Candan Öte ~ 64 | Gitme

Yemek odasının kapı pervazına yaslanmış, akşam yemeği için hazırlanan sofrayı seyrediyordu Melek ve Ayşe. Melek, günlerdir pişirdiği sağlıklı öğünlerin, o sebze ve ot çeşitlerinin ardından menüye hâkim et yemekleriyle Mete’nin ne tepki vereceğini merak ediyordu.

“İkisi de ne şikayet ettiler ot ve sebzelerden, ne de yememezlik yaptılar… Aksine bir tabak bitti ikincisi doldu.” Başını sağında duran ve siyah boyalardan yoksun bıraktığı, gözlerindeki masumiyetiyle sofrayı seyreden kıza çevirdi. Buruk bir gülümsemeydi Ayşe’nin dudağında ifadeleşen tek tepki Fuat’ın bahsi geçtiğinde.

Baktı… Baktı.

Melek ile göz göze geldiğinde, başını yasladı Melek’in omuzuna, kollarını sardı arkadaşınn beline. O soğuk kış gecelerinde, kız öğrenci yurdunda geçmişin karanlık gölgelerini aydınlığa çıkarmaya çalıştıkları her vakitte de böyle sarılırdı Melek’in gözyaşları insiyaki bir hüzünle akarken.

Melek; ağlar… Ayşe; sımsıkı sarılırdı.

Kollarını Ayşe’nin omuzlarına doladı, “Gözyaşları kıyıda bekliyor gibi…” dedi, sesindeki o boğuk titreyişle.

Beklediği Ayşe’nin sözleriyken, beklemediği, “Sebebi ben miyim?” diyen Mete’nin ifadesiz ses tonuydu. Ne bir hüzün, ne de öfke vardı konuşurken harcadığı üç kelimede.

Melek toparlandığında, dönüp Mete ile göz göze geldi. Sesinde olmayan her duygu, o ceylan güzelliğindeki gözlerinde hâsıldı. “Hayır… Sadece…” dedi, duraksadı. Başını sağa sola sallarken bildiği hakikatleri unutmak istercesine, “Hatıralar yoruyor bazen,” diye mırıldandı belli belirsiz.

“Peki…”

Uzatmak istememesine şükredebilirdi bu garip anda. Akşam yemeği için bekledikleri misafirlerden ilki kapıyı çalarken, Ayşe, Mete ve Melek geleni karşılamak için girişe doğru yürüyorlardı.

Mete uzandı, elini elinin içine aldı sahiplenircesine bir hâkimiyetle. Hâlbuki öylesine gereksizdi ki… Melek ondan gidebilir miydi?

Ya da tenine dokunmadan yaşayabilir miydi?

Peki gelecek olan misafiri, bunu bilmiyor muydu?

Sesini çıkarmadı hâlâ affedemediği kocasına. Kendini böyle rahat hissedecekse, tutacaktı o eli. Yıldırım’ın varlığına bir zahmet katlanırken, sabrını denemek aklının ucundan bile geçmiyordu Melek’in. İki adamın kendine olan ilgisiyle egoist bir tatmin yaşayacak, zavallı bir karaktere sahip olmadığına şükrediyordu.

Onu şu an affedemiyor olsa da… Elbette affedecekti.

Her şeyi zamana… Ve zamanın şifalı eline bırakmayı, geçen sürede de ufak tefek sabır denemeleriyle karşısındakine eziyet etmeyi tercih ediyordu şimdilik.

Açılan kapıyla Sinan’ı görmek, gecenin karanlığında semayı yırtan şimşek etkisinde bir parlaklıkla aydınlanmak gibiydi Melek için. Sinan, sarı saçlarına, mavi gözlerine, sarı tenine rağmen Yıldırım ile aynı kandan olduğunu haykırıyordu âdeta. Daha önce bu benzerlikleri nasıl fark edemediğini anlayamıyordu Melek… Boyları, fiziki yapıları, hatta o zarif ses tonları… Yanaklarını süsleyen gamzeleri bile.

Amca ve yeğen.

Sinan, “Selamünaleyküm gençler!” diyerek bir coşkuyla evden içeri girdiğinde, Melek arkadaşını üzebilecek en ufak bir meseleye dahi tahammül edemeyeceğini biliyordu.

“Aleykümselam.”

Selamı hep birlikte aldıklarında, yüzündeki gülümseme derinlik kazanıyordu Sinan’ın. “Ne güzel bir uyumdur bu böyle,” dedi, elindeki paketi uzattı Melek’e, “Beğenecek misin bakalım papatyam,” diyerek.

Mete’nin tutuşundan elini ayırdı, “Ya sen geldin yeterdi… Neden zahmet ettin,” dedi, paketi kabul ederken.

“Şu kızın mütevazılığı yeni gelen nesle ibret olsun!” sözlerini ciddiyetle söylerken Sinan, Melek paketi çoktan açmıştı.

Açılan hediye; el örgüsü, sarı renkli, ufacık bir bebek yeleğiydi, kelebek şeklindeki düğmelerine baktıkça gözlerini yaşartan. “Sinan! Ne yaptın sen ya!” dedi, Sinan’ın boynuna sarıldı Melek.

Sinan, Melek’e her sarıldığında ayaklarını yerden keser, kucağında döndürürdü ama bu kez Mete’nin sabrını denememek için midir bilinmez, ağırbaşlı bir tavırla hareket edip, sakince sarılıyordu arkadaşına. “Ben değil kelebeğim, annem yaptı. Sana da çok selam söyledi,” derken, geri çekilmiş, Melek’in ellerini ellerinin arasına almıştı.

“Aleykümselam. Çok mutlu etti beni Nermin ablam. Bebeğimiz için ilk bu…”

O tatlı gülüşü dudaklarında derinlik kazanırken, alnına düşen saçları geriye atıp, “Dayısına da ilkler yakışırdı… Yine kendimi takdir ediyorum. Cengiz’den 1-0 öndeyim,” dedi, yapmacık bir kibirin rolünü üstlenirken.

Mete ile tokalaştı, Ayşe ile karşılıklı durdular kısa bir süre.

“Kara Kargamı üzmüşler yine!” sözleri ağzından çıkar çıkmaz, Ayşe’yi kollarının arasına alıp, sımsıkı sarılırken, Ayşe de arkadaşına sarılıyordu aynı samimiyetle.

“Sen geldin ya… Artık bizi kimse üzemez!”

Ayşe’nin bütün sıkıntısını, derdini, kederini biliyor ve paylaşıyordu Melek. Bütün bu çektiklerine rağmen, Ayşe’nin sesinde ne bir titreme, ne de en ufak bir zafiyet belirtisi vardı. Aksine dalga geçerken Sinan ile tatlı bir şakayı paylaşıyordu geçmişi hatırlatırcasına.

Melek’in kurtarıcısı Sinan…

“EvelAllah kargam! Gözlerinin sivil hâlini özlemişim,” diye takılan Sinan, “Hadi ordan!” diyerek umursamayan Ayşe.

Ayaküstü muhabbet ederken kapının tekrar çalınışıyla bedenine yayılan heyecan, ellerinde donuyordu âdeta. Buna benzer bir heyecanı, dedesinin anlattığı hikayede gerçek anneannesini öğrendiği gün yaşamıştı.

Hayatında daha kaç kez böylesi tevafuklar yaşayacaktı bilemiyordu ama açılan kapıyla, “Gelebilir miyim?” diyen Yıldırım’ın gözlerinden daha çok umut vardı Melek’in kalbinde.

“Hoş geldin Yıldırım…”

“Hoş bulduk.”

Mete’nin nasıl karşılayacağını kafasında uzun uzun düşünüp, müzakere ederken şimdi görüyordu ki bambaşkaydı. Elini uzattı, “Hoş geldin,” dedi, aynı anda hem sıcak hem de mesafeyi hatırlatan resmiyetiyle. Bu iki zıt kavram mecburiyet gibi yapay değil de her daim iki geçimsiz insan arasında olması gereken mesafe gibiydi.

Yemek öncesi kısa bir sohbet gerçekleştirdikleri oturma odasında, Sinan ve Ayşe’nin konservatuvar maceralarını şenlendiren Şahap hocanın otoritesi kahkahalara vesileydi.

İnci birkaç dakika sonra geldi, “Yemek hazır efendim,” dedi, masaya davet etti bekleyenleri.

Adım adım yemek odasına doğru ilerlerken, Sinan ve Yıldırım arasında geçen konuşmayı dinliyordu eli Mete’nin elinde olduğu hâlde. Öğreneceği gerçeği Sinan nasıl karşılayacaktı, hiçbir fikri yoktu… Tek isteği; tatlıdan önce bu heyecanın son bulmasıydı.

*

“Çok enteresan bir akşam sanki… Bana mı öyle geliyor?” diye sordu Sinan. Baklavasının ceviz dolu katlarının tadına varıyordu, “Akşam enteresan… Baklava efsane! Ya siz bu İnci Hanımı nereden buldunuz? İnciciğim bekar mısın?” derken. Bir de o çapkın bakışlarıyla orta yaşlı kadını süzüyordu.

“Afiyet olsun Sinan,” diyen Mete, “İnci… Lütfen Sinan’ın kusuruna bakma,” diyerek gülümseyen Melek.

“Biz tanışacağız şimdi İnci’mle… Benim kusursuzluğumu öğrenecek.” Melek için Sinan, Cengiz, Ayşe ve şimdi rahmetle andıkları Hale vardı… Birbirine bağlı o gençlerin muhabbetlerini gördüğü o akşam yemeğinde, sevdiğinin sevdiği insanlara kanının kaynadığını hatırlıyordu. Ama şimdi… Melek’i bu kadar mutlu edebilen insanları, bir ömür kardeşi olarak yâd etmek istiyordu.

“Bak ya! Kadını utandırdın!”

Ayşe’nin haklı sitemini, “Kıskanma kızım! Yıllardır beklettin durdun beni! Ben de yoluma bakacağım artık!” diyerek yeriyordu Sinan.

İnci, “Affedersiniz oğlum… Sizin yaşınızda evladım var benim… Mesele baklavaysa, istediğiniz zaman söylemeniz yeter. Bir tepsi adınıza hazır olur,” dedi ondan beklemeyeceği bir samimiyetle.

“Evladınız kızsa ona talip olayım?”

Melek ve Ayşe artık kahkahalarla gülerken, Mete de gülümsüyordu elinde olmadan.

“Melek Hanım size kefil olursa neden olmasın.”

En son Melek’in ne zaman böylesi içtenlikle gülerken görmüştü?

Derdi tasayı bir kenara bıraktığını?

O gülüyordu ya… Suya kanıyordu susuz kalmış, kurak topraklar.

Alacakaranlığı yırtan güneşin ziyası oluyor, aydınlatıyordu bütün küfle kaplı, nemli, karanlık odaları.

Göçmen kuşları sağ salim sıcak iklimlere ulaştıran rehberdi o şen kahkahaları.

“Sinan’ı benim kardeşim bil İnci… Canım fedadır ona.” Sözlerinde en ufak bir şüpheye yer yoktu gözlerinden samimiyeti okunurken.

“Peki efendim…” dedi, boğazını temizledi İnci. Birkaç dakikalık eğlencesinden pişman olmuşçasına bir ciddiyetle, “Kahveleri buraya mı almak istersiniz, salona mı servis edelim?” dediğinde, az önce kahkahalarla gülen sevdiğinin ahvalini saran hüzne tanıklık ediyordu saniyelerle anabileceği kısacık zaman diliminde. İnci için ise; eğlence bitmişti böylelikle.

Melek misafirlerinden onayı aldığında, “Buraya alalım sana zahmet İnci,” dedi, Sinan’a döndü İnci odayı terk ettiğinde. “Bu enteresan akşam hakkında konuşmalıyız artık.”

“Bu güzel baklavanın ardında acıklı bir haber vermeyeceksiniz bana değil mi?” diyen Sinan’daki anlayış Mete’nin gözünden kaçmıyordu.

Yıldırım bir yudum su içti, “Sana bir haber verecek olan benim,” derken.

Elinde tatlı çatalı olduğu hâlde, kıpırdamaksızın Yıldırım’a bakan genç, “Beni de mi yurt dışına yollayacaksın Yıldırım abi?” diye sordu kendi şakasına keyifle gülümserken.

“Beni de derken?” diyen Melek, “O ne demek can koç?” diye soran Ayşe ile eğlence yerini meraka bırakıyordu.

“Öyle bir isteğin var mı Sinan?”

Yıldırım son derece sakin, herhangi bir arkadaşıyla günlük bir sohbet gerçekleştiriyormuş gibi rahattı. Bir eli su bardağında, diğer eli dizinde duruyor, yaslandığı sandalyede endişesiz bir tavır sergiliyordu.

“Ayşe’nin isteği olmadığı hâlde soluğu Fransa’da almasına bakılırsa isteklerin pek de bir önemi yok sanırım.”

Ve bir gerçeği daha öğreniyordu böylece bu gençler.

“NE?”

Ayşe’nin sorusuna cevabı, “Hadi ama! Nasıl anlayamadın bunca zamandır? Şahap hocanın yakın arkadaşı Yıldırım abi seni dinliyor, sonra hop! Fransa’dan bir davet alıyorsun!” diyerek cevap veren Sinan, Yıldırım’a dönüp, “Bunu neden gizledin abi?” sorusunu yönlendirdi haklı olarak.

“Ayşe’yi dinlemden önceydi bu mesele… Ayrıca… Bu konuyu Ayşe ile daha müsait bir zamanda konuşmayı tercih ederim. Bu akşam sana bahsetmek istediğim başka bir mesele var.”

Ayşe derin nefeslerle sakinleşmeye çalışırken, Melek elini arkadaşının eli üzerine koymuş, teskin eden hareketlerle okşuyordu. O dokunuşa eriyip giden, hasret dolu bir âşık olsa bile… Sevdiğine dokunan kardeşini kıskanmanın mantığı neydi?

“Tamam! Tamam! Sorun yok! Yıldırım amca bana bir açıklama yapacak nasılsa! Biz asıl meselemize dönelim!”

“Seni dinliyoruz Yıldırım.” Mete ev sahibi olarak moderatörlük görevini üstlenirken, Yıldırım başıyla kabulünü sundu, Sinan’a döndü.

“Seninle karşılaştığımız ilk akşam…”

“Ne çok eğlenmiştik be hacı!” diyerek sözünü keserken Sinan, İnci elinde kahve fincanlarıyla odaya giriyordu.

Yıldırım’ın dudaklarından belli belirsiz bir gülümseme geçti gözleri su bardağına takılı kaldığında. “Baban… Hiçbir zaman senin gibi neşeli bir adam olamadı, Sinan.” Sözlerinin sonunda gözlerini yeniden yeğenine çevirdiğinde, Sinan’ın solan gülümsemesiyle akşamın hakikati, sessizlik olarak çöküyordu masa başına.

Uzun bir bekleyişin ardından geldi Sinan’ın, “Siz babamı tanıyor muydunuz?” sorusu.

“Ağabeyimdi… Sinan Şahsuvaroğlu…”

Bu kadar net bir cevap verebildiği için tebrik edilmeliydi belki de.

Bir gülümsemeyle başlayan karşılığı kahkahaya dönüşürken Sinan’ın, Yıldırım pür dikkat izliyordu genci.

“Ağabey! Ne diyorsun sen ya?”

İnanamıyor muydu?

İnanmak mı istemiyordu?

“Baban, ağabeyimdi diyorum.”

Melek’e döndü Sinan. “Kuzum… Bana anlatır mısın? Belli ki sen biliyorsun hakikati…”

Ayşe’ye dokunduğunda erirken hasretiyle kabarmış kıskançlıktan, şimdi bir katilin kurşununda can veriyordu âdeta… Elini uzattı, “Sinan…” dedi, sakin bir ses tonuyla. “Nermin ablanın… Unutamadığı… Ve hâlâ sevdiği adam… Sana adını verdiği adam… Sinan Şahsuvaroğlu…”

Sinan, diğer eliyle Melek’in elini avuçlarının arasında tutarken, o ellerden başka hiçbir şey yoktu Mete için. Ne konuşulanlar, ne de önüne konulmuş Türk kahvesinin nefret edilesi kokusu.

“Bir yanlışlık vardır meleğim. Böyle saçmalık mı olurmuş?” Yıldırım’a dönüp, “Hacı dayı! Alacağın olsun be! Adımız Sinan diye evlatlık alacaksın beni anlaşılan! Başka Sinanlara yönel dayı başka Sinanlara!” diyordu.

Ayşe, “Sinan… dinle lütfen,” derken, Sinan’ın gözlerinde bir reddediş vardı.

“Annen her şeyi anlatabilir… Sana hiç göstermediği fotoğrafları da gösterebilir…” Ceketinin iç cebine elini soktu, eski bir fotoğraf çıkardı Yıldırım. “Bakmak ister misin?” diye sordu Sinan’a uzatırken.

Melek’in ellerini serbest bırakmaya vesile, seve seve öldürmek istediği Yıldırım olduğunda kısa bir minnet duygusu hissediyordu ona karşı içinde şu an.

Sinan fotoğrafı aldı, inceledi uzun uzun. “Bana benziyor…” derken, kabul etmek istemediği gerçeği zorla söylemek zorunda kalmanın memnuniyetsizliğini yansıtıyordu yüz ifadesi. “Tanımadığım bir adamın fotoğrafında kendimi görüyorum… Bu nasıl bir iştir ya!”

Boğazını temizledi Yıldırım. “Tanımadığın adamdan bana kalan en güzel mirassın…” Onu tanıdığı bütün bu zaman zarfında ikinci kez insani bir ifade görüyordu belki de gözlerinde.

İlki; San Diego’da öfke dolu yumruklarını yüzüne çarptığı o karanlık gecedeydi.

Elindeki fotoğrafı Yıldırım’a uzatırken, “Benden nasıl bir beklentin var abi? EyvAllah, ağabeyinmiş… de… Benim için bir anlamı yok ki! Ne yapmalıyım?” sorularıyla bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordu Sinan.

“Hayatında olmama izin verecek misin?”

Fotoğraf hâlâ havada duran ellerinin arasındaydı Sinan’ın. “Abi… Biz kaç aydır görüşüyoruz zaten seninle. Bana DNA katkısında bulunan adamın kardeşi olman, seninle bağlarımızı koparmamızı gerektirmez sanırım. Ayrıca,” derken, elindekini uzattı tekrardan, “Şunu alır mısın,” diyerek.

Yıldırım uzandı, parmaklarının tutmaktan imtina ettiği fotoğrafı Sinan’a yönlendirerek, “Sende kalsın… Lütfen,” dedi, ayağa kalktı. “Yarın seninle kahvaltı yapalım… Eğer istersen… Sohbet ederiz.”

Önce elindeki fotoğrafı cebine koydu, sonra da ayağa kalktı amcasının peşi sıra. “Seninle sohbet etmek her zaman keyiftir abi… Ama aramıza ağabeyini sokma! Farz etki ben hâlâ Melek’in arkadaşıyım… Bana tanımadıklarımı kabullendirmeye çalışma…”

“İstemediğin hiçbir gerçeği kabullenmek zorunda değilsin. Aramıza mesafe sokma yeter,” dedi, Mete’ye döndü. “Davetiniz için minnettarım.”

Uzanan eli kabul etmeme lüksü yoktu Mete’nin. Elini sıktı, başını eğdi minnetini kabul ettiğini belli edercesine. Sinan ve Ayşe ile vedalaştığında, Melek ile kapıya doğru eşlik ediyorlardı Yıldırım’a.

İnci, vestiyerden aldığı paltoyu Yıldırım’a uzattı ancak adamın paltosunu giymek gibi bir düşüncesi yok gibiydi katlayıp, sol kolu üzerine yerleştirirken. “Çok nazik bir ev sahibisin küçüğüm… Her şey için teşekkür ederim,” dedikten sonra kapıdan çıkmak üzereydi Melek’in, “Yıldırım!” dediği ânâ kadar.

“Efendim?”

“Sinan…” Sesindeki titreyişle arkadaşının hâline ne derece üzülmüş olduğunu anlayabiliyordu Melek’in. Onun aldığı hava, verdiği nefes, kirpiğini kırpışındaki yorgunluk, bakışlarındaki burukluk… Her hâli tel tel işleniyordu âdeta Mete’nin kalbine.

“Sinan üzgün değil küçüğüm… Sakın üzme kendini…”

Önce yutkundu… Belli ki akşamın gerginliğiyle yüreği dolmuş, gözyaşlarının ummanında titriyordu Melek. “Öyle mi gerçekten?” diye sorarken ise… Dünyanın en masum çocuğuydu arkadaşının üzüntüsüne kahrolan.

“Öyle… Üzgün değil… Ama çok öfkeli… Özellikle de bana.”

Anlamaya çalışır gibi kaşlarını çattığında o kırışıklık yine o kalem kaşların arasında belirdi… Ve Mete uzanıpta öpemedi hasret kaldığı teni.

Bir insanı bitiren iki hakikat;

İnat

Ve

Keşke

İkisini de had safhada yaşıyordu son zamanlarda.

“Sana mı?”

“Bana.”

“Neden sana?”

Belli belirsiz bir gülümseme vardı yüzünde, “Asla duymak istemeyeceği şeyler söyledim ona… Babasını,” derken.

Sözler bitmişti belli ki başını aşağı yukarı sallarken.

Yıldırım kapıdan dışarı çıktı, “İyi akşamlar,” dedi, bekleyen araca doğru ilerledi hızlı adımlarla.

Onun ardından kapıyı kapadığında Melek, bir hüzün vardı ahvalini esir almış. Döndü, Mete’nin gözlerine baktı derin derin. Önce bir adım attı, sonra bir adım daha. Önünde durduğunda, göğüsleri kazağına değiyordu tüketen bir samimiyetle. Ellerini kaldırdı, omuzlarına yerleştirdi.

Utanmasa… Zafiyet gösterdiği için gururunu ayaklar altına sermeyecek olsa… Affetmeden dokunmamak gibi salak saçması sözleri sarf etmemiş olsa… Karısının bedenini kollarının arasına hapseder, sımsıkı sarılırken tadına hasret kaldığı tene öpücükler kondururdu defalarca.

Yapmadı.

Kıpırdamadı.

Nefes bile almadı.

Başını döndüren koku hücrelerine yayılırken, titremeyişiyle teselli oluyordu yalnızca.

Melek ise, ellerinden destek alıp kendini bedeninde yukarı çekerken, burnunu yaklaştırdı yanağına. Tenini aldığı nefesle içine çektiğinde, gözlerini kapayışı insiyakiydi genç adamın. Meleği özlem giderir gibi bir ilgiyle tenine yaklaşırken Mete’nin elleri iki yanında, yumrukları sıkılı olduğu hâlde duruyordu.

Dudakları bir öpücük kondurdu yanağına. Yemeği görene kadar ne derece aç olduğunu bilemediği şuursuz vakitlerinde de böylesi anlar yaşadığı olmuştu daha önce… Bu onun gibi değilse de ona en yakın tanımdı belki de. O dudaklara hasretti. Aklından hiç çıkmıyordu… Şimdi o aklından çıkmayan dudaklarla arasında hiç mesafe yokken… Başını çevirip uzanabilecekken hayatın saklı olduğu ağza… İçinden tekrar tekrar ona kadar saymaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Öptü ama geri çekilmedi. “Teşekkür ederim…” diye fısıldarken kulağına, nefesinin buğusuyla çözülen iradesiydi Mete’ye geri adım attıran.

Farkında değildi aldığı derin nefesi verene kadar. “Rica ederim… Rica ederim… Hadi arkadaşlarının yanına gidelim.” Karısına bakmak yerine yerde sabit bir noktaya kilitlendiğinde, Melek’in sessizce gidişini dinliyordu.

Eğer… Onu bir nebze olsun tanıyorsa… Şu anki acziyetini yanlış anlayıp, Mete’nin ondan uzaklaştığını düşünüp, kendini ezdiğine yemin edebilirdi.

Bu gece Melek’in gönlünü mutlaka almalıydı.

Ötesi yoktu…

*

Yemek odasına ulaşana kadar pişmanlığını yüzünden nasıl silip atacağını düşünüyordu. Ne düşünmeliydi bu histen kurtulabilmek için? Belki komik bir film? Ya da mutlu bir şarkı?

Filmlerden aklına düşen; “Canım Kardeşim” şarkılardansa; “Şad Olup Gülmedim” oldu.

Var mıydı daha dramatiği?

Ayşe ve Sinan sessizliğin huzurunda otururken, yüzüne bir tebessüm yerleştirdi, Sinan’ın yanına oturdu, elini elinin içine aldı. “Kuzum… Hamile hamile yorduk seni de ya… Nasılsın?” diye sorarken Sinan hep aynıydı işte…

“Yormak ne demek canım… Asıl sen nasılsın?”

Gamzelerini açığa çıkarırcasına gülümserken, boş tatlı tabağını işaret ediyordu başıyla. “Bu baklavayı idam mahkumuna yedirsinler, adam gülerek gider ölüme.”

Ayşe, “Bir ciddi ol be oğlum! Kız merak ediyor işte! Ne çatlatıyorsun adamı?” diyordu yarı sitem yarı alay dolu sesiyle.

Bu arada Mete geldi, tam karşısındaki sandalyeye oturdu. Az önce yaptığı saçmalık yüzünden başını çevirip bakamadığı adam… Kocasıydı, evet. Ama şu an köşe bucak kaçmak istediği Mete Ardahan’dı yalnızca.

“Nasılsın?” sorusu herhâlde Melek’e sorulmamıştı.

Zira Sinan, “İyi… Yani herhâlde iyi. Açıkçası bir şey hissetmiyorum,” dediğinde şüphesi de kalmamıştı Melek’in. Mete, kesinlikle kendisiyle ilgilenmiyordu.

“Hissettiğin öfkeyi maskelemek zorunda değilsin kardeş… Burada yabancı yok!”

Bu sözle çözülmeyi bekliyordu sanki derin bir nefes alırken. “Ne diyim abi? Saçma sapan bir hakikati öğrendiğim için annemin çektiği onca sıkıntıyı mı unutayım? Dedemden, dayılarıma kadar benim üzerimde kurdukları ahlaki baskılarıyla çocukluğumun katline mi EyvAllah diyeyim… Bana baba şimdi lazım değil ki! Yirmi üç yıl önce lazımdı!”

Sözünü kesmeden dinlediği gence, “EyvAllah deme… Geçeni düzeltemeyeceksin, ne desek boş. Fakat, amcanı tanımanın önünde ne engel var?” dediğinde Mete, Yıldırım için sarf ettiği sözlerden sonra o mükemmel sesin kusursuz sahibine bakmama andı buraya kadardı.

Başını kaldırdı, ciddiyetin hâkimi kocasını seyretti.

Sinan, “Bir engel değil de… İsteksizlik var diyelim,” dedi.

“Önyargılarından sıyrıl öyleyse… Daha gençsin. Yorma, yıllarını da kendini de.”

Ayşe, “Hay ağzına sağlık Mete!” dediğinde, Sinan kabul ettiğini, “EyvAllah,” diyerek gösteriyordu.

*

Misafirlerin ardından çalışma odasına doğru ilerlerken Cevat ile birlikte, en sonunda bir karara varmış olmasına seviniyordu yıllardır tanıdığı, bildiği ve bir ağabey gibi saygı duyduğu Cevat’ın. İyi ya da kötü… Bir karara varmış olması büyük bir gelişmeydi.

Kapıyı kapayıp, karşılıklı oturduklarında derinden gelen gök gürültüsünü duyuyorlardı çalışma odasının sessizliğinde. “Dinliyorum Cevat.”

Dirseklerini dizlerine yerleştirdi, öne doğru eğilerek, aralarında duran sehpanın hacmini ölçmeye başladı bakışlarıyla âdeta. “Hafsa Hanım ile evlenmeyi kabul ettiğimi size söylemek isterim.”

“Çok sevindim… Kardeşi hapisten çıkmadan bu işi hemen bitirelim öyleyse… Tabii senin söylemek istediğin başka bir şey varsa..?”

Olduğuna emindi… Konuşmayı sevmeyen bir adam, gecenin on ikisinde, misafirlerin gidişini beklemişse kesinlikle anlatmak istediği bir şeyler olmalıydı.

“Var… Hafsa Hanımın yaşı çok genç.”

“Haklısın.”

“Ben ilk kez… Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”

Devasa abisinin devasa sorunları vardı belli ki. “Meleğim de genç… Ama üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yok. Müştemilatta tadilat başlasın. Sizin bekâr evinizin bir değişime ihtiyacı var. Ancak dersen ki; biz burada kalmayacağız, nereden istersen oradan size bir ev döşeriz. Müstakbelin, eğitmen… Eğer mesleğini yapma imkânı tanırsan bu ülkeye daha çabuk alışacaktır…”

“Buradan ayrılmamayı tercih ederim, müsaadenizle. Ben daima sizin yanınızda olacağıma dair Ahmet Beye söz verdim…”

Asıl söylemek istediklerini söyleyememesi daha çok yıpratacaktı Cevat’ı lakin Mete buna müsaade etmeyecekti.

“Müsaade ne demek? Şeref duyarım.” Cevat, uzun yıllardır hep koruyucusu olmuşken onun bu evden ayrılacağı fikri Mete’yi rahatsız ediyordu.

Her ne kadar Levent, Serdar ve Tamer artık kendi evlerinde kalmaya başlamak zorunda olsalar da söz konusu Cevat’ın kuracağı aile olduğunda hiçbirinin itiraz edeceğini düşünmüyordu.

“EyvAllah.” Yorgunluk ya da bıkkınlığa dair en ufak bir belirti yoktu bedeninde ancak gözlerindeki endişeyi görebiliyordu Mete.

“Senden çok da genç değil.”

Bu sözleri bekliyormuş gibiydi, “Öyle mi dersiniz?” derkenki teselli arayışında.

“Öyle… Onun gençliği, senin olgunluğun olacaktır.”

Uzun uzun konuştukları yolculuk ve düğün planlarından sonra karısının yanına çıkarken, ondan ayrı kaldığı bir saatle yaşadığı hasreti yudumluyordu acının çaresizlik kadehinden.

Çaresizdi.

Affetmeden, dokunmayacağını söylediği için…

Ona olan zafiyeti için…

Saat bire yaklaşırken, Melek’in uyumuş olduğundan emindi. Sessiz olma gayretiyle kapıyı yavaşça açtı, loş ışığın gölgesinde aydınlanan odaya adımını attı. Taze çiçeklerin insana ferahı hissettiren kokusu odaya sindiğinde, görmeyi beklediği uyuyan karısıydı.

Gördüğü ise; pencerenin önünde, kollarını vücuduna sarmış, beyaz geceliğiyle yağan yağmuru seyreden o masum varlıktı. Ara ara devam eden gök gürültüsüyle açılan kapıya doğru döndü, yanaklarına dökülen perçemlerini kulağının arkasına sıkıştırdı.

Adım adım karısının yanına ilerlerken, “Uyuduğunu sanıyordum,” dedi, uyumamış olduğuna sevinen heyecanını gizli tutarak.

“Uyumadım… Seni merak ettim.”

“Beni..? Neden?”

Şöminenin önündeki koltuğu gösterirken, “Oturalım mı?” diye sordu o latif ses tonuyla.

Aklından geçen; sen iste canım sana feda, iken söylediği, “Belli ki uyku yok bize bu gece… Öyle olsun güzelim,”di. Sözünü bitirdi, koltuğa oturdu.

Daha önce Melek’in oturacağı yer; dizlerinin üzeri olurdu. Şimdiyse karşısındaki koltuğa oturdu, geceliğin örtmekten ziyade teşhir ettiği yırtmacını eliyle bir arada tutmaya çalıştı.

“Bir sorun mu var? Cevat neden bu saatte konuşmak istedi?”

Aklında kurdukları gözüne uyku vermemişti belli ki. Onu avutacaktı, sakinleştirecek, mutlu edecekti… Ama hiçbirinde Melek’e dokunamayacaktı.

“Cevat Hafsa ile evlenmeye razı oldu. Bununla ilgili konuştuk. Önümüzdeki hafta Demokratik Kongo’ya gideceğiz.”

Gözlerinde bir rahatlama belirtisi gördüyse de kısa bir andı sadece. “Ben gelemeyeceğim sanırım… Yanılıyor muyum?”

Başını sağa sola sallarken, “Bu mümkün değil…” dedi, karısını üzmenin verdiği huzursuzlukla. “Biz de çok uzun süre kalmayacağız elbette. İki bilemedin üç güne döneriz.” Canının sıkıldığını kemirdiği dudaklarından bir de yere diktiği bakışlarından anlayabiliyordu. “Yeme şu dudaklarını!”

“Ne?” dedi, başını kaldırdı, gözlerine sundu gözlerinin derman veren yeşilini.

“Yara olacak dudakların! Kemirme artık!” Sesi ince, dili ateş gibiydi genç adamın. Hasretini susuzluktan kavruluyormuşçasına bir acıyla yaşarken o öpemediği dudakları uzaktan seyrediyordu çaresizce.

“Farkında değilim.” Yırtmacını tutmaktan vazgeçti, kollarını vücuduna sardı. O incecik kumaş parçası bunu fırsat bilip, yavaş yavaş ayrılırken kapandığı yerden, ipek gibi teni gözlerinin önüne seriliyordu.

“Ben farkındayım!” Gülüşünü duyarken aklından geçen tek şey; Melek’in bu eziyetini anlayıp anlamadığıydı. “Sen neden uyumadın?”

Bir sözüyle o yeşil gözlerde kırgınlığı gördüğünde, içindeki hayranı nasıl böylesine gizleyebildiğine hayret ediyoru Mete.

“Ben… Uyuyamadım… Uykum yok…” Başını şömineye çevirdiğinde, mırıldanarak tamamladı cümlesini.

“Benim de yok!” Oturduğu yerde dikleşti, kazağını eteklerinden tutarak çıkardı üzerinden. “Satranç oynamaya ne dersin?” derken, ayağa kalktı, pantolonunun kemerine uzandı elleri.

“Satranç anlayışınız… Soyunmaktan mı geçiyor Mete Ardahan?”

Sözlerini süsleyen tatlı bir tebessüm vardı meleğinin dudaklarında. “Soyunmam seni rahatsız eder mi bir tanem?” Açtığı kemeriyle parmaklarını pantolonunun bel kısmına yerleştirdi, dik bakışlarla seyretmeye başladı hâlâ koltuğun üzerinde oturan karısını.

Başını kaldırdı, dudaklarına yerleşmiş gülümsemesiyle baktı Mete’nin gözlerine. “Helalimsin… Rahatsız etmez…” Ayağa kalktı, “Ben satranç takımını getireyim,” dedi kapıya doğru ilerlerken.

Mete ise, duş aldı, yazlık bir tişörtle dizine kadar inen bir şort giydi. Aynanın karşısında ıslak saçlarını eliyle şekillendirirken Melek odaya girmiş, kapıyı kapıyordu. Masanın üzerine bıraktığı takımı oyuna hazırlarken, her hareketiyle vücudunda dalgalanan sabahlığıyla derin bir nefese muhtaç hâle getiriyordu genç adamı. Oturuyor olsaydı, Mete’yi bu derece çaresiz bırakmazdı.

Ama oturmuyordu işte!

Masanın üzerine eğilmiş, bir eliyle saçlarını geride tutarken diğer eliyle piyonları satranç tahtası üzerinde yerlerine yerleştiriyordu.

Tekrar nefes aldı… Aldığı havanın ciğerlerine ulaştığını hissedebiliyordu.

Meleğinin yanına ilerledi, yerde oturmuş incecik bedeni kucağına aldı, “Ne yapıyorsun?” sorusunu umursamadan.

Sırtını yaslayabileceği koltuğun üzerine bırakırken, “Seni rahatlatmaya çalışıyorum!” dedi. Yüzlerinin arasında belki bir belki de iki santim mesafe vardı… Fazlası değil! Sesiyse, kendine bile huysuz geliyordu.

“Rahat olmadığımı sana düşündüren nedir?”

Gözlerinde hasreti görebiliyordu. O, hesapsızca, düşünmeden, beklemeden, içinden geldiği gibi Mete’yi öpebilmişti… Ama Mete de hasıl olan gurur “Affettim” kelimesini duymadan vuslatı haram kılıyordu dudaklarına. “Neyle rahatlayacağını çok iyi biliyorum tatlım… Aradan bu kadar zaman geçtiği hâlde unutmadım…” Birbirlerine dokunmadan geçirdikleri günlere vurgu yaparken, ses tonu alabildiğine alaycı çıkıyordu. “Unutamam… Ve eminim o tatlı kıçın ancak bu koltukta rahat edecektir… Şimdilik!” Sırtını dikleştirip karısının karşısındaki koltuğu kenara itip bir minder aldı, üzerine, yere oturdu.

Bir dizini karnına doğru çektiğinde dirseğini yasladı, eliyle tahtayı gösterdi. “Buyurun Melek Ardahan, başlayın lütfen.”

Beyaz piyonlarla başlamak istemediği belliydi. Kendi tarafına dizdiği siyahlar şimdi Mete’nin önündeyken yüzündeki gülümseme, bir ömür seyretmek istediği tek manzaraydı Mete’nin.

“Hiç böyle hayal etmemiştim hâlbuki,” derken, D2’deki piyonunu ileri sürdü. “İlk sen başlamalıydın.”

Dudağında çapkın bir tebessüm salınıyordu Mete’nin, “Daha önce ilk başlayan hiç olmadım,” derken. A7’den piyonunu iki kare ilerlettiğinde, aklında ne oyun vardı… Ne de sıradaki hamleler.

Aklında yalnızca sahip olamadığı vücudun, dilinden gitmeyen tadı vardı… Ve biliyordu ki; o tat, zayıf melekesinde yer edenden de güzeldi. Hamle sırası yine ondaydı ve yine eğiliyordu masaya doğru. Önüne serdiği manzaraya dalıp gitmişken, elinin insiyaki hareketiydi hamle çabası.

“Tatlım… Senin aklın başka yerde mi? Atını feda mı ediyorsun yoksa?”

Öylesine farkındaydı ki Mete’nin zayıflığının… Aralık dudaklarından dilini çıkarıp yavaş bir hareketle alt dudağını yalarken, “Sıcak oldu!” diyerek giydiği tişörtü çıkarıp atıyordu üzerinden genç adam. Melek’in o yeşim gözlerini üzerinde hissederken, bakışlarını bakıpta görmediği yerden; satranç tahtasından kaldırdı, bir anda göz göze geldi o hasret dolu bakışlarla. “Sıra sen de!”

Yanaklarına bir pembelik yayılırken, “Peki,” dedi, ayağa kalktı. “Nasıl istersen!” İnce bir tülden farksız da olsa, geceliğinin üzerinde bir engeldi sabahlığı. Bağını çözdü, zarif parmaklarıyla omuzlarından aşağı indirdikten sonra çıkarıp, yatağın üzerine attı. Yerine geri oturduğunda yaptığı hamleyle atların elinde kalanını da kaybetmişti Mete.

Buna rağmen umurunda değildi yenileceği belli olduğu oyun. Daha önce yenildiğini hiç hatırlamıyordu. İlk kez Melek ile satranç oynarken belli ki ilk kez de ona yenilecekti.

Hamlesini yaptı, sağ dizini de karnına çekip, çıplak kollarını dizlerinin etrafına sardı. “Birazdan şortumu çıkaracağım… Peki sen geceliğini çıkarabilecek misin?”

Önce yutkundu. O ipek gibi duran latif teninden görebiliyordu yutkunuşunu. Sonra hamlesini yaptı. “Çekineceğimi sanmıyorum…” derken bile titreyen ses tonuydu utanışı. Sağ bacağını solun üzerine attı, dirseğini dizine yaslayıp masaya doğru eğildi.

“Göreceğiz!” derken, fil tehlikesiyle karşı karşıyaydı şahı.

Umurunda mıydı?

Hayır!

Karşısında Melek’in kusursuz teninden gördüğü mahremiyeti varken aklında oyun kuramıyor ya da strateji belirleyemiyordu.

“Cevat nasıl ikna oldu sence? Hafsa’nın farklı hisler taşıdığını bile bile… Evliliklerini yürütebilecekler mi?”

Mete’nin aklında yalnızca meleğinin sıcaklığında saatlerce sürecek bir cinselliğin erotizmi varken, onun bambaşka soruları ve umurunda olmayan bir kocası vardı.

Ne acı!

“Yardım edebilme isteği ve vicdanı sonrasını düşündürmüyor Cevat’a…” Takdir edilesi bir ciddiyetle konuştuğunda iradesiyle bir kez daha gurur duyuyordu Mete.

“Cevat ile nasıl tanıştınız?”

“Cevat ile nasıl tanıştık… Babamın sıkıntılı olduğu bir dönemdi… İlkokul 4. Sınıfta bir gün; “Nereye gidersen Cevat götürecek artık seni,” demişti babam. O günden sonra bir daha hiç ayrılmadı yanımdan…”

Hamle sırası Melek’e geçtiğinde yine eğildi, bakmaya doyamadığı göğüslerini önüne serdi. “Babanın karanlık işleri mi vardı?”

Sesinin tonundaki merak başka, o seksi vücudun hareketiyle iliklerine işleyen heyecan bambaşkaydı. “Babamın değil de… Etrafındaki sırtlanların babamı çekmek istediği karanlıklar vardı,” dedi, hamlesini yaptı.

Vezire uzanan eli muallakta kaldı. “Sinan Şahsuvaroğlu gibi mi?”

İlk varsayımında, en doğru soruyu sorduğunda tekrar hayran oluyordu Melek’in aklına. “Evet…”

Uzun bir sessizliğin ardından, “Cevat kim peki?” diye sordu. “Hayatına bir anda girip, nasıl bu kadar size bağlı oldu?”

“Çeçenistan’da doğmuş, henüz bebekken Türkiye’ye getirilmiş. Babası, babamın çok yakın arkadaşıydı…”

“Ya..?” Sorarken kaşlarının ortasında oluşan o sevimli kırışıklığa bir şiir yazabilirdi onun aşkına muhtaç olduğu şu günlerde. Tenine hasret kaldığı, dudaklarının tadına susadığı bu sefil günlerde.

“Evet. Ben de kısa bir süre öncesine kadar yalnızca bu kadarını biliyordum. On dört yaşında askeri lisede almaya başladığı eğitimleri, Çeçenistan’ı özgürlüğüne kavuşturan kahraman liderinin yanında tamamladığını ya da küçücük yaşında, stratejik ve analitik yeteneğiyle kısa zamanda ordu yönetecek bir seviyeye ulaşarak, emri altında birçok asker yetiştirdiğini öğrenmek şaşırtıcıydı açıkçası. Çeçenistan’dan Cevat’ın öldü haberi geldiğinde, babam; “Gözümle görmeden inanmam,” demişti… Birkaç gün sonra Çeçenistan’a gidip Cevat’ı bulunduğu bölgeden almış, ülkesine dönmüştü.”

“Rahmetli, neye istinaden Çeçenistan’a gitti? Öldü haberi gelen bir adamı bulmak…” Sözlerini tamamlamaksızın bakarken Mete’nin gözlerine, o yemyeşil gözlerde hayranlık dolu parıltıları görebiliyordu.

“İnanmak istemedi sanırım. Gözüyle görmek istedi. Hislerinde de yanılmamış ki yaralı askeri bulabildi…”

Şaşırdığı kaşlarının aldığı o sevimli şekilden belliydi. “Cevat askerdi demek… Neden Çeçenistan’da savaşmayı seçti?” Soruyu eleştirel bir niyetle değil, tertemiz bir merakla sorarken Melek, Mete’nin cevap vermemek gibi bir şansı yoktu, olamazdı.

“Cevat’ın anne tarafından büyükleri, Rus eliyle Sibirya’ya sürgüne zorlanmış Kafkaslardandı.”

“Yani?”

Bilgisi, o zulme uzaktı belli ki. “Çeçen halkı bağımsızlığı ilan olunduğunda bile, huzur dolu günlerinin olmayacağını bilirken, atalarına karşı vefa borcuydu o halka karşı sorumluluğu.”

“Ben Çeçenistan hakkında hiçbir şey bilmiyorum sanırım… Nasıl yaralandı peki?”

“1994 yılında Boris Yeltsin, Çeçenistan’a askeri müdahale emri verdiğinde, sığınaklarına atılan bombayla yaranalandı…”

Oyunu bırakmış, Mete’nin anlattıklarını pür dikkat dinliyordu.

“Cevat’ın bu sessizliğinin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum…” Üzülecek taptaze bir nedeni vardı meleğinin.

“Öyle sessiz ki… Hasan Menevşe’yi tanıdığını söyleme gereği bile duymadı.”

Dirseğini dizine, çenesini eline yasladı. “Sır küpü mübarek!” dediğinde, Mete bu gerçeği öğrendiği an aynı şeyi düşündüğünü hatırlıyordu.

Melek ile aynı fikirde olmak… Sebepsiz bir şükür mırıldanıyordu.

Bu küçücük hakikatle bile mutlu oluyordu…

Gözleriyle Melek’i süzdü, “Öyle,” dedi yaptığından utanma gereği bile duymadan. Gözlerinin takılı kaldığı noktaya başını eğdiğinde, eliyle fazlaca açılmış geceliğinin dekoltesini kapıyordu. Nazik bir gülüşe engel olamadığında Mete, “Kapamak istesen, pazen pijama giyerdin… O incecik iplerle örülü geceliği değil!”

Melek de gülüşüne karşılık verdi. “Pazen pijamam yok… Ayrıca… Şah,” dedi, ayağa kalktı. Ellerini göğüslerinin yan tarafına yerleştirip, beline doğru indirirken, “Bu geceliklerden sıkıldıysan, bana pazen alabilirsin.”

Bir konuda haklıydı… O gecelikten ve onun gibi her gecelikten sıkılmıştı. Şimdi tek hareketle onu üstünden sökmeli, çırılçıplak vücuduyla gözlerine ziyafet vermeliydi. Ama, “Sıkılmadım… Vücudun enfes bir hazine… Zevk alarak seyrediyorum o tüllerin ardında kalan kıvrımları,” dedi, umursamaz bir tavırla hamlesini yaptı neyi ileri sürdüğünü bile fark edemeden.

Yerine oturdu, vezirini ileri sürdü, “Bu arada Mete Bey… Şah ve mat…” dedi, dupduru bir gülümseme dudaklarını süslerken.

Oyuna hiç vermediği dikkatini kısa bir süre için geri kazandığında, kaçacak hiçbir yeri olmadığını görebiliyordu. Vezirden kaçsa, kale düzlemeden gelerek, kaleden kaçsa fil kuşatmasıyla her hâlükârda şahını indirecekti. “Daha önce yenildiğimi hiç hatırlamıyorum…” Başını yavaşça kaldırdı, o serkeş tavrına zıt sözleri söylerken Melek’in bakışlarına kavuşturdu gözlerini. “Bir kadının kazanmasına hiç izin vermedim…” Bahsettiği artık oyun değildi. “Ne özür diledim, ne de yaptığımdan pişmanlık duydum… Sana yenilirim… Sen kazan ben kaybedeyim… Kalbindeki kırıklara şifa olacaksa her vakit özür dileyeyim…”

Dudaklarındaki titremeye derman olması için miydi sağ elini üzerine bastırışı? Konuşmaması, affetmediğinden miydi, yoksa cümleleri mi kayıptı?

Dolu dolu olmuş gözlerinde görüyordu acısını da hasretini de. Buna rağmen, başını sağa sola sallarken, yerinden kalktı, banyoya geçti. Kapıyı kilitlediğini duyduğunda hâlâ aynı pozisyonda oturuyordu genç adam.

Kollarını dizlerine sarmış, dizlerini ise karnına çekmişti. Başını dizlerine yasladığında yaptığı aptallık, yüreğini kavuruyordu. Bir meleği incittiği için ciğerleri yanıyor, çaresizliği dost bilip, bir avuç suyu kendine haram ediyordu.

*

Bavulun fermuarını çekerken, içindeki sıkıntı düğümlenip katlanıyordu. Onu göndermek istememe nedeni yalnızca ayrı kalmak istemeyişi miydi, bilemiyordu Melek.

Karşısında koltukta oturmuş, Melek’i seyrediyordu ve Melek de bunun farkında olarak gözlerinden akmak için fırsat kollayan zayıflığına teslim olmamaya çalışıyordu. ‘Gitmesen olmaz mı? Gitme…’ demek için yanıp tutuşurken, “Başka bir şey lazım olur muydu acaba?” diye sordu aklını meşgul edebilme ümidiyle.

Dirseklerini dizlerine yerleştirdiğini, öne doğru eğildiğini fark ediyordu bakmasa da. “Üç günde bana lazım olacak herhangi bir eşya için sıkıntı yaşayacağımı sanmıyorum…” Sözlerinin her kelimesinde, sımsıcak bakışlarını üzerinde hissediyordu. Ayağa kalktı, Melek’e yaklaştı adım adım.

Başını kaldırmadı ellerini oyaladığı bavulun fermuar kilidinden. Boğazında düğümlenen ‘gitmeler’ nefesinde boğulurken, bakmaya cesareti yoktu kocasının gözlerine. Önce elini hissetti çenesinde, sonra yumuşacık ses tonunu duydu, “Gözlerime bak…” diyen.

Baktığı an gördüğü bal rengi gözler, iradesinden sükûneti aldı ilk önce bir damla gözyaşı süzülürken gözlerinden. “Neden ağlıyorsun meleğim?” dedi, yüzünü avuçlarının arasına aldı. Bu sıcaklığı beklermiş gibi çözülen gücüyle gözyaşları damlalar hâlinde akmaya devam ediyordu ciğerlerini yakan bir etkiyle. Baş parmaklarıyla gözünden akanı silerken, “Ağlama bir tanem,” dedi, alnını yasladı Melek’in alnına.

“Gitmeni istemiyorum!” Kollarını Mete’nin boynuna sımsıkı sardığında, ne kırgınlığı umurundaydı, ne de Mete’nin başka bir kadınla yaşadığı ya da yaşayacağı yakınlık! “Gitme! Gitme!” derken tekrar tekrar, başını Mete’nin boynuna gömmüş, boğuk çıkan ses tonuyla tekrarlıyordu isteğini; “Gitme!”

“Affettin mi?”

Başını kaldırdı, bakışlarına kenetledi yaşlı gözlerini. Gözlerindeki masum bakışta yoktu zerre kadar hesap ya da plan. Dudaklarından bir ateş gibi dökülüyordu affedilmeye olan isteği… Buna rağmen Melek, “Affetmedim!” dedi, acısını içeride çok derinlerde bir yerde dondururken. “Affetmedim… Bu vicdan azabıyla gideceksin Mete Ardahan… Ve affedilmek istiyorsan… Bana geri geleceksin…”

Sözlerine noktayı, yârinin omuzlarına başını tekrar gömdüğünde koydu Melek. Sessiz hıçkırıkları bastırmaya çalışırken, küçük titreyişlerle sarsılıyordu zayıf bedeni.

Önce ellerini hissetti sırtında, sonra sımsıkı sarılışına kavuştu bedeni. Bir eli saçlarını okşuyor, diğer eli bütün sıcaklığıyla belini. “Senden ne gelirse EyvAllah bir tanem. Böyle olmasını istiyorsan… Ona da EyvAllah.”

Bu kabulleniş daha çok tüketiyordu Melek’in irade kırıntılarını. “Gitmesen…” Anne ve babasına da böyle yalvarmak istemişti yıllar önce… Yalvarmak ve göndermemek için çabalamak istemişti… İçindeki karamsar hislerden kurtulmak istemişti annesinin söyleyeceği; tamam kızım, gitmiyoruz, sözleriyle.

Ama o başaramamıştı… Ne konuşmayı, ne de yalvarmayı.

Şimdiyse elinde kalan tek derman; Mete’nin af dileyen vicdanıydı. Eğer gerçekten önemliyse Mete için… Çıkıp gelecekti sevdiğine.

Gitme sözlerinden sonra elleri vücudunun her yerindeydi… Saçlarının arasında, sırtında, kollarında. “Gitmek zorundayım… Gideceğim ve en kısa sürede döneceğim.”

“Gideceğim” dediği an daha sıkı sarıldı Melek kocasının bedenine.

Ayrılık zordu… Sevdiklerinden herhangi biri söz konusuyken her zaman zordu.

Fakat en zoru Mete’den ayrılmak, onsuz geçecek vaktin çaresiz sessizliği oluyordu.

“Allah’a emanet ol öyleyse…”

El ele indikleri merdivende Öykü, Mete’nin bavulunu taşırken, Melek bırakamadığı ele kenetlenmişti.

Ayşe, “Hiç ayrılamayacak gibisiniz,” dediğinde farkında bile değildi parmaklarını daha çok sıktığının.

“Hiç ayrılmayacağız zaten!”

Mete’nin ani tepkisine Ayşe gülüyordu yalnızca. “Allah ayırmasın kardeşim,” dediğinde, karı koca aynı anda, “Âmin,” dediler bir âhengin en latif uyumu içinde.

Cevat’ın açtığı kapıdan arabaya binmeden önce, “Telefonun hep açık olsun. Beni ara… Sık sık ve ara vermeden…” dedi, alnına yasladı başını. “En kısa sürede geri geleceğim.”

“Âmin.” Onun söylediği bir vaat, Melek’in dudaklarından dökülen ise temenniydi. Öpmek yerine sarıldı… Sımsıkı sardı kollarını kocasının boynuna. “Rabb’im seni benim için korusun…” dedi, kollarını çözdü Mete’nin boynundan.

Gözlerinin içine derin derin bakarken, “Seni de benim için korusun,” diye fısıldadı Mete.

Arabaya yerleşti, camı açtı sonuna kadar. Ceylan gözlerinde bir hasret ateşi olduğu hâlde giderken, kalbi de Mete ile birlikte gidiyordu âdeta. Kalbinin olduğu yerde acı verene sebep; sahibinin gidişini izlemesiydi…

Başka bir şey değil.

*

Mbuji-Mayi
Bushimaie Nehri yakınlarında bir yer

Kesif kokulara alışıyordu insanoğlu hiç şüphesiz… Böyle hizbe bir mahzende, temizlik anlayışı olmayan yetmiş küsür adamla bir arada yaşamak, annesi ve kardeşleriyle yaşadığı o kırık dökük barakayı her dakika, her saniye daha çok özlemesine neden oluyordu.

Anne… Kız kardeş… Erkek kardeş… Sesli dile getirmese de içinden geçerken bile gözlerine dolan buğuyla öfkelenmesine neden oluyordu zayıflığı. Gelişi güzel sardığı marihuanadan derin bir nefes çektiğinde, gözlerini kapadı, aklına gelen bütün güzel anılarını o dumanın altında boğdu.

“Bakın kim varmış burada!”

Elindeki marihuana sargısını avuçiçine dönük tutup, ayağa kalktığında, başının dönmesinin sebebini esrarın zararlarına vermek istiyordu, hastalığına değil!

“Pis canını hapisten kurtarmamın ödülünü istiyorum artık… Yarın bu işi bitireceksin. Kardeşini bana, Hasan Menevşe’yi mezara göndereceksin!”

Aylardır duyduğu ve artık duymaktan usandığı bu sözlerden bıkmıştı. Az vakti kaldığını, ağzından, burnundan ve vücudundaki her delikten sızan kandan anlıyordu. Az vakti vardı, evet… Karşısındaki hiç kimse bunu anlayamasa da…

Pişmanlığını annesine anlatabileceği… Onun helalliğini isteyeceği çok az zamanı vardı. Kardeşine yaşattığı kabuslar için… Onu korumak yerine, sadece açlık korkusuyla bu adama vermeyi bir an olsun düşündüğü için biliyordu ki öldükten sonra gideceği yer; cehennemdi.

Gücü bu adamla girişeceği bir mücadeleyi kaldırabilecek kadar yoktu ama… Kardeşini buradan göndermek için ne gerekiyorsa yapacaktı.

“Sizin için her şeyi yaparım efendim…” Marihuananın ateşini sıkılı parmaklarıyla söndürürken, biliyorduki artık parmaklarındaki yaralarda kanayacaktı. Tıpkı, vücudundaki diğer yaralar gibi…

“Göreceğiz! Yarın görüşeceğiz!”

Yüzünde pis bir sırıtış vardı sırtını dönüp uzaklaşırken. Birkaç hafta önce ayakta durmak, yürümek, hareket etmek ne de kolaydı hâlbuki!

Şimdiyse olduğu yere nefes nefese çöktü, iki büklüm bir zavallılıkla yığılıp kaldı külçe gibi.

Yarın… Yarın annesini son bir kez görecek… Kardeşine burayı terk etmesini ve asla geri dönmemesini söyleyecekti.

Cebinde babasının eski bir fotoğrafı vardı, kalbinin üzerinde duruyordu. Bunu da Hafsa’ya verecekti. Annesinden ayrılmadan önce çaldığı bu fotoğrafı yıllardır yanından hiç ayırmamıştı. Fotoğrafı kardeşine verecek…

Sonra da… Ölüp, çektiği acılara son verecekti.

Bu topraklarda acıyla ölen ilk genç ne kendisiydi, ne de sonuncu olacaktı. İki metre ötesinde duran AK-47 silahına ve yanında istiflenmiş mermi kutularına baktı. Nabi’nin canının ne önemi vardı? Ya da herhangi bir Demokratik Kongo Cumhuriyeti vatandaşının?

Hiçbir önemi yoktu!

Önemli olan tek şey… Bir adamın nişanlısına, karısına, metresine, kulağına takacağı küpeye ya da kolundaki kol düğmesine sağladığı elması çıkaracak siyahi, özgür kölelerin bir kaos ortamında yaşam mücadelesine göz kapamaktı.

Göz kapamıştı Nabi de.

Kendi milletine sırtını dönmüş…

Aç kalmamak uğruna onurunu hiçe saydığı gibi ailesine de büyük bir acı yaşatmıştı.

Cehenneme gideceğini biliyordu.

Elinde yanan parmakları umurunda değildi.

Yarını düşünürken sadece küçük bir dua dileniyordu, uzun yıllardır diline bile almadığı Rabb’inden. “Ey büyük Allah… Bana güç ver…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir