Candan Öte ~ 63 | Ceza

“Meleğim… Uyandın mı?”

Günü yine annesinin sesiyle başlıyordu… Kestane ağacının o azametli dallarından süzülen güneş ışığıyla güzelleşen odasında, rüzgarın dansını seyrediyordu o uzun yaprakların nazlı nazlı salınışında.

Birazdan kapıyı açıp, yavaşça yanına yaklaşacak, iki yanağından bir de alnından öpüp; “Aç gözlerini meleğim…” diyecekti annesi… Kapı açıldı… Titrek soluk sesleriyle kalbine bir korku çöreklenirken gözlerini daha sıkı yummaya başladı Melek.

Ya şimdi neredeydi o şefkat akan ses?

Güneş?

Kestane ağacanın o muhteşem yaprakları?

“Hadi Şekerparem..! Uyumadığını biliyorum!” diyen Kemal’i nasıl durduracaktı? Kime duyuracaktı sesini? Ben Ayşe değilim, diyebilir miydi? Ya Ayşe’yi bulup, ona zarar verirse? Ayşe, Melek’ten daha mı kıymetsizdi?

“Ayet-el Kürsi’yi oku meleğim… Kurtuluşun olacak…” O şefkat dolu sesin haykırdığı gerçekle okumaya başladığında, tekrar nefes aldığını hissetti bir anda…

Gözleri, aydınlık bir gerçekliğe açılırken, son Âyet dökülüyordu dudaklarından. Ayşe’nin kâbuslarını paylaştığı beş yılın ardından… Onun yaralarını sarmak istediği onca zamanın ardından… Şimdi bir çaresizlik başlığı altında istiflenmiş, iki bin beşinci kâbustan daha uyanmıştı neyse ki.

Gününe damgasını vuracak bu korkulu rüyadan uyanmak yetmeyecekti Melek’e… Banyoya girdi, boy abdesti aldı. Her ne kadar trip döneminde olup, kocasından uzak duruyor da olsa, abdest almanın faziletlerinden bîhaber değildi.

Sade bir kot, ondan daha sade bir kazak giydi, saçlarını örüp salıverdi sırtına doğru. Hazırlanması on dakika bile sürmemişti ayna karşısında botlarını giyerken.

“Günaydın İnci.”

“Günaydın Melek Hanım.”

Mutfağa girdiği an İnci’nin becerikli ve seri hareketlerle kahvaltı hazırlığına giriştiğini görebiliyordu. “Siz başlamışsınız MaşAllah.”

Daha önce nerede çalıştığını bilmediği disiplin abidesi İnci, “Başladım efendim,” derken, o “Efendim” kelimesiyle yine yitip giden bir Melek vardı geride.

“Ben menemen yapacağım müsadenizle,” dedi, Emine’nin el emeği menemen kavanozlarından birini açtı, tereyağı erittiği tavaya döktü.

“Estağfurullah Melek Hanım… Yardım edebileceğim bir şey var mı?”

“Yok İnci… Sen rahatsız olma lütfen.”

Tavayı kaderine terk ederken, ebegümeci demetinden hatırı sayılır bir miktar almış, sirkeli suda dezenfekte ediyordu. Pişen menemene, tertemiz yıkadığı, eliyle küçük parçalara ayırdığı ebegümecini kattığında dudaklarında yayılmak için hazır bekleyen bir gülümseme vardı Melek’in. Yumurtayla buluşan malzemelerden tatlı bir aroma yayılıyordu mutfağa davlumbazın yüksek çekim gücüne rağmen.

Menemen… Daha doğru bir ifadeyle; ebegümeci katılmış menemen! “Resmen sağlık deposu!” diye mırıldanırken, kahkaha atmasını engelleyen tek neden, yanında ciddiyetle kahvaltı masası hazırlayan İnci’nin üstün resmiyeti hatırlatan varlığıydı.

“Elinize sağlık Melek Hanım. Dün akşam yaptığınız kereviz çorbası da harikaydı doğrusu.”

Melek, yüzündeki hayret dolu ifadeyle İnci’ye baktığında, elinde tuttuğu tahta kaşık dondu hareketini engellercesine. “Sahiden beğendin mi?”

“Çok güzeldi… Siz beğenmemiş miydiniz yoksa?”

Soran bakışlarını gördüğünde engellemek istediği ama engelleyemediği kahkahalarını salıvermek zorunda kalmıştı Melek. “İnci… Ah İnci… Hem de hiç beğenmedim… Mete’nin dayanıklılığını test etmek isterken hiç yoluna gidecektim neredeyse.”

Dudağında hafif bir kıvrılma olduğunda gülümseyecek sandığı kadın toparlanıp, “Hayat dolusunuz Melek Hanım… MaşAllah… Bu akşam da yemeği siz mi yapacaksınız, yoksa ben yapayım mı?” diye sordu nezaket dolu bir ses ve aynı incelikle.

“Ben yaparım İnci… Bu akşamki menümüz için ıspanak ve ısırgan otu aldırabilir misin alışverişte? Dün akşam sebzeler vardı, bu akşam da ot olsun soframızda…”

“Tabii efendim, nasıl isterseniz.”

Dilinin ucuna gelen ‘lütfen efendim deme’ sözlerini içinde tutarken, elindeki kaşığı bıraktı, bir servis tabağı aldı uzanabildiği yükseklikteki raftan. Dün akşam yaşadığı sahne gözlerinin önünden geçtiğinde, keyif dolu bir gülümseyiş yayılıyordu dudaklarına. “Dilinle alsaydın… Uzanmak zorunda kalmazdın.”

Lafının gittiği yerden memnun olduğunda kibirli bakışlarla süzerken Melek’i, ne kadar sinirlenmiş olursa olsun uzun sürmüyordu Mete’ye öfkesi.

“Selamünaleyküm…”

Fuat, mutfak kapısını açıp içeri girdiğinde, uzun süren bir öfkeye örnek gösterebilirdi Melek, Fuat’a olan öfkesini… Donuk bir ses tonu, ve umursamaz bir ifadeyle, “Aleykümselam,” derken, menemenin altını kapadı, üzerini örttü Mete ve Fuat’ın duş sonrasına kadar sıcağını muhafaza etmesi düşüncesiyle. Mete de Fuat’ın peşi sıra mutfağa girerken, Fuat izin isteyip duşa girmek üzere üst kata çıkıyordu.

Adım adım yaklaştığını duyuyordu kocasının. Birden tezgâhla Mete’nin bedeni arasında sıkışıp kalmayı beklemediği ağzından kaçan, “Ah!” iniltisinde gizliydi. Kalçalarında sımsıcak bir beden hissederken, elleriyle soğuk kuvars tezgâhtan destek almaya çalışıyordu.

Ufacık bir yakınlığında bile dağılmak istemiyordu lâkin… Burnu naif bir tüy dokunuşuyla boynunda ve yanağında dolaşırken, dizlerini bir titreme alıyordu… Nefesi ritmini yitiriyor, teni alev alev bir yangının ateşine teslim oluyordu. Bir de ellerini ellerinin yanına yerleştirdi yetmiyormuş gibi… “Günaydın…” dedi… Sesine günahın siyah kadifeden tonunu giymişti yine.

“Günaydın.” Pürüzsüz sesiyle, hissettiği zayıflığı örterken, içten içe bu güçlü tavrıyla gurur duyuyordu. Böylesi dağılmışken iç dünyasında, bu güçlü ses tonu nereden gelmişti de dökülmüştü dudaklarından?

“Farklı bir koku var… Ne pişirdin meleğim?”

Pişen yiyecekle ilgili soru sormasa, boynunu okşayan adamın tek ilgilendiğinin; teni olduğunu düşünebilirdi. “Menemen yaptım… Duşunu al gel, yemeğe başlayalım.”

Geri çekildiğinde Mete, öpmesi için yanıp tutuşurken bonundaki hassas deri, o öpücüğün gelmeyeceği belliydi. “Peki…” Sıcaklığını hissedemiyordu artık, ikinci kez, “Peki,” diye tekrarladığında.

Almaya çalıştığı nefesler, Mete’nin gidişini dinlerken zorlamaya başlamıştı ciğerlerini. Kocasına olan özleminin altında boğulmama çabasıydı arka bahçeye bakan pencereyi aralaması. Gül ağaçlarını budayan bahçıvan işini bitirip, çimleri biçmeye geçerken, bir ustanın sanatına odaklamaya çalışıyordu zihnini.

Kışın kendine has bir kokusu vardı içine çektiği nefesten solurken havayı. Biraz soğuk, biraz da ıslak topraktı o kokunun tanımı… Ve şimdi bir parça da taze çim kokacaktı… Sol eli pencerenin ahşabından destek alırken, sağ eli karnının üzerinde olduğu hâlde seyrediyordu arka bahçeyi Fuat’ın sesini yanı başında duyduğunda.

“Melek…”

Fuat ile konuşmak istemiyordu. Daha önce hiç kimseye kin duyduğunu hatırlamıyordu fakat Ayşe’nin kalbini yoran bu adama karşı… Müspet tek bir duygu kalmamıştı içinde.

“Efendim?” Sesindeki mesafeden aldığı keyif, soluduğu kış kadar güzeldi belki de.

“Neden bana bu kadar kızgınsın?”

Adamın hakkını vermek lazımdı. Lafı döndürüp dolaştırabilir, Melek’in canını daha çok sıkabilirdi. Bunun yerine çözüm odaklı bir soru sorarak, Melek’in hislerini öğrenmeye çalışıyordu.

Güldü… Öyle sıradan gülüşlerden çok, kızgınlığı belirtmek için yapılan ve sesi dudaklardan ziyade burundan gelen bir gülüştü bu adı; küçümseme olan… “Çok mu merak ediyorsun?”

“Elbette!”

Melek ne kadar umursamaz bir tavır içindeyse, o da o derece ciddiydi normal zamanlarda dalga geçmeyi hayat felsefesi hâline getirmiş biri olarak. “Neden?”

“Neyle suçlandığımı biliyorum… Bana bu olanlar için neden diye sormanı beklerken, seni önemseyişimdeki nedeni soruyorsun Melek.”

Bu sözlere kalbi ezilirken, soğuk tavrını nasıl koruyacaktı? Pencereyi kapadı, bakışlarını yanı başında duran adama çevirdi. Gözlerini kaçırmadan baktı o soğuk gri gözlerin yakışıklı sahibine. “Fuat… Ayşe’me nasıl kıyabildin?” Bu sözleri kısa süre önce yine söylemişti… O günkü hüznünü hatırlayabiliyordu.

Şimdiyse… Acısının tarifi yoktu.

“Hiçbir şey bilmiyorsun Melek!”

Küçümseme dolu bir gülümseme daha taştı tutamadan. “Neyi bildiğimi söylememi ister misin? O küçük kız çocuğunu… Nasıl bıraktığını… Günlerce arayıp sormadığını… Çok iyi biliyorum. Senden tamamen nefret edemiyorsam bil ki o genç kıza küçücükte olsa bir hayrının dokunmuş olması. Ama şimdi! Sana karşı o kadar öfkeliyim ki! Bence benden biraz uzak dur abi!”

Gözlerini diktiği gözlerdeki acıyı görmek, en sevdiği kitabın, en merak ettiği bölümündeki kayıp sayfalar gibiydi… Büyük bir hayal kırıklığıyla kalbini ezen, o yıkıcılıkta bir hüzün.

Bir adım geri çekildi, “Peki…” dedi, tıpkı Mete’nin de uzatmak istemediği zamanlarda tonladığı gibi. Bazen, bu iki arkadaşın birbirlerine olan bu benzerlikleri sinirini bozacak derecede kafasına takılıyordu.

“Neden başlamadınız?”

Kocasından tarafa dönmek, yeniden âşık olmaktı o kusursuz güzellikteki yüze. Giydiği lacivert takım elbisesi, bembeyaz gömleği, bordonun en koyu tonunun hâkimi kıravatıyla “MaşAllah” sözlerini içinden döküyordu Mete’ye bakarken. “Beraber başlayalım diye… Hadi buyurun, çayları doldurayım ben.”

Oturmak yerine çaydanlığı alan Fuat, elini ellerinin arasına alıp, sandalyeye oturması için eşlik eden Mete. Eğildi, saçlarının kokusunu içine çekti. “Bu kokuya var ya… Ben ömrümü sererim canımdan öte…” diye mırıldanıyordu eli, elinin üzerine aşkı işlerken. Çok kısa bir süre sevdi, okşadı… Ve bıraktı.

Bir yokluktu ondan ayrılan teni.

Gözleri ise kesinlikle ondan ayrılamıyordu. Tavanın üzerine örttüğü kapağı açtığında, servis tabağına almak üzere olduğu menemeni inceliyordu genç adam. “Meleğim… Menemen değilde ıspanaklı omlet miydi bu?”

“Menemen.”

Tam toparlanamamıştı galiba verdiği bu küçücük cevapla.

“Hmm… Peki.”

İşte yine o “Peki”!

“Servis tabağı çıkarmışsın meleğim… Hani menemen tavadan yenirdi?”

Mete Hatırlıyordu…

Melek de hatırlıyordu. Anneannesiyle tanışmaya gidecekleri o güzel günde… Ona ilk kez menemen yaptığında, ekmeği menemene batırıp Mete’ye uzatırken… O günle bugünü arasında bir ömür vardı sanki…

“Çok sessizsiniz…” Fuat ve Melek’e bakarken dikkatli gözlerle, yulaf ekmeğinden kopardığı parçayı menemene batırıyordu yâri.

Fuat sütsüz şekersiz kahveden bir yudum aldı, “Dinleniyoruz kardeşim… Dinleniyoruz,” dedi tonlarca yükün altında kalmış bir adamın yorgunluğunda.

“Sabah sporu yoruyor mu artık? Ha birader?”

“Ne yoracak arslan parçası. Daha genciz EvelAllah!”

“Ya he, he paşam… He, he…” Mete’nin bu dalga dolu sözlerine gülmek isterken, ciddi tavrından taviz vermemeye kararlıydı Melek.

Kahve dolu kupayı elinden bıraktı, Melek’in özenle pişirdiği yulaf ekmeğinden bir dilim aldı eline. “Oğlum! Ringde yerden yere serdim seni!” derken, bir taraftan da elindeki ekmeği inceliyordu Fuat.

“Kardeş! O yere serilişlerde birlikteydik!”

Bir gülümseme geçti Fuat’ın dudaklarından belli belirsiz. “Konuyla alakasız düşecek ama… Merak ettim. Bu menemenin içindeki nedir?” Elindeki ekmekle menemeni araştırırken, yüzünde hiçbir ifade yoktu.

Karşılıklı konuştukları konuyu keyifle dinlediğini gizli tutma çabasıydı kahvaltıyla ilgili görünmesi. “Ebegümeci,” dedi, kendi tabağına aldığı menemenden bir çatal dolusunu ağzına attı. Tadı alışılmışın dışında olsa da asla kötü sayılmazdı.

“Ebe mi ..? Ha… Ebegümeci… Enteresan.” Fuat inceliyor, Mete iştahla yiyordu önündeki tavada sunulan ziyafeti.

“Fuat! Ebenin a…mcası! Yesene lan!”

Fuat’a yemesi gerektiğini; Mete’nin sözleri, sert sayılabilecek ses tonu bir de ürkütücü bakışları anlatabilirdi. Ki o da anlamış olduğu hâlde, “Tamam… Yiyorum işte!” diyerek belirtiyordu. Önce bir lokma aldı, sonra bir daha… Tekrar tekrar yerken menemenden, Fuat ve Mete’nin ardından geriye hiçbir şey kalmamıştı tavada.

“Beraber çıkalım mı meleğim?” diye sorduğunda Mete, kahvaltının bulaşıkları bile kaldırılmıştı sofradan.

“Olur,” derken, üst kata çıkan merdivenlere doğru ilerliyordu Melek. “Mantomu alayım, dışarıda buluşuruz.”

“İçeride de buluşabiliriz bir tanem…” Sözü duyduğu an döndü, Mete’nin gözlerinin içindeki aşka baktı Melek.

“Anlıyorum… Ama siz çıkın lütfen. Arabaya yerleşin, geliyorum hemen.” En az on dakikası vardı bu; “Geliyorum hemen” kalıbının.

Dudağını dişlerinin arasına hapsederken, gülmeden bu mutfaktan çıkmak tek isteğiydi.

*

“Ebegümeci ney lan! Menemeni zayi etmiş lüzumsuz varlığıyla!”

Fuat, Cevat ile birlikte önde otururken, arka koltukta karısının geleceği anı bekliyordu Fuat’ın basit bir ota söylenişini dinlerken.

“Birader… Bu hiçbir şey değil!” Yarıya kadar indirdiği camdan gözlüyordu evin kapısını. Sol dirseğini arabanın kapısına yaslamış, işaret ve orta parmaklarıyla dudaklarını örtmüştü.

Fuat, arkaya döndü, “O ne demek?” dedi, neredeyse gülecekmiş gibi bir ifadeyle.

Parmaklarını dudaklarından çektiğinde, dudaklarını esir alan bir gülümseme vardı Mete’nin yüzünde. Gözleri kumaş pantolonunun ütü izine kilitli olduğu hâlde cevap verdi. “Dün akşam; kereviz çorbası, pırasa ve brokoli vardı akşam yemeğinde… Bu akşamsa beni neler beklediğine dair hiçbir fikrim yok…”

Sözlerini, kardeşinin gülen gözlerine bakarak tamamladığında, Fuat’ın, “Allah yardımcın olsun kardeşim!” duasına, “Âmin,” diyordu içtenlikle.

“Kerevizin çorbası da mı oluyormuş?”

“Yenmeyecek gibi değil. Yılda bir kez katlanılabilir… Neyse geliyor.” Arabanın kapısını açtı, dışarı çıktı Mete. Meleğinin binmesine yardım etmek için elini tutarken, o tene öpücük kondurmasını fısıldayan nefsi, karısının tadına olan hasretiyle eziyet ediyordu kalbine.

Yan yana otururken arabanın tüm genişliğine rağmen, bacağına değen bacağı şükür sebebiydi. İlk kez arabaya binmeye onu ikna etmeye çalışıp, edemediğinde taksiye sığınmışlar ve o aracın ufacık yapısında da böylesi bir yakınlığı paylaşmışlardı aralarında.

Elini ellerinin arasına aldığında… Onu korkutma düşüncesi olmadan okşarken Melek’in tenini, dokunamadığı günlerin bir anı olması da şükür sebebiydi.

Yanakları kızarmaya başladığında karısının, bilemiyordu sebebi neydi… Sıkılmış da olabilirdi bu yakınlıktan, utanmış da olabilirdi bu dokunuştan.

Eğildiğinde, burnu saçlarıyla hasret giderirken, dudakları kasten kulağının kıvrımlarında vuslatı yaşıyordu. “Neden kızarmaya başladın?” Elinin içindeki elin her santimini keşfetmek istermiş gibi okşaması bir yana bacağına daha çok temas edebilmek için daha çok yanaşıyordu Melek’in bedenine.

Mete, karısının kulağına fısıldamayı bırakırken, gözlerine olan hasretiyle yanıp tutuşuyordu. Onun o yemyeşil gözlerinde kendi hasretinin yansıması mı vardı da böylesi bir ümidi yaşatıyordu genç adama bilemese de aldığı nefese hamd ettiği bir andı… “İlk taksiye bindiğimiz akşam aklıma geldi.” Gözleri gözlerini bulduğunda bütün utanmışlığına rağmen gözlerine bakarken, bir an olsun kaçırmıyordu o bakmaya doyamadığı gözlerini.

O gözlerini terk etmeyen gözler de şükür sebebiydi.

“Demek, bir ben değilmişim o anı yaşayan.” Melek’in boynuna yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı… Burnunu o hassas noktada aşağı yukarı sürterken, tek bir isteği vardı kendine izin vermediği… O da; meleğini doya doya öpmekti.

“Lütfen… Dur…” diye fısıldarken yanı başında, o an için bir arabanın içinde değillerdi… Yanlarında kimse yoktu… İşe gitmiyor ya da toplantıya yetişmeye çalışmıyorlardı.

“Peki… Peki…” Araba durduğunda, Melek’in aldığı derin nefesi duyabiliyordu. Önce kendi indi, Cevat’ın kapıyı açmasını beklemeden, sonra elini uzattı Melek’e. “Yorma kendini lütfen.”

Gözlerinde saklayamadığı hasret ateşi Mete’den iradeyi sökerken, “Tamam,” diye mırıldanıyordu. Döndü, Cevat’a, “İyi günler sana Cevat,” dedi.

“Size de Melek Hanım.”

Ön kapı önünde ayakta duran Fuat’a da soğuk bir tebessüm bağışladıktan sonra Mete’ye çevirdi bakışlarını. “Hayırlı işler… Görüşürüz…”

Yavaş yavaş yürüyordu dükkânına doğru. Bir kez dönüp arkasına bakmazken, Mete doyasıya seyrediyordu karısının endamını. “Görüşeceğiz…”

Görüşeceklerdi. Bu ayrıntıyı Melek’e anlatmış olmasa da görüşeceklerdi…

*

Kapıdan içeri girene kadar irade gösterip, Mete’ye bakmak istemiyordu… Bakmadı da… Tâ ki sesini duyduğunu sanana kadar! O bal rengi özlem dolu bakışlar üzerinde olduğu hâlde, arabaya yaslanmış Melek’i seyrederken, derin bir nefes alıp toparlanmaya çalıştı. Başını eğdi, yüzüne yerleştirdiği mesafeli gülümseyişinden sonra dükkânın içine attı kendini.

Sabahın bu erken saatinde, Feride masaların üzerini siliyor, Şule elektrikli süpürgeyle temizlik yapıyordu. İkisi de dönüp Melek’e, “Hoş geldin,” derken, Melek kapının önünden uzaklaşıp, derin nefesler almaya çalışıyordu.

Ancak sakinleşip, “Hoş bulduk kızlar,” diyebildiğinde Melek, yüzünün alev alev yandığını hissediyordu.

Şule süpürgeyi kapadı, Feride temizlediği masayı bıraktı. İkisi de her an kahkaha atacakmış gibi bir ifadeyle Melek’e yaklaşırken, “Hayırdır? Ne bu hâl?” diye soruyorlardı haklı olarak.

“Kocam… Dağıldığımı ondan gizlemeye çalıştım… Başarabildim mi bilemiyorum. Ah!” dedi, elini alnına vurdu. “Kesin anlamıştır fena olduğumu ya! Tutamadım kendimi! Ben ne diyorum? Ne habersiniz ya?”

Önce Feride sonra Şule… Derinden gelen kahkahalarıyla Melek’e sarılıp güldüklerinde, bir anda onların neşesiyle içindeki paniğin tedavi olduğunu hissediyordu. “Melek… Çok tatlısın sen ya!” Feride’nin samimi sözlerine, “Yanaklara bak kıpkırmızı olmuş… Aman da aman! Kocasından da utanırmış,” diyen Şule’nin sözleri eklenince durumun vehametinin daha çok farkına varıyordu Melek.

“Hiç sorma Şule… Şimdiye kadar alışmam gerekmez miydi?”

Şule işine geri dönerken, “Ne mutlu sana ki; utandığın adam helalin be canım,” diyordu.

Feride de işinin başına döndüğünde, Melek’te toparlanıp işlere yardım etmeye hazırdı.

“Oğlun nasıl oldu Şule? Doktor ne dedi?”

Süpürgeyi açacağı sırada durdu, Melek’e döndü. “Soğuk algınlığı. Okulda herkes hasta… Bir hafta sonra kontrolü var.” Yüzünde derin bir hüzün vardı genç kadının.

Mantosunu çıkardı, vestiyere astı. Şule’nin yanına yaklaşıp, süpürgeyi elinden alırken, “Onun anneannesine değil, sana ihtiyacı var. Şimdi git, oğlunu şefkatinle sar!” diyordu Melek.

Yutkunuşunu görebiliyordu Şule’nin pırıl pırıl teninden. Tekrar tekrar yutkunduğu hâlde, boğazındaki her neyse ona bir çare olamıyordu belli ki.

“Oğlum iki yaşındayken su çiçeği çıkarmıştı…” Süpürgenin ardından boşta kalan elleriyle saçlarına sardığı çemberi çıkardı, kot pantolonunun cebine sıkıştırdı. “Annem bankadan izin almam, çocuğuma bakmam için beni sıkıştırırken, bir haftalık çalışan olarak o izni alamıyordum. Evin kirasını beş aydır geciktirmiştim ve izin aldığım an işten kovulacaktım. Öyle de oldu… Şimdi bana eve gitmem için ısrar eden bir işverenim var.” Hüzün dolu kahverengi gözler Melek’in gözlerine kilitlendiğinde, “Sen ne güzel bir insansın Melek…” diyordu.

Gözleri dolu doluydu işittiklerinin tesiriyle. Akan burnunu yukarı çekerken, “Ben senin işverenin değilim, Şule… Ben senin arkadaşınım. Bir de ortağın…” sözleriyle karşısındaki kadına olan samimiyetini göstermeye çalışıyordu.

“Ama ne ortak!” O sımsıcak gözlerinde, gülümsemesinden yansımalar vardı. “Beş kuruş para vermeden işe katılmış, fırsatçı ortak!”

“Şi..! Söyleme öyle şeyler. Hadi git şimdi.”

Birkaç dakika sonra kalın montunun üzerine kaşkolunu sararken Levent içeri girdi, selamını verdi. Şule’nin yanına yaklaşırken, “Ben de sana bakmaya geldim. Semih nasıl?” diye soruyordu.

Şule önce Melek’e baktı, sonra yüzündeki tebessümle Levent’e. “İyi olacak… Şimdi yanına gideceğim.”

Sesinin tonunda bir sevinç, yaşadığı ânâ duyduğu mutluluk vardı âdeta. “Ve yeğenim iyileşene kadar iş düşünmeyeceksin!” Melek’in sözleri Şule ve Levent’in dönüp yüzünü incelemesine vesileydi. Şule’nin yanına ilerledi, sımsıkı sarıldı genç kadına. “Allah’a emanet ol Şule… Hadi selametle git.”

Başını Melek’in omzuna yaslamış, kollarını sımsıkı boynuna sarmıştı. “Bambaşkasın Melek…” derken, sesindeki muhabbet tâ kalbine ulaşıyordu Melek’in.

Levent, “Müsaadenizle ben Şule’yi bırakayım. Döndüğümde serviste size yardım ederim,” dedi, o yakışıklı yüzünde memnun bir tebessüm salınırken.

“Rica ederim Levent… Sen rahatına bak.”

O bakışları gördükten sonra tek kelime edemedi Melek. Biliyordu ki, bu güzeller güzeli Şule’ye yardım edebilmek için canını bile verirdi karşısındaki bu genç adam.

Yarım saat sonra fırından günün ilk turtasını çıkardıklarında, ilk müşterileri de kapıdan içeri giriyorlardı. Zaman hızla akıp geçiyor, öğle yemeği için kararlaştırdıkları vakit yaklaşıyordu. Mete ile konuşmalarını bir nihayete erdirememiş olmaları bir yana, Yıldırım’a beraber yemek yiyeceklerine dair vaatte bulunmuş olması da canını sıkıyordu.

Hangi akla hizmet Mete’nin izin vereceğini düşünüpte sözleşmişti ki Yıldırım ile?

Belki de bir işaretti… Şule gitmişti, Feride okuldaydı. Öykü, Feride’nin yokluğunda müşterilerle ilgileniyor olsa da, yalnız sayılırdı. Kesinlikle bu bir işaretti.

Demek ki; Yıldırım ile öğle yemeği yememesi gerekiyordu.

Bu düşünceler aklından geçerken kapı açıldı, o melodik zilin sesini duydu tezgâhta turta servisi hazırlarken. Başını kaldırdığında geleni görebilmek için, ellerini paltosunun cebine sokmuş olduğu hâlde kocasının yaklaşan yakışıklı simasıydı görmeyi beklemediği.

“Hoş geldin…”

Yaklaştı, yaklaştı… Aralarında birkaç santim mesafe kala durduğunda, derin bir sessizlik vardı Bir Parça Aşk’ta.

“Hoş bulduk.”

Öykü hazırlanan turtaları aldı, servise başladı. Melek ise bu öğle vakti kocasını görmenin mutluluğunu yaşıyordu. “Hazır değilsin…” derken, o bal rengi sımsıcak bakışlarının hükmü altındaydı baştan aşağı süzerken bedenini.

“Ne için?”

Kaşlarını anlamak istermiş gibi çatarken, “Öğle yemeği yemeyecek misin?” diye cevabını sundu aynı zamanda soru sorarken.

Şaşırdığını biliyordu. Bunun için Mete’nin işaret parmağını çenesinin altında hissetmesine gerek yoktu. “Ağzını kapa tatlım… Tahrik ediyor aralık dudakların.”

Birkaç duyguyu aynı anda yaşatan kişi; Mete idi… Gelişiyle; heyecanlandırmış, dokunuşuyla; ateşlemiş, sözleriyle; utandırmış, ima ettiği erotizm yoğunluğuyla da; kadınsı hislerini coşturmuştu. “Nasıl yapıyorsun bunu?”

Biraz daha yaklaştı gözleri gözlerinden bir an olsun ayrılmadan. “Neyi?” diye sorarken, o kısılı bakışlardaki arzuyu görebiliyordu en derinden.

“Aynı anda; hakarete uğradım diye düşünürken beni yüceltmeyi?”

“Hakaret? Eğer öyle bir his verdiyse sana bu aciz…” dedi, devamını getirmedi.

“Evet?”

Melek’in sabırsızlığı, Mete’nin dudaklarında kibirli bir gülümsemeye vesileydi sadece. Baştan aşağı genç kızı süzerken, “Merak ediyorum,” dedi, o etkileyici ses tonuna karışan gülümsemesiyle.

“Neyi?”

Başını, Melek’in kulağına yaklaştırdı, “Çocuğumuz da senin kadar meraklı mı olacak?” diye fısıldadı, dizlerinden dermanı alıp götürürcesine.

Cevap veremedi. Cümle kuramadı. Karşısındaki adam tekrar gözlerine bakabilmek için önünde dururken tek yapabildiği, o sımsıcak bakışlara karşılık vermekti… Başka bir şey değil.

Uzun uzun bakışmalarıyla geçen zamanı fark ettiğinde ancak sorabildi kocasına, “Bu saatte seni buraya getiren ne?”

Kolundaki saate baktı, “Bire geliyor. Hadi çıkalım,” dedi.

“Sizinle sözleşmiş miydik, Mete Bey?”

“Mantonu al tatlım…”

“Çıkamam ki Mete. Feride okulda. Şule’nin de oğlu hasta. Yani burayı bırakamam.”

Sebeplerini sıraladığı o kısacık anda Feride dükkân kapısından içeri giriyordu selam vererek. Üzerindeki montu çıkarıp vestiyere asarken, “Ders boştu Melek! Yarın son gün ya… Bütün hocalar dersi sermiş?” diyordu.

“Hoş geldin Feride’m….” İmdadına yetişen bu küçük kızla, yine yüzü gülüyordu. “Hoş geldin…”

“Hoş bulduk…”

O cıvıl cıvıl enerjisiyle Mete ile sohbet ederken, Öykü, Melek’in gönlünü rahatlatmak istercesine cesaret veriyor, “Gönül rahatlığıyla git Melek… Ben yardım ederim Ferit’e,” diyordu.

Başını çevirdi, o orman yeşili gözlerdeki neşeye baktı mutluluğu hissedercesine. “Feride, Öykücüğüm… Feride. Öyleyse… Gideyim o zaman.” Dudaklarındaki gülümsemeyi bastıramıyordu, mantosunu almak üzere vestiyere ilerlerken. Vedalaşırken iki gençle, ne bir tereddüt vardı Melek’te, ne de şüphe.

Gözü kapalı biliyordu ki, bu işin üstesinden gelebilirlerdi.

Öykü ve Feride… Her işin üstesinden gelirdi.

*

Dalgın bakışlarla pencereden akan manzarayı seyrederken, sağ elini kapıya, çenesiniyse o narin eline yaslamıştı bakmaya doyamadığı meleği. Bir açıklama yapma gereği duymadığı karısı sorgusuz sualsiz Mete’nin peşinden gelmeyi kabul ettiğinde, beklediği tamamı afra tafra olan bir ‘gelmeyeceğim’ inadıydı.

Ama onun yaptığı… Kabullenişti.

“Neden karşı çıkmak yerine benimle gelmeyi kabul ettin?” Kelimeler kulağına geldiğinde ancak fark edebildi konuştuğunu. Ona kilitliyken belli ki şuuru kayboluyordu iradesinde.

Başını çevirdi, uzun bir sessizlikle inceledi Mete’nin yüzünü. Dönüp bakarken Melek’in yüzüne, o yemyeşil gözlerde bir anlama isteği vardı kocasının tavırlarına karışı. “Karşı çıkmak çok yorucu… Ve tabii stresli. İçimde büyüyen bebeğimin sakin bir mizacı olabilmesi için yapabileceğim tek şey; stresten uzak tutmak.”

Büyüleyiciydi…

Elini uzattı, bacaklarının arasında duran elini hükmü altına aldı. İlk günkü gibi dizine yerleştirirken, o gün hissettiği huzuru yaşıyordu yeniden. “Senin içinde büyüyor… Ne kadar sorunlu olabilir ki?” Gülüşünü duyduğunda başını çevirdi, seyretti doyamayacağı kadar kısa bir süre. Mete’nin bakışlarına karşılık verirken gülüşü kahkahaya dönüştüğünde, içine yayılan huzura şükrediyordu genç adam. “Komik olan ne?”

“Benim içimde büyüyor da… Senden çok fazla şey katıldı ona be canım! Ya senin anlayıp dinlemeden öfkelenen, sormak yerine kızan, kendi fikrinden taşan sorunlarıyla karşısındakini ezen, cezalandıran, çekip giden… perişan eden biri de olursa..?” Cümlenin başında gülüşlerinden arda kalan mutluluk varken, sonlara doğru hüzün dolu bir acının keskin notaları gibiydi sitemi.

“İndir pençelerini! Anladım!”

Arabadan indikten birkaç saniye sonra, Cevat yanına gelip park etmek üzere aracı almaya hazırdı. Melek de inmiş Mete’nin yanına doğru ilerliyordu. “Salih babaya geleceğimizi söyleseydin keşke… Elimiz boş geldik,” diyen sesinden pişmanlığı dinliyordu, Mete.

“Bir dahaki sefere artık.”

Yaklaştıklarını fark eden, Fuat ve Seyit Abdullah ayakta karşılıyordu Melek ve Mete’yi. Karşılıklı selamlaşmanın ardından Mete, Melek’e döndü, “Bizim sıkıcı toplantımıza katılmak zorunda değilsin,” dedi, yanağına gölgesi düşen saçı, kulağının arkasına sıkıştırdı. Elinde olmadan işaret parmağının tersiyle okşarken karısının tenini, dudakları bu şansa erişemediğine hayıflanıyordu.

Melek yaklaştı, bir sır vermek istercesine bir sessizlikte konuşmaya başladı. “Peki sıkıcı bir toplantı vardı da, beni neden dükkânımdan çıkardınız efendim? Böyle size yük olmuşum gibi hissettim.” Söylediklerinin hiçbirinde latifeye yer yoktu o ciddi bakışlarını gördüğü bu garip anda.

Her ne kadar ona olan aşkını her fırsatta belli etmeye çalışsa da nihayet hep onun özgüvensiz tabiatında parçalanan çaresizliği oluyordu. “Tatlım… Ben seni yanımdan bir an olsun ayırmak istemezken, sen dükkânından çıkışına sitem ediyorsun.”

“Ney? Kim? Ben?” Sorularından sonra başını sağa sola sallayıp, gülümserken, “Tatlım… O baştan çıkarıcı sözlerinle bu garibi kandıramayacaksın,” diyordu.

Ne nerede olduklarını önemsedi, ne de bekleyenleri. Ellerini Melek’in beline yerleştirdi, bedenini kendi vücuduna yaklaştırdı. Dudakları kulağına eğilirken, burnu o muhteşem ipekten şelalenin tertemiz kokusunu soluyordu tefekkür makamında. Bu kızı yaratan, onu şefkatle güzelleştiren, kibirden uzak tutan, kalbine böylesi bir sevgi nasip eden… Tefekkür sebebiydi. Bir kadının varlığı, insana Yaratan’ın azametini idrak ettirir miydi?

Ettirirdi…

“Seni Yaratan’a kurban olurum ben… Bak… Kim bekliyor seni.” Geri çekildi, başıyla arkasında duran masayı işaret etti.

“Yıldırım?”

“Evet.”

Gözlerini gözlerinden ayırmadan bakarken, “Neden?” diye mırıldandı belli belirsiz. Gözlerindeki ıslaklık Mete’nin beynini yakan bir asit etkisi oluşturuyordu neminden kopan bir yaşın, gül yaprağı gibi narin yanaklarına değecek düşüncesiyle.

“Bir tek dileğim var… Mutlu ol yeter. Ah be İmparator!” derken bakışları tavanın pırıl pırıl ahşap kirişlerindeydi. “O da bu şarkıyı söylerken benim gibi ateşlerde mi yanıyordu sevdasından?” Gözlerini, Melek’in buğulu gözlerine çevirdi. İnsan, fıtratı gereğidir ki; bâkiye duyduğu özlemden olsa gerek, fani her şeyden çabuk sıkılır… “Affettin mi?” diye sorarken, bir ömür bıkmadan, usanmadan, sıkılmadan, şikayet etmeden karısından af dileyeceğinden en ufak bir şüphesi yoktu.

Karısı…. Sevdiği kadın… Meleği… Yaklaştı, yaklaştı… Yanağına küçük bir öpücük kondurduğunda günler sonra, etrafında seyredenler olduğunu bilip o dudakların tatlı sahibini öpememek… İmtihandı, tek kelimeyle… Geri çekildi, “Affetmedim… Fakat… Teşekkür ederim,” dedi efsun dolu sesiyle.

*

Nasıl yapabiliyordu bunu? Yıldırım’dan nefret ettiği hâlde, ağzını burnunu dağıtmaktan zevk duyacağı hâlde… Sırf Melek’i mutlu edebilmek için nasıl izin veriyordu görüşmesine. Bu kadar çok mu seviyordu gerçekten?

“Sen beni… Çok seviyorsun…”

Gözü bir arkalarında duran masada, bir de Melek’in gözlerindeydi. “Anlayabilmen için… Şu şerefsizle yemek mi yemen gerekiyor?” Sorudaki buz soğukluğu tenini ürperttiğinde, bir adım geri çekiliyordu Mete. Gözlerinden düşenin adı; Melek’ti. Acısını tâ kalbinde hissetti. “Git ye öyleyse!”

Fuat ve Seyit Abdullah’ın beklediği masaya doğru ilerlerken göz ucuyla dahi bakmamıştı Yıldırım’ın oturduğu masaya.

Boğazında bir yumru oluştuğunda yutkunmakta çare değildi. Boğazını temizledi, Yıldırım’ın yanına doğru yürümeye başladı. Çekingenliğinden miydi elini kolunu ne yapacağını bilememesi? Sarsak bir hareketle saçlarını kulağının arkasına sıkıştırırken, Yıldırım ayağa kalkmış Melek’i karşılamak için bekliyordu.

Saçma sapan bir an değil miydi? Sevdiği adam bir toplantı yaparken yanıbaşında, Yıldırım’ın anlatacaklarını dinleyecekti aklı Mete de olduğu hâlde.

“Hoş geldin küçüğüm,” dedi, elini uzattı resmi bir mesafeyle.

Elindeki titremeyi uzatmadan önce fark edememişti ama şimdi geri dönüşü de yoktu. “Hoş bulduk… Sen de hoş geldin Yıldırım.”

Karşılıklı oturduklarında, dikkatle yüzünü inceleyen gözlerden kaçışı yoktu. “Çok tedirginsin küçüğüm… Sakinleş biraz…”

“Söylemesi kolay.” Kendi sesini tanıyamazdı eğer cümleler aklından geçenlerle birebir örtüşmeseydi.

“Canım… Senin bu tedirgin hâllerinin, kocana ne kadar keyif verdiğini bir bilsen…”

O ciddi yüzündeki ifadeden anlayamasa da sesinde farklı bir ton vardı Yıldırım’ın, duyarken eğlendiğini hissettiği. “Sahi mi?”

“Hem de çok sahi…”

Dudaklarının arasından kaçan gülücük, “Beni çok seviyor,” la tekrar ettiği bir hakikatti. Neden sonra kendini toparlayıp Yıldırım ile buluşma nedenlerini öğrenmeye çalışıyordu. “Evet… Dün konuşamadıklarımızdan hemen başlayalım mı?”

Önce dudağı kıvrıldı, sonra gözlerinin kenarında küçücük bir kırışıklık oluştu gülüşüne güzellik katmak istermiş gibi. “Acelemiz var değil mi küçüğüm? Acelemiz var…”

Mahcup oluşu ilk değildi… Son da olmayacaktı. “Birazcık,” derken, işaret ve baş parmakları birbirine oldukça yakındı temsili olarak göstermek istercesine.

Erhan geldi, “Yıldırım abi, Melek abla. Mercimek çorbası mı alacaksınız?” dedi, elindeki acı biber turşularıyla sıcak pideleri masanın üzerine bıraktı.

“Evet Erhancığım. Yarın var mı karnede bir sürpriz?”

Pidenin enfes kokusunu içine çekerken, Yıldırım ve Erhan arasındaki samimi sohbeti dinliyordu.

“Eğer Coğrafya hocası vicdana gelirse sürprizsiz atlatırım İnşAllah bu dönemi.”

Sesindeki kabullenişte bile bir ümit vardı Erhan’ın.

İnşAllah kardeşim,” sözlerini söylerken, kibirli bir kıvrılış dudaklarında ifadeleşiyordu. Melek’e döndüğündeyse, önceki gün aralarında geçen muhabbeti hatırlatıyordu.

“Çorbalar hemen geliyor.”

“Bekleriz…”

Erhan uzaklaşırken, Melek dikkatli gözlerle inceliyordu Yıldırım’ı. “Sürprizlerle dolusunuz Yıldırım Bey…”

“Ah… küçüğüm… Derecesini bilemezsin…”

“Ve şimdi birazını anlatabilirsin… Değil mi?”

Kısacık bir an gözlerini kaçırdı, arkasında duran pencereden dışarıyı seyretti. Konuşmaya başladığında o simsiyah gözler yeniden gözlerine kilitlenmişti. “Hatırlıyor musun, senin arkadaşlarının çıktığı barda buluşmuştuk bir akşam?”

Hatırladığını anlatan başıydı yalnızca. Eğdiği başı kabul ederken, dudakları söz namına bir kelime dökemiyordu Melek’in.

“Ağabeyimin gayrimeşru bir çocuğu olduğunu öğrendim.”

Bu bilgiyi Melek ile paylaşmasının elbette bir nedeni vardı… Ama bu nedeni öğrendiğinde neler olacağını ya da bu hakikatin, hayatını nasıl ekileyeceğini kestiremiyordu. “Sormaya korkuyorum Yıldırım…” Sözler dudaklarından hızlı hızlı dökülürken aldığı nefesler yeterli gelmiyordu Melek’e.

“Ah küçüğüm…” Gözlerinin kenarındaki o sevimli kırışıklıklar belirdiğinde, “Çok tatlısın,” diye mırıldanıyordu Yıldırım.

Başını çevirdi, Mete’nin dikkatli bakışlarıyla karşılaştı. Onun bakışlarının hükmünden kurtulabilmesinin tek çaresi; Mete’nin başka tarafa bakmasıydı. “Lütfen devam et.”

“Senin arkadaşın… Sinan…”

“Sinan mı?”

Melek’in Sinan’ı… Mavi gözlü, güler yüzlü, iyi kalpli, sevgi dolu arkadaşı… Bir caninin evladı mıydı yani?

“Küçüğüm… Cani dediğin… Ağabeyimdi…”

Ellerini dudaklarına örterken bir kez daha, karşısında yılların yorgunluğunu üzerinde taşıyan vefa dolu bir kardeş vardı. “Üzgünüm…” dedi, utanmadan, sıkılmadan. “Üzgünüm Yıldırım…”

Başını eğdi, oturduğu sandalyeye sırtını yasladı Yıldırım, Melek’in vicdanını kabul ederken. “Sinan… Ağabeyime olan benzerliği bir yana… O akşam, barda ilk tanıştığımızda… Sanki ağabeyim yanımdaydı o gece. O çocuğa baktıkça Sinan Şahsuvaroğlu’nu yanımda hissettim. Onu araştırmak için İzmir’deki annesinin yanına gittim. Annesi… Hâlâ ağabeyime âşık, hâlâ yasını tutan bir kadın. Hiç değişmemiş… Hiç yaşlanmamış…”

Kulaklarında bir uğultu vardı Melek’in. Nermin ablasının dillere destan güzelliği bütün İzmir’i kendine hayran bırakıyordu, evet. Giresun’dan oğluyla beraber İzmir’e taşındığında bütün erkekler Nermin’in güzelliğine hayranken, kadınları kıskançlıktan çatlıyordu.

Ve o güzeller güzeli Nermin’in unutamadığı aşkı… Sinan Şahsuvaroğlu’ndan başkası değildi yani…

“Bu nasıl olabilir? Sinan bunu biliyor mu?”

Başını sağa sola sallarken Yıldırım, bir ümitsizlik vardı gözlerinde. “Sinan ile çok güzel bir dostluğumuz var. Nefret ettiği babasından ona bahsederken… Senin de yanımızda olmanı istiyorum. Tabii sakıncası yoksa.” Başını Mete’den tarafa çevirir gibi oldu, hemen sonra vazgeçmiş gibi gözlerine bakmaya devam etti.

“Sinan… Benim canım… Benim… Sinan’ım…” Toparlayamadığı kelimeler diline dolanırken, öksürerek gidermeye çalışıyordu sıkıntısını. Öğrendiği hakikat kulaklarında uğulduyordu. “Ben… Ne zaman yapacaksın bu konuşmayı?”

“Karar vermedim.”

“Peki ne bekliyorsun?”

“Doğru zamanı.”

İçten içe merak ederken bu hikayenin içyüzünü, sormaya da çekiniyordu olduğu gibi görünmeyi kendine yakıştıramayan mizacı. “Sinan… O bambaşkadır. Hiç kimseyi kıramaz, incitemez. Öyle iyi kalplidir ki… Okuldayken benim gözyaşlarım aksa, Sinan’ın da benimle beraber dökülürdü gözyaşları. Ve şimdi sen diyorsun ki onun babası küçücük kızları katleden…”

Erhan yaklaşırken, söylemek istediklerini yuttu, etrafa çevirdi bakışlarını. Sinan Şahsuvaroğlu. Sinan. Melek’in çocukluğunu kurtaran sevgi dolu, zeki çocuk.

Ne yaşıyordu?

Neler oluyordu?

Mete ve Fuat’ı seyretti gülüşleri kalbini ısıtırken. Ayşe, Melek için neyse, Fuat’ta Mete için oydu. Kandı, candı…

Candandı.

Erhan giderken, Yıldırım’ın bakışlarını yine üzerinde hissediyordu Melek ama dönüpte bakamıyordu.

“Bana bakmayacak mısın küçüğüm?”

Bakacaktı elbette… Bir parça pide kopardı, kuru kuru ısırarak yemeğe başladı. Midesindeki boşluğa şifa gibiydi yumuşacık ekmek. Midesindeki bulanma geçer gibi olduğunda yavaş yavaş kaldırdı bakışlarını kendini dikkatle izleyen adama.

*

Onun canının sıkıldığını oturduğu yerden hissedebiliyordu. Onun etrafı inceleyen bakışları ya da midesini yatıştırmak istercesine kuru ekmek yemesi değildi.

Kalbinde yanan bir histi onun sıkıntısı, derdi, tasası.

“Seyit Abdullah… Müsaadenizi istiyorum.” Toplantının sonunu bekleyemeyişindeki sabırsızlığa anlayış gösterirken Seyit, Fuat başını eğerek selamlıyordu Mete’yi aşkına doğru uğurlarken.

Yerinden kalktı, hızlı adımlarla ilerledi Melek ve şerefsiz Yıldırım’ın yanına. Destur beklemeksizin karısının yanındaki sandalyeyi çekip otururken, “Bize katılmaya mı karar verdin Ardahan?” diye soruyordu Yıldırım.

“Size? Birader,” dedi başını yaklaştırdı Yıldırım’a, “Sen kendini sıfata sokup da bize mi kattın?” Elini yanağında hissederken, Yıldırım’a yaptığı kabalık biliyordu ki Melek’in kalbini eziyordu.

“Elindekini kaybedeceğini düşünen aslanlar sürekli tetikte durmak zorundadır tabiatta… Senin nasıl bir problemin var Ardahan? Neden bu kadar saldırgansın?”

Mete ne kadar rahatsızsa, Yıldırım da o derece rahattı.

Hatta sinir bozacak derecede rahat!

“Sadece sana karşı… Lütfen genellemeyelim.” Elini uzattı, Melek’in ipeksi tenini parmaklarının ucuyla okşamaya başladı. “Canını sıkan bir şey anlattı sana… Nedir?”

Son sözlerini duyduğunda meleği, bakışlarına kavuştu. O yemyeşil gözlerden kalbine aşkı akarken, “Seni gördüğüm zaman… Dilim neden tutulur…” diye mırıldandı belli belirsiz.

Kurban olunmaz mıydı böyle yâre?

Ne kadar süre dalıp gittiğini bilemedi o gözlere. Yıldırım, “Sana özür borcum var Ardahan,” diyene kadar da gözlerini kaçırmadı.

“Senden özür bekleyen yok.”

“Özrün sebebi… Bunu zorunlu kılıyor.”

Dirseğini yasladığı masadan destek alırken, sağ elinin işaret ve baş parmağıyla burun kemerini sıktı, sıkıntı dolu bir nefes çekti içine. “Dinliyorum öyleyse,” derken tek isteği; karşısında oturan çakma George Clooney’den sonsuza dek kurtulmaktı.

“Bana bir randevu ver… Baş başa görüşmeyi tercih ederim.” Ondan beklemediği bir hareketti bu gösteriden uzak tavır.

“Pekâlâ… Not al lütfen. On üç mart. Oldu mu?”

“Benim için sakıncası yok, Ardahan… Fakat o gün geldiğinde, “Keşke” diyeceksin… Şimdi,” dedi ayağa kalktı. “Küçüğüm… Sinan…”

Melek, Yıldırım’a cümlesini tamamlama fırsatı vermediğinde heyecanını o billur sesinde duyuyordu Mete. “Cumartesi akşamı bize yemeğe davet ediyorum seni. Sinan’ı da çağıracağım. Hep birlikte olursak… Sinan için daha kolay olur.”

Çatlaktı… Mantıkla değil, hisleriyle hareket eden delinin tekiydi.

Ve o aşktı… Şefkatti… Candı… Candan öteydi.

Ne söylediğinin farkına vardığında, önce yutkundu, sonra çekingen gözleriyle gözlerini hâkimiyetine aldı. “Ben… Sana danışmadan davet ettim sanırım… Affedersin.”

“Sorun yok tatlım… Sorun yok.”

Endişeyle bakan gözlerinden bir rahatlama geçtiğinde, bir Melek nasıl mutlu edilirdi tekrar görüyordu. Onun derdi pahalı mücevherler ya da son model bir araba asla olmayacaktı. Onun derdi daima; sevdikleri için hayatı güzelleştirebilmek olacaktı.

“Cumartesi görüşmek dileğiyle öyleyse.”

Elini uzattığında Mete’ye umurunda bile değildi adamı ne kadar beklettiği. Yerinden kalktı, boğazını temizledi. “Peki,” derken uzun süren sessizliğin ardından, Melek’in rahatlığı verdiği o latif nefeste saklıydı.

Vedalaşıp çıkışa doğru ilerlerken Yıldırım, Mete’nin gözleri bir an olsun ayrılmadan Melek’e kilitliydi. “Çok kızdın mı?” diye sorarken gözleri bir kaşık bile almadığı mercimek çorbasını inceliyordu.

“Kızmadım.”

Döndü, gözlerinin içine baktı. “Nasıl kızmadın? Onu evimize davet ettim…”

Mete sözünü keserken, “Evimiz,” diye tekrar etti. “Bizim evimize davet ettin… Nasıl kızabilirim ki?”

Bir gülümseme geçerken Melek’in dudaklarından, başını çevirdi, çıkış kapısında karşılaştığı kadınla göz göze gelmiş adamı ve kadını incelemeye başladı. “Yemeğe şu hatunu da davet etsek mi?” derken de gülümsüyordu.

“Neden?”

Gülümseyişi derinlik kazanırken, “Yıldırım unutamadığı bir kadından bahsediyordu… Eğer o kadın bu kadın çıkarsa hiç şaşırmam,” dedi.

Kadına bakışlarında aşktan ziyade nefret vardı Yıldırım’ın ancak, bunu Melek’e söyleme gereği duymadı. “Bahri Aktürk’ü de davet edersek eminim çok neşeli bir akşam yemeği olur.”

“Bahri Aktürk… Tabii ya şimdi hatırladım… Söylemiştin daha önce.”

Yıldırım başıyla selam verdiği kadının yanından geçip giderken, Melek oturduğu yerden kalktı mantosunu giydi. “Ben işe dönmeyeceğim. Eve gideyim diyorum. Sen ne yapacaksın?”

Cevap vermedi.

“Ben gideyim öyleyse…”

Yine bir şey söylemedi. Dirseğini masaya, işaret ve orta parmaklarını dudağına yaslamış olduğu hâlde kibir dolu bir tebessümle karısını seyrediyordu.

“Peki… Ben gideyim öyleyse…”

O tedirgin hâllerine bütün ömrünü feda ederdi. Tedirgindi, aynı sözleri tekrarladığının belli ki farkında bile değildi. Perçemlerini şapkasının altına sıkıştırırken, “Oldu öyleyse…” dedi, bir adım attı.

“Bambaşkasın…”

Durdu, geri döndü… “Sen de “Acayipsin”…”

“Ölürüm sana, ölürüm… Şit, zilli!” Şarkıya adını veren cümleyle susmalıydı… Nakaratı devam ettirirken söylediği, meleğinde kaşlarını çatışından anladığı kadarıyla hiç de olumlu bir etki oluşmadığına bir delildi.

“Kendine gel kendine…”

“Şımarık!”

“Çok ararsın beni!”

Gidecekti… “Benzemez kimse sana… Tavrına hayran olayım…” diyene kadar. Dönmedi, Mete’ye son bir kez bakmadı fakat, “Hile var! O Tarkan şarkısı değil!” demeyi de ihmal etmedi.

Yine gidiyordu… Mete ayağa kalktı, birkaç adımda yetişti karısına. “Size eşlik edeyim Melek Ardahan.”

Döndü, gözlerine öfke-aşk karışımı bir bakışla baktı. “Misafirinizi bekletmeyin Mete Ardahan. Ben çıkışı kendim bulurum.”

Cevat’ın beklediği yöne doğru bir bakış atması, koca devin yanlarına gelmesi için yeterliydi. “Cevat seni eve bıraksın.”

Başını eğdi, kabulünü sundu Mete itiraz beklerken. Zahide Aktürk’ün yanından geçerken başıyla nazik bir selam verdi, Salih babaya veda etti ve gitti.

Onun endamını seyrederken tekrar tekrar şükrediyordu sahip olduğu hazineye.

Gün akıp giderken üzerlerinden, yatsı ezanları okunuyordu Seyit Abdullah’ı havaalanından uğurladıkları sırada. “Güzel bir akşam yemeği yiyelim seninle… Hadi!”

“Nereye gidiyoruz?”

“Evimize.”

Bakışları uzaklara daldığında bir keder vardı gözlerinde kardeşim dediği adamın. “Meleğin… Beni görmese daha iyi.”

“Benim bilmediğim bir şey mi var?”

Döndü, gözlerine baktı derin derin. “Her şeyi biliyor meleğin…” sözleri dudaklarından dökülürken bir dünya yük vardı kardeşinin omuzlarında.

“E… Yani?”

“Bana kızgın…” Göz göze geldiklerinde farkında değildi gülümsediğinin Fuat’ın sitemi gelene kadar. “Ne gülüyorsun oğlum?”

“Bana da kızgın. Onun… Çok değişik ceza yöntemleri var,” derken arabaya doğru yönlendirdi kardeşini elini sırtına koyarak. “Sabah menemenin bana anlattıklarını seninle paylaşayım… Akşam yemeğinde daha çoğunu göreceksiniz, diyordu.”

“O ebegümecini nereden bulmuşta menemene sokmuş? Bundan daha fenası var mıdır?”

Tekrar güldü huzuru hissederken. “Var kardeş… Var. Eğer ki sever ve yersen, sabredersen bil ki meleğim seni de affedecek.”

“Beni affetmesi zor.” Arabaya bindiklerinde yine tekrar etti, “Beni affetmesi zor ama kardeşimin meleği zehir ikram etse ona da EyvAllah derim,” diyordu teslimiyet makamında.

*

Isırgan çorbası, kıymalı ıspanak, semizotu salatası ve mısır ekmeği. Hepsi pişmiş, hepsi servise hazırdı. Sürekli gülümseyen dudaklarına engel olamıyordu. Bu akşam patlayacak mı diye düşünürken, yaptığı yemekleri yerken ne hissedeceğini de merak ediyordu.

Kapının çalan ziliyle gülümseyişini bastırabilme çabasıydı elinin tersini dudaklarına bastırışı. Hızlı adımlarla çıkarken mutfaktan, Fuat’ın sesini duyuyordu İnci’ye , “Hoş bulduk,” derken.

Demek ki akşam yemeği için hazırladığı otlardan Fuat’ta nasibini alacaktı. Şimdi kahkaha atsa kim ne diyebilirdi ki? Alt tarafı deliliği tescillenmiş olurdu.

“Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk.”

Mete ve Fuat’ın birbirine benzeyen ses tonundan bir kabul duyarken, mutfağa geri dönüyordu, “Yemek hazır,” diyerek.

“Gösteri başlasın öyleyse Melek Ardahan.”

O tutku dolu ses tonu iliklerini titreten bir heyecan olarak yayılıyordu ama dönüp bakmayacaktı. Birkaç dakika sonra ısırgan çorbasını taslara boşaltırken, Mete ve Fuat gelmiş sofraya oturuyorlardı.

Dün akşam bir gayret kereviz çorbası içmişti ancak… Şimdi… Her ne kadar az içecek olsa da gözünde büyüyordu kendi elleriyle yaptığı çorba. “Afiyet olsun,” dedi yemeğe başladılar.

Derin bir sessizlik içinde yemeklerini yerken, çorbayı bitirmeyi ilk başaran Fuat oldu. “İzninizle,” dedi, bir kase çorba daha doldurdu kendine.

“Bana da kalsın!” derken Mete, yerinden kalktı, dolu dolu iki kepçe çorbayı kasesine boşalttı.

Bu çorbayı gerçekten sevmişler miydi?

“Yoğurdun içinde süzülen semiz otu… Ah tatlım… En sevdiğim…” Çatalına semizotu alırken söylediği sözlere doya doya kahkaha atmak istese de zarif bir tebessümden fazlasını bağışlamadı kocasının beklenti dolu gözlerine.

“Mısır ekmeği harika olmuş. Annem de çok güzel yapar…”

Fuat’ın, geçmiş zaman kullanmamış olması rikkatine dokunsa da, “Afiyet olsun,” demekten başka bir söz dökmedi dudaklarından.

Yemekten sonra Mete masayı toparlamasında yardım ederken, Fuat çoktan salona çıkmış, Mete ve Melek’i yalnız bırakmıştı. Üzerinde ceketi yoktu ama bedenine tam oturmuş, yeleği vardı. Bulaşıkları o çok başarılı Genç İş Adamı kimliğiyle makineye yerleştirirken, İnci’nin engellemeleri hiçbir fayda sağlamıyordu.

“Lütfen Mete Bey! Ben hâlledeyim.”

“Sakin olun İnci Hanım. İşimiz bitmek üzere.”

Son tabakları da makineye yerleştirdi, kapağı kapadı. “Bu akşam içeceğimiz çayı da demleyebiliriz öyleyse… Demliyim mi Meleğim?”

O ses tonu öyle naif, bakışları öylesine sıcaktı ki… Yeni bir bitki çayıyla daha nasıl eziyet edecekti ona? “Yine adaçayı içeriz diyordum ama sevmediyse…”

“Sevdim… Ben senden gelen her şeyi sevdim…” diyerek sözünü kestiğinde gülümseyen dudakları, kalbinde dönen şükrün yansımasıydı.

“Hadi… Fuat yalnız kalmasın. Ben çayları alıp gelirim.”

Bir adaçayı kokusunu daha kaldıramazdı. Daha katlanılabilir bir… Ot? Hayır… İşin başındayken vazgeçiyordu resmen Mete’nin sabrını denemekten.

Papatya dolu kavanozu eline aldı, kaynar suya bir avuç mis kokulu kuru papatya bıraktı. Bu kokuyu solurken, o yatıştırıcı etki, kalbini nazdan temizliyordu âdeta. Vazgeçmemişti nazından ya da yapacağı denemelerden… Sadece tatlı bir nefesti ihtiyaçları olan… Gerisi; gelip geçici bir mülevves koku.

*

“Abi… Bütün bostanı önümüze yığmıştı resmen!”

Gülüşü derinleşirken Fuat’ın yüzündekine müsavi, “Dün akşam da buna benzer bir ziyafet vardı,” diyordu Mete.

“Ot mu vardı yine?”

Başını sağa sola sallarken hayırını anlatmak için, “Bol bol sebze vardı,” diyerek de destekliyordu.

“Birkaç gün sadece et yemek istiyorum!” derken ettiği siteme zıt bir kahkaha attı Fuat keyif dolu.

“Bu akşam hangi otu suyla cezalandıracak da bize içirecek doğrusu merak ediyorum…”

“Yine mi ot?”derken Fuat, televizyondaki futbol karşılaşması umurunda bile değildi iki adamın.

Birkaç dakika sonra Melek, elinde üç büyük kupa olan tepsiyle yanlarına yaklaşırken, Mete o nefret edilesi adaçayının kokusunu değil de tatlı bir papatya aromasını içine çekiyordu.

“Bize papatya çayı yaptım…”

Mete ve Fuat, “Eline sağlık,” derken, bir gülümseme geçti ciddi olmak isteyen dudakların sevgi dolu sahibinden.

“Afiyet olsun.”

Mete, yudum yudum içmeye başladığında çayı, gözlerini bir an olsun ayırmıyordu meleğinden. Yine kupayı eline almış, sımsıkı tutuyor ama içmeye dair hiçbir emare göstermiyordu.

“Senden gelen…” dedi, kupasını kaldırdı Melek’in şerefine, “…ölüm olsa… Bismillah der yine içerim…”

Bir puan beklentisi olmaksızın nefes almadan içerken papatya çayını, bitirdiği an Melek’in yüzüne bakma ihtiyacıydı kupayı elinden bırakması. Sağ eliyle dudağını örtmüş, gözlerinde titreşen nemle Mete’yi seyrediyordu.

Melek böylesine duygulandıktan sonra ayağa kalkar, boynuna sarılır, sevgisinin yüceliğinden bahsederdi… Ama onu öylesine kırmıştı ki… Sevdası gözlerinden taşarken, ayağa kalktı, “Ben yatmaya gidiyorum… Biraz yorgunum… Size Allah rahatlık versin,” dedi, hızlı adımlarla terketti salonu.

Fuat elindeki kupayı tepsinin üzerine bıraktığında sağ kolunu Mete’nin omuzuna attı. “Kardeş… Bana öyle geliyor ki… Sen daha çok otlayacaksın!” Bilge bir ukala edasındaydı kardeşim dediği adam.

“O beni sonunda affetsinde… Ayrıntılar ehemmiyetsiz.”

Edecekti de… Belki yarın… Belki birkaç gün sonra… Ama affedecekti.

281 toplam okunma, 1 bugün toplam

Candan Öte ~ 63 | Ceza” için 2 yorum

  • 10 Kasım 2018 tarihinde, saat 17:33
    Permalink

    Ayrıcana ot yemekte güzeldir bir kere Fuad efendi hıh …

    Yanıtla
    • 12 Kasım 2018 tarihinde, saat 09:57
      Permalink

      bende ot severim ?

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir