Candan Öte ~ 9 | Bekleyiş

Saat ikiyi gösterdiğinde, Melek ümidini kaybettiği hâlde bekliyordu fakat ne gelen vardı ne de giden. Beklemek işkenceydi gerçekten. Beklemekle ilgili bir söz vardı, şu an aklına kimin söylediği gelmeyen ve sözü de tam olarak hatırlayamadığı… Hatırlıyor olsaydı şu an durumunu tarife uygun olurdu belki ama… Heyhat! Hatırlamıyordu.

Camda beklemek yerine, yatağın üzerine oturup bacaklarını karnına doğru çekerken, telefon açma fikriyle uzandı alete.

Uyuduğuna dair rahatsız edici bir ihtimalle eli tereddütle boşlukta kaldı.

Kafasını sağa sola sallayıp kendi saçmalığına gülerken, rahatsız etme fikriyle telefonu eline aldı. İlk kez konuşacaklarmış gibi heyecanlı hissederken, telefonun meşgul tonunu duyunca öylece ekrana bakakaldı. Başını telefona, telefonu dizlerine yasladı. “Beklemek… Neydi ya?”

Bir şeyi hatırlamaya çalışıp hatırlayamamak kadar sinir bozucu olan, gelmesinden ümidi kestiği kişiyi hâlâ çaresizce beklemekti belki de.

Telefonun titremesiyle kalbi atağa geçtiğinde, duyduğu ses, “Neden içeri girdin?” diyerek, hesap soruyordu.

“Beklemek yordu…” İçten bir gülümseme dudaklarına yayılırken, “Sen, burada mısın?” diye sordu bildiği cevaba rağmen. Cama tekrar çıktığında, karanlık bahçeyi inceliyordu gözleri.

“On beş dakikadır camdaki güzelliği izliyorum. Uykun geldi herhâlde, gitmemi ister misin?”

“Bir kez daha kök salmakla ilgili bir şeyler söylemeyeyim ne olur… Hadi gel artık!”

Belli belirsiz bir gülüştü ahizeden kulağına ulaşan aşk dolu nefes. Cırcır böceklerinin yaza dair nağmeleri, gecenin sükûtunu bastırırken Melek, Mete’den duyduğu sesle eriyip gittiğini hissediyordu. Nedeni ise asla; bunaltıcı bir yaz sıcağı değildi. Tek nedeni, “Bekle, geliyorum,” diyen adamın, Melek’e gelebilmek için gecenin yarısında bahçesinde beklemesiydi.

Hiç ses çıkmıyordu. Hareketlerindeki zarafet onu hayranlıkla seyreden kadına; adamın bir iş adamı değil de milletin damlarına çıkmaya alışık bir hırsız olduğunu düşündürüyordu. Ellerini çatıya dayayıp kendini yukarı çektiğinde yaptığı hareketle sertleşen kol kaslarını incelerken Melek, Mete aralarındaki mesafeyi, kendinden emin adımlarla kapıyordu.

Camın önüne geldi, ellerini Melek’in ellerinin yanına koydu… Bedenine doğru eğildiğinde, sesi ve nefesi aynı anda kulağına doluyordu. Melek hangisinin daha fazla tahrik ettiğine karar veremedi. Ses mi? Yoksa nefes mi?

Ve hatta bu yakınlığıyla teninden yayılan o harikulade kokusu mu?

“İyi geceler, aşk.” Fısıltısı kadife yumuşaklığındaydı. Geri çekilirken, gözlerinin derinliklerine çapkın bir gülümsemeyle baktı. O tebessüm yüzüne yayılırken, “Daha çok bekletmesen de içeri mi alsan beni?” sözleri ümidin, alaya karıştığı bir tonla ulaştı yerinden kıpırdamak yerine hareketsiz kalan Melek’e.

Toparlayabildiğinde kendini, “Affet. Her gece odama erkek almıyorum, şaşkınlığımın kusuruna bakma,” diyebilecek kadar açıktı bilinci.

Mete, uzun bacağını kaldırıp, elleri pencere pervazında olduğu hâlde kendini yukarı ittiğinde, önce pencerenin kenarına oturdu, sonra da yavaşça içeri girdi ufacık çatı penceresinden.

İkisi de karşılıklı ayakta duruyorlardı. Mete’nin, yüzündeki alaycı ifade silinirken, tutkunun ateşiyle koyulaşan gözleriyle bakıyordu Melek’in gözlerine. Melek’in ise, sadece düzenli nefes almak en önemli önceliğiydi.

Her ne kadar aynı tutkuyla karşılık verse de Mete’nin bakışlarına, çok ciddi bir sorunu vardı Melek’in…

Aşırıya kaçan heyecan, mide ya da sinir sisteminin hoş karşıladığı bir durum sayılmazdı. Bu berbat alışkanlığına her zaman isyan etse de şu an en zoruydu! Ve emindi ki yüzünde sağlığa dair hiçbir renk kalmamıştı.

Mete, ondaki değişikliği fark edip endişelenerek sorduğunda, “Meleğim, neyin var?” diye, elini yüzünde ve alnında dolaştırıyordu. “Ateşin yok ama yüzünden kan çekilmiş gibi!”

Melek derin bir soluk almaya çalışırken, titreyen sesiyle de izin istiyordu Mete’den. “Lütfen panik yapma, hemen geliyorum.”

Klozetin tepesine çöküp, ellerini yere dayarken ve akşam yemeğinden ne kalmışsa midesinde, hepsini çıkarırken daha fazla nasıl rezil olabilirdi, bilemiyordu. Yerden kalkıp, aynada yüzüne bakınca kusmanın etkisiyle kızarıp, yaşaran gözlerini inceliyordu. Dişlerini fırçalayıp, ağız gargarasını iki dakika boyunca ağzından boşaltmadan çalkalarken de gözlerini inceliyordu.

Odaya geri döndüğünde nispeten toparlayabilmişti kendini. Mete dolabının içinden kıyafet ve ayakkabı çıkarırken olabilecek en hızlı hareketlerle, “Ne yapıyorsun, aşk?” diye sordu Melek aşka yaptığı vurguyla.

Mete, dudaklarını alnına yaslayıp öpmek yerine vücut ısısını kontrol ederken, Melek’i yatağın üzerine oturttu. Şortunu çıkarmak için bir eliyle kalçasını tuttuğunda, diğer eliyle çıkarıp attı kumaşı bedeninden.

Melek, ikinci kez, “Mete, ne yapıyorsun?” diye sorarken, mavi elbiseyi geçirdi başından aşağı.

Ellerini Mete’nin yüzüne yerleştirdi, gözlerinin gözlerine ulaşmasını bekledi geçmeyen saniyelerin, ömür tüketen yavaşlığında. “Ne yapıyorsun, Mete?”

“Ateşin yok, ama tehlikeli bir şeyler olabilir. Hemen hazırlan ben seni taşırım endişelenme. Doktora gidiyoruz!” Sesindeki endişe, şefkat, koruma hissi garip bir burukluk verirken Melek’in kalbine, yutkunuşuyla dindirmeye çalışıyordu boğazındaki yumrunun acıtan etkisini.

“Mete’m ben iyiyim sade…”

Mete, lafını kesti, “Lütfen bir tanem, giy şu ayakkabıları da,” sözleriyle. Önünde diz çökerek, ayakkabı giydirmeye çalışıyordu Melek’e.

Açıklama yapmaya çalışmak faydasızdı. Dinlemiyordu ki, Mete.

“Heyecandan kustum!” sözleri dudaklarından dökülürken, az önce kireç gibi olan yüzünün şu an kırmızı bir elmadan farksız olduğuna emindi Melek.

Mete’nin elleri titriyordu, önünde dizleri üstünde dururken ve elini dudaklarının üzerine kapamışken. Onu rahatlatmak istiyordu ama neden bu kadar endişelendiğini anlayamıyordu.

Karşısında rengi sararmış, elleri titreyen, kocaman yapısıyla dünyanın en savunmasız çocuğu gibi duran bir adam vardı.

Mete’nin elini tuttu, yanına çekti. Yan yana oturduklarında, “İtiraf ediyorum!” diyerek gülümsemeye çalıştı fakat, karşısında duran adam öylesine ciddiydi ki vazgeçti bu eylemin beyhude sonuçlarından.

“Mete, ben çok heyecanlı olduğum zamanlarda herkes gibi tepkiler veremiyorum. Bir kez daha bu kadar heyecanlanmıştım ve ne yazık ki o gün, bugünkü kadar şanslı değildim… Şimdi en azından banyo yanımdaydı!”

Sağa çevirdiği başında ciddiyetle bakan gözlere kilitlenmek, almak istediği derin nefesleri ciğerlerine hapsetmesine neden oldu. Kızgın gibiydi… Kendine mi, Melek’e mi, heyecan duyarken garip tepkiler veren bir kadının yanında hâlâ ne işi olduğunu bilemediğine mi diye düşünürken, “Bir keresinde ilk okul dörtte,” diyerek anlatmaya başladı başından geçen utanç verici anılarından birini. “23 Nisan da bir piyes düzenlenecekti. Bana da diğer çocuklardan daha uzun olduğum için üvey anne rolü vermişlerdi. Sindirella masalında her kız prenses olmak ister ancak ben kötü üvey anne olmuştum. Provalarda hiçbir sorun çıkmıyordu. Replikleri kolayca ezberliyor olmam öğretmenimi çok sevindiriyordu. Gösteri günü perde aralığından gördüğüm ve keşke görmeseydim dediğim seyircilere bakmamla mide bulantım başlamıştı. Perde açıldığında kendi kendimi sorun olmadığına ikna etmeye çalışırken o heyecan beni yiyip bitiriyordu. Ben Sindirella’nın üvey annesi, üvey kızım yerleri silmeye çalıştığı sırada tepesinde dikilmiş ona eziyet edeceğime, birden kızın üzerine bütün varlığımla kusmaya başlamıştım.”

Melek, kahkahalarla gülerken elleriyle ağzını tıkamaya çalışıyordu. Sakinleşmesi biraz zaman aldığında, Mete hâlâ ciddiyetinden hiçbir şey kaybetmemiş, yatağın üzerinde hafif Melek’e dönük, dirseklerini dizlerine dayamış olduğu hâlde oturuyordu. Gözleri artık gözlerinde değildi, yerde sabit bir noktaya kilitlenmişti.

“Gülmen gerekiyordu bu komik bir hikaye…” Sözleri havaya yayılmış duman gibi bir anda dağılırken, parmakları elbisenin kumaşını büzüyordu. “O an aklımdan geçen tek düşünce; gerçek Sindirella’nın bile o kızcağız kadar eziyet çekmediğiydi. Kız benim kusmuğumla yıkanmıştı. O an… çok utanmıştım. Her taraf pim pis olmuştu. Tüm seyirciler kahkahalarla gülüyordu. Ortalığı batırdığıma mı yanayım, oyunu mahvettiğime mi yanayım, bir salon dolusu anne-baba önünde rezil olmuştum ona mı yanayım? Çok kötüydü anlayacağın. Annem ve babam ben kustuğum an yanıma gelip beni teselli etmeye çalışıyorlardı ama, salon birbirine karışmıştı. Ailemin sahneye çıkması bile o rezil olmuş çocuğa gülmelerine engel olamamıştı.

“Annem çantasından mendilini çıkarıp dudaklarımı ve burnumu silerken; “Bir şeyi içeride tutmak insana zarar verir, meleğim. İçeride tutmaktansa at gitsin bir tanem,” demişti. Onun o şefkatle bakan gözleri hâlâ aklımda. Salondaki seyircilerin bana gülüyor olmaları artık önemini yitirmişti. Babamın kollarında inmiştim sahneden.”

Anılar gözlerine dolabilecek ânı kollarken, Melek babasının sıcaklığını kalbinde hissediyordu.

“Şükretmen lazım. Klozete yetişebildim, senin üzerine kustuğumu bir düşünsene!” Melek gülüyordu. Mete’nin de gülmesi için uğraşıyordu ama Mete’nin şu an gülmesi, mümkün görünmüyordu. Elini Mete’nin çenesine yerleştirdi, gözlerini görebilmek için bakışlarını kendine çevirdi. “Şimdi bana anlat. Neden bu kadar endişelisin?”

*

‘Meleğim.’

O bir salon dolusu insanı gebertmek şu an Mete’yi gerçekten çok rahatlatırdı. Zor durumda kalmış ufacık bir çocuk… Nasıl vicdanları el vermişti, yardım etmek yerine kahkahalarla gülmeye?

Allah, hepsinin belasını versin!

Melek’in elini çenesinde hissetti. “Neden bu kadar endişelisin?”

Dudakları insiyaki bir öpücük bıraktı buz gibi soğuk ele. “Meleğim, bu sıcakta nasıl bu kadar üşüyor ellerin?”

“Heyecandan aşk. Başka bir nedeni yok! Şunları çıkarabilir miyim? Ne ara giydirdin beni ya? Allah’ım! Ayakkabı bile giydirmiş.” Bembeyaz dişleri, dolgun dudakları arasında parıldayarak gülümserken Melek, Mete içinde titreşen kalbiyle seyrediyordu tüm hareketsizliğiyle.

Önce ayakkabıları çıkarıp dolaptaki yerine yerleştirdi, ardından ışığı kapadı. “Bakma lütfen!” derken belli ki iç çamaşırıyla kalmak istemiyordu karşısında. Odanın karanlığına alışamayan gözleri göremese de elbiseyi eteklerinden tutarak çekip çıkardığını işitti Mete. Dolabın içine eğilmiş Melek’in yanına diz çöküp arkasından sımsıkı sarıldı küçücük bedenine.

“Giyinme!” Yalvarış mıydı sesine karışan hüzün, yoksa endişe miydi bitiren içindeki hayatı? Melek’in kalçalarının altına elini yerleştirip, diğer elini de sırtına desteklediğinde, kollarının güvenine alarak yatağa yatırdı sevdiğini. Kapıyı kilitleyip geri geldiğinde seyretti Melek’in yaktığı gece lambasının ışığında zayıf bedenini. Yatağın üzerindeki çarşafı bedenine örtmüş olduğu hâlde, sağ omzu üzerinde yatarken, Mete’nin ne yapmaya çalıştığını anlamak ister gibiydi.

Esasen yanına uzanmak istiyor, incitmekten korktuğu için de tereddüt ediyordu. Ya yine midesi bulanırsa? Ya fenalaşırsa? Mete bunları düşünürken meleksi kız elini tuttu. “Sen de gel!” diyen sesin sımsıcak isteğiyle gözleri kapanırken gücü yoktu Mete’nin, o narin bedenden ayrı kalmaya. Sol kolu üzerine uzandığında, Melek’in gözlerinin derinliklerine bakıyordu ipeksi teninden ayrı kalamadığı birkaç saniye boyunca.

İşaret parmağı, Melek’in kusursuz doğallıktaki kaşlarında gezinirken, bir alnına çıkarıyordu, ardından tekrar kaşlarının üzerinden geçiriyordu bebeklere has, yumuşacık teni keşfedercesine. Elmacık kemiklerinin üzerinde parmağı ilerlerken bu kusursuz şekli alabilmek için birkaç operasyon geçirmek zorunda kalan kadınlar geldi aklına ister istemez. Ama Melek’teki, Yaratan’dan gelen bir nimetti, şükrü her daim dudaklarından dökülen. Dudağıyla burnu arasındaki enfes çıkıntıyı takip ederek dolgun dudaklarına indirdiğinde parmağını, hissettiği heyecanla aralık duruyordu âdeta Mete’yi vuslata çağırırcasına. Parmağına bir öpücük kondurdu o hayran olunası dudaklar. Farkında bile değildi nasıl bir tehlikeyle yan yana olduğunun. Çenesinden boğazına indirirken parmaklarını yavaşça keşfederek, Melek’in utandığı, tenine yayılan ısıdan belliydi.

“Benden utanma!” derken sesi, yaşadığı endişeyle boğuktu Mete’nin.

“Alışmak zaman alacak sanırım.” Melek’in tecrübesizliğine duyduğu ateş bu geceki ilk huzuru hissettirdi benliğine.

Parmağı keşfine devam etti, köprücük kemiğinin zarif çıkıntısında gezindi hayranlıkla. Hayranı olmadığı tek bir nokta yoktu vücudunda. Daha fazlasını yapmayacaktı. Aklında olmadığından değildi bu irade gösterişi… Onun vücuduna yapabileceklerinin düşüncesi yakıp kavuruyordu benliğini ancak eli şefkatle dokunmak istiyordu. Kalbi, Melek’i, içindeki aşkla sarmak istiyordu.

Sol kolunu, kızın başının altından geçirip sağ koluyla sarmaladığında o incecik bedeni, tanıştıkları süre boyunca yaşadıkları en mahrem andı iki genç için. Hatırı sayılır bir mesafeyle başları birbirlerine yakınken, gece lambasının yumuşacık ışığında seyrediyorlardı birbirlerini.

“Anlat bana, Mete’m,” dediğinde, belli ki hâlâ merak ediyordu Mete’deki bu anormal durumu. Daha önce hiç kimseye anlatmadığı şeyleri, nasıl kelimelere döküp anlatacaktı?

“Yaptığımız en büyük hata sanırım her şeyi sonsuza kadar sürecekmiş gibi değerlendirmemiz.” Hazırdı vicdan azabını, Melek ile paylaşmaya. “İnsan, hayvan, eşya farketmiyor.” Yıllardır içinde sakladığı, biriktirdiği pişmanlıklarını anlatarak, zehri akıtabilir miydi? Kuruyan boğazının suya olan ihtiyacıyla yutkundu ama hiçbir işe yaramıyordu bu eylemi.

“Babam ölmeden önce, serseriydim. Üniversitenin tatil döneminde Türkiye’ye her gelişimde Tarabya’da kalmam için ısrar ederlerdi… Anne ve baba. İnsan hep yanında olacaklarından emin oluyor, değil mi? Kardeşin ya da ağabeyin için aynı şeyi düşünmezsin. Bir gün ama okul ama askerlik ya da evlilik, bunlardan biri için gideceklerini bilirsin fakat anne baban, seni hiç terk etmeyecek gözüyle bakarsın. Gittiğinde evde seni bekliyordur.”

Kolunu ıslatan gözyaşlarını öptü, Melek’in. Ve devam etti.

“Bir gece.. Çok gereksiz bir meşguliyetim vardı. Ne telefon umrumdaydı, ne ulaşılmak ne de ulaşılmamak. Zil zurnaydım. Öğle saatlerinde, Fuat’ın beni şiddetli dürtüşüyle uyandım. Başımdaki ağrı ve yaşadığım pişmanlık bana hâlâ içkiyi haram kılıyor. İğrenç hâldeydim. Fuat’ın yüzünden belliydi korkunç bir şeyler olduğu. Ama dikkatim o kadar dağınıktı ki. Neredeydim? Fuat neden oradaydı? Fuat, beni omuzlayıp duşa taşımış, başımdan aşağı buz gibi şuyu açmıştı. O şokla ancak kendime gelebilmiştim.

“Neler oluyor?” demiştim cesetten hâllice.

“Kardeşim, Ahmet abi..” Cümlesini bitirmesini beklememiştim, lavaboya koşup içimdeki her şeyi çıkarırken. Kanıma karışan alkol bile çıkmıştı herhâlde çünkü artık sersemlemiş hissetmiyordum. Babama bir şey olmuştu. Trafik kazasıdır! Hastanededir! Kesin müşahede altında ama iyileşecektir… Fuat’ın söylemesini beklediğim varsayımlar böyle bir çaresizlikti.

“Kardeşim. Başın sağ olsun!” deyip bana sarılmasını beklemiyordum.” Yine kuruluğu hissediyordu boğazında. Yutkundu.

Geçmedi.

Bir daha yutkundu.

“Fuat, ağzına sıçarım bak!” deyip yakasına yapışmıştım.

“Annen, dün geceden beri sana ulaşmaya çalışıyordu. Ulaşamadılar sana, Mete. Telefonunun sinyalini takip etmeseydik ben buraya da gelemezdim. Hazırlan. Annenin sana ihtiyacı var.”

“Annemin yanına gittiğimde birkaç saatte yaşlanmış bir kadın vardı karşımda. Sakinleştirici vermişlerdi, acısını yaşamaya bırakmayan geri zekâlılar!

“Annemin gözlerinde gördüğüm keder hâlâ kalbimi acıtıyor. Koltuğa oturmuş, elinde babamın gömleğine gözlerini dikmiş bakıyordu. Tek damla gözyaşı akmıyordu gözlerimizden, benim de annemin de. Annem sakinleştiricinin etkisinde, ben suçluluk duygusunun. Dizinin dibine oturup, elini tuttuğumda gözlerime bakmıştı. Bana dediği ilk şey neydi biliyor musun, meleğim?”

Melek gözyaşlarıyla ıslattığı kolunda yavaşça başını sağa sola salladı. Hıçkırıklarını tuttuğunu ara sıra sarsılan bedeninden anlıyordu.

“Mete’m, hoş geldin…” Ne tenkit ne teessüf. Önceki gün… Annem beni yine aradığında… Ona; “Bu akşam affet güzellik, yanımdakiler sana çok bozulurlar beni onlardan mahrum bırakırsan,” demiştim. Annem gülerek; “Bizi de senden mahrum bırakıyorsun, ben de bozuluyorum, kuzum. Bak ölümlü dünya, bugün var yarın yokuz,” demişti. Hayvanın teki olmasaydım annemin yanında olurdum. Ama…

“Babam annemden, kendi elleriyle yaptığı sütlaçtan istemiş. Annem pişirip servise hazırladığında babamı mutfağa çağırmış. Babamdan ses gelmeyince Emine abladan; “Sana zahmet bir bakıver, Emine. Niye gelmiyor?” diye ricada bulunmuş. Emine abla ağlayarak anlatmıştı. “İçeri gittiğimde Ahmet Bey uyuyor sandım. Dürttüğümde elindeki telefon yere düştü. “Ahmet Bey!’ diye bağırdığımda annen geldi. Ne olduğunu anlayamamıştı. “Benim hayatım uyuyamı kalmış,” derken babanın uyumadığını fark ettik. “Ahmet’im, kalk bir tanem,” diyor gözlerinden seller akıyordu. Birkaç dakika sonra bayıldığında ambulans gelmişti. Baban otopsiye annen müşahedeye alındı. Annen bu acıyı unutamaz oğul,” demişti, Emine abla. Haklıydı. Ne yemek yiyebiliyor, ne de su içiyordu annem. Ben yanındayken, beni mutlu etmek için yediği iki lokmanın on katını kusuyordu.”

Melek’i daha sıkı saran kolları onu kaybetme korkusuyla mı böyle titriyordu, yoksa o küçücük bedenin titreyişini mi sakinleştirmek istiyordu, bilmiyordu Mete. “Çok kusuyordu, meleğim,” derken tek isteği; başını o çilek kokan saçlara gömüp içindeki yangını ağlayarak söndürebilmekti. “Annem ellerimin arasında yok oldu. Babam eceliyle öldü, annem de babamın eceliyle ölüme gitti. O güzelliği dillere destan Nisa Hanım, beş ay sonra kemik ve deriden ibaretti…”

Sağ eli, Melek’in saçlarını okşarken, sol eli sırtını kendi bedenine yaslı tuttu aralarında açılabilecek mesafeden imtina edercesine. “Annemin ela rengi, muhteşem gözleri vardı, ceylan gibi… Bir bakan güzelliğine doyamaz bir daha bakardı. Annemin o ceylan gözleri beş ayın sonunda yüzüne öyle büyük geliyordu ki. Beni üzmemek için iyi görünme çabalarını hatırlamak hâlâ canımı yakıyor. Ben, ne annesine ne de babasına lâyık bir evlat olamadım.”

Gözünden akmayan yaşlardı belki de boğazındaki yanmanın nedeni. “Beni..” dediğinde, tekrar yutkundu. “Beni bırakma!”

Melek yattığı yerden kalktığında, kolunu Mete’nin başının altından geçirip, şefkatiyle sarmaladı bedenini. “Sen… Ne kadar is…ister…sen… Ben… O kadar yanında… olacağım…” Küçücük bedeniyle Mete’yi korumaya çalışıyormuş gibi sarılıyordu ya… Boğazındaki yangına şifa oluyordu o kolların sıcağı.

Allah’ım. Beni onsuz bırakma’ kalbinden geçen duaydı.

Melek, üstünden kalmak için hareket ettiğinde, “Lütfen kalkma!” diyerek olduğu yerde sımsıkı sardı onu.

“Yan tarafta yatsam, yine sarılırım sana merak etme. Ezilmeni istemem.” Nispeten hafiflediğinde gözyaşları, kelimeleri de netleşti Melek’in.

“Meleğim. Kuş kadar olduğunun farkında değil misin sen?” Saçlarını koklayarak öperken dudaklarına temas eden ipeksi bir histen doğan yumuşaklıktı. Etkisiyse; huzur dolu bir sarhoşluk…

“Mete’m… Sen kuş dedikçe ben atta ısrar edeceğim sanırım.”

“Beni dinlediğin için teşekkür ederim.” Üzerindeydi aklından çıkmayan beden… Bir atlet ve küçücük bir külottu ellerinin altındaki kusursuz vücudun giydiği fakat umurunda değildi Mete’nin. Tek isteği; onu hissetmekti.

“Rica ederim… Ben de benimle paylaştığın için teşekkür ederim.” Bahçede cırcır böceklerinin sesi sessizliklerini ezerken, iki genç birbirlerine sarılmış oldukları hâlde yatıyorlardı.

Aradan ne kadar süre geçtiğini bilmese de öğrenmesi gereken bir ayrıntı vardı. “Bu akşam bir ara çok sinirli görünüyordun, neden?”

“Öylemiydim? Farkında değilim.”

“Tatlım, duygularım bu kadar yoğunken acımasızca incitiyorsun onları!” Melek başını yasladığı yerden kaldırdığında, gözlerine bakıyordu hüznünü gizleyemediği bakışlarıyla. Mete’nin mütebessim ifadesini görünce o da bir tebessüm bağışladı ancak içten olmadığını hissedebiliyordu.

“Semra’yı beğendin mi?”

Bir sorun vardı, biliyordu, “Fena değil, gideri var!” derken acımasızdı ama şu an Melek’in tepkilerini görmeye ihtiyacı vardı.

“Onun için sabah evden giyinerek çıkmayı unuttuğunda bakakaldın bacaklarına değil mi?” Üstünde debeleniyordu, “Bırak kalkacağım!” diyerek. Tek hamleyle kızı altına aldığında hâlâ kurtulmaya çalışıyordu, sanki başarabilecekmiş gibi.

“Onu gördüğümde sence ondan etkilendim mi?” Sinirle kıstığı gözleriyle bakıyordu Mete’nin gözlerine. “Vay be! Şu Semra ne olaymış anasını satayım!” Demin kollarını şefkatle doladığı adama şimdi boğacakmış gibi baktırıyordu.

“Etkilenmesen ö… Ö… Şey gibi bakmazdın herhâlde!”

“Ne gibi?”

“Hiçbir şey!”

“Sinirini yediğim! İki çıplak bacağa salya akıtacak bir karaktersiz miyim senin gözünde?”

Gözlerini kaçırdı Melek. Demek ki mantığı kıskançlık dumanını dağıtmaya başlıyordu… Devam etmek lazımdı öyleyse.

“Kuzeninin ufak boyutlardaki kıyafetlerinin aksine, giydiğin kot pantolon ve uzun elbiseler şükre sebeptir!”

Bir gülümseme yayılırken yüzüne Mete’nin sözleri ardından, başını tekrar omuzuna yasladı. “Ben rahatlığa bakıyorum giyinirken, estetiğe değil…”

“Benim için sakıncası yok,” diye mırıldandı belli belirsiz, Melek’in kızaran yanaklarında parmaklarını gezdirdi. “Şimdi bana neden sinirli olduğunu anlat.”

Hiçbir şey söylemeyeceğini biliyordu fakat onu üzen bir mesele olabileceği ihtimali durgun bir göl üzerine damlayan yağmur damlaları gibi yayılarak genişliyordu benliğinde. O küçücük dalgalanmalar, mantıklı düşüncelerini silip götürüyordu.

“Kısa bir kuzen tartışması yaşadık sadece,” deyip, tabii ki hakikati kendine sakladı yine.

“Pekâlâ… Yine kaç!” Sitem, dökülürken dudaklarından kısık ses tonuyla, altında yatan kızın güzelliğini seyrediyordu hayranlığını kalbinde gizli tutarak. “Görüyor musun..?” Kulağına yaklaştığında, fısıltısını tenine savurdu. “Bir yerlerde uyuyakalmışım…” Kulağının altına bir öpücük kondurdu, devam etti. “Yine aynı rüyayı görüyorum… Meleğimin bedeni… Benim altımda heyecandan titrerken… Tamamen insafıma kalmış.”

Melek’in kontrolsüz nefeslerini dinlerken, bedeni arzuların ateşiyle kavuruyordu Mete’yi. Rahatlayabilme ümidiydi Melek’i üzerine alıp, elini sırtına yerleştirişi. Parmak uçlarıyla masaj yaparken Melek’in boğuk sesini duydu, “Dayanmak… Neden bu kadar zor?”

Sinirlerini yatıştırmak ister gibiydi pürüzsüz tenini okşayışı. “Günah olduğu için…”

“Keşke olmasaydı,” sözleri Melek’in dudaklarından yarım yamalak döküldüğünde bir iç çekti, Mete efkâr dolu, “Keşke!” diyerek.

Beş dakika geçmemişti sessizliklerinin ardından üzerinde gevşerken Melek. On dakika sonraysa üzerinde aldığı düzenli nefeslerin sakinliğini Mete’ye bağışladı. Komodinin üzerine bıraktığı telefonuna uzanıp, saate baktığında dörde geliyordu vakit. Yarım saat daha izin verdiğinde kendine, saçlarını öpüyordu belki de yüzüncü kez. Göğsünde baldan bir ırmak misali yayılmışlardı.

Gözüne uyku haram Mete, Melek’in odasını incelerken alt katlarda oda mı yoktu da genç kızı bu odaya yollamışlardı merak ediyordu.

Külkedisi gibi…

Belki küçükken okul gösterisinde bir prenses olamamıştı ama Melek’e modern bir masal yaşatacağına dair söz verdi kendine. Belli ki dedesinden başka seveni yoktu bu evde. Tabii küçük Yankees’i de unutmamak lazımdı. O da seviyordu Melek’i.

Ama hiçbiri Esat gibi değildi. Adam bakmaya kıyamıyordu torununa. Kıyamıyordu da bu adam neden İstanbul’da o kadar zor şartlarda okuyan, aynı zamanda çalışan torununa aylık yardımda bulunmuyordu? Anlaşılacak gibi değildi. Düşünmeden edemiyordu. Belli ki paradan yana sıkıntıları da yoktu. Kesinlikle bir nedeni vardı ve bunu çok yakında öğrenecekti.

Melek’i uyandırmaktan korkarcasına yerleştirirken yatağına, “Gitme… Anne, gitme…” diyen belli belirsiz sözlerini duydu Mete.

Alnına düşen perçemlerini geriye aldı, “Seni yaradana kurban olayım ben,” kelimeleri kendiliğinden döküldü dudaklarından.

Melek, gözleri kapalı olduğu hâlde, “Ben de seni yaradana kurban olayım, Mete’m…” Bu sözlerin efsunu benliğini sararken, aklındaki sorulara cevap istiyordu Mete.

“Semra ile aranda ne var?”

Sessizlik.

“Deden seni neden sahipsiz bırakıyor İstanbul’da?”

Yine cevap yok.

“Beni seviyor musun meleğim?” derken o soruya da cevap beklemiyordu. Alnını öptüğünde Melek’in artık yanından ayrılmaya hazırdı… Tâ ki; “Sana âşığım, Mete’m… Hep,” diyene kadar Melek.

Hep?

Mete yatağın yanına diz çöktü, ellerini çenesinin altına yerleştirdi. Seyretti hayranlıkla.

Gerçekti.

Masalı Melek’e yaşatmak isterken, hava aydınlanmıştı ama o hâlâ bu çatı odasından çıkamamıştı. Kimseye yakalanmama temennisiyle Melek’in odasından inerken, Mete’ye dair ne varsa manen Melek’in koynundaydı.

*

Portakal ağaçlarının dallarına tüneyen kuşların cıvıltıları çatı odasındaki iki kanatlı pencereden içeri dolarken, yeni güne gözlerini aralıyordu Melek. Mete, yoktu… Gece, tamamen savunmasız, karşı koyamayacak kadar ona teslim olmuşken… O… Ne dudaklarını öptü, ne de bedenini şehvetin geri dönülmez yoluna soktu. Bu adamı Kader kalemiyle yazan mıydı böylesine bir kusursuzlukla Melek’e gönderen?

Yatağını toparlarken gözlerine doldu gece Mete’nin, hasta olabilme ihtimaliyle yaşadığı paniği ve korkusu. Ailesinden bahsederkenki acı dolu sesi, hüznü, çaresizliği de keza…

Nevra, “Uyandın mı Melek abla?” diyerek kapıyı çaldığında yatakla işi bitmişti Melek’in.

“Uyandım canım.” Kapıyı açarken yüzünde engelleyemediği bir gülümseme vardı Melek’in. “Gelsene.”

İçeri girip, sallanan sandalyeye oturduğundaki tedirgin hâli, hiç de Nevra’nın sert mizacına yakışan bir tavır değildi. Bir isteği var ancak nasıl dile getireceğini hesap ediyor, en uygun kelimeleri bir araya getirmeye çalışıyordu belli ki. “Diyorum ki…”

“Neymiş bakalım dediğin, güzellik?”

“Ben sana merkezde bir kahvaltı ısmarlayayım. Hem gezeriz… Nasıl fikir?” Pırıl pırıl parlayan gözlerinde bir umutla bakıyordu Nevra.

Açık açık anlatmasını isterken söyledikleri, Melek’in nazik fıtratına muhalif bir nazla karşılıktı. “Yani… Ne bileyim… Biraz yorgunum sanki.”

“Hadi ya! Tamam o zaman abla… Başka zaman gideriz.” Bakışları yerdeki bir noktada sabitlenip yüzü düştüğünde emindi artık Melek; anlatmaya çekindiği bir şeyler vardı.

Oturduğu sandalyenin önünde diz çöktüğünde, ellerini Nevra’nın dizlerine yerleştirdi. “Bana anlat, seninle nereye istersen gelirim.” İfadesi kadar ciddiydi Melek’in ses tonu.

“Bir şey yok ki anlatacak!”

“Okulun popüler çocuğuyla mı ilgili?” Kızaran yanaklarıydı Melek’in sorusuna cevabı. “Hemen hazırlan, gidiyoruz!”

“Sağ ol, sağ ol, sağ ol Melek abla!” Nevra yerinden kalkıp Melek’in boynuna sarıldığında aşırı bir coşkuyla, Melek kahkahalarla gülüyordu.

“Göster bakalım şu sınıf arkadaşını bana.”

“İki üst sınıf! Neyse, ben hemen hazırlanayım,” derken, koşarak çıktı odadan. Daracık ahşap merdivenlerden de aynı hızla indiğini duyabiliyordu.

Giyinmek için hazırlanırken fazla kıyafet seçeneği yoktu Adana güneşi için. Ya önceki gece giydiklerini giyecekti ya da mavi, maksi boy elbisesini. Elbiseyi giydi, saçlarını ördü. Spor ayakkabılarını ayağına giydiğinde modacıyım diye geçinen insanların ancak hakaretine maruz kalabilirdi bu hâliyle. Omuz çantasına telefonunu yerleştirirken, Mete’nin sesini duyma isteği aklını çeliyordu. Uyuyor olabilirdi…

Telefonunun ekranına diktiği bakışları mıydı Mete’ye his olup, Melek’i arattıran? Arıyordu. “Mete’m…”

Mete’m diyen dilini var ya…” dediğinde yumuşacık bir sesle, “Günaydın, meleğim,” diyerek devam etti sözlerine.

“Günaydın.”

“Uyanmış mıydın, ben mi uyandırdım?”

“Uyanmıştım. Nevra ile merkeze gideceğiz, bana kahvaltı ısmarlayacak.” Oda kapısını kapayıp merdivenlerden inerken, adımını attığı basamak ahşap değildi… Gökyüzüne uzanan bulutların beyaz yolculuğuydu.

“Hmm… Peki… Nasıl gideceksiniz? Ben kapıdayım, isterseniz sizi götürebilirim.”

Çok yanlış bir noktada duyduğu sözler tökezlemesine neden olduğunda, düşmesi kaçınılmazdı. Canı tek kelimeyle; yanıyordu. En kötüsü, telefonu da basamaklardan aşağıya düştüğü için çaresizliği iki katı bir seviyedeydi. Daracık merdivende toparlanıp kalkabilirse, eteğinin uzunluğundan sıyrılabilirse, telefonuna uzanabilir, düştüğü aptalca durumu Mete’den gizleyerek bu vaziyeti atlatabilirdi.

Merdivenin korkuluklarından destek alıp kalkarken,”Allah’ım! Benim hâlim ne olacak!” diyerek, heyecana karşı kontrolsüzlüğünü sorguluyordu.

“İyi misin?” diye soran, endişe dolu ses tonuyla Mete’yi gördüğünde merdivenin dibinde, yaşadığı acıya rağmen gülümsüyordu Melek. “Mete!”

Aralarındaki dört basamağı tek adımda çıkıp, dizlerinin üzerine yığılı, elbisenin içine dolanmış kızı kollarına aldı, “Sen… Bir gün benim sonum olacaksın!” diye fısıldadı. Merdivenin darlığından mütevellit yanlamasına taşırken Melek’i yavaşça, kollarında olduğu adama hayranlıkla bakıyordu.

“Ne oldu ya? O ses neydi?” diyen Semra’nın sorusuyla Melek, Semra’ya bakıyor, Mete duymamış gibi, burnu yanağına sürterken, teninin kokusunu içine çekiyordu. “Mete! Siz burada mıydınız?”

“Meleğim, nereye yatırayım seni?” Semra’nın sorusunu cevaplamak mı istemedi, duymazdan mı geldi, anlayamıyordu Melek.

“Ben iyiyim. Dizlerim biraz acıdı, o kadar. İnebilir miyim?”

Mete, gözlerinin içine bakarak, “İnmeyeceksin! Önce seni yatıracağım, sonra da dizine bakacağım!” dedi… Çok kararlıydı.

“Gelin, küçük salona yatırın,” derken, yüzünde olabilecek en bezgin ifadeyle bir de sıkıntı dolu ses tonu vardı Semra’nın.

Mete, Semra’yı takip ederek salona girdi, büyük kanepenin üzerine yatırdı Melek’i. İzin beklemeksizin eteğini kaldırırken, Melek’in o büyük ellere uzanması insiyakiydi. “Sakin ol, bir tanem! Sadece bakacağım.” Dizlerini görebileceği kadar açtı eteğini. “Kızarıklık var. Dokunduğumda, acı hissediyor musun?”

Ne diyordu? Acı? O, Melek’e dokunduğunda aklı başında mı oluyordu ki acı hissetsin? Hissediyordu ama… Başını sağa sola sallarken, heyecanı sesine de sözüne de yansıyordu cümle kuramadığında.

“Dizlerinin şişmemesi için buz koyacağız!” dedi, Semra’ya döndü. “Buz getirir misiniz? İki ayrı poşet olsun.”

Kollarını göğüsleri üzerinde birleştirdiğinde yüzünde bezgin bir ifade vardı Semra’nın. “Of! Bir şey olmamış ki! Neden bu kadar abartıyorsunuz? Bence artık büyümelisin Melek! Dikkat çekmeye küçükken de pek meraklıydın!”

Mete’nin, bu utanç verici sözleri duyması mıydı genç kızı böylesine üzen, yoksa Semra’nın, Melek için bu aslı astarı olmayan fikriyatı mıydı, bilemiyordu. “Mete… Ben iyiyim…” dese de Mete’nin umurunda değildi, yanından kalkarken Melek’in fersiz yalvarışları.

“Belli ki, kuzeninizin yaralı olması sizi ilgilendirmiyor, Semra!” Sözünde yaralıya yaptığı vurgunun sebebi Melek’e gözlerini sımsıkı kapattırdı. “Bir tanem, bekle… Hemen geleceğim.”

“Gitme!” Telaşını ayarlayamadığı ses tonuyla bir de Mete’nin ellerini kavramış elleri vardı gözlerini açarak gözlerine kenetlenen. “Lütfen gitme!”

“Meleğim! Sakın kalkma ve sakın kıpırdama! Hemen geleceğim.” Elini tutan eli, teninin kokusunu içine çekerken öpücük konduran dudakları…

Bambaşkaydı.

Tek korkusu, Mete’nin gidişiyle Semra’nın çirkin ithamlarına muhatap olmaktı. “O demin bana laf mı soktu? Hayret bir şey ya! Senin yüzünden Mete Ardahan beni yanlış anladı! Büyü artık ya! İstiyorsun ki dünya hep senin etrafında dönsün!” Bu sözleri gibi.

“Semra! Sen biraz sakin ol bence!” Onu umursamadığını belli eder gibiydi, dizlerindeki kızarıklığa masaj yapma çabası. Kırık olamazdı, çatlak da olamazdı ancak canı çok acıyordu.

“Sakin olacakmışım! Olurum olmam sana ne? Mete Ardahan, etrafında pervane diye bu havan değil mi? Sen sevin daha! Göstereceğim ben s…” derken, Mete elinde iki ayrı buz torbasıyla içeri giriyordu.

Melek’in yanında diz çöktüğünde, soğuktaki şifayı elinde tutuyordu. “Acıtacak ama mecburuz.”

Buz torbaları dizine temas ettiği an dudağını ısırdı ister istemez. “Önemli değil, ben iyiyim. Nevra hazırlanmıştır, gitse…”

“Otur oturduğun yerde!” derken, gözlerinden Melek’in kalbine ulaşan şefkatti.

“Melek abla, ne ol..? Mete abi? Hayırdır ya, olay mı var?” Nevra, hazırlanmış olduğu hâlde Melek’in yanına yaklaşırken şapkasını yine takmış olduğunu görmek, acısına rağmen gülümsetti Melek’i.

“Ablan küçük bir kaza geçirdi, doktora gitmesi gerek.”

“Mete, iyiyim ben. Sadece çok açım. Çok ama… Kahvaltıya gideceğiz biz… İstersen sen de bize katıl?” Sesinin tonundaki yalvarıştı Mete’yi ikna çabası.

Ama, “Seve seve katılırım bu iki güzel kıza ancak; önce doktora gideceğiz!” dedi.

“Abla ne kahvaltısı? Önce doktora gidelim, sonra doyururuz seni!” diyen Nevra da Mete’den taraf olduğunda, Melek’e söyleyecek söz kalmamıştı ne yazık ki.

Mete, Melek’i yine kucağına alırken tek yapabildiği; dizlerinde duran buz torbalarını tutmaktı.

Tam kapıdan çıkacakken Semra’nın sesini duydular. “Kızlar, ayıp ama! Beni davet etmeyecek misiniz?” diyordu, gücenmiş bir ifadeyle.

Nevra, ablasını, “Tost Diyarı’na gideceğiz abla, sen orayı sevmezsin ki!” diye cevaplarken, “Of Nevra! Nereden çıkarıyorsun bunu? Bekleyin hemen hazırlanırım!” diyordu Semra. Belli ki kararlıydı gelmek için.

Mete, kucağında Melek olduğu hâlde döndü, yüzünde aksine imkân vermeyecek bir kararlılıkla Semra’nın yüzüne baktı kısaca. “Kusura bakmayın! Sizi bekleyecek vakit yok!”

Semra ile mazisine baktığında böyle bir an daha yaşadığını hiç hatırlamıyordu. Belki bir kez dayısı, teselli etmiş, Melek’in hakkını savunmuştu, o kadar. Şimdi Mete’nin yüzüne bakarken akıl sağlığı tehlikeye giriyordu. “Rüya mı?”

“Çektiğin acıya sor meleğim.”

“Acı yok, Mete’m,” derken, başka bir şey söyleyemedi.

*

Doktor, incinmiş olduğunu, önemli bir şeyi olmadığını söylese de Mete’nin mantığı yoktu Melek’in tenine gelen acıya karşı. Şimdi, Nevra’nın tavsiyesi üzerine kavurmalı tostunu yerken, kuzeninin anlattıklarını ilgiyle dinleyen bir Melek’ti karşısında.

“Beğendin mi abla?”

“Beğenilmeyecek gibi mi Nevra’m? Çok güzel.”

“Aslında bunu salçalı yiyeceksin! Yok böyle bir lezzet vesselam!”

“Hmm… Ben salçayı pek sevmiyorum. Bence bu tam kıvamında olmuş. Sen de beğendin mi, Mete?”

Mete’m diyecektin sanırım… Ve evet, beğendim.”

Gülümsemesinde saklıydı utangaçlığı, “Mete’m,” derken.

Pembenin en mahrem rengini Melek’in yanaklarında seyrederken, “İsmim en çok senin dudaklarına yakışıyor, bir tanem,” sözleri döküldü dudaklarından.

*

Keyifli bir muhabbet vardı aralarında, üç kişilik kahvaltı sofrasının samimiyetinde. Mete, çalan telefonunun ekranına bakıp, “Hemen geliyorum. İzninizle,” deyip dışarı çıkarken Melek, Mete’nin endamını seyretti hayran olduğu vakarı üzere.

O gitti, Nevra’nın kulağına yaklaştı, “Hangisi?” diye fısıldayarak.

Nevra, sanki ensesini ovuşturuyormuş gibi, başını sağa yatırırken, ağzının içine içine, “Şurada oturan! Bacaklarını karşısındaki koltuğa uzatmış!” diye geveledi.

Gösterdiği gencin etrafı öylesine kalabalıktı ki, tarifini vermese anlayamazdı kimden bahsettiğini. “Bunun başı, hep mi böyle kalabalık?”

“Evet!”

“Neden?”

“Çünkü o bir fame!”

“Yani?”

“Yani… Seviliyor işte, kibirli gübre!”

“Peki… Biz neden onun bulunduğu bu tost mekânındayız?”

“Aslında sen benim velim olabilirsin. Ablamdan isteyemem, o dalga geçer benimle. Şimdi, bu kibirli gübre beni ciddiye almıyor, çünkü ondan küçüğüm. Ama seni…” derken Melek’i beğeni dolu bakışlarla süzdü. “Seni fazlasıyla ciddiye alır.”

Gülüşünü bastırabilme çabasıydı, “Adı ne?” diye sorarkenki ciddiyeti. Nevra’nın yüzünde hüküm süren yardıma muhtaç ifade, muhatabının ilgisini beklediğine en önemli işaretti belki de.

“Tolga.”

“Tolga’dan bahsederken,” deyip, iyice yaklaştı Nevra’ya. “Yanakların kızarıyor, gözlerini kaçırıyorsun ve çok ama çok sinirleniyorsun… Ondan uzaklaşmak değil de sanki daha çok yaklaşman gerek böyle bakıldığında… Nevra’m… Tolga’dan hoşlanıyorsun da itiraf mı edemiyorsun?”

Çakmak çakmak bakan ela gözlerindeydi cevap. “Melek abla! Lütfen ya! O yanımda olmasın. Aptalımsı kalbim umrumda değil! Beni sinir etmek için geliyor salona! Ne olur abla… Ne olur konuş şununla!” Ellerini yalvarışına güç katabilmek için birleştirdiğinde başka hiçbir şey söylemesine de yapmasına da gerek yoktu. Ne hissederse hissetsin, Tolga etrafındayken huzursuzluğu bütün romantizmi bastırıyordu.

“Tamam… Hadi yanına gidelim.” Söylediği sözlerin farkında değildi Nevra ile ayağa kalkana kadar. Kuzeninin yalvarışı, mantığını alıp götürmüştü belli ki. Etrafı, arkadaşlarıyla çevrili çocuğun yanına ilerlerken, Mete hâlâ dışarıda telefon görüşmesindeydi.

Melek ve Nevra, “Merhaba,” dediğinde, bacaklarını uzattığı yerden indiren Tolga, sesin sahiplerine döndü. “Nevra, sen burada mıydın?”

“Beni gördüğünü biliyorum Tolga! Harcamayalım zamanımızı!”

“Hmm… Gördüm demek… Kızım! Farkında olmaman mümkün değil ama unutmuşsun belli ki. Bırak ben sana hakikati yineleyeyim; boyun ancak bacağım kadar!”

“Senin…” diyerek efelendiğinde Nevra, “Merhaba, Tolga,” tekrarıyla elini uzatıyordu Melek.

Uzanan eli Melek’i baştan aşağı süzdükten sonra kabul etti Tolga. “Merhaba?”

“Müsaitseniz sizinle bir-iki dakika konuşalım mı?”

“Tabii, neden olmasın. Nerede? Ne zaman?”

“Şimdi, şurada,” derken kendi masalarını gösterdi.

“Eh… Buyurun öyleyse.” Hareketleri Nevra ile konuşmasına nazaran bambaşka bir boyuta geçmiş gibiydi, muhatabı Melek iken.

Henüz oturmuşlardı, Mete telefonu kapayıp, yanlarına gelirken. “Uzun sürdüğü için kusura bakmayın.”

Bakışları Tolga’ya çevrildiğinde, “Tolga, Nevra’nın okuldan arkadaşı…” diyerek tanıştırma görevini üstlendi, Melek.

“Mete abi? Hoş geldiniz,” diyerek yerinden kalkan Tolga, Mete ile el sıkışıp, sarılırken saniyeler kadar kısa bir süreydi belki de bu tanıştırma çabası ve gereksizliği.

“Hoşbulduk kardeşim. Abin de burada mı?”

“İsviçre’de, iki hafta sonra dönecek.”

“Allah kavuştursun öyleyse,” dediğinde, kızlara çevirdi bakışlarını. “Tolga’nın abisiyle Amerika’da tanıştık, yüksek lisans yaparken. Çok da iyi boksördür kendisi. Hâlâ ringe çıkıyor mu?”

Tolga, saçlarını alnından geriye aldı, “Tekniğini bir geliştirdi var ya… Canımıza okuyor! Siz buralarda mısınız abi?” diye sordu.

“Evet, birkaç gün buradayız.”

Tam Tolga bir şey söyleyecekti ki, Nevra, “E… Anlıyoruz ki tanışıyorsunuz ancak! Artık seni masamıza çağırma nedenimize gelelim bence… Sen de arkadaşlarını bekletmemiş olursun popicik!” diye patladı.

“Boyu kısa, zağar aklı da… Affedersin abi, aramızdaki seviyesizliğin kusuruna bakmayın ama çocuk işte, sustan anlamıyor.” Tolga’nın sözlerine Nevra karşılık verecekken Melek durdurdu kuzenini.

“Bizim bir sıkıntımız var, Tolga!”

Melek’in sesiyle tüm dikkatini üzerine çekerken, Nevra’ya gösterdiği kibirli tavrını birden sildi üzerinden. “Sıkıntı? Çözebileceksek ne mutlu bana.”

“Hayırdır meleğim?” derken, dünyanın en güzel gözleriydi gözlerine bakıp, sorununu çözmek isteyen.

“Hayır olur İnşAllah…” diyerek, Tolga’ya döndü tekrar. “Nevra, söylediğinde ciddiye almıyorsun fakat; bu kız, sen o karate kursuna başlamadan önce çok mutluydu… Sen ve arkadaşların kursa başladıktan sonra huzur bırakmadınız kızımızda. Neden kendinize başka bir salon bulmuyorsunuz?”

Melek’in sözlerinin ardından dikkatli bakışları Nevra’ya döndü. “Sen, benden rahatsız mı oluyorsun gerçekten?”

Nevra ise, ikinci kez düşünme gereği bile duymadan, hissettiği hiddeti sesinde gizlemeden cevap verdi, “Ve arkadaşlarından!”

“Arkadaşlarla konuşacağım, ben de senin gidişine göre saatlerimi değişeceğim!”

“Söz ver!”

“Söz!”

“Git şimdi arkadaşlarının yanına, bekletme onları!” Nevra’nın sözlerine alınmış gibi görünmüyordu Tolga, “Yalçın abi! Bize dört demli çay getir be abi!” derken.

“Mete abim ve… Hâlâ adını söylemeyen abla.”

“Melek… Adım Melek.” Espritüel kişiliği, komik ve eğlenceli mizacı olduğu hâlde; kuzeniyle aralarında ciddi bir geçimsizlik vardı. Heyhat…

“Melek. Nevra ile bir akrabalığınız yok sanırım?” Ciddi bir ifadeyle sorarken sorusunu Tolga, Melek de aynı ciddiyetle cevap verdi, “Nevra, dayımın kızı,” diyerek.

“Hmm…” dedi, düşünüyormuş gibi ancak gelecek konuşmanın Nevra’yı mutlu edeceğini hiç sanmıyordu. “Demek ki sizin ailenin çürüğüymüş bu kızcağız… Vah zavallı! Nevra, bundan sonra çok yüklenmeyeceğim sana nursuz! Haklısın bir isyan hâlinde dolaşmaya.”

Tolga kendi söyleyip gülerken, Mete, “Biz sizi yalnız bırakacağız beş dakika,” dedi bakışları Melek ile buluştuğunda. “Tolga kardeşim, Nevra’mızın, istemeden kırmış olabileceğin kalbini tamir edeceksin… Yoksa Allah yarattı demez ringde yerden yere vururum seni!”

Ring lafının geçmesi belli ki bambaşka bir coşkuydu Nevra ve Tolga için çünkü ikisi de böyle bir uyumun parçası olmaktan tiksinen ifadelerinden önce; “Ring mi? Sahiden mi?” diye bir heyecan gösterdiler.

Tolga Nevra’ya dönüp, “Ne kabardın kızım? Allah Allah! Erkek gibi hissediyor olman bizden olduğun anlamına gelmez!” diyerek, Mete’ye döndü. “Abi! Sen; ‘ring’ de, Karhan abim İsviçre’den gelir Valla!”

Tolga’nın coşkusu Mete’nin esas konuya olan ehemmiyetini unutturmadı, Melek’in elini tutup, “Beş dakikan var, kardeşim,” deyip dışarı çıkarken.

El ele tutuşup yürürken kafenin dışına, arabanın önünde, Adana sıcağında bekleyen adamın yanına doğru yaklaşıyorlardı. Melek, bu devin de otobüste olduğunu biliyordu ama hiçbir konuşma geçmemişti aralarında. “Merhaba,” diyerek elini uzattığında Melek, kollarını birleştirdiği göğsünün üzerinden çözdü dev adam. Önce güneş gözlüğünü çıkardı gözünden nezaketen ardından elini uzattı, “Merhaba,” diyerek.

“Siz… Sürekli bizimlesiniz ama adınızı bile bilmiyorum,” derken, Mete’nin gülüşünü duydu. “Neden güldün?”

“Kardeşimin şaşkınlığına…”

Melek de sebepsizce gülümserken, “Melek Hanım… Öykü ismim,” dedi karşısındaki orman yeşili gözlere sahip genç.

“Öykü? Bu cüsse olsun Öykü!” Engelleyemediği kahkahası karşısındaki deve patladığında, “Affedersin ya!” diyerek özür diledi. “Kardeşim… Bu endama Haydar yakışırdı, Hamza ya da Ali çok yakışırdı da… Öykü… Affedersin…” Yeni tanıştığı adamın karşısında, sırf kızlara yakışıyor diye bir isimle bu kadar dalga geçtiği için utanmalıydı ama… Engel olamadan geliyordu kahkahaları.

“Meleğim… Çocuğu dağıttın! Adıyla dalga geçenleri pestil eden Öykü, senin karşında çaresiz kaldı.”

“Ben… Çok özür dilerim, Öykü. Yani, aslında bakıldığında isim sana yakışmış.” Amacı gülmek değilken engelleyemiyordu kendini.

“Sorun değil, Melek Hanım. Yirmi bir yıldır duymadığım kalmadı zaten.”

Gamzesini açığa çıkaran bir gülümseme bağışladı Öykü, “Ben daha konuşmasam mı acaba?” sorusuyla utancını dindirmeye çalışırken Melek. “Sussam mı biraz? Beş dakika dolduysa içeri geçelim. Ay çok utandım ya! Şimdi ben de o gruba dahil miyim? Hani patavatsız konuşanlara? Gömseniz mi beni buralara?” Derin bir nefes alırken Melek, Öykü’nün gülüşünü duydu kendi utancını katlayan bir etkiyle, “Görüşürüz Öykü,” deyip yanından ayrılmadan hemen önce.

“Tabii, tabii Melek Hanım.”

Öykü’nün yanından ayrılırken, Mete’nin elini elinde hissetti önce, bütün telaşına şifa niyetine sonra sesini duydu, “Bu gece de kabul edecek misin beni odana, meleğim?” diyen.

O gözlerin efsununa dalıp gittiğinde, ne nerede olduğunun farkındaydı, ne de ne yaptığının. Mete Ardahan bu gece de gelecekti ya odasına… Elini elinden çekti, ayaklarının üzerinde yükselerek bedenini Mete’nin bedenine yasladı. Kollarını sımsıkı boynuna doladığı adamın tenini solurken, “Âmin, diyebileceğim dua gibiydi sözlerin, Mete’m… Kabul neymiş ki?” diyordu.

Ödülü ise; başını boynuna gömüp, teninin kokusunu çekerken, “Şükür sebebimsin,” diyen, âşığı olduğu adamın, o koruyucu kollarıydı.

*

İçeri girmemeye kararlıydı bu gece, pencerenin kenarına oturup Mete’nin gelişini beklerken. Doktorun, dizleri için verdiği kremi masaj yaparak sürdüğünde, bu kadar basit bir kötek için doktora götürüldüğüne inanamıyordu. Geçmişte yaşadığı onca yarayı tek başına atlatırken, ufacık bir incinmede kucakta taşınmış, bir de prenses muamelesi görmüştü! Herhâlde başkasının rüyasını görüyor olmalıydı çünkü; kendi rüyaları kâbustan ibaretti.

Ağaçların arasındaki hareketlilik, Mete’nin gelişini seyretmek, Melek’i camda gördüğü an duraksayan ve o mükemmel gülüşünü bağışlayan adam… Genç ve Başarılı İş Adamından başkası değildi.

İnanamaması… İmkansızlığaydı.

Başka bir şeye değil!

Eve doğru yaklaştığında, çatı genişliği görmesine engeldi o güçlü bedeni ancak çok da beklemesi gerekmedi, Mete ellerini çatının üzerine koyarak kendini yukarı çekerken. Adım adım Melek’e doğru yaklaşıyor o salaş hâliyle büyüleyici görünüyordu. Dağınık saçları, siyah bir kot ve aynı renk tişörtle mahallenin kazanovası gibiydi umursamaz hâlleri. Tam karşısında durduğunda, ellerini Melek’in iki yanına pencere pervazına yerleştirdi, kulağına eğilip, “Seni özledim aşk…” diye fısıldadı.

Dizlerini, Mete’nin karın bölgesinde, nefesini teninde, bakışlarınıysa üzerinde hissederken, nasıl heyecanlanmaz, nasıl kusmazdı ki? Derin nefesler alıp sakinleşmeye çalışması hiçbir işine yaramazken ne yapacaktı? Gidip yeniden mi kusacaktı? “Mete’m… Ben…” devamını getiremeyeceği acizliğiydi.

Mete, Melek’in yanaklarını avuçlarının arasına aldığında içine yayılan sükûneti hissetti, huzura müsavi. “Sakin ol!” dedi, sımsıcak ses tonuyla. “Sakin ol bir tanem…” Burnunun ucunu öptüğünde geri çekilip tekrar gözlerine baktı, tekrar öptü. “Bu pozisyonu çok sevdim ama…” Durduğunda, Melek gelecek olanı bekliyordu. “Bacaklarını iki yana açıp, sana daha yakın olabilirsem… Imm… Sevmenin de ötesine geçebilirim…”

Nazik bir hareketle ayırdığı bacaklarının arasına girdiğinde, bedenlerinin tüketen yakınlığı da Melek’in heyecanına olumlu bir etki sağlamıyordu. “Meleğim… Bacaklarını…” deyip iki eli yanaklarından bacaklarına indi ayırmak için, dizlerinin altından tutarak fani uzantılarını, “…belime dola!” emriyle yönlendirdi.

“Ben… Ben… Yapabileceğimi san…” Kekelediği sözler net bir cümle oluşturup dudaklarından dökülmüyordu hissettiği ateşin nârında.

“Yardım edebilirim!” Kulağına eğilerek söylediği sözler, kalbini ateşinde yakan boğukluktaydı. Elleri, bacaklarını okşarcasına bileklerine uzandığında, belinin üzerinde sabitledi. Çok yakındı… Verdiği nefes, tenini okşayacak kadar… Sıcaklığı içindeki titreyişi ısıtacak kadar… Bedenindeki kasların sertliğini tüm vücudunda hissedeceği kadar yakındı.

Gözlerini, dudaklarından ayırıp bal rengi bakışlara çevirdiğinde, dipsiz kuyuyu andıran bir karanlık vardı o her daim huzur veren gözlerde. “Biz… Ne yapıyoruz Mete?” Başını Mete’nin göğsüne yaslarken, coşkun gönlünün sükûta kavuşmasını diliyordu.

Aşk…” Verdiği tek kelimelik cevaptan sonra başına kondurduğu ödüldü öpücüğü. “Hadi, içeri girelim… Yoksa… Daha çok soru soracağın eylemlerde bulunacağım.”

“Mesela?” derken, bu ânı kaybetmek istemeyen kalbi, bu pozisyona bir daha gelmemesini düşündürense mantığıydı.

“Hadi!” Bu kez daha ciddiydi yumuşacık ses tonu. Başını kaldırdı, bacaklarının sarılı olduğu beli bıraktı. Odasının içine dönüp inerken, “Ah yokluk!” fısıltısını duydu Mete’nin dudaklarından.

Odanın ışığı altına geldiklerinde tavanda dönüp duran pervanenin sesiyle bir de cır cır böceklerinin eksilmeyen şarkıları vardı geceye yayılan ancak başka hiçbir ses yoktu iki gencin arasında, Melek, “Sanırım sana hoş geldin demeliyim,” diyene kadar.

Kollarını açtığında iki yana doğru bakışları dudağındaki tebessümle kutsandı. “Bence bir de sarılmalısın!”

İkinci bir teklife ihtiyacı yoktu, o kolların vuslatına erebilmesi için. Bedenini Mete’ye yasladı, “Hoş geldin…” diyerek sardı kollarını geniş omuzlara.

“Hoş buldum, meleğim…” Boynunun kokusunu içine çekerken, tekrar fısıldadı, “Hoş buldum.” Kolları beline sarılı olduğu hâlde, “Neden sütyen takmıyorsun?” diye sorduğunda Mete, böyle bir soru beklemediği gibi, bu yakınlıkta duymayı beklediği en son sözdü, utanarak geri çekilmeye çalışırken. “Kaçmaya çalışma, bırakmam!” tehdidini duymak da önemli değildi gülüşlerini bastırmaya ve Mete’den uzaklaşmaya çalışırken.

Birden bire yatakta sırtüstü yatarken, Mete’nin hızıyla şoka girmiş olabilirdi gülüşleri bıçak etkisiyle kesildiğinde. “Kaçmaya çalışma demiştim, değil mi tatlım? Şimdi ne yapacaksın?” Bedenini, Melek’in üzerine hoyratça yerleştirdi Mete, gözlerindeki karanlığa baktı hiçbir korku ya da endişe hissetmeden Melek.

“Bu gece… Neler oluyor sana?” Ânın erotizminden nefes nefeseydi Melek.

“Rahatsız oluyor musun?” diye sordu, Mete… Cevap veremedi. “Olmuyorsun! Sütyensiz göğüslerin ele veriyor seni…” Burnunu yanağına sürterken, “Bilmiyorsun ki o küçücük uçların neler istediğini? Neden böyle kabardıklarını? Onlarla sana nasıl zevkler verebilirim… Bilmiyorsun… Islak dudaklarımla onları emdiğimde neler hissedersin, bilmiyorsun…”

Sözleri Melek’e ulaştığı an tecrübeden yoksun bedeni, “Ah… Çok zor!” dedirtiyordu çaresizliğiyle.

Alnını alnına yasladı, Mete ve devam etti şehvet dolu eziyetine. “Bilmiyorsun ya alacağın zevki… İşte en çok bunun hevesi perişan ediyor bu faniyi… Senin tecrübesizliğin divane ediyor bu bîçareyi…” Üzerinden kalkıp Melek’i kucağına oturttuğunda yine sırtını okşamaya başladı, tıpkı önceki gece olduğu gibi… Aynı şefkatle, aynı ilgiyle.

“Mete’m… Biz… Şey yap… Biz yap… Biz ne yapacağız?” Ağzından dökülenlerden mantıklı bir anlam çıkmadığını biliyordu ama derdini nasıl anlatacağına dair hiçbir fikri yoktu.

“Ne yapmak istersin?”

Belli ki; Mete de anlayamıyordu sözlerinin altında yatan anlatım bozukluğuyla yoğrulmuş mânâyı. “Biz yatacak mıyız hiç?” Birden fırlayan kelimelerle yanakları yanarken, başını daha fazla yasladı Mete’nin boynuna.

“Yatmak mı istiyorsun, hemen yatabiliriz!”

Başını kaldırdığında, Mete’nin gözlerine kilitlendi bakışları. “Hemen mi?”

“Hep yatmıyor musun?”

Anlamamış olma ihtimaliyle başını Mete’nin omuzuna geri yaslamak zorunda kalırken, açıklayacağı hakikatin utancını saklamaya çalışıyordu. “Mete… Öyle değil… Yani şey gibi yatmak…” Ağzının içinde gevelenen kelimeler cümlesine bir karakter katmayı başaramıyordu ne yazık ki.

“Hmm… Ne gibi yatmak?”

“Şey…” Gerisi gelmedi yine. Tavanda ki pervanenin sesi geliyor ama Mete’den çıt çıkmıyordu. “Anlamayan birine bir şeyler anlatmaya çalışmak çok zor!” diye mırıldanırken, parmakları kollarındaki ipeksi kılları okşuyordu, Mete’nin. “Neresinden anlatacağımı bilemedim… Hâlbuki!” Başını, yaslandığı yerden hışımla kaldırdı, “Sen bilmişsin, bilirsin, bilmelisin… Biliyorsundur!” dedi son kelimelerden taşan hiddetini ayarlayamadığında.

“Neyi biliyorum?”

Öyle masum bir ifade vardı ki yüzünde… “Keşke söyleyebilsem ve keşke sen de bilmesen!” diyerek, tekrar yaslandı Mete’nin omuzuna. Mete’nin bedenindeki titreyişle başını kaldırdığında, sol tarafa dönüp gülmeye çalışan bir adam vardı güvenipte açıklama yapan aptallığına yandığı. “Ben de saf saf açıklama yapıyorum, değil mi? Tâ en başından!” derken, Melek de Mete’nin neşesinin yansıması vardı.

Elini Melek’in saçlarının arasına daldırdı, dudaklarını alnına yasladı. “Ne açıklaması?” diye sorarken geri çekildi. “İki lafı bir araya getirip seks diyemedin!” Melek, daha çok utanıp, ellerini yanaklarına bastırırken, Mete daha çok güldü onun o tuhaf görünen hâline.

*

Kendini takdir ettiği birkaç andan biri de şimdi, Melek’e olan zafiyetine rağmen sakince oturabildiği bu vakitti. O mahrem kelimeyi duyup, alev alev yanan yanaklarına şifa olur düşüncesiyle ellerini bastırıyor ve Mete’yi ne hâle getirdiğini düşünmüyor, hatta daha doğru bir ifadeyle; fark etmiyordu!

“Diyemedim… Diyemedim… Diyemedim… Bu şarkıyı biliyor musun sen?” derken tek isteği; Melek’i, şehvet ateşinden uzaklaştırabilmekti.

Başını tekrar yasladı Mete’nin omuzuna. Vücudundaki titreme iradesiyle mücadele eden bir adam için işkenceden farksızdı. “Biliyorum,” diye fısıldadığında Melek, dudakları tenine değecek kadar yakındı boynuna.

Sabır diliyordu içten içe fakat sabır değil tahammülsüzlük geliyordu niyazına mukabeleyle. “Emin misin?”

“Evet… Zafer Peker…” Güçsüzdü ses tonu.

“Beni şaşırtmaktan vazgeçmiyorsun tatlım… Ne patlamıştı zamanında be… Peki benim küçük meleğim nereden biliyor?”

“Babam… Annem… Dinlerdi… Ben de… Severdim…” Aldığı kesik kesik soluklar, cümlelerine etki ederken zoraki çıkarmış gibiydi bu kelimeleri.

“Sakinleş artık!”

“Sakinleş demek kolay! Sakinleşemiyorum işte!”

“Acayip huysuzsun!”

“Değilim!”

“Öylesin!”

“Hayır!”

“Peki… Neden sinirleniyorsun?”

“Sinirlenmiyorum!”

“Yatmak mı istiyorsun?”

“Evet!” İki elini ağzının üzerine kapadı gözleri hayretle açılmışken.

İstediği son şeydi Melek’i daha fazla kızdırmak ya da utandırmak ama içinde kopan fırtına kahkaha olarak dışarı yansırken, Melek’in elleri bu kez Mete’nin dudakları üzerine kapandı telaşla, “Lütfen sessiz ol!” diyerek.

“En başından bunları hiç yaşamamış olabilirdik, eğer sen şu avuç içi kadar atletin içine sütyen taksaydın!” Kendisi çok mu masumdu? Değildi… Ama insani mizacının temeli inkâra dayalıydı fani olduğu hakikatiyle.

“Takmamı gerektirecek kadar dert olmamışlardı başıma daha önce…” dediğinde, nispeten daha sakin görünüyordu.

Ağzındaki ıslaklık başına dertti bu dayanmanın zor olduğu anda. Yutkunurken, “Bence artık başına dert olabilirler… Daha dikkatli ol!” diye fısıldadı, beceriksizce bir uyarma çabasıyla.

Yanağında hissettiği öpücükle gözleri kapanırken, derin bir nefes aldı ciğerlerine yetmeyen havaya derman olması ümidiyle. Bir öpücük daha geldiğinde tenine aşkın büyüsüyle içini yaktı. Başını biraz çevirse o öpücüğü veren dudaklara kavuşacak, özlemin kavurduğu isteğiyle vuslatın tadına bakacaktı ama… Heyhat! Melek izin vermeden öpmeyecekti. Bir öpücük daha geldiğinde, sabır bitmişti Mete için, “Dur!” kelimesi ağzından yalvarışla çıktı.

“Affedersin.”

“Ben değil… Sen beni affeder misin? Sen öptükçe, nefsim dudaklarının, vücudunun tadını almak için coşarken… Beni durduramazsan… O zaman affeder misin?”

Gözlerine kenetlediğinde bakışlarını, Melek tekrar öptü yanağını. “Senden ne gelecekse razıyım.”

Zordu bu hisleri taşımak… Melek’i yatağa yatırdı, ışığı kapayıp yanına uzandı. Birbirlerini seyreden iki genç, helal ve haram arasında sıkışıp kalan, birbirlerine dokunup, yanmaktan korkarcasına ellerini başlarının altında saklayan iki çaresizdi.

*

Elini sarılmak istercesine uzattığında, tenine değen sımsıcak bir ten değil, yastıktı! Belli ki yine uyuyakalmıştı.

“Yine mi ya!” diye söylenirken, dilini tutamadığına, uyuya kaldığına, heyecandan kustuğuna, tepki olarak gösterebildiği kızarma huyuna hayıflanıyordu içten içe. Melek, Mete’nin gittiğine üzülmekten ziyade onu yola koyamayışına kahroluyordu.

Yola koymak.

Yataktan kalkmayı başardığında gardıroptan bir üstlük aldı, turkuaz rengi, boyundan bağlamalı, bel üstü. Altına ise boyu diz altında, beyaz bir etek giydi aynada kendini seyretti. Bel kısmı düşük olan etek bel altında duruyor ve cömert bir malzemeyle dikilmiş kloş yapısıyla kalçalarıyla uyumlu hareket ediyordu. Etek, kalçalarının üzerindeki gamzelerinin bir kısmını açıkta bırakıyordu, üstlüğü kürek kemiklerini. Bu bile Adana gibi bir şehirde kapalı sayılırdı, gün içinde hava sıcaklığının ulaştığı seviye düşünüldüğünde.

Yatağını toparlarken, yastığına sarıldı farkında olmadan. Gece, Mete başını nereye koymuşsa kokusunu çekti içine. Mete, kokuyordu. “Mete’m…” diyerek koklamaya devam ederken bir an geldi ki aklına… Midesini vahşi at sürüsü işgal etti, ciğerlerinde hava kalmadı. Bir ömür hayranlıkla seyredebileceği dudaklar, Melek’in bedenine yapabileceği şeylerden bahsediyorken ve o dudaklardan o kelimeleri nefsi büyük bir açlıkla dinlerken… Hangi sınıfa dahil oluyordu bu coşkun hisleri?

Medeniyetsiz insanların sınıflandırdığı sıfatlar bir kadını; orospu, kaşar, yollu, aşüfte, sürtük gibi nitelerken, dinî terimde kadın erkek ayrımı olmaksızın sadece tek kelime vardı; günahkâr. Toplum mantalitesi; yanlışını gördüğü kişiye her türlü hakareti kendine hak görürken, nasıl oluyorda, o insanı Yaratan Allah, yüce Kitap’ta günahkâr olan kişiyi dahi aşağılama iznini başka bir insana vermiyor?

Neyse ki insanların vicdanlarıyla muamele görmek yerine, Yaratan’ın adaletiyle hesaba çekileceklerdi. Eğer Semra’nın kararına bağlı bir insafa kalsaydı, Melek hayatı kalmaz, taşla ezilirdi herhâlde fikri alınmadan zira; orospu lafını kısa bir süre önce o vicdansızdan duymuştu.

Düşünmeyecekti.

İşini bitirip bahçeye çıktığında, mutfakta birileri vardır düşüncesiyle ilerliyordu ki dedesinin atölyesinden sesler duydu. Anneanne ve dedesinin bir konuda hararetli bir şekilde tartıştıklarını işittiğinde Esat, Melek’in adını söylüyordu.

Melek, adını duymanın verdiği panikle gerilediği an düşeceğinden emindi ayağı yerdeki taşa takılmadan önce de… Ama… İki güçlü el, kalçalarından yakaladığında, bembeyaz eteğiyle yerde sürünme kâbusundan kurtuldu fakat, “Ah!” diye insiyaki bir feryad koptu dudaklarından.

Toparlanıp arkasındakine döndüğünde bakmadan da biliyordu imdadına yetişenin Mete olduğunu… O… Âdeta hissediyordu Melek’in ona olan ihtiyacını. “Mete!” O bal rengi gözlerin güzelliğiyle büyülenmişken, dudaklarından dökülen kelime; hayattı.

Mete’m, diyecektin sanırım. Günaydın, meleğim.” Yüzünde hayranı olduğu tatlı gülümsemesiyle, Mete karşısında duruyordu.

“Sabah o kadar iş yaptım, hepsi mi rüyaydı ya? Uyanıp tekrar mı yapacağım o kadar işi? Allah Allah. Demek rüyaymış.” Gülerek ellerini Mete’nin yanaklarına koyup sıkarken küçük bir çocuk edasında, “Imm… Tenini hissetmek… Çok hoş bir his,” diyor ve sanki gece uyarıyı alan kendisi değilmiş gibi, Mete’nin yanağına bir öpücük konduruyordu.

“Dene bu adamın sabrını… Dene!” Elleri, kızın belini sararken, Melek’e kaçma imkânı vermedi.

“Olur!” deyip, diğer yanağını da öptüğünde, kaçmak umrunda değildi. Mete’nin aldığı derin nefes, kapanan gözleri tehlikeyi hatırlatsa da içten içe, biliyordu o şefkatle bakan gözlerin Melek’e kıyamayacağını. “Neden buradasın?”

Mete ise soruyu umursamadan başını kulağına yaklaştırarak, “Bu etekten görünen gamzelerin, bluzunun kapatamadığı sırtının bende yarattığı etkiyi görmek ister misin, tatlı meleğim?” kısık ses tonuyla baştan çıkarıcı bir boğuklukla karşılık verdi.

Gözlerini yumma sırası belli ki Melek’teydi. Derin bir nefes aldığında tek isteği sakinleşebilmekti. Aklına gelen fikirle de sakinleşeceğine emindi. Melek, Mete’nin elini elinin içine aldığında, “Gel sana en güzel saklanma mekânlarımı göstereyim,” dedi. Sesinde, hissettiği çaresizliğin zerresi yokken pürüzsüz çıkan kelimelerle maneviyatına güç dolduğunu hissediyordu.

Hiç kimseye görünmeden, eli elinde olduğu hâlde yürüyorlardı evin arkasındaki patikaya doğru. Mete ile yaşadığı her ânâ yakıştırdığı benzetme muhteşemden aşağı bir sıfat olmazdı ama şimdi, onunla en hüzünlü günlerini geçirdiği yere doğru yürürken… Bambaşkaydı o güven hissi.

Melek, Mete’yi baştan aşağı süzerken, dudaklarına alaycı bir tebessüm yayıldı. “Hmm… Sen şimdi… Bu ayakkabıların kirlenirse diye de endişelenmez misin?”

Mete, çapkın gülüşüyle, “Tatlım, sorun değil, beni dert etmeyelim de… Sen, o tarlaya daldığında ne hâle gelmiştin hatırlıyor musun?” diye sordu. “Şimdi senin vücudundan parçalayarak çıkarmak için yanıp tutuştuğum şu eteğin çamurlanırsa? Sen endişelenmiyorsun sanırım.”

Melek, Mete’nin elini bıraktı.

Baş parmaklarını eteğinin kenarına geçirdiğinde, belinden aşağıya, kalça kemiklerini açıkta bırakacak kadar indirdi. “Endişelenmiyorum, efendim!” Patikaya doğru yürürken dahi, bakmıyordu ardında bıraktığı nefeslerinin ritmi değişmiş adama. “Hadi ama! Kahvaltıdan önce sana göstermek istiyorum.”

Mete’nin elini elinde hissetmesi için çok beklemesi gerekmediğinde, bir şükürdü dilinden dökülen, “Teşekkür ederim,” fısıltısı. “Dedemin yeri çok özeldir bende.” Elini kavrayan elin güvenliğine sığındı hüzün sesine etki etmeye, Melek de izin vermemeye çalışırken. “Eminim onun gözünde de ben öyleyimdir. Anne ve babamdan sonra… Bana sevgisini öyle güzel verdi ki.”

Birkaç dakikalık mesafeden sonra arazi, aşağıya doğru eğim kazandı patikanın sonundaki muhteşem, pırıl pırıl dereyi gözler önüne serercesine. “Bir gün bir olay olmuştu, evden uzaklaşmak istemiştim. Kendimi bu patikadan aşağı koşarken ve zırıl zırıl ağlarken hatırlıyorum. Dedem görmesin ağladığımı diye de çok hızlı koşuyordum.”

Parmağı ile dereyi işaret etti. “Buraya gelene kadar nefes nefese kaldım tabii. Ağlamak ve yorgunluk beni tükettiğinde derenin yanında, kendimi yüz üstü yere bıraktım. Bana çok uzun gelen bir süre boyunca ağlamıştım. Sakinleştiğimde dere boyunca yürüyüp keşfettiğim yer, geceleri herkes yattıktan sonra el fenerini alıp kaçtığım gizli bahçem oldu.”

Mete, “Korkmuyor muydun?” diye sorduğunda, Melek, gözlerine ulaşmayan bir gülümsemeyle cevap verdi, “Hayır,” diyerek.

Devam ederken, Mete’nin eli daha sıkı sardı parmaklarını. “Başıma gelebilecek en kötü şey olmuştu bana göre. Annem ve babam artık yoktu. Ergen aklım daha kötüsünün olamayacağını düşündürüyordu bana.”

Patikada sola doğru kıvrılarak ilerleyen yolda, Melek anlatıyor, Mete can kulağıyla dinliyordu. Bu noktadan baktığı, dereyi çevreleyen kayalara her zaman hayrandı. Çok güçlü ve yıkılmaz duruşlarıyla dereyi sarıp, beş metre uzunluğunda akan şelaleyi yüce bir makama ulaştırmış gibi görünüyorlardı. Kayaları sarmış bitkiler buraya mistik bir hava katarken, insanı sanki bir masalın içine çekiyordu.

“Bu yolları ezberlemiştim. Karanlıkta fenerimi yakmadan bile gelebiliyordum buraya.” Eliyle gösteriyordu Mete’ye gizli bahçeyi. “Şu ağacı görüyor musun? Dereye doğru uzamış dalı var ya. İşte orası benim mekânımdı. Yanıma bir battaniye alıyordum ve ağacın özellikle o dalına çıkıp akan suya bakarak düşüncelere dalıyordum.”

*

Mete, can kulağıyla dinliyordu Melek’i ve inanamıyordu. O yaştaki küçücük bir kız, nasıl oluyordu da gecenin bir vakti bu ürkütücü derecede ıssız yere gelebiliyordu?

“Meleğim, hiç mi korkmuyordun yabani hayvanlardan, sapık şerefsizlerden? Her şey olabilirdi.” Bu düşünceler sanki şu anda bile yaşanabilirmiş gibi hissettirdiğinde, kalbi bir mengeneye teslim oluyordu işkencesiyle ezilirken.

“Benim kıyametim kopmuştu. Anne ve babamı kaybettikten sonra, bana daha kötü ne olacağını hep düşünüyordum. Çok kızgındım. Ergenlikle ilgili olabilir, sevdiklerimi kaybettiğim için de olabilirdi kızgınlığım. Allah’ın beni hiç sevmediğini düşünüyordum. O zaman yaşadıklarım da biraz fazla geliyordu sanırım ama şimdi bakıyorum da… O, beni çok seviyormuş. Dediğin her şey olabilirdi ama olmadı. Ne karşıma vahşi bir hayvan çıktı, ne de senin de dediğin gibi sapık bir ahlak yoksunu. Allah beni hep korudu. Ve şu anda yanımda olan sen. Bence Allah, beni gerçekten seviyor.”

Tek hareketle yanına çekti Melek’i beline kollarını doladığında alnını alnına yasladı. “Sen bana dedin ya; “Ne kadar istersen senin yanında olacağım.” Tatlım… Ben senin kadar insaflı değilim. Sen istesen de yanındayım, istemesen de. Artık benim hayatım sensin, anlıyor musun?”

Melek’in gözündeki hüznü görebiliyordu, mantıklı düşünceleri fikrinden uzaklaştırıp deli edebilecek bir etkiyle. Aklında sapıkça düşünceler vardı. Kızı camdan bir fanusa koyup onu dünyadaki bütün kötülüklerden korumak gibi.

Mete’nin aklındaki karanlık fikirlerden uzaktı Melek’in geri gelen neşesi. “Su buz gibidir şu an… Keşke hazırlıklı gelseydik, yüzerdik.” Düşünüyormuş gibi, göle bakarken aklına gelen fikirle Mete’ye döndü. Yaramazlık yapmaya hazırlanan bir çocuğun keyif dolu gülümseyişi vardı dudaklarında. “Ayaklarımızı sokalım mı?”

Gel de hayranı olma. Gözleri, ıslak gözyaşlarıyla parlıyor, içindeki yaralar her an kanıyordu ama yine de kendine mutlu bir an bulup neşesini geri kazanıyordu.

“Hmm, bana uyar, meleğim…” Kulağına yaklaşıp, burnunu ipeksi tenine sürterken kokusunu da içine çekti bir şükürle. “Yarın buraya hazırlıklı gelelim… Önce yüzer sonra kahvaltı yaparız senin saklı bahçende.”

“Olur… Çok güzel olur hem de.” Ayağındaki ucuz spor ayakkabıları çıkarırken Mete’nin tek isteği; ona rahatlığı kalitesiyle sunan markaları hediye edebilmekti. Tabii Melek kabul edecek kadar sakin bir mizaca sahip olsaydı! Küçücük çorapları da çıkarıp, ayakkabısının içine yerleştirdiğinde, “Biliyor musun? Şu an fark ettim ki çok aksiyim!” diyordu. “Buraya geleceğimizi sabah biliyor olsaydım, bu bembeyaz etek yerine koyu renk bir kıyafet giyerdim.” Birkaç saniyelik sessizliğin ardından, “Hadi! Sen de soyun!” dediğinde ne söylediğinin farkında değildi belli ki.

“Emredersin!” Yüzünde oluşan çapkın tebessümü engelleyemiyordu yeleğini çıkarırken. Çıkardı, yere attı!

“Ne yapıyorsun?” derken, Melek’in elleri, gömleğinin düğmelerini çözmeye çalışan ellerinin üzerine kapandı. “Dursana ya!”

“Soyunuyorum!”

“Soyunma!”

“Soyunsak kabahat! Soyunmasak kabahat! Allah Allah! Tamam bırak, ayakkabılarımı çıkarayım izninle,” dedi ama gülüşünü bastırabilmekti amacı Melek’in pembe yanaklarını seyrederkenki hâli.

Ellerini arkasında birleştirdiğinde, bakışlarını yere dikti. “Yine utandırdın ya!” sözlerini Mete’yi suçlar gibi söylediğinde dudaklarında nazlı bir tebessüm de vardı.

Ayakkabılarını çıkardı, kot pantolonun paçalarını kıvırdı. “Buna utandırmak diyorsan… Öyle olsun tatlım.” Melek’in elini tuttu, “Hadi beni saklı bahçenle tanıştır,” dedi.

“Şuradaki kayanın üzerinde oturalım mı?” İncecik parmağıyla gösterdiği kaya, derenin kenarına yakın, iki kişinin rahatlıkla oturabileceği büyüklükteydi. Oraya doğru yürürken Melek, “İnanamıyorum! Birinin rüyasındayım ama… Kim bilemiyorum!” diye mırıldanıyordu.

“Birinin rüyası? Anlatarak açıklamak ister misin?”

Anlatayım şöyle ki; dışa kapanıktır başı, yavaş açılır dışa ilki. Ucu sivrildikçe olur sanki ormanda gezen tilki.

“Ne?”

“Onları da Anlıyorum…”

“Ben de seni bir anlasam!”

Kayanın üzerine önce Mete oturdu sonra Melek’i çekti kucağına. Ayakları buz gibi suya temas ettiğinde iki gencin de irkilmemesi mümkün değildi. Sağ eli, o ipeksi saçlarının arasına girip, avuç içinde hissederken, “Şimdi söyle bakalım; ne diyorsun?” dedi. Öyle yakındı ki Melek’in dudaklarına. Öyle tatlı bir heyecan vardı ki onun o enfes nefesinde. Öyle bir bakıyordu ki Mete’nin gözlerine sar beni der gibi… “Beklerim… Sıkıntı yok!” derkenki ukala tavrı, içindeki fırtınaya en bed maskeydi belki de.

“E… Ben… N… Ne diyor… Dedim?” Yine dili dolanıyordu çıkmayan kelimelerin eziyetine ve Mete yine nefsî bir mücadeleye giriyordu tecrübesizliğine duyduğu doyumsuz açlığıyla.

” “Anlatayım şöyle ki; dışa kapanıktır başı yavaş açılır dışa ilki. Ucu sivrildikçe olur sanki ormanda gezen tilki” dedin. Kendinden haberin yok kızım senin!”

“Ya… Dalga geçme ya… Ne olduğunu biliyorsun işte! Belli ki sen de dinliyorsun!”

“Neyi?”

“Söylediğin şarkıyı!”

“Kızım, ne zaman söyledim?”

“Kızım deyip durma! Benim söylediğimi tekrar söyledin ya Sago’dan… Hani az önce… Hani bana ne dediğimi sorduktan hemen sonra. Hani sen şimdi unuttun ya ne olduğunu…” Daha da konuşurdu Mete’ye kendini geri zekâlı hissettirebilmek için Mete sözünü kesmeseydi eğer. “Şarkı mıydı o?”

“Evet.”

“Kim söylüyor?”

Tutamadığı kahkahasını serbest bıraktı Melek, “Söyledim ya…” derken. Mete için sabrın sonuydu Melek’in saklı bahçesinde, onun o tatlı gülüşüne karşılık verip bedenine sarılırken.

“Aldın aklımı başımdan… Deli sarı!”

Melek, incecik kollarını boynuna doladığında kokusunu içine çekiyordu boynunun en hassas noktasından ne yaptığının farkında bile olmadığı masumiyetiyle. “Bir konuşmayı, nasıl bu kadar karıştırabildik?” derken, burnunu boynuna sürttü.

“Dur artık da! Sabır da bir yere kadar!” demek zorunda kaldığında, Melek başını yasladığı yerden kaldırarak, gözlerinin içine ulaşan gülümsemesini bahşetti Mete’ye.

“Ayşe’m gibi söyledin!”

“Nasıl?”

 “Dur artık da!” Ayşe’m de “da” kullanır ciddiyetini anlatmak istediğinde.”

“Benim de Fuat’ım kullanır,” dediğinde, bir kahkaha attı Mete. “Fuat, bu sevgi dolu cümleyi duysa ilk söyleyeceği söz; hasta mısın birader? olurdu.” Kucağında Melek olduğu hâlde ayağa kalkarken, onu kayanın üzerinde bırakıp kıyıya geçti.

Melek’in ayakkabılarını alıp geri geldiğinde, hayretle seyrediyordu hareketlerini. Cebinden çıkardığı mendille ayaklarını kurularken Melek’in, “Lütfen! Bırak! Lütfen dur!” diyerek elinden mendili almaya çalıştı ancak gücü yetmedi Melek’in.

“Rahat dur ve şunu giy!” derken, elindeki küçücük çorabı giydirmeye çalışıyordu Melek’e.

“Bana… Beni… Sen… Lütfen yapma! Lütfen…”

Sözleri miydi Mete’nin hareketlerini donduran yoksa titreşen sesi miydi?

Melek’in ayakkabılarını da giydirdiğinde, ayağa kalkarak kızı kollarına aldı. Bir ömür biliyordu ki; Melek’i hep düşünecek, hep rahatını sağlayacaktı. Bu Melek ona gönderildiyse Kader kaleminin kudretiyle… Elbette koruyacak… Elbette sahip çıkacaktı.

*

“Kızım, neredeydiniz?” derken Esat, dikkatli bakışlarla inceliyordu yüzünü.

“Dereye indik dede. Mete’yi, buradayken vakit geçirdiğim yerlerde dolaştırdım.”

Mete’ye kibar bir hoş geldin dedikten sonra, “Biz de kahvaltıya oturacaktık. Buyurun beraber yapalım,” diyen dedesinin kibarlığıyla gurur duyuyordu Melek.

“Birazdan bir toplantım var ama eğer yarın sabaha bu hakkımı kullanabilirsem, şeref duyarım.” Böylece saklı bahçede yapılacak kahvaltı iptal oluyordu.

Ama ondan önce… Gidecek miydi yani?

“Peki öyleyse, yarın sabah bekleriz,” dediğinde Esat, tekrar el sıkıştılar.

Ve evet! Gidiyordu.

İzin isteyip bahçenin dışındaki araca doğru yan yana yürürken ayrılıkların Mete ile olanının daha zor olduğunu hissediyordu Melek. “Neden üzgünsün?” derken, elleri cebindeydi Mete’nin.

Başını yere eğdi, “Gideceksin,” diye fısıldarken.

Mete, bir adım yaklaşırken kabul edilebilir bir mesafeyle, Melek’in kulağına doğru, “Ve yine geleceğim!” diye cevap verdi.

O an başını kaldırdığında önce o kusursuz güzellikteki dudakların gülümseyişi vardı karşısında sonra gözlerine bakan bal rengi sımsıcak bakışlar.

“Gel… Hep gel…” sözüyle uğurladı Mete’yi, arabanın gözden kaybolduğu noktaya kadar baktı Melek.

Semra’nın sesini duyana kadar o ıssız yola öylece bakakalmıştı. “Mete Ardahan mıydı giden? Ah Melekçiğim! Neden kahvaltıya davet etmedin ki?”

Olabilecek en nazik ses tonu ulaşırken Semra’nın, Esat cevap verdiği için bir külfetten kurtuluyordu yârinin gidişine takılı kalmış Melek. “Ben davet ettim ama toplantısı varmış, kızım. Yarın sabah katılacak bize.”

“Harika! Hadi gel Melekçiğim, kahvaltı yapalım!” dediğinde Semra, Melek farkında bile olmadan masaya doğru yürümeye başlamıştı.

Hayatı böyleydi çok, çok uzun bir zamandır;

1- Dedesinin yanında ailesi

2- Dedesi yanında değilken ailesi

Çayları servis yapan Şeyma’ya yardım ederken, Nevra ve Hülya da masaya gelmiş anneannesi de henüz evden çıkıyordu. Akşamdan akşama görebildiği dayısı ise yine erkenden çıkmış, işinin başına gitmişti.

Semra, “Melekçiğim, bugün bir planın var mı? Kuzen kuzene gezelim mi?” dediğinde sormak istediği kesinlikle; Mete Ardahan ile buluşacak mısınız? olduğundan emindi.

“Nevra ile sinemaya gidecektik… Gelmek ister misin?”

“Hmm… Baş başa mı?” diye sorarken, sesinin tonundaki imâyı anlayan sadece Melek değildi.

Bir de Nevra idi, “Yok abla! Bütün mahalle eşlik edecek bize! Allah’ım ya!” sitemiyle ablasını dalgaya alan.

Yengesinin, “Nevracığım! Ablana karşı daha saygılı olman beni mutlu ederdi,” sözleriyle geri adım atmak zorunda kalan Nevra, “Affedersin anne ama… Yani, Melek ablamın ve benim kime ihtiyacımız var ki?” diyordu. “Kusura bakma Semra bebeğim, dalga geçiyorum sadece bal kabağım! “Şimendifer Kazası” diye bir filme gideceğiz, gelmek ister misin?”

“Bal kabağım?” tekrarıyla, kahkaha atarken Melek, gülüşüne Nevra da eşlik ediyordu.

“Bir de yer fasülyesi diyorum ama o hitabım ablamın hoşuna gitmiyor!” dedi ve burnuna isabet edecek bir salatalık saldırısını engelledi. “Demiştim!” derken masaya düşen salatalık dilimini alarak, kibirli bir edayla ağzına attı.

“Seninle hiçbir yere gelmem bacaksız! Merak etme!” Tabağını, maydonoz, roka, nane, yağsız beyaz peynirle doldururken hissettiği sinirle hareketleri agresif bir saldırı gibiydi Semra’nın.

*

Tekstil fabrikasının müdürü, yıllık pamuk üretimiyle oluşan stoktan, işlenen kumaştan, otellere tedarik edilen birinci kalite nevresimlerin geçtiği kontrol aşamalarından, gömlek ve pantolon için özel dokunan ipliklerden bahsederken, Mete’nin kulağı müdürde, gözleriyse Melek’ten duyduğu şarkı sözünü arama motoruna yazdığında çıkan sonuçlardaydı?

Şarkıyı sık kullanılanlara ekleyip ekranı kapadığında, aklını vermesi gereken konulara odaklamaya çalıştı, başaramadı… Başaramayacaktı, “Beş dakika sonra devam edelim mi Yavuz Bey?” diyerek mola verdiğinde, telefonu eline alıp toplantı odasından çıktı. Su gibi bir ihtiyaçtı, “Efendim aşk?” diyen Melek’in sesini duymak.

“Nasılsın?”

“İyiyim…” derken, arkadaki gürültüyü bastırabilmek için sesini yükseltiyordu Melek.

“Neredesiniz?”

“Sinemada.”

“Kim var yanında?”

“Nevra… Senin toplantın bitti mi, Mete’m?”

Yine Mete’m dediğinde Melek, gözlerini kapadı coşkun gönlünü sakinleştirebilmek için.

“Mete?”

“Buradayım. Şimdi bitti,” derken, tek yapması gereken içeri gidip haber vermekti doğal davranmaya çalışan, çaresiz bir adam olduğunu herkesten gizleyerek.

“Bize katılmak ister misin?” Beklediği teklifti.

“İsterim bir tanem.”

“Bekliyoruz o zaman. Sana da bilet alıyoruz… Bir de tam bilet verir misiniz?” dediğini duydu.

“Tamam… Görüşürüz.” Eli kapamaya varmıyordu veda cümlesi kurduğu hâlde.

“Görüşürüz Mete’m. Allah’a emanet ol!”

“Sen de.”

Mete’nin kapamaya rıza göstermeyen eline mukabil hiç tereddüt etmeyen bir kızı vardı vedasını yaptıktan sonra kapayabilen. İnsayaki gülümsemesi yüzüne yayılırken Melek’ten ayrı kalmak mümkün değildi üç saat sonra onun olduğu yere doğru giderken.

Hiç de mümkün olmayacaksa… O da kabulüydü. Melek yanında olacaksa, her şey kabulüydü.

*

“Melek abla… Melek abla! MELEK ABLA!”

“Bağırma kuzu, yanındayım ya!” derken, kulağında çınlayan isminin etkisinden kurtulmaya çalıştı.

Kızaran yanaklarına elini bastırdı Nevra utançla. “Ben… Affet abla ya! Ben birkaç ses seslendim! Yani kez! Birkaç kez! Ama duyuramadım sandım!” Nevra da kendini görüyordu Melek. Bu kızın ayarı böylesine değişmişse mesele; ya Tolga ile ilgiliydi ya da Tolga’nın tâ kendisiydi.

Sorusunu net olarak sorarken, “Tolga burada mı?” ifadesi oldukça ciddiydi.

“Arkanda abla! Bilet alıyor!” dedi.

“Alsın, bize ne?”

“Ya bizimle aynı filme girerse?”

“Kamuya açık. Girerse girsin.”

“Girmesin! O sıkıcı arkadaşları da girer hiçbir şey anlamayız filmden!”

Derin bir nefes aldı Melek. “Nevra’m… Baksana çocuk yalnız gelmiş… Belli ki tek başına vakit geçirmeye çalışıyor.”

“Of ya! Ne işi var sanki burada!” Sormaktan ziyade sitem eder gibiyken, Tolga yüzünü, onu seyreden iki kadına dönüverdi.

Gördüğü an hiçbir tereddüt yoktu Tolga’da yanlarına yaklaşırken. ” “Fast and Forious”a mı geldiniz?” derken, bakışlarını Nevra’dan Melek’e çevirdi.

“Sakın sen de ona gireceğini söyleme!” derken, sıkkın bir ifade vardı Nevra’nın yüzünde.

Ellerini kot pantolonunun ön ceplerine soktu biletiyle beraber, omuz silkti umursamaz bir edayla. “Peki… Söylemem.”

“İki dakika yalnız kalın, ben hemen geleceğim,” dediğinde, Nevra’nın engellemelerine rağmen Mete’yi arama bahanesiyle dışarı çıktı. Belki yalnızken konuşmaları daha az kanlı olabilirdi.

AVM önüne çıktığında eline telefonu aldığı an gördü Mete’yi, arabadan inerken. Onunda elinde telefon vardı ve belli ki Melek’i arıyordu. Bakışını hissetmiş olabilirdi gözleri buluştuğunda aklından geçen ilk düşünce… Hissetti ve Melek’e kilitlendi. Yavaş yavaş yanına yaklaşırken, “Hoş geldin Mete’m,” derken, genç adamın boynuna sarıldı.

Başını boynuna gömüp, teninin kokusunu soluyan Mete, “Hoş bulduk meleğim,” diyerek Melek’e sımsıkı sarılan Mete… “Nasılsın?”

“Hâlimden belli değil mi?” Yaşadığı mutluluğu saklamak gibi bir amacı yoktu Melek’in.

Kelimelere sığınmaktansa bir adım yaklaştı Melek’e, ellerini yanaklarına yerleştirip alnına bir öpücük kondurdu, geri çekildi, gözlerini seyre daldı.

“Seans başlayacak… Çocukların yanına girsek mi?” Heyecanı hissederken, böyle düzgün bir cümle kurabildiğine şaşıyordu Melek.

“Çocuklar?”

“Nevra ve Tolga.”

“Bekletmeyelim öyleyse.” Ellerinin sıcağından mahrum kalan yanaklarını teselliye elinin kavuştuğu ilgi yetişti. Onun, normalden daha uzun parmaklarını hissettiği an bitiriyordu olumsuzlukları aklında.

*

Işıkların kapanmasıyla kavuşulan mahremiyet, sinema salonundaki her çift için aynı ehemmiyeti taşıyordu belki de. Elini, Melek’in beline indirdi, kendi bedenine yaklaştırdı o incecik bedeni. “Çok özledim seni…” diye fısıldarken kulağına, hızlanan nefeslerini tutmaya çalışıyordu Melek.

Diğer eli izin mi beklerdi o ipeksi tene dokunmak için? Nâtereddüt, nâşüphe! Uzandı, elinin içine aldı, bir ömür elinin elinde olması duası kalbine kendiliğinden akarken. “Ellerinin hassasiyetine bakalım mı?” derken, yakın olduğu tene, tam boynuna bir öpücük kondurdu o büyüleyici kokuyu içine çekerek.

Başını Mete’ye çevirdiğinde, yine aynı anı yaşıyordu iki genç de. Birbirine kavuşabilmek için kavrulan dudakların o vuslatı yaşayamadığı hasret dolu an. İki âşığın dudaktan kalbe inen coşkusunu tatmak istediği o heyecan dolu an… Melek’in bakışları bir dudaklarında bir de gözlerindeydi. “Ya fenalaşırsam? Ya yine kendimi iyi hissetmezsem?” Aradaki mesafeyi kulağına daha fazla yaklaşmak için kapadığında, “Şimdi de kendimi iyi hissetmiyorum…” diye fısıldıyordu.

“Bu gece seni öpmemi isteyeceksin!” derken söylediğine, “Âmin,” diye karşılık verirken, Melek başını omuzuna yaslıyordu.

Ne akıp giden film şeridi umurlarındaydı, ne de geçen vakit.

Melek başını omuzuna yasladığında, Mete de yanağını yaslıyordu öpüp kokladığı saçlara.

Candan Öte ~ 9 | Bekleyiş” için 3 yorum

  • 20 Eylül 2018 tarihinde, saat 23:39
    Permalink

    Bu yankee i sevdiğimi söylemiştim di mi;)

    Yanıtla
    • 22 Eylül 2018 tarihinde, saat 16:29
      Permalink

      hatırlayamadım (:

      *edit: hatırlamak işine gelmedi

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir