Candan Öte ~ 8 | Aile

Adana

Sabaha karşı Adana otogarına girdiklerinde, Mete Melek’in huzurunda dinlenmiş ama gözünü uyku niyetiyle hiç kırpmamıştı. Dışarıda bekleyen siyah Grand Cherokee’ye eşyalar yüklenirken Mete’nin eli, Melek’in eline kenetliydi. Arabaya yerleştiklerinde gidecekleri adresi tarifti Melek’ten duyduğu sözler, o kadar. Onun haricinde ikisi de sessizdi.

Bahçesinde kamelyası olan, arnavut kaldırım döşenmiş yola girdiklerinde duydu bir de o efsun dolu sesi. Sevinç dolu ifadesiyle, “Dedem beni bekliyor!” dediğinde, Melek’in dedesine olan sevgisini kıskanıyordu içten içe. Araba durduğu an indi, koşarak dedesinin boynuna sarıldı meleksi masumiyet. Dedesinin kolları Melek’in bedenini sardığında kalbindeydi o dokunuşun kavuran kıskançlığı. Arabadan indiğinde, yanlarına yaklaşıyordu. Torununu, dedesinden kıskanmak ne haddineydi?

Fakat kıskanıyordu…

Dedesinin şefkatine sığınmış Melek’i… Kıskanıyordu.

Mete, kendi içinde savaş verirken adım adım yaklaşıyordu dede ile toruna. Melek, dedesinin kollarında olduğu hâlde Mete’ye dönerken, gözlerinin içine dek varan bir mutluluğu sunuyordu gören gözlerine. “Dedeciğim, Mete Ardahan ile tanıştırayım seni. Mete, dedem Esat.”

“Hoş geldiniz, Mete Bey.” Dedesinin mesafeli ses tonu, Mete’yi tanıdığına bir işaretti.

“Hoş bulduk, efendim.” Kısa bir el sıkışmasının ardından Melek’in çekingen bakışlarına çeviriyordu gözlerini. O gözlerde görebiliyordu ayrılmak istemeyişlerini ama ne kal diyebilirdi, ne de Mete ile gelebilirdi. “Ben izninizi istiyorum,” dediğinde, kısa bir an Esat’a bakarak, tekrar Melek’e çeviriyordu bakışlarını. “Görüşürüz…” Başka bir söz söyleyemediğinde, ismi dudaklarından dua makamında dökülüyordu.

“Mete…” Söylemek istedikleri belli ki çıkmıyordu, gözlerindeki buğuya şükrederken Mete. O gözler, gitmesini istemiyordu ya… Bir avuntuydu Mete’ye olan zaafı bu sağlıksız kıskançlığı yaşayan kalbine.

“Yarın akşam bize yemeğe gelin lütfen, şeref duyarız.” Esat’tan duymayı beklediği davetse, tesellinin en saf hâlini sunuyordu benliğine Kader’i yazandan, bir dedeye ilham edilişiyle.

“O şeref bana ait, Esat Bey,” derken, başıyla selam veriyordu saygısını gösterircesine. “Yarın akşam görüşmek dileğiyle. Hoşçakal…” Gitmeden bir kez daha sarılmak, o baldan şelale saçların kokusunu içine çekmek, dudaklarının susuzluğunu o tertemiz tenden alacağı öpücüklerle dindirmek istese de yapamadı. Dönüp arabaya doğru yürürken eli kalbinin üzerindeydi.

Bir ağrı vardı yine, dokunduğu yerde. Amerika’da iken vardı, Melek’ten ayrılacağını anladığını bu anda da hissedebiliyordu.

Arabaya bindiğinde penceresinden Melek’e son bir kez bakmak istediğinde, Esat eve doğru yöneldiği hâlde, Melek hâlâ Mete’yi seyrediyordu. Kıpırdayan dudakları, “Allah’a emanet ol, Mete’m,” dediğinde; Mete gidemesin, dedesinin kolundan onu çekip alsın, götürsün kendi odasına bir daha çıkarmasın diye uğraşıyordu sanki.

“Gidelim, Öykü.” Sesindeki boğukluk, kendine bile yabancıydı.

*

Gözlerindeki bakışı tarif edebileceği hiç mi kelime yoktu?

Dedesinin sesiyle kendine geldiğinde içinde Mete’nin gidişiyle bir yangın hissediyordu, Melek. “Meleğim, yorgunsundur. Ver çantanı bana seni odana çıkaralım.”

“İyiyim ben dedem, sen zahmet etme. Zaten uykusuz kalmışsın benim yüzümden.”

“Meleğim gelmiş evine ben uyur muyum? Huriye ablan senin için temizledi, havalandırdı odayı. Bir pervane taktım tavana. Sıcaktan bunalırsan açarsın.” Hem anlatıyor hem de merdivenleri çıkıyorlardı. Son basamağa ulaşmak, eski bir dosta kavuşmak gibiydi, yaşanan bütün zor zamanlara rağmen.

“Maalesef bu oda yazın çok sıcak oluyor kızım.” Odaya girdiklerinde, çantasını bırakırken, dedesinin yanağına bir öpücük konduruyordu.

Etrafına bakarken hiçbir şeyin değişmemiş olması, bıraktığı eşyalarının yerli yerinde durması farklı bir duygunun kalbine dolmasına vesile oluyordu. Korunma… “Sorun değil dedem. Sıcağı severim ben, şikayetim olmaz.” Pencerenin iki yanında duran, pembe, sarı, sarmaşık güllü deseni olan perde bile aynı yerindeydi. “Her şey bıraktığım gibi, o kadar zaman hiçbir değişiklik olmadı mı?” derken, yüzünde huzur dolu bir gülümseme vardı.

“Sorsana bu oda açık mıydı? Hep kilitli tuttum. İzin verir miyim Hülya’nın bu odaya girmesine? Bu oda Zeynep’im ve sen kokuyorsunuz kızım. Hadi sen şimdi ister banyo yap yat uyu, ister yapmadan. İyice bir dinlen. Sabaha görüşürüz.” Torununu alnından öpüp, saçlarını okşadıktan sonra çıkıyordu müşfik adam.

Melek, dolabın içinden havlu aldığında banyoya yöneliyordu. Ufacık banyoya diş fırçasını, şampuanını, banyo lifini yerleştirdikten sonra duş alırken, aklında sadece Mete vardı. Los Angeles’e gitmiş, hiç dinlenmemiş tekrar Türkiye’ye gelmişti. Melek için yaptıklarına büyülenirken, tek isteği onun yanında olmakken… Yarına kadar nasıl sabredecekti? Nasıl bekleyecekti?

On yedi yaşındaki çocuğun hissettikleri şu anki hislerinin ancak bir yansıması olabilirdi.

Mete’ye âşıktı.

Bunu fark etmek içini hüzünle dolduruyordu. Birbirlerine uygun değillerdi. Boş bir hayalle kendini avutmayacaktı ama birbirlerine uygun olmadıkları için gidebilecekleri yolu görmeden geri dönmek mantıklı mıydı?

Bir havluyu saçına diğerini vücuduna sıkı sıkı sarıp odasına geçti, kapısını kilitledi. Kısa bir şort, üzerine de bir atlet giydiğinde havlu saçında olduğu hâlde hissettiği yorgunlukla yatıyordu yatağa.

Onun o kusursuz güzellikteki yüzü, muhteşem ses tonu, şefkat dolu dokunuşları… Korumak istercesine bir sahiplenmeyle sarılışı… “Mete’mi bana gönderen Allah’ım… Sen benim bilmediklerimi de bilensin,” uykunun rehavetine düşerken, dudaklarından dökülen son kelimelerdi.

*

En son ne zaman gelmişti bu çiftliğe, hatırlayamıyordu.

Yatak odası önündeki balkondan geniş araziyi seyrederken biraz ileride atları günlük koşularına başlatmış seyisleri görebiliyordu. Sağlıklı kasları, çevik hareketleriyle birkaç çitin gözetiminde değil de uzun bir koşu yapabilecekleri bir alan istedikleri sabırsız kişneyişlerinden belli oluyordu.

Birkaç saniyeydi farklı şeyler düşünebileceği zaman dilimi, daha fazlası değil! Melek uyuyor muydu acaba? Kendisi mutlaka uyumalıydı zira son birkaç gün hiç uyumamış gibiydi.

Kendini duşa attığında soğuk suyun uyarılmış bedenini disipline etmesini ümit ediyordu. Sıcak bedeni soğuk suyla sarsılırken o ellerini duvara dayamış, hislerini sindirmeye çalışıyordu. Bu yoğun hisler sadece arzu muydu?

Eğer Melek ile birlikte olursa normal hissetmeye başlayabilir miydi?

Çünkü şu an kesinlikle normal hissetmiyordu.

Kalbinde bir ağırlık vardı.

Melek yanında yokken hep bir ağırlık vardı zaten kalbinde, tıpkı yanından ayrılırken hissettiği gibi. Hiçbir konuda kendini kandırmadığı gibi, o Melek kıza karşı hisleriyle ilgili de kandırmayacaktı. Başının belada olduğunun daha ilk an farkındaydı ama artık itiraf edebiliyordu teslimiyete boyun eğerken.

Kalbi yapıyordu itirafını.

Kalbi itirafını yaparken vücudundaki bütün hücreler bağırıyordu “Melek” diyerek.

“Onu seviyorum… Allah’ım onu benden başkasına yâr etme!” uyumadan önceki son cümleleriydi.

*

Pencereden içeri süzülen ışık öyle latif parıltılar veriyorduki tülün ardından, Melek kuş cıvıltılarıyla aralarken gözlerini, bu muhteşem görüntünün gerçekliğine inandırmaya çalışıyordu kendini. Bu ışık, kuş sesleri. Gerçek olamayacak kadar muhteşemdi.

Aklına telefonu geldiğinde bütün saçma düşünceleri kafasından defedip, yataktan sıçrar gibi kalkıyordu. Çantasından çıkardığı telefonun ekranına bakmak, dua dolu sözlerin dudaklarından dökülmesine sebepti, “Ne olur, aramış ya da mesaj yollamış olsa,” diyerek.

Bir mesaj vardı Melek’i heyecanında divane eden. Kim olduğunu görmesiyse, “Hay..!” diye başlayıp devamını getiremediği öfkesiydi. Reklam mesajları yasaklanmalıydı! Tam sinirden telefonu elinden bırakacakken gelen aramayla, ilk çalışta açıyordu telefonu.

Telefonun ekranında yazan;

Aşk

Tek kelimeyle; ömre bedeldi.

“Günaydın, aşk.” Sesi istemediği kadar heyecanlı ve fazlasıyla hevesliydi ama umrunda değildi, Melek’in.

“Günaydın. Uyandırmadım değil mi?”

Her sabah onun sesiyle uyanmaktan başka ne isteyebilirdi ki? Bunu Mete’ye söylemeyecekti otobüste imâ ettiği o sözlerden sonra. “Hayır. Kuş sesleriyle uyandım. Harika bir his. Saate bile bakmadım. Kaç oldu?”

“On bir. Yarım saattir dinlenebilmen için aramadım seni ama… Sesini özledim… Ve seni.” Yumuşacık ses tonuyla günahkâr bir aşk daveti gibiydi sözleri.

Aldığı derin nefese engel olamıyordu, “Ben de seni özledim…” derken. “Ne yapacaksın bugün?”

“Fabrikalarda müdürlerle görüşeceğim. Çalışanlarımızla konuşacağım, hâllerinden memnunlar mı? Sıkıntıları var mı? Sorup öğrenmem lazım.”

Çok uzun süren bir sessizlik olduğunda telefonun kapandığını sanıyordu Melek. “Mete?”

“Buradayım.”

“Ses gelmeyince telefon kapandı sandım.”

“Düşünüyorum… Bugün seni dedenin yanından alamayacağım ama yarın… Yarın birlikte olabilecek miyiz?” Ses tonundaki arzuyu duyabiliyordu. Bugün onu bir kez daha göremeyecek olmak kahretse de bu kahırını sesine yansıtmayacaktı Melek, “Benim için sakıncası yok, Mete’m,” derken.

Sessizlik uzuyordu… “Mete!”

“Efendim.”

“Sesini duyamayınca telefon kapandı sanıyorum.”

“Ah meleğim… Mete’m diyen diline… Of! Dağıttın yine beni!” Ettiği sitemle Melek’i perişan ettiğinin farkında bile değildi. “Cansın sen can.”

“Candan ötesin.”

Sessizlik… “Mete!”

“Burdayım. Sakinleşmeye çalışıyorum… Tutmayayım ben, bekliyorlardır seni. Allah’a emanet ol, canımdan öte,” dediğinde anlıyordu Mete’nin o sözü duyduğunda neler hissettiğini.

“Sen de Mete’m… Sen de Allah’a emanet ol!”

Telefonu kapadığında kıpırdayabilecek güç yoktu dizlerinde. Mete Ardahan, Melek’e; “Canımdan ötesin…” dediğinde, aldığı derin nefes, Melek’in sakinleşmesine vesile oluyordu. Pencerenin önündeki sinekliği açtığı an, çiftliğin tertemiz kokusunu çekiyordu içine. Çeşit çeşit meyve ağaçları, evin önündeki kamelyayı sarmış hanımelinin o büyüleyici kokusu, kuşların cıvıltıları… Bütün kâinat, Melek’in mutluluğuna hizmetkâr olmuş gibiydi âdeta.

Elini yüzünü yıkadıktan sonra ilk işiydi çantasını boşaltmak. Kıyafetlerini içine yerleştirdiği gömme dolap, annesinin çalışma masası, karyolası, şifoniyeri… Hepsi dedesinin, elleriyle yaptığı sanat eserleriydi. Bu odanın lambrisini öyle bir intizamla yapmıştıki, Melek her zaman hayranlık duyuyordu bu nizama. Gelişi güzel değil, bir simetriyle yerleştirilmiş ahşap bakana; işini önemseyen kişinin imzasını okutuyordu. Oda küçücüktü fakat öyle bir güzelliği vardıki, bu evde mutlu olduğu bir mutfak vardı bir de bu oda.

Mavi, askılı, maksi boy elbisesini giydiğinde, ayna karşısında kendini inceliyordu. Çok uzundu. Çok çok uzun. Düz ayakkabılarını giyerken -ki evin içinde ayakkabı giyilmesi fikri Melek’i tiksindiriyordu ancak yenge ve anneannesi böyle uygun görüyordu- yenge ve kuzenlerinin yanında gereksiz uzunluğunu yerden daha fazla yükseltecek bir ayakkabıya ihtiyacı yoktu.

Ailesi için aldığı hediyeleri de alarak çıkıyordu odasından. Kahvaltılarının ardından masa başı keyfi yapan insanların yanına ilerliyordu. “Günaydın,” dediğinde başlangıç için iyi bir giriş olduğunu düşünüyordu Melek.

“Ah şekerim, hoş geldin. Nasılsın? Çok erken geleceğin için maalesef karşılayamadık seni canım, kusura bakma.” Hülya, sesini duyar duymaz ayağa kalktığında, samimiyetle kucaklıyordu Melek’i.

“Hoş bulduk, Hülya yenge. İyiyim. Ne kusuru, hiç sorun değil. Dedemin bile uykusuz kalması beni çok üzdü.” Sözlerinde, yengesinin samimiyetine uyumlu bir ifade vardı Melek’in.

“Hoş geldin, Melek.” Semra, bir görevi yerine getirebilmek için sarıldığında samimiyetten uzak bir mesafeyle, önemsemiyordu Melek.

Nevra, hepsinden farklıydı. Oturduğu yerden kalkıp, hızla Melek’in yanına koşarken, “Hoş geldin Melek abla!” diyerek, boynuna atılıyordu en doğru ifadeyle. Annesi ya da ablasına benzemeyen, erkek gibi hareketleri ve ondan daha erkeksi kıyafetleriyle, on beş yaşında, pırıl pırıl esmer güzeli bir kızdı küçük kuzeni.

“Hoş bulduk, bir tanem. Senin için bir hediyem var!” Elindeki paketi Nevra’ya uzatırken aklına geliyordu, “Ah yenge, kusura bakma senin hediyeni vermedim. Buyur. Semra bu da senin için,” dediğinde, aldığı hediyeleri uzatıyordu. Diğerleri paketlere göz ucuyla bakıp kabul ederken, Nevra heyecanla açarak, içinden çıkan beysbol şapkasına çığlık atıyordu.

Başına takarken heyecanla, “Ya müthişsin, Melek abla! Nasıl oldum? Çok havalı değil mi?” sorusuyla güldürüyordu Melek’i.

“Evet, kesinlikle çok havalı oldun, canım.”

Mutluluğu Seher’in yanına ilerlerken son buluyordu, Melek’in. Torunu için ayağa kalkma zahmetinde bulunmadığı hâlde, Melek bunu sorun edeceği zamanları geride bıraktığı için şanslıydı. Artık bunları düşünüp kederlenmeyecekti ya da anneannesinin sevgisini kazanamadığı için kahrolmayacaktı. Seher’in yanına yaklaşıp, “Merhaba anneanne, nasılsın?” derken eline uzanıp saygıyla öpüyordu.

Seher, tepeden tırnağa süzdükten sonra, “Hoş geldin Melek,” dedi. Sesinin tonunda şefkat yoktu, özlem de yoktu… Onun torunu olduğunu hissedebileceği hiçbir his yoktu! “Sanırım görmeyeli uzamaya devam etmişsin. Hatice’nin kızı Gülsüm’ü hatırlıyor musun?” Melek’in hatırlayıp hatırlamaması önemli değildi, zira kadın anlatmaya kararlıydı. “O da bir kadında hiç de zarif durmayan uzun bir boya sahipti. Otuz beş yaşında olduğu hâlde ne yazık ki evlenemedi. O boyuna uygun bir erkek bulamadı çünkü. Umarım senin sonunda ona benzemez kızım,” derken, Semra kahkahalarla gülüyordu.

Melek kendini aşağılanmış hissetmeliydi belki ama aksine şu an hayatında daha önce hiç hissetmediği bir güç hissediyordu. Yapabilirdi! Dün, Aysel ile nasıl konuşmuş, eğlenmişse şimdi de öyle eğlenebilirdi pekâlâ. Melek, bütün üzüntüsüne rağmen gülümseyerek, “Zor bir durum, haklısın anneanne,” diyordu. “Keşke ben de Semra kadar kısa olsaymışım, ama işte uzayıp gitti boyum. Belki annem kadar şanslı olabilirsem, babam gibi uzun boylu bir erkek bulur ve evlenirim. Hayatta hiçbir zaman olmadığım kadar da mutlu olurum.”

Seher’in giderek kararan ifadesini görmek, hiç içinden gelmediği hâlde küçük bir kahkaha atmasına sebep oluyordu. Özellikle de annesinin sevdiği adamla evlenmesi fikrine sonuna kadar karşı çıkan kadına bunları söylemesi hadsizlik kabul edilebilecekken… Elindeki paketi uzatırken gösterdiği cürete şaşırıyordu Melek. “İnşAllah beğenirsin anneanne.”

Seher’in acımasızlığı sadece Melek’e değildi. Esat kat’i kararını verip, kızının evliliğine onay vermeseydi, Seher biricik kızını kendinden on beş yaş büyük bir adamla evlendirecekti. Adam sadece çok zengin olduğu için! Ama annesi aşkı seçmişti. Anne ve babası sevmişlerdi birbirlerini. Seher’e rağmen evlenmişler, ona rağmen mutlu olmuşlardı.

Nevra’nın sesi kendine gelmesini sağlıyordu. “Babaanne, Gülsüm abla evlenmemeyi seçtiği için bekâr kalmış olabilir mi? Her fırsatta söylüyor ama…”

“Yeter! Sıkıldım Nevra!” dediğinde Seher, artık konu kapanmıştı.

Melek, hiç istifini bozmadan dedesinin yanına yaklaştığında, boynuna sarılıp yanağına bir öpücük konduruyordu. “Lütfen rahatsız olma dedeciğim, otur. Sana da bir şey getirdim. Beğenmen tek dileğim.” Dedesinin hediyesini ellerine bırakırken, diğer yanağına da bir öpücük konduruyordu.

“Senden âlâ hediye olabileceği aklıma bile gelmezdi kızım ama sen almışsan ne olursa olsun beğenirim.”

Esat’ın sözlerindeki şefkati hissederken, Seher’in bir kadın olarak bu kadar soğuk olabilmesi inanılmaz geliyordu Melek’e.

Açtığı paketin içinde yepyeni bir pipo görünce gözleri yaşarıyordu. “Biliyor musun kızım, annen üniversite de staja başladığında ilk maaşıyla bana buna benzeyen bir pipo almıştı. Hâlâ saklıyorum onu. Görmek ister misin?”

Nasıl istemezdi ki?

“Çok isterim, dede.”

“Otursaydınız, daha sonra bakardınız! Ne aceleniz var ki?”

“Siz oturun,” dediğinde Esat, otoriter ses tonuyla susturuyordu Seher’i. “Hadi kızım!” Melek’in elini tuttuğunda, atölyesine doğru yürüyorlardı. “Anneannenin canını sıkmasına izin verme, kızım. Yaşı ilerledikçe huyu değişiyor.”

Esat’ın, Seher’e olan derin saygısını takdir ediyordu Melek. “Sorun değil dede.” Yüzünde, engelleyemediği bir gülümseme vardı eli, dedesinin kolunda yürürken.

Atölyeye girdiklerinde, talaş ve cilanın nostaljik kokusu karşıladı Melek’i. Üzerinde asma kilidi olan bir sandığı, talaş tozlarının arasından çıkarırken Esat, Melek hayranlıkla inceliyordu harika bir işçilikle işlenmiş sandığı. Karşılıklı oturdukları taburelerin arasına yerleştirdiğinde, cebinden anahtarlığını çıkarıyordu. Sabah, oda kapısını açarken de bu değerli anahtarlık çıkmıştı Esat’ın cebinden. Kilidi açtığında, içinden beyaz mendile sarılı bir bohça çıkararak, Melek’in eline bırakıyordu.

“Annen öldük…” deyip sözü tamamlayamadı. Boğazını temizlemek istermiş gibi hafifçe öksürdüğünde devam ediyordu. “Annenden sonra bunu ağzıma bir daha süremedim. Sigara içtim, nargile içtim. Ama pipoya dokunamadım. Zeynep’im, bunu bana verdiğinde; “Sigara ve nargile kadar zararlı, unutma ve ömrümün sonuna kadar yanımda olmak için günde bir kereden fazla içme,” demişti. Ben uzun yıllarımı, kızımı toprağa verirken gömdüm. Benim için zaman, Zeynep’imden sonra durdu, meleğim. Şimdi, Zeynep’im yine o yaşta ve bana diyor ki; “Hayat devam ediyor.” Ediyor, değil mi kızım?”

Melek, gözlerine dolan yaşları akıtmaktan korkmuyordu artık. Dedesinin gözlerinden akanları ise parmaklarıyla siliyordu. “Ediyor, dede. Annemin o kadar mutlu bir insan olmasının en büyük nedeni, senin kadar sevgi dolu bir babasının olmasıydı… Sen… Bir tanesin dede…” Kollarını dedesinin boynuna doladığında, başını o güçlü omuzlara yaslıyordu. “Anneme dünyanın en iyi babası olduğun için teşekkürler. Ona aşkı yaşama fırsatı verdiğin için teşekkürler… İyi ki dedem sensin.” Aşkın değeri en iyi yaşarken biliniyordu belki de.

Esat, saçlarına sevgi dolu bir öpücük kondurdu. “Şimdi buna bugün bir tütün almak lazım. Yeminle özlemişim. Teşekkür ederim, Melek kızım.” Daha fazlasına dayanamayacağını hisseden adam diplomatik bir gayretle konuyu değiştiriyordu. “Hadi artık. Bizim hatunu daha fazla kızdırmadan gidelim yanlarına.”

Melek, yüzünü gözünü eliyle silip toparlanmaya çalışırken, dedesi için yapabildiği buruk bir gülümsemeydi. “Hadi gidelim, dede.” Tam çıkacakları sırada soruyordu Melek, “Huriye abla nerede?”

“Yarın akşamki yemek için hazırlık yapıyor. Mete Ardahan gelecek kolay değil!”

“Onu tanıyor musun, dede?”

“Onu tanımayan yok Adana’da, Melek kızım. Adana’nın neredeyse yarısı ya Ardahanların pamuk tarlasında işçi ya da tekstil fabrikasında. Adamların çok köklü yatırımları var şehrimize.” Sözü bittiğinde Melek’in gözlerine bakıyordu derin derin. “Mete Ardahan ile aranda ne var, kızım?”

Melek, yutkunurken ne diyeceğini bilemiyordu. En sade hâliyle; “Arkadaşız, dede,” diyebildi.

“Seni üzerse onu, Allah yarattı demem haberin olsun. Seni üzmesine izin vermeyeceksin. Söz ver bana!” Esat’ın ses tonunda hem ciddiyet, hem de şefkat vardı.

“Söz veriyorum, dede.” Yürürken ev halkının kahvaltı masasını bırakıp gitmiş olduğunu görüyordu dede ile torun. Masadan kahvaltılıkları tepsiye dizerken yüzünde engel olamadığı bir gülümseme vardı Melek’in. Belli ki beklemekten sıkılmışlardı.

“Toparlama kızım. Sen de kahvaltını yap.”

“Mutfakta, Huriye ablanın yanında yaparım. Kalmasın kahvaltılıklar açıkta.”

“Nasıl rahat edeceksen bir tanem ama sen bırak mutfaktakiler hâlleder!”

“Huriye abla yoğundur şimdi, Şeyma da anca onun peşinde koşturuyordur. Ben her gün yapıyorum bu işleri kafede dede. Hiç sıkıntı yok!” Dedesini ikna çabası, ağzından çıkanları duymasına engeldi ne yazık ki.

“Kafe mi?” Esat’ın sorusunu duyduğu an, Melek’in elindeki çatallar masaya düşüyordu. Heyecan ve panikten kesinlikle uzak durmalıydı, biliyordu.

Tutamadıklarını toparlamaya çalışırken, “Evet… Keyfi çalışıyorum, dede. Boş kalmamak için,” açıklamasını yapıyor, yanaklarına yayılan ateşi hissedebiliyordu.

“Melek! Otur ve anlat bana. Okuman, ders çalışman gerekirken… Ne kadar süredir çalışıyorsun? Paraya mı ihtiyacın var?” Dedesinin ifadesi, kurtulamayacağını anlatıyordu o ciddi kaş çatışıyla.

Melek elindekileri bırakırken masanın üzerine, tekrar düşürme tehlikesinden uzak tutuyordu eşyaları. “İşim çok rahat. Part time, saatleri derslerime göre bazen esneyebiliyor. İhtiyaçtan değil dedeciğim boş durmayı sevmediğim için çalışıyorum,” derken söylediği yalan vicdanını sızlatıyordu Melek’in.

Anne ve babasından kalan maaşın, Seher tarafından kullanıldığını, yıllardır Adana’da kalması için Melek’e hiç ödenmemiş olduğu gerçeğini, kesinlikle saklayacaktı. Melek’in düşüncesine göre, Adana’da kalmalıydı ki, bir başarı gösterememeli, Boğaziçi’nde okumamalıydı zira Semra için bu kabullenilmez bir kıskançlık sebebi de olmamalıydı. Ya da Melek annesinin öğütlerinden hiç nasibini almamış, kuzeni ve anneannesiyle ilgili suizan ile kalbini karartıyordu.

“Tamam kızım, anladım.”

Melek, dedesine tertemiz bir gülümsemeyle karşılık verip, kahvaltılıkları dizdiği tepsiyi de alarak mutfağa yöneldiğinde içten içe ettiği dua; konunun burada kapanmış olmasıydı.

“Benim Huriye ablam çok mu meşgulmüş? Kolay gelsin ablacığım.” Eindekileri mutfak tezgâhının üzerine bıraktığında, mutfak masası üzerinde baklava açan kadının yanına yaklaşıyordu.

Melek’in sesini duyduğu an elinden işini bırakıp, “Benim Melek kızım gelmiş. Hoş geldin kızım,” diyen kadın, burada kaldığı süre boyunca şefkatiyle Melek’i saran tek kadındı. “Sen neden zahmet ediyorsun güzel kızım, biz hâllederiz. Şeyma, koş masayı toparla!” Kadın sevinç ve heyecanı aynı anda yaşarken, Şeyma da Melek’in yanına gelip, “Hoş geldin, Melek abla,” diyerek sarılıyordu.

“Hoş bulduk, Şeyma’m. Nasılsın?” derken, tekrar tekrar kucaklaşıyorlardı.

“İyiyim ablacığım. Sen kahvaltı ettin mi?”

“Yapmadım… Atıştırırım birazdan bir şeyler. Masayı toparlayalım önce,” dediğinde, tepsinin içindekileri boşaltıyordu.

“Bak ya! Aç acına mı iş görüyorsun bir de!” Ellerinin ununu yıkıyordu Huriye. “Şimdi ablan sana bir sofra kursun da gör sen!”

Huriye, küçüklüğünden itibaren Eroğlu ailesinde olan, evliliğiyle de bu çiftlikte yaşamaya devam edip buradan ayrılmayan, herhangi bir kan bağı olmadığı hâlde, bu aileye gönülden bağlı olan kadın, Melek için işini bırakıp sofra hazırlamaya niyetleniyordu… “Ablacığım… Ben senin hakkını nasıl öderim ki?” dediğinde, bir kez daha sarılıyorlardı birbirlerine.

“Helal ettim gitti! Bak, ödenecek bir şey kalmadı.” Gözlerindeki nemi silerken, “Sana acılı bir menemen yapacağım şimdi. Özlemişsindir benim menemenimi,” diyordu.

“Özledim ablacığım, çok ama çok özledim.”

*

“Yatakta mısın?”

“Evet.”

Melek’in yanında olmak varken, bahçenin yalnızlığında vaktin geçmesi için bekliyordu. Vakit geçecekti ki… Melek’e kavuşacaktı. “Şimdi tekrar anlat. Deden neden çalıştığını bilmiyordu? Ve öğrenmesinde ne gibi bir sakınca var?” Melek’i anlamaya çalışıyordu ama sırlarla doluydu maalesef!

“Dedem… E… Nasıl anlatsam? Bak şimdi; ben, dedeme yük olmak istemediğim için iş buldum. Anneannem, dedeme bu durumu açıklayamayacağını söylemişti. Aramızda sırdı ama… Senin yüzünden ben… Çenesi düşük, dili ağzına sığmaz bir insan oldum!” Ettiği sitemdeki huzuru gizleyemiyordu Melek.

“Benim yüzümden? Peki… Ben ne yaptım tatlım?”

“Beni leylaya çevirdin!” Sözleriyle, o cana can katan gülüşünü bağışlıyordu Mete’ye.

“Sitem etme! Ben mecnun olup yanarken, burada yalnız oturup seni kolundan tutup buraya getirmiyorsam… Sen de leylam ol…” Sözlerinin Melek’in nefeslerine ettiği etkiyi dinliyordu. “O aldığın nefeslerine… Hayranım,” ifadesi, en güvenli tabirdi yakıcı etkisinde.

Derinden derine içini çekerken, yalvarır gibiydi, “Uyusak mı?” cümlesi.

“Neden?”

“Kendimi iyi hissetmiyorum!”

“Nasıl? Hasta gibi mi?”

“Hayır!”

“Hmm… Öyleyse… Tahmin edebilir miyim?” Sesinin tonundaki günahtan utanmıyordu Mete.

“Hayır, hayır! Lütfen tahmin etme!”

Sesindeki telaşı, isteği, öğrenme arzusunu ve Mete’yi divane eden; cinselliğe olan merakını duyabiliyordu. “Pekâlâ… Küçük meleğim korkuyorsa…”

“Korkmuyorum!”

“Küçüksün bir tanem… Ufacık bir meleksin sen…”

“Değilim ama ya! Sadece utanıyorum! Utanmak her insanın vereceği, normal bir tepkidir! Ayrıca! Bana yarınki hava tahmininden bahsetmeyeceksiniz herhâlde, Mete Bey! Aptal vücudumun tutamadığı… Bence uyuyalım!”

Nefesini oflayarak verdiğinde, o nefesti dermanını kesen… Gözlerini sımsıkı kapayıp, iradesine hâkim olma mücadelesi verdiren… İliklerine yayılan bir ateşi hissettiren… Melek’in o enfes bedeninin hayalini şehvetinin esaretine hapseden.

“Uyuyalım!” dediğinde sesindeki boğukluk, kelimeyi çıkarabilme imkanı vermiyordu ne yazık ki.

“Peki.” Kabullenişinin ardından, “İyi misin, Mete’m?” sorusu, bir endişeyle dökülüyordu Melek’in dudaklarından.

“Değilim!”

“Neden?”

“Kapat Melek!”

“Melek? Hani nerede meleğim? Olmaz! Hayır! Tekrar dene!” Mete’nin acıyla boğuklaşan ses tonuna karşı Melek’in ses tonunda bir keyif vardı Mete ile dalga geçerken.

“Deneme sabrımı, meleğim. Yarın görüştüğümüzde pişman olabilirsin yoksa!”

Sesinin tonunu, Melek’i en çok etkileyen seviyeye getirmek zor olmuştu ancak onun, “Şey… Eh… Tamam… Ben şey yapayım… Yapayım mı?” derken, diline dolanan kelimelerine bedeldi o uğraşı.

“Ne yapacaksın meleğim?”

“Ney? Kapatayım… Tamam, tamam… Telefonu kapatayım… İyi geceler!”

“Kaç tatlım! Kaç… Sana da iyi geceler. Yarın beraber gezeceğiz, haberin olsun.”

“Peki.”

“Allah rahatlık versin.”

“Sana da, Mete’m…”

O dudaklar Mete’ye yine Mete’m dediğinde telefonu kapamış olduğuna kızamıyordu bile…

Vücudunda dayanılmaz bir acıydı Melek’e olan özlemi.

Önemsizdi.

Onun o tatlı heyecanı kalbini kavuruyordu masumiyet ateşiyle.

Dayanabilirdi.

Onu bulduran Allah’a olan ümidiydi tesellisi o dudaklardan duyduğu Mete’m samimiyetinde. Mete, onu Yaratan’a kurban olurdu…

*

“Melek abla! Bugün seninle merkeze inelim mi?”

Nevra’nın heyecan dolu sesiyle, çekingen bakışları Esat ve Nevra üzerinde dolaşıyordu Melek’in. “Aslında ben bugün izin isteyecektim sizden.”

“Hayırdır kızım?” Esat’ın durumu çözdüğünü o ciddiyet dolu ses tonundan anlayabiliyordu, Melek.

“Mete, bugün birlikte gezmemizi istedi. Pamuk arazileri falan… Gidebilir miyim?”

Esat derin bir nefes alıyordu, “Tabii ki gidebilirsin bir tanem,” iznini verirken.

“Teşekkür ederim dede,” sözlerini mesafeli bir nezaketle dile getirdiğinde içindeki coşkuyu bastırabildiğine şükrediyordu.

Kahvaltı sofrasının keyifli muhabbeti kalmıştı geriye Nevra, Melek ve Esat arasında. Nevra, dedesini tavlada yenerkenki ustalığından bahsediyor, Melek de engel olamadığı gülümseyişiyle dinliyordu.

“Masayı toparlayalım mı?” dediğinde Melek, itiraz dahi etmiyordu küçük kuzeni tabakları üst üste yerleştirip, “Toparlayalım Melek abla,” derken.

“Cansın sen can! Ayrıca hâlâ anlatmadın bana karateye başlama maceranı.”

Dedesinden aldığı kısa bilgi eşliğinde ayrıntıları duymak isterken Nevra’dan, derin bir figan işitiyordu. “Ah!” Bu arada mutfağa girip, ellerindeki bulaşıkları bırakıyorlardı Huriye’nin, “Siz niye zahmet ediyorsunuz kızlar? Biz şimdi hâllederiz,” sözleri arasında.

“Huriye ablam. Zaten akşama misafirin var, işin başından aşkın! Yemeğe yardım edemiyorum bari masayı sen düşünme! Nevra’m ile biz hâllederiz!”

“Hâllederiz, Huriş sultan. Sen doldur dolmalarını.” Hem hareketiydi Nevra’nın desteği boş bir tepsi alırken mutfaktan çıkışı, hem de bu samimi sözleriydi o küçük yaşında böylesi bir tatlılığa sahip olmasına Melek’i hayran bırakan.

İşine geri dönerken emektar kadın, minneti gözlerinden okunurken, sözlerinden de ulaşıyordu iki genç kıza. “Hay Allah razı olsun sizden emi kuzucuklar.”

Mutfağın kapısından bahçeye çıktığı an, “Anlat çabuk!” sözleriyle, kuzeninin omuzlarını sarıyordu koluyla.

“Abla ya! Lise çok zor, ben bunu anladım! Orta okulda her şey çok kolaymış lan! Bu Anadolu Lisesi bebeleri var ya… Ah! Sırf onları akademik tekniklerle dövebilmek için başladım karateye ama bir sor ne oldu! Sor!”

İfadesi öyle bezgin, sözleri öylesine komiktiki, mutfak kapısının önünde kahkahalarla gülüyordu Nevra’nın çaresizliğine. “Affet bir tanem… Ne oldu? Söyle bakayım,” derken gülüşünden utanıyordu.

Nevra, “Gülme ya!” derken kendi gülüşünü gizleyemiyordu. “Okulun popisi de karateye başlamaya karar verdi! Onun kararıyla bütün okul salona akın etti neredeyse isyan edip ben bırakacağım karateyi!”

“Bu popi… Senden hoşlanıyor olmasın?”

Soruyu duyan Nevra’nın yanakları kıpkırmızı bir renge büründüğünde, “Sanmıyorum…” diyerek geçiştirmeye çalışıyordu hakikati. “Şımarık götün teki! Af edersin ablam ya… Of!”

Masaya doğru yürümeye başladıklarında, “Bu konu burada kapanmadı küçük hanım… Bence bir aşk hikayesi çıkacak bu nefretinizden,” diyordu Melek.

Ellerindeki tepsilere masadaki malzemeleri yerleştirip, ardından mutfağa bıraktıklarında Melek tekrar çıkarken, “Kalanları ben alırım Nevra. Sen çıkma bir daha istersen,” diyordu bir yandan da.

Nevra’nın kabulüyle elinde boş tepsi olduğu hâlde bahçeye çıktığında atacağı adımı unutmuştu ya da adım atmayı bilmiyordu, Mete’yi bahçede dedesinin yanında gördüğünde. Tökezleyip, dengesini kaybederken dizlerinin üstüne düşmekten son anda kurtuluyordu Melek.

Yüzüne yayılan gülümsemeyi durduramıyordu. Yıllar ona üzüntüsünü saklamayı öğretmişti, evet. Bu konuda gayet iyiydi de. Ama mutluluğunu saklayacak bir formülü yoktu. “Hoş geldin, Mete,” derken sesine heyecanının yansımaması içini rahatlatıyordu.

“Hoşbulduk meleğim, nasılsın?” Sesinin, sımsıcak saran etkisini teninde hissediyordu Melek. Yıllardır görüşmemiş iki insanın, özlem dolu bakışlarıyla bakıyorlardı birbirlerine.

Esat, boğazını temizlediğinde ancak toparlanabiliyordu iki genç. “Meleğim,” derken bir vurgu vardı sanki dedesinin telaffuzunda. “Nevra, hazırlansın çıkarsınız beraber. İki dakika bekleyin.” Adamın ses tonundaki otorite itiraza imkân vermiyordu.

Hissettiklerini belli etmemek için gülümsemekti, Melek’in yapabildiği. “Neden, dede? Bir işi mi var, Nevra’nın?” Anlamazlığa verirse, anlamadığından ötürü mazur görülüp, Mete ile yalnız bırakılır mıydı, bilemese de bir ümitti belki de.

“İnsanların olur olmaz konuşmalarını istemem, kızım. Nevra, size eşlik edecek.” Demek ki işe yaramazdı anlamaması ya da anlamak istememesi.

Dedesinden hiç beklemeyeceği bu harekete içten içe üzülse de dıştaki Melek tam bir hanımefendi gibi davranıp, “Haklısın, dede,” diyordu.

“Mete Bey, sakıncası yoktur herhâlde, değil mi? Burası küçük bir yer, dedikodu olmasına göz yumamam.” Esat’ın kendinden emin ifadesi, aksi bir durumu kabul etmeyecek bir ciddiyet taşıyordu.

Ve Mete’nin, “Estağfurullah, efendim,” kibarlığında, eriyip biten Melek. “Lütfen bana “Mete” deyin. Siz nasıl uygun görürseniz, bizim için de o uygundur. Öyle değil mi, meleğim?”

Sesle dile getiremediği cümlelerine yardımcı olabilecek, sadece bir baş onayıydı. Esat, Nevra’ya haber vermek için yanlarından ayrıldığında, Mete bir adım yaklaştı Melek’e. Parmaklarının tersiyle pembeleşen yanaklarını okşamaya başladığında, “Utandın mı?” diye soruyordu. “Kızdın mı? Deden, sana olan zaafımı sezdi… Ve seni benimle yalnız bırakmadı… Ne diyorsun bu işe?” Ses tonu ince, bal rengi bakışları Melek’i titreten bir yoğunluktaydı.

“Bilemediniz Mete Bey… Hayal kırıklığı yaşıyorum. Dedemden beklemediğim hareketlere olan hayal kırıklığı… Geliyor!” Mete bir adım geri çekilip, elini cebine soktuğunda resmi bir mesafe kalıyordu aralarında.

“Şapkasını alıp geliyormuş.”

Esat’ın bilgilendirmesine, “Peki,” kabulünü sunan Melek ile, “Sıkıntı yok, bekleriz,” diyen Mete de derin bir saygının birbirinin yansıması gibi duran mükemmel bir uyumu vardı.

Ayaküstü sohbet ederken Hülya ve Semra bahçeye çıkarak yanlarına doğru geliyorlardı. Bahçede doğaüstü bir canlı varmış gibi Mete’ye baktıklarında, Melek’in rahatsız olmaması mümkün değildi. İlk şoku atabilen belli ki Hülya oluyordu. “Babam, Mete Ardahan’ın geleceğini söylediğinde şaka yapıyor sanmıştım. Hoş geldiniz. Hülya ben,” dediğinde, elini uzatıyordu Mete’ye. “Bu da kızım Semra. Hoş geldiniz, şeref verdiniz.”

Mete, büyük bir nezaketle uzanan eli kabul ediyordu. “Çok naziksiniz, hanımefendi. Hoş bulduk. Tanıştığıma memnun oldum.”

Semra da, “Hoş geldiniz,” diyerek elini uzattığında, Melek için işkenceden farksızdı kuzeninin eline değecek Mete’nin teni.

“Hoş bulduk.” Semra ile de kısaca tokalaştığında, Melek işaret parmağının tersiyle alt dudağının üzerinden geçip duruyordu. Derin bir nefes alıp elini indirdiğinde, Mete’nin, Hülya ve Esat ile sohbet ederkenki rahat tavırlarını inceliyordu.

“Nereye gideceksiniz?” Semra’nın  fısıltıyla, seyrettiği Mete’den gözlerini ayırmak zorunda kalıyordu Melek. “Dedem Nevra’ya sizinle gelmesini söyledi.”

“Pamuk arazilerini dolaşacağız. Bağ bahçe sanırım, teferruatını sormadım,” derken, Semra’nın sesine uygun olması açısından fısıldıyordu Melek de.

“Ben de bugün hep dışarı çıkmak istiyordum.” Belli ki artık fısıldamak umurunda değildi Semra’nın. “Hava çok güzel. Ama insan her zaman keyifli vakit geçirebileceği birilerini bulamıyor. Öyle değil mi Melekçiğim?”

Semra’nın samimiyeti, Hülya’nın dudaklarında tebessüm olarak tezahür ederken, birkaç saniyenin ardından Melek’in üzerine dönüyordu inceleyen bakışları. “İstersen bize katıl,” dediğinde Melek, Hülya’nın, “Çok iyisin,” takdirini duyuyordu samimiyetten uzak.

“Ah şekerim. Çok naziksin. Mete Bey, sakıncası yoktur değil mi?”

Semra’nın nezaketi kırılacak bir noktaya varmışken, Mete için sakıncası olması tek temennisiydi Melek’in. “Tabii ki sakıncası yok, Semra. Adana’yı sizin kadar iyi bilen biri eminim çok iyi bir rehber olacaktır.”

Semra izin istediğinde giyinmek üzere eve giriyordu… Melek, yüzündeki zoraki gülümsemeden yorulmaya başladığında, Hülya bir şeyler anlatıyordu. Bir yerden sonra gereksiz konuşmalardan sıkılıp etrafı seyrederken, Melek meyve ağaçlarının oldukça sağlıklı ve bakımlı göründüklerini fark ediyordu. Evde tadilattan geçmişti belli ki. Bu saçma sapan detaylarla aklını oyalarken, Nevra yanı başında sitemlerini fısıldıyordu. “Bu ne ya ördek ailesi gibi! Dedemle babaannemde gelsin bari!”

Nevra’nın yeni şapkası, kısa kesimli saçları, kendinden iki beden büyük gibi duran kot pantolonu, üzerinde “Yankees” yazan ve yine kendinden büyük bir tişört ile uyumlu görünüyordu.

Semra ise, evden çıktığında Nevra ile kardeş olduklarına dair tek bir benzer noktaları bulunmuyordu.

Buğday yanığı muhteşem tenini açıkta bırakan avuç kadar bir şort yaptığı sporları vurgularcasına zarif bacak kaslarını sergiliyor, üstüne giydiği sıfır kol bluzu dolgun göğüslerinin ideal şekilini sarıyordu. At kuyruğu yaptığı saçı, her adım atışında cilveyle sağa sola sallanıyordu. “Beklettiğim için kusura bakmayın lütfen, hadi gidelim.” Sözünde de tavırlarında da özgüven vardı Semra’nın.

Mete, evden çıkan genç kıza kısa bir süre bakıp, Esat ve Hülya ile vedalaştığında, Melek’in paramparça olan kalbiydi… Esat’ın, Melek’in gözlerine bakıp, “Güle güle gidin,” sözleriyse hayal kırıklığına içtiği bir yudum şifaydı.

“Hadi öyleyse, gidelim.” Semra’nın kendinden emin ses tonunu duymak sinirlerini bozarken her an gitmekten vazgeçebileceğini hissediyordu.

Yerine çakılı kalmıştı elini büyük ve sımsıcak bir el kavradığında. O an aklındaki bütün olumsuzluklar uçup giderken kalbini o sıcaklığa teslim ediyordu.

“Ben ön koltukta oturabilir miyim?” Nevra’nın sorusuna, “Nasıl istersen, Yankees,” diye cevap verirken Mete, aracın ön kapısını açıyordu.

Mete ve Nevra, süper ligden bahsederken Semra, Melek’in kulağına eğilerek fısıldıyordu. “Ben arka koltukta önümü göremezsem midem bulanır. Ortaya oturacağım, yoksa üzerine kusarım valla!”

“Öyleyse evde kalabilirsin! Nasıl fikir?”

“Babaannem artık iyi anlaştığımıza inanacakken bana yaptığına bak! Yani Mete beni davet etti, sen benden rahatsız oluyorsun! Kıskanç mısın nesin be!”

Uzayıp giden sözlerindeki cüret, “Nerede istersen otur ama yeter ki sus!” dedirttiğinde Melek’e, iri yarı gencin açtığı kapıdan şoför koltuğunun arkasına yerleşiyordu. Semra da sağ kapıdan ortaya yerleştiğinde, berbat geçeceği belli olan geziye hazırdı artık.

Mete, Semra’nın açık bıraktığı kapıyı kapayıp arabanın önünden dolaşırken, arabanın içinde, kendisini seyreden şaşkın Melek’e göz kırpıyordu. Ümit vardı kalbinde tohum beklemeden yeşeren. Ne yapacağını anladığı için kalp atışlarını sakinleştirmeye çalışıyordu Melek, yanındaki kapıyı açtığında Mete. Dünyada asla başka birinde görülemeyecek bir tatlılıkla, “Bana da yer var mı?” diye soruyordu dudaklarındaki sımsıcak gülümsemesiyle. Semra, zoraki bir ifadeyle koltukta yer açarken kahkahalarla gülmek istiyordu, cevabını meleklerin verdiği kuzenine.

Semra’ya denk olmak yerine; kabullendiği için miydi gözlerine böyle bir güzellikle bakan ödülü?

Mete, koltuğa yerleştiği an Melek’in elini elinin içine alıyor, bir eli elinde, diğer eli belinde Melek’i kendine çekebildiği kadar çekerken burnu tenini soluyordu.

Semra, “Beni araba tutuyor önümü göremeyince, ortada otursam çok iyi olurdu,” dediğinde Melek, Mete’nin cevabına kilitliydi farkında bile olmadan.

“Hey, Yankees! Ablanla yer değiştirmek ister misin?” Mete’nin dudaklarından dökülen kelimelere kurban olurdu o dakika itibariyle.

“Sanırım önde daha rahat edeceksiniz, Semra ya da meleğim fazla yer yok, sen istersen benim kucağıma gel, kuzenine yer açmış oluruz.” Mete’nin gözlerinde parlayan saf eğlenceyi görebiliyordu.

Semra panikleyerek, “Yok yok, iyi hissediyorum,” dese de, Nevra, “Abla, öne gel istiyorsan, benim için fark et…” demeye çalışıyordu, Semra, kızın lafını bile bitirmesini beklemeden öfkeyle tekrar ederken, “İyi hissediyorum!”

Onun bozulduğunu görmek Melek’i rahatsız ediyordu. Muhteşem bir akrabalık bağları olmayabilirdi aralarında ancak Mete’nin ailesi hakkında yanlış bir izlenime kapılmasını da istemiyordu.

Mete, kuzenlerine hitaben, “Buralarda rehberliğinizi bizden esirgemezsiniz umarım,” derken, eliyle Melek’in belini okşuyordu.

Semra, “Ah Mete, nereye gitmek istediğinizi söylemeniz yeterli,” derken az önceki kırılmışlığından eser yoktu. “Bey” hitabı, samimiyetle gittiğinde, sıra “Siz” ve “Biz”e gelirse hiç şaşırmayacaktı Melek.

Kısa muhabbetlerin dışında sessiz bir yolculuktu. Önce pamuk ekilmiş araziyi görmek istediğinde, Mete arkalarından gelen escort araçtan inen adamlarla iş konuşurken Semra, Melek’in yanına yaklaşıyordu. Söyleyeceklerini duymak istemediği için kaçacak bir yer arıyordu ancak… Artık çok geçti.

“Adamın ağzına düşeceksin, ağır ol biraz! Bu hâller ne böyle?” dediğinde, ses tonunda yer eden kin, kalbini sıkıştırıyordu yalnızca.

Anlamak istercesine Semra’ya bakarken, “Ne yapıyorum?” diye soruyordu.

“Bu adam senin gibileri yatağa atar, hevesini alır ve bırakırlar. Sen ne anlarsın erkeği elinde tutmaktan!” Ses tonundaki nefreti gizleme gereği bile duymuyordu Semra. “Bu adam benim gibilerden hoşlanır şekerim. Senin tahta göğüslerini ne yapsın? Bence daha fazla rezil etme kendini. İşim çıktı de Nevra’yı da alıp eve git. Ben de doğru kadınla tanıştırayım Mete Ardahan’ı.”

Semra’nın attığı işveli kahkaha, Melek’in sinirini bozsa da, “Şu an yaşadığımı, gelip geçici bir durum kabul edip, seni de imtihan olarak değerlendiriyorum!” diyordu. Başını sağa sola sallarken Semra’ya söyleyebileceği başka sözler dilinin ucuna gelse de yanından uzaklaşmayı tercih ediyordu.

Pamuk tarlasının yakınına gittiğinde bir kadın vardı ekili arazide yanında, dört beş yaşlarında bir çocukla, belli ki tarlayı kontrol ediyordu.

Toprağa dikkat ederek kadın ve çocuğun yanına kadar giderken göz alabildiğine uzanan tarladaki düzene hayran kalıyordu. “Kolay gelsin!” diye seslendiğinde kadın hemen arkasını dönüp, “Sağ olasın bacım. Elbisen kirlenecek, bir diyeceğin varsa beni çağıraydın, sen neden girdin tarlaya?” diyordu.

Kadının fedakârlığı gözlerine dolarken, Semra’nın hezeyanlarıyla daralan ruhu bu samimi kadının sözleriyle yaşadığı hayatı yeniden sevdiriyordu Melek’e. “Benim bu değersiz elbisemin kirlenmesi, senin yorulmandan daha mı önemli?”

İçtenlikle gülümsüyordu, “Hoş geldin öyleyse,” derken.

“Hoşbulduk.” Hemen yanındaki çocuğa dönüp, “Merhaba ablacığım, senin adın ne?” diye sorduğunda, çocuğu utandırmış olacak ki annesinin eteğinin arkasına saklanmış, Melek’e bakamıyordu.

“Ahmet’im biraz utangaçtır, ablası.”

Neredeyse gıyaben tanıştığı Ahmet’e sözünü duyurmak için tane tane konuşuyordu Melek. “Demek öyle. Biliyor musun, ben az önce burada adı Ahmet olan bir çocuk gördüğümü sanmıştım. Ama şimdi yok. Her tarafa bakıyorum yok! Bu çocuk ya uçabiliyor, ya da görünmez oluyor. Nerede acaba?” Annesiyle birbirlerine gülümsüyorlardı küçük, tatlı bir kıkırtı geldiğinde. Melek eğilip, annesinin arkasına saklanan çocuğa, “Buldum seni!” dediğinde neşe dolu kahkahalar atıp annesinin eteğine daha çok saklanıyordu.

Melek, “Ben şimdi öyle bir saklanacağımki Ahmet beni bulamayacak! Nereye saklansam acaba? Heh buldum işte!” Arabaya doğru koşarken, sabah pembe elbisesine uyumlu olacağı düşüncesiyle giydiği bembeyaz babetler toz toprak olmuştu ancak zerre kadar üzülmüyordu. Bunun yerine keyifle, arabanın yanına saklanıyor, Mete’nin yanından ayrılmayanlardan biri olan iri yarı gence, “Sakın yerimi belli etme!” tembihi veriyordu.

Çocuğun annesinden izin aldığını görebiliyordu saklandığı yerden. Kadının yanına başka kadınlarda gelmiş, Ahmet ve Melek’i izliyorlardı. Ahmet, küçük adımlarıyla Melek’i bulduğunda, “Seni buldum, seni buldum,” diyerek kendisiyle övünüyordu.

Melek, Ahmet’i kucağına alıp döndürürken, yanağına bir öpücük konduruyor, Ahmet ise bu esnada kahkahalar atıyordu. Melek, “Şimdi sen saklan ben seni bulacağım,” dediğinde hemen kendine saklanacak yer bulma telaşına girişiyordu küçük çocuk.

Başı, kendiliğinden Mete’ye doğru döndü, farkında bile olmadan. Mete, kollarını göğsünün üzerinde bağlamış, adamın ona anlattıklarıyla ilgilenmektense Melek’i seyretmek hayattaki en önemli meselesiymiş gibi bakıyordu.

O güzel gözler öyle bir bakıyorduki… Kader’in fısıltısını duyuyordu âdeta kulaklarında…

*

“Ah meleğim. Sen nasıl bir şeysin?” diye, fısıldarken daha fazla dayanamayacaktı ondan ayrı kalmaya. Melek’in, tanımadığı bir çocukla ilgilenmesi, ona karşı şefkati, onu önemsemesi…

Melek’in kalbinde bütün insanlığa karşı bir saygı varken anlayamadığı; Semra ile Melek nasıl akraba olmuş, aynı kanı taşıyorlardı? Aynı cinsten çıkan bir Melek varken, bu azotlu netice nasıl çıkabilmişti?

“Bugünlük bu kadar yeterli, beyler. Sonra devam edelim,” derken Melek’e doğru yürüyordu. Ona baktığını fark ettiği an, yüzüne yayılan pembelik, Mete’nin Melek’e olan özlemini kamçılıyordu. Gözlerinin önüne gelen perçemleri elleriyle kulağının arkasına sıkıştırırken, dudaklarında pırıl pırıl bir gülümseme vardı, kalbinde karanlık odaları ziyasıyla aydınlatan.

Yanına yaklaştığında yüzünde gördüğü çamur lekeleri, gevşemiş saçı ve rengi toprağa dönmüş ayakkabılarıyla tek kelime ile; mükemmeldi.

“Senden ayrı kalamıyorum… Muhteşem görünüyorsun.” Çamur lekelerinin altında pembeleşen yanaklarını seyrediyordu.

“Muhteşem görünene bakıyorum ben ancak sanırım size gözlük lazım beyefendi!” Utancını gizleyebilmek için kendi hâliyle dalga geçmesi bile kapatamıyordu Melek’teki özgüven eksikliğini.

Önce şakağına bir öpücük kondurdu Mete, Melek’in sonra da çamur lekesi olan yanağına. “Gidelim,” derken hissedebildiği ânâ duyduğu özlemle elini elinin içine alıyordu.

“Ah. Mete’m! Ahmet’e ve annesine Allah’a ısmarladık demeliyim. Hemen gelirim!” Telaşla elini çekip gitmeyi planlıyordu belli ki. Mete bıraksaydı giderdi de. “Beraber gidelim, meleğim,” dediğinde, Melek’in gözlerindeki alaycı bakışlar görülmeye değerdi.

“Hmm…” dedi, genç adamı baştan aşağı süzerken. “Senin gibi şehir çocuklarına uygun olduğunu sanmıyorum. Servet değerindeki ayakkabılarına yazık olur sonra!”

“Tatlım, seninle arama mesafe katabilecek bir şey olabilir mi? Sıçmışım ayakkabısına!” deyip göz kırptığında, Melek karşısında bugün ilk kez kahkahalarla gülüyordu. “Çok romantik bir cümle kurup sonunda sıçıp batırmak bu oluyor… Gel buraya!” Melek’i kucağına aldığında, Yankees kuzenin ıslıkları eşliğinde tarlaya giriyor, şaşkın bakışlarla kendilerini inceleyen kadınların yanına yaklaşıyorlardı.

Hanımlara hitaben, “Meleğim, Ahmet ve annesiyle vedalaşmak istiyormuş. Hadi vedalaşın,” dediğinde, Melek hâlâ gülüyordu.

“Allah’a ısmarladık! Sen ve Ahmet’in ile tanışmak çok güzeldi. Ahmet, bir gün tekrar karşılaşırsak mutlaka yine oynayalım olur mu? Sizlere kolay gelsin hanımlar, Allah’a emanet olun!” Kadınlar hep bir ağızdan, “Sen de Allah’a emanet ol! Selametle gidin İnşAllah,” dediklerinde araba yoluna geri çıkıyorlardı.

Bir anda hiç tanımadığı insanlarla yaşadığı bu samimiyet Mete’yi öylesine etkiliyorduki kollarının arasındaki kızı daha sıkı sarıyordu. Şefkatiyle sardı… Sevgisiyle sardı… Mete, Melek’i kucağından indirmediğinde o tuhaf kuzeninin bet bakışlarından korumak için de sardı.

Eve dönmeye karar verdiklerinde, ikindi güneşi nazlı nazlı veda ediyordu Adana semalarında. Arabaya bindiklerinde, Melek başını omzuna yasladığında, kulağına yaklaşarak soruyordu, “Çok mu yoruldun, meleğim?”

Soruya muhatabı cevap vermek üzereyken Semra denen varlık atılıyordu, “O hep çok çabuk yorulur. Bizler gibi değildir,” diyerek. O an için, lafını tamamlayıp bacak bacak üstüne atan kızın bacaklarını kırmak tek isteğiydi Mete’nin.

“Akşam oldu, gitmen şart mı? Zaten yemeğe geleceksin…” Melek’in umurunda değildi kuzeninin verdiği cevap. Onun derdi… Mete’yi çocuksu bir heyecana düşüren, Mete’nin yanında olabilme isteğiydi.

Gereksiz kuzeni, yine Melek’i konuşturmuyordu sözünü kesip, “Ah! Bize yemeğe mi geliyorsunuz?” diye sorarken. “Ne hoş. Keşke daha önce haberim olsaydı, size ellerimle içli köfte hazırlardım.”

Küçük Yankees, ön koltuktan ters bir hareketle arkaya dönüp ablasına dik dik bakıyordu konuşmadan hemen önce. “Sen ne anlarsın kızım içli köfte yapmaktan! Akşam yemek yiyebilmemiz için isabet olmuş senin misafirimiz olduğunu bilmemen!”

Mete kahkahasını tutamadığında, Yankees’in çok sıkı bir velet olduğuna karar veriyordu.

Kızlar arabadan inerken Mete, Melek’i kollarının arasından çıkarmamak için gayret ediyordu. Kulağına eğilip fısıldarken, teninin kokusunu içine çekiyordu Mete. “Akşam geldiğimde beni odanın olduğu tarafta bahçe gezisine çıkar.”

Gülen gözleri, “Hayırdır?” sorusuyla birlikte aydınlatırken kalbini, “Canım… Gece odana geleceğim. Bu yüzden odana tırmanmak için bir yol bulmam lazım, anladın mı?” cevabını veriyordu Mete. Aralık dudaklarını seyre dalmışken o dudaklara yapışıp, hayatı Melek’in ağzında hissetmemek için iradesini zorluyordu sonuna kadar. “Hadi çıkalım. Yoksa kendime hâkim olamayacağım daha fazla.”

Melek ise onun arkasından, “Olma artık!” diye fısıldıyordu. Ne dediğinin farkında mıydı, değil miydi anlayamadı ancak… Bu gece Melek’in yanında olacaktı, ne olursa olsun.

*

Duş aldı, tıraş oldu. Beyaz, keten gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırırken aynada üstünü başını inceliyordu. Gömlek ve lacivert kot pantolonla gayet efendi bir görünümü vardı, Melek’in ailesiyle tanışacak olan Mete’nin. Aynada gördüğü, ne iş yemeğine gidecekmiş gibi resmi, ne de arkadaşlarıyla yemek yiyecekmiş gibi lakayıttı. Saçını arkaya doğru şekillendirdiğinde Melek’in ailesiyle tanışmaya hazırdı.

Kendi koleksiyonundan -içmediği ve asla da içmeyeceği- bir şarap seçtiğinde, götüreceği hediye 1978 Montrachet oluyordu.

Esat, şarap sever bir tipe benziyordu. Öğrenecekti, en fazla yirmi dakika sonra. Mete’nin ekonomi dergilerine bile konu olmuş bu koleksiyonu bir işe yarayıp Mete’ye artı puan kazandırırsa ne âlâ! Yok yaramazsa…

*

Heyecandan eli ayağına dolanıyordu, Melek’in.

Mete, dedesinin evine akşam yemeğine gelecekti. İki hafta önce onu konferansa getirtebilmek için her gün asistanını tabiri caizse taciz ederken, şimdi o kendi isteğiyle dedesinin evine geliyordu!

“Allah’ım!”

Melek, gece mavisi uzun bir etek giydi üzerine beyaz, sıfır kollu bir gömlek. Saçlarını serbest bıraktığında, aynada gördüğünden memnundu. Mete’nin pürüzsüz dudaklarına tezat kendi çatlak dudaklarına parlatıcı sürerken bugün stresten dudaklarını perişan etmiş olduğunu fark ediyordu Melek. Çok hafif bir pembelik yayılırken dudaklarına kusurları da kapamış oluyordu.

Yaklaşan araba sesiyle cama koştuğunda bahçe kapısından giren arabayı görebiliyordu çatının izin verdiği nispette. Hissettiği heyecanla, Huriye’den aldığı terlikleri giyip alelacele aşağı inerken dermanını kesen titreyişini sakinleştirebilmekti amacı aldığı derin nefeslerin.

Koşar gibi aşağı inip sevdiği adamı karşılamak üzere bahçe yolunu tuttuğunda, bütün aile bahçede, Mete Ardahan’ı karşılamak için bekliyordu zaten. Semra’nın giydiği, minicik elbiseye gözü gittiğinde kararlıydı; gecesini kıskançlıkla heba etmeyecekti.

Mete’yi gördüğü an… Alamadığı nefeslere ihtiyacı bitiyordu… Kusursuzdu. Yürüyüşü, kendinden emin duruşu, bedeninden yayılan has gücü.

“İyi akşamlar.” Elindeki paketi Esat’a uzattırken, yüzünde samimi bir gülümseme vardı. “Bu sizin için. Umarım seversiniz.”

Esat, paketi açtığında şaşkınlıkla bakıyordu şişeye. “Montrachet?”

“Sever misiniz?” Masumane soruyordu ancak Melek’in hiçbir şüphesi yoktu o şarabı getirmesinin tek nedeni dedesini etkisi altına almaktı.

“Evlat. Böyle bir şey sevilmezse cinayet kabul edilmelidir. Teşekkür ederim. Onur duydum.” Esat, paketi özenle yerleştirirken masaya. Hayattaki en önemli şey şu an o şişenin içindekiymiş gibi bir itina gösteriyordu.

“Afiyet olsun.” Herkesle tokalaştığında, Seher ve dayısı Kadir ile tanışıyordu Mete.

Sıra nihayet Melek’e geldiğinde, “Hoş geldin,” sözleriyle müsavi, yüzünde engelleyemediği mutluluk tebessümü vardı Melek’in.

“Hoş bulduk…” Vakit öyle bir vakitti ki… Bakışları o kalabalığa rağmen kilitli kaldığında dalıp gitmekti aşkın deryasına…

Esat, “Buyurun oturalım, ayakta kalmayın,” diyerek bahçe gurubuna davet ettiğinde ancak fark ediyorlardı etraflarında olan kalabalığı, yalnız olmadıklarını, Mete’nin ailesiyle tanışmak için burada olduğunu.

Yemek öncesi aperatif ikramı yapıyordu, Şeyma ortamın samimi havasına uyan bir misafirperverlikle. Esat ve Kadir ile ekonomiden, pamuktan, fabrikalardan çeşitli konularla ilgili koyu bir sohbete girişmişlerdi.

Melek, sadece Mete’yi seyrediyordu. Buradaydı… Ailesinin evinde, ailesiyle tanışmaya gelmişti… Arada sırada göz göze gelişlerinde Mete’nin derin bakışlarını yakalıyordu ama onun haricinde son derece olağan davranıyordu. O derin bakışlar kalbine inen aşktı…

Kendi düşüncelerinde boğulmadan önce imdadına Huriye yetişerek akşam yemeğinin hazır olduğunu haber veriyordu. Mete, “Yemekten önce ellerimi yıkayabilir miyim? diye sorduğunda, Melek fırsata şükredecekti Seher, “Tabii ki, Mete Bey. Semra, misafirimizi lavaboya götür kızım,” diyene kadar.

Gürültünün adı; hayal kırıklığı olduğunda, parçaları kalbinde her yana dağılıyordu. Semra, kalçalarını işveyle sallayarak, “Buyurun, Mete yol gösteriyim size,” derken, Melek kırılan parçaların canına saplandığını hissedebiliyordu.

*

Mete kızın ardından ilerken her an sinirle patlayıp Melek’i alıp kaçabilirdi bu garip çiftlikten. Ellerini yıkamak umurunda mıydı?

Hayır!

Tek isteği; iki dakika Melek ile yalnız kalmak ve belki şansı varsa o gül teninden öpebilmekti… Ama şimdi; bu cins kızın peşinde, lavaboya gitmek zorundaydı!

“Buyurun.”

Mete ile beraber banyoya girmeye niyetliydi belli ki. “Teşekkür ederim, kendim hâlledebilirim!” Amacı, kapıyı kapayıp sakinleşmekti ancak karşısındaki varlık pek de hâlden anlayan insan türüne dahil değildi.

“Temiz havlu verseydim…”

“Gerek yok!”

“Melek olsaydı gerek olurdu herhâlde, öyle değil mi Mete Bey?”

Cüret ettiği varsayım gerçek olsa da… “Bu sizi ilgilendirir mi?” diyerek, kapıyı kızın yüzüne kapıyordu. Soğuk suyla ensesini ovuşturup, sakinleşmeye çalışırken, gözlerini kapaması o yemyeşil özlem dolu bakışlarla gözlerini arayan bir Melek’ti, kalbine şifa niyetinde.

*

Bir ömürdü, Mete ve Semra’nın geri geleceği anı beklemek. Sanki ikisi gittikten sonra yıllar geçmiş, Melek oturduğu yerde yaşlanmıştı. Evin kapısından çıkan Mete’yi görmek derin bir nefes aldırdığında, saçını başını yolmak istermiş gibi bakan Semra o huzur dolu nefesleri boğuyordu içinde.

Yemeğe geçtiklerinde baş köşede Esat, onun sağında Kadir oturuyordu. Mete de sol tarafa davet edildiğinde bu akşamki tek tesellisi Mete’nin yanına oturabilmesiydi Melek’in. Yediği yemeklere övgüler yağdırırken Mete, samimi bir sohbet havası vardı. Hâli, tavrı o kadar doğaldıki, sanki Türkiye’nin sayılı zenginlerinden olan bir iş adamı değil de, asgari ücretle geçinen sıradan bir vatandaş gibiydi. Futbol muhabbeti La liga’ya uzandığında tatlı servisi yapıyordu, Şeyma.

Su almak için, sürahiye uzandığında boş olduğunu gördü Melek. Doldurmak için mutfağa geçtiğinde, işini bitirip çıkacakken Semra yanına gelerek, ardından kapıyı kapıyordu. Dökülmek için teklife gereksinim duyan tiplerden değildi ne yazık ki…

“Yattın değil mi, Mete Ardahan ile?” derken, sinirden titriyordu. “Girdin adamın altına? Nasıl verdin kıymetli a*ını adama?”

“Semra! Edepli konuş!” Ciddiyetini anlaması için çaba sarf ediyordu, Melek.

“Edebi bana öğreten orospuya da bakın! Kızım sen adı anılınca rahatsız olduğun a*ınla adamı kend…”

Sözü yediği tokatla ağzında tıkalı kalıyordu Semra’nın.

“Senden iğreniyorum! Anlıyor musun? İğreniyorum! Allah cezanı versin senin ya! İki hafta burdayım iki hafta! O da mı fazla geliyor sana? Defolup gideceğim merak etme! Eğer bir daha… Vücudumdaki herhangi bir organımı o pis kelimelerinle kirletirsen yemin ederim pişman ederim seni.”

Melek, lafını bitirdiğinde Semra hâlâ cayır cayır yanan yüzünü tutuyor, mutfağın kapısında bir heykel hareketsizliğinde duran Seher onları izliyordu. Ne zamandır oradaydı bilmiyordu ama Semra’nın söylediklerini duymayı önemsemediği hâlinden belliydi. Melek’in yanına geldiğinde, dik bakışlarıyla kızı süzüyordu. Buz gibi ses tonuyla, “Çık dışarı!” diye buyurduğunda, bu kez sinirle titreme sırası Melek’teydi.

Az önce yaptığı şeyi yapmayı, yedi yıl önce hayal dahi edemezdi fakat yapmıştı. Melek, masaya yaklaşırken, Mete ayağa kalkarak, soran gözlerle bakıyordu gözlerine. “Mete, biraz dolaşmak ister misin?” Ağzından çıkan kelimeler yine düşünerek söylediği sözler değildi. İhtiyaca binaen dudaklarından dökülmüş gibiydi.

“Müsadenizle,” diyerek izin aldığında, Melek’e doğru yaklaşıyordu. Saygılı bir mesafe vardı aralarında yan yana, evin arkasına doğru yürürken. Melek, ellerine teslim olamayacağı adamdan uzak durabilmek için kollarını vücuduna sararken, Mete de cebinde sokuyordu ellerini Melek’i ciddiyetle süzerken. “İyi misin bebeğim?” dediğinde, sağ elini cebinden çıkarıp yanağını okşuyordu şefkatle. Sinirlenmenin etkisiyle yanan yanağını!

Eline doğru hafifçe yaslandı. “Şimdi iyiyim,” diye fısıldarken yalan değildi söylediği. Ona dokunduğu an gerçekten de iyiydi.

“Şu an… O bal dudaklarının tadına bakabilmek için ömrümü gözümü kırpmadan feda ederim…” Sözlerini duyduğu an dizleri titriyordu Melek’in.

“Lütfen öp!” derken aklından geçenler; hiçbir yanlışı olmadığı hâlde hakkında düşünülenlere olan sitemiydi. İnsanlar belki de haddini bilmeyenler yüzünden boğuluyordu günah bataklığında, kim bilebilir ki…

“Deden, bizi izliyor meleğim. Şimdi bana odanı göster,” dediğinde, Melek ellerini tutup bahçenin iç kısmına doğru ilerletiyordu Mete’yi.

Başını eve, çatı odasına yavaşça çeviriyordu. “Tavan arasında benim odam,” dediğinde, Mete’nin gözlerine kilitliyordu bakışlarını. “Ben küçükken kaçmak istediğimde çatının ucuna gelip, önce balkona, balkondan aşağıya da pencere demirine basarak iniyordum. Tabii, çıkarken de aynı yöntemi kullanıyordum. Yani… Şimdi taktik verir gibi oldum ama… Tırmanabileceğinden emin misin?”

Mete’nin bakışları da ciddiydi, ses tonuda. “Demek benim prensesim, en yüksek kulenin, en yüksek odasında beni bekleyecek.”

Gözleri bir ton daha koyu bakarken, ses tonu günahın kadife pelerinini üstüne giymiş gibiydi.

“Beni pencerende bekle, prenses. Bu gece bu pencereye tırmanmamı bir tek şey engeller; o da Ecel!”

Candan Öte ~ 8 | Aile” için 3 yorum

  • 20 Eylül 2018 tarihinde, saat 00:24
    Permalink

    Lütfiyem canım nasılsın umarım beni hatırlarsın Büşra ben Wattpad ‘ den:) Siteyi çözmeye çalışıyırum kayıt oldum ancak her seferin de giriş yapmayacağız galiba tam anlayamadım ama senin adına ve kendi adıma hikayelerine kavuşmaktan çok ama çok mutluyum öpüyorum seni:)

    Yanıtla
    • 20 Eylül 2018 tarihinde, saat 13:44
      Permalink

      hoş geldin ? çok uzun zaman oldu en son sohbetimizden bu yana. bıraktın gittin sanıyodum ben ya. neyisa. bir kere kayıt olunca site seni hatırlar. hatırlamazsa emaannn boşver takıl gitsin. tekrar hoş geldin (:

      Yanıtla
  • 20 Eylül 2018 tarihinde, saat 14:53
    Permalink

    Tırman Metem tırman
    Ahh metem ahh….

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir