DipNot

özgüven

ya dilimin ucunda yığrencç (iğrenç) bir espri salınıyor. Diyimmi? Bendeki üveygüven

…………………………

-bunu demiş olamaz! ?

ne yazık ki dedi.

-ne olmuş ki buna?

hiç bulaşmayalım bence.

emaan… Kendi başını yesin.

neyisa

Rize’deyken bir akşam yarim aslında en başından söyliyim ki; yarim hep benim yanımda kaldı, ben anneme yardım edebilmek için hiç kocamın köyüne gidemedim.

Ne ya? alla alla! Sanki mükemmelim mi dedim ben?

-demişsindir kesin!

Hiç muhatap olmicam. Çok cool takılıyorum lan ? Konuma hakimiyetimde çok acayip. Sankim çok bilinçli ilerliyorum. Bence mükemmelim.

Aha da şu dakika yağmur sesini dinnerken aklıma geldi. Ya ben bir serzenişte bulunmuştum ya hani. Hatırladınız mı? Hatırlamadınız mı? Ya siz niye benimle ilgili şeyleri unutuyosunuz?

Konumu ne?

Söylememiştim dimi ?

Bi de beni düşünün… Ben bu karma karışık kafamla yaşam mücadelesi veriyorum.

Havaaaarrr gonşular havarrrrr

Neyisa ha

Hani demiştim Converse giydiğimde Eminönü Yeni Cami’nin oradan yürüyemiyorum, kaygan zemin. O kaygan zemin evet o aykaplarla zordu ama bir nedeni de vardı ki zamanında akılsız belediye görevlileri ya da devletin parasının fuzuli yere harcanmasını önemsemeyen kişilerin eblehliğiyle yapılmış kaygan taşlarla da alakası vardı. Şimdi taşları değişiyorlar. Dev inşaat çalışması biterse inşAllah (ben de görüyorum konumdan koptuğumu. Ama demiyeyim de içimde mi kalsın… Bence kalmasın. Bi gayrettir ya okuyunda. Zaten öyle sürekli rahatsızlıklarımı yazamıyorum ki. Ara da ? (rahatsızlık deyince aklıma geldi 🙂 geçen yarim ile alışverişe gittik. Marketin önünde bir araba var ki aman Ya Rabbi… Dökülüyor. Kaputu aralık duruyor, ön tampon düştü düşecek. Rengi Christian Grey’in gözlerine ilham olmuş gri tonlarındaydı (nasıl benzetme… ? ola grey! Görsen gurur duyardın lan benle.

Paragraf atladım. Niye diye …. Sorma! Ne haldeyim… Sorma kederdeyim… Sorma……. Pi…. Gene saçtım parantezleri ortalıklara. Ne diyorduk? Ha… Bay greyin elli ton saklı … Arabanın markasını yazdım mı? Ya da bu soruyu parantezi kapadığımda tekrar sorcam ?) KARTAL… Yeniler bilmez ama bir zamanların Grand Cherokee siydi be… Hey gidi hey. Arabaya es kaza biri dokundu ama bu nasıl bet bir alarmdır. Servisi bekliyoruz ümitsizce gelsin, şu işkenceden bizi kurtarsın o da trafikle mücadele veriyor. Oturduğumuz yerden yarim ile Christian’nın gıybetini yapıyoruz. Hani belli bir yerden sonra o alarm da vazgeçer bi susar ya….. İşte…. Biz o gün o susan alarma sahip arabaya rastlamadık. Ben diyim on beş dakika siz deyin iki saat (evet abartmak güzeldir) sahibinin nasıl bir psikolojide olduğunu düşündük.

O arada “hani yaşlı, emekli, işi gücü olmayan dayılar vardır ya. Yanlış parkeden arabaya söylenir, hatasını gördüğü gençleri ya da sokakta top oynamaya çalışan çocukları uyarır. Aslında emekliliğinin stresini etrafındakilerden çıkarır ya…. Şu an öyle bir dayının varlığı harika olmaz mıydı? Sessizliğin sesi olup, şu hurdanın sahibine söylenirdi,” dedim, ak saçlı ak bıyıklı bir dayı söylenmeye başladı “kimin bu araba? Bu nedir arkadaş susmadı gitti”  diyerek. Marketten çıktı, arabaya vuruyo susturabilmek için.

? ben bunu niye annattım? Hatırlayamadım. O kadar saçma şeyler yazdım ki mütaala etmekten tırsmaktayım. İnsanlar neden asistan tutuyor anlıyorum. Kendi üşendikleri her şeyi başkasına yaptırmak için. Şimdi ben üşenirken biri benim için dönüpte okusa ya bana yazdıklarımı,

Yok yok vazcaydım bir an. Bu kadar saçmalığı duyacak kulaklarıma yazık.

Bi bekleyiz az 🙂 okumam lazim. (tdk’ya haber salın yeni bi üçüncü çoğul fiili buldum)

Sanırsam rahatsızlıkla alakalı annatmışım. Evet. O Christian dan çok rahatsız olmuştum.)

Pıtpıtıpıtpıtıpıtpıt… Kafamın içinde şu an bu melodi var. Gecenin saat 01:57’si olmuş. Pe…..

acaba ?
Gitçem ya…

Pıtpıtıpıtpıtıpıtpıt. Bezdim hepinizden ya (kafamın içindekilerden ha! Yannış annaşılmasın)? bu ifade de benim hapşırmadan önce ki halim gibi. Neyisa.)

İşte… Bi asistanım olsaydı kaç parantezin daha kapatılması gerektiğini de söylerdi..

Her an kusabilirim.

DEVAMrahata kavuşuruz. ÜMİTVAR olunuz.

|Biz|

Nişan gecesi misafirlerimizi uğurlarken eli hep sırtımdaydı. Mübarek adamda bir el var… Sırtımı kaplar. Bir an olsun çekmemişti elini bulunduğu yerden. O an ne hissettiğini için için merak etsem de soramamıştımda kalabalıktan.

Herkes gitti… da gitti. Sağ elimdeki yüzüğün sımsıcak tesellisini bıraktı da gitti. O gece ben uyuyakalmadan hemen önce konuştuğumuzda, “yaptığın spor, sırt kaslarından belli. Nasıl bıraktım bana ait olanı da geldim,” demişti.

Ertesi gün annem ve babam babaannemi ziyarete gitmişlerdi ben evde temizlik yapıyordum. Temizlik boyunca ben, yarimle konuşurken “gelsene,” diyordum, da, “pişman olursun,” diyordu. “Kardeş kardeş oturcaz valla bak” dediğimde de “bence sen benden emin olma” demiştiPazar günüydü. Temizliği bitirdiğimde ikindiyi kılacaktım babam gelmişti. “Geldiler mi?” diye sordu, “kim?” dedim. “Annen, o falan gelecekti,” dedi.

O heyecanın kıyaslanabileceği bir ölçü yok bende. Namazımı kılarken geldiler. Annem, o, yengesi, yeğeni. Yemek yedikten sonra sohbet ediyorduk babamdan ayrı oda da. Eli belimdeydi her zamanki gibi. Çok fazla kalamamıştı yanımda. Ama CepPartner sağolsun ? her daim yanımdaymışçasına konuşabiliyorduk. En çok, giderken kapıda vedalaşmalarımız dokunuyordu o cahil yüreğime. Hüzünle bakar, “yine mi sensiz gidecek bu zavallı?” derdi…

Bana mükemmel erkeğin tarifini yap deseler yarim dir derim. Rize’de ben yarimin köyünde hiç kalmadım. Hatta doğru düzgün gidemedim bile oraya. Yarimin akrabaları haklı olarak sitem ederken “oldun hanım köylü” diyerek, savunma yapmaya yüzümüzde yoktu. İş zamanı, annemi bırakamıyorum, yarim de beni bırakıp orda kalamıyor. Babasının mezarı betonla çevrilip, düzenlemesi yapılacaktı. Sabah erkenden abi kardeş bir de dayıları işe başlamaya niyetlendiler.

Yarim ile karar verdik o gece ayrılcaz. O annesinin yanında kalcak ben annemin yanında. Kapıda sarıldık birbirimize uzunca bir süre ama ayrılık zor işte. Orada vedalaştık ama yine de bahçeye inip, arabaya kadar da geçirmek istedim. Ele ele indik sokak lambasının o tatlı loş ışığı altında “gitsem mi?” dedi simsiyah gözlerindeki sıcacık bakışlarıyla. “Git yiğidim. Git arslanım… Diyemesinler sana hanım köylü. Biz bunun da üstesinden geliriz” derken gülüyorduk kahkahalarla. Köyde yaşamanın en güzel yanı 🙂

Arabanın kapısını açarken de gülüyordu, bana son bir kez sarılmadan arabaya bindiğinde de. Kollarımı vücuduma doladım, ağlamaklı ses tonum ve ondan daha acınası ifademle “ya sen neden bana bi kere daha sarılmadan gidiyosun ki” diye sitem ettim.

Arabadan indi, aldı beni kollarına. “Ya ben nasıl yaparım böyle bir eşeklik” derken de gülüyoduk.

gitti, ben de eve çıktım. On dakika ya geçmişti ya da geçmemişti ben mutfakta bulaşıkları makineye yerleştirirken kapı açıldı. Mutfağın kapısında içi aburcubur dolu bir poşet elinde olduğu halde yarim durdu.

Elimde pis tabaklar “gitmedin mi?” diye sordum sevinçten dizlerimdeki derman heyecanıma karışıyordu. “Gidemedim…” dedi. “Neden?” dedim. “Nasıl ayrı kalacaktım” dedi.

Derin bir sessizliği yaşıyor parmaklarım. Sözün bittiği yer oluyor bazen yarimin aşkı. O beni bırakıp gidemedi ya… Ne dalgalar geçtiler onunla. Bir Halit abimizden bahsetmiştim hatırlayan var mı? Neyisa. Sıkıntı yok anlatırım yine 🙂

Yarim onların yanına gittiğinde geç de olsa bana geliyordu ya… Dalga geçmek için “ver telefonunu karından bi izin alayım da bi saat daha otur” diyormuş. Bunu söylediği akşam, akrabalarından bir azize, tatlı hanımefendi “adam belli ki karısına değer veriyor. Karısının yanında olmak istiyor. Peki bu neden sizi bu kadar rahatsız ediyor?” demiş, noktayı koymuş.

Ağzına sağlık bacım 🙂

Tanışmak kısmet olmadı.

Neyisa. Artık bir susma vaktidir ama son bir şey daha söylemek istiyorum. Deli Yürek izleyen nesildenim. Yusuf Miroğlu’nun aşkına en çok cinsellik içermediği için hayrandım. Tabii bu bizim aile yapımızdan da kaynaklanıyor. Haram ve helal öğretilerek büyüdük biz. Elhamdülillah. Hiçbir dizi öyle değildi o dönemlerde. Bunların aşkı masumdu. Bana göre. Sora… Bi bölümde bu iki aşık evlenmişti ve evliliğin getirisini uygulayacaklardı.

Daha doğal ne olabilir?

Ben diziye cinsellik kattılar diye diziden soğudum.

wattpadde beğenmediğini birkaç bölüm boyunca anlatan biri vardı. Hiç cevap falan yazacak zamanım yoktu ama gülerek okudum yorumlarını. Teee Rize’deydim o tarihte. Karakterlerimin evlilik dışı ilişki yaşamasını eleştirmiş. Aklıma çocukluğum geldi. Aşkı bilmediğim zamanlar. Ben de öyleydim. “Aşk cinsellik mi sadece ya?” der, çemkirirdim izlediklerime ve cinsellik yüzünden soğuduklarıma.

Sadece güldüm o yorumlara. Ben eli elime deyince kalbimde titreyişi nasıl hissediyorsam evet yazdığım karakterde hissediyor. Aşkı sadece bakışmaktan ibaret sananlara bir hakikat; İslam da ikinci bakışta haramdır. Sen neden bahsediyorsun bacım?

Cinsellikmiş!

Haramsa bakışmakta haram.

Günahtan bahsedeceksen roman okuman yanlış zaten. Hani her şeyi eleştirirken şunu da bir aklında tut. Yok Ömer Seyfettin miş, yok Orhan Pamuk muş, yok Henore de Balzac mış. Bilader! Sen Vadideki Zambak’ı okudun mu?

Türlü acılar çekmiş, çocukluğu sıkıntılarla ve sevgisizlikle yoğrulmuş bir gencin, kendine ufacık bir şefkat gösteren evli ve kendinden yaşça büyük bir kadına duyduğu aşkı anlatıyor. Kadından alamadıklarını aldığı yerleride belirtmek lazım.

Ömer Seyfettin. Rönesans sonrası batıya özenip, kendi yaşadığı topraklardaki imparatorluğu istemeyen dönemin yazarlarından biri. Bunu söyleme nedenimde o Ömer Seyfettinler yok diyenlerin Osmanlı savunuculuğu da yapmaları. Kardeş, kendi içinde çelişiyorsun. Bir karakterin olsun. Osmanlı sevgin var mı yoksa Osmanlının yıkılmasını destekleyen yazarlara hayranlığın mı? Bir karar ver belki işine yarar. Beni ilgilendirmez, umurumda da değil neyi savunduğu. Koskoca edebiyat büyüğü Tevfik Fikret dahi padişahı suikastten kurtuldu diye şiirinde lanetler ederken, o dönemde yaşamakta zor diyebilirim ancak.

Ve Orhan Pamuk. Hangi eseri sizi bu kadar etkilediyse en etkileyici paragrafını benimle paylaşın, ne olur. Aydınlığınızla karanlığıma ışık olun. Nobel kazanmasına vesile “Türkler, Ermeni soykırımı yapmıştır” kabulünden sonrasına tekabül ediyorsa göstereceğiniz paragraf, kalsın. Zira Erzurum’da, Türk olduğu için katledilen o küçücük masum gençlerin ahından korkarım. Tarih unutmaz ama Türk tarihi öyle çeşitli kalemlerce ele alınıyor ki tarihte, bir açıdan bakıldığında Lozan başarısızlıksa diğer taraftan bakıldığında yüksek bir başarıdır…

‘SAYGILAR’

Elhasıl. Senin doğrun sana benim doğrum bana. Ama okuduğunuz üç beş roman dünyada nam salmış, bütün entelektüel, aydın geçinen kişilerce beğenilmiş filan fıstık diyerek propagandasını yapacak kadar da alçalmayın! Roman insanın empati yeteneğini arttırır diyolar ya, yalan! Neden etrafta bu kadar çirkin tabiatlı insan var hala o kadar milyon okunmuş romanlara rağmen? Romandan bir şeyler öğrenmek isteyen arkadaşım, kusura bakmayacaksın! Git Said Nursi, Seyyit Kutup, daha günümüz mü istiyorsun? Yavuz Bahadıroğlu, Mustafa Armağan, Cemil Tokpınar, Ahmet Anapalı, İlber Ortaylı (fikirleri sana uysun uymasın) oku. Ama onlar kurgu yazmıyor değil mi?

Sürükleyici bir şeyler okuyacaksın ama aynı zamanda sana bir şeylerde katacak! Yeak yağğğğ!! Ne güzel İstanbul, değil mi?

“Sadece güldürmek yetmez efendi, güldürürken düşündüreceksin de” diyen dinozorlar kadar iticisiniz. Koca koca insanların hala haklıymış gibi eleştiriler yapması kâr-ı akıl gelmiyor bana.

Neyisa ha…

lütfiyeNİZ.

DipNot” için 2 yorum

  • 2 Kasım 2018 tarihinde, saat 02:40
    Permalink

    Valla kız seni sinirlendirmemek lazım parentez açıp kapamadan saydırmışsın şaştım kaldım?

    Yanıtla
    • 2 Kasım 2018 tarihinde, saat 11:32
      Permalink

      sinir iyidir ya, diri tutar dili ?

      yazarken ben bile inanmadım da neyse =)

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir