Candan Öte ~ 65 | Hasret

Bir türkünün sözlerini tekrarlarken, telefonun ekranını güzelleştiren Melek’in o tatlı gülümseyişini seyrediyordu.

“Aramızda dağlar, yollar, yıllar var iken…
Beni sana sımsıkı sarılı görenler olmuş
Sargın yaprakmışım dallarına
Yangın toprakmışım yağmurlarına”

Yutkunurken, sevgiliye olan özlem doluyordu kalbine… ciğerlerine. Utanmasa gözleri de yaşarırdı sırf hatırladığı anıda, “En sevdiğin şarkı nedir?” diye sorduğunda, “Gülay’ın sesinden Sezenler Olmuş…” diyen karısının o masum ifadesine.

O küçücük maili ve hüzünle bakan yemyeşil gözleriyle Mete Ardahan’a dair ne varsa alıp götüren, bir gülüşüne bütün ömrünü gözünü kırpmadan feda edeceği, heyecanını kızaran yanaklarında, anlamak istediklerini ise kırışan alnında sevdiği yâri…

Aşkın ne olduğunu bilmeyen gönüller “Aşk yok artık” dedikçe, Cenab-ı Hakk; Mete gibi âşık bir kalbi yollayacaktı acılarıyla olgunlaşmış bir genç kıza…

Fuat gibi affetmeyi kendine yakıştıramasa da gizli gizli aşkın ateşinde kor olacak erkekleri var edecekti şüphesiz…

Belki de bir adamın vicdanı olacak o aşk ki… Başka bir kıtada yaşayan genç bir kıza umut olacaktı Cevat gibi…

Ya da dul bir kadının, hayatını kolaylaştırmak için ilki olup olmadığını önemsemeyecek kadar saf bir aşkla âşık olacak Levent gibi…

Öykü gibi aşkı yaşatacak mesela… ismini titremeden söyleyemediği bir genç kıza…

Telefonun ekranını güzelleştiren Melek… Hayatını güzelleştiren Melek… Kalbini kırsa da Mete’den gidemeyen Melek…

“Çok şükür Allah’ım… Çok şükür…”

Masum bir güzelin fotoğrafına dalmıştı en son. Şimdi kulağında telefonu, Melek’in açmasını bekliyordu.

“Mete’m..?”

İnsiyakiydi gülüşü. İnsiyakiydi ama sebebi mutluluktu. Nasıl mutlu olmazdı ki? Araya giren birkaç gün, uzun uzun gidilen yollar Melek’e inadını unutturmuş olacak ki o hayranı olduğu ağızdan dökülen; “Mete’m…” sahiplenişine eriyip giderken, mutluluğun değişen anlamı; Melek’in affıydı Mete için.

“Efendim… Kabul olmuş duam…” Bir sessizlik vardı telefonun diğer ucunda… Sesine kurban olduğu sevgilisinin duymak için malını mülkünü feda edeceği bu çaresizlik anında. “Meleğim? Orada mısın?”

Önce yutkunuşunu duydu, sonra boğazını zarif bir öksürükle temizleyişini. Konuşmaya başladığında, sesi boğuk, titrek ve hasret doluydu. “Buradayım… Seni… Yani sizi merak ettim… Uçak ne zaman kalkacak?”

Toparlamaya çalışırken, mesafeyi hatırlatacak o seviyeli cümleleri de gülümsetiyordu Mete’yi. Affettiğini söylememek için yaptığı bu resmiyet, daha da eğlendiriyordu Mete’yi… Belli ki az önce sarf ettiği, o sahiplenme dolu “Mete’m” istemeden ağzından çıkmış, şimdi de unutturmaya çalışıyordu gereksiz bir çabayla.

“Yarım saate çıkarız yola. Uçağımız iki saat sonra kalkacak… Çok mu özledin?” diye sordu, gelecek cevabı bekledi.

Ne cevap vereceğini bilemese de, heyecanla beklemek de en azından söyleyeceği bir özledim kadar değerliydi.

“Özledim…” dedi, sustu.

Süslemediği harflerine…

Devamını getirmediği cümlesine…

Titreyen sesiyle edemediği sitemlerine…

“Kurban olurum seni Yaratan’a canımdan öte…” İçli bir nefes aldığını duyduğunda son kelime ağzından dökülüyordu Mete’nin mırıldanırcasına… Buna rağmen Melek duymuştu ya… Buna rağmen ulaşmıştı ya bu içten yakarışı karısına. Neyin önemi vardı ki bundan gayrı?

“Mete Bey… Hazırız.”

Cevat’ın sesi Melek’e de ulaştığında, o efsunlu ses, “Rabb’im… Seni benim için korusun… Kapıyorum şimdi… Allah’a emanet olun,” diyordu.

Sesinden dinlediği hasret miydi gözlerine dolan?

Yoksa şu küçücük kızın dudaklarından duyduğu; “…seni benim için korusun…” temennisi miydi?

Bilmiyordu.

Bilemiyordu…

“Âmin…” dedi içtenlikle. Kalbinde âşkını büyüttüğü manevi hapsinde. “Sizi de benim için korusun… Siz de aynı yere emanet olun.”

Telefonu kapadığında Mete yine seyre dalıyordu güzelini.

Telefonu cebine koydu, ceketini eline aldı. Evden dışarı çıkarken, bekleyen Hasan, Osman, Bekir, Zakire ve Abdulkadir’in yanına doğru ilerliyordu… Hepsi bir vedalaşmanın hüznünü ve getireceği hayrın mutluluğunu yaşıyorlardı.

Hasan, Osman ve Bekir, Cevat ve Mete’yi uğurlarken, Hafsa da annesi ve kardeşiyle vedalaşmaya çalışıyordu. Ne annenin gözyaşı diniyordu, ne de kızın.

Hafsa, annesini teselli edecek sözler söylerken, annesinin dilinden tek kelime dökülmüyordu kızına destek olacak. Abdulkadir, Zakire ve Hafsa birbirlerine sarılıp ağlarken Hasan, Mete ve Cevat’a teşekkürünü sunuyordu.

“Hafsa Hanımı buradan götürerek… bir annenin acısına derman olan Cevat kardeşim… Size daima duacı olacak ve hep minnet duyacağım.”

Cevat başını eğip, adamın teşekkürünü sessizce kabul ettiğinde, Mete’ye döndü Hasan Menevşe. “Yaptıklarınız karşısında sadece teşekkür edebilmek çok malayani geliyor açıkçası… Bu ülke, bu insanlar… Sizi asla unutmayacaktır.”

Adamın zayıf yüz hatlarında, kara gözlerinde vardı hissettiği huzuru. “Estağfurullah… Konuştuğumuz gibi… Otel inşaa edildikten sonra burayı ziyaret edecek iş adamı Bahri Aktürk, bizzat sizinle görüşmek isteyecek. Neler yapılabileceğiyle ilgili ülkeye fayda sağlayacak fabrikaların kurulması için Sanayi Bakanlığı’ndan da destek sağlayacağından bahsediyordu.” Elini uzattı, “En kısa sürede yine görüşeceğiz Hasan Bey,” dedi.

Minnetle sıkarken elini, “Allah sizinle olsun Mete Ardahan,” sözleriyle destekliyordu hareketini.

Cevat’a da elini uzattı. “Vicdanın bir ailenin huzuruna vesile oldu kardeşim.”

Cevat’ın ise tek yaptığı yine başını eğerek, kabulünü göstermekti. Elini sıktı, çalışır durumda bekleyen, rengi soluk Toyota Hilux’a doğru döndü vakar dolu bir edayla.

Hafsa vedalaşırken Hasan, Osman ve Bekir ile, Cevat, Mete’ye yaklaştı, “Annesi neden gelemiyormuş, Mete Bey?” diye sordu.

“Kardeş… Bunu müstakbel karına niye sormadın?” derken, içindeki sıkıntıyı örten küçük bir neşe hâsıl oldu ahvaline.

“Biz konuşmuyoruz.”

“Konuşmak zorundasınız.”

“Haklısınız…”

“Neyse…” dedi, yaşlı kadına çevirdi bakışlarını. “Annesinin seyahat etme izni yok… Yıllar kalbini çok yormuş be Cevat.”

Aklından ne geçirdiği yüzünden belli olmayan Cevat, anladığını sözüyle değil de başını eğişiyle gösteriyordu Hafsa adım adım yanlarına yaklaşırken. Küçücük bir bavula sıkıştırdığı hayatı, gözü yaşlı anne ve kardeşi… Elleriyle gözlerini kurulamaya çalışırken, “Ben hazırım,” diyordu titreyen sesiyle.

Cevat, cebinden kağıt mendil paketi çıkarıp genç kıza uzattı bir tane.

Buruk bir gülümsemeyle kabul ederken Hafsa uzatılan mendili, arkalarında bir yere kayan bakışlarıyla gülümseyişi bir anda dondu yüzünde. “Nabi…” dediğinde, Mete ve Cevat aynı anda döndüler, kendilerine uzak bir mesafeden bakan pejmürde görünüşlü gence.

Hasan, Osman, Bekir ve evlat hasretiyle yanan Zakire yanlarına koşarken, neyle karşı karşıya olduklarının hiç kimse farkında değildi.

Kısa bir süre önce, kız kardeşini kaçırmaya çalışan genci bu uzaklıktaki mesafeden görebiliyordu. O mesafede elini giydiği yırtık ceketin cebine sokarken… Cevat’ın silahının sesiyle sessiz sabahları, kurşunun ateşiyle yankı yankı akislerle, duyan kulakları sağır ediyordu.

“HAYIR!” diye haykırarak, ağabeyine koşmaya çalışırken Hafsa, Cevat genç kızı belinden yakalayarak olduğu yerde tutuyordu. Ortalık ana baba gününe dönmüştü âdeta. Caddede yürüyen insanlar yaşanan gürültüyle yanlarına koşarken, Hasan ve Osman, dizlerinin üzerine düşen gencin yanına varabilmek için bir adım atıyorlardı ki Nabi onları engellemek için ellerini havaya kaldırdı, “Yaklaşmayın! Olduğunuz yerde kalın!” diyerek.

Elinde ne silah vardı, ne de zarar verebileceği başka bir alet. Sağ elinde duran zarf, birkaç damla kanla beyazlığına kir bulaştırsa da tamamen zararsızdı.

Hafsa, “Bırak beni lütfen!” diye yalvarıyordu Cevat’a, Cevat ise, “Bekle!” derken bile bırakmıyordu Hafsa’nın bedenini.

Nabi tekrar etti, “Sakın yaklaşmayın! Ben… hastayım… Hasta…yım!”

Toplanan kalabalık geri çekilirken panikle, Hafsa’nın eli, çığlığını örtmek üzere kapanmıştı dudaklarına.

Nabi’nin omuzunu delip geçen kurşun yarası önemli değildi ama hiç durmayacakmış gibi akan kan önemliydi. Hasan Menevşe yanına yaklaşmak için adım atarken, “Sakın! Sakın daha fazla yaklaşmayın!” diye titrek bir uyarıda bulundu yaralı genç. “Ben hastayım… Hastayım… Hastayım!” diye tekrarlıyordu engel olabilme ümidiyle sözlerini.

Mete, Bekir ile birlikte acılı anneyi ayıltmaya çalışırken Abdülkadir, annesinin bacaklarını düz bir doğrultuda uzatıp, bileklerini ovuyordu. Küçücük çocuğun gözlerindeki endişe bütün ülkeyi yakabilecek bir ateşin etkisini taşıyordu.

Kadın uyanır gibi oldu, yavaş yavaş ayağa kalkmaya çalıştı. Mete, “Kalkmayın abla,” derken, Bekir, “Dinlenmen lazım ablacığım,” diyerek kadını oturması için ikna etmeye çalışıyordu.

Başını sağa sola salladı, oğlundan ve Mete’nin kolundan destek alarak ayağa kalktı. Oğlunun yanına varacak derman dizlerinden ayrıldığında, yere çöktü, elleriyle yerden destek almaya çalıştı.

Nabi ise herhangi birinin yanına yaklaşacağı düşüncesiyle geriye doğru sürünmeye çalışıyordu, “Yaklaşma anne! Uzaklaşın benden!” diyerek.

Derin bir nefes alma çabasıyla göğsü şişerken Nabi’nin, titreyişiyle rahat nefes alıp veremediğini anlayabiliyorlardı. Hafsa, “İyi olacaksın Nabi! İzin ver Bekir ağabey yarana baksın!” derken o da Cevat’ın izniyle annesinin yanında diz çökmüştü.

“Benim için yapılacak hiçbir şey yok… Şimdi beni dinleyin… Hasan Menevşe’yi öldürüp… seni de onlara götüreceğimi… sanıyorlar…dı bu sabaha kadar… Ben bunu geciktirmiş olsam da vazgeçmeyecekler!” Yutkunuşuyla yüzünün aldığı şekille ne kadar acı çektiğini görebiliyorlardı. “Anne… Hafsa… Abdülkadir… Beni affedin…” dedi, elindeki zarfı attı aralarındaki metrelerce mesafeden toprağın üzerine… “Senin için Hafsa…”

Bekir, “Kanamanı durdurmalıyız!” derken, gücü yettiğince uzaklaştırmaya çalışıyordu Nabi, “Ben ölüyorum… Beni affedin… Başka hiçbir şey istemem…” Sözlerinin sonunda toprağın üzerine sırtüstü düşerken tekrar ediyordu; “Beni affedin…”

Gözlerinden damla damla kan akarken, burnundan ve ağzından da kan boşalıyordu annesiyle kız kardeşini daha da çok tüketircesine. Annesi sessiz sessiz ağlıyordu, Hafsa hıçkırıklarla.

Hastalığın pençesindeki zavallı bir gencin acılarına son veren küçücük bir kurşun yarasıydı…

Cevat, Hafsa’yı ayağa kaldırdı, “Annenizi de alıp içeri girin lütfen,” dedi.

Başlarına toplanan kalabalığı dağıtmak Bekir’e düşerken, bugün de İstanbul’a dönemeyeceklerini anlıyordu Mete.

Evden aldıkları maskeleri dağıttı Osman… Gencecik bir evladın, cenaze hazırlığını yapıyordular artık.

*

Denizin dalgası… Bulutlardan dökülmek için; “Ol..” emrini bekleyen yağmur… Esen rüzgarla savrulan ağaç dalları…

Daima hayranlıkla dalgalı denizi seyreder, yağmur dolu gri bulutların kasvetli değil de emre amade neferler olduğunu düşünür, rüzgarla savrulan ağaç dallarının sesini huzur dolu bir nağme olarak dinlerdi.

Şimdiyse…

Mete’nin uçağa bineceği anı sabırsızlıkla beklerken, sıkıntısının nedeni hiçbir doğa olayıyla ilgili değildi. En son konuştukları yirmi dokuz dakika öncesinde, iki saate kadar havaalanında olacaklarını, uçağa bindiği anda arayacağını söyleyen kocası, üç buçuk saat olduğu hâlde hâlâ aramadığı gibi, Melek aradığında da telefona bakmamıştı.

“Endişelenme artık! Vakti olmamıştır belki arayacak… İç şunu, sakinleşirsin.”

Şöminenin önünde oturdukları koltuktan dışarıyı seyrediyordu Melek, eli boynundaki kelebek şeklinde kolyede olduğu hâlde. Ayşe’nin uzattığı papatya çayıyla dolu fincanı mekanik bir hareketle alırken, “Teşekkür ederim,” diye mırıldandı belli belirsiz.

“Melek… Kötü şeyler geliyor aklına… Gelmesin! Hiçbir sorun yok!”

Ayşe’ye bu sıkıntıyı yaşatmaya ne hakkı vardı ki? “İyiyim ben canım… İyiyim.” Çayından büyük bir yudum aldı, aldığı kolaylıkla yutamadı… Endişe selinden boğazında kalan yumru, engel oluyordu yutkunuşuna. “Asıl sen nasılsın bir tanem..? Birkaç ay önce bu Fransa işi çıktığında… Eğer Fuat planlamışsa bu eğitimi… Üzüleceğinden bahsetmiştin. Fuat değ…”

Sözünü, “Meleğim…” diyerek kesti Ayşe.

İçine keder dolu bir nefes çekti, verirken, “Efendim canım…” döküldü bir yangından arda kalmış kül bulutu yorgunluğunda.

“O… Beni… Böyle bir zahmete girecek kadar bile önemsemiyormuş meğer… O vakit bana biri deseydi; Fuat değil seni Fransa’da eğitime yollayan… Aklının ucundan bile geçmeyecek biri… Mutlu olurdum… Hem de çok mutlu olurdum… Ama şimdi… Aramızda geçenlerden sonra…”

“Neden bu kadar ümitsizsin Ayşe? Neden kendini böyle yiyip bitiriyorsun?”

Yerinden kalktı, pencereye doğru yürüdü adım adım. Kollarını birbirine sarıp, göğüslerinde birleştirirken, başının yükü ağır gelmiş gibiydi kardeşine cama yasladığında. “Yıllar önce bombok bir adam yüzünden karanlığa hapsettim kendimi. Yüzümü, kıyafetlerimi, kalbimi… Hayatıma giren bir gençle Muay Thai öğrenip, pes etmeyeceğime dair söz verdim ümitsizliğe meyilli olduğumu gören o gence… sonra… Beni hayata döndürdü ve… tek kelime etmeden çekti gitti… Beni sahnede dinlediği ilk akşam… ben olduğumu… Karası…” dedi âdeta tiksinir gibi, derin bir nefes aldıktan sonra devam etti, “…olduğumu… biliyordu… Aylarca dalga geçti… Ona ilk tanıdığım ismiyle hitap ettiğimde de dalga geçti. Beni nasıl o kadar iyi tanıdığını düşünüp, kendi beynimi kemirdim! O akşam… Tarabya’dayken kolumdan tutup, zorla bahçeye çıkardığında… Neyse… Elimde kalan, yine canımı yanışı…”

Sol kolunu Ayşe’nin sol omzuna sardı, sağ eliyle sağ omzunu okşadı, “Üzülme… Lütfen üzülme…” diyerek.

“Üzülmüyorum meleğim… Vallahi üzülmüyorum. Hırsımı alamadım ondan sadece… Bu da geçecek… Sadece zamana ihtiyacım var… Çok zamana.”

Bir gülümseme geçti Melek’in dudaklarından, “Oğuz Atay; “Zaman her şeyin ilacıysa fazlası intihara girmez mi?” diyor… Ne dersin?” derken.

Ayşe, Melek’e dönüp, gülen yüzüne baktığı an, kahverengi gözlerine mutluluğun yayılmasına izin veriyordu. “Üstat çok yanlış yapmış can koç! Bilseydi yıllar sonra bu sözü, melankolik gençler tarafından laçkalaşacak! Asla söylemez, yutardı.”

Gülüşleri derinlik kazanıyordu sorunlardan uzakta gerçekleşen muhabbetle. “Zaman bana hep şifa oldu sabredince… Ya ben istisnayım… Ya da diğer insanlardan farklıyım.”

Ayşe, Melek’in omzunda duran elini sevgiyle okşarken, “Elbette farklısın be canım,” dedi. Az önceki hüznünden eser yoktu genç kızın sesinde.

“Kızlarım… Ne yapıyorsunuz?” Melek ve Ayşe aynı anda dönüp Emine’ye baktıklarında, elinde portakallı kurabiyelerle doldurduğu tabakla şömineye doğru yürüyordu orta yaşlı kadın. “Hadi gelin bakalım atıştırın şu kurabiyelerden.”

Ne Melek itiraz edebildi Emine’ye, ne de Ayşe. “Ellerine sağlık ablacığım,” sözleri, iki genç kızın dudaklarından bir ahenkle döküldü.

“Afiyet bal olsun kızlarıma…” Söylemek istediklerini hesaplar gibi bakıyordu Emine, “Bir haber var mı?” diye sorarken.

“Kaç kere aradım Mete’yi sayamadım abla… Cevap vermedi.”

“Hay Allah. Endişelenme kızım. Vakit bulamamıştır büyük ihtimalle.”

Melek başını aşağı yukarı sallarken, kalbinden geçen niyetiydi bu ihtimal. Bir yandan da içini kemiren kurtlar aklını bulandırıyordu…

Mete… Zor bir durumda olmasa… Melek’i habersiz bırakmazdı…

*

Sabah yine bu koltukta oturup elindeki telefonun ekranından karısının meleksi güzelliğini seyretmişti… O vakit birkaç saat sonra kavuşacağı için sabırsızdı… Huzursuzdu… Sıkıntılıydı… Sıkıntısının nedeni belki de bugün kavuşamayacaklarını hisseden kalbinin ümitsizliğiydi.

Fotoğrafına bakıyordu hayranlıkla. Öpülesi elmacık kemikleri, sol tarafına çektiği saçlarından arda kalan enfes boynu…

Telefonun bir anda değişen ekranıyla arayan meleğini gördüğünde, nefesinin teklediğine yemin edebilirdi. Bu nasıl bir heyecandı? Bu nasıl bir ihtiyaçtı?

Muhtaç olduğu hava, içmesi gereken suydu şu küçücük kızın varlığı.

“Selamünaleyküm meleğim…”

“Repliğimi çaldınız sanırım Mete Bey… Ben aradım ya ben söyleseydim keşke…”

Sesinde, derinlere gizlemeye çalıştığı endişeyi duyabiliyordu Mete. Buna rağmen Mete’nin sesini duyup, rahat bir nefes almışken, belli ki endişesini gizlemeye çalışıyordu Melek. “Aleykümselam diyebilirsin tatlım…”

Önce güldü o naif sesi karşısındaki acize bahşedercesine, sonra, “Vealeykümesselam efendim… Oldu mu?” dedi, o sesindeki sevgiye Mete’yi şükrettirdi.

“Oldu… Öğrenmeye olan istidadını her durumda takdir ediyorum.” Sesinin tonu, en ateşli fantezilere dublaj yapabileceği bir derinlikteydi Mete’nin.

Ve Melek de aldığı derin nefesle bunu fark ediyordu. “Mete… Uçakta değilsin sanırım… Öyle mi?” diye soran o heyecan dolu sesle, göğüs kafesi kalbine dar geliyordu genç adamın.

“Canım…” dedi, bir derin bir sessizliği yaşadı Mete. Diline alamıyordu gelemiyorum demeyi.

“Efendim…?”

“Beklenmedik bir hadise oldu…”

Ağzına bile fazla gelen bu cümleyi, nasıl olup da titremeden dökebilmişti, bilemiyordu. İsteği, birkaç saatlik yolculuğun ardından, gece yatağına yatıp, Melek’i kollarının arasında sarmaktı. O taze çiçek kokusunda huzur bulmak, nefesini teninde hissederken, sesini arada mesafe olmaksızın dinlemekti.

Herhangi bir ses gelmiyordu telefonun diğer ucundan. “Meleğim… Bir şey söyle..!”

Derin, titrek bir soluk alırken ciğerlerine, o ciğerlere kavuşan havayı kıskanıyordu genç adam. “Gelemiyorsun…”

Küçücük kelimesinden duyduğu ses tonu hayal kırıklığı yüklüydü. Tutmaya çalıştığı endişe, acı olup ulaşıyordu Mete’nin benliğine.

“Gelemiyoruz.”

“Neden?”

“Hafsa’nın ağabeyi öldü… Onun cenazesini kaldırdık… Hâliyle kız perişan durumda… Annesiyle birbirlerine ihtiyaçları var…” Tek isteği, bu açıklamaların yeterli olmasıydı…

Ama karşısında Meraklısı vardı… “Nabi..! Nabi hapiste değil miydi?”

“Çıkmış.”

“Hafsa’yı kaçırmak mı istedi? Birine zarar verdi mi? İyi misiniz?” aldığı derin nefesler arttıkça Mete kahroluyordu.

“Meleğim! Kurma artık kafanda yeter! İyi! İyiyiz! Senin bunları düşünmek yerine daha önemli işlerin yok mu?”

Tek cümle söyledi; “Senden önemli neyim var ki..!”

Gözleri görmeyen âmâ güneşe, hiç ses duyamamış küçücük bir çocuk işitmeye, kuraklıkla kavrulmuş toprak suya kavuşmuştu… Tek bir sözüyle Mete’nin acısını, umuda çevirmiş, içinde benliğini donduran kışını bahara ulaştırmıştı… “Bilmukabele bir tanem.”

“Mete… benden sakın bir şey saklama!”

Sağ elinin işret ve baş parmağıyla burun kemerini sıkarken, yardım istiyordu kalbini bilen Yaratan’dan. “Of be güzelim… Sor hadi!”

“Hafsa ve Cevat iyi mi?”

“Evet.”

“Nabi nasıl öldü?”

“Cevat’ın yardımı olsa da aslında hastaydı.”

“Lütfen baştan anlat.”

Anlattı. Nabi denen genci… Cevat’ın kolunu yaralayışını… Ebola virüsünün pençesinde can çekişirken, ailesinden nasıl özür dilediğini… Her şeyi…

Hıçkırışını gizli tutmaya çalıştığını duyabiliyordu.

Derin bir nefesle ciğerlerine rahatlık vermeye çalışırken, “Lütfen ağlama artık…” diye yalvarıyordu çaresizce.

“Mete’m…” dedi, bir hıçkırık koptu göğsünü yırtarcasına. “Virü… V… Siz…”

Titreyen sesi engeldi kelimelerine de cümlelerine de. “Biz iyiyiz… Çocuk hastalığının farkındaydı… Bize yaklaşmadı… Bizi kendine yaklaştırmadı. Öldüğünde de Bekir ve Osman kaldırdı gencin cesedini.”

“Yak… Yaktınız mı zavallıyı?”

Bir, “Ah..!” çekti Mete ağladığında gözyaşını silemediği karısına. “Ah be güzelim… Ağlama da artık…”

“Tamam… Ağlamayacağım… Ama söyle… Ne oldu gencin cesedi?”

Anlattı… Bekir ve Osman’ın giydikleri bariyerle sağlamlaştırılmış izole kıyafetlerle, nasıl iki metrekarelik alana kireç serdiklerini… Gencin bütün vücudunu, annesinin birkaç ay önce mayalanmaya bıraktığı sirkeyle nasıl yıkadıklarını anlattı…

O annenin aklının ucundan bile geçmemişti belki de sirke olsun diye ümit ettiği üzüm ve dahi çöplerinin, oğlunun cesedini dezenfekte için kulanılacağını.

Anlattı… Gözünün yaşı dinmeyen anne, kız ve erkek kardeşleri, son bir kez bakmak isteselerde Nabi’ye, imkân olmadığını söyleyen Bekir’e karşı gelmek için hiçbir ısrarda bulunamayışlarını…

Genç yıkanıp, temizlendikten ve bir ceset torbasına yerleştirildikten sonra… Cenazeyi şehrin dışında, ıssız bir dağ başına nasıl gömdüklerini anlattı…

Bekir ve Osman, kazdıkları derin çukura cesedi bıraktıklarında, arkalarından gelen cenaze konvoyu Hasan, Cevat, Abdulkadir, Tamer ve Mete ile kılınan alışılmışın dışında cenaze namazını anlattı…

Musalla taşında yatmıyordu mefta… Onu anlattı genç adam… Sessiz gözyaşlarını tabutunun yanında dökemiyordu sevdikleri… Bir kabrin içinde üzerine atılacak toprağa muhtaç beklerken gencecik bir beden, yılların götürdüğü ömrüne kaç acıyı sığdırmıştı kim bilir…

Helallik faslıydı anlattığı… Toprak ile örtme faslıydı bir de…

Kongo Demokratik Cumhuriyetin’nin ümitsizlik yangını içinde bir beden daha solup gitmişti ne hazindir ki…

Mezar tamamen örtüldüğünde üzerine dökülen kireci de anlattı… Kaç kabrin üzeri… böylesine kireçle kaplanmıştı daha önce, kim bilir?

Kimse bilmez.

Anlatılmayan, tarihin tozlu sayfalarının bile yazmadığı nice acı dolu ölümler, bu yazılmayanlara göz yuman medeniyetlerin fani gücünden olsa gerekti.

“Çok… çok üzücü…”

Sesi titriyordu ya şefkatinden, acıma duygusu ve rikkatinden. Dünya’nın hâlâ dönüyor olmasına sebepti belki de meleği gibi meleksi insanların varlığı bu idamede.

“Hakikaten üzücü… Hele de Cevat’ın, üzerindeki kıyafetten kurtulup Abdulkadir’e, “Başın sağolsun kardeşim,” derken düştüğü durum… Daha da üzücüydü… Öyle bir yüz ifadesine şahit olmamıştım Cevat’ı tanıdığım bunca yıl boyunca… Keder yüklü gözlerinde bir yorgunluk vardı karşısındaki ufacık çocuğa bakarken.”

Hıçkırıklarıyla boğulan sesinden, “Çocuk ne söyledi,” demeye çalışırken, farkında bile değildi Mete’nin kalbine döktüğü hüzün alevinin.

Derin bir nefes çekti kalbine şifa olmasını ümit ederek. “Cevat’a minnetle baktı önce; “Sağ olun… Siz sağ olun…” dedi hemen ardından.”

“Cevat’ı suçlamadı çok şükür… Çok… Çok sevindim.”

Bugün yaşananları Melek’e anlatırken, hiçbir şeyi gizlemedi o meleksi varlıktan.

Süslemedi karanlık hakikatleri yalancı bir mumun ziyasıyla.

Beyaz renginin arkasına sığınıp kurmadı cümlelerini olandan uzak, olmamış güzelliklerle.

Yarım saattir aşağı inmesini bekleyen insanların varlığı bile telefonu kapamasına yetmiyordu. Kapayamıyordu ki… Hele de o duyunca huzura erdiği ses, “İyisin değil mi?” diye sorarken ve o soruya bir umman endişeyi sığdırmışken…

“Ben iyiyim de… Sen benim için bu kadar endişeliysen… Hadi affettim de… De de sevinsin bu garip.” Melek’in şefkatinden emindi. O dayanamazdı böylesi içtenlikle söylenmiş sözlere.

Ya da Mete’nin ümit ettiği oydu.

Melek konuşurken anlıyordu ki… Hâlâ vereceği tepkilere alışamamıştı. “Sevinmek istiyorsan, karşıma geleceksin! Affet derken gözlerime bakacaksın! Sakın aradaki mesafeleri ya da sana olan hasretimi kullanarak bana ayrılık edebiyatı yapma! Affedilmek mi istiyorsun? Öyleyse gel!”

Sesindeki kararlılık… Öfke… Hiddet…

Hepsi kaybetme korkusuyla söylenmiş sözlerdi ve ilmek ilmek acıyı nakşediyordu Mete’nin kalbine.

“Sen de var bir psikopatlık… Kesin var! Affetsene kızım!”

Sesinde az önceki hıçkırıkların izi vardı, “Bana ergen tribi çekmeyin Mete Bey!” derken. “Kimin psikopat olduğunu, karşımda af dilendikten sonra tekrar konuşalım istersen!”

Kapının ardından girmek için izin isteyen Tamer’in boğuk sesini duyabiliyordu. “Mete Bey, müsait misiniz?”

Belli ki Melek de duymuştu, “Müsait olduğunda konuşuruz. Allah’a emanet ol,” deyip kaparken.

Bir telefona baktı, bir de dur kapama diyemeyen diline yandı. Yüzünde derin bir gülümsemeye vesile olan bu aceleciliği sinirlerini bozsa da vakarını üzerine alıp, kapıyı açtı genç adam. “Müsaitim kardeşim.”

“Siz gelmeden okumak istemediler…”

Bir gençten geriye kalmış, kanıyla lekelenmiş mektup… “Biz de gidelim öyleyse kardeşim…” derken, elindeki telefonu pantolonunun cebine koyuyordu.

Belki bencillikti yaptığı, belki aşk… Hangisiyse kabulüydü.

Tek bildiği; Meleğinden ayrı bir gece daha geçirmek istemediğiydi…

Salona doğru hızlı adımlarla ilerlerken, sabrın ellerinden kayıp gitmesinden korkuyordu Mete. Cevat, Tamer ve Hafsa’yı Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde bırakıp, herhangi bir havayolu şirketiyle Türkiye’ye geri dönmekten… Kaç saat süreceğini ya da kaç aktarmayla varacağını bilmeden Melek’e gitmekten korkuyordu… Melek’e kavuşsa da dokunamayacaktı, biliyordu.

Onu sadece seyretmeye de razıydı… Belki bir de sarılabilirdi eğer şanslıysa. Onun kokusunu soluyabileceği, yüzünü bir ekrandan değilde kanlı canlı karşısında göreceği bir yakınlıkta olsun da… Varsın dokunabilmek için gereken süre, tahammül sınırlarını zorlasın.

Bu düşünceler, ruhaniyetini talan ederken girdi salona. Karşılaştığı manzara; zarfı yakılan mektup orta sehpanın üzerinde dururken, kelimelerin terk ettiği yoklukta buruşuk kâğıdı seyretmekti bir oda dolusu insanın. Hafsa, Zakire, Abdulkadir sessizce gözyaşı dökerken Mete içeri girdi, Cevat’ın yanına, Hasan Menevşe’nin ise tam karşısına oturdu.

Hasan, buruşuk kâğıdı eline aldı, “Müsaadenizle ben okuyayım,” dedi, Zakire’den destur alarak. Karşısındaki kadına karşı hep saygılıydı… Şimdi bir de acısına saygı duyuyordu içi yanan annenin.

Zakire başıyla kabulünü gösterdi, Hasan Menevşe okumaya başladı…

“Annem… Çok vaktim kalmadığını biliyorum.. Çok insanın canını yaktım… Canını aldım… Ben sana ya da babama layık bir evlat olamadım. Kardeşim Abdulkadir… Annemizi hiç bırakma ve onu üzme.

Hafsa… Eğer bir gün beni affedersen… Seni bu ülkeden gönderemeden ölüm gelip beni bulursa… Bil ki gözlerim açık gideceğim. Bir plan yaptım… Başarabilirsem biraz rahatlarsın ama durmayacaklar. Git buralardan! Ve sakın geri dönme!

Zarfın içine, evden kaçmadan önce annemden çaldığım fotoğrafı… Babamızın fotoğrafını koydum. Her şey için çok geç…” Mektubu sessizce kısa bir süre izledikten sonra, “demiş…” dedi, tekdüze bir ses tonuyla, ardından masanın üzerinde duran fotoğrafı eline aldı. O yıkık harabelerin arasında tanıştığı adamın belki de hayatında güldüğü tek andı bu fotoğraf. Simsiyah teninden parlayan bembeyaz dişlerini göstererek gülüyordu omuzları üzerindeki Nabi ile.

Mektubu, eli dudaklarının üzerinde olduğu hâlde dinleyen anne kız, mektup bittikten sonra birbirlerine sarılmış ağlıyordu. Cevat’ın gözleri Hafsa’nın üzerindeyken, ağzından tek kelime dökülmüyordu. Ağır bir hava vardı pencerelerin ardına kadar açık olduğu salonda.

Ağırlığın nedeni ne yüksek nemdi, ne de garip sıcaklık… II. Léopold, Kongo’da sömürgeye dayalı sözde medeniyetini kurmak istediğinde; alabildiği kadar toprak alıp, egemenliği altında toplarken, Kongo ağzından Stanley Çağlayanlarına kadar tüm ticaret yollarını ele geçirmeye and içmişti. Bu mümkün olduğu kadar büyük bir devlet yaratma ve yönetme projesiydi. Bu projede siyahilere en ufak bir siyasi söz hakkı vermeyeceğiniyse daha en başında gösteriyordu açıkça. Zaten aksi çok saçma olurdu, değil mi?

Bu haktan uzak politikayı, bu topraklarda yaşayan insanlara reva gören Belçika kralının hükümdarlığı döneminde, acımasızlığıyla Kongo nüfusu yirmi ila otuz bin arası azaldığında dünya derin bir uykudaydı… O sadist, şovenist bir hükümdardı ve kurduğu düzende siyahilerin hiçbir değeri yoktu… Peki bu toprakların insanı? Onlar nasıl kardeşlerine kıyabiliyordu? Gerçeklerin ağırlığıydı belki de genç adamı böylesine nefessiz bırakan… Kanla kurulan düzende, beyinleri yıkanmış gençlerin açlık ve yoksulluk korkusuyla canavarlaştırılması…

Şimdi ailesi ardından gözyaşı dökerken gencin, Mete rahat bir nefes alabilme ümidiyle pencerenin önüne geçmiş, gecenin karanlığında dökülen yağmur damlalarını seyrediyordu… Seyrediyor ve dua ediyordu; “Allah’ım… Beni meleğime kavuştur…”

*

İstanbul
İki gün sonra

Emine, Ada, Ayşe, uzakta beklese de Fuat, İnci, Kader… Ve bahçe yolunu bir aşağı, bir yukarı sabırsız adımlarla voltalayan Melek… Gelecekleri heyecanla bekliyordu.

Gelecek…ler.

Birkaç gün, zaman geçmek bilmememişti en amiyane tabirle. Yıllar, hayatlar geçip gidiyor, ömürler tükeniyordu ancak bazen bir gün… Zaman âdeta iş yavaşlatma eyleminde gibiydi. Yirmi bir yılın geçtiği süreyi düşünürken bu birkaç günle kıyasladığında kısacıktı gözünde.

“Kızım… Yedin bitirdin kendini.”

Emine’nin şefkat dolu sesine doğru dönüp bakarken, etrafındaki insanları ne derece endişelendirdiğini de fark ediyordu istemeden.

Ayşe, “Kuzu… Gel da ya…” dedi, Melek sebepsiz attığı voltayı bıraktı.

Yüzüne mahcup bir gülümseme yerleşirken, kollarını vücuduna sarıp, Emine ve Ayşe’nin yanına doğru yürüyordu. “Sakinim Emine ablam… Hakikaten sakinim… Çok özlediysem demek ki… Yerimde duramamışım.”

Ayşe kollarını açtı, Melek arkadaşının kollarına sığındı. “Kıyamam ben candan öteme… Az daha bekleyeceğiz. Sonra da gelecek yârin Allah’ın izniyle.”

Başını Ayşe’nin omzuna yaslarken, “Âmin,” diye mırıldanıyordu.

Başını kaldırdığında, yaklaşan arabanın sesini duydu. Birkaç saniyede evin önünde duran arabaya ilerleyememesinin nedeni, dizlerinden dermanı çekip alan heyecanıydı.

Önce Mete indi henüz duran araçtan, sonra Tamer. Gözleri Melek’i bulup, birbirlerine kilitlendiğinde, Ayşe eliyle itiyordu Melek’i, “Hadisene can! Seni bekliyor!” diyerek.

O mesafeden Ayşe’nin yüreklendirmesi Mete’nin işine yaramış olacak ki, Melek yerine mıhlanmışçasına kıpırdayamazken, o adım adım yanına yaklaşıyordu, “Ömrüm deli sarıyı beklemekle geçiyor Ayşe…” diyerek.

Gözünü kısa bir süre Ayşe’ye çevirdiğinde, mutluluğu dudaklarında tebessüm olarak ifadeleşiyordu. “Bana sitem mi etti?”

Ayşe, önce Mete’ye baktı, sonra Melek’e. “Yok, canım… Sensiz geçen yıllara sitemi, değil mi kardeş?” Sözünü Mete’ye dönüp tamamladığında, aralarında bir adım mesafe vardı kocasının sımsıcak bedeniyle.

“Öyle, kardeşim… Öyle…” Kalbine ılık ılık akıyordu ses tonu. Ilık ılık yayılıyordu tüm benliğine. “Sarılsak mı?”

Ayşe’nin gülen yüzü, Emine’nin, “Rabb’im sizi iki cihanda da ayırmasın,” duası. Ve etraflarındaki herkesin; “Âmin,” temennisi.

Yaklaştı, yaklaştı… Sımsıkı sarılırken kocasının bedenine, umurunda değildi artık kalbindeki kırıklar. Nefes alırken hissetmiyordu huzursuzluğu. Mete’nin kokusunda bulduğu huzura şükrediyordu yalnızca. “Hoş geldin…”

Sımsıkı sarmıştı bedenini saçlarının arasında derin soluklar alırken. “Hoş buldum bir tanem… Hoş buldum.” Saçlarını şefkatle okşarken, kulağına yaklaştı, “Bizi bekliyorlar canım,” diye fısıldadı. Melek’in ise tek isteği; hasretin yaktığı ateşi söndürmeye çalışırken kimsenin beklememesiydi.

Fakat büyük bir olgunluk göstererek kollarını çözdü yârinin bedeninden. Yanlarına çekingen adımlarla yaklaşan Hafsa’ya döndüğünde, “Hoş geldin Hafsa,” dedi.

“Hoş bulduk Melek. Nasılsın?”

Birbirlerine sarılırken, “İyiyim Hafsa… Asıl sen nasılsın?” dedi, geri çekilirken kızın ellerini elleri arasına aldı. “Kardeşin için başın sağ olsun.”

“Teşekkür ederim Melek. Dostlar sağ olsun.” Sesindeki hüzün, geçmediğinin en bariz kanıtıydı. Hâlâ kardeşinin acısıyla yüreği eziliyor, hâlâ kaybına kahroluyordu.

Hafsa’nın iki adım gerisinde bekleyen, gözleri müstakbel zevcesine takılı olan adama, “Hoş geldin Cevat,” derken, bir anlam yüklemek istiyordu Cevat’ın bakışlarına.

Sevgi gibi…

Ya da… Aşk.

Bir öksürükle toparlanmaya çalıştığında Cevat, boş bulunuşuna kaşlarını çatıyordu. “Hoş bulduk Melek Hanım.” Latif ses tonu, büyük cüssesindeki azametin korkunçluğunu bastırıyordu.

İçeri girip, sıcacık evin samimiyetine kavuştuklarında herkesi Hafsa ile tanıştırma görevini üstleniyordu Melek. Birkaç gün içinde düğün yapacaklardı ve o güne kadar Hafsa’nın Türkiye’ye de, kendilerine de alışması en büyük isteğiydi Melek’in. Annesinden, kardeşinden, ülkesinden ayrılmış, ağabeyinin ölüm acısının yanında bir de ayrılık acısı yaşamış genç kızın mutlu olması için ellerinden ne geliyorsa elbette yapacaklardı.

Akşam yemeği yemek için toplandıkları büyük yemek masasında, Mete baş köşeye oturmuş, sağında oturan Melek’i hissettirerek seyrediyordu. Bütün dikkati kocasındayken konuşulan konuları takip etmekte zorlansa da çabalıyordu.

Cevat ve Hafsa yan yana otururken, Fuat masanın diğer ucunda, Mete ile karşılıklı, Ayşe ise Emine’nin yanında Mete’nin solunda oturuyordu.

Emine, “Düğünü ne zamana düşünüyorsunuz Cevat?” diye sorduğunda, Hafsa’nın elinde tuttuğu ve ağzına yaklaştırdığı kaşık dondu.

“Düğün değil de nikâh diyelim,” derken yanında duran genç kızın elinin titrediğini görmemesinin imkânı yoktu herhâlde. “Bir haftamız var.” Üzerine basarak söylediği zaman, Hafsa’ya verdiği alışma süresi gibiydi âdeta.

Hafsa, elindeki kaşığı masanın üzerine bıraktı, su dolu bardağa uzandı. O siyahi tenine hâkim olmaya başlayan hastalıklı renkle, Melek, “İyi misin Hafsa?” sorusunu sormak zorunda hissetti kendini insiyaki bir yardım etme içgüdüsüyle.

Zar zor yutabildiği suyun ardından, “Kendimi pek iyi hissetmiyorum,” diyebildi çekingenliğin hâkimi o naif sesiyle.

Melek yerinden kalktı, Hafsa’nın yanına geldi, “Gel canım… Yol yorgunusun sen… Ben seni odana çıkarayım, orada yemeğe devam edersin,” dedi.

Sözlerinin karşısında duran genç kıza şifa olduğu belliydi. O kahverengi gözleri bir minnetle bakarken gözlerine, “Teşekkür ederim,” diye mırıldanıyordu dudakları.

Herkesten müsaade isteyip, yemek odasından ayrılırken İnci’ye, Hafsa’nın tabağını odaya getirmesini rica etmeyi de unutmuyordu.

Hafsa için hazırlanan odaya girdiler, genç kız dizleri tutmuyormuş gibi yatağın kenarına çöktü koşar adımlarla giderek. Derin nefesler alıp verirken, sakinleşmeye çalıştığını anlayabiliyordu Melek. Tuvalet masasının önüne yerleştirilmiş sandalyeyi aldı, Hafsa’nın karşısına oturdu.

“İyi misin?” diye sorarken, aradan en az on dakika geçmişti.

Başını kaldırdı, minnetle baktı Melek’in gözlerine. “İyiyim… Daha iyiyim.” Ellerini yatağın kenarına yaslayıp destek almaya çalışırken, “Telaşlandırdım sanırım seni. Lütfen kusura bakma Melek,” diyordu.

“Ne kusuru Hafsa. Ben senin rahat olmanı, rahat etmeni çok isterim.” Sözlerine nasıl devam etmesi gerektiğine karar veremiyordu Melek. “Evlenmek istemiyor musun?” Bu sözleri sesli söylemeyi planlamıyordu. Evet… Defalarca aklından geçirirken soruyu, bir aralık bulup kaçmıştı dudaklarından.

Bir anda ellerini yüzüne kapadı Hafsa. Başını sağa sola sallarken, “İstemiyorum!” diye fısıldıyordu.

Bunu beklemiyordu Melek. Onun için bütün hayatını değiştiren Cevat, Hafsa’nın yaşayabilmesi için kendi hayatını feda eden Cevat, onu tâ Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden kurtarıp Türkiye’ye getiren Cevat, istenmeyen eş olmayı asla hak etmiyordu.

“İstemiyorsan, neden kabul ettin güzel kardeşim?”

İçten içe öfke hissediyordu Melek anlayamadığı bir sebepten ötürü. Hafsa’ya asla kızamıyordu ancak Cevat’ı mutsuz bir evliliğe mahkum edeceklerini bilmek de kahrediyordu kalbini.

Ellerini yüzünden çektiğinde, akmayan gözyaşlarıyla parıldayan, ümide hasret gözler vardı gözlerinden medet umarak bakan. “Ben… O çok iyi biri… Çok nazik ve hatta çok korumacı. Ama biz birbirimizi evli bir çiftin sevmesi gerektiği gibi sevmiyoruz… Ben onu mutlu edemem…”

Ve görüyordu ki bu iyi yürekli kızın derdi; karşısındaki adama haksızlık etmek istemeyişiydi.

“Hasan Menevşe’ye olan aşkın hiç bitmeyecek mi?” Bu soruyu da planlamamıştı. Az önce renk olmayan yanaklar birden bire kızarmaya başladığında Melek ayarsız çenesini bir daha açmamak üzere kapamak istiyordu.

“Bu da nereden çıktı Melek?”

Utandığı titreyen sesinden de belliydi, gözlerine bakamayan gözlerinden de. Genç kızı soktuğu durumdan utansa da, “Lütfen Hafsa… Hasan Menevşe’den bahsettiğinde parıldayan gözlerini gördüm ben senin,” demekten de geri kalmıyordu.

Az önce dökülmeyen gözyaşları birbiri ardına damlarken yanaklarından aşağı, bir hıçkırık koptu Hafsa’nın dudaklarından. Yatağın kenarına dayadığı kollarını vücuduna sararken, başını kucağına eğmişti çaresizliğin çizilen resmindeki yalnız bir figür gibi.

Melek, oturduğu sandalyeden kalktı, Hafsa’nın yanına oturup sarıldı genç kızın incecik omuzlarına. Başını Melek’in omzuna yaslarken, “Onu çok özledim…” diye mırıldandı belli belirsiz.

Tek kelime etmedi Melek. Kızın ağlayışını bastıracak bir harekette bulunmadı. Zira ne söyleyebilecek bir sözü vardı, ne de genç kızı teselli edebilecek bir reçetesi.

Sadece bekledi.

Gözyaşları dindiğinde, “Hasan Bey,” diyerek başladı sözlerine. “Benim kahramanımdı… Bir adam hiç mi kimseden menfaat ummaz? Nasıl karşılıksız bunca iyilik yapar? Neden bir aileyi kurtarabilmek için gençliğini harcar? Bu soruları sordukça hayranlığımın katlanarak arttığı tek kişiydi…”

Uzun süren sessizliğin ardından başını yasladığı omuzdan kaldırdı, Melek’in gözlerine baktı yeniden. Melek, “Cevat’ı atladın…” derken, hiçbir art niyet yoktu kalbinde… Hafsa gözlerine baktı, başını tekrar kucağına eğdi. Duyduğu hakikati sindireceği kadar bir aralıkla baş başa bıraktıktan sonra, “Peki… O da sana âşık mıydı?” diye sorarken, Hafsa’nın dudaklarından buruk bir tebessüm geçti hayal kırıklıklarında mayalanmış.

“Asla..! Beni evladı gibi gören bir adamı karşılık beklemeden severken, umurumda değildi onun ne düşündüğü… Ama işte görüyorsun… O, onu sevmeme izin vermedi.”

Sözlerinin sonuna doğru kısılan sesinde bir vicdan azabının ince acısı seziliyordu. “Ona olan aşkından bahsettin sanırım Hasan Bey’e…”

Soruyu duyduğu an bakışlarını kucağına çevirdi, ellerini incelemeye başladı. “Evet…” dedi, derin bir nefes aldı.

“Onu sevmene nasıl izin vermedi?”

“Mete Beyler gelmeden önceki sabah… Bana… Hislerimin geçici olduğunu söyledi…. Anlamış… Sanırım. Konuşma çok utanç vericiydi…” O anı tekrar yaşıyor gibiydi yanaklarındaki ateşi elleriyle söndürmeye çalışırken. “Benimle evlenirdi ya da birlikte bir hayatımız olurdu diye hiç ümit etmemiştim. Ben sadece onun yanında olmayı, o bana bakmıyorken onu seyretmeyi seviyordum. Birleşmesek de ayrılmamak için yanında bir ömür kalmaya razıydım. Ama Hasan Bey beni, sadece korumak istediği gerekçesi ve gençliğimin yitip gitmesini istemediğinden buraya yolladı…”

Konuşurken, her kelimesinde sesi titriyordu Hafsa’nın.

Melek’in ise tâ ciğerinde hissettiği ateş, vermek istediği teselliyi yakıyordu alevlerinde. “Hafsa… Ben senin için… Yani yapmak zorunda olduğun…” Toparlayamadığı kırık dökük sözler diline batıyordu âdeta. Tekrar denedi, “Cevat…” dedi, o değerli insanın adını saygıyla söyleyerek. “Çok zor yıllar yaşamış… Zor bir hayatı ve bolca yalnızlığı olmuş bir… Bir ağabey… Evet… Gerçekten de bir ağabey.”

Aklına birkaç anı geldi birden bire. Gözleri o hatıralarla yaşarırken bakışları yerdeki halının deseninden çok uzakta bir yerlerdeydi. Anneanne ve dedesinin yanına girecekken, fazla cümlesi olmayan o ağabeyin, Melek’e morgun kapısı önünde uzattığı battaniye ve gözlerindeki o şefkat… Taziyede bulunabilmek için kurduğu o uzun cümle… Mete’ye geldiği gün; “Lütfen bir daha gitmeyin…” diyen o ağabey…

“Cevat, benim, bizim, hepimiz için çok değerli… Ben onun mutlu olmasını öyle çok istiyorum ki…” Elini Hafsa’nın eli üzerine yerleştirdi. “Sen onu mutlu edebilirsin. Sadece izin ver. Onu sevme izni ver kendine. Onun seni sevmesine izin ver. Belki unutmayacaksın kalbindeki aşkı… Ama lütfen… Cevat ağabeyimize haksızlık etme! Acılarına yenilerini ekleme! Seni koruyabilmek için çıktığı bu yolda onu yaralama…”

İnci, elinde tepsi olduğu hâlde odaya girdiğinde, sözlerine ara verdi. Fark etti ki; söyleyecekleri de bitmişti. Derin bir nefes alma çabasıydı titreşen solukları. Yerinden kalktı, “Teşekkür ederiz İnci… Ellerin dert görmesin,” diyerek tepsiyi kadının elinden alıp, masanın üzerine bıraktı. “Biz çıkalım, sen de yemeğini ye… Bir şeye ihtiyacın olursa sakın çekinme.”

Önce yutkundu, sonra, “Lütfen… Konuştuklarımız aramızda kalsın…” dedi, çekingen sesi ve ondan daha naif bakışlarıyla.

“Şüphen olmasın Hafsa. İyi geceler sana.”

“İyi geceler Melek. Allah rahatlık versin.”

Başını eğdi, odadan çıktı. İçinde hasıl olan huzursuzluk alt kata inen merdivenlerin dibinde, kalçasını duvara yaslamış, kollarını göğsünün altında çaprazlamasına birleştirmiş kocasını gördüğü an buharlaşmıştı âdeta. Merdivenleri inmeye başladı, onun o aşk dolu bakışları üzerine çevrildi. Geleli birkaç saat olduğu hâlde hiç yalnız kalamamışlar ya da sarılıp öpüşememişlerdi.

Esasen, uzun bir süredir hiç sarılıp öpüşmemişlerdi. Bu vakit, kocasıyla arasında iki merdiven kala düşündüğü tek şey; hâlâ kalbinin kırık olup, olmadığıydı.

Affetmek neydi?

Ya da affetmenin süresi neydi?

Velev ki; Melek nisyana meyilliydi… Hesabını soracak kim vardı ki?

Kim diyecekti; ya tekrar kırarsa?

Kim diyebilirdi; affetme, tekrar yapar.

Melek, kin duygusuyla ilgili bilmediği her meseleye şükrediyordu. Annesinin öğütleriyle büyüdüğüne de şükrediyordu.

Merdivenin son basamağını inmedi yârinin göz hizasında olabilme ümidiyle. Kocası, kollarını çözdü, Melek’i seyretmeye başladı başıyla beraber bedenini de döndürerek. Ne bir sözdü ânı bozan, ne de hareket. Onun o bal rengi sımsıcak gözlerinde kendi yansımasını görmüyordu gözleri. Sadece aşkı hissediyordu… O gözler kısılı baktığında, altında oluşan o latif şişkinlik, sanki daha fazla etkileyici olmaya ihtiyacı varmışcasına sekteye uğratıyordu kalbinin atışını.

Affettim deyip de boynuna mı atlasaydı?

Ya da kollarına sığınıp sadece sarılsa mıydı?

Eli uzandı, kocasının elini sımsıkı tuttu. “Misafirlerimizi bekletmeyelim,” diyerek yürürken, ardından yürüyen kocası, “Âmâdenim güzelim,” diye mırıldanıyordu.

*

Affedecek miydi?

Etmeyecek miydi?

Ayşe, Serdar’ın eşliğinde Beşiktaş’a giderken, Melek ayrılmak istemiyor gibiydi, günlerdir yan yana olduğu arkadaşından. Sarıldılar, ayrıldılar, bir müddet daha konuştular gecenin ayazına rağmen… Tam gitmeye ikna olmuşken Ayşe, arabaya binmeden önce tekrar sarıldılar.

Araba bahçe kapısından çıktığı hâlde hâlâ seyrediyordu gidişini.

“Üşümedin mi? İçeri mi girsek?”

Arkasını döndüğünde Mete’nin kapı girişinde beklediğini bilmediği, şaşıran bakışlarından belliydi. Hızlı adımlarla yanına yürüdü, “Sen neden bekledin soğukta?” diyerek sorguladı genç adamın, romantizm dolu hislerini.

“İş olsun işte!” dedi, ciddiyetini zorlayan gülüşünü içine hapsetti. İç… İç falan düşünmemeli! İçten hiç bahsetmemeliydi.

Bahsetmek istemediği, Melek’in dudaklarından, “İçim üşüdü,” şeklinde dökülürken, tek yapabildiği derin bir nefes alıp, gözlerini kapamaktı Mete’nin.

Nefesini verirken, “Ben içini ısıtır… hatta ateş…” Devamını getiremedi. Kapadığı gözlerini açtığında, aralık dudaklarıyla nefes alıp veren Melek’in o can alıcı güzellikteki yüzüydü dizlerindeki dermanı alan.

İçeri girdiler, kapıyı kapadılar. Cevat ve Fuat, Mete’yi beklerken, Mete’nin tek derdi, Melek ile kavuşabilmekti. “Sen de yat istersen. Herkes yatmış…”

Aralarında yeterli bir mesafe kalana kadar yaklaştı karısının bedenine. Boğazını temizleyip, sağa sola bakarken, gözlerine bakmama nedeni hayal kırıklığı mıydı?

“Beraber yatsak?”

Ebediyen İnşAllah... “Yatacağız… Ama önce bir-iki husus var konuşmamız gereken.” Almak istediği derin bir nefesti.

“Ne konuşacağız?”

Öyle masum bir ifade vardı ki yüzünde… Bakışları ellerindeydi Melek’in. Örgüsünden kurtulan saç tutamları yanaklarını gölgelemiş, sesi hüzünlü, teninden yayılan enfes koku ise efsunluydu. “Biz değil, bir tanem… Cevat, Fuat ve ben…”

Sadece başını aşağı yukarı salladı gitmek için adım atmadan hemen önce. Eliyle kolundan tutarken gidişini engellemek için, o tene olan özlemi yakıyordu elini giydiği hırkanın altında dahi.

“Biz de konuşacağız… İkimiz…” Gözleri, helali olan kızın bütün vücudunda, hasretini gidermek istercesine dolaşıyordu. “Yat,” dedi, içindeki hasret ateşini kibiriyle örtmeye çalışırken, “Uykusuz kalma tatlım…”

Görmeye hasretti o yemyeşil gözleri. Melek, başını kaldırdı, önce boynunu, ordan çenesini, sonra da gözlerini buldu o cana can katan bakışları. Başını aşağı yukarı belli belirsiz sallarken, gözlerindeki bakışın adı; bekleyişti…

O dönüp merdivenlerden çıkarken, hatta merdivenler önünde tükenmeye yüz tutmuşken bile Mete’nin tek yaptığı, karısının endamını doya doya seyretmekti.

Tâ ki Fuat’ın, “Yeter da baktığın, bir gel artık!” sitemine kadar.

Yüzünde huzur dolu bir tebessümle giderken kardeşlerinin yanına, aklı da karısındaydı, fikri de karısındaydı.

Salondan içeri girdiği an Fuat, “O… Beyimiz teşrif etmiş. Kardeşim, biz senden ümidi kesmiştik… Sen git yârinin yanına. Biz hâllederiz kendi aramızda, düğündü, nikâhtı,” sözleriyle dalga geçiyordu Mete ile.

Hiç istifini bozmadan vakar doku adımlarla yürüdü, tekli koltuğa oturup, dirseklerini dizlerine dayadı. “Sen akıllanana kadar -ki yaşının ilerleyişi bile bu ümit dolu bekleyişimize merhem değil- sevdiğin kızın düğününü bir başka damat namzediyle planlarız!” Sözlerinin, karşısındaki adamda nasıl bir etki bıraktığını dumanlı bakışları saran öfkede görebiliyordu ama asla geri adım atmayacaktı. “Hâlihazırda aldığı evlilik teklifi düşünüldüğünde bu düğün çok da uzak olmasa gerek!”

Öfkeliydi! Yıllardır tanıdığı, birlikte güldüğü, birlikte ağladığı, kardeşten ileri bir muhabbetle sevdiği Fuat, göz göre göre bir bataklıkta boğarken kendini, sessizce köşesine oturup izlemek, kendini mahkum ettiği mutsuzluk buhranına ses çıkarmamak asla Mete’ye göre değildi!

Birkaç kez yutkundu, sonra derin bir nefes aldı Fuat. “Ben, Cevat ve Hafsa kardeşimizin nikâhlarıyla ilgili konuşacağımızı sanıyordum… Yanılmışım sanırım, bana müsaade!”

Tam ayağa kalkmıştı ki Mete’nin, “Otur oturduğun yerde!” hiddetiyle karşılaştı genç adam. “Ne hâlin varsa gör!”

Pişman olacağını biliyordu… Ayşe’yi nasıl sevdiğini de biliyordu. Ama belli ki o pişmanlığı yaşamadan aklı başına gelmeyecekti.

“Kardeşin ben miyim Ayşe mi bilemedim,” derken, yarım ağız bir mırıltıydı dudaklarından dökülen.

Mete’nin ise umurunda değildi Fuat’ın söylediği birkaç gereksiz kelime. Cevat’a döndü, “Haluk Bey ile görüşmüş Ömer. İki günde çıkaracakmış nikâh iznini. Sağolsun hiçbir yasal prosedürle uğraştırmadı bizi,” dedi, karşısındaki adamın ifadesiz yüzünü inceledi genç adam. “Pazar günü kıyalım nikâhınızı, ne dersin Cevat?”

“Çok erken değil mi?”

“Abi… Sen evlilikten mi korkuyorsun yoksa?” Fuat, sorduğu sorunun ardından yüzüne yayılan gülümsemeye izin verirken, şaka olarak sarf ettiği kelimelerdeki hakikati görebiliyordu. “Gerçekten mi? Neden peki?”

Cevat, başını çevirdi, alacakaranlığa bürünmüş Boğaz’ı seyretti uzun bir süre. Cevap vereceğinden ümidi kestikleri bir sırada, “Bir genç kızın… pişmanlığı olmaktan korkuyorum,” diye mırıldandı.

Mete oturduğu yerden kalktı, Cevat’ın yanına oturdu, elini omzuna koydu. “Cevat… Abi… Abimiz… Sen hiç kimsenin pişmanlığı olmayacaksın! Bunu aklından çıkar! Sen o kıza ümit olacaksın, sevgi olacaksın, sevda olacaksın… Belki hemen… Belki sonra… Ama ona asla pişmanlık olmayacaksın..! Pazar günü evleniyorsunuz Allah’ın izniyle…”

“İnşAllah…” Bu temenni Cevat’tan geldiğinde, Fuat, “Sendeki sabrı biliyoruz ki; bir genç kızın, sevgisini kazanacağın günü bekleyecek kadar da sabırlısın,” diyerek ayağa kalktı, Cevat’ın omzuna elini yerleştirerek, desteğini gösterdi.

Şimdi adım adım meleğinin yanına giderken, o duymak için yanıp kavrulduğu sözleri duyup duymayacağından bîhaberdi. Meleğinin şefkatini biliyordu, görmüştü… Kırgınlığına da tanık olmuştu… Ama daha önce hiç olmadığı kadar incitmişken onu, şefkatine sığınıp, kırıklarına şifa olamıyordu.

Yıllardır, hiç tereddüt etmeden açıp girdiği yatak oda kapısı önünde dikilmiş, bir eli çenesinde, diğer eli belinde bekliyordu kapkara düşüncelerin namütenahi boşluğunda. Eli kapının kolunda, açmak için cesaret komutunu bekliyordu âdeta. “Allah’ım… beceriksiz miyim acaba?” diye söylenirken, “Bismillah!” diyerek açtı kapıyı birden bire.

Şöminenin önünde, tekli koltuğa oturmuş, bacaklarını kalçasının altında toplamış, kapının açılışıyla ürkmeden evvel belli ki çenesini de sol eline yaslamıştı Melek. Şaşkın bakışlarla kapıyı paldır küldür açan kocasına bakarken, birkaç saniye içinde o yemyeşil gözler sevgiyle doluyordu.

“Hoş geldin mi desek acaba?” Zarif parmakları, saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı… Öyle çaresizdi ki Mete… O kulağın arkasında durabilecek saç teli olmaya razıydı.

“Hoş bulduk… Neden uyumadın?” Ses tonundaki mesafe, gizlemeye çalıştığı hasretine bir maske gibiydi. Yavaş yavaş içeri girdi, ardından kapıyı kapadı sessizce.

Meleğinin dudaklarından bir gülümseme geçerken, kalbi gelecek sözü merakla bekliyordu. “Aferin size Mete Ardahan… Açtığınız gürültüden uzak bir sükûnetle kapadınız kapıyı.”

Alt dudağını dişlerinin arasına aldı, ısırmaya başladı genç adam… Tek isteği, içinde biriken kahkahayı bastırabilmekti. Önce derin bir nefes aldı, verdi. Sonra, “Sorumu duymazdan geldin meleğim… Ama galiba espri yaptın… Hı? Eğer öyleyse…” dedi, kasten devamını getirmedi. Meleğinin oturduğu koltuğun önüne geldiğinde, ellerini cebine sokmuş, dik bakışlarla karısını seyrediyordu.

Sol eli dudaklarının üzerinde olduğu hâlde, başını şömineye çevirirken bile Mete gözlerini karısının üzerinden alamıyordu. Gülüşünü bastırmaya çalışırken, “Hakikatti, espri sandınız Mete Bey,” diye mırıldanıyordu. “Ve… Evet… Duymazdan geldim.”

Ellerini cebinden çıkarıp, koltuğun iki koluna dayayarak diz çöktüğünde karısının önünde, “Şöminede yanan odun olmak varmış be güzelim,” diyordu teslimiyet makamında ve seyrediyordu Melek’in pürüzsüz tenini aralarındaki kahreden mesafeden.

Bakışları Mete’yi bulduğunda, “Söyleme öyle,” dedi, gözlerindeki yalvarışla. Şimdi, affet beni diye yalvarmalıydı. Gözlerinin içine bakıyordu ve o gözlerde gördüğü aşk anlatıyordu Mete’ye affedilmeye ne kadar yakın olduğunu. Kendi düşünceleri içinde boğulduğunda duydu Melek’in, “Bir şey mi söyleyecektin?” sözlerini.

Bekliyordu… Bakışına kurban olduğu bekliyordu Mete’den gelecek affedilme isteğini… “Evet…” dedi, bakışlarını çevirdi şöminede çıtırdayarak yanan odunlara. Yanan kendi bedeniyken, odunların aşka ateşini seyretmesi ne kadar da ironikti! “Söylemek istediğim… Ben… İhtiyaten bir ay ertelemem gereken bir af dileği var meleğim…”

Kalbinde başlayan yangın bütün bedenine yayılırken, bakışlarını karısının gözlerine çeviremiyordu.

Ilık parmaklar yanağına temas ettiğinde, gözleri insiyaki kapandı Mete’nin, başını yasladı sıcak kavramından çok uzakta olan o ele. “Neler oluyor Mete…?”

Ölüyorum… “Üçüncü dünya ülkesinde, salgın hastalıktan ölen bir gencin yanından geliyorum bir tanem…” Gözlerini daha da sıkarken kapalı tutabilmek için, “Seni çok özledim…” derken açıldı karşısındaki hayata doyabilme ümidiyle.

Sol elini de yerleştirdi yanağına. “Bana iyi olduğunu söyle!” derken, gözlerinden akan yaşlar, çenesinden damla damla dökülüyordu.

“Ağlama bir tanem…”

“Bana iyi olduğunu söyle!”

“Meleğim…”

Ellerini yanaklarından saçlarının arasına sürüklediğinde, başını kendine doğru çekti. Nefesini teninde hissediyordu düştükleri yakınlıkla. “Bana-iyi-olduğunu-söyle!” deken, kelimelerin üzerine basa basa konuşuyordu titreyen sesiyle.

“İyiyim!”

“Hastalıkla ilgili bir şüphen mi var?”

Çok yakındılar ve bu kadar yakın olmayı istemiyordu Mete. Başını geri çekmeye çalışırken, “İhtiyatlı olmaya çalışıyoruz,” diyordu. Melek ise izin vermiyordu bir santim olsun uzaklaşmasına, “Bırak!” dediği hâlde.

“Bırakmam!”

“Bırakmalısın!”

Hıçkırırken, “Bırakmam!” diye fısıldadı, fazlasına gücü yetmemiş gibi.

Bileklerini tuttu, içi kan ağlayarak geriye çekildi karısının nefesinden uzağa. “Temiz olduğumuz belli ancak… Birkaç hafta sonra tekrar test yapılacak… O zamana kadar,” dedi, ayağa kalktı Mete, “Biraz mesafeli olmak zorundayız.”

Tam geriye doğru bir adım atmıştı ki Melek oturduğu yerden hızla kalktı, incecik bedenini Mete’nin bedenine yasladı, başını göğsüne dayarken, kollarını sımsıkı kocasının beline sarmıştı. “Sen iyisin… İyisin Mete’m… Çok iyisin… Rabb’im seni benim için korusun…” derken, kaybetme korkusuydu karısına bu hüznü yaşatan.

Havada kalan kollarını Melek’in bedenine sararken, “Rabb’imiz… Bizi bizim için koruyor candan ötem…” diyerek teselli sunuyordu tekrar tekrar.

Bu teslimiyete kavuşmuşken, affedilmek aklından uçup gitmişti Mete’nin. Melek’in bedenini kucağına aldı, yatağın üzerine bıraktı şefkat dolu bir hassasiyetle. Sırtını yatağın başlığına yasladığında, Melek başını kucağına koymuştu Mete’yi aşkının nârında yakmak istercesine. Saçlarını şefkatle okşarken, kokusunu şükür makamında içine soluyordu genç adam. Karısının yorgun gözleri uykuya yenik düştüğünde bile, Mete’nin dudaklarından şükür dolu dualar dökülüyordu gülümseyişiyle hissettiği huzuru gizlemeden…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir