Candan Öte ~ 61 | Gidemeyen

Üşüyordu… Karanlık odayı aydınlatmaya çalışan bahçe ışıklandırması, gölgeden varlığıyla odayı şereflendiren ağaç dallarında en ufak bir kıpırdanış olmadığını gösteriyordu gözlerine. Gece saatlerinde başlayan kar hızını arttırmış, rüzgarsız bir gökyüzünde nazlı bir salınışla yeryüzüne kavuşuyordu.

Belki on dakikadır bu misafir odasının karanlığındaki kimsesizliğe iltica etmişti, belki on beş. Sayamıyordu geçip giden zamanı endişe seli boğazından taşmak için zayıf bir anını kollarken. Mete’nin yokluğunu fırsat bilen şuuruna sarılıp, odanın dışına atarken bedenini, koştuğu koridorda bu misafir odasına sığınırken daha fazla uzaklaşabileceği derman yoktu dizlerinde.

Hem… Daha ne kadar uzaklaşabilirdi ki?

Nereye gidebilirdi?

Sevdiği adamın geçmişi kalbini hançeriyle kanatsa da… Yârim dediği adamdan ayrılabilir miydi?

Sırtını doğrulttu yatağın başlığından, bacaklarını sarkıttı ahşap zemine. Yatağın üzerine serili yatak örtüsünde oluşan dağınıklık Melek’in hüzün dolu zihninde hiçbir ehemmiyet arz etmiyordu. Titreyen adımlarıyla pencereye doğru ilerlerken gecenin karanlığına doğru, destek alabildiği eşyalara dayanıyor ve ayakta durmaya çalışıyordu.

“Seni yerlerde… Göklerde bulamazlarken… Bende gizli olduğunu… Sezenler olmuş… Dumlu dumluymuşsun… Yüreğimde… Kımıl kımılmışsın bileklerimde…” Şarkı dudaklarından dökülürken, soğuk pencerede latif bir buğuya dönüştü. Her zaman yaptığı gibi o buğuya isimlerinin birbirine müsavi baş harflerini yazmayacaktı. Eğilip o yazmadığı harfleri öpmeyecekti.

Hayır… Hiçbirini yapmayacaktı.

Bir ilkbahar günü, İdris ustanın hazırladığı köfte ekmeklerden ziyafet çekecekleri gün sormuştu Mete; “En çok hangi türküyü seviyorsun?”

Sesinin tonunda ilgiyi duyduğunda aklından geçen teselli karşısındaki kızı merak ediyor oluşuydu. “Gülay’ın sesinden; “Sezenler olmuş…”

Aklının en mutlu köşesinde sakladığı bu anı, umutsuzluğun hâkim olduğu geniş alanda küçük bir numune gibiydi şu an… Bu da geçecekti ancak… Şimdi gözyaşı vaktiydi.

Bahçede koşuşturan insanların derdini anlayamadığı kısacık bir an melankoliye ara verdiğinde çok, çok üşüdüğünü hissetti yeniden.

Döndü, bom boş yatağa baktı. “Yatalım mı bebeğim?” Elini karnının üzerine yerleştirdiğinde, baktığı yerde bebeğinin saklı olduğu kendi bedeni olmuştu. Misafir dolabının içinde katlı duran yumuşacık, deterjan kokulu battaniyeyi aldı, henüz kalktığı yatağın üzerine, örtüsünü kaldırma gereği duymadan uzandı.

“Ben mutluyum bebeğim… Sakın endişelenme sen… Ağlamıyorum ki… Belki üzerimden geçen yağmur dolu bir buluttan süzül… Süzülmüş yağ…mur damlasıdır… Hani “Merhametine Dön”deki gibi… Belki benim gözüme de biraz baban kaçmıştır…”

Hıçkırdığında daha çok gözyaşı döküldü saten yatak örtüsünün süs olmaktan başka amaç gütmeyen yastığına. En son hatırladığı; burnunu yukarı çekme çabasıydı gözlerinden akan gözyaşlarıyla şişmiş göz kapaklarının yorgunluğuyla.

Sonrası… Sonrası huzursuz, kırılgan bir uykunun kısa süreli avuntusuna sığınmaktı Melek için…

*

Öfke en net duygusuydu Mete’nin geçen her saniye boyunca. Kapıdaki güvenlik, kameralarda bir hareket olmadığına dair güvence verse de, deli sarısının nereye gittiği hakkında hiçbir fikri yoktu genç adamın.

“Mete Bey! Üşüteceksiniz!” Cevat’ın, sükûnetin hâkimi ses tonu yanı başında mantığını okurken Mete’ye, onun umurunda değildi üşümek ya da üşümemek.

“Nerede bu Cevat!”

“Sizden uzakta değildir, emin olun.”

Devasa adamın söylediği sözleri kalbi şifa niyetine içiyordu. Teselliyi arayan dimağı ise, “Hakikatse eğer…” sözlerini dökecek gücü bulamıyordu.

Levent, Öykü, Tamer ve Serdar bahçede bakılacak her yere bakmışlardı.

“Koruyu da arayabiliriz efendim ama… İsterseniz önce evde bakmadığımız odaları kontrol edelim.”

Elleri belinde, gözleriyle bahçenin sınırlarını tararken Mete, Öykü’den gelen fikirle derin bir nefes aldı ciğerlerinde yanan ateşe şifa olması ümidiyle. Üzerinde incecik bir gömlek vardı yağan karın altında vücudunu savunmasız bırakırcasına.

Ne hasta olmaktan korkuyordu, ne ölümden, ne de acı çekmekten.

Tek korkusu… Meleğini incitmiş olmasıydı.

Başını fersizce aşağı eğdiğinde kabulünü gösterdi, eve doğru yöneldi çaresizlik eşliğinde. “Neredesin meleğim…” diye mırıldanırken mutfağa indi, boştu. Salona baktı, boştu. Çalışanları İnci ve Asiye’nin bulundukları odalara baktılar, yoktu… Cebinde titreşen telefonu çıkardığında arayan Öykü’ye ağzını açıpta hiçbir şey söyleyememişti, “Güneye bakan misafir odasına gelir misiniz Mete Bey,” dediğinde. Dudaklarındaki mühürdü belki de titreyişini engelleyen.

Tek solukta Öykü’nün yanına vardığında, sözleri kayıptı Mete’nin. Aralık duran kapıdan içeri girdi, yatağa doğru yaklaştı… Dizlerinin üzerine çöküp, bir şükür secdesiyle yere kapanmasına vesile, “Allah’ım… Benden gidemeyen bu kulunu bana nasip ettiğin için… Şükürler olsun.”

Gidememişti.

Bakmaya kıyamadığı gözlerinden yine yaşlar akıtmıştı ama Melek gidememişti.

Aldığı düzenli her nefes, bir hıçkırıkla ritminden şaşıyordu Mete’nin kalbine bir hançer saplayarak. Yatağın diğer tarafına geçebilmek için dolandı, Melek’in gözyaşlarıyla ıslanmış yastığa başını koydu. O mis gibi çiçek kokusunu teninden solurken, kaybetme korkusuyla dizlerinde derman kalmamışken, bedenini hissedebilmesine engel battaniyeyi aradan kaldırmaz mıydı?

Kaldırırdı…

Kaldırdı da.

O ince, kırılgan bedeni kollarıyla sardığında Melek titreyerek uyandı, “Ne oluyor?” diye sordu uyku mahmurluğunun sözlerine kattığı hızla.

“Karıma sarılıyorum! Uyumana devam et!”

Kaskatı kesilen bedenden kalbine dolan buzdan bir nefesti. Yanağı yastığa kavuştuğunda, o Melek gözlerden akan yaşları hissetti teninde. Acının dondurduğu kalbi, hayattan koparıyordu benliğini.

Gözlerini açtı, Mete’nin gözlerine kenetledi gözlerini. “Bana sarılmamalısın…”

“Sus!”

“Sarılma!” Sözlerine etki olması ümidiydi belki de kollarının arasından uzaklaşma çabası. Tekrar etti, “Sarılma!”

“Rahat dur!”

Bacaklarını da ekleyince çırpınışına, kollarının arasından çıkabilmek için boşuna debelenip, küçücük bedenini yoruyordu. Ellerini tek elinin içine aldı, yatağın başlığına doğru uzatırken sımsıkı tutmaya başladı genç adam. “Rahat durmayacaksın demek! Peki öyleyse!” Sözlerinin sonunda, eliyle Melek’in sırtını kavramış, yatakta düz bir pozisyona getirmişti hayranı olduğu bedeni. Her ne kadar karısının bedeni üzerine uzandığında ağırlığını dirseğine veriyor olsa da, vücutlarına dünyanın en muhteşem hazzının nasip edildiği merkez birbirine uyum içinde yapışıktı.

O gözlerde; öfke, kızgınlık, pişmanlık görmeyi bekliyordu… Üzerinden kalkması için çırpınmasını, çığlık atmasını, hatta daha da ileri gidip tehditler savurmasını bekliyordu.

Ama bir melek olan karısının tek yaptığı, kirpiklerini naif hareketlerle kırpıştırırken, kırgın bakışlarla kocasını seyretmekti…

“Rahat dur demiştim!”

Başını sağa doğru eğdi meleği, vücutlarının görünüşüne baktı çok kısa bir süre. “Demiştin… Haklısın.” Nazik bir çabayla boğazını temizledikten sonra, “Ben…” dedi o sesine kurban olduğu kız, “…kabahatimi anladım… Cezama son verir misin?” sözleriyle Mete’nin kalbini paslı bir bıçağın katleden dokunuşuna terk etti.

Küçücük sözleri, o latif ses tonuyla kulağına ulaşırken, ne bağırıyordu Melek, ne de tehditler savuruyordu bulunduğu pozisyondan kurtulabilmek için. En ateşli fantezilerini gerçekleştirirken, aşkının büyüsüyle Mete’yi divane ettiği gecelerdeki gibi bir incelikte ve o nispette yumuşaktı aksine.

Önce ellerini bıraktı Melek’in, sonra yatakta yattığı eski pozisyonuna geçebilmek için uzaklaştı. “Siz ceza görmemişsiniz hanımefendi!” Sol elini başının altına aldı, sağ eliyle Melek’in üzerini örtü battaniyeyle.

“Hatam olursa beyefendi, cezamı vermekten çekinmeyin!” Yine aynı ses tonuydu.

Ah şimdi ona neler yapabilirdi..! Aklı sıra Mete’nin yaptığı hatayı yüzüne vuracaktı bacak kadar boyuyla. “Kabahatim varmış gibi bana kendimi suçlu hissettirmeye çalışma! Derdini açık açık söyle!”

Başını çevirdi, Mete’yi seyretti uzunca bir süre, dönüpte bakmadı genç adam. Bakışlarını tavana çevirdiğini görebiliyordu. “Bu odaya gelmemin, burada uyumamın bir sebebi var.”

Cevap vermedi Mete. Gözlerini kapamış olduğu hâlde, üzerine alma gereği duymadığı battaniyenin sıcağından mahrum bir serkeşlikle yatıyordu karısının çiçeksi kokusunu soluyarak yanı başında.

Neden sonra Mete’den yanıt gelmeyeceğini anladığında, “Yalnız kalmak!” diyerek cevapladı kendi sorusunu.

Sıkıldığını belli edercesine bir nefes çekti içine, yavaş yavaş bıraktı fazlasını. Yattığı yerden kalktı, odanın içinde ilerlemeye başladı kapıya doğru. Böyle bir anısı daha vardı… Bir mayıs gününde, affedilmeyi ümit ederek gittiği kahve dükkânında kahve siparişini alan kızla… Karısıyla yaşadığı.

Çıkmadan önce bir niyetti aklından geçen; eğer bakmıyorsa kızı rahat bırakacaktı.

Tabii kalbinde dönen dua; “Allah’ım. Ne olur bana bakıyor olsun,” yalvarışıydı.

Şimdi de eğer bakmıyor olsun Melek… Umursamıyor olsun Mete’nin gidişini… Elbette rahat bırakmazdı onu. Ama istediği yalnızlığı sadece bu gece için tanırdı ona. Kapıyı açtı ardına kadar, nefesini tutarak döndü yârine…

*

Kalbi kırık olsa da… Mete’den ayrı kalmak istemiyordu… Melek, her normal kadın gibi kırgınlığını yaşayacak, yalnız kalmak istediğini sanacaktı fakat asla yalnız bırakılmak istemeyecekti. Şimdi yanından kalkan adam kapıya doğru ilerlerken; Fazla naz âşık usandırır sözüne, bir temsil gibiydi.

Naz da yapamamıştı ki…

Kalbinde kırık olan parçalar tekrar tekrar kırılıyordu gidişini seyrettiği adamın her adımında.

Onu seyrediyordu… Umursamadı.

Gidişi kalbini parçalıyordu… Durdurmadı.

Tek isteği vardı Melek’in şu anı için; Mete gidene kadar tek satır ağlamamak!

Başka bir şey değil…

O geniş omzu, kapıyı kavrayan koluyla gücünü asaletiyle ortaya sererken, o kollar bir tek Melek’i sarmalıydı… Başka bir kadını değil!

Döndü… Melek’in gözleri ona kilitliyken döndü… Gözlerini gözlerine kavuşturduktan saniyeler sonra bir şükürle yumdu Mete, “Elhamdülillah…” diyerek.

Gözlerini kapamak için geç kaldığına mı yansın?

Gidişine olan hüznüyle kırgın olduğu adama yakalandığına mı yansın?

Naz yapması gereken, ihanetin acısıyla kalbini tanıştıran kocasına olan aşkı gözlerinden taşarken gururunu koruyamayışına mı yansın?

Çaresizdi.

Bakışlarını çevirirken Mete’den, yapabildiği en mantıklı davranış; gözlerini yummaktı. İçinde biriken acı, gözlerinde toplanan selde saklı gibiydi Melek’in.

Mete’nin kokusunu tam yanında hissettiğinde, kalbi ümidin kanat çırpınışıyla karşılıyordu heyecanını. İki katı bir süratte atarken kırık parçalarına aldırmadan, gözlerini açmama gayretiydi göz kapaklarını sımsıkı bastırma içgüdüsü. “Uğraşma bir tanem… Bakışını yakaladım mı..?” dedi, bir kolu dizlerinin altına girdi, diğeri sırtını destekledi. “…yakaladım… ben o bakışı yakaladıktan sonra seni bu odada bırakır mıyım? Bırakmam!”

En küçük bir zorlanma emaresi yoktu kucağına aldığı bedene rağmen sözlerini tamamlayışında. Yani bakışından mı cesaret almıştı?

Ve bunu bilen Rahman… Gözlerini kaçırma imkânı mı tanımamıştı Melek’e?

Gözlerini araladı, “Allah… Büyük…” diye mırıldandı daha çok kendiyle konuşur gibi.

Mete, alnını Melek’in saçlarına yasladı derin bir nefes çekti içine kokusuna varırcasına. “Çok… Çok büyük…”

Kaçarak çıktığı odaya geri getirilişi yine kucakta olduğunda, odaya dair gözüne ilk takılan yatağın üzerinde duran şeker pembesi hediye kutusuydu. “İnebilir miyim?”

Yatağa doğru yürüdü, “Elbette!” diyerek bıraktı Melek’i. Mete’nin hareketlerindeki yumuşaklık, ses tonundan çok uzak bir naiflikteydi.

Kutuyu eline aldı, komodinin üzerine bıraktı. Örtünün üzerine uzanıp, soğuk taftanın süsüne aldırmadan başının altına yerleştirdiğinde, bacaklarını karnına doğru çekip kollarıyla sarılıyordu tortop bir pozisyonda kendi kendine.

Mete’nin oda içindeki hareketlerini duyabiliyordu. Birkaç saniyeden fazla değildi yanına gelip başının altında duran soğuk yastığı alışı. “Tembel misin nesin kızım sen! Kalk!”

Hem yediği haltlarla Melek’i üzüp, hem de nasıl böylesine kaba davranabiliyordu?

Elbette sormayacaktı ona… Yataktan kalktı, banyoya geçti. Akşamdan beri üzerinde olan elbiseyi çıkarması gerektiğini bilirken gördüğü; tembel bir kadın değildi… Kendine acıyışıyla hayattan bezmiş bir zavallıydı. Elbise… Elbisesinin arkasında brit olmasını neden istemişti ki? Böyle bir gaflete nasıl düşmüştü? Bordonun en sıcak tonu kürek kemiklerini açıkta bırakan, belini sararak aşağısında bollaşan bir modelle vücuduna otururken o britleri Mete’nin yardımı olmadan açamayacağını biliyordu.

Doğum günü sürprizi…

“Al sana sürpriz! Aptal Melek!” Ellerini lavabonun kenarına yaslamış, aynada gördüğü yüzüne acımasızca hakaret ediyordu.

Planı; Mete bu britleri açacaktı, siyah jartiyer takımıyla karşılaşacaktı elbise üzerinden düştüğü an… Tıpkı anneannesinin kına gecesinde giydiği jartiyer gibi aklını başından alacaktı Mete’nin…

Peki ya şimdi?

“Allah’ım… Ne yapacağım ben şimdi? Kalbimi kıran adamla muhatap mı olacağım yani..?”

Çaresizdi.

Saçlarındaki tokaları çıkarıp lavabonun üzerine bırakırken tenine değen elleri âdeta bir buz kalıbıydı. Heyecanlıydı birden ona kadar tekrar tekrar sayarken. Ne demeliydi Mete’ye?

Uzanıp çözemedim düğmelerimi… Çözmek ister misin?

Ya da;

Hacı! Şu britleri bir aç, sevaptır!

Veyahut;

Başkan! Şuna bir el atta soyunayım!

Bilinçaltındaki çöplüğe bir kapak uydurmalıydı…

Seksi bir kadın olmayı başarabilseydi, kalçalarını işveyle sallayarak Mete’nin yanına yaklaşır, arkasını döner, omzunun üzerinden kocasına bakarken;

Düğmeleri açar mısın tatlım… Ben… Uzanamıyorum…

Derdi.

Açılan düğmelerle ayaklarının dibine yığılan elbiseyi almak için eğilirken de kalçalarının kocasına temasından kaçınmazdı. Tabii bu hareketi Mete’yi çıldırtırken, Melek hiçbir şey olmamış gibi uzaklaşabilirdi kocasından.

Aynada yüzüne tekrar baktığında, ağlamaktan kızarmış ve ne acıdır ki şişmiş gözlerinde bir gülümseme vardı dudaklarına müsavi.

Denemeliydi.

Deneyebilir miydi?

“Deneyeceğim!” Deneyecekti…

Kapının koluna uzanan eli heyecanla titrerken, derin bir nefes aldı. “Sakinim! Ben sakinim! Alt tarafı cilve yapıp, kocamın sabrını deneyeceğim. Ya da gösterip verme…” Elini alnına vurmak zorunda kaldığında, “Bu kadar saçmalamayı nasıl başarıyorum?” diye soruyordu kendine.

Kapıyı açtığında, odada göremedi Mete’yi. Kısa süreli bir hayal kırıklığı yaşarken Melek, dolaptan gelen sese doğru ilerledi.

Katlı bulunduğu raftan siyah, ince bir şort alırken, Mete üzerinde kıyafet namına hiçbir parça yoktu. Her hareketiyle sırtının dalgalanışını bulunduğu yerden hayranlıkla seyrediyordu aptal gibi bir ilgiyle. Şort giyip neden üzerine bir şey giyme gereği duymuyordu bu adam? Hem de kış günü! Hem de dışarıda kar yağarken!

“Gösteri hoşuna gitti mi tatlım?”

Utancı yüzündendi herhâlde kapıdan hızla kaçıp, sırtını duvara yapıştırarak elini gözlerine örtmesi. “Ben… Şey… Benim şeyim… Şeyimi açman… Yok! Bir şeyimi…”

Ah kelimeler… İhtiyaç anında nereye giderdi ki?

Kokusu tam yanındaydı. Nefesini teninde hissediyordu. Neden burada aptal gibi beklemek yerine banyoya kaçmamıştı ki?

“Çek ellerini gözünden!”

“Bana emredip durma!”

“Sende ellerini gözlerine bastırma!”

Ellerini gözlerinden çekip Mete’ye bakarken, “Gördüklerimi unutmaya çalışıyorum!” diye söyleniyordu Melek.

Mete bir adım geri çekildi, “Unutmaya ne gerek var?” diyerek, şortun bel lastiğine parmaklarını geçirip hiçbir zorlanma emaresi göstermeden aşağı indirdi, ayaklarının dibine inen bez parçasını tutup koltuğun üzerine fırlattı. “Yaklaş!”

Hipnotize olmuş olabilirdi. Baktığı her nesne böyle büyüseydi, mor salkım Pakize şimdiye tüm apartmanı sarmış olurdu. Kocasının organını, bir asmayla mı kıyaslamıştı?

“Ben iyi değilim…” dedi, acınası bir ses ve ondan daha beter bir yüz ifadesiyle.

“İyisin tatlım… Kendine haksızlık etme… Şimdi… Yaklaş!”

Tane tane konuşuyordu Mete, Melek’i düşürdüğü durumun gayet farkında olarak. Kollarını bedenine sardı Melek iki omzunu silkti reddini gösterebilme ümidiyle.

“Yaklaşmayacaksın, öyle mi?”

Günahın bir sözü olsaydı, Mete ona bu ses tonuyla dublaj yapabilirdi.

“Yaklaşmayacağım! Hatta uzaklaşacağım!”

Bir adım atabilmişti belki… Ya da atamamıştı! Emin değildi vuku bulan hadisede gelişen olayların. Mete, Melek’i belinden yakalayıp, kendi çıplak vücuduna yaslamış, tatlı bir neşeyle kulağının yanında gülüyordu. “Nereye uzaklaşacaksın?” Kollarını beline sımsıkı sarmış olduğu hâlde, o çıplak vücudunun her ayrıntısını bedeninde hissederken hissetmesi gereken telaş olmalıydı.

Heyhat ki; zevk hissediyordu utanmazca!

“Bekle, şu elbiseden kurtaralım seni.” Mete kollarını gevşettiği an, odanın kapısına doğru koşmaya başladığında içgüdüseldi kaçma isteği.

Bir anda ayakları yerden kesildiğinde, yumuşacık nevresimlerin açığa çıktığı yatağa yüzüstü uzanmıştı bedeni. “Rahat duracak mısın?”

“HAYIR!”

“Bağırma!”

“Tamam bağırmayacağım… Ama lütfen bırak!”

“Bırakacağımı sanacak kadar aptalsın, değil mi?”

Kalbini daha çok kıran neydi? Hakareti mi? Melek ile eğlenen ses tonu mu?

“Aptalım…”

“Biliyorum.” Sırtında hissediyordu Mete’nin göğsünü, sert ve genişliğine Melek’i mahkum eden. Yataktan kalktı, Melek’i de kaldırdı. Melek için uzun bir süreydi geçen zaman, “Elbisenden kurtaralım seni,” deyip, ellerini sırtında hissetmesi. Kemikli parmakları briti kavrayıp açarken, latif bir okşayışla dokunuyordu tenine.

On beşinci briti açtığında bordo bir kumaş yığını olarak ayaklarının dibinde duruyordu elbise. Ne yapacaktı? Kalçasını Mete’ye doğru uzatıp, eğilirken, omzunun üzerinden bakıp tatlım mı diyecekti?

Nasıl yapabilirdi ki?

Mete, “Tatlım” deyip, Melek’i leyla etmişken, Melek sadece geç kalmışlığına, bir de kocasına karşı zafiyetine yanabilirdi.

Ayaklarının üzerine yavaşça çökerken eğildi, elbiseyi toparladı yerden. Dönüp Mete’ye bakmaksızın dolaba ilerlerken duydu Mete’nin uzun soluklu ıslığını ve ardından sözlerini. “Meğer paketini seyrettiğim hediye… Ölüyü bile diriltebilecek bir taşmış…”

Ayağında ayakkabıları olsaydı tökezlemesine vesile; topuklarıdır, derdi. Şimdi adımını atmayı beceremeyişine neyi sebep gösterecekti? Boğazını temizledi, hiçbir şey olmamış gibi yürüyüşüne devam etti.

Seksi değildi yürüyüşü. Belki hantal, belki aceleciydi ama karşısındaki adamın hayranlıkla söylediği sözler aptal gururunu okşarken çok da mühim değildi artık. Elbiseyi askıya astı, kılıfının içine yerleştirdi. Bu elbise için Feride’ye ve tabii Tülay’a tekrar teşekkür etmeliydi. Muhteşem bir işçilikle… “Öyle kal!” emri düşüncelerini bölen etkili bir sesti.

Boğuk kelimeler yanı başında, verdiği nefesle tenini okşuyordu. Kalmasını istediği pozisyonda; elbiseyi askıya asarken yukarı uzanan kollarıyla açılan bedeniydi. Söylediğini yaptı.

Emre itaatinin nedeni kıpırdayamayışı da olabilirdi tabii ama ne yapacağını bilemiyordu. Çok yakınındaydı… Bedeninden yayılan ısıyı, teninde hissedebiliyordu. Saçlarına yasladığı burnunun derin nefesler alıp verdiğini duyabiliyordu.

Aklı başına geldiğinde ancak kurtulmayı düşünebildi Melek. “Yorgunum!” Yorgundu hakikatte.

“Hmm…” dedi, ellerini iki yanına, dolabın rafına yerleştirdi Mete. “Ama… Senin bir şey yapmana gerek yok ki…”

Her yanından kuşatılmış gibiydi. “Oyun oynayacak hâlim yok! İzninle yatmak istiyorum!”

Sesi titremedi ya da acınası zavallılığının tüketen çaresizliğini yansıtmadı kelimelere. Kalbi, bir avcının eline düşmüş küçük bir kuşun çırpınışlarıyla atarken, nefeslerinin ritmine odaklanmaya çalışıyordu yalnızca.

Ellerini raftan çektiğine sevinirken bir anda bedeniyle buluştu sıcaklığı. Belini kavrayıp, vücudunu kendi vücuduna yaslarken, “Bu iç çamaşırlarını giydiğinde amacın oyun oynamaktı bence… Yanılıyor muyum?” dedi, dudaklarını kulağına sürttü her kelimesinde.

Derin bir nefes aldığında, o büyük ellerin altında şekilleniyordu bedeni. “Evet…” dedi, hiçbir neşe barındırmayan bir kahkaha atarken Melek. “…elbette haklısın!” Yavaş yavaş dönerken Mete’nin ellerinde gözlerine ulaşabilmek için, “Ama bu… Bu gece öğrendiğim ihanetten önceki plandı! Şimdi bırak beni!” sözlerini akıttı zehriyle beraber o öfkeyle kararan gözlere.

“İhanet ha! İhanet!” Hiddeti sesinden taşarken bir adım geriledi Mete. “Sana fikrini soran kim?” Önünde diz çöktüğünde gelecek olanın ne olacağına dair hiçbir fikri yoktu Melek’in. Kaçmaya çalışsa da, istemediğini söylese de, Mete’nin dokunuşuna muhtaç âşık bedeni zevkle tir tir titrerken sözlerini yalancı çıkarıyordu.

*

Melek’i tüketene kadar durmamış olmasının sebebi; ona düşünme fırsatı tanımaktan korkuyor oluşu da olabilirdi, onun teninin kokusuyla yara bere içindeki benliğinin şifaya kavuşması da…

Dolabın zeminini süsleyen yumuşak halının üzerinde uykuya daldığında Melek, bedenini kollarına alıp yatağa taşımış, o çıldırtan bir etkiyle vücudunu saran jartiyer ve büstiyeri üzerinden çıkarıp, en mazbut saten geceliğini giydirmişti Melek’e.

Sol elini başına desteklemiş, sağ eliyle ipeksi tenini okşuyordu yârinin. Kirpiğinin gölgesi yanağına düşmüş, dudakları hırçın büküşünden azad olmuştu uykunun sıcaklığı üzerini örttüğünde. Ara ara içini çekerken ağlamaktan yadigâr hıçkırıklarla, Mete’nin gönlünde bir ateş oluyordu ona yaşattığı hüzün, kavuruyordu benliğini pişmanlıkla.

Uçaktan indiği andan itibaren gelişen olayları düşündükçe bir el sıkıyordu âdeta boğazını. DreamNight’a gidişi, Melek’in kulağına fısıldadığı sözler… Irmak’ı kıskanırken deliren mantığı…

Mete’yi kıskanıyordu.

Deli gibi…

Divane gibi…

Âşık gibi…

Yüzüne bir tebessüm yayılırken eğildi, Melek’in burnunun ucuna bir öpücük kondurdu. “Seni Yaratan’a kurban olsun bu aciz.” Fısıltısını savururken gecenin mahremiyetine, tadına doyamadığı tene tekrar tekrar öpücük konduruyordu.

Arabaya bindiklerinde kıpırdamayışı, gözlerini açmayışı… Odada yalnız kadığı an kaçıp gidişi… Elindeki hediye kutusuyla kalakaldığında bütün mevcudiyetini bir öfke seline teslim etmişti Mete. Mantığın bittiği yerdi Melek’e olan zafiyeti. Hediyesini yatağın üzerine bırakıp onun gitmiş olabilme ihtimaliyle çıldırırken, kalbinde âşığı olduğu kızın gitmeyeceğinden emin olan bir adamda vardı.

Ve o adam… Haklıydı…

Gidememişti saçının teline kurban olduğu… Alnına düşen perçemleri geriye doğru itmeye çalışırken, naif bir dokunuştu karısını incitmeme çabası. Başını Melek’in yastığına yasladı, kokusunu içine çekti derin derin.

Nefesi teninde buğuya dönüşürken yakınlıklarından olan mesafesizlikte, gözlerini kapamaya korkuyordu Mete. Ama heyhat ki; uçakla saatlerdir yolculuk yapmış, onun öncesinde yorucu meselelerle mesai harcamış, ülkesine döndüğünde yaşadığı stresle bitkin düşmüştü.

Gözlerini bir-iki dakika dinlendirme düşüncesiyle kapayışı, derin ve huzur dolu bir uykunun kucağına kavuşmasıydı.

*

Henüz aydınlanmamış güne, sabah ezanlarının sesiyle uyanırken, Mete’nin kolları arasından nasıl çıkacağını hesaplamaya çalışıyordu Melek. Yavaş yavaş hareket ediyorken, her denemenin ardından birkaç saniye bekleyip, kocasının uykuda oluşundan emin olmaya çalışıyordu.

Yataktan çıkmayı başardığında fark etti üzerindeki geceliği. Fark etmesi, gece yaşadığı tutku dolu sevişmenin ahlaksız sahnelerini de aklına taşıyordu ne yazık ki… Bir elini ağzına kapadı, diğerini karnına yerleştirdi. Sessiz ama çabuk adımlarla odadan çıkıp, ortak banyoya koşmaya çalışırken tek isteği Mete’ye duyurmadan sabah ritüelini yerine getirebilmekti.

Midesinden çıkması gereken son rahatsızlıkta çıktığında banyo zemininden destek alarak kalktı, dolabın içinden bir havlu alıp, kabinin içine girdi. Boy abdesti alacak, hazırlanacak ve Beşiktaş’a gidecekti. Bütün bu işleri Mete’ye yakalanmadan başarırsa ne âlâ… Yok başaramazsa… Uğraşmak değil, düşünmek bile istemiyordu.

Sıcak suda bir şifa saklıydı sakinliğini hissettiği bu abdest sonrasında. Aynada yüzünü incelerken gözlerinin şişliğinin gitmiş olmasının tesellisine sığınıyordu. Sessizce çıktığı odaya yine aynı sessizlikte girdiğinde kocasının hâlâ uyuyor olmasına seviniyordu içten içe. Oyalanmaktan imtina edercesine dolaba geçti, ortalığa saçılmış iç çamaşırlarını toparlayıp, yıkanacak çamaşırların arasına attı. Siyah pamuklu bir tayt giydi alelacele, üzerine gri bir kazak geçirdi kalçalarının altına dek uzanan. Simsiyah uzun çizmelerin fermuarını kaparken heyecanla titreyen ellerine aldırmıyordu.

Mete’ye yakalanmadan kaçabilecekti belki de…

Bordo kaşmir bir mantoyu askıdan alıp giydi, çekmeceden siyah örgü şapka ve kaşkol aldı. Çantası ve telefonuyla birlikte elinde duran şapka-kaşkol kombinasyonuyla nihayet odadan çıkmaya hazırdı.

Yatağın yanından geçerken, kocasının kusursuz güzellikteki yüzünü seyrediyordu. Uyurken bile mükemmeldi. En azından uyurken bu kusursuzluğunda bir pürüz olamaz mıydı? Horlasaydı mesela! Homurdansaydı! Dişlerini birbirine sürterken garip sesler çıkarsaydı!

Ama hiçbiri yoktu… Huzur dolu bir ritimle nefes alıp verirken, yumuşamış yüz hatlarıyla, kalbinde ona olan aşkını körükleyen bir masumiyeti vardı.

Başını sağa sola salladı Melek, odadan çıkıp sessizce kapadı ardından kapıyı. Şapkayı başına geçirdi, kaşkolu boynuna sardı. Hiç kimseye yakalanmadan gitmeyi başarırsa, kendini tebrik etmeliydi.

Henüz aydınlanmaya başlayan günde, önceki gün yağan karı eriten sağanak bir yağmur vardı rahmet makamında. Hızlı adımlarla garaja girdi, arabasının anahtarını çıkardı çantasından. Şoför kapısını açtığı an, “Günaydın Melek Hanım,” diyen Cevat’ın sesiyle irkildi. Bu adam hiç mi uyumuyordu?

“Günaydın Cevat.”

“Size eşlik edeyim.”

Reddetmeye gücü yoktu. “Tabii, tabii,” diyerek kabul etmek, en kolayıydı.

Birkaç dakika sonra araziden çıkıp, anayola girmiş, İstanbul’un ıssız caddelerinde hızla Beşiktaş’a varmıştı. “Burada beklemek zorunda değilsin Cevat… Lütfen geri dön. Suhulet’i de alabilirsin.”

“Suhulet?”

Soru soran bir insanda en azından farklı bir mimik oluşması gerekmez miydi?

Gerekirdi.

Fakat Cevat; tamamen ifadesizdi.

“Arabamın adı; Suhulet.”

“Anlıyorum…”

Ne dese boş, ne dese malayaniydi.

“Peki… Ben eve çıkıyorum… Görüşürüz.”

Apartmanın önünde durduğunda, Ayşe’nin uyanık olduğunu salonda yanan ışıkta görebiliyordu. Saate baktı, yediyi on dakika geçmişti. Uçağının hareket saati yaklaşırken, arkadaşının uyuyor olması ise imkânsızdı.

Issız caddede birkaç araba sessizliği yararcasına bir süratle ilerleyip gözden kaybolurken, kapının açılmasını bekliyordu Melek pis demir kapıdan eline bulaşan kirden tiksinmeden. Otomatiğin nazik tonunu duydu, elini yavaşça itti, ardına kadar açtı apartman kapısını. Merdivenleri çıkarken Ayşe’nin sabırsız sözlerini duyabiliyordu;

“Meleğim! Geleyim mi sana doğru? Kaç merdiven kaldı? Bence ortada buluşalım!”

Öylesine sıcak, öylesine sevgi doluyduki Ayşe’nin sözleri, sevilmeye olan düşkünlüğüne şifa niyetine içiyordu Melek.

“Az kaldı Ayşe’m… Geldim!” Son basamağı çıkmayı başardığında Ayşe’nin karşısındaydı.

“Hoş geldin!”

Sımsıkı sarıldıklarında elleri sırtını okşuyordu iki arkadaşın da karşısındakine teselli vermek istercesine.

Çizmelerini çıkardı, içeri girdi. “Yalnızsın sanırım…” Soru değildi Melek’in sözleri. Bir gerçeğin dile getirilişiydi.

“Yalnızım… Gel çay koydum.”

Önce ellerini yıkadı Ayşe yanı başındayken ardından mutfağa girdiler birlikte. Pencereden kısa bir süreliğine dışarı baktığında görebiliyordu yeni doğan günün pembe, gri bir renk karışımıyla aydınlığa kavuşabilme mücadelesini. Melek masaya paralel duran sandalyeyi çekti, Ayşe’ye dönük oturdu. Üzerinde namaz kılarken giydiği eteği, saçlarını bir örtüyle sakladığı zamanlarda bağladığı lastiği… “Namaz mı kıldın Ayşe’m?”

Çayları doldurdu, masanın üzerine bir Melek için bir de kendi için yerleştirdi. “Evet… Namaz kılmayı özlemişim. Sabah ezanları okunuyordu gözlerim açıldığında… Babam geldi aklıma.” Gözleri buradan çok uzaklardaydı Ayşe’nin. Çayından bir yudum aldı, devam etti. “Her sabah beni uyandırır, abdest almamı isterdi. “Ben ezanı okuyup, geleyim. Cemaati karşılayalım seninle,” der, giderdi. Bu sabah ezanı okuyan müezzinin sesi de aynen babam gibiydi. Onun okuyuşu kadar içten, onun okuyuşu kadar hayran ediciydi Ezan’ın diline.”

Elini Ayşe’nin elinin üzerine yerleştirdiğinde, muhabbeti ulaşıyordu kardeşine. “Allah rahmet eylesin…”

“Âmin… Babama ve senin babana, annene, anneanne ve dedene.” Durdu… Düşünüyormuş gibi uzaktaydı bakışları genç kızın. “Ne çok sevdiğimiz gitmiş meğer bu dünyadan…” Başını sağa sola salladı, “Dün gece ne oldu?” diye sordu birden bire. Sohbetin ilerleyen duygu seyrinden memnun kalmamıştı belli ki yönünü değiştiriyordu Ayşe.

“Irmak… Irmak ve Mete…”

Devamını getiremeyişinin nedeni neydi? Boğazını düğümleyen?

“Ne olmuş onlara meleğim?”

“Mete’nin beni küçücük bir notla terk edip, Los Angeles’e gittiği günden önceki gece sanırım Irmak ile bir… Bir… Yatma teşebbüsü mü demeliyim? Kadını mıncıkladı mı bilmiyorum! Öpüşmediklerini söylemesine inanmalı mıyım? Hiçbir fikrim yok! O kadından almaya çalıştıklarını alamayınca bana gelmiş!”

Dün gece hissettiği kırgınlığın yerini sert bir öfke alırken sakinleşebilme ümidiydi çayından aldığı yudum.

“Irmak mı söyledi sana bunu?”

“Evet! Kolundaki sarı kurdeleden bile bahsetti! İroniye bakar mısın! Ben Mete’ye o kurdelenin anısı olsun diyerek doğum günü pastası yaptırdım!”

Derin bir sessizlik vardı mutfakta. Ocağın üzerinde kaynayan çaydanlığın sesi bir ritim olurken kulaklarında, Ayşe’nin sözleri de eklendi o huzur dolu sese. “Hiçbir şey yapamamış demek…”

“Öyleymiş…”

“Neden yapamamış? Bunu hiç sorguladın mı?”

Başını sağa sola sallarken kalbinin içine saklamaya çalıştığı acı duygularını ele geçirebileceği anı kolluyor gibiydi.

“Ben Mete gibi seveni görmedim… Seni öyle bir seviyor ki… Bir başkasını öpemiyor bile…” Sıcacık çayını tek nefeste içtiğinde gözlerindeydi Ayşe’nin yaşadığı acı.

“Dün gece ne oldu bizden sonra?”

Zoraki bir tebessüm salındı Ayşe’nin dudaklarında. “Parti devam etti. Efi… Fuat iyi idare etti.”

“Sonra?”

“Sonra ben Levent ile eve gelirken, o ve Irmak birlikte ayrıldılar.”

Kendi acısını unuttuğu an; Ayşe’nin kirpiğinde gördüğü hüznün buğusuydu. “Ah Ayşe’m…”

“Senin Mete’n ona dokunamadı ya… Fuat’ın dokunmakla ilgili en ufak bir tereddüdü olduğunu sanmıyorum. Ne kadar aptalım, değil mi? Ben Fransa’dan dönerken… Uçakta… Yol boyunca… Fuat ile karşılaştığımızda beni bırakmayacağının hayalini kurmuştum. Hatta dün gece bile yüzüme bir kez olsun bakmadığı hâlde, beni evime bırakır diye bir ümit taşıdım gece boyu. Benim yanımda olacaktı, konuşacaktık. Ama o Irmak ile gittiğinde yanıma gelen Levent’ti.”

Başkasının derdiyle dertlenirken, kendi derdi ikinci planda kalıyormuş meğer insanoğlunun.

Kardeşini teselli edebileceği sözleri yoktu.

Tek yapabileceği, yanında olmak ve ona sımsıkı sarılmaktı.

*

Kokusunu yastığından soluyordu Melek’in, gözlerini açma mücadelesi verirken. Elini uzattı… Bom boş, soğuk bir çarşafla mukabele buldu sıcak dokunuşu. Gözleri değildi yalnızca açılan… Duyularıydı!

Korkuları!

Çaresizliğiydi!

Tek nefeste ayağa kalktığında, bir saniyede kapıyı açmıştı.

“Günaydın efendim.”

“Öykü?”

“Melek Hanım, sabah Beşiktaş’a gitti siz uyanmadan evvel. Cevat abi eşlik etti. 07:45’te havaalanına gitmek üzere çıktılar. Ayşe Hanımı Fransa’ya uğurladılar. Beşiktaş’a geri geldiğinde 09:05’ti. Henüz dükkâna inmemekle birlikte evde dinleniyormuş.”

Elini saçlarının arasından geçirdi Mete, çıplak sırtını bir rahatlamayla yasladı buz gibi duvara. “Şimdi saat kaç Öykü?”

“09:30.”

Sırtını dikleştirdi, odaya yöneldi tekrar. “Sen kaçtan beri burada bekliyorsun?”

“07:30.”

Melek bu hadiseyi duysaydı kahrolurdu herhâlde. “Git dinlen kardeşim… Ne demeye burada bekledin yahu?”

“Yorgun değilim.”

Odadan içeri girdiğinde kapıyı kapadı, boşluğu seyretti asabiyetinin damarlarına yayıldığını hissederken. Ona… Hanımefendiye… Attığı her adımdan sonra aramasını söylemiş olduğu hâlde, neden aramıyordu?

Ve Mete’ye sorma gereği bile duymadan nasıl gidebiliyordu?

Onu ısırmalıydı! Yanaklarından, omzundan, kalçasından… Her yerinden!

Yatağın üzerine çöktü, dirseklerini dizlerine yerleştirdi. Gözüne pembe hediye kutusu takıldığında içten içe bir harbin enkazından kurtulmaya çalışıyordu. Uzandı, eline aldı sevimli bir renge sahip önemli kutuyu. Dün gece bunu alabilmek için yolundan döndürmemiş miydi meleği? Önce kurdelesini açtı…

Ah bu kurdeleler!

Kapağını kaldırdığında, titrek bir nefes çekti içine Mete.

Doğum günü hediyesi olarak Melek; bebeğinin görüntülerini hediye etmişti… O küçücük, anlaşılamadığı hâlde bildiği varlık; yavrularıydı. Kağıtları eline aldı, dudaklarına götürüp bir öpücük kondurdu insiyaki bir hareketle. Farkında değildi. Bir kağıt parçasına öpücük vermesinin mantık dışı hakikati ancak umrunda da değildi.

Parmağıyla okşadığı o garip şekil; kendinden bir parçaydı.

Elini yüzünü yıkadı, takım elbisesini giydi. Melek’e bir sabah ziyareti yapmak için hazır olduğunda, cüzdanının içine bebeğinin ultrason görüntüsünü yerleştiriyordu genç adam. Kapıdan çıkarken, Fuat arabasını park ediyordu. İnmemesi için bir işaret yaparken, hızlı adımlarla yaklaştı, teklif beklemeksizin bindi arabaya. Selam verdikten sonra Fuat’ın soran bakışlarını görüyordu kaçınılmaz olanla karşılaşmamak istediği.

“Neler oldu?”

“Beşiktaş’a gidelim.”

“Gideriz! Anlat önce!”

Kaçışı yoktu. Fuat laftan anlamazdı ki! “Sen anlat! Ne yaptınız dün gece?” Bahçeden çıkarken Süleyman’a selam vermeyi ihmal etmedi Mete.

“Misafirlerin hiçbir şey umurunda değildi. Eğlencelerine ara vermediler. Gecenin sonunda herkesin yüzü gülüyordu.”

“Fuat! Asıl anlatman gerekenleri anlatmamak için anlattıkların umurumda değil! Ayşe ve sen hâllettiniz mi meselenizi?”

Fuat’ın yüzünde tamamı sahte bir tebessüm vardı. “Melek’ten sana geçen garip huylar var birader.”

“Fuat; boş konuşma bak si… Tövbe tövbe!” Küfür dolu kelimeler dilinin ucundaydı ama Melek’e olan düşkünlüğünün altından çıkamıyordu.

“Sakin ol kardeş… Neyi hâlledeceğimizi düşünüyorsun? Ben onun yüzünü bile görmek istemiyorum. Gece bittiğinde Irmak’ı koluma taktım, onun sıfatına bakma gereği duymadım hüznünü hissettiğim hâlde. Yanından geçip giderken ve o dudaklarını sinirle ısırırken… Bana aylardır yaşattığı cehennemin zerresini hissettiyse diye huzuru hissettim gece boyunca.”

“Fuat nerede?”

Eli direksiyonda olduğu hâlde ters bir bakış attı Mete’ye. “Burada!”

“Sonra ne oldu?”

“Bir şey olmadı. Evine bıraktım kızı.” Sinir bozucu sessizliğin ardından geldi Fuat’ın sorusu. “Melek neden fenalaştı?”

Derin bir nefes aldı, bitkin bir hareketle burun kemerini sıkarken verdi ciğerlerine doldurduğu havayı. “Kıskançlıktan.”

Melek, Mete’yi kıskanıyordu ya… Teselliydi bu kırık dökük hislerine.

“Kıskançlık? Kimi?”

Akşamın popüler kadınını… Belli ki Ayşe’yi ayrı bitirmişti, Melek’i ayrı. “Irmak Çağlar’ı…”

Bir kahkaha attığında Fuat, sabahtan beri ilk neşeli andı arabanın içinde Beşiktaş’a vardıkları süre düşünüldüğünde. “Irmak ile aranda bir şey mi geçti?”

“Geçmedi ama geçecekti.”

Tekrar kahkaha attığında arabayı park ediyordu Fuat. “Birader… Sen güzel kadınlarla vakit geçirirdin. Irmak hiç de senin kalemin değildi. Ne oldu ona kayacak kadar seni çıldırtan?”

Tespiti Mete’yi de güldürdüğünde, “Ahlaksız herif!” eleştirisini sunup çıktı arabadan. Hazır kıta bekleyen Cevat, Mete’yi karşılamak için öne çıkarken, Melek’e dair yeni haberler vereceğinden emindi kardeşinin.

“Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk Cevat. Ne habersiniz? Ne var, ne yok?”

“Melek Hanım az önce dükkâna indi.”

Söyleyebileceği başka söz olmadığını anladığında başını eğdi Mete, “Sağ ol Cevat,” dedi samimiyetle. Şimdi yapması gereken, dükkâna gitmek… Ve kendinden kaçan karısını hesaba çekmekti.

*

“Ayşe’nin her gidişinde dağılıyorsun Melek…”

Feride’nin yerinde tespitiyle fark edebildi yüzündeki hüznü. Hâlbuki hislerini gizlediğini düşünüyor, içinde olmayan neşesini yapay bir tebessümde süslüyordu.

“Maalesef… Ondan ayrı kalmak çok zor.”

Derin bir nefes çekti içine Feride, “Arkadaşlık bağınıza hayranım,” derken. Elinde servis tablası uzaklaşıyordu o güzel yüzüne müsavi gülümsemesiyle.

“Allah kavuştursun Melek ya… Ayşe’n yine gitti…”

“Gitti Şule… Âmin…” Üzerindeki önlüğü çıkarıp tezgâhın üzerine bırakırken, “Lavaboya gidip, geliyorum,” dedi, arka bölüme geçti.

Bu saate kadar Mete’nin hâlâ aramamış olmasını garipsese de, gece yaşadıklarından sonra nasıl onun yüzüne bakacaktı, bilemiyordu. Dolabın içinde, aralarında geçen o samimi hatta daha net bir ifadeyle; tutku dolu anları, ona kırgın olmadığı bir vakit yaşasaydı -ki yaşıyordu- hiçbir utanç hissetmezdi… Fakat gece kalbi kırıktı! Üzgündü! İhanetin acı tadıyla doyurulmuştu!

Bütün bu olumsuz etkilere rağmen, nasıl Mete’nin dokunuşuna bu kadar muhtaçtı teni?

Tuvalet kabinine girdi, aklını kemiren düşüncelerin usandıran çokluğuyla. İşini bitirdi, sifonu çekti, küçücük lavaboda ellerini yıkadıktan sonra kapının kilidini açtığı an;

Karşısındaydı Mete.

Daha berbat bir yer olabilir miydi sevdiği adamla karşılaşabileceği?

Tuvaletin dekorasyon bozukluğu ya da hijyen eksikliği söz konusu bile değildi! Bembeyaz seramiğin süslediği duvarlarda, tertemiz cilalı ahşap tuvalet kapısı, el yıkamak için tasarlanmış mermer lavabo… Su damlasına dair tek bir lekeyi bile üzerinde barındırmayan lavabo armatürleriyle tertemiz ve düzenli bir mekândı… Evet öyleydi…

Ama yine de sevgilisiyle karşılaşmak istediği türden bir listeye dahil olamayacaktı; tuvalet.

“Mete?”

Uzun ince parmağı dudaklarının üzerine, “Şi..!” diye kapandıktan birkaç saniye sonra, o parmaklar belini kavramış, tuvalet kabininin içine itiyordu bedenini.

“Ne yapı…” demeye kalmadan, dudaklarıyla örttü Mete sözlerini. Sert öpücüğü dudaklarında bir hâkimiyet kurmaya çalışsa da umursamadı Melek. Ânı yaşamaya çalışırken, aldığı zevki umursuyordu yalnızca. Mete’nin dudakları, dudaklarını serbest bıraktığında çenesinden boynuna doğru yakıp kavuran bir yol izliyordu.

Ve artık; durmalıydı.

“Buradan çıkabilir miyiz?”

Hızlıydı aldığı soluklar. Anlaşılması güçtü kelimeleri. Dizleri titriyordu heyecan ve hissettiği şehvetten… Söyledikleri kocasına ulaşırken sitem ya da naz değildi anlatmak istediği.

Dudakları teninden ayrıldı, gözlerini görebilmek için biraz geri çekti kendini. “Nereye gidelim?” Sorusunu sorar sormaz vücudunun merkezini yasladı mahremine.

Titreyişini sakinleştirebilme isteğiydi, derin bir nefes alışı. “İçeriye gidebiliriz.”

Başını sağa sola salladı, belini sardı kollarıyla. Başını burnuna yaslarken, “Yalnız kalacağımız bir yere gidelim,” diye mırıldanıyordu teninin üzerine.

O an anladı hakikati Melek. “Bana şehvet oyunları kurma Mete… Yakışmıyor bize!” Ne sanıyordu? Şehvetinin esiri olup, konuşulması gereken meseleleri engelleyebileceğini mi?

Soğuk bir esintiyle ayrıldı Mete’nin dudakları teni üzerinden. Kolları belini bıraktığında, şubat soğuğuna terkedilmiş küçük bir çocuk bedeniydi çaresizliği.

Tek kelime etmedi kabinden ve hatta tuvaletten çıkarken. Melek de çıktı, ellerini yıkadı tekrar ve tekrar. Yüzünü ve boynunu soğuk suyla buluşturduğunda bile en ufak bir serinlik hissedemiyordu alev alev yanan teninde.

Kaçış yoktu!

Gidecekti onun olduğu yere. Derin bir nefes alıp çıktığında, sırtını dikleştirdi, omuzlarını açtı vakar dolu bir tavırla. Ana bölüme geçiş kapısını açarken yüzünü süsleyen gülümseme, Mete’yi göremeyişiyle silinip gitmişti.

*

Melahat izin isteyip, içeri girerken, Mete kavuşacağı demli çayın özlemine veda ediyordu.

“Abla, seni eve bıraksınlar. Çocuklarını bekletme.” Çay bardağını eline aldı, büyük bir yudum çekti sıcaklığına aldırmadan.

“Emredersiniz Mete Bey. Teşekkür ederim.” Fuat’a kahvesini ikram edip, müsaade isteyerek yalnız bıraktı iki adamı.

“Yeni asistandan memnun musun?”

“Hayır!”

“Seyit Abdullah ile görüştün mü?”

“Evet!”

“Ne zamana ayarlayalım basın toplantısını?”

“Yarın!”

“Melek’ten hırsını alamadın mı?”

“Alamadım!”

Kahve fincanını tabağa yerleştirdi, bacak bacak üstüne attı Fuat. Saate gözü gittiğinde beşi çoktan geçmişti. Tek nefeste bitirdiğinde kahveyi ayağa kalktı, “Hadi kalk!” dedi Mete’ye bir ağabey otoritesinde. “Yedin bitirdin beni da ya! Kalk çabuk!”

Sözü geçiyordu Mete’ye, yadsıyamazdı. Çayını bir dikişte bitirdiğinde, gün boyu içtiği demli çayların etkisiyle daha da sinirli hissediyordu kendini. Nereye gittiklerini ya da ne yapacaklarını sormadı. Yalnızca Fuat’ın peşine takıldı genç adam.

“Cevat! Öykü ve Levent’i Melek ile bırak, siz hazır olun. Ringe çıkıyoruz!”

Kırk beş dakika sonra Mete, kum torbasına bütün öfkesini akıtırken, vücudunda kuru yer kalmamıştı terden. Neye kızdığını, neye bu kadar öfkelendiğini de kestiremiyordu ki.

Irmak’a mıydı öfkesi?

Değildi!

Kadının yanına giden, onun bedeninde Melek’i unutmak isteyen kendiydi. Ne olmuş bu hakikati Melek’e anlattıysa? Bu Mete’yi daha mı az suçlu yapıyordu?

Hayır… Yapmıyordu!

Meleğine miydi hiddeti ve hırsı?

Peki onun ne suçu vardı ki?

Hiçbir suçu yoktu onu o gece Yıldırım’a veda ederken gördüğü anda bile. Yanına gitmiş, ondan alacağı zevki her pozisyonda almış, tabiri caizse kızı kullanmış ve gitmesi gerektiğini açıklama yapmaksızın yazdığı bir notla çekip… Los Angeles’e kaçmıştı…

Yaptığı hiçbir şeyle gurur duymuyordu fakat şimdi Melek’in soracağı sorulardan kaçmaya çalışması bir yana, ona vereceği cevabı olmaması da delirtiyordu Mete’yi. Suçu olduğuna inanmıyordu o ayrı tabii! Irmak’a karşı en ufak bir istek hissetmediğinde bedeninde, bedeni kendi rızası dışında kilitliydi Melek’e.

Ve hep ona kilitli, ona meftun, bir tek ona ait olacaktı, biliyordu.

*

Son ışıkları da kaparken Bir Parça Aşk’ta, camekânı süsleyen ledlerin haricinde karanlıktı dükkânları. Müşteriler ve siparişlerle geçen yoğun günün ardından yorgun hissederken Melek, tükenmişliğin sebebinin iş olmadığını biliyordu.

Sebep; kocasının bir ‘EyvAllah’ demeden çıkıp gitmesiydi. Şule ve Feride ile vedalaştı, dükkânın kapısını kilitledi. Saate baktığında 18:45’i gösteriyordu akıp giden zaman. Tarabya’ya gidecek mecali yoktu.

Başını kaldırıp baktığı yerde evi dururken, gitmeye isteği de yoktu.

“Gitmiyor muyuz?”

Öykü, apartmanın girişini tutan demir kapıyı açmaya çalışırken yanına geldiğinde, tek bir isteği vardı Melek’in;

“Öykücüğüm. Bana tost ekmeği ve kaşar peyniri alır mısın?” Anlamaya çalışırken kısılan gözleri, Melek’i incelerken ciddiyetle bakıyordu. “Cevap verme konusunda pek de iyi değilsin anlıyorum…”

O bu kadar ciddiyken, Melek nasıl bu kadar gülebiliyordu? Sebebi; bozuk sinirleri de olabilirdi tabii. “Affedersin Öykü… Ben yorgunum ya… Biraz dinleneyim, gideriz.”

Rahatlamış gibiydi ifadesi Öykü’nün karşısındaki kızın delirmediğinden emin olduğunda. Eve kadar beraber çıkmaları yetmiyordu. Melek’in içeri güvenle girdiğinden emin olduktan sonra ancak alışveriş için gidebiliyordu genç adam. “Dinlen sen. Ben gelir yaparım sana tost.”

Başıyla kabulünü gösterirken, itiraz etmeye de mecali yoktu Melek’in. Kapıyı kapadıktan sonraki ilk işi; buz gibi evini sıcağa kavuşturmak için kombiyi açmaktı.

Birkaç dakika sonra Öykü ve Levent’in geldiğini görebiliyordu monitörde. Kapıyı açtı, beklemeye başladı. Hiç arayıp sorma gereği duymayan kocasını bu iki gence sormalı mıydı? O nerede? demeli miydi?

Sormayacaktı…

Levent ve Öykü selam verip içeri girerken, “Aleykümselam. Hoş geldiniz,” demekten başka hiçbir söz söylemeyecekti.

Gençler banyoya geçip ellerini yıkarken, Melek de çay suyu koyuyordu ocağa. Önce Levent geldi yanına sonra Öykü. “Siz dinlenin Melek Hanım, biz hazırlarız.”

Levent’in sözünü ikiletmeden sandalyeye otururken, “Zahmet olmasın?” sözlerini döküyordu Melek nezaketen.

“Estağfurullah, Melek Hanım. Övünmek gibi olmasın çok iyi tost yaparım.” Levent’in sözleriyle kahkaha atarken Öykü, “Yalansa yalan de birader!” diyerek kabarıyordu Levent.

“Yalan!”

Melek de gülüyordu gençlerin pozitif enerjisini hissederken.

“Yediğin menemenlerin hesabı sorulacak! Çok konuşma hadi!” derken, ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını sıvıyordu Levent.

Yarım saat olmadan sıcacık çay eşliğinde bir de Levent’in emek verip hazırladığı tostlar vardı yedikleri. Öykü ve Levent’i yemek yemeğe ikna etmesi uzun sürse de başarmıştı en sonunda. “Tez çalışman nasıl gidiyor?”

“Gitmiyor Melek Hanım. Tıkanıp kaldım sanki… Geçen ay kaba taslak yazdığımı gösterdim profesöre; “Hayal kırıklığına uğrattın beni!” dedi.” Öykü’nün sözlerinde bir ümitsizlik vardı.

“Feride’nin peşinden ayrıl biraz da adam gibi bir araştırma yap!” Levent’in sitemi; kardeşine kızan bir ağabey edasındaydı.

“Beni eleştirene bakar mısınız! Kızlar yüzünden asla mezun olamayacaktın lan neredeyse!”

Uygunsuz bir muhabbetti belki ama gülüşünü bastıramadığında eğlendiğini saklama gereği duymuyordu Melek. “Hangi bölümden mezun olamayacaktın Levent?”

“Jeoloji mühendisliği. Bakmayın siz bunun sözüne Melek Hanım. Kıskanıyor abisini… Değil mi tosunum? Değil mi arslanım? Sen de başaracaksın merak etmeyesin.”

Tatlı bir sohbet varken aralarında, zaman akıp geçiyordu. Levent ve Öykü izin isterken, Melek’e yapacak hiçbir iş bırakmamışlardı. Bekar yaşayan erkeklerin bu denli titiz olduğunu görmemişti daha önce. Mutfağı toparlayıp, bulaşıkları bile yıkamışlardı.

Televizyonu açtı, odasından bir battaniye ve Stanley’i aldı kucağına. Kanal dolaşırken gördüğü “Şaka ile Karışık” izlemek istediği tek filmdi akşamın bu ilerleyen saatinde. En son aklından geçen; Sadri Alışık gibi bir aktörün bir daha yetişmediğiydi…

Sonrası; derin bir uykunun sıcaklığı.

*

Cebinden anahtarını çıkardığında, bu anahtarı bir gün bu hesapla kullanacağını hiç düşünmemişti işin gerçeği.

Hızla çıktığı merdivenlerin ardından, içeride olabilecek herhangi bir sese kilitliydi genç adam. Uyuyor olabilir miydi acaba?

Anahtarı kilide yerleştirdi, yavaşça açtı kapıyı. Ayakkabılarını çıkarıp eve girerken, yüzünde garip bir gülümseme vardı Mete’nin. Sebebi; Melek’in istediği gibiydi dışarının kirini kapı önünde bırakışı.

Televizyondan gelen belli belirsiz sesi duyduğunda kapıyı kapadı, kilitledi. Salona doğru ilerlerken kokusunu aldığı ciğerleri şifa niyetine çekiyordu Melek’i. Stanley adını verdiği yastığı kolları arasına almış, üzerinde el örgüsü bir battaniyeyle uzanmış, bütün masumiyetiyle uyuyordu Melek yâri. Koridorun ışığı, bir de televizyondan taşan ışık hariç karanlıktaydı meleği…

Belki de içindeki hislerle müsaviydi karanlığı ve yalnızlığı istemesi. Onun hissettiklerini tâ kalbinde yaşıyordu Mete. Güvendiği kocası, başka bir kadının dilinden şehvetle birlikte anılmıştı kuvvetle muhtemel. Tekli koltuğu çekti, onu en rahat seyredeceği pozisyonda oturdu, sağ bacağını solun üzerine attı genç adam.

Huzurlu bir uyku uyumadığını kıpırdayıp duran bedeninden bir de insiyaki hareket eden ellerinden anlayabiliyordu Mete. Akıp giden vaktin farkında bile değildi genç adam tefekkür makamında seyrettiği karısının yanında geçen süre zarfında.

Uyandığını anladığında, bir elini başına yerleştirdi, diğer elini karnına. Gözlerini ovuştururken, “Uyurken yoruldum Stanley!” diye mırıldanıyordu masumiyet kraliçesi. “Koku..?”

Gözlerini açtığı an Mete’ye kilitlediğinde bakışlarından beklediği; korku ve panikti.

Ama onda şaşkınlıkla yoğrulmuş bir güvensizlik vardı yalnızca. “Mete… Ne yapıyorsun burada?”

Bacağını düzgün bir şekle getirdiğinde, sağlam bir duruşla yere basıyordu Mete. Öne doğru eğildi, dirseklerini dizlerinin üzerine yerleştirdi. “Telefon kullanmak nedir bilmeyen karımın peşinde geziyorum.” Sesinde ince bir alay oluşu, duyduklarıyla çatılan kaşların sahibine gidip bir öpücük vermesine engeldi. O tatlı kırışıklığı önce parmağıyla okşar, sonra da öpebilirdi… Ama bugün değil!

“Şey… Uyuya kalmışım.” Esnemesini bastırmak ister gibiydi ellerini dudaklarına sımsıkı örtmesi.

“Sabahki bahaneni de duymak isterim doğrusu…”

Elleriyle gözlerini ovuşturmaya başladığında yorgun olduğunu görebiliyordu. “Sen uyuyordun… Uyandırmak istemedim…”

“Bak sen… Ne kadar da düşünceli…”

Üzerindeki battaniyeyi açıp, oturur pozisyona geçerken, “Dalga geçme lütfen,” diye mırıldanıyordu naif ses tonuyla.

“Dalga geçmiyorum!”

Omuz silkti küçük bir kız çocuğu gibi. “Peki.” O silktiği omzu ısıracaktı trip yapmaya çalışmasaydı!

Yavaş hareketlerle ayağa kalktı, banyoya doğru ilerlemeye başladı.

Ne yapması gerektiğine dair en ufak bir fikir yoktu Mete’nin aklında. Konuşmaları gerekiyordu, evet… Lakin söze nasıl başlayacaktı?

Ne diyecekti?

Birkaç dakika sonra yanına geldiğinde Melek, “Aç mısın?” diye sordu Mete’nin başucunda dururken. Hiç kırgın değilmiş gibi… Kızgın değilmiş ya da canı yanmıyormuş gibi…

Hisleriyle yönetilen biriydi ya da bir ümide muhtaçtı.

Melek’in eline uzanan elinin kaynağı; kalbiydi.

Âşığı olduğu kadının vücudunu kucağına çektiren… Kalbiydi.

İtiraz edeceğini düşündüren mantığına inat, dudaklarını dudaklarına değdiren; kalbiydi.

Hisleriyle yönetiliyordu ya da ümidi tatmak istiyordu.

Geri çekildiğinde seyretti karısının kapalı gözlerini, öpücükten arda kalan ıslaklıkla parıldayan dudaklarını. “Affet…”

Söz dudağından çıktığında farkında bile değildi ne dediğinin ya da ne istediğinin.

“Affet meleğim…”

Candan Öte ~ 61 | Gidemeyen” için 3 yorum

  • 6 Kasım 2018 tarihinde, saat 22:38
    Permalink

    61e zaafı olan bir okur cizeyim şuraya 🙂 görünce dayanamadim lutfiyem ahzen e de 61leri gormeyi nasip etsin rabbim meraktayim 🙂

    Yanıtla
    • 7 Kasım 2018 tarihinde, saat 17:38
      Permalink

      hayırlısı =)

      Yanıtla
  • 10 Kasım 2018 tarihinde, saat 01:03
    Permalink

    Ahh metem ahh ne diyen sana ama hiçbişe demem ki sana ben ahh…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir