAM.. Bir eli direksiyonda, diğer eli vitesin üstündeydi. Arasıra bacağıma dokunuyordu ama kasten mi dokunuyordu bilmiyorum. Söz konusu benim yarimse aksini düşünemiyor insan. Zaten başka tarafa baktığımda da illaki dizime hafif hafif vurup, “bana baksana kız” deyip, ona kilitlenmemi sağlıyordu.

Mahmutpaşa’da dolaşmaya başladığımızda ablasına siz önden yürüyün, biz geliriz peşinizden” tembihi verdiğinde, ben dahil hepimiz gülmüştük. ise, elleri cebinde, kibirli bakışlarla karşısındaki kadınları inceleyip “ben ciddiyim! Hadi!” diyorduYan yana yürürken yanımdan birileri geçerken o elleri hep korumaya çalışır gibi bana uzanıyordu… Ne kadar zaman geçerse geçsin… İlk anlar hiç unutulmuyor galiba.

Önden yürüyen hanımlar velevki gerileyip bana bir şey soracaklar. Ne mümkün! “Yürüsenize ya!” diyerek sitem ediyordu. O gün, onun o normalden büyük ellerini tutmayı çok istemiştim.(konuylan çok alakasız ama bu dip notu yazarken acayip bir karınca belgeseli izliyorum ?)

DEVAM… (Karıncalar Doğanın Gizli Gücü (çok acayip… Hay maşAllah! Küçücük hayvanda öyle bir sanat var ki) DEVAM.. (Onca vakit dip not yazmamış olmam, hiçbir olgunluk katmamış bana fark ettiniz mi? Hala saçma sapan bir şeylerle konumu perişan edebiliyorum ?)

Deneme 2584: (bu 2584 de yarim ve benim aramızdaki günmüş. bi gün işsizlikten benim ondan kaç gün sonra doğduğumu hesap etmiş… ben rizede o istanbuldaydı. unutulmayan bir rakam daha) DEVAM.. Bi akşam telefonda konuşurken ki hemen hemen her dakika telefondaydık, “ellerim kurudu, bekler misin krem süreyim” dedim “napsak… Ben onları da mı öpsem?” dedi. “Öpme ellerimi, evlenene kadar krem sürerim nemlenirler” dedim. “Öperim bir tanem. Sana söylemek istediklerimi ellerini tutarak, gözlerine bakarak, al yanaklarına dokunarak…” dedi, durdu.

“Eee… Devam etmeyecek misin?” dedim “etmeyeceğim… Helalim değilsin!” dedi.

Bu ukalalığı hala devam ediyor 🙂

Olsun ki. Ben onu, ukalalığıyla, hazırcevaplarıyla, insanları çileden çıkarmasıyla ve beni utandırmaktan vazgeçmeyen tabiatıyla seviyorum.

Temmuz ve Ağustos haricinde genelde donan bir tipim. Dün gece mesela bir ara öyle üşüdüm ki “donmuş olabilirim… Üstümü örter misin?” dedim yarime, örttü sağolsun.*
*tarih: 5 ağustos

Bir akşam yatağıma girdim, donuyorum soğuktan. Sözlendikten sonraydı. Yatmadan önce abdest almamında o şubat ayının soğuğuna faydalı bir etkisi vardı tabii. Yarimle konuşuyorduk “sabret, az kaldı. Birkaç ay sonra hiç üşümeyeceksin,” dedi. Dediği gibi oldu. O gün bugündür, yarim yanımdayken hiç üşümedim.

Karıncalar devam ederkene ben artık veda edeyim mi?

Bunca soru sordum, fark ettiniz mi?

*Ben çok fark ettim 🙂

Bence beni fark edin ve çok sevin.

Ben SİZİ çok Seviyorum ki ❤️

lütfiyeNİZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir