Candan Öte ~ 62 | Dayanmak

Gözlerindeki bakış, kalbinden mi ulaşıyordu Melek’e? “Affet…” derken biliyor muydu Melek’in başka şansı olmadığını? Bal rengi gözlerde gördüğü keder bulutlarının, Melek’in ciğerini yakıp kavurduğundan emindi de o yüzden mi böylesine can acıtan derinlikle bakıyordu?

“Mete’m…”

“Senin Allah’ına kurban Mete’n…” Tekrar dudaklarını örttüğünde dudakları, açlık çekmiş bir garip gibiydi sevdiği adam. Öpüşü, doymak istermiş gibi bir ihtiyaçla dudaklarına kavuşurken, ne kızgınlık durdurabiliyordu Melek’in arzusunu, ne de kırgınlık. Mete’ye şimdilik hissettirmeyecek olsa da;

O Mete’ydi…

Melek’in Mete’si…

Ne ondan şüphe ederdi…

Ne de Melek’e olan aşkından.

Sadece bilmek istiyordu dudaklarını zoraki çekerken hayatı tattığı dudaklardan;

“Lütfen… Lütfen anlat… Irmak’ın anlattıkları…” Sözünü tamamlayamaması, kadının anlattıklarına olan acıyı depreştirmesinin tek nedeniydi.

Başını boynuna yasladı Mete, derin bir solukla tenini içine çekti. “O kasım gecesi sana geldiğimde… Caddenin karşısında, arabanın içinden seyrediyordum seni. Kapıda vedalaşmayı başaramadığın Yıldırım’a, balkondan el sallayışın… Ben sana yaklaşamıyorken, onu yanından ayırmaman… Yaptığım hiçbir şeyde mantık var diye iddia etmiyorum tatlım…”

Susmasını hiç istemediği adam susarken, “Ve?” diyerek devam etmesini istemekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktu Melek’in.

“Ve… Ben seni tanıdıktan sonra rüyada bile yabancı bir kadına dokunmadım. Fikri aklımdan dahi geçmedi. O gece ise… Deneyecektim.”

“Neyi?”

“Anlasana kızım! Allah Allah!”

Geri çekildi, kollarını göğsünün üzerinde bağladı Melek. “Anlatın da anlayayım efendim!”

“Yapabiliyor muyum!”

“Ne-yi?” Anlamak istememesi bir yana, Mete’nin bu kıvranışlarını seyretmek büyük bir hazdı!

Alt dudağını dişlerinin arasına almış olduğu hâlde derin bir nefes aldı. “Tatlım…” Ses tonunun Melek’e verdiği etki tenini ürpertiyor, o da bunun farkında olarak aynı minvalde devam ediyordu. “Ne yapmaya çalıştığımı alenen söylerim… O duyduğun kelimelerden sonra küçük bir kız çocuğu gibi kızarırken bu kadar açık konuşmak zorunda mısın dersin!”

Ellerini yüzüne kapadığında ağlamaklı ses tonuyla dile getirdi sitemini Melek. “Allah kahretsin ya! Bütün erkekler uzantılarının derdinde! Gidecektin kim bilir neler yapacaktın ya! Öpmediğini söyledi Irmak! Öpmedin değil mi? Nerelerine dokundun? Ya da dur dur dur! Söyleme ya!” Elini havaya kaldırdığının bile farkında değildi hararetle konuşurken. “Hatunun bacakları fıstık gibi! Bakmışsındır sende!” Ellerini gözlerinden çekti, Mete’nin yüzüne baktı öfkeyle.

“Bakmıştım.”

“Ah!” Alnını eline yasladı, “Ben Yıldırım’ın bacaklarına hiç bakmadım. Yedekten gönderilmiş babam muamelesi yaptım ama yine de beyefendinin öfkesiyle karşılaştım! Peki o ne yaptı? Gitti kadının bacaklarına yalandı?”

Sımsıkı sarılı kolların arasındaydı birkaç saniye sonra. Elleri saçlarını okşarken, “Deli sarım… Deli sarım…” diye tekrara düşüyordu sözleri. “Çoğunlukta senin odaya girişin bile bedenime dolan enerji oluyor,” dedi, elini tuttu, bunun kanıtı üzerine bastırdı. “O gece en ufak bir uyanış olmadı bedenimde. Öpmek içimden gelmedi. Dokunmakta… Eğer o gece Irmak karşıma çıkmasaydı… Ben sensiz olamayacağımı anlayamazdım meleğim… Affet… Bunu anlamanın yolu seni üzmekten geçtiği için de affet beni…”

Başını aşağı yukarı sallarken, düşünceleri karmakarışıktı Melek’in. “Peki… Düşüneceğim bu söylediklerini. Şimdi,” dedi ayağa kalktı Melek. “Aç mısın?”

“Salih babaya gittik meleğim. Aç değilim.”

Kısılan gözleriyle sorar gibi bakıyordu Mete’nin gözlerine. “Siz ringe mi çıktınız?”

*

Onun bu sevimli hâllerini görüp nasıl irade gösterebiliyordu kahkaha atmamak için? “Evet… Sakıncası mı var?”

Toparlanmak ister gibi boğazını temizledi, “Yok… Yok tabii,” dedi daha çok kendine anlatmak ister gibi. “Yatsak mı?”

Söylemek istediğini şüphesiz anlıyordu Mete. Ancak; “Sabırsızlanıyorum bir tanem,” demekle alacağı keyfi hiçbir karşılıkta bulamazdı ki…

Kucağından kalktı, “Edepsizlik yapmayın beyefendi!” dedi, azarlayan bir tonla. Gözlerinin içinde gördüğü pırıltıdan anlıyordu Mete… Melek; affedecekti.

*

Söylediklerinin gerçek olmadığına dair en ufak bir şüphe yoktu kalbinde. Fakat yine de birkaç cümleye sığınıp affetmeyi de kadınlık gururuna yediremiyordu. Yatağın örtüsünü açtı, kendi yastığıyla Mete için yastık çıkardı.

Yatağı hazırlayıp aynanın önüne geçtiğinde, saçındaki örgüyü çözüyordu tuvalet masasını değerli kılan fotoğrafa bakarken. Şimdi ona kırgın olsa da hâlâ en değerlisiydi masanın üzerinde duran nesneler içinde. Değerli olan fotoğraftı… Yani nesne olan fotoğraf… O kendinden emin duruşu… Eğlendiğini belli eden ama lakayıtta durmayan yüz ifadesi…

“Ben yanındayım… Fotoğrafa değil, canlısına bak.”

Başını kaldırdığında gördü; kollarını göğsü üzerinde çaprazlamasına bağlamış, sırtını kapı pervazına yaslamış Melek’i seyreden Mete’yi.

Yakalanmıştı, değil mi?

Yakalanmıştı.

“Gözlerim dalmış beyefendi! Bakmıyordum!”

“Bal gibi bakıyordun!”

“Peki, bakıyordum…” İtirazını sürdürecek kadar enerjik hissetmiyordu kendini. Konuyu değiştirirken Mete’nin vereceği cevabın ne olacağına dair hiçbir fikri yoktu. “Yatarken giymen için sana pijamalarımdan vermemi ister misin balım?” Dalga geçerken, rahatlayabilmeyi ümit ediyordu fakat en ufak bir huzur akmıyordu kalbine. Hele de Mete, en sevdiği tatlıyı nasıl yiyeceğinin hesabını yapıyormuş gibi bakarken dudaklarına.

Aralarındaki kısacık mesafeyi, dudaklarında çapkın bir gülümseme salınırken kapadığında, Melek ne nefes alabiliyor, ne de yerinden kımıldıyabiliyordu.

“Ben bir şey giyeceğim tenime… Ama bu senin bedeninin sıcaklığından başka bir şey olmayacak… Ve balım… Sen de bir şey giymeyi unut!”

Böyle bir cevap beklemiyordu.

“Ayıp nedir bilmiyorsun, değil mi?”

Yanakları alev alev yanarken Melek’in, boğazında kısılı sesinden çıkarabildi bu birkaç kelimeyi.

“Bilmiyorum ama… Duyduğum kadarıyla yatakta yapılıyormuş… Hadi bana yatakta ayıbı öğret tatlım.”

Yanıyor olabilirdi vücudunda belli başlı birçok merkez. “Tuvalete gideceğim…” Sözlerini söylerken ağlamaklıydı ya, umursamadı. Mete’nin yanından hızla uzaklaşırken ardından kahkahasını duyabiliyordu.

Ve işin en kötü tarafı; bu banyoda ne kadar vakit geçirirse geçirsin, Mete’nin yanına gitmekten başka şansı yoktu. Ne kadar oyalansa da, işini uzatsa da, kaçınılmaz sonu engellemeye çalışsa da… Onun yanına gitmekten başka çaresi yoktu.

Tekrar tekrar elini yüzünü yıkadığında aynada yüzünü inceliyordu sular çenesinden damlarken. Gözleri parıldıyor, yanaklarında tatlı bir pembelik hüküm sürüyordu. Aşkını hissettiği adam yanı başındaydı… Melek’e muhtaç oluşunu dile getiriyordu ya yakıp kavuran bir özlemle… Nasıl mutlu olmazdı?

Nasıl divane olmazdı?

O Mete idi…

Beklediğiydi… Umuduydu… Önüne aşkıyla serdiği bir sadakati vardı her ne kadar yara aldığını düşünse de. Ona dokunmamıştı…

Irmak Çağlar’a… Ya da Lucy Whitfield’e… Ve dahi başka kadınlara.

Sırtını dikleştirdi, yüzünü kuruladı. Önce gri kazağını çıkardı, sonra siyah taytını. İç çamaşırları üzerinde olduğu hâlde katlarken kıyafetlerini, heyecanla atan kalbinin sesi geliyordu âdeta kulağına.

Mete… Mete… Diyordu ona meftun, ona kilitli kalbi.

İç çamaşırlarını da çıkardı, eline alıp banyodan çıktı. Ayıptan bahsederken çırılçıplak dolaşmak neyin nesiydi acaba? Kendiyle çelişen hareketleriyle odasından içeri girerken, Mete, Melek’in kitaplarını inceliyordu. “Aşk ve Gurur” elinde olduğu hâlde eskimiş sayfalarını karıştırırken, ne kazağını çıkarmıştı üzerinden, ne de kot pantolonunu.

Melek’in odaya girişiyle başını kaldırıp baktığında Mete, tepkisini ölçebileceği bir zaman birimi bilmiyordu ne yazık ki. Elindeki kitap yere düşerken, Melek kendi elinde tuttuklarını sallanan sandalyenin üzerine bırakıyordu.

Mete’ye doğru yaklaştı, önünde eğilip annesinden yadigâr kitabı düştüğü yerden kaldırdı. “Kutsal bir kitap değil, evet… Ama benim gözümde çok değerlidir.” Sözlerinin sonunda ayağa kalkmış, Mete’nin karşısında dimdik duruyordu. Daha sonra yaptığı cesur hareketi, dün gece köşe bucak kaçmaya çalışırken de gösterebilmiş olmayı diliyordu naçizane! Mete’nin arkasında duran kitap rafına uzanırken, göğüsleri genç adamın kazağına temas ediyordu.

“Of..!” çekip ısırırken Mete dudaklarını, Melek gülmemek için iradesini zorluyordu.

Zayıf olan yalnızca Melek değildi!

O da dağılıyordu Melek’e olan zafiyetiyle!

Döndü, yatağa doğru yürümeye başladı. Yorganı kaldırıp yatağa girdiğinde soğukluğuyla titriyordu çıplak bedeni.

“Üşüdün mü?”

“Üşüdüm.” Oturur pozisyonda dururken, yorgana daha sıkı sarınıyordu Melek.

“Isıtayım mı?”

Bir gülümseme geçti dudaklarından Melek’in. “Isıt… Affetmesem de… Isıt…”

Anlamaya çalışır gibi bakarken, kusursuz yüzünde beliren öfkeyi görebiliyordu bulunduğu yerden bile. “Affetmeyeceksin, öyle mi?” Kazağını çıkardı, şifoniyerin üzerine bıraktı. “Affetmeyeceksin demek!” Pantolonunu çıkardı, onu da bıraktı kazağın yanına. “Peki öyleyse neden beni ayartıp, yatağa atmaya çalışıyorsun?” Çoraplarını çıkarıp yerde bıraktı.

Melek keyifle seyrediyordu kocasının şovunu, “Affedeceğim zamana kadar neden kendimi zevkten mahrum edeyim ki?” sözlerini cesaretle dökerken.

Atletini de çıkardığında üzerinde kalan tek parça; iç çamaşırıydı. Yüzünde çapkın bir tebessüm, adımlarında bir panter zarafeti vardı yatağa yaklaşırken. “Nasıl isterseniz Leydim,” dedi, yorganın altında titreyen Melek’in yanına girdi. Bedenini kollarının arasına alıp, yatar pozisyona geçerken, “Tatlım… Söylemek zorundayım…” Kulağına yaklaştı nefesini tenine çarpmaktan geri durmazken, “…beni affedene kadar o zevke ara vereceğiz! Şimdi ısınabiliriz kardeş kardeş,” dedi, karısın öfke kuyusuna attı.

O, tecrübeydi… Melek neydi? Sevgilisi mi olmuştu Mete’den başka? Erkeklerin oyunlarına alışık mıydı?

Değildi!

Ama artık küçük bir kız çocuğu da değildi.

“Nasıl yani? Aynı yatakta yatacağız ama şey… O iş… Yani o şey… Şey yapmayacağız?” Ağzına alamasa da kastettiğinin ne olduğunu anlattığını düşünüyordu.

“Seks tatlım… Seks… Evet, yapmayacağız.”

O kendinden çok emin sesi sinirini bozarken döndü kocasının kollarında, kalçalarını yasladı genç adamın mahremine. “İyi öyleyse canımın içi! Benim de çok uykum var zaten… Allah rahatlık versin sana.” Yerleşmek istercesine kıpırdarken, Mete’nin değişen nefesleri kulağının dibindeydi.

“Melek! S*kicem şimdi seni! Rahat dur!” diye tıslarken kahkaha atmasına engel bir hesap vardı Melek’in aklını meşgul eden.

Başını çevirdi Mete’nin koluna yaslı olduğu hâlde, mutlu bir tebessüme izin verdi dudaklarında. “Ah tatlım… Yapamayınca işte diline vuruyor böyle! Bence sen bir an önce uyu, emi… Bebeğimizin bu küfür dolu ayıbını duymadığını farz ederek sana dır dır etmiyorum.” Eski pozisyonuna döndü, başardığı olgun davranışı kutladı.

Sol kolunun üzerinde yatıyordu Mete’nin kokusunu solurken. “Haklısın… Dilime vuruyor.” Sağ koluyla belini sardı, vücudunu bedenine yasladı. “Sana öyle sözler söylerim… Sana yapmak istediklerimle öyle bir azdırırım ki seni…” Sustuğunda Melek’in yutkunuşunu duymak mıydı amacı, bimiyordu doğrusu. Derin derin nefes alırken bile kullandığı ses tonuyla tüketmişti zaten Melek’in. “Ama kıyamıyorum sana.”

“Verilmiş sadakam varmış!” Onun, tenini okşayan ses tonuna inat, kendi boğuk ve zavallı sözleri vardı Melek’in.

Yanında sessiz sessiz gülerken yâri, başını boynuna yaslamış olduğu hâlde, “Deli misin kızım sen?” sorusunu soruyordu zihni allak bullak Melek’e.

*

Cevat’ın getirdiği takım elbise üzerinde olduğu hâlde, yine meleğini seyrediyordu uykunun masumiyeti üzerini örterken.

Yorgan ise kesinlikle örtmüyordu…

Sol elini yastığın üzerine atmış, saçlarının ipeksi yumuşaklığına terk etmişti. Kolunun gerilişini fırsat bilen göğüsleri açıkta dururken, Mete sallanan sandalyede sükûnetle oturuyor, ne gidip kıza saldırıyor, ne de çektiği hasrete son veriyordu. Sadece seyrediyordu o kusursuzluğu.

Ve tabii görmeyeli o küçük göğüslerin büyüdüğünü de fark ediyordu ister istemez.

Sandalyede bir arkaya bir öne sallanırken mizacına katılan sabra şükrediyordu.

Bir şeyler mırıldanıyordu belli belirsiz. Aksi gibi bir de yorganı bacaklarının arasına kıstırıp o çırılçıplak bedeniyle sol tarafa döndüğünde az önce şükrettiği sabrın yerinde yeller esiyordu. Bir hışımla kalktı sandalyeden, mutfağa attı kendini. Kendine çay, Melek’e süt doldurduktan sonra kaçmaya çalıştığı görüntülerle kalp atışları ritimsiz bir hâl alıyordu. Tekrar tekrar derin nefesler aldı, verdi. İşe yaramıyordu…

Ellerini masaya yaslayıp, “Bir efelik tasladım, affedilmeden yanaşmayacağım dedim de ben nasıl dayanacağım?” Nasıl dayanacaktı?

Ona bakmayacak mıydı?

Ya da köşe bucak kaçacak mıydı?

Bu zafiyetini Melek’e bir an olsun hissettirecek olursa, Mete’yi perişan edene kadar bunu kullanır, terden sırılsıklam bir vuslata EyvAllah dedirtirdi, emindi.

Ama dayanacaktı!

Dayanmalıydı!

“Mete? Burada mısın?” diyen uyku mahmurluğuyla boğuklaşan sese içi tir tir titrerken nasıl dayanacaktı?

“Mutfaktayım!”

En son banyo kapısını kapamadan önce, “Peki,” dediğini duydu, başka bir şey değil.

Masanın üzerinde duran sıcak çaydan büyük bir yudum aldığında, bedeninde yanan ateşin yanında içtiği; soğuk şerbet hükmündeydi. Bir de irade sahibi oluşuyla övünür, şükürler ederdi! Neredeydi şimdi o irade?

“Gittin sandım…”

“Gideceğim birazdan.”

Başını çeviremiyordu karısından tarafa. Ne göreceğini bilmemenin verdiği huzursuzlukla çayından içmeye devam ederken, Melek geldi yanıbaşına oturdu.

“Balı uzatır mısın?”

İkiletmedi.

“Sen de yer misin?”

Kesinlikle! “Hayır!”

“Çay mı içeceksin sadece?”

“Evet.”

Bakışlarını üzerinde hissediyordu, “Bu kadar çok çay içme bence,” derken.

“Acaba neden, küçük hanım?”

“Seni huysuz bir adam hâline getiriyor.”

Derin bir nefes aldı Mete. Kahkahalarla gülmek isteyip, o gülüşleri serbest bırakmamak için kendini sıkarken, hâletiruhiyesindeki dengesizliklere de şaşıyordu. “Çaydan değil o, takma kafana sen!”

Yine Mete’ye bakıyordu… Hatta bakışlarındaki asabiyeti, teninde hissedebiliyordu Mete. “Çok merak ettim yüce Mete! Sebebi nedir ki?” Sesinin tonundaki ince alay, kızgınlığını örtmekte çaresiz kalıyordu Melek’in.

Çayın kalanını tek nefeste bitirdi, bardağı masanın üzerine bıraktı. Ayağa kalktığında, Melek’in alnına bir öpücük kondurup, “Bu sorunun cevabını çözebilecek ferasetin sende olduğuna yemin bile edebilirim… Ben çıkıyorum,” dedi. Bir skor tutuyor olsaydı, kendi hanesine artı puan yazardı.

Tâ ki, “Benim öğretmenim sizsiniz Mete Bey… İşime geldiği gibi davranmayı düstur edinmişsem, çok da umursamayabilirim bu cevabı sanırım,” diyene kadar ukala karısı.

Muhatap olmadı.

Uzun kabanını giyerken de, açtığı kapıdan çıkıp ayakkabılarını bağlarken de. “Tarabya’ya geçecek misin?”

Bir adım uzağındaydı kokusuyla divanesi olduğu kadın… Uzanıpta dokunamadığı kadın…

“Geçerim.”

“Pekâlâ… Allah’a emanet olun öyleyse.”

“Sen de Allah’a emanet ol…”

Merdivenlerden inerken dahi o bakışları üzerinde hissediyordu. Hazır bekleyen arabaya doğru ilerledi, başını çevirdi üçüncü katın balkonuna ümitsizce. Oradaydı… Üzerinde kalın bir hırka, ellerini balkon korkuluklarına dayamış, Mete’nin gidişini seyrediyordu.

Gülümseyişi bütün yüzüne yayılırken, kaldırımın orta yerinde, sağ elini dudaklarının kenarına yasladı, yukarıya doğru bağırmaya başladı, “Gözlerin kal, der gibi…”

Şule, Feride, Öykü, Serdar, Tamer ve tanımadığı başka bir sürü insanın dikkatli bakışları bir de gülen yüzleri vardı genç adamın hâline.

“Sana sözlerim de git demedi ki… Sen gideceğim dedin.” O da elini dudağının kenarına yerleştirmiş, yüzündeki mesafeli gülümseyişiyle konuşuyordu mahallenin kendisini izliyor oluşunu umursamadan.

“Öyle olsun hanımefendi… Şimdi lütfen içeri giriniz… Hava soğuk!”

İki elini dudaklarının kenarına yerleştirdi, “Emriniz başım üstüne efendim!” diye bağırdı.

Kırgındı… Hatta belki de kızgın. Ama buna rağmen kine dair herhangi bir emare hissetmiyordu meleğinin tavırlarında. Bir mesafe koymaya çalıştığı hakikatti. Fakat o bile eğreti duruyordu o sevgi dolu kalbin naif sahibinde.

Arabaya binmeden son bir kez daha baktı balkonda gidişini seyreden kıza, dudağından şükür dolu duaları dökülürken. Şükür sebebiydi varlığı, sevgisi, heyecanı, şefkati…

*

Maneviyatını saran sessizliğe bir anlam veremiyor olsa da, cümlelerindeki kayboluştan da şikayetçi olamıyordu.

Susmaya mı ihtiyaç duymuştu benliği?

Ayşe’nin gidişiyle yalnızlığa mı düşmüştü yine?

Ya da Mete’ye olan kırgınlığını mı tedavi edemiyordu?

Sebep her ne idiyse, çaresi yoktu Melek’in. Turta harcını hamurla buluşturup, kenarındaki fazla hamuru örerken aklında dönen düşünceler Feride’nin tatlı sesiyle bölünüyordu. Müşterilere nazik bir tavırla yaklaşımı, yaşının üzerinde bir olgunluğa ulaşmış sabrıyla her geleni güler yüzüyle karşılanıyordu genç kız.

Kapının açıldığını sese döken melodik zil çınlarken dükkânın içinde, kısa bir süreliğine başını kaldırdı Melek insiyaki bir hareketle…

Ve bir daha indiremedi.

Elini sabunlayıp yıkadıktan sonra arkasında bekleyen adama, “Hoş geldin…” diyerek sarılırken, eski bir tanıdığı görmek gibi değildi Yıldırım’a olan sevinci. Amcasına kavuşmaktı uzak diyarlardan topladığı hasretlerin ardından.

“Hoş bulduk küçüğüm…”

Elleri belini sarmış olduğu hâlde gözlerine bakarken, her daim ciddi olan bakışlarında bir tebessüm vardı Yıldırım’ın.

“Nasılsın? Ne zaman geldin? Ya kusura bakma lütfen… Heyecanlandıysam demek ki… Gel oturalım.” Aklı hareketlerini tartamıyorken, neyse ki Yıldırım bu tutarsızlığını umursamıyordu.

Karşılıklı oturdukları mutfak taburelerinde, Yıldırım Melek’i dikkatle incelerken, “Çok özlüyorum…” oldu ilk kelimesi uzun süren sessizliğin ardından.

Melek tutamadığı kahkahasının küçük bir numunesini salıverdiğinde, umurunda değildi o an için ne derece deli göründüğü. “Yıldırım… Bir an ilerleyen yaşın yüzünden konuşmayı unuttun sandım… Ah..! Çok affedersin!” Ellerini dudaklarının üzerine örttüğünde mahcup bakışlarla bakıyordu Yıldırım’ın gece karası gözlerine.

Sağ elini kaldırdı, Melek’in dudaklarının üzerine kapanmış ellerini elinin içine aldı. “Seni çok özlüyorum küçüğüm…”

“Ben de seni özlüyorum Yıldırım.”

Yalan değildi.

Uzun uzun konuşurken görüşmedikleri zamana dair yaşadıklarından, Feride’nin ikram ettiği çayı yudumluyorlardı ara ara.

“Aslında… Bazen söze başlamak çok zor oluyor,” dedi, Yıldırım, devamını getirmedi.

“Konu ne?”

Belki bir yol gösterebilirdi daha rahat anlatabilmesi için.

“Konu..? Abim.”

Böyle bir konu beklemediği hakikatti… Ağabeyine dair nasıl bir konu olabilirdi ki ölümünün üzerinden bu kadar vakit geçtikten sonra?

“Meseleyi anlatır mısın lütfen? Merakta bırakmamalısın bence beni! Ya heyecanlanırsam? Ya tansiyonum yükselirse? Hadi, anlat!”

Bir gülümseme vardı dudağının kenarında, neredeyse ciddiyetini zorlayan. “Küçüğüm… Sana bir şey olmasın, ben ne biliyorsam… Hepsini anlatırım.”

Söylediklerinden en ufak bir şüphe duymuyordu Melek, o kapkara gözlerin hükmü altında kalırken. “Yıldırım… Dinliyorum.” Ne anlatacağına dair en ufak bir bilgisi yoktu, duymak isteyeceği türden meseleler miydi, bilmiyordu. Ama belli ki Yıldırım’ın anlatmaya ihtiyacı vardı.

“Dinleyeceksin küçüğüm… Dinleyeceğini biliyorum.” Sözlerini söylerken, gözlerinde tarifi mümkün olmayan bir bakış vardı…

Birazı pişmanlık…

Birazı hasretti…

Ama büyük çoğunluğu şefkatin sıcaklığıydı.

“Peki…”

Kısa süren sessizliğin ardından ayağa kalkarken Yıldırım, kara gözleri yine gözlerine kilitliydi. “Yarın seninle bir öğle yemeği yesek… Sence Ardahan izin verir mi?”

Ayağa kalkarken Melek de, çok sayın Ardahan’ın, Melek’e karışmak isteyeceğini hiç sanmıyordu. “Sorun edeceğini sanmıyorum…” Tabii bunu Yıldırım’a söylemeye hiç niyeti yoktu.

“Umarım… Görüşürüz küçüğüm.”

“Görüşürüz İnşAllah.”

Kapıya kadar geçirirken Yıldırım’ı, “Umarım, yerine “İnşAllah” deyişimde ki vurguyu fark etmiş olduğunuzu gözlemledim yaşlı adam… Nispet yapar gibi mi oldum acaba?” diye soruyordu Melek eğlendiğini gizlemeksizin.

Müşterilerin dikkatli bakışları üzerlerinde olduğu hâlde durdurdu Melek’i, kara gözlerini gözlerine dikti. “Senin nispet edişin bile bambaşka küçüğüm… Ama anlatmak istediğini anladım.” Kapıyı açtı, Melek’in elinin üzerine bir öpücük kondurdu. “Görüşeceğiz İnşAllah,” sözleriyle Melek’i gülümsetirken, sağ gözünü tatlı bir muzipliğin belirtisini bağışlar gibi kırptı, elini bırakıp, ocak soğuğuna direnebilmek istermiş gibi paltosunun yakalarını kaldırarak, arabasına doğru ilerlemeye başladı.

Onun gidişini seyrederken bile gülümsüyordu Melek. İçindeki melankoliye ara verdi, kendi kanındanmış gibi candan bağlı olduğu adamla güldü, anlatması gereken ama anlatamadığı gerçeklerini merak ederken, yarına dair planlarla hüznüyle arasındaki mesafeyi büyüttü.

Öykü’nün ters bakışlarını hissedebiliyordu ama dönüp o bakışlara mukabele edecek istek yoktu içinde. Herkesin Yıldırım’dan rahatsız olduğu bir gerçekti.

“Telefonun ısrarla titredi Melek. Bir bak istersen.” Feride, tabaklara dizdiği turtalarla müşterilerin yanına doğru ilerlerken, Şule’nin yokluğunda iki katına ulaşan yoğunluğa rağmen yine de enerjisinden hiçbir şey kaybetmiyordu.

Oğlunu doktora götürebilmek için tabiri caizse izin alırken Şule, Melek’in genç kadına hatırlattığı; “Patronsun sen tatlım! İster gelirsin ister gelmezsin!”di.

Bazı insanlara bahşedilmiş sorumluluk bilinci, kiminde pek de değerli bir haslet değildi. Şule ise; “Ben, tanıdığı bir genç kızın güvenini kazanabilmiş şanslı bir kadınım yalnızca. İşim biter bitmez geleceğim!” sözlerine Melek’i hayran bırakmıştı.

“Hemen bakıyorum Feride.” Tezgâhın üzerine bıraktığı telefonu eline aldığında, yeni bir tur aramaya dönen kocasına hemen cevap vermesi gerektiğini biliyordu. “Efendim?”

“Bir adamın sabrı nasıl denenir, sen buna mükemmel bir örneksin… Daha önce de dediğim gibi!”

“Hmm… Affedersiniz Mete Ardahan. Nasıl deniyormuşum sabrınızı?” Sesindeki alaydan güç alarak, hissettiği öfkeyi bastırmaya çalışıyordu Melek.

“Yıldırım’ın sana dokunmasına izin vererek!”

Derin bir nefes aldı Melek titrememesi için mücadele ettiği. Konuşurken, sesini ayarlamak zorunda kalışıyla artık başka biriydi kendi gözünde. Çünkü eski Melek, bu değildi… O, Mete’ye kıyamaz, affederdi… Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin önemsemezdi. Şimdiyse… Kalbinde bir yer ihanetin bıçak darbesiyle kanamışken, taze yaranın acısıyla, mizacını değiştiriyordu. Suçu olmasa da, o kadını öpmemiş olsa da, buna teşebbüs etmesi bile bir yara sebebi değil miydi?

Ama şimdi… “Şefkatini hissediyorum… Babam gibi, hatta amcam gibi. Bir de giderken elimi öptü sadece… Benim ne aklımdan, ne de kalbimden bir kez olsun Yıldırım’a dair şefkatten başka bir düşünce geçmiyor ya… Sen her kadına şehvet mi hissediyorsun ki, bu seviyesiz kıskançlığınla bana eziyet ediyorsun?”

Hattın diğer ucunda; sessizlik vardı. Kırılgan buz üstünde, nefes almadan yürümeye çalışıyormuş gibi hissediyordu.

“Senden başka… Hiç kimseye… Hiçbir şey… Hissetmiyorum! Ne şehvet! Ne de şefkat!”

Telefonun kapandığını anladığında, Mete ile gülümsedikleri fotoğrafın süslediği ana ekran vardı görebildiği. Bir EyvAllah demeden kapamış olması hayal kırıklığı yaşatsa da bununla uğraşmaya isteği yoktu. Sırf onu rahatsız ettiğinden emin olduğu birkaç cümleyle neşesi yerine gelmişken, keyfini bozmasına izin vermeyecekti.

*

“Ecdadını s*ktiğim! G*tlek! Ağzına s*çmalı onun ağzına! Haysiyetsiz, şerefsiz!” Telefonu kapadığından bu yana geçen beş dakikalık sürede ağzına gelen her küfrü ederken, Fuat’ın basın toplantısı için beklemesi bile bir farkındalık olmuyordu Mete üzerinde.

Öykü, Yıldırım’ın o çok Melek olan Hanım ile görüştüğünü haber vermiş, sonraki gün öğle yemeği yiyeceklerinden bahsetmişti ve Mete hâlâ sabırla olduğu yerde bekleyip o herifi kazığa oturtmak yerine, beyin hücrelerinin hissettiği sinirle ölmelerine izin veriyordu!

Olgunlaşıyor muydu?

“Oğlum hadisene!”

“S*ktir git Fuat!”

Fuat’ın, araladığı kapıdan Mete’yi çağırışında böyle bir tepkiyle karşılaşmayı beklemediği yüz ifadesinden belliydi. Odaya girdi, kapıyı kapadı. Yüzünde tembel bir gülümseme vardı az sonra dalga geçeceğinin habercisi olan.

“Seni ney bu kadar çıldırttı arslan parçası? Hadi anlatta neşem yerine gelsin.”

Basın toplantısı için bekleyen yokmuşçasına bir rahatlıkla geldi, deri koltuğun üzerine kendini sere serpe bıraktı.

Ellerini saçlarının arasından geçirip, “Allah’ım! Duy bu çaresizi! Gidip hiç kimsenin gırtlağını sıkmayayım!” duasını, aldığı derin nefesin ardından fısıldayarak döküyordu Mete. “Hadi! Başlasın şu basın toplantısı!”

Seyit Abdullah ile yapacakları basın toplantısında, Abu Dabi’deki otelleriyle ilgili gerekli bilgiler ve bu ortaklıktan sağlanacak faydalar anlatılacaktı. Aklını oyalayabileceği birkaç saatlik sürede, sakinleşebilmek tek isteğiydi.

Ve tabii… Eve gitmeden önce duygularını kontrol edebilmek…

Evet… Önce sakinleşmeyi sonra da hissizleşmeyi istiyordu en amiyane tabirle.

Ki; deli sarının bacaklarını kırmayıp, anlatacaklarını sağlıklı bir mantıkla dinleyebilsin.

*

Pırasa sevip sevmediğini bilmiyordu kocasının.

Peki pırasa sevilmez miydi?

“Bence kıymalı pırasa seven bir adamdan zarar gelmez… Sen ne düşünüyorsun bu konuda bebeğim?” Elini karnına yerleştirdi, başını eğdi sanki duymak istermiş gibi.

İnci mutfağa girdiği sırada, işte bu garip pozisyonda, elinde tahta kaşık tutuyordu Melek.

“Beni mi çağırdınız Melek Hanım?”

Kadın, ısrarla “Melek Hanım” dediği hâlde, Melek de yılmaktan imtina edercesine, “Lütfen… Melek diyebilirsiniz,” diyordu yeni çalışanlarına. “Bebeğimle konuşuyordum,” derken, anlaması için elini karnı üzerinde şefkatle tutuyordu Melek.

Ciddi bakışlarında en ufak bir lakayıtlığa yer yok gibiydi orta yaşlı kadının. “Anlıyorum Melek Hanım… Çok naziksiniz ama size “Hanım” diye hitap etmeye devam edersem kendimi çok daha rahat hissedeceğim.”

Onun için bu ayrıntı, gerçekten önemli gibiydi. “Peki… Önemli olan sizin rahatlığınız.”

“Estağfurullah… Yardım etmemi ister misiniz?”

Elindeki tahta kaşıkla pırasayı bir-iki kez karıştırdıktan sonra tencerenin kapağını örterken, “Teşekkür ederim… Siz bu akşam rahatınıza bakın. Her şeyi ben hâllederim,” dedi, kaynayan suyun içine küçük parçalara ayırdığı brokolileri attı.

“Peki efendim.”

“Efendim demeyeydin iyiydi…” Dudaklarını aralamadan mırıldanırken Melek, “Efendim?” diye tekrar ediyordu İnci.

“Hiç… Dakika tutacaktım da… Üç dakika sonra alacağım brokolileri.”

İnci, başını eğdi, “Size kolay gelsin efendim,” dedikten sonra mutfakta yalnız bıraktı Melek’i.

Efendilerin bastığı ağırlığı üzerinden atmaya çalışırken, sağlık dolu yemekleriyle ilgilenmeye dönüyordu Melek. Yulaf kepeğiyle hazırladığı ekmek pişmiş, kereviz çorbası çoktan kıvamını almıştı. Ocaktan aldığı tencereyle, yüzünde muzip bir tebessüm vardı Melek’in. Bir de bu menüye yemekten sonra içecekleri adaçayı eklenince keyifle kahkaha atmak istiyordu kalbindeki kırıklara tedavi yöntemi geliştirmiş Melek.

Adaçayı seven bir erkek hiç tanımadığı için miydi bu neşesi, bilemiyordu. Mete’nin de sevmiyor olmasını ümit etmekten başka çaresi yoktu. Pişen pırasa, servis tabağına alınan, üzerine yoğurt dökülen brokoliyle, akşam yemeği hazırdı.

Tek eksik; bir an önce kocası için giyinmesiydi.

Yarım saat sonra, saçına sardığı sarı kurdele, topuklu ayakkabılarını bile örten uzunluktaki siyah elbisesiyle Mete’yi karşılamaya hazırdı. İnci kapıyı açtı, Melek adım adım merdivenleri indi.

Bakışları saçında ayrı, kıyafetinde ayrı dolanırken o kibirli dudaklarından dökülecek söze kilitli olduğunu fark ettirmeyecek kadar mesafeli bir gülümseme vardı Melek’in dudaklarında. “Hoş geldiniz, Mete Bey… Paltonuzu alayım mı?” derken, kocasının arkasına geçmiş, parmaklarını yakasında tutuyordu genç adamın formaliteden ibaret sorusunu realiteyle buluşturmak için. Paltoyu çıkardı, hazır bekleyen İnci’ye, “Teşekkür ederiz İnci Hanım,” diyerek uzattı.

“Hoş bulduk deli sarı.”

Karşılıklı durdukları bu garip anda, Melek’i baştan aşağı süzerken Mete, dalga geçme fırsatının kaçıp gitmesine göz yummayacaktı Melek. “Aslına bakarsanız… Eğer bu eğlence dolu sözlerle birbirimize hitap edeceksek, dilimin ucunu gıdıklamaya başlayan birkaç kelime var… Söyleyebilir miyim bir-iki tanesini?”

Ellerini kumaş pantolonunun cebine soktu, “Dinliyorum,” dedi, çapkın bir tebessüm dudağının kenarında kıvrılırken.

“İsterseniz önce yemeğe geçelim meşe bey.”

“Önce ellerimi yıkamalıyım… Ben, temiz bir adamım.”

Elleri cebinde olduğu hâlde banyoya ilerlerken, yüzünde bütün puanları toplamış bir adamın özgüveni vardı.

Melek ise, “Ah ne mutlu! Keşke maddi kirlerinizi yıkayabildiğiniz gibi, manevi kirlerinizi de yıkayabilseniz, öyle değil mi?” diyordu, lafının gittiği yerden aldığı hazla mutfağa doğru yürürken. Omzunun üzerinden kocasına baktığında, o kusursuz yüzün aldığı şekle göz kırptığında Melek, nükleer bir füzenin, yerküreyle buluşması gibi kitlesel bir etkiydi cesareti… O derece yıkıcı, o derece… acımasız!

Kereviz çorbasını taslara boşaltırken ellerindeki titreme cesaretinde çatlaklar oluşturmaya çalışsa da, sahte bir soğukkanlılıkla, seviyeli bir gülümseme oturtuyordu yüzüne.

Mete geldi, masada her zaman oturduğu sandalyeye oturdu. Muntazam dilimlere böldüğü ekmeği servis tabağına almak için dolabın içinde, üst rafa uzanmaya çalışıp alamadığında, “Mete Bey! Yardım eder misiniz? Uzanmak istemiyorum,” dedi, incecik bir ses ve has şehvet akan sıcacık bir tonla.

Boğazındaki kıravatı gevşetirken masadan kalkıyordu Mete. Açık dolap kapağı önünde karşılıklı birbirlerine bakarken iki genç, Mete baştan aşağı inceliyordu Melek’i dik bakışları sarı kurdelede oyalanmaksızın.

Baktı… Baktı… Baktı…

Ve, “Dilinle alsaydın… uzanmak zorunda kalmazdın, İstanbul Spor,” dedi, bakışlarını gözlerinden bir saniye olsun çevirmeden elini uzattı, servis tabağını alıp, tezgâhın üzerine bıraktı Mete.

Başını eğdiğinde, bütün damarlarına bir öfkenin yayıldığını hissediyordu gereksiz bir çaresizlikle. Yılacak mıydı? Esaslı bir laf yediği için sinecek miydi?

Ayağında topuklu ayakkabıları olduğu hâlde, karşısındaki adamın çenesiyle aynı hizadaydı gözleri. Başını kaldırdı, göz göze geldi yeniden o bal rengi sımsıcak gözlerle. “Çok mu içine dert oldu az önce yediğin laf? Yutamadın mı?” Elini Mete’nin omzuna koydu, destek olmak istercesine okşadı. “Sen de bu pişkinlik varken, bunu da atlatırsın tosunum,” dedi, tabağı alıp işinin başına geri döndü.

“Senin o ağzını ben s… Severim… Severim…” diye mırıldanarak yerine geçtiğinde, iyice gevşettiği kıravatından özgür kalmış gömleğinin düğmelerini çözüyordu Mete.

Açığa çıkardığı boynu, Melek’in dikkatini orada gördüğü esmer tenine çekerken, ekmeği de alıp, Mete’nin karşısına oturmaktan başka çaresi olmadığına hayıflanıyordu.

“Bu çorbada kereviz mi var?”

Sesinin tonu öylesine ifadesizdi ki… Anlayamıyordu Melek; eleştiri mi? Övgü mü?

“Evet. Sever misin?” Kaşığı eline aldı, çorbayı içmeye başladı çekingen yudumlarla. Feride’den öğrendiği bu tarifi pişirirken tek amacı; Mete’yi denemekti. Sebebi; eziyet olacağı düşüncesiydi ancak kendini hiç düşünmemişti esasen. Hamile hamile ya dokunursa?

“Severim…” Bir yudum aldı, “Çok güzelmiş,” dedi. Sıcacık ekmeği çorbasının içine ufak parçalar hâlinde atarken, “Kokusundan daha güzelmiş tadı,” diyordu, ifadesizliğinin yerini memnuniyete terk ederken.

“Beğenmene çok sevindim.” Aniden aklına gelirken sormak istediği, uzun bir süre kereviz yemek istemediğini fark ediyordu Melek samimiyetle. “Bana “İstanbul Spor” dedin… Neden?”

Ağzındakini yuttu, boğazını temizledi. Kısılı gözleriyle gözlerine bakarken, “Saçında sarı kurdele, üzerinde siyah elbise. İstanbul Spor forması gibi göründün gözüme,” dedi, çorbasını içmeye devam etti. Öyle bir iştahla yiyorduki çorbayı, tadına bakmasa gerçekten güzel olduğunu düşünebilirdi Melek. Kötü sayılmasa da bir mercimek çorbası da değildi hani.

“Ah meşe bey… Ben saçımı tutan kurdelemi görmeme çabalarınıza odaklanmışken… Demek ki görmüşsünüz. Yoksa bu sarı kurdele vicdan azabınız mı oluyor? Hı? Ne dersiniz?”

Yulaf kepeğiyle yaptığı ekmekten bir parça kopardı, bitirdiği çorbanın kasesini temizledi özenle, ağzına attıktan sonra parmaklarını yaladı Melek’in gözlerinin içine baka baka. “Güzelim… Vicdan azabı yaşamamı gerektirecek hiçbir şey yapmadım ben… Değil çırmak, dünyanın en âlâ hatunu gelse si…” Söyleyeceğinden vazgeçip boğazını temizlediğinde, “Şeyimde olmaz…” diyerek devam ediyordu. “…umrumda olmaz!”

Her ne kadar naz yapmaya çalışsa da, Mete ile arasında mesafe oluşturmaya çalışsa da, kırgınlığını unutmayacağını hissettirmek istese de, asla gizleyemeyeceği bir duygu vardı Melek’in kalbinde engelleyemeyeceği…

Mete’yi sevmek.

Gülümsediğine dair bir ses duydu Melek ama başını kaldırıp da bakmadı kocasının o yakışıklı yüzüne. “En güzel hâllerinden biri de; söyleyecek söz bulamadığın o kutsal anda yüzüne yayılan sükûnet anı… Tası temizlediğim hâlde yine çorba alıyorum meleğim. Ellerine sağlık.”

“Afiyet olsun.” Laf sokmak yerine, nazik bir kalıp sarf ettikten sonra devam etti çorbayı içmeye. Mete yerinden kalkıp, kendine biraz daha çorba alırken de başını kaldıramadı Melek. Zira gülümseyişi dudaklarını zorlarken bakmaması en isabetli karardı.

Tekrar yerine oturduğunda brokoliden aldığını görebiliyordu. Çatalında, üzerinden yoğurt akan brokoli dururken, “Bu zavallı sebzenin günahı neydi? Karaktersiz bir acıyla baş başa bırakılmış, yoğurtla teselliye zorlanmış gibi,” deyip, brokoliyi ağzına attı. “Ama hakkını vermek lazım; lezzetli… Çektiği bütün acılara rağmen!”

Gülmeyecekti… Tutacaktı kendini.

Çorbaları bittiğinde sırada, pırasa vardı. “Sen otur tatlım… Ben yaparım servisi.”

Melek kalkamadan, Mete çoktan ayaktaydı.

“Peki.” İtiraz etmeyecekti.

“Pırasa mı pişirdin? Hem de kıymalı mı?”

“Evet.”

Sever miydi?

Tabaklarını servis ederken, “Ellerinize sağlık deli sarım,” diyordu olabilecek en naif ses tonuyla.

“Yulaf ekmeği, kereviz çorbası, brokoli, pırasa… Bu sağlık dolu menüyü neye borçluyuz?”

Omuz silkmekle yetindi yalnızca… Diyemezdi ki; sabrını deniyorum.

Elindeki ekmeği pırasanın suyuna banıp ağzına atarken, “Hayatımda yediğim en güzel pırasa,” dediğinde bitmişti Melek’in iradesi.

“Afiyet olsun…” Karşısındaki adamın gözlerine bakıp bu sözleri söylerken, mesafeyi de umursamadı, kırgınlığını da.

Yalnızca anı yaşadı.

*

Aralarında resmi bir mesafe olduğunun farkındaydı sağlık dolu yemek boyunca topladığı tüm puanlara rağmen. Kütüphanenin sessizliğinde yan yana otururken ve ellerindeki kitapları okuyormuş gibi yaparken… Henüz başlayamadıkları adaçayları demleniyordu haddinden büyük kupaların içinde.

Hissedebiliyordu meleğinden yayılan elektriği bütün vücudunda. Konuşmuyor, laf sokmuyor ya da kavga etmiyordu ancak bu nazik tavırlarıyla Mete’yi öyle bir çıkmaza sokuyordu ki, dır dır edip söylenmesini, bağıra çağıra kavga etmesini isteyecek kadar tutarsız bir psikolojinin eline bırakıyordu Mete’yi.

“Ne okuyorsun?”

“Biraz sinir bozucu…”

“Sinir bozucu? Merak ettim.”

“Incendiary.”

Bu kitapla ilgili birkaç fikri vardı neden sıkıldığına dair ancak bunu Melek’ten duymalıydı… O söylemeliydi haklı sebeplerini. “Sinirini bozan nedir?”

Kitabın kapağını kapadı, elinde tuttuğu balonla koşan çocuğun fotoğrafını parmaklarının ucuyla okşamaya başladı. “Bir annenin vicdan azabı…”

Ondan söylemesini beklediği; Chris Cleave’nin aldatan kadın profillerine dayalı kitapları var, kadınları zayıf iradeli gösteriyor ya da basitleştirilmiş bir aldatma hikayesi, gibi sözlerle kurguyu yermesiydi.

Ama ondan duydukları; bir annenin vicdan azabı, diyen acı dolu kelimelerdi.

“Vicdan azabı?”

“Evet…” Demlenen adaçaylarını kupalardan çıkardığında, nihayet o bayıltıcı kokuya sahip bitkiyi içme vaktinin yaklaştığını anlıyordu Mete. Kupayı iki eliyle tuttu, “Kocasını aldatırken, kocasının vahşet dolu bir terör saldırısında öldürülüşüne şahit oluyor. Sinir bozucu bir şekilde her satırda o kadının vicdan azabını hissediyorum. En çok sinirimi bozan, bu derece şehvet düşkünü olması mı, yoksa kadının aptallığı mı, bilemiyor oluşum!” derken Mete’nin ellerine bıraktıktan sonra, bacağını kalçasının altına topladı Mete’ye dönük oturmaya başladı.

“Anlıyorum…” Gözlerindeki bakış, sesindeki büyü, teninden yayılan o enfes koku, saçlarının o şanslı her bir telinin yanağına teması… Hayranlıkla seyrederken kendini toplama çabasıydı öksürerek elindeki kitabı kapayışı.

“Yarın Yıldırım ile bir öğle yemeği yiyeceğiz.”

Az önce bu garip kokulu çayı nasıl içeceğinin hesabını yapıyordu. Bir kupa dolusu sıcak çayı nefes almadan içerken, içindeki ateşi daha çok körüklüyordu. Ve en kötüsü; “A*ına! Ağzını s*k..!” küfürler dökmek isterken, Melek’in gözlerindeki hayal kırıklığıyla susuyordu. Sağ elini alnından aşağı çekerken boynuna doğru, sabır denen erdemi yitirdiğini hissediyordu öfke yavaş yavaş mantığını emerken.

“Küfredip durma ya!”

Başını kaldırıp, sinirle bakarken karısının yüzüne, o masum bakışlardaki hüzne bir de sesinin tonundaki yalvarışa eriyip giden iradesiydi arda kalan. Derin bir nefes aldı, yetmedi. Bir kez daha aldı, verdi. “Küfrettirme öyleyse!”

“Ben mi? Benim suçum mu yani senin dilinin ayar bozukluğu?” Eliyle kendini gösterirken o masum bakışların yerini haklı bir öfke alıyordu. Elindeki kitabı masanın üzerine bıraktığında, dik bakışlarla Mete’nin gözlerine bakıyordu.

“Dilimin ayarını gösteririm sana… Neden hayatımda bir şeyler seyri dışına çıktığında bu adam dibimizde bitiyor?”

Sitemini edep çerçevesinde, şartlandırılmış olarak dile getirirken, son birkaç ay gözlerinin önünden geçiyordu Mete’nin.

“Sadece öğle yemeği… Sen de gel…” Sesindeki çekinceyi, bakışlarındaki tereddütü görebiliyordu Mete. Görebiliyordu fakat bu hislerden hiçbiri Melek’i durdurmaya ya da Mete’ye sunduğu teklifi, teklife dökmemiş olmaya yetmiyordu.

Elini saçlarının arasından geçirdi, esef dolu bir nefes çekti ciğerlerine. “Davet ederek lütfettiniz hanımefendi!”

Başını eğdiğini, ellerini incelediğini görebiliyordu bakmasa da. “Kalbim hâlâ kırık… Normal davranıp, normal hissetmeye çalışıyorum.” Melek ayağa kalktığında, biliyordu ardında bırakacağı yalnızlığı… Ciğerlerine aldığı hava, bir ateş etkisiyle kavuracaktı içini. “Ne olur normal olsak? Senin hayatını kurtaran, bana kendimi mutlu hissettiren arkadaşımla öğle yemeği yiyeceksem bu mesele seni öfkelendirmese? Sanırım çok şey istiyorum… Neyse… Ben yatıyorum,” dedi, masanın üzerine bıraktığı “Incendiary”i aldı, yürümeye başladı. Koklamaya kıyamadığı çiçeği, yine uzaklaşıyordu.

Kapıyı ardından kapadığında, sessizlik kulaklarında uğuldayan bir fırtınaydı genç adamın. Anlayamıyordu; Yıldırım’ın meleğine yaklaştığı an benliğini esir alan kıskançlığın tüketen çaresizliğini… Anlayamıyordu; Yıldırım’ın o hayran bakışları meleğinin üzerindeyken, onun o masum hislerle o şerefsize gösterdiği sevgi Mete’yi tüketiyordu. Anlayamıyordu; amcasının muhabbeti dahi Melek’e ulaşsa, iradesi paslı bir bıçağın şahsiyetsiz darbesiyle kesiliyordu.

Anlamayacaktı da…

Ona nasıl bir aşk beslediğini… Anlamayacaktı.

*

Şöminenin sönmeye yüz tutmuş közleriyle, birkaç mum vardı yatak odasının büyük karanlığına aydınlık katmaya çalışan. Gözleri pencerede olduğu hâlde düşünürken, yastığın yumuşaklığı bile eziyet geliyordu başındaki derin ağrıya.

Kapı açılır gibi olduğunda gözlerini yumarken heyecanla, saçma sapan düşüncelerle uğraşıp, neden Mete gelmeden uyumadığına hayıflanıyordu. Bu baş ağrısıyla bir stres daha kaldırabileceğini hiç sanmıyordu.

Yatağa doğru yaklaştığını hissetse de gözlerini aralamamak için mücadele veriyordu çaresizce. Göz kapakları titremek için iradesini zorlasa da, yutkunmak için boğazında düğümlense de nefesleri, bedeninin vereceği tepkilere kilitli olduğu hâlde tutuyordu kendini Melek.

Adımlarını duyarken, başı kendiliğinden döndü yataktan uzaklaşırken gömleğini çıkaran adamın sırtını seyretti çok kısa bir süre. Yakalanma korkusuyla başını çevirmek zorunda kalmasa, seyrederdi de doyana kadar.

Duştan ses gelirken gözlerinde uykuya özlem vardı Melek’in zira uyuyor numarası yapacak kadar sağlam göz kapaklarına sahip değildi ne yazık ki. Uyuyacaktı, sakin sakin yarın sabaha ulaşacaktı. Yaptığı onca sebze yemeğinden sonra, Yıldırım ile yiyecekleri öğle yemeğinin bahsini açtıktan sonra ve onu kütüphanede tek başına bırakıp yatağa girdikten sonra…

Yatağa girse ve bu meselelere rağmen, Irmak Çağlar’a rağmen, kırgınlığına rağmen Melek’in uyuduğunu sanıp, bedenini kollarına alsa ya… Sarılsa ya sımsıkı… Melek’in uyuduğunu varsayıp aşkını fısıldasa ya… Melek’ten başka kimseye bakmayacağını söylese…

Sesin ben de nefes olur. Duyduğumda hayat olur. Dünyamı aydınlatan nur olur. Senin varlığına kurban olsun bedenim.

Söylese ya o aşkın büyüsünün hâkimi sesiyle şarkısını.

“Uyumamışsın!”

“Haydi..! Düşünmekten uyuyamadım ya ben!” Alt dudağını dişlerinin arasında sıkıştırırken, itirafını içinde yaşayamadığı ve dile döktüğü için dudağını cezalandırıyordu çaresizce.

“Isırma dudağını!” Derin bir nefes aldı, devam etti. “Yakalandığına göre…” dedi, yatakta Melek’in bulunduğu tarafa yaklaşıp, hafifçe üzerine eğildi. Duş sonrası sıcaklığını teninde hissediyor oluşunu mantıkla izah etmeyecekti. “…uyuyor numarası yapmaktan da kurtuldun bebeğim. Hadi yine iyisin.”

Öyle sinir bozucuydu ki onun bu çok kibirli ve pek bilen tavrı!

“Ne numarası ya? İftira! Uyuyorum ben!” Gözlerini sımsıkı yummaya çalışırken daha ne kadar rezil edebilirdi kendini bilemiyordu ama Mete’nin o günah dolu gülüşünü duyarken istemsizce daha çok sıkıyordu gözlerini. “Canımın içi… Ne düşünüyorsun da uyuyamadın bakayım sen?”

Önce gülüşü, sonra o etkileyici ses tonu nefesini ele geçirirken gözlerini açmamaya kararlıydı. Mete’nin gidişini duyduğunda da açmadı, birkaç saniye sonra yatağa girdiğinde de.

Bekledi… Bekledi.

Ama ne söz geldi Mete’den sevgi ve aşka dair ne de dokunuş.

Çaresizliğin soğuk kollarında uykuya daldığında, hayal kırıklığının tozlu parçalarından kalma bir enkaz vardı kalbinde.

*

“Sesin ben de nefes olur
Duyduğumda hayat olur
Dünyamı aydınlatan nur olur
Senin varlığına kurban olsun bedenim…”

Kaçıncı kez tekrarlıyordu bu mısraları Melek’in saçlarını okşarken, bilmiyordu. Sabahtan beri yaşadıklarını, Melek’in hâl ve hareketlerini düşünüyordu… Ve ona tekrar tekrar âşık oluyordu.

Bir dahaki akşam yemeğinde ne pişireceğini de merak ediyordu meleğinin… Bulduğu çeşitli sebzelerle bir akşam yemeği hazırlamış, ölmek üzere değilse bir daha asla içmek istemeyeceği bir çayı tek nefeste içirmişti Mete’ye.

İşaret parmağıyla elmacık kemiklerini okşuyordu bir tüy hafifliğinde. Burnundan dudaklarının üzerindeki o kusursuz çıkıntıya doğru sürüklerken parmağını, o tadına doyamadığı bal dudakları hissedeceği an yaklaştıkça heyecanla nefesi titriyordu genç adamın.

O dudaklardan ayrı kaldığı bu uzun gün biterken, “Özledim…” diye mırıldanıyordu Melek.

Eğildi, kulağına fısıldadı, “Neyi özledin bir tanem?”

“Sarılmayı.”

Söylediği karmakarışık kelimelerden anladığı ya da anlamak istediği bu istekti. Aldı meleğini kollarına, sarıldı sımsıkı. Melek’in kolları vücuduna dolandığında ve o fındık kadar burnu boynunu koklamaya başladığında, “İmtihanımsın vesselam,” dedi, yüzündeki gülümsemeyle, Melek’in çiçek kokan tenini solurken şükre daldı.

Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin… Ne bir adım uzağında kalabilirdi meleğinin, ne de nefesinden ayrı yaşayabilirdi.

“Ben senin için Yıldırım’a bile katlanırım be kadın…”

Doğruydu.

Katlanırdı…

Meleğini mutlu edecek her şeye katlanırdı… “Senden başkasını görecekse bu gözlerim… Yaratan’dan tek dileğim; kör eylesin ki görmeyeyim…” Şükürlerinin arasında söylediği son sözleriydi. Gerisi; kollarının arasında duran kızın sıcağında aşk şerbetini yudumlamaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir