Candan Öte ~ 66 | Hediye

İnsan hayatı boyunca yaşayacağı her ne varsa önceden biliyor olsaydı da yine hayattan böylesi keyif alabilir miydi?

Mutlu olabilir ya da huzurla var olabilir miydi?

Acılarını bilse… Sevinçlerini… Ayrılıklarını… Ölümler ve… Kayıplarını…

Yaşayamazdı… İnsanı Yaratan şüphesiz gaibin âfâkında sakladıklarıyla kullarına merhametini gösteriyordu. On dört yaşında ailesini kaybedeceğini bilseydi, büyümek istemez, anneannesini bulduktan sonra, ölümlerine şahit olacağını bilseydi de vuslatı dilemezdi belki de o şefkat dolu kadınla…

Her insanın böylesine sıralayabileceği bir listesi belki vardır, belki de yoktur ancak Melek bilmediklerine şükrediyordu. Birkaç ay önce Cevat’ı tanıdığında, o koskocaman cüssesinde sakladığı naif ses tonu ve koruyucu bakışlarında huzuru hissetmişti her daim… Şimdi ise; gelinini kıyılacak nikâhlarına hazırlıyor ve dilinden duaları eksik olmuyordu Melek’in.

“Hafsa… İnşAllah çok mutlu olacaksınız.” Melek bir yandan temenni sunarken, Ayşe de, “Şu güzelliğe bakın MaşAllah… Rabb’im sizi iki cihanda mutluluğu yaşayanlardan etsin,” diyordu.

Hafsa duyduklarının etkisiyle gözlerini yumdu, bir gözyaşı damlası süzüldü inceden bir yol izleyerek çenesine doğru. “Âmin…” diye fısıldadı içtenlikle gözleri hâlâ kapalı olduğu hâlde. “Âmin…”

Melek, kollarını sararken Hafsa’ya, “Lütfen ağlama…” diye fısıldıyordu. Cevat’ın, karşısında gözü yaşlı bir gelin göreceği fikri boğazında düğümlenen bir yumruydu yutkunup da atamadığı. Cevat’ın üzülmesini, kırılmasını ya da mutsuz olmasını istemiyordu.

Titreyen elleri Melek’in omuzlarını sardı. “Ben iyiyim… Gerçekten iyiyim… Sadece ailemden hiç kimse yanımda yok… Çok şükür ki siz varsınız… Annem de olsaydı diye akıyor bu gözyaşları…” Melek’in kalbine bir ümit afitab olup doğuyordu… Cevat’a karşı hisleri, değişmiş olabilir miydi Hafsa’nın?

Birkaç gözyaşı daha ve sonra Melek sağında, Ayşe solunda olduğu hâlde Hafsa ile birlikte alt salona doğru iniyorlardı. Hafsa ve Cevat için endişelenmeye kısa bir ara verdiğinde Ayşe’nin güzel yüzüne bakıyordu mutlulukla. Kardeşi, belki de çocukluğunun ardından ilk kez simsiyah saçlarını örmüş, omuzlarından aşağı salıvermişti. “Ayşe’m… Çok güzel görünüyorsun…” sözlerini içinde tutamadı Melek. Yüzünde olmayan siyah boyaların yokluğunda kızarırken kardeşi, “Senin o güzel gözlerindendir meleğim,” diyordu.

Ama öyle değildi… Ayşe, artık korkmuyordu yüzünü göstermekten… Artık, biliyordu ki; hiç kimse güzelliği için incitemeyecekti onu… Artık Ayşe, küçük bir kız çocuğu değildi… Gökgürültüsünün şiddetine sığınıp, her gece o gürültüyü duyma isteğiyle, odasında titremeyecekti de…

Melek’in Ayşe’si… Artık yaralarını sarmış, gücünü Yaratan’dan alan bir kadın olmuştu nihayet. Bu düşüncelerle salona girdiklerinde, Cevat, Fuat ve Mete nikâh memuruyla ayakta durmuş sohbet ediyorlardı. Bir anda dönüp kapıya doğru baktıklarında, âdeta kızların gelişini hissetmiş gibiydiler.

Cevat, Hafsa’yı krem rengi zarif elbisesi içinde seyrederken, Fuat’ın gözleri çok kısa bir süre Ayşe’nin örgülerinde gezindi. Mete ise… serbest bıraktığı saçlarından, üzerindeki mavi elbisesinin etek ucuna kadar süzüyordu karısının bedenini gözünü bile kırpmadan.

Neden sonra toparlandı, Cevat’ın omuzuna elini koydu. Sanki sessiz bir anlaşma yaşıyorlardı kendi aralarında. Yavaş adımlarla Hafsa’ya doğru yaklaşırken Cevat, salondaki istisnasız herkes bu anı seyrediyordu. Emine, Ada, Levent, Serdar, Tamer, Öykü, Fuat, Ayşe, Mete ve Melek…

Krem rengi upuzun elbisesi içinde, yine aynı renk başörtüsüyle Cevat’ın karşısında duran genç kız, müstakbel kocasına doğru bir adım attı.

İlk konuşabilen Cevat oldu karşılıklı bakışarak geçirdikleri o uzun sürenin ardından… “Hazır mısın?” diye sordu, koruma iç güdüsüyle sesine hâkim o latif tonla.

Berrak Türkçesi ile, “Hazırım,” derken genç kız, karşılıklı durmuş birbirlerinin yüzünü ilk kez görüyormuş gibi seyrediyorlardı; Hafsa ve Cevat… Birkaç gün önce konuştukları mesele hakkında düşünme fırsatı olmuş muydu Hafsa’nın, bilemese de gözlerinde korku değil de ümit gördüğüne yemin edebilirdi Melek.

Gaybı bilen Allah’a şükürler olsun… Zaman ne getirecek, kim bilebilir ki?

Ve nikâh kıyıldı. Şahitlik ederken Mete ve Melek bu kutsal ânâ, melekler de şahitti belki de bu hayırlı izdivaca. Memleketinden ayrılmak zorunda kalan bir genç kız ve onu Allah’ın izniyle korumaya yemin etmiş bir adam.

Melek imzasını, “Rabb’im… Sen iki alemde de mutluluk ver sevdiklerimize,” duasını mırıldanarak attı.

Kalemi ve defteri Mete’ye uzatırken, kocasının gözlerinde görüyordu kendi suretini. Baktı… Baktı. “Âmin…” fısıltısını, gözlerinin içine bakarak söylediğinde, aralanan dudakları, ne derece şaşırmış olduğunun bir kanıtı gibiydi Melek’in.

Mete’nin kulağına yaklaştığında, “Sessiz olduğumu sanıyordum… Bağırarak mı dua ettim?” diye fısıldıyordu.

*

Mete, kalemi eline aldı, sağında duran karısından başını çevirip, sol tarafına dönerek, engelleyemediği gülümseyişini bastırmaya çalıştı nafile bir çabayla. Ellerinin arasından kayıp giden iradesiyse umurunda bile değildi… Boğazını temizledi, bekleyen çifte özür dileyen bakışlarla baktı. İmzasını atarken mırıldanıyordu, “Ben sizin içinizi okuyorum, Leydim… Sessizliğiniz hiç hükmünde bu hayrana…”

Sessizliğin seyrinde dinliyordu Melek’in nefesinde değişen ritmi.

Nikâh memuru konuşuyordu…

Ama Melek ve Mete duymuyordu… Onlar birbirine kilitlenmiş, seyrediyorlardı aşkla bakan gözleri.

Memur, “Allah mesut etsin,” dedi, herkes bir ağızdan, “Âmin,” diyerek salonu inletti. Afrikalı bir gelin ile yarı Kafkas bir damat… Bu farklılıklarından mıydı bir öpücükle mühürlenmeyen nikâh âkitleri bilinmez ama çiftin birbirlerine bakışları, sessiz geçen sürenin ardından, gelinin küçük bir tebessümüyle damadın başını eğerek o tebessümü karşılaması kadar naifti…

Karşılıklı durup, birbirini seyreden ama konuşmayan gelin ve damadı, Mete’nin, “Salih baba bizi bekler… Hadi gidelim,” çağrısı çıkarıyordu.

Bir anda bu yakınlıktan sıyrılıp, bekleyen insanlara doğru döndüklerinde her şeye rağmen kutlanması gereken bir nikâh vardı. Ölümlere, acılara ve kayıplara rağmen.

Birkaç araba Tarabya’dan Balat’a doğru yol alıyordu öğle güneşi yerini ikindi vaktine terk ederken. Arabanın arka koltuğunda yan yana otururken iki genç, karısının kokusunu içine çekiyordu hissettiği derin hazla. Meleğinin soğuk ellerini ellerinin arasına aldı daha fazlasını yapamayacağı… bu çaresizlik anında. “Nasıl bu kadar üşüyebiliyorsun?” Ellerinin arasındaki narin parmaklar âdeta Mete’ye muhtaç gibiydi…

Ya da genç adam çok iyimserdi…

Öpmek için gün saydığı dudaklar, kalbini titreten bir gülümseyişle kıvrıldı, “Birkaç fikrim var buna dair…” deyip susarken.

Yanağına düşen saç tutamlarını kulağının arkasına sıkıştırdı, karısının ipeksi tenini okşadı parmaklarının tersiyle. “Duymak isterim…” Rica etmeyi düşünürken, yine emir soğukluğunda çıkıyordu Mete’nin kelimeleri.

Başını çevirdi, yine gözlerinin huzuruyla sardı Mete’yi… “Sen yanımdayken bana dokunduğunda ısınabilmek için,” dedi, o efsunlu ses ve genç adam için zamanın seyri değişti… İçinde bir yangın gibiydi karısının sözlerinden sonra Yaratan’a olan teşekkürü. Mete’nin iradesi meleğinin sözlerinde erirken, devam ediyordu kocasına neler yaptığını fark etmeden. “…ya da sadece senin varlığına duyduğum heyecandan… Belki de bedenim sana dönük hayata tutunduğu için… Sırf sen daha çok dokun bana diye üşüyorumdur.”

Sözlerinin sonunu kulağına fısıldadığında, Mete zoraki bir hareketle geri çekiyordu kendini kalbine hayat olan karısından. “Ah… İmtihan… Uzak dur biraz! Geldin girdin burnuma!” Sözlerine devam edemediğinde Melek’i incitme düşüncesi kahrediyordu Mete’yi.

Ama o efsun dolu ses, kahkaha nağmesi olarak ulaşıyordu kalbine. “Ah Mete… Mete… Mete… Rolleri mi değiştik nedir? Sen kaçıyorsun, ben kovalıyorum…”

Dikiz aynasından Öykü’nün yüzünün aldığı gülümsemeyi görebiliyordu. Koltuğuna daha çok yerleşirken, “Biz de böyle kızım! Almışım seni nikâhıma nasılsa!” diyerek kibirlenirken, meleğinden beklediği sağlam bir azardı.

Ama o… Yine yanıltıyordu Mete’yi, “Senin canın sağolsun da…” diyerek. “Bir beş yıl tanışabilme ümidiyle yaşadım… Varsın ömrümün kalanında da…” Sözlerinin devamını getirmesini bekliyordu, gözlerinde yanan garip bir acıyla.

Neden böyle hissediyordu? Neden gözleri yanıyordu?

Karısının ellerini sol eliyle tuttu, sağ elini kaldırdı Melek’in tenine uzanabilmek için. Pencereden tarafa çevirdiği başıyla saçları yanaklarını örtüyordu o güzelliği görmek isteyen adamı meftuna çevirerek. Eli uzandı, geri çekildi… Tekrar uzandı, yine dokunamadı.

“Bence başarabilirsiniz Mete Bey…” dedi, gülümseyen dudaklarını Mete’nin görüşüne sundu… Yanakları… Gözleri… Saçları… Öpebilmeyi dilerken sadece seyredebildiği meleği… Sevgiyle bakan gözlerinden hayranlığını okuduğu meleği.

“Utandırmasana kızım! Allah Allah! Rüya gibi bir şeysin! Ya dokunduğumda kaybolursan?”

Gülümseyişi derinlik kazandı. Elini Mete’nin avuçlarından çekti, kirli sakalların hüküm sürdüğü yanağına yerleştirdi. “Sana uzanıp dokunamadığım rüyalar görüyorum…” Sözleriyle birlikte Mete’nin yanağını Melek’in eline bastırışı insiyakiydi. Büyük bir ihtimal, sakalları karısının narin eline batıryordu ama umursayacak kadar kendinde değildi genç adam. Başını aşağı yukarı hareket ettirirken ümit ettiği; meleğinin tenini daha çok hissedebilmekti.

Öykü aracı durdurdu, Levent indi kapılarını açtı. Eli yanağını terk ederken, “Sen benim rüyamdın…” diyerek indi açıkta duran kapıdan.

Derin bir nefes alma isteğiyle yanarken ciğerleri, birkaç saniye izin veriyordu kendine. Sakinleşti, araçtan dışarı çıkabildi.

Kalabalık bir topluluk hâlinde Salih Baba’nın küçük ve samimi lokantasına    gelmişlerdi ve bu samimi mekânın sahibi kapıda bekliyordu misafirlerini. Melek’in eli elinde olduğu hâlde içeri girerken, Salih’in dualarından nasip alıyordu iki genç Cevat ve Hafsa’nın hemen ardından.

Yeni evli çifte tebriklerini sunan Sultan anne ve Salih baba önceden hazırlanmış masaya davet ediyorlardı gelenleri. Koskocaman düğün sofrası, gelecek olan diğer misafirleri beklerken, tatlı bir muhabbet vardı düğün cemaaati arasında.

Çok bekletmeden içeri giren Şule ve Feride selam vererek, tebriklerini sundular Cevat ve Hafsa’ya. Cevat’ın az konuşan ve sürekli ciddi olan fıtratını bilen iki genç kadın Hafsa ile tanışırken Melek’in aracılığıyla, Cevat ister istemez kurulan bu kadınlar muhabbetinden uzaklaşmak zorunda kalmıştı.

Kapı yine açıldı, Ömer ve Şahika içeri girdi. Şahika üzerindeki mantoyu çıkarıp Erhan’a uzatırken, ardından giren Ömer’e, “Kardeş! Sen beni mi takipliyorsun ya? Her yerde karşımdasın!” diyerek, sessiz olma çabasında sitem ediyordu.

Çabası sessizlik gayretiydi belki ama dışa yansıyan hiç de öyle değildi. Ömer, gözlüğünü düzeltti, kibirli bir gülümseyişle baktı karşısındaki rengarenk kıyafetlerin sahibi kızıl saçlı kadına. “Kadınlara bahşedilen özgüvenin yüzde altmışını siz sömürüyorsunuz hanımefendi..! Siz davetli olduğunuz kadar ben de buraya davetli olarak geldim!”

Ömer’i karşılamak için yanına doğru ilerlerken şahit olduğu manzarayla, bu iki hukuk insanının, tanıştıkları günden bu yana hâlâ geçinemiyor olmalarıyla beraber bu atışmaları da güldürüyordu Mete’yi.

Melek, Şahika’nın yanına gelmiş, “Hoş geldin Şahika!” diyerek kollarına atılmıştı bile.

Mete ise elini uzattı, “Hoş geldin Ömer, hoş geldin Şahika,” dedi, karşısındaki terbiye timsali, iyi yetiştirilmiş İstanbul gencine ve Melek’in sert mizaçlı arkadaşına.

“Hoş bulduk Mete Bey,” derken Ömer, Şahika da, “Hoş bulduk… Daha da hoş gelmiştim ancak… Neyse… Ne habersiniz?” diyordu lafını bilerek tamamlamadan.

Çok nazik bir kadın değildi Şahika… Ancak söz konusu kibar beyefendi, Ömer olduğunda, gözü kara bir Amazon kadınına dönüşüyordu âdeta.

Ömer’in tek yaptığı, gülümsemekti. Meleğine hâlini hatırını sordu, ardından Mete ile birlikte arkasında bıraktı Şahika’yı. “Neler oldu öyle Ömer?” diye sorarken aslında belliydi olan da biten de.

“Deli sanırım… Fazla muhatap olmamak lazım.” Ömerin yüzündeki gülümseme, bu söylediklerinin tam aksini ifade etse de hiçbir şey söylemedi genç adam.

Salih baba, Sultan anne, Emine, Ada, Levent, Şule, Feride, Öykü, Şahika, Ömer, Serdar, Tamer, Fuat, Ayşe ve nikâhları, bu masa etrafında kutlanan Cevat ve Hafsa. Meleği ile yan yana oturmuş, bu koskocaman aile tablosunu seyrediyorlardı.

Enfes kokusuyla saran mercimek çorbasının ardından ızgara köfteler, acı biber turşusu ve karışık turşular, piyaz ve tazecik yayık ayranıyla bu yemeği daha da güzelleştiren bir muhabbet vardı masadaki herkes arasında.

Kızlar, Sultan anne ve Emine’nin anlattıkları hikayeleri kahkahalarla dinlerken, erkekler spordan siyasete keyiflerince sohbet ediyorlardı.

Vakit bir hayli ilerlediğinde lokantadan ayrılma vakti de gelmişti artık. Herkes arabalara dolmuş Melek ve Mete’yi beklerken, karısının derdi, “Bir akşam mutlaka yemeğe bekliyoruz anne,” idi. Sultan anne ve Salih baba bu davete elbette icabet edecekti.

Vedalaşıp ayrıldıklarında Mete direksiyona geçti, Melek arka koltuğa Ayşe’nin yanına oturdu. Fuat’ın ön koltukta, umursamaz bir tavırla oturduğunu gören Mete, “Oğlum geçsene arkaya… Ben meleğimin elini tutmak istiyorum!” diyerek, kardeşinin canını sıkabileceğini ümit ediyordu.

Ama heyhat! Fuat, büyük bir pişkinlikle emniyet kemerini bağladı, “Elini boş bırakmayalım öyleyse paşam,” dedi. “Hadi tatlım… Ver elini elime.”

Arkada oturan Melek’in sessiz gülüşünü, engelleyemediği bir tebessümle dinledi genç adam gözleri kapalı. Ayşe’nin ise derdi bambaşkaydı, “Ben bir taksiyle geçerdim Beşiktaş’a Mete… Niye zahmete girdin ki?” gibi.

Mete, “Kardeş… Zahmet falan, ayıp oluyor! Zaten seni Beşiktaş’a götürmeye hiç niyetim yok… Bizimle geleceksin!” derken, az önce eğlence dolu sözler duyulan arabanın içinde derin bir sessizlik vardı. “Madem iki gün sonra Fransa’ya dönüyorsun, öyleyse meleğimin seninle daha çok vakit geçirmesi gerek.”

“Peki…” dedi yalnızca. Bu kabullenişinin altındaki derdini, nasılsa Melek’e anlatacaktı.

Bahçe kapısından içeri girdiklerinde Mete kızları evin önünde indirdi, arabayı garaja Fuat ile birlikte götürdü. Hafsa ve Cevat yeni evlerine doğru uzaklaşırken, Mete Fuat’ın yakasına yapışmamak için zor tutuyordu kendini.

Arabadan indiler, anahtarları yerine astı hiç âdeti olmadığı hâlde. Ellerini ceplerine soktuğunda kardeşini inceliyordu.

Fuat ise, kalçasını alet tezgâhına yaslamış, dik bakışlarla Mete’ye bakıyordu. “Derdin ne birader? Söyle, rahatla da!”

“Tek bir şey söyle… Gelinliği giyip, o Fransızla evlenirse… Üzülecek misin? Üzülmeyecek misin?

Önce yutkundu, sonra sağ elinin baş ve işaret parmaklarıyla burun kemerini sıktı. “Hiçbir şey hissetmek ya da düşünmek istemiyorum… Sadece… Bu kadar yılın ardından sigara içmek istiyorum.”

Söyleyecek sözü kalmamıştı Mete’nin. Garajdan çıkmadan hemen önce, elini Fuat’ın omzuna koydu, “Pişmanlık kötü… bilesin,” dedi, hayatı boyunca yaşadığı pişmanlıkların en büyük şahidine. Sonraysa… soğuk garajın içinde yalnız bırakıyordu kardeşini meleğine kavuşabilme ümidiyle eve doğru ilerlerken… Tek dileği; son pişmanlıktan önce gururu bir kenara bırakmasıydı Fuat’ın…

Ve biliyordu ki; bu imkansızdı.

*

Kendini bildiği günden beri, asla boş muhabbetleri seven ya da fuzuli yere konuşabilen bir adam olmamıştı Cevat. Herkese karşı hak ettiği kadar nazik, aptallığa karşı ise daima tahammülsüz olmuştu. Daha önce birkaç kadınla ilişki yaşamış olsa da ciddi bir birliktelik ya da genç bir kızla münasebeti asla olmamıştı. Hatta orta okulda ilk kez birlikte olduğu… Kendinden on yedi yaş büyük bir kadındı.

Arabanın motorunu durdurduğunda, yıllardır yaşadığı eve girmek istediğini hiç sanmıyordu. Kendinden oldukça küçük bir kızla evlenirken, aklı neredeydi acaba?

Düşünce sellerinde boğulduğu sırada, “İneyim mi arabadan?” sorusunu duydu küçük gelininin. Küçük değildi esasen… Melek Hanımdan da bir yaş büyüktü ama Melek’i bile evladı ya da daha iyi ihtimalle kardeşi gibi görürken, bu kız onun zevcesiydi.

“İn…” Bir genç kızla nasıl konuşması gerektiğine dair eğitim alabileceği bir kurum bulabilir miydi acaba? “Yani… inebilirsiniz.”

Bir nebzede olsa toparlayabilmişti belki…

Belki.

Uzun eteklerini, sol eliyle tutup arabadan çıktığında, derin bir nefes çekmek istiyordu ciğerlerine Cevat. Nefes alamadığı hâlde arabadan indi, yürümeye başladı genç kızın ardında. Mete’nin, birkaç günde, müştemilattan yeni gelin evine çevirdiği, iki katlı evin bembeyaz kapısı önünde durduklarında, Cevat cebinden anahtarı çıkardı, kapıyı açıp kenara çekilerek genç kızı içeri buyur etti.

Aralarında, sessizlikte büyüyen bir boşluk vardı âdeta. Antreyi ışıklandıran aplikler yeterli gelmediğinde ışığı açtı, Hafsa’nın verdiği selamı aldı Cevat. Cevat’ın aklına bile gelmeyen selam… Cevat’ın aklı neredeydi ki?

Heyecan hissetmiyordu… Ama karşısındaki kızın heyecanını titreyen ve nereye koyacağını bilemediği ellerinde görebiliyordu. Kapıyı kapadı, genç kıza döndü. “Yorgunsunuzdur… Yukarı çıkın isterseniz.”

Yutkunuşu latif bir ses oldu sessizliği bölen. Başını eğdi, merdivenlere doğru ilerledi. Cevat ise durduğu yerden seyretti yalnızca. Genç kız, üst kata çıkmış hatta büyük ihtimalle odanın ışığını kapayıp yatmıştı… Ama Cevat hâlâ boş merdivenleri seyrediyordu.

Mutfağa doğru ilerleyip, buzdolabından bir şişe su çıkardı. Henüz hiç bilmediği bu mutfağın düzenine alışmaya çalışırken, birkaç dolabı açtı ve kapadı. Bulduğu raftan bardak indirip soğuk suyu içine boşalttı. Ciğerlerinde yanan bir ateş vardı âdeta. Üç nefeste içip bitirdiğinde, su şişesini buzdolabına geri yerleştirdi.

Oyalanabildiği kadar oyalanıyordu. Yatsı namazını kıldı, televizyonda spor programlarında hararetle tartışan yorumcuları seyretti. Hayatı boyunca yorulduğu için uyuduğu hiç olmamıştı. Şimdi de yorgun değildi… ama üzerindeki takım elbiseden kurtulmak için sabırsızlanıyordu.

Oda kapısını kilitlemiş midir diye düşünürken, kendini o kapıyı seyrederken bulması, zaten karanlığa teslim ettiği hâletiruhiyesini iyice karartmaktan başka bir işe yaramıyordu. Ayaklarının üst kata sürüklenişi herhâlde kendi iradesi değildi… Kapıya parmaklarıyla üç kez nazik olma çabasıyla vururken, içeride yanan ışığı görebiliyordu kapının altında, o küçücük aralıkta.

İçeriden latif bir ses geldi, “Buyurun…”

Kendine en kısa sürede bir oda hazırlamalı, kıyafetlerini de bu odadan çıkarmalıydı. Kapıyı yavaşça açtı, içeriye adımını attı. Yeşil elmanın taptaze kokusu bütün odayı kaplamıştı âdeta… Yeşil elma… Tek sevdiği meyveydi Cevat’ın… Başını kaldırıp baktığı an donarken vücudu, kalbi belki de ilk kez normal ritminin ötesine çıkıyordu.

Heyecan neydi?

Yaşayanlar bilirdi belki ama Cevat bilemiyordu.

Hafsa, beyaz, uzun bir gecelik ve o geceliği güç bela örten sabahlığıyla, yetmemiş gibi artık başında olmayan örtüsünün yokluğunda upuzun saçlarıyla karşısında ellerini birleştirmiş, ayakta bekliyordu.

Saçları… Gür, upuzun maun rengi saçları…

Cevat’ın ilerleyemeyeceğini anlamış olacak ki adım adım yaklaştı kocasına. “Ceketini alayım,” diyerek çıkarmak için uzandığında, insiyaki bir hareketle genç kızın iki elini yakaladı, geride durması için sabitledi genç kızı.

Önce Cevat’ın gözlerine baktı Hafsa anlamak ister gibi, sonra bileklerini saran sımsıkı ellere. Kızın, kızaran yanaklarını gördüğü an elleri kendiliğinden çözüldü. “Ben hâllederim.”

Kendileri için hazırlanan dolaba ilerleyip, ceketini çıkardığında ellerinde tuhaf bir titreme vardı… Kızın kalbini kırmış olma fikriyle huzursuzluk hissederken, rafta duran eşofman ve tişörtü eline aldı, odaya geri geldi.

“Bana karşı böyle bir sorumluluğunuz yok…” deyip, odanın çıkış kapısına doğru ilerlerken, kızın sesini duydu, “Anlayamadım..?”

Durdu, döndü, “Evliliğimiz formalite… Gerçek bir evlilik değil!” dedi ve çıktı odadan. Hafsa’nın herhangi bir şey söylemesine fırsat bile vermedi.

Bu duydukları rahatlatmıştır herhâlde onu… Zira… Sevmediği bir adamın öpüşünü ya da dokunuşunu isteyecek değildi…

*

“Saçını ördüğünü daha önce hiç görmemiştim Ayşe’m… Çok yakışmış…”

Arkadaşına özel dekore edilen odada, tuvalet masasının önüne oturmuş, örgüleriyle oynarken Ayşe, Melek’in sözleriyle gülümsüyordu. O kadar emanet bir gülücüktüki, en ufak bir hüzünle silinip gidebilirdi. “Babam örerdi saçlarımı… Bana “Ayşe Nur” dediği vakitlerde… O öldükten sonra ilk kez… kendim örüyorum…”

Ellerini Ayşe’nin yanaklarına yerleştirdi, “Gitme Ayşe’m… Lütfen Fransa’ya tekrar gitme!” diye yalvarışta bulundu.

Ayşe, ellerini Melek’in elleri üzerine yerleştirdi. Başını biraz çevirip, öpücük kondururken arkadaşının eline, gözlerinde akıtmadığı yaşların parıltısı vardı. “Gitmeliyim meleğim… Pierre… Pierre’e geleceğime söz verdim… O, beni bekliyor…”

Ellerini kardeşinin yüzünden çekti, kendi bedenine sardı küçük bir çocuğun kırgınlığıyla. “Bu haksızlık! Kendine haksızlık ediyorsun! Ne yapacaksın? Sırf senin gibi yaralı diye o adamla evlenecek misin?”

Kızgındı, Melek… Ama kime kızgın olduğunu bilmiyordu.

“Bilmiyorum can koç… Bilmiyorum. Sadece gitmem gerek.”

Karşılıklı koltuklarda oturup, sohbet ederken zaman akıp gitmişti. Melek kolundaki saate baktı, “Çok geç olmuş,” diyerek ayağa kalktı, “Ben gideyim, sen de uyu artık…”

Ayşe de kalktı. “Allah rahatlık versin canım. Üzme sakın kendini.” Kapıyı ardından kaparken Melek, Ayşe’nin yaşadığı acıyı, kırgınlığı ve geçmişten kalma yaralarını tam kalbinde hissediyordu.

Mete’nin uyuduğunu düşünüyordu sessizce yatak oda kapısını açarken. İçeri girdi, yatağın üzerinde uzanmış, ayaklarını yataktan aşağı sarkıtmış olduğu hâlde kollarını göğsünde birleştirmiş uyuyan kocasının yakışıklı suretini seyretti. Yavaş yavaş yanına yaklaşırken, az önce yaşadığı acı şükre dönüşüyordu. “Mete’mi bana nasip eden Rabb’im… Sana şükürler olsun… Beni sevdiğime kavuşturduğun gibi… Ayşe’mi de sevdiğine kavuştur Allah’ım…”

Bir elini yatağın ahşap başlığına yerleştirirken diğer elini beline dayadı biraz öne doğru eğilerek bakmaya doyamadığı kocasına yaklaştı. Belinde duran elini uzatıyordu, Mete’nin yüzünü okşama niyetiyle. Tenine daha dokunamamıştı ki bir anda Mete bileğini yakaladı, Melek’i bulunduğu pozisyondan alıp, yatakta altına çekti. Elleri bileklerini mengene gibi kavramış olduğu hâlde yatakta sere serpe yatarken düşündüğü;

Ne ara havalanıp, Mete’nin kucağına düştüğü ve küçücük bir hamlede kocasının altında kaldığıydı…

Hiçbir fikri yoktu…

Mete, “Ne yapıyorsun?” diye sorarken, bakışlarında öfke vardı çok kısa bir süre. “Meleğim?” Karısını tanıyabilmiş olacak ki bakışları bir anda sımsıcak bir hâle büründü. Üzerinde doğrulurken, hasretini çektiği sertliği vücudunun en mahrem yerinde hissediyordu… O hissediyordu ancak, kocasının derdi başkaydı… “İncittim mi seni? İyi misin?” derken vücudunu inceliyordu. Göğüslerinde, boynunda, yüzünde ve kollarında dolaşıyordu bakışları ve… Elleri.

“Ah… İyiyim… Çok iyiyim…” derken kalçasını kıpırdatışı tamamen istem dışıydı.

Gözlerini sımsıkı kapadı ve açtı Mete tahammül etmeye çalışırmış gibi bir ifadeyle. Melek’in üzerinden kalkmaya niyetlendiğinde genç adamın bileklerinden kurtardığı ellerini kocasının sırtına doladı, kendine çekti. Yetmedi… Bacaklarını aralayıp Mete’nin beline sarılırken hissettiği haz, yeterli gelmeyen soluklarında saklıydı Melek’in.

Sımsıkı sarılıyordu Mete’ye… Mete ise hiç kıpırdamıyordu. Başını Melek’ten uzaklaştırmış, alnını yatağa yaslamıştı. Birkaç saniye o şekilde kaldıktan sonra, “Bırak!” dedi, boğuk ve zor duyulur bir sesle. “Bırak, meleğim!”

“Hayır!”

“Bırakmalısın…”

“Ha-yır!”

Kalkmaya niyetlendi, daha çok sarıldı Melek kocasının bedenine. “Unuttun mu..? Önce affettim diyeceksin… Ve birkaç hafta bekleyeceğiz…”

Kollarını gevşetti önce. Elleriyle yüzünü örterken, “Tamam ya… tamam…” diyerek söyleniyordu.

Ellerini yüzünden çektiğinde, Mete de yavaş yavaş üzerinden kalkıyordu, gözlerinde yanan arzu ateşiyle. Kalkmadan önce, “Seni öpmek istiyorum,” diye fısıldadı o çaresizlik dolu sabır anında. Nefesi ise tenini okşuyordu kadifemsi bir yumuşaklıkla.

Melek gözlerini kapadı, aldığı derin nefeslerle sakinleşmeye çalıştı. Ancak ne aldığı nefesler şifa oluyordu bedenine, ne de kapalı gözleri engel oluyordu gözlerine esir olduğu adamı görmesine. Kadife yumuşaklığında, içini titreten ses tonunun nasıl acı verdiğini, Mete’ye olan ihtiyacı doruk noktasına ulaşmışken daha iyi anlıyordu. “Bence sen kalk… Ama lütfen… Bu ses tonuyla konuşma… Lütfen…”

Üzerinden kalktı, yatağın kenarına otururken, sırtını döndü Melek’e. Birkaç kere derin nefes alıp verdikten sonra başını hafifçe Melek’e çevirdiğinde, tek yaptığı başını aşağı yukarı sallamaktı, o kadar. Sonra kalktı, hızlı adımlarla kendini banyoya attı.

Vücudu yanıyordu… İhtiyaç, hasret, istek, arzu, şehvet… Hepsi de çok güçlü duygulardı ve bedenini tir tir titretiyordu.

Derin derin nefeslerle sakinleşmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktu.

*

Şubat soğuğunu hissetmek için pencereyi açmasına gerek yoktu. Buz gibi elleri ve hiç ısınmayan bir burnu vardı Ayşe’nin. Rahmetli babasının; “Kedi burunlu Ayşe’m,” dediği burnu.

Midesinde yoğun bir bulanma hissediyordu. Sabahtan beri geçmesini ümit etmişti ancak geçmiyordu ne yazık ki. Uyumak niyetiyle yattığı yataktan bu bulantıyla kalktığında temiz hava alabilme düşüncesiydi pencereyi aralayışı…

Ama… Heyhat.

Saate baktı, 03:07’yi gösteriyordu. Herkesin yatmış olduğunu ümit ederek mutfağa inmekten başka çaresi yoktu. Nane limon yapabilir, balla tatlandırıp içer ve şifayı bulurdu Allah’ın izniyle. Melek’in bıraktığı kalın sabahlığı pijamalarının üzerine geçirdi, örgülerini yakasından dışarı çıkardı. Yavaşça açtığı oda kapısından geniş hole adımını atarken, bu evde çocukluğu geçmiş olsaydı ancak bu kadar yabancı hissetmeyeceğini düşünüyordu kendi kendine. Bu rahatlığın sebebi can arkadaşının sevgisi ve tabii onun yârinin samimiyeti de olabilirdi. Alt kata yaklaştığı sırada derinden gelen bir sese kulak veriyordu… Mide bulantısı ise artık çok uzak bir rahatsızlıktı. Merdivenin son basamağına adımını atacağı sırada sesin kaynağını artık çok net duyabiliyordu;

“Giyindun gideyisun güzelum mendil salla
Giyindun gideyisun güzelum mendil salla
Aldiler mi sevdani da ağla gözlerum ağla
Oy… oy… ağla gözlerum ağla”

Salona doğru ilerlerken, sağ eli, dudaklarının üzerine örtülüydü Ayşe’nin… Fuat… Bir elini Fransız penceresine yaslamış, diğer eli cebinde olduğu hâlde Boğaz manzarası karşısında söylüyordu bu türkünün acı dolu mısralarını. Sesinin her zaman mükemmel olduğunu, etkileyici ve sakinleştiren bir tonda olduğunu düşünürdü Fuat’ın. Ama türkü söylerken… Kalbine işleniyordu âdeta…

“O siyah saçlaruni ördün güzelum ördün
O siyah saçlaruni ördun güzelum ördün…”

Türküyü yarıda kesip arkasını döndüğünde Ayşe ile göz göze geldi. Önce elini dudakları üzerinden indirdi, hemen ardından salonun kapısından ayrılma niyetiyle adımını attı genç kız.

“Dur!” derken Fuat, Ayşe’nin umurunda bile değildi Fuat’ın isteğini yerine getirmek.

Koşar adımlarla mutfağa indiğinde, titreyen ellerini soğuk suyla sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir cezve çıkardı, buzdolabından limon aldı. Limonu hatırı sayılır bir suyla kaynatırken, ellerini mutfak tezgâhına yaslayıp, pencereden dışarıyı izledi bom boş bakışlarla.

Ve artık mutfakta yalnız olmadığını görebiliyordu. Karanlık gece, pencerelerde ayna gibi yansıtıyordu evin içindeki uykusuz iki genci. Dolaptan bardak çıkardı, sürahiden su boşalttı içine. Suyu yutkunuşunu duyabiliyordu… İçti, bardağı tezgâhın üzerine geri bıraktı.

Gidiyordu… Bir şey söylemeden dönmüş gidiyordu… Her zaman yaptığı gibi…

Ama artık umurunda değildi. Hiçbir şey için çabalamayacak ya da söylediği türküyle sesinde dinlediği acıyı ümit saymayacaktı Ayşe…

Bu kez değil!

Limonlu su kaynadı bir tutam kuru nane döktükten sonra ocaktan aldı cezveyi. Üzerini örtüp dinlenmeye bıraktığında duydu Fuat’ın emrini! “Onunla… Evlenmeyeceksin!”

Ürktüğü için sinirlendiğinde Ayşe, Fuat’ın gittiğini sanarak boşuna rahatladığını anlıyordu.

Hiçbir söz söylemedi.

Fuat hızlı adımlarla geri geldi, kızın yanında öfkeyle solurken tekrar etti, “Onunla evlenmeyeceksin!”

Yine cevap vermedi. Kibir dolu bir gülümsemenin dudaklarına yayılmasına izin verdi yalnızca. Ada tezgâhın altından bal dolu kavanozu çıkarıp, kupanın içine iki tatlı kaşığı dökerken Fuat’ın dik bakışlarını üzerinde hissedip, onu önemsemediğini belli eden tavırlarından güç alıyordu Ayşe.

Önce bardağın içine balı akıtan bileğini tuttu, Ayşe’yi hızla kendine çevirdi. Sol bileğini de kavradığında yüzüne yaklaşmak istercesine yakınına çekti genç kızı, “Duydun mu beni?” diyerek, öfkesini kusarken.

Sesinin tonu en alt perdedeydi ama bir haykırış gizliydi o sessizliğinde.

“Bırak beni!”

“Cevap VER!”

“Sessiz ol! İnsanlar uyuyor!” Bileklerini daha sıkı tutarken, kızın bedenini daha fazla çekti kendine doğru. Aralarındaki boy farkıyla kara bir bulut gibi Ayşe’nin üstüne çökmüştü Fuat ve bu samimiyet gittikçe daha çok sinirlendiriyordu genç kızı. Kızın bedenini tezgâha, kendi bedenini ise kıpırdamasını engellemek istercesine Ayşe’ye yasladı. “Bırak beni! Sen ne yaptığını sanıyorsun?”

Sözlerinin karşısında duran öfkeli adama hiçbir etkisi olmadığının farkındaydı. “Evlenmeyeceğini söyle!”

“Tekme yemek istemiyorsan bırak beni!”

“Tatlım… Yine yanlış sözler sarf ediyorsun! Seni şuraya yatırırım… Zaten ufacıksın… Binerim üzerine… Bakalım o zaman bacaklarını hareket ettirebiliyor musun!” dudaklarına yayılan gülümsemenin ardından gelecek ahlak dışı sözleri duymak istemiyordu… Elleri serbest olsaydı kulaklarını kapayabilirdi ancak…

“Ah…!” diyerek kendine sinirlenirken biliyordu ki elleri serbest olsaydı bu adamın hükmünden kurtulurdu.

Fuat, kulağına yaklaştı, nefesini utanmazca bir cüretle tenine savurmaya başladı. “Tabii… Alacağın zevle bacaklarını belime dolayabilirsin kara…” dediğinde, öfke iliklerine kadar yayılıyordu genç kızın bedeninde.

“Beni hemen bırakmazsan avazım çıktığı kadar bağırırım!”

“Zevkten bağırttığım ilk kız olmazsın!”

Kafasına inen bir balyoz gibiydi sözleri… Yutkundu ama boğazındaki yumruya bir çare olmadı. Gözlerini esir almaya çalışan gözyaşlarını hissettiği an Kemal’i düşündü… Bir de ona olan nefretini… Gözyaşlarını o kırılasıca parmaklarıyla silerken; “Ağla minik kuşum… Ağla şekerparem… Gözyaşlarına bayılıyorum senin…” derdi. Şu an bulunduğu bu utanç dolu durumdan da sorumlu olan oydu… Hayatını Fransa’da devam ettirmek isteyişinin en büyük sorumlusu da.

Ve yıllardır ağlama isteğine esir olmayışının reçetesi… İşte bu anılarıydı. Bir de şekerpareden nefret etmesinin sebebi.

“Pierre ile evleneceğim…” dediğinde, kararını dudaklarından dökerken öğrendi. Gözleri, aldığı kararın gücüyle parlıyordu artık Ayşe’nin.

Bir adım geri çekildi Fuat, öfkeyle savurarak bıraktı genç kızın ellerini. Arkasını dönüp, ilerlerken, “Evlenemeyeceksin… Ayşe Nur!” tehdidini savurmak için çok kısa bir süre durdu, söylediği isimle kızda nasıl bir etki bıraktığını seyretti ve… Gitti.

O günü hatırlıyordu… “senin adın ne?” diye sorduğunda, “Beni çok seven bir adam Ayşe Nur diyor,” dediğini hatırlıyordu. On yıl önce, kurtarıcısı olduğu o ilk gün, yaşadıklarını hatırlıyordu.

Ve bu dakika itibariyle… Midesi daha da bulanıyordu Ayşe’nin. Onun gidişiyle hazırladığı nane limon dolu kupayı eline aldı, sandalyeye oturup, “Şifa niyetine,” dedikten sonra besmele çekerek içti.

Biliyordu ki… Artık yüzü gülmeyecekti…

*

28 Şubat

İzmir
Adnan Menderes Havaalanı

Saçında amcasının hediye ettiği, babaannesinden yadigâr olan papatya motifli tarak şeklinde toka varken, lavabo kabinindeki aynada yansımasını seyrediyordu Melek. Sağ tarafında duran saçları geride duracak kadar tokanın insafına almış, sırtına doğru salıvermişti…

Tıpkı… Kocasının sevdiği gibi…

Sabah uyandığında Mete ile geçireceği ilk doğum gününde kocasının yanı başında olacağını, gün boyu birlikte olacaklarını, bir an olsun ayrı kalmayacaklarını düşünüyordu.

Ancak… Fuat ile uçaktan inerken ve Melda ile vedalaşırken boşuna bir ümitle kendini üzdüğünü görebiliyordu. Havaalanı VIP bölümünde bekleyen araca doğru ilerliyordu Fuat’ın eşliğinde. “Fuat… Anlatacak mısın artık neler oluyor? Neden İzmir’deyiz?”

Gamzesini ortaya çıkaran bir gülümseyiş yanaklarını süslerken, “Az kaldı kardeşim… Biraz daha sabret,” diyordu genç adam.

“İzmir…” dedi, içinde yanan özlemle seyretti memleketini. Uzun zaman önce, anne ve babasının ardından veda ederken bu âşık olduğu şehre… Gözlerinde ayrılıktan doğan gözyaşları, kalbinde büyüdüğü evde sakladığı anıları vardı. “Çok uzun zaman olmuş Fuat… Özlemişim…”

Kocasının olmadığı bir evde uyanmayı beklemiyordu doğum gününde. İnci, elindeki notu Melek’e uzatıp; “İyi ki doğdunuz Melek Hanım,” derken, Melek şaşkınlıkla uzatılan notu almıştı.

Mete’nin notunda;

“Kardeşim seni bana getirecek.
Sorgulamadan sadece Fuat’ın dediklerini yap
Doğduğun güne şükürler ediyorum, Kabul Olmuş Dua’m
Mete’n…”

Yazıyordu.

Kapıda bekleyen Fuat’a hiçbir şey sormayışındaki en büyük neden bir an önce kocasına kavuşma isteğiydi. Ama şimdi sona geldiğini hissederken havalanında bekleyen Öykü’yü görmek arkasında dönen dolaplara olan merakını artırıyordu.

Bir şal tutuyordu ellerinde Öykü. Melek’e uzatırken, “Bunu gözlerinize bağlamanızı rica etti Mete Bey… Buyurun,” dedi.

“Ya buna ne gerek vardı?” derken, sebebini anlayamadığı bir gülümseyiş esir aldı dudaklarını. “İzleseydim ya doya doya memleketimi…”

“Emirler böyle Melek… Hanım… Hadi…” dedi Öykü, şalı Melek’in eline bıraktı.

“Hay Allah… Tamam…” Kabullenişini sunduktan sonra kapısı açık bekleyen araca bindi. Havaalanından çıktıkları hâlde hâlâ gözlerini bağlamak istemiyordu, Fuat, “Kapa gözlerini Melek,” diyene kadar.

“Tamam ya…” dedi, kapadı gözlerini elinde tuttuğu mavi şalla.

Heyecanlıydı… Neyle karşılaşacağını bilmiyordu… İzmir’de ne işi vardı, bilmiyordu. Neden Mete yanında değildi onu da bilmiyordu. Ayşe’den ötürü kızgın olduğu Fuat, o tatlı gülümseyişiyle bir ağabey edasıyla yanında dururken ona gerekli nazı yapmakta öylesine zorlanıyorduki… Ayşe’nin, Cevat ve Hafsa’nın düğünlerinden sonraki gün, acıyla anlattıklarını tekrar tekrar hatırlatmak zorunda kalıyordu vicdanına.

Fuat, Melek’e ne kadar sevgi doluysa, Ayşe’ye karşı da o derece acımasızdı.

Araba durduğunda geçen süre Melek için bir ömür gibiydi. Ellerini başının arkasına uzatıp şalı açacağı sırada, Fuat’ın, “Sakın açma!” uyarısıyla geri çekildi.

“Gelmedik mi? Açsam artık?” Sesindeki hırçın tona müsavi bir de kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirdi. Görmeyen gözleriyle arabanın kapısını açmaya çalışırken kapı birden açıldı, elini tutan el sayesinde güvenle araçtan dışarı çıktı.

“Gel buraya hırçın gelin!” derken, gülümseyişini Fuat’ın sesinde duyabiliyordu.

“Mete nerede? Onu ne zaman görebileceğim?” Fuat’ın yönlendirmesiyle ilerliyordu ancak aklı da Mete’deydi, fikri de Mete’deydi.

Demir kapıyı açtığını duyabiliyordu. Birkaç adım ilerlediler birlikte, sonra Fuat’ın eli elini bıraktı. “Dümdüz ilerle Melek… Daha fazla bekleyecek takati yok yârinin…”

Yâri..? Görebilecekti yani onu… Kulaklarında kuş cıvıltıları vardı adım adım yürüdüğü taş zeminde. Gelişi güzel yapısını hissederken doğal taş döşeli bir bahçe zemininde ilerlediğini anlıyordu. Bir adım daha attı, yumuşacık çimlere bastı.

Ve bir adım sonra alabiliyordu yârinin o kendine has parfümünün kokusunu. “Mete… Açabilir miyim artık gözlerimi?”

Sorusu bitmemişti ki, elleri sevdiği adamın sıcacık ellerine kavuştu. “Gözlerine kurban olduğum… Mete’m diyeceksin!” dediği an, bir eli belini sardı, diğer eli gözündeki şalı açtı alnından yukarıya doğru.

Gözleri, şalın ardından alışmaya çalışırken aydınlığa, bal rengi bakışların sıcaklığına kavuştuğuna şükürler ediyordu âdeta. Ve bir anda… Nerede durduğunu… Neye yakın olduğunu fark etti… Naif bir rüzgar eserken altında durduğu ağacın dallarını savurarak… Bütün ihtişamıyla kendini bahara hazırlayan kestane ağacını hasret dolu bakışlarla seyre daldı. Sağ eli şaşkınlığının en bariz örneği dudaklarının üzerine kapandı, “Mete’m…” ismini, tekrarlamaya başladı elinde olmadan. Başını geriye doğru yaslarken, kestanenin ihtişamlı dallarını inceliyordu çok eski bir arkadaşı tekrar görmüş olmakla kıyaslanabilecek bir mutlulukla. “Rüya gibi…” derken, elleri yârinin ellerinden ayrıldı, Mete’nin arkasında duran ağaca ilerledi, kalın gövdesini kollarıyla sardı, “Yine kavuştuk,” diyerek.

Bu ağaca çıkarken annesinin; “Meleğim dikkatli ol… Besmele çekerek çık…” temennilerini duyuyordu. Gözlerini kapadı, ağacın kokusunu içine çekti. Gözlerindeki nem umurunda bile değildi.

“Yine kavuştuk…” diye tekrar ederken bile gözlerini açmaya korkuyordu Melek. Yedi yıldır gelmediği İzmir… Onca vakit dokunamadığı bu koskocaman ağaç… Gözlerini kapayıp, koklayarak soluduğu geçmişi. “Annem gelecek sanki birazdan… Meleğim… diyecek bana…”

Omzunda hissettiği elin sıcacık dokunuşuyla araladığı gözlerinden damlarken gözyaşları, başını çevirdi, Mete’nin endişe dolu gözlerine kavuşturdu gözlerini. “Mete’m… Sanki annem yanımdaymış gibi hissediyorum,” derken, bakışları bahçenin her yanındaydı. Çocukluğu bu bahçede geçmişti… Bir gülümseyiş, gözyaşlarının arasında dudaklarını ele geçirirken, bakışları yine kocasını buldu… “Küçükken bu bahçenin ucu bucağı yoktu Mete’m… Meğer… Şipşirin bir bahçeymiş burası.”

Güldü… Güldüğünde gözlerinin içi de gülen bu adamın hayranıydı gördüğü ilk andan beri. Gülüşüyle gözleri kısılıyor ve o bal rengi bakışlar fazlasına gerek varmışçasına daha da derinlik kazanıyordu ya… Tâ kalbini bir ateş sarıyordu yârinin bakışlarına karşılık verme mücadelesine girdiğinde. “İçeri geçelim mi? Üşüme… Buz gibi olmuş ellerin.”

Hüzünlüydü, zaman yolculuğunda gibiydi şalı açıldığından buyana. Şimdi bir de gülüyordu bütün bu karmaşık hislerine rağmen. “Mete’m… Kimin evi burası? İnsanlar bizim kim olduğumuzu biliyor mu? Elalemin evinde ne işimiz var?” bir taraftan sorular soruyor diğer taraftan da Mete’nin peşi sıra ilerliyordu.

Ardında Fuat’ın, “Dakikada kaç soru sorabiliyor?” sorusunu dinlerken, ev sahibinin bu kalabalıktan haberi varmı şeklinde bir endişe de taşıyordu Melek.

Mete kapıyı açarken zile basma gereği bile duymadan, Melek sadece sessizce seyrediyordu kocasını. İçeri girdikleri an, “İYİ Kİ DOĞDUN MELEK!” diye bağıran sevdiklerini görmeyi beklemediği de bir gerçekti.

Ellerini dudakları üzerine kapadığında, “Ya… Siz ne yaptınız böyle?” sözlerindeki çığlığı bastırmaya çalışıyordu. Şule, Levent, Şahika, Ömer, Hafsa, Cevat, Feride, Ayşe, Cengiz, Sinan, Tamer, Serdar, Ada ve… En şaşırtıcı olanı… “Amca…”sı da oradaydı. Hızla koşup, amcasının boynuna sarıldığında, “Ah amca… Hoş geldin!” diye cıvıldıyordu Melek.

“Hoş bulduk bir tanem… İyi ki doğdun…” Melek’in yüzünü avuçlarının arasına aldı, burnunun ucuna bir öpücük kondurdu, “Sen de doğduğun eve hoş geldin meleğim,” derken, bakışlarında en son babasının gözlerinde gördüğü sevgi vardı.

“Hoş bulduk amca…” Tekrar sarıldı amcasına, başını o sevgi dolu kalbi üzerine yasladı. “Hoş bulduk.”

Herkesle sarıldı, kucaklaştı. Sinan, coşkusunu içinde tutamayıp, ayaklarını yerden keserek kucağında döndürürken Melek’i, Mete, Sinan’a hitaben, “Ulan çalgıcı! Karıma yaklaşmanı yasaklayacağım en sonunda!” dedi tehdit dolu bir ciddiyetle.

“Ah be meleğim..! Bu kıskanç kocan bizim bu evdeki anılarımızı bilmiyor değil mi?”

Sinan, o tatlı gülüşüyle yanağını süsleyen gamzesini açığa çıkararak Melek’e sorarken sorusunu, Melek döndü, yanı başında duran Mete’nin gözlerinin içine baktı, elini ellerinin arasına aldı. Günlerdir, birbirlerine dokunabildikleri en yakın an bu mesafeden ibaretti… “Anlatmadım…” dedi, kocasının eline küçük bir öpücük kondurdu, “Bilmiyor.”

Sol eli belinin üzerine yerleştiğinde, kendi bedenine çekmek istermiş gibi bir baskıyla tutuyor olsa da aradaki mesafeyi kapatacak en ufak bir harekette dahi bulunmuyordu. “Sen anlat, ben seni dinleyeyim bir tanem…”

Ayşe, Cengiz, Sinan ve Feride’den, alkış ve ıslık seslerini duyarken uzun zamandır ilk kez böyle bir mutluluğu yaşıyordu. Etrafında arkadaşları, amcası, sevdiği adam vardı… Ama ilk kez bu mutluluğunda önüne geçen bir huzuru hissediyordu… Ailesiyle hatıraların dolu olduğu bu güzel evdeydi… Çocukluğunu Melek’ten daha mutlu yaşamış başka bir insan daha var idiyse eğer dünya üzerinde, şu an neler hissettiğini anlayabilirdi.

Etrafta kendilerinden başka kimseyi göremiyordu. “Evin sahipleri nerede?” diye sorarken, her an birileri gelecekmiş de ailesinin hatıralarının yaşadığı bu evde, bulunduğu bu toz pembe atmosferi bozacak diye bekliyordu.

“Buradalar bir tanem…” Etrafa bakınıyordu Melek ancak hiç kimseyi göremiyordu. “Neyse… Hadi yemeğe geçelim.”

Elinden tutup Melek’i yemek odasına doğru yönlendirirken gördükleriyle yine küçük bir kahkaha atıyordu insiyaki. On iki kişilik yemek masası yanına eklenmiş mutfak masası da çeşitli yiyeceklerle donatılmış, bu kalabalık grubun teşrifini bekliyordu âdeta. Tıpkı, ailesiyle bu evde iftar yemekleri, pazar kahvaltıları ya da akşam yemeği davetleri verdiklerinde olduğu gibi kocaman masalar kurulmuş, misafirperverliğe en güzel örneği sunuyordu.

“Ya siz ne zaman bunca hazırlığı yaptınız?”

Bir yandan gözleri yaşarıyor, diğer yandan kahkahalarla gülüyordu.

*

Onun tek bir gülüşü, kalbine şifaydı Mete’nin.

Hayranlıkla seyrediyordu karsının gülüşüyle aralanan dudaklarını. Kavuşabilmek için gün saydığı dudakları. Sinan ile bu evde oynadıkları oyunları anlatırken gözlerinde vardı mutluluğu, özlemi, huzuru. Belliydi… Bu evde yaşayan hatıraları hissetmek, onu ailesine yaklaştırıyordu.

Ayşe yerinden kalktı, “Pasta kesme vakti meleğim,” diyerek mutfağa geçti. Sinan ve Cengiz de Ayşe’nin peşinden kalktıklarında, Melek ellerini çırpıp, “Pastamız da mı var? Allah’ım çok mutluyum!” derken, çocuksu bir neşe parıldıyordu gözlerinde.

Birkaç dakika sonra geldi iki katlı sanat eseri. Sinan ve Cengiz birlikte zorlanmadan taşırken devasa pastayı, “İyi ki doğdun Melek,” diyordu herkes… Mete hariç.

O, sırtını sandalyeye yaslamış, kollarını göğsü üzerinde birleştirmiş, alt dudağını dişlerinin ısırışıyla farkında olmadan tutarken, kısılı bakışlarıyla masum güzelliğini seyrediyordu… Yüzünde tek bir makyaj izi olmayan, dupduru teni, sırtına doğru salı verdiği bal rengi saçları, heyecanla kızarmış yanakları…

Rabbim… İmtihanımı kolaylaştır, duası tekrar tekrar dönüyordu kalbinde. Üzeri küçücük papatyalarla süslenmiş pasta önüne konduğu an beklemediği bir anda yerinden kalkan Melek, hızla Mete’nin boynuna sarıldı. Oturduğu sandalyeden kalkmaya çalışırken Melek’i de kendinden uzaklaştırmalıydı.

Ama olmuyordu… Kolları iki yanında serbest durma çabasındaydı yumrukları sıkılıyken. “Rabb’im seni benim için korusun…” diye fısıldadı, kollarını karısının bedenine sardı. Bu sarılmayı beklermiş gibi ıslık çalan gençler… Elleri saçlarının arasında, omuzlarında doymak istermişçesine bir ihtiyaçla dolaşan Melek… “Seni doğuran anneden, sana emek verip büyüten babadan… Allah razı olsun… Bizi birbirimize sevdirene şükürler olsun…” fısıltısı yalnızca meleğine ulaşıyordu.

Melek’in kahkahayla gülüp, hıçkırıklarla ağlamasının sebebini kimse bilmeyecekti. Kolları kocasının bedenine daha sıkı sarılırken, “Âmin…” fısıltısı tekrar tekrar Mete’ye ulaşıyordu.

Mete, “Artık… Bırakmalısın,” dedi, kalbi göğüs kafesine dar gelirken.

Daha da sıkı sarıldı, “Lütfen biraz daha…”

“Hadi da… Pasta eridi bitti!” Bu sitem, Ayşe ve Fuat’tan aynı anda döküldüğünde, Mete, Melek’in kollarından ayrılıp, iki gence bakıyordu. Ve dahi herkes onlara bakıyordu.

Ayşe, yutkundu, Fuat bir öksürükle boğazını temizledi.

Nihayet ayrılabildiklerinde büyük bir coşkuydu mumlara üfleyişi. Bıçağı eline alıp pastaya yaklaştırıp yaklaştırıp geri çekiyordu meleksi karısı. “Buna nasıl kıyılır?” derken hayranlıkla seyrediyordu papatya şekli verilmiş küçücük şeker hamurlarını.

“Ooo… Yedirmeyecek bu bize pasta! Belli!” derken Sinan, “Patlama be oğlum! Hiç kıyar mı bize meleğimiz?” diyordu Cengiz. “Kıymazsın değil mi?” derken, kıvırcık saçlarını kaşıyordu Cengiz.

Bir gülümseme yayıldı dudaklarına, “Hepiniz benim canımsınız…” diyerek dilimledi pastasının ilk katını. Tatlı tabağına yerleştirdiğinde önce Mete’ye ikram etti, ardından Kerem’e. Herkes pastanın tadına övgüler yağdırırken, Melek pastanın içindeki frambuaz ve fındık kaplı çikolatayı seyrediyordu…

Mete, tatlı çatalını eline aldı, küçük bir parçayı Melek’in dudaklarına uzattı. Gözlerini, gözlerinden kaçırmadan kabul ederken pastayı, dudaklarına temas edebilen çatalı kıskanıyordu genç adam.

Dudaklarının arasından yavaşça çekerken çatalı, kalbinin ritmi iki katı bir hıza ulaşmıştı. Önce çatalı öptü, meleğinin küçük gülümsemesiyle mutlu olurken, ardından bir parça pasta daha aldı çatala. Gözünü kırpmadan ağzına götürürken, karısının aralık dudakları iradesini çekip alıyordu fikrinden.

Çay dolu tepsiyle Ayşe yemek odasına girdiğinde, bu güzel ortamda eksik olan tek şey; çaydı. “Sağol kardeşim,” dedi, ikram ettiği çayı kabul etti.

“Afiyet olsun Mete…” Yüzünde tertemiz bir gülümseme vardı Ayşe’nin. Fuat hariç herkese çay ikram ettiğinde, Fuat’ın umursamaz tavırlarından usanmaya başladığını hissediyordu Mete, Ayşe’nin sağ elinde duran yüzüğe rağmen!

Sohbet, muhabbet derken, masanın temizlenme vakti gelmişti. Melek yerinden kalkmış, tabakları üst üste dizip toparlamaya çalışıyordu. Fuat, “Ne yapıyorsun?” diye sordu, “Masayı kaldıralım diyorum ama… Böyle mi kalsaydı?” diyerek soru iadesi yapıyordu Melek o masum ifadesiyle.

Yerinden kalkıp, eleğinin elindeki tabakları alırken, “Sen yapmayacaksın… Sen doğum günü çocuğusun, otur… Biz hâllederiz,” diyordu. Dediğini de yaptı. Hafsa, Feride, Şule, Şahika, Ayşe ve hatta Ada birkaç dakika içinde masayı temizlediklerinde, Cevat ve Fuat, mutfak masasını yerine götürüyordu.

Ayşe hediyesiyle yemek odasına geri geldiğinde, diğerleri de ellerinde hediyelerle Melek’in yanında toplandı. “Meleğim… Senin için, ” dedi, uzattı elindeki paketi.

“Utandım ama… Sen yanımdayken başka neye gerek var ki..?” Paketi açtığında içinden çıkan DVD’ye sevinçle sarıldı. “Canım ya… Yağmurlu gecelerimizin neşesini mi aldın bana?” sözleriyle arkadaşına sarılırken, küçücük bir DVD filme gösterdiği heyecan gülümsetiyordu Mete’yi.

“Bizim Aile… Bizim ailemiz… Artık arşivimizde olmalıydı.”

Kerem, önce alnından öptü Melek’i, Mete derin bir nefes çekti içine. Mete öpemiyordu… Mete esasen rahat rahat dokunamıyordu da karısına. Keşke amcası ya da başkaları da dokunamasa…

Ama heyhat!

Amcasını iki yanağından öptü, uzattığı hediyeyi aldı. Sonra Sinan, ardından Cengiz, Şule, Şahika, Hafsa… Hepsi Melek’e hediye verdiklerinde geriye sadece Fuat ve Mete kalmıştı. Fuat, cebinden küçük bir kutu çıkardı, “İyi ki doğdun Melek… Sen olmasaydın kocan insan olmayı öğrenemeyecekti,” dediğinde, bütün ukalalığını üzerine yine zırh gibi giymişti.

Melek duyduklarıyla dönüp sağında oturan Mete’ye bakıp gülümserken, “Estağfurullah… O mükemmel… Ben olmasam da mükemmeldir…” dedi.

“Eminim öyledir… Hı hı… Öyledir öyle…”

Fuat da gülüyordu meleği de. Uzattığı hediyeyi açtığında, kutunun içinde gördüğüyle elini dudaklarının üzerine örttü. “Bunu nereden buldun?” diyerek kutudakini parmaklarının arasına aldı. Çok eski ve bir o kadar güzel görünen melek kanatlarıyla süslenmiş anahtarlık belli ki meleğini çok gerilere götürüyordu.

Gözlerindeki buğuya bakarken Fuat, “Söyleyeceğim…” dedi, Melek’i heyecanda bırakırcasına. “Küçük kardeşim… Ama önce yârinin hediyesini gör…”

Mete yerinden kalktı, hediye kutusunu Melek’in eline bıraktı. Önce kurdeleyi çözdü, ardından kutunun kapağını açtı. Aşk dolu gözleri Mete’ye bakmayı ihmal etmiyordu. Dudağında küçücük, sevimli bir gülümseme, dilinde, “Hediyeden hediye,” sözleri.

Kutunun içinde duran anahtarı, anahtarlığı tuttuğu elinin içine aldı. “Çok şirinsiniz siz abi kardeş…” derken, elindeki kutuyu masanın üzerine bırakmıştı, içindeki kağıtları önemsemeden. O, çocukluğundan kalma anahtarlığa bulduğu anahtarı geçirirken, yüzündeki gülümseme zaten kalbini coşturuyordu Mete’nin. Bir de, “Mükemmelsiniz… Hepiniz… Bana saçma sapan pahalı hediyeler değil de… Çocukluğumu verdiniz… teşekkürler…” derken elinde tuttuğu anahtarlığı sallıyordu. Birkaç saniye seyretti, sonunda dayanamayıp Fuat’ın boynuna sarıldı. Ona kızgındı, sinirli ve öfkeliydi… Ama yine aynı adamı bir ağabey olarak çok seviyordu şefkat dolu meleği.

Tabii bu gerçek, “Yeter! Ayrılın!” diyerek sinirlenen Mete’ye feraset kazandırmıyordu.

Fuat, Melek’in belinde duran ellerini çözdü, “Kızdırmayalım efeyi,” dedi, bir adım geri çekildi. “Kutuda başka bir şey daha var.”

Masaya bıraktığı kutuya geri bakarken, dosyayı eline aldı birkaç saniye sonra… Açılan sayfada belli ki kendi fotoğrafını görmeyi beklemiyordu. Hele hele o sayfa üzerinde “Türkiye Cumhuriyeti Tapu Senedi” yazmasını hiç beklemiyordu. Ellerindeki titremeyi görebiliyordu Mete.

“Bana ev mi aldın Mete’m?”

“Sana çocukluğunun evini aldım, meleğim…”

“Bu… Bu…” dedi, kelimelerinin devamını getiremedi. “Bu evi mi… aldın?”

Başını aşağı yukarı sallarken Mete, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Melek’in tepkisini de anlayamıyordu. Aşırı olduğunu mu düşünmüştü?

“Neden?”

Elinde tuttuğu dosya yere düşerken, Mete eğildi, yerden kaldırıp masanın üzerine bıraktı. Yemek odasında çıt çıkmıyor, herkes bu iki gence kilitlenmiş, onları seyrediyordu. “Bir keresinde… Bu evi alma hayallerinden bahsetmiştin…”

“Unutmadın..?”

“Sana dair hiçbir şeyi unutmam…”

Ve bir kez daha bedenini Mete’nin bedenine kavuşturdu. Başını omzuna yaslamış, “Şükür sebebimsin…” diyerek, Mete’yi daha çok divane ediyordu aşkına. Geri çekildi, “İzin verir misin… Evimde dolaşmak istiyorum… Madem rahatsız edeceğim kimse yok…”

Onu tutamazdı… Kızları yanına alıp, yemek odasından çıkarken, sandalyeye tabiri caizse bıraktı kendini genç adam.

Fuat, “Rengin kaçtı lan! Hediyeni kabul etmeyecek sandın, korkudan…”

Sözünü tamamlamasına izin vermeden, “Hayatımda birkaç kez bu kadar korktuğumu hatırlıyorum… Hepsinin baş rol kahramanı da Melek’ti,” diyerek kesti.

Çayları tazelediler, kızların yokluğunda muhabbete devam ettiler.

Ama Mete’nin aklı, çocukluğunu arayan karısının masumiyetindeydi.

*

Ağır, ahşap kapı, karşısında bütün ihtişamıyla duruyordu. Açılırken çıkardığı gıcırtılı ses bile eskimemişti. Sağ gözünden aşağı yuvarlanarak düşen gözyaşı damlasını parmaklarıyla sildi, hissettiği mutluluğun dudaklarında ifadeleşmesine izin verdi.

İşte buradaydı… Anne ve babasının odasında… Cilası eskimiş ahşap zemin, anne ve babasından odada kalmış eşyalar. Evin eski sahibi, dedesinin el emeği mobilyaları tertemiz kullanmıştı belli ki. Ne bir toz zerresi vardı mobilyaların üzerinde, ne de tek bir çizik. Yatağın üzerine serili yatak örtüsü bile annesindendi…

“Sanki zaman durmuş bu evde…” dedi, yatağın üzerine oturdu. Boğazında yutkunup gidermeye çalıştığı bir yumru vardı. Yakan, kavuran bir hasret ateşini hissederken, bir yandan da sonsuz bir huzur ve mutluluk da hissediyordu.

Ayşe hemen yanına oturdu, Melek’e sımsıkı sarıldı.

Ada, “Amcan… Bu eşyaları yıllardır kirasını ödediği bir depoda saklamış… Sizden sonra hiç kimse kullanmadı bu eşyaları Melek… Mete bu evi alacağından bahsedince, Kerem de eşyaların adresini verdi… Dün hepsini yerleştirdik birlikte… Anılarınıza sizden başka kimse dokunmadı,” dedi, Melek bütün hissettiği karmaşayı, “Allah’ım… Sana şükürler olsun…” temennisiyle gözyaşı olarak akıttı.

Kimsenin anılarına dokunmamış olması… Anne ve babası… Ve bu sevgi dolu evleri…

“Hep… Hepinize… Çok teşekkür ederim… Bana bundan daha değerli bir doğum günü yaşatamazdınız…”

Mutluydu… Etrafında sevdiği bir sürü kardeşiyle koskocaman bir aileydiler artık. Ne Ayşe birkaç yıl önce tanıştığı yalnız kızdı, ne de Melek… Yalnız değillerdi…

Ve bir daha asla yalnız kalmayacaklardı…

335 toplam okunma, 2 bugün toplam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir