Candan Öte ~ 7 | Gözler

Güneşin, o parlak ışığına gözlerini açma çabasıydı bir rüyadan uyanışı. Daha önce yurt odalarında böylesi bir ışık olmuş muydu, hiç hatırlamıyordu. Böylesi enfes bir kokuyu soluduğunu da hatırlamıyordu… Mete Ardahan. Gözlerini ovuştururken açabilmesine yararı olacağı ümidiyle, dudakları, “Mete… kokuyor sanki!” dedi, yaşananların rüya olduğuna emin bir hüzünle.

“Demek uyanmaya karar verdi, uyuyan güzelim.”

Gözleri uykuyu silip atarken, “METE!” diye bağırdığının farkında bile değildi.

Mete’m tercihim ama yine de; efendim meleğim?”

Ellerini dudakları üzerine örtüp yutkunurken, bal rengi gözlerin sımsıcak bakışları gözlerini esir alıyordu. “Rüya gibiydi?” dediğinde, bulunduğu pozisyonu idrak etti Melek. Mete’nin sol kolu üzerinde yatıyordu bedenlerinin arasında kabul edilebilir bir mesafeyle. “Sabaha kadar kolunda mıydım ben? İteydin ya beni yastığıma!  Uyurken kendini dağıtanlardanım! Yanımda uyuyup, sabaha sağ salim çıkabilmene çok sevindim…” Mete’nin neşe dolu kahkahası, cümlesini tamamlamasına izin vermedi. “Ben… Yine başladım saçmalamalara değil mi? Doyamadım saçmalamalara! Şu kelime çoğul olduğunda kullanılmaması gerek! Saçmalamak normal saçmalamalar çok yorucu… Hâlâ konuşuyorum, değil mi?”

Sol elini gözleri üzerine örttüğünde, Mete’nin bir şey söylememesi bir yana bir de Melek’in aklını alan bir etkiyle gülümsüyordu. Bir erkeğin böyle güzel gülmesi genç bir kız için nasıl bu kadar etkileyici olabilirdi bilmiyordu ancak, kalbine doğru ılık ılık akan bir huzurun tadına varıyordu.

Kendi, saçmalıklarına kahrolurken, Mete’nin benliğini ısıtan, bedenine sımsıcak duygular yayan gülüşünde huzura erdi.

Gülüşü son bulduğunda bile yüzünde, Melek’in kalbini mum misali eriten bir gülümseme vardı Mete’nin. “Tatlım, sen iki dakika aynı pozisyonda kalamıyorsun ki sabaha kadar kollarımda olasın! Centilmen bir mücadele oldu diyelim.” Melek’in alnına bir öpücük kondururken, “Ben seni kollarımın arasına hapsetmeye çalıştıkça kaçsan da pes etmedim…” dedi.

“Sen uyumadın mı?”

“Bir ara uyudum. Tuhaf bir uykuydu… Seni seyretmek varken, uyumak gaflet yorgunluğu gibiydi gözlerime.” Aralarındaki sessizlik uzadığında, boğazını temizleyerek devam etti. “Bir daha ne zaman yatabileceğiz beraber?”

Mete’nin bakmaya doyamadığı gözlerinde; istek vardı. Söylediği sözlerle Melek’i büyülerken, nefes almak ihtiyaç değildi bedeni için belki de. “Adana’dan döndüğümde… Eğer istersen.” Birkaç gün önce, anneannesi, Semra ve yengesinin varlığı ile orada geçireceği iki hafta büyüyordu gözünde. Şimdi ise… Mete’den ayrılacağı için.

İki hafta… Geçer miydi Mete’siz?

Mete’nin gözlerine bakmasına izin vermeyen hüzün akmaya çalışırken bulunduğu pınardan, tek isteği; sesinden de belli etmemekti yaşadığı acıyı. “Tuvalete gitmem gerekiyor.” Mete’nin kolu üzerinden başını kaldırırken, dudakları ayrılmadan önce bir öpücük vermek istediyse de o güçlü kola, iradesi izin vermedi.

Yüzünü yıkadığında, diş fırçasını aradı ancak bıraktığı yerde göremedi. Önceki gece işini bitirdiğinde ambalajına geri koymuş, sabah kullanabilmek için bembeyaz parlayan quartz tezgâhın üzerine bırakmıştı. Belki bir ihtimal, Mete dolaba kaldırmıştır diye ümit ederek açtığı dolabı, elini ağzının üzerine kapayarak seyretti.

Önceki gece kullandığı diş fırçası, Mete’nin fırçasının yanında duruyordu.

Gözlerinden akmaya başlayan yaşlar umurunda değildi banyonun kapısını açıp, Mete’ye doğru koşarken. Yatakta oturur vaziyette dururken Mete, Melek’in heyecanını karşılamak için ayağa kalktığında, göğsüne hızla çarpan kızı kollarıyla sımsıkı sardı. Elleri saçlarını şefkatle okşarken, “Ne oldu meleğim? Ne oldu?” sözleriyle tekrar eden endişesi doldu kulaklarına.

Başını yasladığı sert göğüsten kaldırdığında, akan gözyaşlarının hezimeti vardı Melek’in yüzünde. “Mete’m… Mete’m…” dedi, Mete’nin elleri yüzünü hükmü altına aldı. Baş parmakları, gözlerinden akan yaşları silmeye çalışırken, avuç içinden yanaklarına geçen duyguyu hissediyordu kalbe inen aşk makamında.

“Söyle, canım ama… Ağlama lütfen… Lütfen…” derken, Melek’in dudakları hariç, yüzünde öpülmedik en küçük nokta bile bırakmıyordu, hayallerinin Mete Ardahan’ı.

“Mete’m…”

“O Mete’m diyen diline kurban olurum. Neden ağlıyorsun?” dediğinde ses tonundan acıyı duydu Melek.

“Diş fırçasını… Dolaba… kaldırmışsın.” Sakinleşebilme ümidiydi tane tane anlattığı hakikat.

“Peki seni ağlatan ne?”

“Sen beni hayatında mı istiyorsun? Yine buraya gelmemi mi istiyorsun?”

Derin bir nefes çektiğinde içine, Mete, “Vay be! Benim zekî meleğim,” sözleriyle ciddiyetini gösterdi Melek’e. “Bir diş fırçasının bunu anlamana yeteceğini bilseydim o kadar kahve almaktansa, bir düzine diş fırçası alırdım sana.”

O gülmüyordu ancak Melek akan burnuna rağmen gülümsüyordu.

“Burnumu silip geleceğim!” diyerek çıkmaya çalıştığı kollar daha sıkı sararken, bakışları üzerindeydi Mete’nin olabilecek en derin hâliyle.

“Gitme!”

“Burnumu sileceğim.”

“Ben silerim!”

Komodinin üzerinden kağıt mendil alırken Mete, Melek kolları arasından çıkmaya çalışıyordu. “Bir o kaldı zaten! Olmaz! Bırak! Burnum! Ah!” derken, Mete çoktan bitirmişti işini. Başını yasladığında Mete’nin göğsüne, kaldı orada öylece. “Her pisliğime şahit olman gerekmiyor,” derken, utandığını gizlemeye çalışıyordu.

Melek’in çenesini baş ve işaret parmağıyla tutup, bakışlarını görmek isteyen Mete’nin, “Senin pislik dediklerine de kurban olurum,” sözlerini duyduğunda gözlerinin içine bakıyordu sıcaklığı bedenini tutuşturan bakışlarıyla.

“Ben… Dişlerimi fırçalasam iyi olacak. İzin verir misin?” Sesi titremeksizin dökülürken kelimeler, o kolların hükmünden çıkmayı hiç istemiyordu.

“Tamam… Tamam… Ama lütfen çabuk ol,” sözleri izin, bedenini terk etmeyen kolları itiraz ediyordu bırakma fikrine.

*

Onun gözünden damlayan tek damla yaş, benliğindeki bütün mantığı alıyorsa…

Bu nasıl bir histi?

Yatağa oturduğunda, başını elleri arasına aldı. Melek’in dudaklarından tekrar tekrar duyduğu Mete’m aidiyetine bile sevinemiyordu o gözyaşları kalbini asitinde yakarken. Ellerindeki titreme nefes alışı kadar düzensizdi. “Allah’ım!” derken sakinleşmeye çalışıyor, başaramadığındaysa oturduğu yerden kalkarak, ana banyoya geçip, soğuk suyun altına giriyordu.

Yarım saat sonra, aynanın karşısında, saçlarını ören kızı seyretti, elinde tuttuğu paketin manevi ağırlığıyla. Yavaş yavaş yaklaştığında arkasında durdu ölçülü bir mesafeyle. “Senin için bir şey aldım.”

Saçını ören parmakları duraksadığında aldığı hediyeyi nasıl kabul ettireceğine dair hiçbir fikri yoktu, Mete’nin. “Benim için?”

“Evet.”

Bileğine sarılı tokayı, örgünün ucuna bağladı, Mete’ye döndü. “Peki… Ne aldın?”

Soruya cevap; uzattığı pakette saklıydı.

*

Çok büyük bir paket değildi ellerine bıraktığı. Mat kırmızı bir hediye paketine sarılı gümüş rengi kurdeleyi çözerken ne almış olabileceğine dair en ufak bir fikri yoktu. Kutunun içinden çıkan kutuyu görene kadar. “Bana telefon mu aldın?” Almıştı… Elinde tutuyordu!

“Evet.”

“Neden?”

Derin bir nefes çektiğinde içine sıkıntısını belli ediyordu hareketi. “Bugün gidiyorum ve aradığımda sürekli kapalı olan, çağ ötesi bir telefonun var!”

Telefonu için duyduğu kelimeler arasına son olarak “Çağ ötesi” hakaretini eklese de hatta doğru da olsa bu gerçeği Mete Ardahan’dan duymak Melek’i tek kelimeyle; sinirlendiriyordu. Birbirlerine uygun olmadıklarını haykırıyordu elinde tuttuğu, bir ailenin üç aylık geçimi tutarındaki telefon. “Ben bunu istemiyorum!” Kutuyu öfkeyle Mete’nin eline bıraktı.

“İsteyeceksin!”

“İstemeyeceğim!”

“Ne yapacağız peki? Sen söyle! İki saat sonra uçakta olacağım! Şimdi gidip baksam telefonun yine kapalıdır!” Farkında değildi galiba ama gittikçe sertleşen ses tonu Melek’i daha çok sinirlendirmeye başlıyordu.

“Bağırma!”

Lütfen bağırtma!”

“Ben ne yapıyorum ya! Gitmişsin bana o çok yüce kişiliğinle telefon almışsın! Ne hakla! İstemiyorum!” Sesinin titremesi hayra alamet değildi, titreyen çenesini avuç içiyle engellemeye çalışırken. Karşısındaki adamın elinde duran kutu âdeta Melek ile dalga geçiyordu.

“Bunu kullanmanı istiyorum. Mail, mesaj, görüntülü arama, konuşma hepsini görüşemeyeceğimiz zaman boyunca kullanma…” Lafını tamamlamaktan vazgeçip sorularıyla eziyete geçti, Mete Ardahan! “Neden sana hediye alamıyorum? İki bez parçasını kabul edeceksin, telefonu etmeyeceksin, öyle mi?” Öfke dolu ses tonunun, Melek’i rahatsız ettiğinin de farkında değildi.

“Elbiseleri kabul etmedim, Mete! İhtiyacım olanı kullandım ve gördüğün gibi yerine bıraktım!”

Yeni fark etmiş gibi dolabın rafında duran şort ve atlete bakıyordu şimdi. Sinirli bir hareketle elini saçlarının arasından geçirdiğinde, giyinme odasını bir rüzgar edasıyla terk etti. Elindeki kutuyu yatağın üzerine attığını bulunduğu yerden seyrederken, kalbi sızlıyordu onu incitmiş olabilme olasılığıyla.

O… Farkında değildi ki Melek’e neler hissettirdiğinin.

Boğazında oluşan yumru, yutkunsa da kaybolmuyordu ne yazık ki. Önceki günden beri giydiği kot pantolon ve gömleğe gözü gittiğinde aklıyla değil, kalbiyle hareket ederek, odanın kapısını kapadı. Rafta duran pantolonlardan birini aldı, üzerindekiyle değiştirdi. Bir pantolon alırken, denediği hâlde mümkün olmazdı ki bedenine uysun… Ya boydan kısa gelirdi, ya da beline bol olurdu.

Aynada kalçalarını incelerken vücuduna göre dikilip dikilmediğinden şüphe etti içten içe. Kolları ve düşük yakası büzgülü, turkuaz renkli üstlüğü, askısından çıkarıp üzerine giydiğinde, bu yaptığını Mete’nin nasıl karşılayacağını düşünüyordu. Melek için, bu çok büyük bir adımdı. Umuyordu ki, Mete için de büyük bir adım olarak karşılansın.

Terasta, o geniş omuzlarında oluşan gerginlikle dirseklerini korkuluklara dayamış olduğu hâlde duruyordu, Melek yatağın üzerinde duran kutunun içindeki diğer kutuyu alırken. Boğazını temizleyerek yanına ilerledi emin adımlarla. “Mete…” Az önceki asabiyeti nispeten sakinleşmişse de sesinin nazik çıkmasına dikkat etti Melek. “Bu… çok büyük bir telefon. Ben hoşlanmıyorum…”

Başını Melek’e çevirdiğinde önce değişen kıyafetleri inceledi bakışlarıyla. Mete’nin gözlerindeki o bakışın adı: umuttu, Melek’i parıltısıyla perişan eden. “Küçüğünü alırım.”

Sıkkın bir nefes alıp verdiğinde, eliyle alnını ovuşturdu. Hayatı garip bir peri masalına dönüyordu. Belki de klasikleşmiş bir Türk filmi. Yakışıklı, zengin bir adam ve gururlu, idealleri olan bir genç kız. “Tamam,” derken, derin bir nefes çekti içine, mecalsiz bir güçsüzlükle. “Lütfen küçük olsun. Hatta mümkünse görünmeyecek kadar küçük olsun.”

Karşılıklı durdukları sırada, Mete bir adım yaklaştı Melek’e. Yakınlığı dikkatini dağıtıyordu o iri cüssesiyle üstüne kara bir bulut misali çöktüğünde. Baş ve işaret parmakları çenesini bulduğunda, iradesi yoktu o gözlere bakmamaya dair. “Harika görünüyorsun,” sözleri dudaklarından dökülürken, başını eğerek, kulağının altına, teninin kokusunu içine çekerek bir öpücük kondurdu.

Mete, geri çekildiği Melek kıpırdayamasa da bir adım geri, soru sorabilecek kadar kendindeydi. “Alışverişi kim yaptı? Her şey tam vücuduma göre.”

Kızı inceliyordu, beğenisini saklama gereği duymadan. “Kesinlikle… Vücuduna göre.” Sesi günah tonuna büründüğünde, Melek’e az önce kızgın olduğundan, emindi. Ama şimdi… Ses tonuyla ateşe davet ediyordu. “Cevat’a söyledim, birkaç örnek getirdiler, aralarından seçtim.” Yüzünde bir rahatlama ifadesi vardı. “Beğenmene sevindim,” diye devam ettiğinde, samimi olduğunu gözlerinden okuyordu, Melek.

“Beğenilmeyecek gibi değil,” derken Mete’nin gözlerine baktı gözlerini kaçırmadan. Gece kollarında uyuduğu adam şimdi karşısında, bir telefonu kabul ettirdiği için rahatlamış görünüyordu.

Ve o adam… Mete Ardahan’dan başkası değildi.

*

İçinde tarif edemediği bir şefkat vardı.

Şehvet hissi normal, arzu, istek, heyecan… Hepsi normaldi de, şefkati nasıl hissedebiliyordu? Sebebi, on dört yaşında anne ve babasını kaybetmesi veya okula devam ederken kimseye muhtaç olmamak için çalışması da olabilirdi. Belki de o inatçılığıyla, hiç kimseden yardım kabul etmeyen gururlu yapısıydı içindeki şefkatin müsebbibi… Küçücük bir kızın, hayatta bu kadar yalnız olması Mete’nin rikkatine dokunuyor, dünyanın bütün nimetlerini Melek’in ayaklarına sermek istiyordu… Onun umrunda olsaydı tabii.

Hediye almayı sevmeyen bir kadın vardı karşısında.

Ne yapacaktı?

Bir şekilde alıştıracaktı.

Eğildiğinde, Melek’in alnına bir öpücük kondurdu. “Hadi, şimdi kahvaltı zamanı. Bana kahvaltı hazırlar mısın?” Nezaketine yaptığı vurgu, Melek’in dudaklarına gülümseme olarak yayıldı.

Neden sonra başını yere eğdiğinde, “Sanırım sağlığımız açısından ben hazırlamasam daha iyi olur. Ben mutfak işlerinde pek becerikli değilim,” dedi.

“Dün gece, yemek hazırlığına yardım etmek istemeyişinden belliydi!”

Bir anda yanaklarına yayılan pembelik boynuna doğru ilerlerken, Mete büyülenmiş gibi seyrediyordu o pürüzsüz teni. “Yine utandırdın!” Tatlı bir gülümseme, öpmek için dağları ateşe verebilecek bir arzu duyduğu o dudaklarda ifadeleşti.

“Hadi, mutfağa inelim, Emine abla hazırlamıştır belki.” Melek gülümsediğinde, Mete yine aynı şeyi hissetti; şefkat. Onun tecrübesizliğine dünyadaki en tehlikeli varlık Mete iken, onu korumaya çalışması da oldukça garipti.

El ele mutfağa girdiklerinde pişen omlet kokusu, bir de Emine’nin samimiyetiyle karşılandılar. “Hoş geldin oğlum,” dedi, Melek’e döndü. “Sen de hoş geldin kızım.”

İki genç, aynı anda, “Hoş bulduk,” dediklerinde birbirlerinin gözlerinde kaybolma vaktiydi o uyumu hissederken.

Mete, “Emine abla, Melek ile tanıştırayım seni. Meleğim, Emine abla, benim ikinci annem,” dediğinde, ablasının “Benim canım yavrum,” fısıltısını duydu.

“Memnun oldum, Emine ablacığım,” diyen Melek, “Ben de memnun oldum güzel kızım,” diyen Emine.

“Domatesli yumurta pişirdim. Oğlum, pek sever… Sen de sever misin kızım?” derken, kızı inceliyordu bir kayınvalide edasıyla.

“Çok severim.”

“Oturun öyleyse, hemen koyayım tabaklarınıza da başlayın.”

Emine omleti servis ederken, Melek de çaydanlığı almış bardaklara çay dolduruyordu. “Emine abla, nasıl içersiniz çayınızı?” Oturup hizmet beklemek yerine yardım eden genç kızı hayranlıkla seyrederken Mete, Emine’nin bakışlarında şaşkınlık vardı.

“Açık içerim kızım.” Mete’nin tabağını önüne bıraktı, “Mete’m nereden buldun bu meleği?” sözleriyle, Melek’in zarif hareketlerini izliyordu.

Sıcağına aldırmadığı çaydan bir yudum aldı, “O beni buldu ablacığım,” diye fısıldadı Mete, gözleri Melek’in üzerinden bir an olsun ayrılmazken.

Keyif dolu bir muhabbetle kahvaltı ederken, Emine soruların vaktinin geldiğine karar vermişti belli ki. “Kaç yaşındasın yavrum?”

“Yirmi bir.”

“Okuyor musun?”

“İktisat son sınıf. Birkaç hafta sonra mezun olacağım.”

“E… daha çok küçüksün,” deyip gülümsedi Emine. “Nasıl oldu bu? Benim yeğenim üniversitede yaşlandı sandık. Neyse ki bitirebildi. Şimdi bir senelik evli.”

Melek, melodik bir kahkaha attığında mutfak annesinden sonra ilk kez güzelleşmiş gibiydi. “Allah mesut etsin ablacığım. Demek ki benim gibi acelesi yokmuş.”

“Senin acelen mi vardı?” İnsanlarla arasına daima mesafe koymayı tercih eden Emine’nin yüzünde dupduru bir tebessüm vardı Melek ile sohbet ederken. Melek’i ilgiyle dinliyor, samimi cevaplarına gülüşleriyle karşılık veriyordu.

“Benden büyük olan arkadaşlarım okula başladığında aman geri kalırım diyerek telaş yapıp, iki yıl erken başladım okula.”

“Hay Allah ya… Zapt edemediler yani seni?”

Melek’in inadı çocukluğundan beri vardı demek ki. Elinde olmadan gülümserken kendi düşünceleriyle, Melek’in bakışları Emine üzerindeydi aralarında geçen muhabbetle. O, sohbet ediyor, Mete ise hayranlıkla onu izliyordu.

“Babam çok uğraşmıştı beni ikna etmeye; “Yaşın küçük, biraz daha bekleyelim,” diyerek ama ben yememiş içmemiş okula gitmek için yırtınmıştım. Şansım vardı herhâlde zorlanmadım.”

Alçak gönüllüydü, Melek bu asrın kibirli gençlerine tezat.

Emine’nin, o net fikri, “Kızım o şans değil, zekâ olmasın?” dediğinde, Mete kahkahalarla gülmek istiyordu Melek’in utançla kızaran yanaklarına.

“Estağfurullah…” Ağzından dökmeye çalıştığı laflar, belli ki içeride bir yerde boğuluyordu. “Bir çay daha doldurayım mı abla?” diyerek konuyu kapadığında, Melek’in, övülürken acı çektiğini de öğrenmiş oluyordu böylece.

En azından artık tuhaflıklarını, şaşırmak yerine tebessümle karşılayabiliyordu. Mete’nin söyledikleriyle, kendine; “Nasıl bir yanlışım vardı ki, bu adam bana yatak fantezilerini anlattırdı?” diyerek eziyet ederken ve bunu bütün iyi niyetiyle Mete’ye anlatırken… O günden sonra artık her şey daha olağandı.

“Ben mutfak işlerinde hiç becerikli değilim. Sizin yaptığınız şu omleti yapabilmek benim için çok uzak bir hayal.” Gerçekten beceriksizliğine üzülüyor gibiydi.

“Ben sana öğretirim kızım,” dediğinde Emine, sesindeki şefkati duyabiliyordu, Mete.

Melek’in o efsun dolu sesi, tatlı gülüşleri, yanı başında otururken burnuna dolan kokusu bütün hücrelerine yayılırken aklı ve fikri bir tek “Melek” diyordu… Başka her şeye kapalıydı. Fark ediyordu ki; Melek’in yanında mutluluk vardı. Onun gülüşü, o büyüleyici ses tonu, karşısındaki insanda hayranlık duymaktan başka çare bırakmayan güzelliği…

Her hareketi, her sözü, hâli, tavrı… Mete’de huzura ait duygular uyandırıyordu.

“İyi misin?” Yumuşacık bir ses ona nasıl olduğunu sordu. Rüyadayım diyemediğinde içinden geçen hakiki cevabı gizledi. “İyiyim… Neden sordun?”

“Hiç konuşmuyorsun.” Gözleri, nedenini bulmak istercesine bakıyordu gözlerine.

“Sadece seni seyretmek istiyorum…”

Melek ise, utancını gizlemek ya da daha fazla kızarmamak için telaşla kalktı yerinden. “Benim yurda gitmem gerek, saat on bire geliyor. Mesaim erken bugün. Her şey harikaydı Emine abla, elinize sağlık.”

“Afiyet olsun kızım. Daha müsait bir vakitte yine gel.”

Bardak ve tabağını masadan kaldırırken Mete, Melek’in yanına yaklaştı. Elindekileri alıp tezgâhın üzerine bırakırken, “Ne yapıyorsun?” diye sordu. “Meleğim bırak şunları, hâllederler.”

“Emine ablaya mı bırakacağız? Ben hemen toparlarım, servis konusunda beş yıllık bir tecrübem var Mete Bey!” Fısıldayarak konuşurken, Mete’ye verdiği izahın çok mantıklı olduğunu, gözlerindeki ciddi bakışta görebiliyordu.

Mete, derin bir nefes aldı hissettiği karmaşayı içinde tutabilme amacıyla. Yemeğini yedikten sonra hemen gitmek yerine masayı toplama çabası onu, diğer insanlardan ayıran en mükemmel özelliğiydi belki de. Bencillik bilmeyen, yardımsever, şefkat dolu genç bir kalp… “Tatlım, yardımcılar var. Emine ablaya bırakmazlar bu işleri. Hadi!”

Bir itiraz bekledi ancak anladığını ifade eden bir baş hareketiydi Melek’in kabul ettiği. “Emine ablacığım. Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Allah’a ısmarladık,” dediğinde, Emine’nin elini öpüp alnına koydu.

“Sen çok yaşa emi. Tekrar görüşmek dileği ile, Allah’a emanet ol kızım.” Emine, sarıldığı kızın sırtını okşarken gözleri Mete’nin gözlerindeydi içindeki mutluluğu gizlemeksizin.

“Âmin İnşAllah, Emine abla. Siz de Allah’a emanet olun.”

Mutfaktan çıktıkları an, Melek’in üzerindeki durgunluk fark edilmeyecek gibi değildi. Mutfakta vedalaştıktan sonra gençlerin yanına gelmek yerine yalnız bırakmayı tercih eden Emine de belli ki bu durgunluğu fark ederek, konuşabilmelerine imkan vermişti.

“Bir sorun mu var?” Melek’in düşen yüzünü seyrederken sormak etkili bir reçeteydi.

Ve o Melek ki… Dökülmek için, sormasını bekliyordu! “Var, Mete!” dedi, olabilecek en ümitsiz ses tonuyla. “Ben bu tür şeylere alışık değilim. Kendi işimi kendim yaparım. Masamı kendim kurarım. Bulaşığımı kendim yıkarım. Senin kıravatını bağlamak için bile neredeyse bir çalışanın var!”

“Abartma lütfen,” derken tek isteği; hissettiği öfkeyi gizli tutabilmekti. “Git o zaman mutfağı sen toparla. Ben de tabakları makineye yerleştireyim. Beraber ev işi yaparsak belki fazla gelmem sana!” Sözlerinde bir sükûnet olsa da içinde hissettiği bir yangındı.

Melek’teki sessizlik hoşuna gitmese de üstelemeyecekti.

“Küçük bir telefon olursa kullanacağına söz vermiştin…” Sözleri duyduğunda çantasını alıp, koluna yerleştirirken donup kalmış gibiydi hareketsizliği. “Lütfen başka bir bahane daha bulma ve şu telefonu kullan!” derken, Melek’in eline bıraktı paketi. Meleksi kız, ne hayır dedi, ne de istemediğine dair bir söz kullandı. Çantasının içinden çıkardığı eski telefonu Mete’ye verdiğinde, kartını yeni telefona takmasını bekliyordu sessizce.

İşini bitirdiğinde kendi numarasını kaydediyordu Melek’in rehberine.

Üç harf ile.

Aşk

Melek, yazdığı kelimeyi okuduğunda ona küçük bir gülümseme bağışladı. Bir gülücüktü Mete’ye ümidi hissettiren; al beni hayatına, duasıyla kalbindeki yangına şifa olan.

“Aşk,” diye tekrarladı yazıyı.

Eski ve yeni telefonlarını eline bıraktığında, Melek çantasının içine itinayla yerleştiriyordu iki aleti de. Yeni telefonuna gösterdiği özenin aynını eski telefonuna da gösteriyordu. “Teşekkür ederim… Şimdi, devasa Amerikan şirketinin, Çinli işçilerin bütün vakitlerini, sağlıklarını sömürüp yaptırdığı telefonuma hoş geldin diyeceğim… Ancak… Lütfen bir daha bana hediye alma!”

Cevap vermeye mecali yoktu. “Çıkalım mı?” demek, bir cevaptan daha güvenliydi.

“Çıkalım. Aşk.” Gülümsüyordu. Mete’yi perişan ettiği hâlde o gülümsüyordu ya… Sitem etmek haddi değildi, Mete’nin.

*

“Uçakla mı gidiyorsun Adana’ya?” Arabanın arka koltuğunda yan yana oturuyorlardı. O enfes kokusu burnuna doldukça, daha fazlasına ihtiyaç duyuyordu bedeni, bir daha ne zaman bu kokuyu alabileceğini bilmeden.

“Hayır. Otobüsle gidiyorum. Sen hiç otobüsle yolculuk yaptın mı?”

“Hayır, yapmadım,” dediğinde Mete, içten içe hissettiği yine aynı şeydi; birbirlerine olan uyumsuzlukları.

“Hiç mi?”

“Hiç.”

Melek’in gülme çabasıydı, “İnanılmazsın!” derken söylemek istediklerine sakladığı hüznü.

“Neden?”

“Hiç toplu taşımaya da binmedin değil mi?” Bu sorularıyla Mete de anlayabilirdi belki de farklılıklarını.

“Hiç!”

“Ya çok üzüldüm senin adına.” Dalga geçerken elinde olan tek imkânla, yüzüne bir gülümseme yayıldı, “O toplu taşımalarda edineceğin engin hayat tecrübelerinden yoksun yaşıyorsun,” derken. “Bak bana. Daha bu yaşta dünyanın en olgun insanıyım.”

Mete, daha fazla dayanamayarak onun gülüşlerine karşılık verirken buldu kendini.

“Hiç banka kuyruğuna da girmemişsindir?”

Mete gülümseyerek, “Hiç,” dedi yine.

“Mete, tatlım. Ölümlü olduğuna emin misin?” derken başını Mete’ye yaklaştırdı.

Yan yana otururken, tamamen genç kıza döndüğünde, gözlerindeki o yoğunluk, Melek’in nefesini kesiyordu. “Ölümlüyüm,” dedi, ses tonuna hâkim olan ciddiyetle. “Sen böyle bakarken bana, ölümlü olduğumu daha fazla hissettiriyorsun.”

Melek derin bir nefes alıp verdiğinde başını, Mete’nin omzuna yaslayarak, kollarını boynuna doladı. Mete, bir eliyle saçlarını okşarken diğer eliyle sırtına masaj yapıyordu, boynundan beline doğru. Ara ara sanki kendini durduramıyormuşcasına saçlarına küçük öpücükler kondururken, dünyanın en huzur dolu yeri; Mete’nin kollarıydı.

Araba durduğunda önce Mete indi, elini Melek’e uzattı. Parmaklarına bir öpücük kondururken, “Lütfen telefonunu hep açık tut,” diyen, özlem dolu gözleriyle bakıyordu Melek’e.

“Peki…” Boğazı düğümlenirken ağlamak istemiyordu. “Allah’a emanet ol, Mete’m,” dediğinde o an için umurunda değildi; sosyal farklılıkları!

Önemli olan Mete, önemli olan ona hissedeceği özlemdi.

Karşılıklı, el ele dururken, Mete’nin kolları bedenini sardı sımsıkı. Bir eli belinde diğer eli saçlarının arasına dalmış, başını omuzunda yaslı tutuyordu. “Sen de Allah’a emanet ol, meleğim…” derken, Melek’in saçlarının kokusunu içine çekiyordu derin nefeslerle.

Kollarını Mete’nin beline dolayıp, gözlerini sımsıkı yumdu. “Ben… Seni çok özleyeceğim.”

Başının üzerine bir öpücük daha kondurdu, Melek’in bedenini kendinden uzaklaştırdı. Melek, yurdun kapısından içeri girerken, “Hep beni özle,” diyordu. Gözlerindeki ilgi, sesindeki ciddiyet… Hepsi bambaşkaydı… Melek, ne o bakışlardan kopup olduğu yerden ayrılabiliyordu, ne de ayrılmak istiyordu.

*

“Gidelim, Cevat!”

Gitmezse, işini bitirip geri gelemezdi.

Kapıyı kapayamamış, o aralıktan Mete’yi seyrediyordu ve Mete’nin tek yapabildiği; Melek’e tez vakitte kavuşabilmek için, yanından ayrılmaktı.

Kalbi, Melek’teydi… Bu vakitten sonra bütün mevcudiyeti de Melek’ti.

*

Yatağın ortasında, sırtüstü yatmış olduğu hâlde bacaklarını duvardan yukarı dikmiş, o ters pozisyonda Melek’i çözmeye çalışıyordu, Ayşe. “Şimdi! Bu adam sana kıyafetler almış, en sevdiğin yemeği, en sevdiğin yemek olduğunu bilmeden yaptırmış, yetmemiş sana bir de telefon hediye etmiş -ki bu yüzden takdirimi kazanmaya neredeyse muktedir olabilir… İyi, güzel. Seni kollarına almış, sabaha kadar uyumuşsunuz. Unuttuğum bir şey var mı?”

“Tavla da oynadık.”

“Ha! Evet, o da var.” Saçının bir tutamını parmaklarının arasında okşarken, kalem gibi kaşları anlamak istercesine çatılmıştı Ayşe’nin. “Bu adam playboy değil miydi ya? Senin gibi bir güzeli eve götürüyor, onu besliyor, giydiriyor ve yan yana hiçbir şey yapmadan yatıyor. Amacı ne lan bunun?”

“Bilmiyorum, Ayşe’m. Aldıklarını kabul etmeyeceğimi söylediğimde gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki… Bana kırıldığını hissettiğim an tek isteğim onu teselli edebilmekti… Ama… Çok farklıyız. Olmaz bir işin içine gözü kapalı girecek bir aptalım ben,” derken, gardırobun kapısını açıyordu. “Onu uzaktan sevmekmiş kolay olan…”

Yattığı yerden kalkarken, Ayşe, “Yanlış düşünüyorsun bence!” dedi.

“Sen olsan ne yapardın?” Bir yandan soruyor, diğer yandan gardırobun içine Mete’nin evindeyken giydiği kıyafetleri yerleştiriyordu.

“Kadere teslim olurum kuzu! Oldum da… Ney seni endişelendiriyor? Kendini onun yatağında bulmaktan mı korkuyorsun? Ucunda ölüm yok? Terk edilmek mi düşündürüyor? Kim ebedi kaldı yanımızda? Ben kendimi yiyip bitirmem, akışına bırakırım kuzu. Bırak su aksın, suyun gücü yolunu elbet bulur.”

Yataktan kalktığında yanına gelip, Melek’i sandalyeye oturttu. Saçlarını taramaya başladığında huzur veren ses tonuyla sordu, “Ne istiyorsun canım?”

İçten içe hayalini kurmak kolaydı da, bunu sesli dile getirebilir miydi?

“Onu istiyorum sadece… Başka bir isteğim yok.”

*

“Adam sepetledi mi seni?”

“Aleykümselam, Aysel!” Tezgâhın arkasına geçtiği an arkadaşının hoş geldin karşılaması böyle bir hezeyandı Melek’e.

“Hani? Nerede Mete Ardahan? Dün kibirli kibirli dolanıyordun ortalıkta. Şimdi havan söndü değil mi? Vah zavallıcık. Kız! Bana bak!” Melek’e bir adım daha yaklaştığında, Aysel’den uzaklaşmak istese de bir adım bile gerilemedi omuzuna kadar bile gelmeyen kızın karşısında. “Sepetledi, değil mi? Doğruyu söyle!” Gözlerinde şeytanî bir parıltı vardı, gerçek olduğuna dair hissettiği ümitle.

“Evet, Aysel. Beni sepetledi ve sana kur yapmaya başlayacakmış, demek isterdim ama... A… İstersen numarasını vereyim sana!” Görgüsüz diye nitelendirilebilecek bir tavırla cebinden yeni telefonunu çıkarırken, “Öğren bakalım benim hakkımda ne düşünüyormuş,” diyordu. “Hay Allah! Bana bu sabah hediye ettiği telefona bir baksana kendini ne diye kaydetmiş… Hmm… Aşk. Bence sen biraz sakin ol, emi.”

“Sana telefon mu hediye etti?” derken gözlerini kısarak, sinsi bakışlarla süzüyordu Melek’i yine hakkı varmış gibi.

“Müşteriler bekliyor… Kusura bakma!” dedi, Melek görevinin başına geçti. Ardından Aysel’in, “Yalancı sürtük! Güya Mete Ardahan ona telefon almış mış!” dediğini duyduysa da duymazdan geldi zira, o dibe inen seviyeye mukabelede bulunmaya hiç niyeti yoktu.

Günlerdir ilk kez yalnız hissediyordu kendini. Mete, gelmeyecek, kapıdan içeri girmeyecek, “Orta boy, sütsüz, şekersiz bir kahve istiyorum…” da demeyecekti. Ne, ne yaptığının farkındaydı, ne de dikkatini verebiliyordu işe. Üç saatin sonunda, sadece son iş günü olduğuna sevinmiyordu Melek, bir de işini bitirmiş olmasıydı sevincinin müsebbibi. Yoksa, bu dağınık düşünceleriyle yanlış yapma olasılığı çok yüksekti.

Eşyalarını toparlayıp, dolabını kapadığında çantasını koluna aldı. Üç hafta sonra görüşme niyetiyle veda ederken, beş yıldır iş kıyafetleriyle günlük kıyafetleri arasında değişimi yaşadığı odaya, tatil rahatlığının bedenine yayıldığını hissetti.

Kahraman, “İyi tatiller, Melek,” dediğinde samimiyetle sarıldılar birbirlerine.

“Sağ ol Kahraman. Sana da iyi tatiller, kardeşim.” Oya, Cem ve diğer arkadaşlarıyla da vedalaştığında, patronuna sıra geldi. Kahvesini içtiği dinlenme köşesinde gazete okurken, tam bir iş kadını görüntüsü vardı, genç ve başarılı patronunun. Masasına doğru ilerleyerek, Sevil’in karşısında durdu. “Allah’a ısmarladık, Sevil Hanım.”

Okuduğu gazeteden başını kaldırarak, “Gidiyor musun, Melekçiğim?” diye sordu.

“Gidiyorum, Sevil Hanım.”

“Güle güle. İyi tatiller diliyorum sana. Döndüğünde görüşürüz.” Ayağa kalkarak, elini uzatırken Melek’e, tam bir hanımefendiydi Sevil. Ne çok mesafeliydi, ne de lakayıt.

Dükkândan çıktığı an Mete’nin bir haftadır, bıkmadan sabırla beklediği kaldırıma gözü gitti ister istemez. Orada duran araba, ne yazık ki Mete Ardahan’a ait değildi. Hayal kırıklığı, çekilmez bir etkiyle Melek’i sararken, minibüse doğru yürümeğe başladı hızlı adımlarla.

*

Sabaha kadar uyumamış olması, Mete’nin kollarında olma isteği, aklından çıkmayan sözleri… Ukalalığı, kibirli hâlleri.

İki hafta geçtiğinde aradan, yine Melek’e böyle ilgi dolu olacak mıydı, bilemiyordu. Utanması gerekiyordu belki de koynunda tutup, sımsıkı sarıldığı albümden ama utanmıyordu. O muhteşem gülüşünün saklı olduğu ilk sayfayı açtığında, tekrar tekrar öptü fotoğrafı.

Ayşe içeri girdi, selam verdi Melek’i uyanmış olarak gördüğünde. “Ben sana sürpriz kahvaltı hazırlayacaktım ya! Geç mi kaldım?” Elindeki poşetleri bilgisayar masasının üzerine bıraktığında, Melek’in yanına gelerek, yatağın kenarına oturdu.

Yatakta doğrulup, albümün kapağını kapadı, “Uyuyormuş gibi yapabilirim istersen. Gece hiç uyuyamadım. Hem de ben! İnanabiliyor musun?” Ayşe için gülümsemeye çalışıyordu ancak hiç de başarılı değildi bu eyleminde.

“Bana anlatmadığın bir şey yapmadı sana o göt, değil mi?” Sözlerinde hasıl olan Melek’i koruma çabası gözlerine dolarken, sesi içinde bir yerde boğuldu, Melek’in.

“Ben senden bir şey saklamam canım… Hiç, o haberlerdeki soğuk ve mesafeli Mete Ardahan değil. Kırdığım tabakların pisliğini temizleyen, benimle beraber salata yapan, yemek hazırlayan… O da bir öğrenci gibiydi dün gece.” Nasıl da tatlıydı… İlgili, şefkat dolu. “Dişlerimi fırçaladığım fırçayı, ben ambalajında tutup, tezgâhın üzerinde bırakmışken, o almış, kendi fırçasının yanına koymuştu.” Dizlerini karnına doğru çekerken, dirsekleri için dizlerinden destek aldı yaslama ihtiyacıyla.

Ağlamak istemiyordu parmaklarını gözlerine bastırırken ama başaramıyordu ne yazık ki.

“Oy benim kuzum âşık mı olmuş?” Elleri Melek’in saçlarına uzandı, usulca okşadı. “İnşAllah seni üzmez! Eğer ki bir gaflette bulunur da seni üzerse… Canını alırım onun!” Söylediklerinde ciddi olduğu, gözü kara bakışlarında gizliydi.

“Kıyamam ki ben ona…” derken, Ayşe’nin gözlerine bakıyordu. “Üzerse üzsün. Buna razıyım. Beni, hiçbir şeye zorladığı yok… Eğer yanacaksam, bil ki o ateşe kendim giriyorum. Eğer bir gün ağlarsam… Benden başka suçlu arama.” Derin bir nefes alma ihtiyacıyla kavruluyordu âdeta ciğerleri. “Çok mu zavallıyım?”

“Hayır canım. Çok âşıksın,” derken, Ayşe’nin sesinde hüzün vardı. Fısıldar gibi söylediği sözler, kalbindeki ateşe atılan kömür etkisindeydi.

*

“Mete Bey, birazdan inişe geçiyoruz. Bir isteğiniz var mı?” Uçuş görevlisi gelmiş kısaca yerine geç demeye çalışıyordu. Boş gözlerle bakıyordu zaten televizyondaki her neyse ona. Aklı bambaşka bir yerdeydi.

Aklı; bir diş fırçasının kabulüne bakarak ağlayabilen bir Melek’teydi.

İki hafta önce bu iş gezisi organize edildiğinde, Los Angeles’e gece gelecek bir güzel dinlenip ertesi gün toplantılara katılacaktı. Ama Melek, bütün planlarını hiç etmişti. Fuat’ın üstün becerileri sayesinde, gruba bilgi verilip, bir tatil günü yapılacak toplantıyı kabule mecbur bırakılmışlardı.

Saat farkının nimetini, Melek’e kavuşabilmek için kullanacaktı.

Her cümlenin sonu Melek ile bitiyordu Mete de. Tabii Melek ile başlamamışsa. Melek ile başlayan cümleler zaten Melek ile bitiyordu. Hayatı Melek olmuştu vesselam. California’da dünyanın sayılı otellerinden birini inşa etmek için uzun istişarelerle geçen bir toplantı yapmıştı ama onun aklında sedece; Melek vardı.

*

Otobüse bineli yarım saat olduğu hâlde ve o otobüs yarım saat önce on dakika sonra kalkacak idiyse neden hâlâ hareket edememişlerdi, Melek bir anlam veremiyordu. Ortalıkta hostes falan da göremiyordu ki gidemeyişlerinin nedenini sorabilsin.

Aynı fabrikadan çıkmış gibi duran iki adam bindi otobüse. Beklediği hostesin, bu iki adamın etrafında dönüp, onlara koltuk beğendirme çabası görülmeğe değerdi. Melek, aradığı muhatabı, bir yakışıklı yüz ve birkaç güçlü kasa kaybetmişti ne yazık ki. “Bakar mısınız?” duyulmadığında, “Hostes hanım!” diyerek, duyurmaya çalıştı sesini. Sesini duyuramayışı değil de kızın önemsememesi sinirlendiriyordu Melek’i.

Hostesin oturmaları için gösterdiği koltuklarda başkaları vardı daha önce. Üç-dört yaşlarında bir çocukları olan bir kadın ve kocası. Yanlış görmüş olduğunu var sayıp içinden otobüs firmasına söylenmeye devam ederken muavinin bagajdan bavul çıkardığını gördü pencereden dışarıya çevirdiğinde bakışlarını.

Yanlış görmemişti!

Çocuklu aile babası, yaydığı eşyalarını toplamaya başladığında, bir ön sırada cereyan eden hadiseyle, az da olsa aklını dağıttığı için memnun olmalıydı. Ne de olsa tiyatro sahnesi izler gibiydi. Adam yerinden olmuştu ancak hiç de öfkeli ya da koltukları alınan bir adamın kızgınlığını taşımıyordu. Belki de yanlış otobüse binmişlerdi. O inince beş dakika geçmeden iki genç daha bindi otobüse. O fabrikanın kaynağını bulup kapamak lazımdı zira bu adamlar akıllara zarardı! Tam arkasındaki koltuğun yanına ilerlediklerinde, konuşmalarını duyabilecek mesafedeydi.

Melek, arkada oturan kızların erkek arkadaşları olduklarını düşünürken kızlara bir şeyler fısıldıyordu fani gözlere fazla güzellikteki kişilikler. Kızlar kıkırdayarak kalkıp gençlerin peşi sıra dışarı çıktıklarında, bu sıkıcı dakikaları eğlenceli hâle gelmeye başlıyordu. En güzeli de yanındaki koltuk hâlâ boştu. Eğer otobüse başka kimse binmezse, Adana’ya kadar keyfince yatabilirdi.

Dışarı çıkan gençlerden duyduklarıyla şaşıran genç kızlar kendilerine geldikten hemen sonra kafalarını kabul ediyor gibi sallayıp hızla otobüse koşarak eşyalarını heyecanla toparladılar. “Uçakla gidiyoruz!” gibi bir şeyler söylüyorlardı ancak, anlaşılabilir bir Türkçe kullanmamalarının azizliğini yaşatıyorlardı Melek’e.

Tabii, kulak misafiri olduğu için, Melek’in bu üstün Türkçe imla yeteneği yaptığını haklı gösterecek bir meziyet olamazdı. Ve tabii unutulmaması gereken bir şey vardı ki; Adana’ya vardığında ilk işi bu firmaya bir şikayet e-postası atmalıydı!

Başını koltuğa yasladığında, gözlerini kapadı sıkıntıyla.

Ne kadar zamandır gözleri kapalıydı, farkında değildi. Açmayı istemiyordu Adana’ya varıncaya kadar. Bir faaliyet vardı otobüste belliydi. Şoför nihayet gelmiş olacaktı ki motorun çalıştığı duyuluyordu. Adana’ya gidene kadar uyumayı planlıyordu Melek… Ona olan özlemi, yanında olmasına olan ihtiyacı nefes almasını engellerken, uyuyarak atlatacaktı bu anlarını.

Burnuna dolan koku ile sımsıkı kapadığı gözleri yaşardı, birden bire izin almaksızın. Onun kokusuydu… Elinde değildi hissettiği özlemle kalbi yanarken o yaşları durdurmak. Elinde değildi onun yanında olmasını isteyen kalbine söz geçirmek. Kokuyu kullanan kişiye, içinde sitemlerini sıralarken, “Beni de yanına al!” diyen nahif sesle rüya aleminde olduğundan emin oldu, Melek. İnanamadığı hâlde gözlerini açıp başını çevirdiğinde karşısındaydı…

“Rüya, değil mi?” Engelleyemediği birkaç damla yaş yanaklarından aşağı süzüldü.

“Hayır meleğim, gerçek.” Mete, yanına oturup yüzünü elleri arasına aldı, önce sağ yanağından öptü, ardından sol.

“Gerçeksin!” Gerçekliği hissedebilmek için kollarını öyle sıkı sardı ki Mete’nin boynuna, sarıldıkça daha çok inanıyordu yanındaki hayale.

“Meleğim… Beni, sensiz bırakır mıydım?” Mete fısıltıyla sorarken sanki mecali yoktu yüksek sesle konuşmaya.

Melek de fısıldar gibi konuştu, “Benimle Adana’ya mı geleceksin?” Yüzünde ve ses tonunda, şaşkınlık ve heyecan vardı. Geri çekildiğinde Mete’nin gözlerinin içine baktı.

“Evet. Sen nereye ben oraya.”

“İşlerin olduğunu sanıyordum.”

“Vardı. Hepsini birkaç saate sığdırdım.” Muhteşem gülümsemesi, Melek’in aklını başından aldı.

“Benim için mi yaptın?”

Gözlerini sımsıkı kapayıp açtığında, nefesinde bir gülüş vardı, gözlerinin içine ulaşan. “Hayır, meleğim!” Burnunun ucuna bir öpücük kondurduğunda Melek istemsizce gözlerini kapadı. “Senin için değil. Toplu taşımaları kullanmaya karar verdim, beni İstanbul içi tatmin edemez, Adana’ya gitmeliyim dedim… Bir yerden öğrenmeye başlamak gerek, değil mi?”

Melek, tekrar boynuna sarıldı, “Hoş geldin, aşk,” diyerek. Neden sonra hatırlamış gibi geri çekilerek cevabını bildiği soruyu Mete’nin dudaklarından duymaya hazırlandı. “Otobüs, seni bekliyordu değil mi?”

“Beklettiğim için üzgünüm…” Yüzünü avuçları arasına aldı. Baş parmakları elmacık kemiklerinin üzerindeki pürüzsüz tenini okşuyordu.

“Ne kadar beklettiğinizi bilseydiniz, şaşırırdınız, Mete Ardahan…” Başını çevirdiğinde, yanaklarını tutan ele sımsıcak bir öpücük verdi.

“Anlatmak ister misin, meleğim?”

Melek, söz çıkmayan dudaklarından ümidi kestiğinde başını sağa sola salladı hayırını ifade edebilmek için.

“Pekâlâ… Anlatmak isteyeceğin zaman da gelecektir elbet.”

Yaşadıklarına inanamıyorken bir de o rüyada Mete, kollarına alıyor, başını omzuna yaslıyordu Melek’in. Elini elinin içine aldığında hissettiği sıcaklık, saçının kokusunu özlemişçesine içine çekerken, başının üzerine kondurduğu öpücük… “Teşekkür ederim,” derken fısıldayarak yüksek bir sesin bu anın güzelliğine saldırı olacağını biliyordu.

“Ben sana teşekkür etmeliyim, meleğim.” Uzun süren sessizliğinin ardından, “Sayende… Güzellikleri hissedebilen bir kalple dolaşmaya başladım,” dediğinde ifadesi, dalga geçer gibiydi ama dönüp baktığı gözlerinde saf bir ciddiyet vardı.

“Rica ederim. Ben seni hayatın bütün güzellikleriyle tanıştırırım.” Güldü gülecek bir hâli vardı Melek’in, dalgaya katılırken.

Mete’nin dudaklarında çapkın bir gülümseme vardı, Melek’in bedenini seyrederken. “Mesela hangi güzellikler?”

Melek’in yüzündeki pembelik, sorunun altındaki imayı kat’i surette anladığına bir işaretti ancak konuşurken o imaya aldırmadığını göstermeyi tercih ediyordu. “En önemlisi, İdris ustanın köftesiydi, bak onunla tanıştırdım seni. Hazır toplu taşımalara alışmaya başlıyorsun, otobüslerdeki en rahat yeri de öğren evlat! En arka koltuk, sağ köşe. Bir de tabii bu çok zenginim tavrıyla müsriflik etmek yerine indirimleri takip et bak paran cebinde kalacak. Biz Ayşe’m ile bunun hesabını yapar, ettiğimiz kârın güzelliğiyle abur cubur depolarız,” derken ukala bir gülümseme vardı, Melek’in yüzünde.

Mete’den yükselen kahkaha yüzünden ukalalığı sildiğinde samimiyetle gülüyordu Melek de.

*

Melek’i sıkarcasına kolları arasına aldığında, “Cansın sen,” fısıltısıyla tekrara düştü Mete. Kollarındaki kız, nefesi gibiydi, olmadan yaşayamayacağı. Öpme isteğiyle yanıp tutuştuğu dudaklardan dökülen kelimeleri duymak, Mete için tarifi imkânsızdı hissettiği şefkatle. Keops Piramidi, Babilin Asma Bahçeleri, İskenderiye Feneri dünyanın yedi harikası olarak kabul olunmuş taş yığınları arasındaydı ya… Keşke bir de dünyanın yedi harika Aşk sözleri olsaydı. Olsaydı da; “Candan ötesin,” sözleri, gelecek nesillere de ulaşsaydı.

İki kelime.

Mete’nin gözlerini kapayarak, derin nefesler almasına sebep olan iki kelime… Dudaklarından, “Bir daha söyle!” cümlesi yalvarış olarak çıktığında Melek’in sesini duymayı bekliyordu.

“Candan ötesin, Mete…”

Kızdaki her meziyet inanılmazdı. Zekâsı, anlayışı, hayata bakışı, tepkisi, siniri, hayal kırıklığı, güzelliği. Her şeyi… Bambaşkaydı.

“Bana bir söz vermeni istiyorum, meleğim. Ne olursa olsun, ne duyarsan duy. Benim ağzımdan doğrulanmadıkça asla ve asla inanmayacaksın…” Baş ve işaret parmaklarını Melek’in çenesine koyduğunda, başını kendine çevirdi. Gözlerinin derinliklerine bakan o yemyeşil gözlerde gördüğü, birkaç santimlik mesafeyi aşıp o bal dudaklara hasretini bitirmesini haykırıyor gibiydi.

“Söz veriyorum.” Masum bir öpücük kondurduğunda eline, bilmiyordu ki; o masum öpücükler bu adamı ne hâle getiriyor? Bilmiyordu ki, o öpücüğü veren dudakların bu fani insan üzerindeki titreten etkisini! Tek isteği, aklını başka düşüncelerle meşgul etmekti, “Candan ötesin… Çok nahif bir karşılık.”

Duyduğu an Melek’in yüzüne bir hüzün yayıldı. Konuşmaya başladığında sesinde de aynı buruk ton vardı. Başını Mete’nin omzuna yaslayıp, “Annemle aramızda başlamıştı bu nahif karşılık,” dediğinde, Mete can kulağıyla dinliyordu kalbini ateşe veren sesin tatlı etkisini. “Canımsın, canımdan ötesin…” Mete’ye döndüğünde, gözlerinde sorduğu sorunun cevabını bilen parıltılar vardı. “Onları… Yani… Ailemi de araştırmışsındır?”

Sımsıcak bir tebessümle gülerken, “Seni, öğrenmekten başka şansım yoktu,” dedi Mete. Samimiyetiydi belki de Melek’i korkutmak yerine gülümseten. “Sen anlat. Ailen neden gitti, ne hissettin? Senden duymayı, bir raporun özeti hâlinde okumaya tercih ederim.”

Başını sağa sola sallarken, “İnanılmazsın,” dese de, yine yaslandı Mete’nin omuzuna. Sağ eliyle bal rengi, ipeksi şelaleyi okşarken, sol eli Melek’in beline sarılıydı sahiplenici bir etkiyle. “Gönüllü olarak Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ne giden birkaç doktor arasındaydı ailem… Sana, Sergüzeşt’te söylediğim o bencilce sözlerin tek nedeni… Onların yokluğunda yaşadıklarımı, bir gün kendi çocuklarıma yaşatmak istemeyişim…” Onun çocukları mı? İkisinin çocukları mı..? Öyle ise… İkincisini üstün tutup Âmin diyecekti, MeteYutkunduğunda sesi daha boğuktu. “Ülkedeki kolera salgını nedeniyle yaşanan sıkıntılara bir çare, yerel halka tıbbi imkân sağlamak istiyorlardı. Afrika için Sağlık hareketi başladığında maalesef gelişmiş devletler o üçüncü dünya ülkesi için kılını bile kıpırdatmamıştı.” Derin bir nefes aldığında, titreyişiyle Mete’nin kalbini mengeneye teslim etti.

“Sen nereden biliyorsun yardım edilmediğini?” Baldan şelale saçlara öpücükler kondururken Melek’i ilgiyle dinliyordu.

“Ailem, sanırım durumun vehametini kavrayabilmem için anlatıyorlardı bana. O ülkenin zor şartları, insanının değersizliği, sömürgenin zalimliği… hâlâ aklımda. Son akşam odama gelip, saçlarımı taradı, ördü annem. Öylesine kırgındım ki, bana; “Hiç kimsenin önemsemediği, hastanelerinde ilaç bulunmayan bir ülkeye, gidiyoruz, bir tanem. Lütfen… Lütfen kızma bize,” demişti. Ne olursa olsun beni iki ay yalnız bırakacaklardı. Ergenliğini yaşayan bir genç kızın bencilliğini taşıyordum maalesef.” Sesindeki pişmanlığın yakıcı etkisi tâ içine işliyordu Mete’nin.

“Şimdi olsaydı sanırım daha çok bencillik yapar, gitmemeleri için her yolu denerdim. Annemin saçımla işi bittiğinde yatağıma girdim ve tek yapabildiğim şeyi yaptım; surat asıp, kendime acıdım. Annem alnıma bir öpücük kondurmuştu: “Canımsın,” diye fısıldayarak. Annem bana her canımsın dediğinde dilim kendiliğinden söylerdi; “Canımdan ötesin…” Ama o gece… Annem söyledi, ben ise… Sustum. Babam da yanıma gelip alnımdan öpmüştü. Benim onlara ihtiyacım vardı ama… Tutamadım işte… Kalamadılar yanımda.”

Bir damla, iki damla derken gözyaşları akıyordu Melek’in.

“Beni babamın kuzenine emanet etmişlerdi; Kadriye. Yedi yıldır bir kez bile konuşmadım o kadınla. Ben, zor olan; bir-iki ay o evde kalacak olmak sanıyordum her gün okuldan eve dönerken. Bir gün… Kadriye Hanımın evinin önünde gördüğüm insan kalabalığından sonra zor kavramı değişti benim için. O kalabalığı oluşturan insanlardan; “Vah zavallı yavrucak!” sözlerini duyarken ne kadar korktuğumu anlatamam… Zavallının muhatabı neden bendim..? Eve çıktığımda tanımadığım bir sürü adamın yanı sıra gözleri yaşlı dedem de vardı. Adamlar bir şeyler anlatıyor, dedem… ağlıyordu.”

Kıpırdamaya korkuyordu, Mete. Nefes almaya da… Melek’in rahatını bozabilecek her şeyden imtina ediyordu. Melek, devam ederken acı dolu ayrılık hikayesine, Mete’nin içi kan ağlasa da ne durduruyordu Melek’i, ne de sözünü kesiyordu.

“Dedemin yanına gidene kadar defalarca, “Allah’ım ne olur anneme, babama bir şey olmamış olsun!” diye dua ettim. Tanımadığım adam dedeme; “Maalesef buraya getirilmeleri mümkün değil!” diyordu. Dedeme sorduğumda, cevap vermek yerine; “Kızım gel otur şöyle,” diyerek beni vereceği habere hazırlamaya çalışmıştı. Kollarından kurtulup daha yüksek sesle sorduğumda ancak cevap verebilmişti. O… O sözler var ya… Hâlâ yakıyor, hâlâ ilk günkü acıyı yaşatıyor. Duyduğumda, duymamış olmayı dilediğim iki cümle var. Biri; “Anne ve baban bir hafta önce salgına yakalanmışlar.” Diğeri; “Vefat etmiş, ikisi de şehit olmuşlar kızım.”

Elleriyle gözlerini silerken, akan burnunu yukarı çekmeye çalışıyordu Melek. Cebinden, temiz bir mendil çıkardığında, Melek’e uzattı. “Teşekkür ederim,” derken bir minnet vardı ses tonunda, genç kızın.

“Sonra ne oldu bir tanem?” Tek isteği vardı aslında Mete’nin; Melek’in hiç mutlu olup olmadığını bilmek…

“Ya… Ben çok özür dilerim… Psikolog muamelesi çekiyormuşum gibi oldu. Bir dokun, bin ah işit benden! Omuzunda ağlıyorum resmen ya!”

Yüzünü avuçları arasına aldığında yine, ağlamaktan kızarmış, ıslak olduğu hâlde dünyanın en muhteşem gözlerine bakıyordu Mete. “Özür dileme! Hiç kimse psikoloğunun omuzunda ağlamaz, tatlım… Sevdiğinin omuzunda ağlar! Şimdi anlatmaya devam edeceksin, ben de seni daha iyi tanıyacağım, anlaştık mı?” dedi, şehvetten uzak, masum bir öpücük kondurdu, Melek’in alnına.

“Olur…” deyip, başını yasladı yine, dünyanın en rahat yeri Mete’nin omuzuymuş gibi bir huzurla. Devam ederken daha sakin gibiydi. “Dedemin başka bir sözünü hatırlamıyorum. O acı… Öldürmedi ama bayılttı beni. İlk kez o gün bayıldım. Uyanır gibi olduğumda gerçek tekrar beynime yerleşiyordu. Kâbus olmasını dileyerek gözlerimi açmıştım. Şoktaydım. Gözlerimden tek damla gözyaşı düşmemişti. Beni evimize götürdüklerinde, eşyalarımı toparlarken de ağlamamıştım. Annemin en son gece giydiği pijamasını, babamın eşofman üstlüğünü de bavuluma koymuştum. İçeride dedemin amcama; “Sen nasıl bakacaksın kıza, yaşın ne başın ne? Onun yeri benim yanımdır,” dediğini hatırlıyorum. Sonrası, Adana’ya yolculuk. O gece yalnız kalana kadar kimsenin yanında ağlamamıştım. Yalnız kaldığımda annemin pijamalarını, babamın eşofmanını giymiştim. Yatağımda ağlayarak şoktan çıkmıştım. Şu an benim için candan öte bir Ayşe var, bir dedem… Bir de Sen.”

İki eliyle gözlerinden akan yaşı sildiğinde, başını kaldıracak gibi oldu Melek, Mete, “Lütfen kalkma!” diyerek engelleyene kadar. Sesi uğraştığı kadar düzgün çıkmadığında, Melek’in yaşadığı acıyı yaşıyordu âdeta. Saçlarını koklayarak öptüğünde, “Benim hayatım ol,” diye fısıldıyordu Mete.

*

Ne duyduğunu anlamaya çalışıyordu, Melek.

Mete Ardahan, otobüse binecek de, başını onun omzuna yaslayacak da, bir de Melek’e; “Benim hayatım ol” diyecek.

Uyuya kalmış olmalıydı.

Yaslı olduğu omuzdan başını kaldırarak, sımsıkı yumduğu gözlerini araladı. Mete Ardahan, karşısındaydı. Tekrar kapadı ve açtı gözlerini. İyice dikleştiği koltukta, ellerini, Mete’nin yanaklarına yerleştirdiğinde, gözlerine yaklaştı.

“Bazen böyle rüyalar görüyorum. Rüya olduğunu düşünüyorum ama gerçekmiş gibi de hissediyorum. Şu an onlardan birinin içinde gibiyim.”

“Seni öpersem, hatta öpmekten daha fazlasını yaparsam, rüyada olmadığını anlar mısın?” O ses tonuydu, Melek’in yüzüne yayılan ısının sebebi.

Elleri, Mete’nin yüzünü keşfe çıktığında aklındaki düşünceyle dudaklarına bir tebessüm yayıldı. Alnından geriye doğru taradığı karamel rengi saçları, insanda okşama isteği uyandırsa da yüzünün kemikli yapısı onun okşanabilecek bir çocuk değil de yetişkin bir adam olduğunu hatırlatıyordu. Çene ve yanaklarında hüküm süren sakallar, normalden daha kalın olan kaşlarıyla adamın yüzünde vurgulanması gereken en önemli noktaları açığa çıkarmak ister gibiydi. Kusursuz çene yapısı ve bal rengi gözleri mesela… Yakışıklı bir yüzden ibaret değildi bu mânâlı bakışların, mükemmel sahibi… O gözler bazen kehribar, bazen sıcak bal renginde oluyordu, şimdiki gibi. Gözlerine kısılı gözleriyle bakarken zarif bir şişkinlik hasıl oluyordu göz altlarında. İşaret parmağı alnından kaşlarının ortasındaki boş alana doğru yavaş yavaş inerken usta bir sanatkârın elinde yontulmuşçasına muntazam burnuna geldi keşfinde sıra. Burnu ne uzun, ne kısa, ne geniş ne de dardı. Dudaklarını yaklaştırıp bir öpücük kondurmak isteyen benliğine iradesi hâkim olurken sıra dudaklarındaydı. Ne ince ne de kalındı dudakları. Üzerinden geçerken hafifçe aralanıp öpücük kondurdu parmağına o pürüzsüz dudaklar.

Biraz geri çekilip kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirdiğinde, tek kelimeyle; kusursuz olduğuna karar verdi Mete’nin. Bu güzellikteki bir yüzle asla işsiz kalmazdı herhâlde. Bir manken ya da film yıldızı. İkisi içinde aranan bir yüz olabilirdi. “Sen çok güzel bir adamsın!” Sanki çok yanlış bir şeyden bahseder gibi eleştiren bir tonla konuştu, Melek.

Gözlerine bakan gözlerde bir hayal kırıklığı belirdi inceden inceye. “Güzel, bir erkeğe söylenecek en ideal kelime değil, tatlım. Yakışıklı desen. Ya da… Erkeksi. Güzel, kız gibi hissettiriyor.”

Melek elinde olmadan kahkahalarla güldü, alıngan bir ifadeyle bakan Mete’ye. “Tamam,” derken, eliyle kahkahasını bastırmaya çalışıyordu. “Bir daha söylememeye çalışırım yakışıklım.” Sormak istedikleri aklına geldiğinde, Mete’nin gözlerinin içine baktı, hissettiği heyecanı gizlemekten uzak bir coşkuyla. “Ne zaman karar verdin benimle gelmeye?”

“Sen iki hafta gelmeyeceğini söylediğin an ben kararımı vermiştim.” Gözlerinde bir yoğunluk vardı. Bakan insana sadece aşk düşündüren bir yoğunluk.

“Birbirine benzer modellerdeki dört genç senin için mi buradalar?”

Mete, biraz yaklaştığında bakışlarını gözlerine kilitledi. “Bizim için.”

“Neden?”

“İstenmeyen durumları ortadan kaldırmak için.”

Melek, istenmeyen ne gibi durumlar çıkabileceğini anlamamıştı ancak üstelemeyecekti. Sormayacak, dalga geçmeyecekti. Umumi tuvaletlerdeki hijyen eksikliği, kesinlikle istenmeyen bir durum olabilirdi. Lokantalardaki yemeklerle bozulan mideler de… Böyle sıralayarak sayabileceği çok fazla istenmeyen durum varken, “Hmm,” demekle yetinecekti.

“Şimdi, soruların bittiyse sana sarılmak istiyorum.”

Melek için ısrara gerek yoktu zaten, Mete’nin açık kollarına sığınmak için. Başını omzuna yasladığında, burnunu boynuna gömdü. İçine derin bir nefes çekerken fısıldar gibi, “Kokunu özlemişim,” dedi.

*

Kollarındaydı Melek. Başını boynuna gömmüş, düzenli nefes alıp verişleri Mete’nin tenini okşuyordu. Şu an hissettiklerini hangi kelimelerle telaffuz edebilirdi, hangi kelime yeterli olabilir ki? Bir kızın başı omzunda olacak, kollarını kıza saracak ve tek hissetmek istediği kızın sıcaklığı olacak…

Hatta mümkün olsa, onu kollarının arasından hiç çıkarmazdı da. Acılarını silmek için sarar… Korumak için sarardı. İçindeki bütün duygulara verebileceği bir isim yoktu. O ismini veremediği her duygu için sarardı.

“Lisedeyken, arkadaşlarla beraber radyo dinlerdik bazen. Herkes hoşlandığı çocuğu düşünür ve şarkı tutardı. Şarkının sözleri, hoşlandığımız çocuğun sözleri olurdu.” Melek başını omzundan kaldırdığında, gözlerine bakıyordu. “Sen hiç böyle bir şey yaptın mı? Hoşlandığın bir kız için şarkı tuttun mu?”

Yüzünde öyle bir ifade vardı ki… Sanki öyle bir şeyi hiç yaşamamış olmasını diler gibiydi. Emindi. Mete, ne kadar hoşlanmıyorsa onun eskiden de olsa birilerine ilgi duymuş olması fikrinden, aynı şey Melek için de geçerliydi. Bunu fark etmek tarifsiz bir haz veriyordu, Mete’ye. “Hayır, meleğim. Hiç böyle bir şey yapmadım.”

O tatlı gözler rahatlamış gibiydi, gülümsemesini saklama gereği duymadığında.

“Belli ki sen yapmışsın!” Sesindeki kıskanmışlığın verdiği sertliği ayarlayamadığında, Melek pek de umursamış görünmüyordu Mete’yi. Yüzünü ellerinin arasına alıp gözlerinin içine bakarken, Mete’nin kahkahalarla gülmesine sebep olan sözleri söylüyordu. “Hoşlanmakla kalmış, hiçbiriyle hiçbir yakınlık yaşamamış beni, eminim ki orta okulda kızları mıncıklamaya başlamış, yıllar içinde tekniğini geliştirebilmek için o kadın bu kadın gezmiş sen mi kıskanıyorsun?”

Kahkaha atmamak diye bir şey söz konusu değildi. Kullandığı kelimeler ve gözlerinde sorgulayan, kısık, kıskanç bir bakış.

“Ben seninle ne yapacağım, meleğim?”

“Şöyle yapacağız. Radyoda çıkacak sıradaki şarkıyı tuttum. Merak ediyorum bana ne söyleyeceksin!” Çok ciddi görünüyordu. O, bu kadar ciddi görünürken ciddiyetsizlik yapmayı asla istemiyordu. Şu ânâ kadar dinlediği kadarıyla güzel şarkılar çalıyordu yerel radyoda. Pop, arabesk hatta türkü bile dinlemişlerdi geride kalan yol boyunca. Güzel bir şarkı gelmesini ümit ederken, bu kadar saçma bir mesele için endişelenebilmesine de şaşıyordu Mete.

“Pekâlâ bebeğim. Gelsin bakalım,” derken, genç kızın kır çiçeklerini andıran kokusunu soluyordu.

Melek, bacaklarını koltuğun üzerinde topladığında sırtını Mete’nin göğsüne yaslayarak, pencereden hızla akan manzarayı seyre daldı. Mete ise, bir kolunu kızın göğüslerinin üzerinden vücuduna, diğerini beline doladı. Çenesini başına dayadığında, Melek’in kusursuz vücudunu seyrediyordu, dünyada görmek istediği başka hiçbir şey olmayan bir adam teşekkürüyle.

Şarkı yavaş yavaş sonuna yaklaştı.

“Mete. Çok heyecanlıyım!” derken, ne hissettiğini saklama gereği görmemesinin sebebini genç yaşına veriyordu Mete.

“Meleğim. Bu şeffaflığın hiç kaybetme,” fısıltısı, Melek’in ipeksi saçlarını öperken döküldü dudaklarından.

Melek başını çevirdiğinde gözlerine bakıyordu anlamak ister gibi, “Nasıl yani?”

“Hissettiğin hiçbir şeyi gizlemeye çalışmıyorsun. Çok netsin. Çok dürüstsün. Bu zamanda insanların olamadıkları bütün iyilikleri sen taşıyorsun. Değişme meleğim…”

Yine pembeleşen yanaklara eriyip biten benliği.

Şarkı bittiğinde tam, “Evet başlıyor!” dediklerinde; reklamlar girdi araya.

“Sen de iki hafta kalacak mısın Adana’da?”

“Elbette.” Konuşurken parmağı kolunda, açıkta bıraktığı tenini okşuyordu. Yumuşacık, ipeksi bir teni vardı Melek’in insana yeni doğmuş bir bebeği anımsatan. “Adana’daki işlerle uzun zamandır birebir ilgilenmemiştim. Günübirlik İstanbul’a gitmem gerekecektir. Sabah gitsem, akşamında yine senin yanında olacağım. İstiyor musun yanında olmamı?”

Melek, tenini okşayan parmağı tuttu, dudaklarına götürdü. Belli ki artık Mete’nin varlığına alışıyordu hisleri. O bal dudakları parmağına küçücük bir öpücük kondurduğunda, o hazzı kıyaslayabileceği başka bir an yoktu daha önce yaşadığı. “Her zaman istiyorum,” derken bir öpücük daha verdi parmağına. O kadınların türlü cinsel oyunlarına alışkın bir adamdı. Bu dokunuşun çok masum kabul edilmesi gerekiyordu ancak öyle hissetmiyordu. Melek’in dudaklarından öpücükler teninde can bulurken, o dudakları dudaklarında hissetme isteğine karşı koyamıyordu.

“Reklamlar bitti!” diyen radyonun sesi bile şu an onu bulunduğu zor durumdan çıkaramamıştı. “Bu kadar tel maşa bir şeye bel bağlamasak, ben sana hislerimi gözlerine bakarak söylesem, olmaz mı?” derken ciddi anlamda endişeliydi. Ya saçma sapan bir şarkı çıkarsa?

Ve başlıyordu.

Çıkan şarkıyı duyup şükrederken, hareketleri artık kendine bile divane geliyordu. Melek, hiçbir şey söylemeden, derin derin nefes alıp vererek elini tuttuğunda, yanağına dayıyor, öpüyor sonra yeniden yanağını yaslıyordu o fani eline. Çıkan şarkı Mete için neyse, belli ki Melek için de oydu.

Orhan Gencebay o muhteşem sesiyle okuyordu yılların eskitmek yerine kalite kattığı şarkıyı.

“Aşk olmasaydı böylesine yanmazdım.
Senden bir melek yaratıp secde edip kalmazdım.”

Bu şarkı, hiçbir zaman böylesine anlamlı olmamıştı. Böylesine hissettirmemişti bestesiyle güftesinde yer etmiş aşkı. “Şimdi sıradakini de sen mi bana söyleyeceksin, meleğim?”

Melek, şarkıyı duyduğu an etkilendiğini saklama gereği bile duymadan, üstüne bir de tenine değen nefesin yoğunluğuyla, derin derin sıklaşan soluklarıyla ve boğuk sesiyle cevap verdi; “Evet.”

Ve başladı.

İzzet Altınmeşe.

“Sarıkamış Ormanları.”

“Ney? derken, attığı kahkaha otobüsün içinde yankılandı. Hayatında daha önce bu kadar güldüğü bir zaman hatırlamıyordu. Kendini engelleyemeden kahkahalar çıkıyor, şarkının sözleri geldikçe daha fazla gülüyordu. Melek’in düşen yüzü de işin içine katılınca sakinleşmesi zaman aldı.

Melek, çıkan şarkının bütün sorumluluğu kendine aitmiş gibi kızardığında, “Tatlım, şimdi bu bizim şarkımız mı olacak?” diye sordu. Davranışı, bir vicdansıza eşdeğerdi ancak; karşısında kızaran Melek’i gördükçe engel olamıyordu kendine.

“Şimdi… Türkünün içinde geçiyor ya; “Meşe meşeye benzer.” Beni ne olarak görüyorsun? İtiraf et. İçten içe bir odun olduğumu düşünüyorsan duygularımı çok incitirsin.” Mete, konuştukça inanılmaz bir şekilde daha fazla kızaran Melek’e bakmaya doyamıyordu.

“Ben.. bu… bu nedir ya..? Mete. Ben sana türkü söyleyecek olsam kesinlikle bunu söylemezdim. Zaten… Neden bu kadar tel maşa bir şeye bel bağlıyoruz ki? Değil mi ama? Gözlerine bakıp söylesem.” Kendi kullandığı kelimeleri, birebir Mete’ye söylediğinde, Melek’in utançtan kıpkırmızı olmuş enfes yüzünü kendi büyük elleri arasına aldı.

“Utandığında kızarıyorsun, panik olduğunda dilin bir birine dolanıyor ya. İşte bebeğim. Büyük tehlikedesin öyle zamanlarda.” Sesinin tonu hissettiği şehvetle incelmişti Mete’nin.

Melek, ellerini Mete’nin elleri üzerine koyup derin bir nefes aldığında, nefesini verirken sordu; “Nasıl bir tehlike?”

Cevaplamaması kabalık olurdu. “Şöyle ki; vücudunda öpülmedik hiçbir noktanın kalmasını istemiyorum mesela. Hiç kimsenin dokunmadığı… En mahrem noktalarında dilim dolanırken utandığın ama aynı zamanda zevk aldığında, adımı dilinden bir dua gibi döktüğün ânı görmek istiyorum,” derken, başparmağı kızın dudakları üzerinde geziyordu.

Gözlerini kapadığında Melek, aldığı nefesler ciğerlerine yetmiyorcasına hızlıydı. “Ben… Sanıyorum yine utandım… Evet… Utandım…”

Kapadığı gözlerini öptü Mete. Onu, her şeyiyle isterken… Böyle öpebildiği için bir şükür akıyordu kalbine, İlahî Kader makamında. “Utanma, bir tanem… Sana yapacaklarımın yanında bu bahsettiklerim…” derken Melek’in kulağına yaklaştırdı dudaklarını, “…ön söz olur ancak…”

Dudaklarını ısırırken Melek, duyduklarından rahatsız olabileceği aklından geçerek kalbini huzursuz etti ki, Melek, “Çok zor böyle hissetmek… Bu hislerin en net adı ne?” dedi.

“Şehvet!” Melek başını sağa sola sallıyordu, kabul etmediğini göstermek için. “Ama öyle, tatlım… Hızlanan nefeslerin, aralık dudakların, arzunun yoğunluğuyla ağırlaşan gözlerin… Beni istiyorsun…”

Elleriyle yüzünü kapadığında, dudakları, “Rezil olduk, tamam yeter!” diye fısıldıyordu.

On gün önceki hayatıyla şu anki arasında bir umman dolusu fark vardı. Hayat görüşünde yoktu bir kadın için bir şeyler yapmak. Birlikte olduğu kadınlar oluyordu evet ama hiçbirine kendi beğenisiyle bir hediye almazdı. Zaman ayırıp, ne seveceğine kafa yormazdı. Uykusuz kalma pahasına dünyanın bir ucundan diğer ucuna da gidip gelmezdi.

Şimdi her şey hercümerç!

Her şey Melek.

Hayatı baştan sona Melek’ti 23 Mayıs’tan bugüne.

*

Yüzünü, gözünü, boynunu, kollarını buz gibi suyla yıkamasının hiçbir faydası yoktu alev alev yanaklarına, utanç verici hisleri dağıtabilmek için. Mete’nin, yüzünden okudukları, Melek’in farkında bile olmadan verdiği tepkilerdi.

Ne olacaktı hâli? Ne yapacaktı?

Hiçbir fikri yoktu.

Lavabodan çıktığı an Mete Ardahan onu bekliyordu yine! Sırtını duvara yaslamış, kollarını göğsünün üzerinde çapraz olarak birleştirmiş olduğu hâlde buluştu bakışları. Bir genç kızın, hiçbir şeyi olmayan bir adama duymaması gereken hisleriyle tükenirken ilerledi Mete’nin yanına. “Çok beklettim mi?”

“Sorun değil… Bir ömür de bekleriz,” derken çapkın bir ifadeyle göz kırptı. “Aradın mı dedeni?”

“Aradım. Eminim sabaha kadar uyumayacak, bahçedeki çardakta beni bekleyecek.” Bu düşünce bile yetiyordu Melek’e. Dedesinin sevgisi o evdeki her zorluğa değerdi.

“Peki… Hadi yemek yiyelim,” dedi elini Melek’e uzatırken.

“Yemek? Hem de uzun yolda! Yemesek! Bende on numara bisküviler var. Onlardan yesek ya… Daha güvenli hem.”

“Neden? Sana özel hazırlandı her şey. Muhteşem bir iskender var! Ne dersin?” dediği an, ismi yetti açlığın isyanına.

Guruldayan midesine elini bastırarak utancını belli etmemeye çalışıyordu. “Nasıl yani… Nasıl bana özel? Burada mola verileceğini biliyordun da, aşçıyı bizden önce mi yolladın?”

“Evet!”

“Ne?”

“Sergüzeşt’in kebap ustası buraya senin için geldi. Bize sunumunu yapacak, bir saat sonra da geri dönecek.”

Açık kalan ağzını Mete’nin desteğiyle kaparken, utancını, “Mete… Bu delilik!” sözleriyle geçiştirmeye çalışıyordu. Şaşırmak bile Melek’in hâlini ifadede kifayetsiz kalıyordu.

Mete, eli elinde olduğu hâlde lokantanın önünde, bahçede hazırlanmış masaya yönlendirirken Melek’i, “Seni etkilemeye çalışıyorum tatlım,” diyordu.

Neredeydi? Kimdi? Ne yapacaktı?

Her şey bitiyordu, o sözleri duyduğunda. Kalan aklı da masayı gördüğünde göçüp gitti. “Sen… İnanılmazsın… Böyle şey görmedim ben.” Mete’nin tuttuğu sandalyeye, tabiri caizse çöktü Melek.

“Saat kaç oldu, hâlâ bir şey yemedin. Hadi başla!”

Önünde duran servisin kapağını açtığında koku ve benzersiz görüntüsüyle ne söyleyeceğini bilemiyordu Melek. Midesinde, kanatlı at istilası varken, nasıl yiyecekti?

Mete’nin eli çatalına uzandı, et ve pide ziyafetine daldırdı. “Aç ağzını meleğim,” dediğinde, Melek o bal rengi bakışlarda eriyip giderken açtı ağzını.

Muhteşemdi!

“Alabilir miyim?” Elini çatala uzatıp, Mete’nin elinden aldığında lezzete inanamıyordu. “Bu enfes! Ben daha önce meğer iskender yememişim. Sen de yesene!”

“Afiyet olsun.”

“Sana da olsun ama! Sen de ye.”

“Peki…”

“Peki mi dedin sen? O ne tatlı oldu öyle? Aferin yavruma…” Otobüste anlattıklarının yoğun hüznü dağılmış, Mete’nin dudaklarından duyduğu şehvet şarkısını sindirmiş olduğu hâlde gülüyordu Melek. “Hadi şimdi yemeğini ye!”

“Emredersin meleğim,” derken, yemekten ziyade, Melek’i seyrediyordu.

*

“Birkaç gün bir şey yemeden idare edebilirim sanırım.” Koltuğa yaslandığında ellerini karnının üzerine yerleştirdi.

“Kuş kadar yemek yiyorsun! O kadar az yemekle ayakta durman mucize!” Mete’nin sitemi, Melek’in tabağını bitirememiş olmasınaydı.

“At kadar yedim, Mete ne kuşu? İki hayvan arasındaki farklılıkları sana anlatmamı ister misin?”

Melek’in yüzünü avuçları arasına aldığında birkaç santim mesafe vardı, tadını alabilmek için ömrünü feda edebileceği dudaklarla arasında. “O konuşup duran dilini senin… Deneme sabrımı!” Bakışları Melek’in dudaklarına kilitliydi. Hızla soluduğu nefesleri, dudaklarını okşuyordu Mete’nin iradesini kamçılarcasına.

“Ne yapıyorum denerken?” Otobüsün ışıkları kapandığında, karanlığı aydınlatan tek şey, otobüsün zeminini ışıklandıran incecik ledlerdi.

“Farkında bile olmadan yaptıkların…” Devamını getiremedi Mete.

“Ben çok… Mutlu hissediyorum kendimi. Huzurlu ve mutlu… Şu an, kalbimi sıkıştıran garip heyecana, alamadığım nefeslere, başımdaki dönmeye rağmen çok mutluyum, Mete.” Mete’nin omzuna başını yasladığında, kollarının bedenini sarması için izne gerek yoktu o sıcaklığa muhtaç teninin. “Sen de öyle hissediyor musun?”

“Ah bebeğim hissediyorum. Kesinlikle. Her gün, bir ömür böyle hissetmek istiyorum. Lütfen bana bir ömür kendimi böyle hissettir.” Melek’in hislerinin karşılıklı olduğunu anlatmak isterken, ağzından dökülen kelimeler daima olsun diyerek dua edebileceği; gerçek hisleriydi.

Melek, omzuna yasladığı başını kaldırıp gözlerinin içine baktığında, Mete romantik birkaç söz bekliyordu. “Koltuğunu biraz daha yatırır mısın? Ben de yatırayım. Bir-iki saat uyursak dinlenmiş oluruz.”

Ancak duyduğu duygudan yoksun bir hakikatti.

Dünyanın en mükemmel evlilik teklifi değildi. Kabul ediyordu ama en azından duymazdan gelinmeyi de hak etmiyordu. Başını dünyanın en rahat yeriymiş gibi yerleştirdiğinde yine Mete’nin omzuna, beş dakika geçmemişti nefes alıp verişleri bir düzen üzere çıkmaya başladığında.

Kısaca özetlemek gerekirse, duyduklarını sallamamış, dikkate bile almamış, uykunun kollarına Mete’nin omzunu kullanarak akmıştı.

Mete’yi yanında istiyordu fakat hayatının sonuna kadar istemiyordu belli ki…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir