Candan Öte ~ 60 | Doğum Günü

İstanbul

Gri bulutlar semada süzülürken bütün ihtişamıyla, bir damla tenine düştü naif bir serinlik sunarcasına. İçini titreten bir soğuk vardı kalın hırkasının muhafaza etmeye çalıştığı sıcaklığına rağmen. Ağlayan küçük bir çocuk kadar masumdu İstanbul, rengini kaybettiği bu kışın ilk gününde. Yılın son demlerinin yaşandığı bu yorgun vakit, özgürlüğüne doğru bitecekti yenisine yerini bırakırken.

Yağmur damlalarını karşılamak için başını gökyüzüne kaldırdı, selam verircesine gülümsedi rahmetin saklı olduğu su tanesine. Bir alnına düştü sıklaşan rahmet damlaları, bir yanağına. “Çok şükür…” diye sunarken teşekkürünü, hırkasına daha çok sarındı, İstanbul’a olan hasretini yeterince giderdiğine karar verip odadan içeri girdi.

Sabah, Ada ve Emine’yi Mersin’e, Mete’yi işine uğurlamış, yeni işe başlayan çalışanlarla tanışmış, şimdiyse arabasına doğru yürüyordu anneanne ve dedesini ziyarete gitmek üzere. Avucunda bir parça evlat toprağı koyduğu kutu, kalbinde sevdiklerinin hasreti vardı Melek’in bir mezarlık ziyareti ritüelini yerine getireceği sırada.

Öykü yanına geldiğinde bilmeliydi özgürlüğün mümkün olmadığını ama bilmek istemeyişinin imkânıyla avutmak istiyordu hakikati. “Yalnız mı gideceksin Melek?” Öykü’nün sesinde eğlenen bir tını vardı imkânsızlığa yaptığı vurguda.

“Öyle bir niyetim vardı. Tâ ki sen dalga geçercesine konuşana kadar.”

Eğlencesi yüzünde tatlı bir gülümseyişe dönüşürken, “Anlayışına hayranım…” dediğinde geri kalan sözleri yarıda kesiyordu nedense. “Diğer kadınların aksine.”

Gülme sırası Melek’teydi. “Diğer kadınlar? Hmm… Feride, canını mı yakıyor Öykücüğüm?”

Birkaç başarısız denemenin çaresizliğinde boğazını temizlemeye çalışırken, sorduğu soru, konuşmanın en başındaki masum muhabbete dönmek istediğinin bir kanıtı gibiydi. “Kendi arabanı mı kullanmak istiyorsun?”

“Evet. Ve öyle yapacağım. Bana katılabilirsin dostum. Hadi yine iyisin.” Melek’in gözlerinin içindeydi gülümseyişleri. Arabanın arka kapısını açtı, elindeki hazine değerinde kutuyu yerleştirdi arka koltuğa.

“Yüce gönlüne selam duruyorum!”

Arabanın kapısını kapayıp döndü, Öykü’nün o sımsıcak gülen gözlerinde gördü arkadaşlıklarının samimiyetini. “EyvAllah!” Sözüne kuvvet verme isteğiydi kalbinin üzerine elini molla misali yerleştirdiğinde yapmak istediği. “Hadi atla bakalım!”

Melek’in sözünü ikiletmedi başıyla kabulünü gösterip yolcu tarafındaki kapıya yürürken. Koltuğuna kuruldu, “Görelim bakalım nasıl şoförmüşsün!” sözlerini mırıldandı Melek’e duyurmak isterken abartmamaya çalışarak. Yüzünde gamzesini belli belirsiz ortaya çıkaran naif bir tebessüm vardı… Küçük bir çocuğun riyadan uzak samimiyetini görüyordu Öykü’de böyle tatlı bir tebessümle baktığı zamanlarda.

Küçük… Masum… Ve ailesi tarafından terk edilmiş…

Dilinin ucuyla, “Göreceksin,” derken çalıştırdı motoru. Arabanın, o ses çıkarmaktan imtina eden teknolojisini, elini kaportasında aşağı yukarı gezdirirken, “Güzel kızım benim,” diyerek övüyordu. İkinci kez kullanıyordu tasarım harikasını… Arabasını. Bir mezuniyet hediyesi olarak alınan ve aptal gururunun kabul etmediği arabasını. “Sana bir isim buldum… “Suhulet.” Nasıl?”

Öykü’nün kahkahasını duyduğunda başını kaldırdı, genç adamın neşesinin kendi yüzünde tezahür etmesine izin verdi. “Suhulet beğendimi bilemem ama ben çok beğendim!” derken kısa bir ara verdi kahkahasına, hemen ardından devam etti.

“Beğenmene çok sevindim kardeş. Bağla kemerini!”

Daha önce kullandığında mümkün olmamıştı hız yapabilmesi şehir trafiğinin yoğunluğunda. Ama şimdi… Suhulet kaymak gibi asfaltın hakkını verirken, Öykü’den, “Anladık Melek! Hızlı şoförsün! Yavaşla!” isyanı geliyordu.

Kabristanın önünde arabayı park edip durdurduğunda, düğün ve seyahatlerden bu yana geçen sürede ziyaret edemediği sürede özlediği ailesi, birkaç adım ötesindeydi. Öykü’ye döndü ama gözleri karşısındaki gencin gözlerine ulaşamadı. Arabanın penceresinden dışarıyı seyrederken, “Beni bırakmayacağını biliyorum… Sadece… Biraz yalnız kalabileceğim mahremiyet istersem… Bana gücenir misin?” sözleriyle, affedilmeye olan tesellisini arıyordu kalbi.

Derin bir nefes çekti içine Öykü, “Ah Melek ah…” diyerek verdi ciğerlerine doldurduğu havayı. “Tamam… Sesini duymayacağım kadar uzağında, ihtiyacın olduğunda ulaşabileceğin kadar yakınında olacağım.” O orman yeşili, sımsıcak gözleri üzerinde hissederken, tek yapabildiği başını aşağı yukarı sallamaktı.

Kalın şalıyla başını örttü, arka koltuğun üzerine bıraktığı kutuyu eline aldı. Arabanın sımsıcak havasını, aralık soğuğu ile değişirken ikinci kez düşünmüyordu rahatlığı ya da sıcaklığı.

Kabre doğru ilerliyorlardı mezarlığın arnavut kaldırım döşeli yolunda sessiz sessiz. Ve ömrünü güzelleştiren kadın ve adamın mezarlığını görebildikleri bir noktada, “Seni burada bekliyorum,” dedi Öykü, Melek’e istediği mahremiyeti bağışladı.

“Teşekkür ederim…”

Öykü’nün bu teşekkür karşısında yaptığı, başını eğmekti sadece.

Selam verdi önce, sonra verdiği selamı aldı Melek. Dedesine ayrı Fatiha okudu, anneannesine ayrı… Ellerini yüzüne sürüp, “Ruhunuza hediye olsun,” derken, gözlerinden damlayan yaşları parmaklarında hissedene kadar ağladığının farkında bile değildi. “Size bir hediye getirdim…” Elindeki kutuda duran bir avuç toprağı okşarken parmaklarıyla, “Annemden…” sözleri dudaklarından döküldü. Bir parça toprağı serdi anneannesinin kabri üzerine içindeki hüznü metanetinde saklarken. Kalan toprağı da dedesinin üzerine serdiğinde, ayaklarının üzerine çöktü iki kabrin arasına.

İşe gitmeyecek olsaydı diz çöker, hasret giderirdi en sevgilileriyle. Aylar önce kaybettiği en sevgilileriyle… “Çok özledim sizi…” Damla damla yaş süzüldü göz pınarlarından, umursamadı. Anne ve babasına ait toprağı boşalttığı kutuya anneannesinin toprağından koydu bir avuç… Sonra da dedesinden aldı bir o kadar toprakta. İşi bittiğinde toparlandı, Fatiha okudu sevdikleri bütün ölmüşler için, ayrıldı en sevgililerinin yanından.

Yavaş adımlarla yürürken Öykü’nün yanına doğru, elinde tuttuğu kutuda hayatı saklı gibiydi… Bakıldığında basit bir topraktı bilmeyene… Ama Melek için; anne ve anneannesini birleştirecek yegâne araçtı nasip edene şükrettiği.

Arabanın arka koltuğuna yine itinayla yerleştirdiğinde kutuyu, birkaç dakikada Beşiktaş’a gelmişlerdi. Arabasını kaldırımın önünde, müsait bir boşluğa park ederken, “Suhulet’im… Ayrılık vakti bir tanem,” diye mırıldanıyordu Melek.

“Neyse ki akşam yine kavuşacaksınız.”

Öykü’nün alay dolu ses tonunu duyduğunda dönüp genç adama baktı. Sitem etmek yerine, yaptığı onunla beraber gülmekti. “Hadi bakalım evlat! Ben şimdi evime çıkacağım müsadenle. Sende Feride’nin okuluna git. Belki kız erken çıkar bugün.”

“Öyle bir ihtimal mi var?”

Sözler dudaklarından dökülürken bir ümit hasıldı ya o birkaç kelimede… Ondan daha fazlası, gözlerinde titreşen pırıltıda saklıydı. “Belli olmaz… Sanki… Öğretmeni hasta olabilir… Ya da öğretmenlerinden birinin işi çıkabilir. Bence sen git kardeşim.”

Öykü’yü ikna edebilmesi için en az yarım saat dil dökmesi gerekmişti, evet. Ama Levent ve Tamer yanlarına gelip, tabiri caizse vardiya değişimi yapar gibi vazife başına geçmeselerdi herhâlde gidemezdi, gitmezdi Öykü.

Tamer ve Levent’in hâlini hatırını sorduktan sonra başını çevirdi, önünde durduğu apartmanın üçüncü katına baktı. Aralık soğuğunu hissettirmekten imtina edercesine vücudunu saran kabanına minnettardı Mete’nin kardeşine laf anlatabilme çabasıyla kaldırımın kenarında geçirdiği vakit müddetince. Derin bir nefes alırken evine olan özlemini soluyordu soğuk kış günü, nefesinin buğusunu bırakırken ardında. Bir dükkâna baktı, bir eve… Adımları apartmanın girişini tutan, ağır demir kapıya doğru ilerlerken ikinci bir kez daha düşünmüyordu içeri girmek için.

Eski bir dost, yıllardır görmediği bir akrabaydı birkaç gündür ayrı kaldığı evine girmek Melek için. Lavanta kokusu aynı, düzeni ve intizamı aynıydı ayrılıp gittiği günden bugüne. Kapıyı usulca kapadı, selamını savurdu bomboş duvarlara ve kendi aldı selamını. Yumuşacık terliklerini giydi, odasına gitti.

“Ah Stanley!” diye mırıldanmaktı mavi yastığı görüp, kollarına alması. “Beni özledin mi dostum? Kesin özlemişsindir… Ben de seni özledim… Hadi gel birlikte Pakize’ye bakalım.”

Adım adım balkona ilerlerken, evin soğukluğuyla üzerindeki mantoyu bile çıkaramamıştı Melek.

“Pakize Hanım! Budanma vaktiniz gelmiş sizin!” Asma, enerjisini güneşten, vitaminini yağmur ve güneşten alırken, Melek’in tek yapması gereken zamanında budayarak bitkisine gerekli bakımı yapmaktı. Mutfak çekmecesinden hamur makasını aldığında, “Ayşe’m görse ne derdi acaba?” diye mırıldanıyordu.

Elindeki makası, Pakize’nin dalında tuttuğu hâlde bir fotoğrafını yolladığında Ayşe’ye, beşinci dalı buduyordu telefonunun çalan melodisiyle bir gülümseme yayılırken yüzüne. Sonrası işi gücü bırakıp elli sekiz dakika boyunca Ayşe’nin billur sesinden dinlemekti Fransa’da yaşadıklarını.

*

“Pelin Hanım emekli oluyor birader. Ne yapacaksın?”

“Pelin Hanım zaten emekli! Bir daha mı emekli olacak?”

Fuat’ın kastettiği hakikati görmezden gelmeye çalışırken, kardeşinin gülüşünü duyuyordu Mete’nin düştüğü duruma müsavi. “Anlıyorum, hazır değilsin. Kadın torun sevmek istiyor artık. Bugün gelecek yeni asistan adayların. Haberin olsun.”

Derin bir nefes aldı, verirken, “Sen Fransa’ya dönsene kardeşim! Bir geldin, bütün kara haberleri bir anda yığdın önüme!” diyerek sitem ediyordu haberdar olmak istemediklerini örtmek istercesine.

Pelin’in gidecek olması, evet canını sıkıyordu ama karısının telefonunu beklediği her dakika, o aramanın gerçekleşmemesini kıyaslayabileceği hiçbir sıkıntı derecesi yoktu! Eline telefonu aldı, sabırla bekledi açılması.

“Efendim Mete’m…” Bu sevgi dolu ses, bütün sıkıntısına şifaydı.

“Neredesin?” Sesini ayarlayamadığında, hiddet dolu bir böğürme olarak çıkmıştı dudaklarından Mete’nin.

“Evimdeyim… Beşiktaş’ta. Sen neredesin?”

“Meraktayım!”

“Anlayamadım yârim…”

Mete’nin kabalığına karşın onun o latif ses tonunda eğlenen bir neşe vardı. “Meraktayım diyorum! Hatun evden çıktı, Beşiktaş’a gitti. Aradı mı kocasını? Aramadı! Kızım attığın her adımdan sonra beni aramalısın. Öğren bunları!”

“Çok ilginç!”

“Neymiş o ilginç?”

“Kadınsı bir dır dır etme potansiyeli taşıyorsunuz Mete Ardahan. Takdir ettim doğrusu.”

Bir de dalga geçiyordu sözüne kurban olduğu. “Senin o dalga geçen di…” Sözünü elbette tamamlayamadı Fuat’ın yanında. “Ne yapıyorsun güzelim?”

“Pakize’yi buduyorum.”

“Kim?”

“Balkonda vardı ya… Hani mor salkım asması.”

Hayranı olduğu kadın delinin tekiydi. deliydi… Mete ise ona deliydi.

“Yorma kendini.” Kapı çalındı ve ardından açıldı. Pelin izin isterken, Melek’in sesinden mahrum kalmak üzereydi ayrılığa dair bir görüşmeyi gerçekleştirebilmek için.

“Yormam Mete’m…”

Elbette yoracaktı. Lâkin o şikayet bilmez dili bunu asla kelimelere dökmeyecekti.

“Allah’a emanet ol hatun.”

“Sen de Allah’a emanet ol beyim… Görüşürüz.”

İlk günkü gibi eli kapamaya varmazken, Melek çoktan kapamıştı telefonu.

Fuat, Pelin’i içeri buyur ettiğinde, Mete elindeki telefonun ekranında gördüğü Melek’in simasını seyrediyordu.

Bir öksürük sesiyle koptu elindeki masumiyetten, başını kaldırdı, karşısında bekleyen kadına çevirdi bakışlarını. “Buyurun Pelin Hanım, oturun lütfen.”

Çekingen bir tebessüm vardı yaşı bir hayli ilerlemiş Pelin’in dudaklarında. Gösterilen yere oturdu sırtını yaslamaktan imtina edercesine. “Mete Bey. Benim artık izninize ihtiyacım var. Biliyorsunuz bir torunum oldu.”

“Allah bağışlasın Pelin Hanım… Da… Ben, siz olmadan ne yaparım?”

Babasının sağ kolu gibiydi Pelin bütün bu işlerle ilgilendiği dönemlerde. Şimdi gidecek olması derin bir kedere düşürüyordu Mete’yi… Babasına dair anılardan biri daha çıkacaktı hayatından sanki Pelin Hanım ya da Pelin ablasının gidişiyle.

“Çok teşekkür ederim Mete Bey. Bugün görüşmeye gelecek olan asistan adaylarının içinde benim yeğenim de var. O veya başka bir asistanla çok güzel başarılara imza atacaksınız, eminim.” İçtenlikle söylediği sözlerin ardından bakışlarını Mete’nin gözlerine kilitlediğinde, Mete’den duyacaklarından beklediği bir ümit vardı.

“Hayırlısı olsun öyleyse.”

“Hayırlısı olsun… Ben izninizi istiyorum. Yarım saat sonra ilk aday mülakat için gelecek.” Yerinden kalkıp, kapıya doğru ilerlerken emektar asistanı, Mete’nin söyleyecek sözü kalmamıştı.

*

Pişen turtadan yayılan tarçın ve elma kokusuyla midesi varlığını bulantı olarak hissettirirken bile, dükkânın bu sıcacık atmosferinde mutluluğu hissediyordu Melek. Şöminenin önünde kitabını okurken çayını yudumlayan genç kızdan, karşılıklı oturdukları masada, göz göze sohbet eden sevgililere kadar, küçücük dükkânın içinde sevgiyi her zerresinde yaşıyordu.

“Ne düşünüyorsun Melek?”

Şule’nin soran gözlerine bakarken, kapıdan giren yeni müşteriyle ilgileniyordu Feride. “Burayı açmaya karar verdiğimde… Hiç kimse gelmese de, eş, dostla turtalarımı yerim diye düşünüyordum. Şimdi baktığımda anneannemin mirasının neşvünemasını gösteriyor bana Yaratan.”

Onun baktığı gibi etrafına bakarken Şule, yüzünde derin bir gülümseme vardı. “Çok sıcak bir ortam oluşturdun burada Melek. Bir de Türkler kitap okumaz derler! Baksana, her gelen kitaplığından kitap alıyor.” Kapının açıldığını belli eden zilin tatlı salınışını duyarken, iki genç kadın içtenlikle gülüyorlardı bu hakikate.

Kalbini, o kadife gibi pürüzsüz sesine olan hayranlığına düçar eden adamın yanı başında olduğunu, burnuna dolan kokusunda hissetti önce… “Bir parça aşk… Alabilir miyim?”

Sesi duyduğu an, vücuduna yayılan rahatlık, kalbine huzur olup akıyordu. Çevirdi başını ve seyretti yârinin o yakışıklı simâsını. “Hoş geldin Mete’m…”

“Hoş bulduk hatun.

İfadesi de ciddiydi, ses tonu da. Onun o ciddiyetine hayranlığını dile getirecekken Fuat’ın sitemini duydu, Öykü ile birlikte kapıdan içeri girip, soğuğu ve yağmuru arkasında bırakırken, “Bizi de görün!”

“Hoş geldin Fuat…” dedi, abi gibi gördüğü adamı karşılamak için ayağa kalktı.

“Hoş bulduk kardeşim. Nasılsın?”

“İyiyim çok şükür. Sen nasılsın? Neden Fransa’da değilsin?” Nedenini bilmiyordu. Ayşe’nin sesindeki hüznü hâlâ kalbinde hissediyordu ancak… Bütün ısrarlarına rağmen; “Yok bir şey canım…. Endişelenme!” diyerek geçiştirmişti.

“Konuşmadınız mı?”

Fuat’ın anlatmasını sağlayabileceği, kurnaz bir söz söylemesi gerektiğini fısıldayan aklına inat, vicdanı içinden geçen her düşünceyi şeffaflığıyla ortaya koyuyordu. “Konuştuk… Ama seninle ilgili hiçbir şey söylemedi Ayşe’m… Ben de seni sıkıştırsam, ağzından laf almaya çalışsam… Merakımı giderir misin?

“Ah be kardeşim… Seni nasıl kırsın bu Fuad…” İsmini, Osmanlı Türkçesine uygun söylediğinde, gözlerinde, en derinde hüzün dolu bir yalnızlık vardı Fuat’ın.

“Hemen çay koyalım,” deyip yerinden kalkarken, Mete’nin Fuat’a sitemlerini duyabiliyordu.

“Yârimin dikkatini aşkınıza çekmekten utan! İkinci planda kaldım lan!” dedi, tezgâhın önündeki tabureye oturmadan evvel üzerindeki kabanı çıkardı, vestiyere astıktan sonra tabureye kurulup beklemeye başladı.

“Mete’m… Ama öyle söylersen çok üzülür yârin.” Mete’nin sevdiği gibi, demli çay doldururken ince bel çay bardağa, aşkına olan saadet vardı dudaklarında tebessümleşen.

“Bir adam nasıl bu kadar kıskanç olabilir?” sorusu Fuat’ın ağzından çıktığı an Mete’nin, “Sen, ben, bir de Öykü…” dediği an Feride’nin elinde, kitaplığa yerleştirilmek üzere duran kitaplar yere düştü iki genç kadının gülüşüne vesile oldu. Mete, “…biz üçümüz yazalım mı acaba nasıl olabildiğine dair bir kitap? Gelecek nesillere ibret, bir ders ve nasihat hükmünde olur.”

Şule, “İyi misin Feride?” diye sorarken, Öykü, Mete’nin yanına gelip, “Efendim?” dedi, emre amade bir asker disiplininde.

“İyiyim, Şule abla.” Yanakları kızarmış, utangaç bakışlarını yerden kaldıramadığı hâlde düşürdüğü kitapları toparlarken, istisnasız her müşterinin bakışları bu yaşananları izlemekteydi.

“Kitap yazmalıyız kardeşim,” sözleri ağzından dökülürken, Öykü’nün yüzünde anlayamayışına olan utancı vardı.

Çayları servis ederken, “Aç mısınız?” diye soruyordu Melek.

“Ne yemek var?”

Fuat’ın sorusunu, “Burada ikram edebileceğimiz sadece turtamız var ama ev yukarıda. Hemen çıkıp sofra kurabilirim,” diyerek cevapladı Melek.

“Gerek yok. Akşama sizdeyim. O vakte kadar turta yeterli.”

Mete, Fuat ve Öykü turta yiyip, çay içerken kalabalık olan mekânları iyiden iyiye dolmaya başlamış, neredeyse adım atacak yer kalmamıştı. Paketlenen ve pişmeye hazır turtalarla, servise hazırlanan tabaklar. Kasaya giren paralarla bereketli bir gün daha sona ermek üzereydi, dükkânın artık kapanmak üzere olduğunu belli eden loş ışıklarının altında.

“Ben çıkıyorum abilerim, ablalarım. Cümleten hayırlı akşamlar!” deyip, deri montunun fermuarını boğazının altına kadar çektiğinde, bordo renk el örgüsü şapkasını başına geçiriyordu Feride.

“Yalnız mı gideceksin, Öykü bıraksaydı seni?”

Melek’in sorusunu, “Abisi varken bize vazife düşmüyor Melek Hanım,” diyerek cevaplarken Öykü, sesinin tonunda bir öfke vardı genç adamın.

Feride’nin telefonu çaldı, “Hemen çıkıyorum!” diye cevapladı genç kız.

Herkes vedasını sunarken Feride’ye, Öykü ağzını açıp ne tek kelime etti, ne de göz ucuyla dahi olsa baktı ondan tarafa.

Kalan ışıkları da kapadıklarında Levent’in Mete ile konuştuklarını görebiliyordu kaldırımda bekleyen araçların yanı başında. Melek, Şule’nin kulağına eğildi, “Sizde ne var ne yok?” diye sordu.

Şule bir Levent’e baktı, bir Melek’e. Gözlerini gözlerinden kaçırırken ahvalini saran utancı görebiliyordu buğday yanığı tenini esir alırcasına. “Siz derken?”

“Kıyamam ya… Kıpkırmızı oldun canım ya. Levent ve sen diyorum…”

“Allah iyiliğini versin Melek! Bizde ne olsun? İstanbul’da olduğu vakitlerde sabah akşam bana refakat ediyor işe gidip gelirken… Çok… Yardımsever bir insan.” Dili dolanırken, seçtiği kelimeler boğuk ses tonundan zorla seçilirken, gözlerini kaçırdığı adama bakmamak için mücadele veriyordu âdeta.

“Tamam… Şimdi seni rahat bırakacağım. Yalnız kaldığımız ilk fırsatta bana ne var, ne yok anlatacaksın. Anlaştık mı?” Şule başını belli belirsiz aşağı yukarı salladığında gözlerinde gördüğü parıltıya şükrediyordu Melek. Hayatının zorluğuyla bakışları kederlenen Şule, artık gülümsüyor, hüznün en tesirli etkisiyle gölgelenen bakışları mutlulukla tanışıyordu…

“Ne bitmez muhabbetiniz var hanımlar! Hadi artık!”

Mete’nin duymasına gayret ederken, “Beyim bugün çok sitemkâr, Şuleciğim. Ben daha fazla kızdırmadan yanına gideyim. Yarın görüşürüz,” dedi, Mete’ye doğru adım adım yürümeye başladı huzura kavuşurcasına.

Mete’nin açtığı kapıdan arabayı seyrederken, “Suhulet… Merhaba,” diye mırıldanıyordu. Açık kapıya aldırmadan arabanın önünden dolaşıp, şoför koltuğuna kurulurken, Mete’nin bakışlarını üzerinde hissediyordu.

Fuat arka koltuğa, Mete ön koltuğa yerleştiklerinde gitmeye hazırdılar. “Arabaya “Suhulet” deyip, selam mı verdin kardeşim?” Fuat’ın eğlenen ses tonunu duyduğunda emniyet kemerini bağlıyordu Melek.

Omzunun üzerinden bakarken Fuat’a, “Evet abisi… Beğendin mi kızımın adını?” diye sordu.

“Cinsiyeti kadın olan her canlıyı sever o.”

Mete’nin alayına mukabil Fuat, “Nasıl da kendi gibi biliyor beni kocan, görüyor musun Melek?” sözleri geldi Fuat’tan.

Melek’in payına düşense neşeyle gülümsemekti.

*

Akşam yemeğinden sonra odalarının mahremiyetine kavuştuğunda Melek, ilk iş olarak cam bir fanusun içinde sakladığı anne babasından bir parça saydığı toprakla buluşturdu elindeki tazecik toprağı. Bir anne kızın vuslatını görüyordu onun pırıl pırıl gözlerindeki sevgide. Şöminenin önünde bağdaş kurmuş otururken yastığın üzerinde, özenle karıştırıyordu sahip olduğu iki ayrı toprak parçalarını, “Artık hiç ayrılmayacaklar sanki,” sözleriyle.

Ne eleştirdi Mete, ne de onun bu tertemiz niyetine gölge düşürebilecek tek kelime etti. Fanusun üzerini kapağıyla örtüğünde Melek, ellerini yıkamak üzere banyoya geçmeden hemen önce Mete’nin gözlerine baktı. “Delirmedim, merak etme!” derken, kendi yaptığında mantık bulamayışının Mete’ye hissettirdiklerinin farkında bile değildi.

Delirdiğini düşünmüyordu…. Düşünmezdi… O, hasretini çektiği sevdiklerinin, yaşadığı her an mutlu olduklarını düşünmek isteyen küçücük bir çocuktu hâlen… Elinde, kapağını açtığı, sayfalarını çevirip en son kaldığı yerde okuması için bekleyen kitap olduğu hâlde, aklı bambaşka meselelerle işgaldi genç adamın. Meleğinin bu şefkat dolu hâlleri… Birkaç gün içinde Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ne geri dönmesi gerektiği…. Ve işe başlayacak yeni asistanların deneyimsizlikleri.

İkinci mesele en zoruydu belki de…. Gitmesi gerektiğini; yalnız gitmesi gerektiğini Melek’e nasıl anlatacağını bilemiyordu.

İncecik geceliğini giymiş olduğu hâlde yanına gelip, koltuğun koluna oturduğunda, gecenin karanlığını aydınlığa ulaştıran gün ışığı gibiydi onun o zarif bedeni… Parıltısıyla, karanlıktan yorulan gözlerine dünya güzelliklerini bağışlıyor, aldığı nefesi daha çok hissettiriyordu. “Ne düşünüyor benim yârim?”

Kolunu Melek’in beline sardı, vücudunu kucağına çektikten sonra başını müptelası olduğu kokunun saklı olduğu boynuna gömdü. Derin nefeslerle solurken teninden yayılan enfes kokuyu, endişeyi de unutuyordu Mete, yaşadığı sıkıntıyı da. “Seni yatağa atma planları yapıyorum hatun!” Burnunu o ipeksi tende aşağı yukarı sürterken bir iniltiydi Melek’ten kopan ve kalbinin normal ritmini iki katı bir sürate taşıyan. Başını kocasının başına yasladığında baldan bir şelaleyi andıran saçları kendi çıplak göğsü üzerine seriliyordu.

“Mete’m… Kandıramayacaksın… Ah…” Kandıramayacağını biliyordu lâkin, öyle çaresiz tepkileri vardıki Mete’nin dokunuşları karşısında… yorgunluğun doğuracağı rehavetle birbirlerinin bedeninde kayboldukları vakit süresince bir huzuru paylaşacaklardı ve Mete her anından büyük bir zevk duyacaktı.

“Kim..? İftira!”

Başını yasladığı yerden kaldırdığında, teninde bıraktığı o ipeksi tutamların yokluğuydu. “Ayıp ama ya..! Gözlerinden anlıyorum…” Başını yaklaştırırken gözlerine, saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıyordu. “…senin bir ya da birkaç derdin var!”

Pes etmek ya da paylaşma isteğiydi genç adamın söyledikleri. “Pelin Hanım artık torun sevmek istiyormuş.”

Melek alnına bir öpücük kondurdu önce sonra geri çekildi, Mete’nin gözlerine baktı hâlden anlayan, derdini paylaşan bir olgunlukla. “Üzüldüm… Yerine birini bulabildiniz mi?”

“Pelin Hanım’ın, yirmi üç yaşında bir yeğeni var. Bizimle çalışmak istiyor.”

“Ve?”

“Ve… Çok genç…”

“Yani?”

“Yani… Pelin Hanım mükemmeldi. Benim bakışımdan ne istediğimi anlardı. Şimdi yeni mezun bir veletle silbaştan başlamak düşündürüyor.”

Meleğinin gözlerinde gördüğü hayal kırıklığıyla ne derece büyük bir kabahat işlediğini anlayabiliyordu. Keşke nedenini de anlayabilseydi. Sormaktan başka çaresi yoktu. “Gözünden düştüğümü hissetti yaralanan kalbim… Hatam ne ola ki meleğim?”

Vücuduna dolandığı her an şükürler ettiği kollar, kendi sıska bedenine sarıldığında, o masum yüzde bir kınama, bir teessüf vardı Mete’nin hata derecesine not verircesine. “Yeni mezun diyorsun genç kıza! Ayıp! Ne kadar sürebilir ki öğrenmesi?”

Melek’i taklit edercesine kollarını göğüslerinin üzerinde kenetlerken, “Bak sen… Sonra?” diye sordu, olabilecek en kibirli ifade ve en ukala tavırla.

“Sonra…”

“Beklerim ben… Düşün bakalım!”

Mete’nin kollarına bakmak istemiyor gibiydi bakışlarını kaçırabilme çabası. Gözlerini sımsıkı kapadı nefes almadan konuşmaya başladı. Kelimeleri hızlı, cümleleri birbiri ardına sıralama gayretindeydi. Âdeta unutmadan, atlamadan derdini anlatacak, haklılık derecesiyle Mete’nin ukala tavrına nokta koyacaktı.

“Ben de yeni mezunum Mete Bey! Demek ki karın olmasaydım, şirketine iş başvurusunda bulunan herhangi bir kız olsaydım, beni de hiç deneme süresi ya da imkânı ne diyorsanız artık, ondan! İşte ondan tanımadan beni kapının önüne… Yok kapının önüne koyulmak kovulmaktan ileri geliyordu değil mi?” Mete ağzını açıp velev ki bir şey diyecek oldu, elini kaldırdı, “Hayır ben konuşacağım!” dedi, gözlerini gözlerinden ayırmadan.

Ne dudaklarına bakıyordu o yeşiline hayran olduğu gözler, ne kollarına, ne de göğsüne. Sadece gözlerine.

“Doğru kelime; görüşmeye değer bile bulmayacaktın belki de beni! Neden görüşmüyorsun ki sanki? Belki de o en çok aradığın, hayallerini süsleyen asistan bendim! Nereden biliyorsun? Belki sana Pelin Hanımın yokluğunu aratmayacağım! Hı?”

Asla gerçekleşmeyecek bir konuya dair Mete’yi hesaba çekerken, yanaklarını avuçları arasına aldı Mete. “Çok şükür ki; asistanım değilsin!” derken seyrettiği dudaklara kavuşmak için birkaç saniye bekledi… Ardından dudaklarını karısının dudaklarına kavuşturdu.

Uzun uzun öptükten sonra sırtını koltuğa geri yasladı, Melek’in hâlâ kapalı olan gözleriyle öpüldükten sonra aralık kalan ağzını seyretti. Ritmini bulamayan nefesiyle titreyen kalbi acizliğini haykırsa da umurunda değildi Mete’nin.

Âşığıydı karısının.

Hayranıydı.

“Neden?”

“Prensiplerimi çiğnetirdin bana.”

Gözlerini açtı, hayal kırıklığının hüznünü sundu Mete’nin gözlerine. “Çok ucu açık bir soru sordum değil mi?”

Başını, anlamak istercesine eğerken sağ omzuna doğru, yüzünde tembel bir gülümseme vardı genç adamın. “Cevabını istediğiniz neydi hanımefendi?”

Kollarını bedenine daha sıkı sararken, aldığı derin nefesi, “Öpmeyi neden bıraktın?” diye verirken, Mete için başka davete lüzum yoktu düşkünlüğü nefes almak kadar doğal geldiği tabiatına meleğinin varlığını hediye etmek.

*

Mete ve Fuat koşarken, geldiklerinde muhteşem bir kahvaltı sofrasıyla karşılamaktı amacı Melek’in. Ancak sabah bulantısı krebin kokusunu en derinlerde hissettirirken, birkaç kez klozetin başına koşturması icap ediyordu bütün becerisini hiç edercesine.

En son aklına gelen fikirle, Emine’nin namaz başörtüsünü yüzüne pece gibi örtmeyi akıl ettiğinde, artık rahatsız edici hiçbir koku yoktu işini bölen. Krepleri pişirdi, çayı demledi. Masada her şey hazır olduğunda yüzüne örttüğü başörtüyü çözerken, mutfak kapısından içeri giren iki adamla beraber kış soğuğunun o dinçleştiren etkisini hissedebiliyordu.

“Hoş geldiniz.”

Mete, elini beline yerleştirip, vücudunu kendi bedenine yasladığında, “Hoş bulduk hatun,” dedi, burnunu boynuna gömüp derin bir nefes çekti içine şifayı solumak ister gibi titreten bir etkiyle.

“Hoş bulduk kardeşim. Ben banyoya kaçıyorum… Ya da sizden kaçıyorum.”

Fuat’ın sözleri sona doğru uzak bir perdeden geliyor olsa da cümleleri iki gencin de gülümsemesine vesileydi.

“Hadi Mete’m… Terin kurumasın. Kahvaltı hazır.” Sabahın köründe kalkıp, soğuk kış günü demeksizin koşan adamların derdini ya da zorunu anlayabilecek kadar sağlıklı yaşam düşkünü olmayışını bir kabahat olarak düşünürken, ağzını açıp tek eleştiride bulunmuyordu, ne Mete’ye, ne de Fuat’a.

İçten içe kahkahalar atıp, dalga geçmek istese de tek yaptığı; kemale ermiş bir erdemle, hafif bir tebessüm eşliğinde mukabaleydi.

“Pissin, git yıkan diyorsun yani… Peki… Öyle olsun.”

Mete banyo için uzaklaşırken, ardından sesini duyurmaya çalışıyordu Melek, “Ben kahvaltı hazır dedim beyefendi! Kıçınızdan laf uydurmayın!”

Üst kata vardığından emindi ama duyduğu kahkaha tâ kalbinin içindeydi.

Bu mutfağa ilk geldiği akşam, Mete tezgâhın üzerine oturtmuştu Melek’i ve büyük bir maharetle hazırlamıştı akşam yemeğini. O vakitlerde beceriksizliğine ağlayan Melek, şimdilerde krep bile pişirebiliyordu ya… İnsan hayatının bu kadar gayba duçar oluşu çoğu insanı huzursuz hissettirse de, Melek bu gizeme de hayrandı.

Dirseklerini mutfak tezgâhına yaslamış, pencereden arka bahçede yeşilliğinden ve güllerinden taviz vermemiş ağaçları seyrediyordu. Bu mevsimde hâlâ çiçek açabilmesinde elbette işinin ehli bahçıvanlarının da payı büyüktü. Adam titizlikle sağlıksız dalları buduyor, her hafta gerekli vitaminlerle buluşturuyordu ağaçları, çiçekleri ve yemyeşil çalıları.

“Ne düşünüyorsun?”

Fuat’ın, sımsıcak sesi yanı başındaydı. O da dirseklerini tezgâha yasladı, Melek gibi seyretmeye başladı bahçede, gözlerine sunulan manzarayı.

“Mete’den önceki beceriksizliğimi.” Süslemedi kelimeleri ya da başka sözler sarf etmedi yalın olan hakikati demagojik bir çıkmaza sokacak. Gülüşünü duyduğunda başını çevirdi, genç adamın gülen gözlerine baktı. “Neden gülüyorsun?”

“Çok alçak gönüllüsün.”

“Alçak gönüllü mü? Kardeş, hakikat o, hakikat.”

Melek de gülüyordu Fuat ile.

“He Melek, he.”

Birlikte gülüyorlardı aniden aklına gelen meseleyi fısıldayarak söyleme ihtiyacı hissettiğinde. “Fuat! Unutuyordum neredeyse! Mete’nin doğum günü için bir organizasyon düzenlemek istiyorum… Senin yardımına ihtiyacım var.”

“On yedi ocak… Daha çok var. Neden şimdiden strese giriyorsun ki?”

“Çok kalmamış ki Fuad… Az kalmış…”

İsminin Osmanlı Türkçesinden yadigâr hâlini Melek’ten duyduğunda, duman grisi gözlerinde vardı huzuru. “Sen bana hep “Fuad” de… İstediğini yaparım kardeş, ayıp ediyorsun.” Yanağını süsleyen gamzesiyle gülerken samimiyetle, Melek’i ne kadar mutlu ettiğinin farkında bile değildi genç adam.

“Fuad… Ya… Çok iyisin.” Söylemek istedikleri mahcubiyeti altında ezilirken, manevi ağabeyinin sevgisiyle şımarmış bir çocuktu gönlü. “Bir mekân ayarlamalıyız ama Mete’ye ait olmayan bir mekân olmalı. Var mı bildiğin, bir geceliğine bize tahsis edecek?”

Düşünme gereği bile duymadı Fuat, “Hâllederiz,” derken.

Kendinden emin, oldukça rahat bir tavrı vardı Melek’e güven veren.

“Neyi hâllediyorsunuz?”

Melek ve Fuat manzaradan dönüp, Mete’ye bakarken, kelimeler Melek’ten çok uzaktaydı. O hayranlıkla yârini seyrediyor, Fuat’ın sözlerini pembemsi bir bulutun ardından duyuyordu. “Gelmeseydin birader! Ben yalnız da verirdim bu kahvaltının hakkını!”

“Ona ne şüphe!” Karısının karşısına geldi, ellerinden tutup genç kızı masaya oturttu. “Şimdi hizmet sırası bende. Ne içersin? Çay, süt, portakal suyu?”

Hiçbirini içmek istememesi, onu şükürsüz bir hamile mi yapıyordu, bilemese de, “Sadece su içmek istiyorum,” diyebildi.

“Melek… Meziyetlerine; masrafsız, diye bir ekleme yapacağım kardeşim.”

Fuat’ın sözlerine tebessümle karşılık verirken karı koca, Mete eğildi, burnunun ucuna küçük bir öpücük kondurdu. “Siz her sabah böyle koşar mısınız?” Konuyu kendinden uzaklaştırma çabası elbette vardı ama bu sorunun cevabına merakı da azımsanacak bir seviyede değildi.

“Hafta içi koruda, hafta sonu Yeniköy Sahil’de…”

Mete’nin lafını bitirmesini beklemeden konuya giren Fuat, “Senden önce demesi gerekiyordu! Seninle tanıştıktan sonra hâlâ bir düzen tutturamadık. Bilinsin istedim. Devam et oğlum masalına,” derken, tabağına krep almış, ayva reçeliyle buluşturuyordu incecik hamuru.

“Çenesi hiç duruyor mu bakar mısın!” Sözünde sitem olsa ne olurdu ki… O gözlerde kardeşine derin bir muhabbet vardı.

*

Şirketin önünde durduğunda, gönlünde bir huzurdu ona aldığı arabayı kullanıyor olması. Artık, kendinden ayrı tutmuyordu ya Mete’yi… Şükür secdesiyle edebilir miydi teşekkürünü, nasip edene?

“Yorma kendini.” Sözünü, yanağına kondurduğu sımsıcak bir öpücükle mühürlerken, burnunu tenine yaklaştırıp, kokusunu içine çeken meleği, sabrın ehemmiyet derecesini gösteriyordu nefsine.

“Olur Mete’m… Sen de yorma kendini… Rabb’im seni benim için korusun.”

Gözlerini bir şükürle kapadı, açtı. “Âmin, bilmukabele tatlım.”

İnmeliydi, Fuat’ın peşi sıra şirketin giriş kapısından geçmeliydi… Yapamıyordu… Melek’in tazecik çiçek kokusundan kopamıyor, onu işine gönderemiyordu.

“Bence sen benden ayrılamıyorsun.”

“Ayrılmak demeyeceksin birincisi, seni işe alıyorum ikincisi! İn arabadan benimle çalış!”

Tatlı gülüşleri arabanın içini efsunuyla sararken, soğuk parmakları yanaklarını okşamaya başladı şanslı sakalları öpercesine. “Çok ama çok tatlısın… Şimdi, tenezzül etmiyormuşum gibi algılayacaksınız beyefendi ama Vallahi öyle değil… Benim bir işim var. Hatta dükkânım var. Sizin ki kadar büyük bir iş olmasa da, muhtaç bırakmıyor Elhamdülillah.”

“Ukala!” dedi, arabanın kapısını açtı. Nihayet çıkmayı başardığında bir eli arabanın kapısında olduğu hâlde eğildi, “İşe varınca beni ara!” diyerek tembih verdi karısına. “Sürekli ara! Aralar ver ama sonra yine ara! Bir tek beni ara!”

Gitmeden önce bir kez daha duydu o neşe dolu, ömrüne ömür katan kahkahaları. “Nasıl isterseniz efendim. Bugün, telefonunuza cevap vermekten yorulacaksınız.” Kahkahaları yerini muzip bir tebessüme bıraktığında, bir de göz kırptı yaşadığı tehlikenin farkında olmayan meleksi karısı.

“Göreceğiz!”

Öykü, hazır beklerken yanında, “Meleğim önce Allah’a sonra sana emanet kardeşim,” dedi, açık tuttuğu kapıdan arabaya buyur etti genç adamı.

“Emir telakki ederim Mete Bey.” Cevat’ın gurur duyacağı bir saygıyla mukabelede bulunduğunda Öykü, Mete elini yasladı omuzuna, “Sağ ol kardeşim,” diyerek bekledi arabaya binmesini.

Suhulet’in uzaklaştığı caddeyi seyrederken şükrediyordu boş vakti olmayışına. Öğle yemeğinde dedesinin çocukluk arkadaşıyla bir yemek yiyeceklerdi ve Mete, Kongo Demokratik Cumhuriyeti için yapılabilecek yatırımlardan bahsedecekti ihtiyar adama. Sonuç çıkacağından emindi. Daha önce hiçbir teklifini geri çevirmediği gibi, Mete de ihtiyarın projelerine gerekli desteği vermişti.

Odasına ilerlediği sırada, her sabah tek görmeye alıştığı Pelin’in yanında yeni asistan adayını görmek, dün gece Melek ile konuştuklarıyla, yüzüne bir gülümsemenin yayılmasına vesileydi. Hiç tanımadığı insanları, dişli bir avukat edasıyla savunurken dünyanın bütün haksızlıklarını da bertaraf etmek isteyen bir melekti karısı.

Selam verdi Pelin’e ve asistan adayına. Odasına geçtiğinde gözü ister istemez saate takılıyordu. Yirmi dakika olduğu hâlde hâlâ varamamış mıydı Beşiktaş’a? Levent ve Beşiktaş arası ne kadar sürebilirdi ki?

Bir de; “Telefonunuza bakmaktan yorulacaksınız” diyordu hanımefendi! İçten içe bir kavga yaşarken Melek ile tek taraflı olarak, telefonu çaldı, onun o pırıl pırıl tebessümünü seyretti ekrandan.

“Efendim.”

“Mete’m… Acayip trafik vardı, ancak varabildik. Sen napıyorsun?”

“Seni affediyorum!” Sesinde eğlendiğini saklayan bir ciddiyet vardı Mete’nin.

“Ah… Yüce Mete! Sizin bu yüce gönlünüz hep sağlıkla yaşasın.”

Küçücük gülüşlerini duyan bahtiyar kulakları yüzüne bir gülümsemenin yayılmasına vesileydi.

*

“Nasıl bir sürpriz düşünüyorsun Melek? Ne alacaksın kocana?” Turta hamuru yoğururken Şule, heyecanla soruyordu Melek’e.

Tahta kaşıkla turtanın içine koyacakları iç harcı karıştırıyordu Melek de o ümitsiz cevabı sıkıntı dolu bir nefesle vermeye çalışırken. “Bilmiyorum…”

Yoğurmaya kısa bir ara verdi, “Seninde işin zor be güzelim. Adamın bir eksiği sendin, seni de aldı… Artık hiçbir ihtiyacı kalmadı ki,” dedi, devam etti yoğurmaya.

Bir ilham gibiydi Şule’nin sözleriyle aklına düşen fikir. Başını genç kadına döndü, “Şule… Sen süpersin ya!” coşkusuyla, boynuna sarıldı. “Sayende buldum resmen!”

İçtenlikle gülüyordu elinin hamuruyla Melek’e sarılamasa da. “Bir yardımım dokunduysa ne mutlu bana da, nedir bulduğumuz? Ben anlayamadım.”

“Eksiği olan bir şey vereceğim ona… Bebeğimizin fotoğrafını! On altı ocağa randevu almıştım. Didem’e ultrasona girmeye karar verdiğimi söyleyeceğim ve ultrason görüntülerini hediye edeceğim.”

Zahiren basit bir hediyeydi belki hissetmeyene. Melek için ise, daha göremediği bebeğiyle ilk tanışması, babasının evladına olan merakıydı.

“Ya… Çok tatlı… Kim bilir nasıl sevinecek.”

İç harcı karıştırma işine geri dönerken, “Sayenizde hanımefendi,” diyordu yüzünde mütebessim bir ifadeyle. Tarçın ve elmanın kokusunu burnundan uzak tutma çabasıyla yüzüne sardığı tülbentin limon çiçeği kokusunun şifasına sığındığı bu yorucu anında ilhamı kalbine düşürene şükrederken, unutuyordu kokuların verdiği eziyeti. Midesindeki dinmek bilmeyen bulantıya şifa olan; kocasına vereceği hediyenin masumiyetiydi.

Öykü şöminenin önünde kitap okuyordu yarım saattir hiç yerinden kıpırdamaksızın. Feride’nin okulda olduğu vakitlerde hep yaptığı gibi. Öykü’nün karşısındaki koltukta genç bir kız elinde bir başka kitapla oturuyordu fakat ilgilendiği kitap değildi… Bir kez olsun bakışına kavuşamadığı genci hayranlıkla seyretmekti.

Levent, kapıdan içeri selam verip girdi, Şule’nin derin bir nefes aldığını duydu Melek. Dün akşam uzun uzun sormak isteyip, soramadıkları için şimdi müsait bir vakitti. “Şule… Yalnız gibiyiz… Anlatsana.” Sesindeki neşe ve heyecanla, duyacaklarının güzelliğine muhtaçtı Melek.

Yanaklarına yayılan kırmızılıkla Melek’in gözlerine bakmaya çalışırken, dayanamadı, gözlerini kaçırdı Şule. “Ne anlatayım Melek?”

“Ama ya… Sen neden bu kadar utanıyorsun? Anlamazlıktan gelmeye çalıştığını, elma gibi kızaran yanaklarından anlıyorum Şule… Hadi anlat.”

Hamurun üzerini örtüp, dinlenmeye bırakırken, “Melek…” dedi, devamını getiremedi, “Kolay gelsin Melek Hanım,” diyen Levent’in sesini duyduğunda.

“Teşekkür ederim Levent. Hoş geldin.”

Adamın yakışıklı simasından bir gülümseme geçti, “Hoş bulduk,” derken. “Kolay gelsin Şule.”

Şule, tezgâha dönük olduğu hâlde ellerini yıkarken, sırtını seyreden bakışlarında bir hasret vardı Levent’in.

Şule işini bitirdi, “Sağ ol… Hoş geldin,” dedi, ellerini kuruladı.

Yalnız olduklarında da bu kadar utanıyor muydu, anlayamadı Melek. Kısa da sürse, bir evlilik yaşamış, iki çocuk sahibi bir annenin belli bir olgunluğa ulaşmış olması gerekirdi normal şartlarda ama Şule… Yirmi beş yaşında, yaşadığı onca sıkıntı ve üzüntüye rağmen hâlâ yanakları kızarabilen, pırıl pırıl bir kadındı.

“Hoş buldum.”

Levent’in, kulağa tatlı bir enstrümanın, en naif notası gibi dolan ses tonu, saman rengi dalgalı saçlarıyla bir de mavi gözleri vardı Şule’ye kaçış noktası bırakmayan. Geldi, genç kadının önünde durdu. “İyi misin?” diye sorarken, biraz daha eğilmiş, Şule’nin bir adım gerilemesine vesile olmuştu.

Melek, seyretmesi en keyifli filmi, canlı canlı izliyordu âdeta. Bir taraftan elma harcını karıştırıyordu ki, artık altını kapamalıydı, diğer taraftan da yüksek enerji akımı yayan çifte kilitlenmişti. Ocağın altını kapadı, sıcak tavayı soğumaya bıraktı.

“İyiyim… Çok iyiyim. Sen nasılsın?” Yanaklarındaki pembelik, hareketlerindeki telaş ve genç adamdan kaçma çabasına rağmen, ses tonu gayet emin ve sakindi Şule’nin.

“Çok şükür…”

“Allah iyilik versin,” dedi, bir adım daha geriledi Şule.

“Sana da.”

“Âmin.” Ve bir adım daha.

“Sen elma kırmızısı yanaklarınla, elma kasasına düşmeden önce…” dedi, geriye bir adım attı Levent, ellerini cebine soktu. “…ben uzaklaşacağım senden.” Sözlerinin sonunda çapkın bir gülümseme dudaklarına yayılırken, bembeyaz dişlerini gösteriyordu karşısındaki kadına.

“Levent ya… Yine utandırdın!” derken, ses tonunda, utancıyla harmanlanmış bir gülüş vardı Şule’nin, elini alnına yaslayıp, bakışlarını kaçırırken.

Öykü’nün yanına doğru ilerliyordu, “Bir şey yapmadım daha… Ama neyse,” diyerek daha ziyade kendi kendine mırıldanırcasına.

Dükkânlarındaki kadın ağırlıklı müşterileri, iki erkeğin birbirleriyle olan muhabbetlerini hayran hayran izlerken, Şule de müşterilerini izliyordu. “Senin kocan ve arkadaşları sağ olsun… Hiç boş kalmıyoruz,” dedi, Levent’in uzaklığını fırsat bilen bir rahatlamayla güldü genç kadın.

Melek için o gülüşe katılmak, aldığı nefes kadar doğaldı.

*

Sabah geçmiş, öğlen olmuş, randevulaştıkları yemekten çıkıyorlardı ihtiyarla ama Melek ne aramıştı, ne de o harflerine karakter katacak mesajlardan yollamıştı.

“Evlat… Önümüzdeki hafta Ankara’da bir toplantımız var sanayicilerle. Bu konuştuklarımızı orada dile getirelim. Sen benim davetlimsin.” Bir eli Mete’nin elinde, diğer eli omuzundaydı ihtiyarın babacan bir tavırla.

“Nasıl isterseniz Bahri amca. Bizim için çok ehemmiyetli bir mesele. Bu gösterdiğiniz hassasiyette çok değerli. Çok teşekkür ediyorum.” Cebinde titreşen telefonu hissederken, aklında ne Kongo Demokratik Cumhuriyeti kalıyordu, ne de orada yapacakları yatırım. Arayanın; Melek olduğunu fısıldayan kalbini, o huzura kavuşturmaktı tek isteği ve dahi; tek düşüncesi…

“Dedene çekmişsin evlat! Dedene! Rahmetlinin beni ne işlere sürüklediğini bir bilsen…”

“Bir gün dinlemek isterim Bahri amca.” Ama lütfen bugün değil!

“Tabii, tabii. Önümüzdeki hafta görüşeceğiz öyleyse.” Şoförünün açtığı kapıdan aracına binerken seksen iki yaşındaki adam, Mete başını eğdi, “İnşAllah,” diye bir temenni sundu, her ne kadar karşısındaki adamın Kader’e ya da nasip edene bir inancı olmasa da.

“Tabii, tabii.” Yüzündeki gülümseme Mete’ye olan sevgisinin tezahürü gibiydi.

Cebindeki telefon üçüncü tura dönmüş çalarken, aracın uzaklaşmasını fırsat bilip hemen açtı bir sitemi savururcasına. “Sen yorulmak nasıl oluyormuş göreceksin kızım!”

“Selamünaleyküm… Diyebilseydim önce…”

“Bak sen… Kızım, dalga mı geçiyorsun bir de!”

“Mete’m… Barış Manço bir şarkısında çok manidar bir söze imza atmış… Söylesem mi birazını?”

Onun o eğlenen, muzip, yaptığı yaramazlıkla hatasını örtmeye çalışırken büründüğü tatlı tavrını hissederken, yüzüne yayılan gülümsemeye engel olamıyordu Mete. “Söyle!”

“Misin!”

“Melek!”

“Of aman! Tamam ya. Söylüyorum; “Selam almayana yiğit denir mi?” Buydu işte!”

O kısacık mısrayı makamına uygun söylerken, kahkahalarla gülmek istiyordu o enfes sesi öpmek istediği bu saçma sapan hâletiruhiyesinin armağanı olarak. “Vealeykümesselam hatun.”

Tatlı nağmelerden bir gülüş bağışladı işiten kulaklarına, “Ah be Barış abi! Şu şarkıyı dinleyip geçen insanlar da keşke hakikatini anlayabilseydi de, “Selamünaleyküm” dediğimizde bize “Merhabalar” diyerek mukabelede bulunmasalardı… Sizi tebrik ediyorum Mete Ardahan! Eğitime ciddi ciddi cevap verme istidadınız var. Cümleyi doğru kurabildim mi bilemedim… Neyse aman… Boş ver… Nasılsın Mete’m?”

Buraya kadardı sabrı da, hâkimiyeti de. Derin kahkahaları Nişantaşı’nın bu samimiyetten uzak restoranı önünde yankılanırken, Cevat arabayı getirmiş, Tamer kapısını açıyordu. Arabaya yerleştiğinde, “Yavrum sen nasıl bir şeysin ya?” diye soruyordu. Sorusu Melek’e miydi, yoksa Kader’e mi, o an için farkında değildi ama şükrederken hayatının güzelliğinin farkındaydı genç adam.

Gülüyordu… “Şimdi… Bu övgü mü? Yani adlandıramadığın önemsiz nesnelere de “Şey” diyebilirsin ya… Hi..! Ben senin adlandıramadığın bir nesne miyim!” Kahkaha atarken cevap veremiyordu ama karısı telefonun diğer ucunda, “Nasılsın dedim ona da cevap alamadım. Telefonda sağlıklı bir iletişimimiz yok sanırım. Bunu fark etmemiz çok iyi. Gerçi ben fark ettim ama… Hadi yine iyisin! Ben paylaşımcı bir kadınım,” diyordu.

“Canını sevdiğim… İyiyim çok şükür. Çenenden anladığım kadarıyla sen de, siz de iyisiniz.”

Sürekli konuştuğunu yüzüne vurmasını yanlış değerlendirme olasılığı yüksekti. Ama o, “Oh… Rahatladım! Yaygara çıkarmam lazım ki aramamamla ilgili beni sıkıştıramayasın.” Bir sessizlik olduğunda telefonun diğer ucunda, gülüşler kopmak istiyordu Mete’nin dudaklarından. “Bunu söylememeliydim, değil mi?”

Mahcubiyetin hakikat tonunu dinlerken karısının sesinden, şükrediyordu her düşündüğünü söyleme hasletine. “Meleğim… Kendi kendine çukur kazdın ve içine düştün. Al sana sıkıştırma; neden aramadın bu kadar vakit?”

“Büyüdüğümde daha akıllı olacağım,” derken hissettiği, yanaklarındaki ateşle, elini alnına vurup, hatasına vahlandığıydı. “Bugün Bahri Aktürk ile buluşacağını biliyordum. Arayıp rahatsız etmek istemedim.”

“O güzel kafana girmiyor değil mi; senin sesini duymadığımda rahatsız olduğum…”

Şirkete gidişi, Melek’in o tatlı bir yaz melteminin huzurunu bağışlayan sesinden anlattıklarını dinlemekti.

*

Akşam yemeğinden sonra çekildikleri salonda Mete ve Fuat televizyonda haber seyredip sohbet ederken, Melek, Ayşe ile, yazılan harflerin sessizliğinde muhabbet ediyordu.

“Mekân ayarlamam lazım.”

“Fuat’a sordun mu?”

“O da bakıyor… Yardım edecek ama içim içime sığmıyor. Bunca yıl her doğum günü arkadaşları tarafından bir şölene dönüştürülmüş bir adamdan bahsediyoruz. Ben ne yapacağım da özel olacak hiçbir fikrim yok!”

“Ah be kuzu! Emin ol; gökteki yıldızları indirmiş olsalar Mete’ye, senin yanında geçirdiği ilk doğum gününde yaşayacağı huzuru yaşatamaz ona.”

“Öyle mi dersin?”

“KESİNLİKLE!”

Büyük harflerle sunduğu siteme gülerken sesli sesli, iki adamın bakışları üzerine dönüyordu Melek’in. “Tamam ya… Bakmayın deliymişim gibi,” derken, telefonu kucağında bırakıp, elleriyle yüzünü örttüyordu abartılı tavrına şekil katarak.

“Gibi mi? Delisin ya zaten bir tanem…”

Ellerini gözlerinden çektiğinde, çapkın bir tebessüm vardı o hayranı olduğu dudaklarda. Melek’e sağ gözünü kırptı, bakışlarını Fuat’a çevirdi.

“Ne oldu? Tamam kızmadım ya! Susma sen!”

“Hepsi senin suçun canım! Kızdın bana, seslicene gülünce Mete ve Fuat delirmişim sanmasın diye açıklama yapmak zorunda kaldım.”

Uzun bir sessizlik oldu iki arkadaş arasında. Tâ ki Melek, “Susma!” diyene kadar.

“Fuat… Orada mı?”

“Evet.”

Yine sessizlikte, okuyamadığı kelimelere hasret bir bekleyişti.

“Bana anlatmadığın bir şeyler var… Değil mi?”

Hissediyordu Ayşe’nin acısını tâ kalbinde.

“Hamilesin zaten bir de bize üzüleceksin hiç derdin yok gibi! Boş koy!”

“Anlat! Anlat! Anlat!”

Elli dokuzuncu “Anlat” kelimesini henüz gönderdiğinde gördü Ayşe’nin pes edişinde aşikâr olan cümleyi. “Beni bıraktı… Türkiye’ye geldi. Olanımız bu!”

Bu sözlerden sonra artık yazılmasını bekleyeceği harflere tahammülü kalmamıştı Melek’in. Oturduğu koltuktan, “Ayşe’m ile konuşacağım. Müsadenizle,” diyerek kalktığında, Mete, “Bir sorun mu var?” diye sordu, âdeta sıkıntısını hissetmiş gibi.

“Yok! Yani… Sesini duymam lazım sadece.” Ani tepkiler vermemeyi öğrenmeliydi. Birkaç ay sonra anne olacaktı ama hâlâ sükûnetini muhafaza edebilen bir olgunluğa sahip değildi.

Tam salondan çıkacağı sırada duydu Fuat’ın sesini. “Melek!” dedi, Melek’in bakışlarını görmeyi bekledi. Göz göze geldiklerindeyse devam etti, “Tek tarafı dinleyip, gömme bu garibi.”

Başını aşağı yukarı sallarken kabulünü gösterebilmek için, endişe düğüm olmuş, boğazından geçecek nefese engel oluyordu.

*

Melek’in sararan yüzündeki anlık değişim, bir gülüşüyle huzura kavuşan benliğindeki hayatın varlığı kadar titrekti. O nasıl ki Melek mutlu olduğunda mutluysa, mutsuzluğu yüzünden okurken de o kadar tehlikeydi etrafındakilere.

“Neden gömecek seni? Ve neden Fransa’da değilsin? Şunun aslını bir anlat artık!”

“Ya adamın katili olacağım… Ya da onun!”

“Neden?”

“Ona her şeyi anlatmış! Benim karşıma geçip; “Aicha… Her şeye rağmen sevgi dolu bir genç kız. Ona yaptıklarına rağmen hâlâ sana karşı sevgi duyabiliyorsa, günün birinde beni de sevebilir,” diyebildi! Peki bu cesareti nereden buldu?”

Öfkeliydi… Gözleri fırtına öncesi bulutlarının yüklendiği o azgın damlaların korunduğu grilikteydi. Keskin ve koyu!

“Kıza ne yaptın?”

Oturduğu yerden kalktığında bir hiddet peyda olmuştu hareketlerine. “Ben gidiyorum birader!”

“Delirdin mi birader? Otur oturduğun yerde!”

Onu ikna edemeyeceğini biliyordu. Söz dinlemeyecekti. Gidecekti.

Mete’nin tek istediğiyse, Fuat’ın sakinleşmesiydi.

“Sabah altıda gelirim. Hadi EyvAllah!” Yeni yardımcılarından olan İnci’den paltosunu alırken, “Melek’e söyle, kusura bakmasın,” diyordu.

“Meleğimi bilmem ama ben kusura bakıyorum.”

Derin bir nefes çekti sıcacık ciğerlerine. Serbest bıraktığında o nefes latif bir buhar olup uçuşuyordu içindeki efkârı savururcasına. “İzin ver sakinleşeyim… Konuşuruz.”

“Bir delilik yapma da sakinleşme adına. Sonra pişman olan yine sen olursun!”

Fuat, alay dolu bir bakışla genç adamı baştan aşağı süzerken, “Arslanıma evlilik ne yaramış be! Bir olgunluk katmış o sabırsız fıtratına,” diyordu.

Arabasına kadar geçirirken kardeşim dediği adamı, onun bir gün mutlu olabilmesi tek dileğiydi Mete’nin.

*

İstemsizce akıyordu gözlerinden damlalar tuhaf bir ritimle. Önce küçük bir damla süzülüyor, hemen ardından iki damla daha izliyordu o küçücük damlayı tek bırakmamak istercesine. “Ayşe’m… Lütfen sen de gel artık… Gel… Burada daha iyi hissedeceksin belki de…”

Yorgundu Ayşe’nin sesi, “Hissedemem meleğim,” derken. “Onunla aynı şehirde olmaya hazır değilim.”

Derin, titrek bir nefes çekerken içine, “Peki ne yapacaksın?” diye sordu çaresizce.

“Bekleyeceğim. Bu da geçecek, biliyorum. Biz… Daha kötülerini de gördük, değil mi?”

“Haklısın… Sen… İyi ol bir tanem.”

Mete odaya girdiğinde, henüz vedalaşıp kapamışlardı telefonu. Nispeten dinen gözyaşları, Mete’nin şefkat dolu bakışlarıyla karşılaştığında yeniden coşuyordu.

Bir kolunu dizlerinin altından geçirdi, diğerini sırtına destekledi Mete. Kızı kucağına alması saniyelerle anabileceği kadar kısa bir süreyken, Melek daima yeri orasıymış gibi başını yârinin göğsüne yasladı, yumuşacık kazağın naifliğine akıttı hüznünü.

Ne ağlama dedi Mete, ne de saçını okşamaktan başka bir harekette bulundu. Neden sonra sakinleştiğinde ancak sordu, “Bitti mi?”

Başını yasladığı yerden kaldırdığında, gözlerine bakan gözlerde vardı üzüntüsü. “Bitti…” Burnunu çekerken, ne kadar acınası ve ne kadar zavallı göründüğünden bîhaberdi Melek.

“Hayatı sorgulama sebebimsin.”

Kalbinin kırıldığını belli etmemeye gücü yoktu. “Neden ya..?” derken.

“O gözler o kadar suyu nasıl akıtabiliyor?”

Bir rahatlamaydı gönlünden geçen. Olumsuz bir söz duymayı beklerken, naif bir soruyla karşılaşacağını tahmin edememişti belki de. “Su değil ki onlar Mete’m… Ve sanırım kazağında bundan nasibini aldı.” Gözyaşlarıyla ıslanan bölgeye dokunurken, “Nasıl bu kadar yumuşak olabiliyor?” diye sordu Melek, bu saçma sapan ruh hâlinden taşan bir merakla. Daha önce bu kadar yumuşak bir yüne dokunduğunu hatırlayamıyordu.

“Kaşmir.”

“Vay canına! Gözyaşlarım akmakta haklıymış! Buna verilen paraya da bilmeden ağlıyormuşum meğer!”

Mete’nin kolları bedenini sardığında, “Kurban olurum seni Yaratan’a!” diyordu tekrar… tekrar.

*

Gecenin şerri, sabahın hayrına ulaşmış gibiydi bir sükûnet yaşayan Fuat’ta. Olanı biteni sakince anlatmaya çalışırken, sekiz kilometrelik koşuyu, ikinci tura dönüyorlardı. Mete, mantığı ve vicdanıyla, “Haklısın!” diyordu Fuat’a. “Ama atladığın bir şey var! Bu kız seni seviyor… Yıllar önce yaptığın o günahı bile affetmişken, kıçı kırık Fransız’ın gazıyla kızı bırakıp dönmen yanlış! Tutsaydın elinden, onu da getirseydin zorla!” Bunları da söylemek zorundaydı.

“Olsaydı, yapsaydı, gelseydi, gitmeseydi! Hepsini tekrarlarken bile tek yapabildiğim aklıselim davranış; ondan uzaklaşmak!”

Söyleyecek sözün bittiği yerdi Mete için. “Size çare; zaman.” Turun sonuna geldiklerinde, korunun eve bağlanan patikasından aşağı koşmaya başlamışlardı birbirine müsavi adımlarla.

Mutfağın kapısını selam vererek açtığında, kızaran patatesler davetkâr bir kokuyla karşıladı iki adamı. Mete’yi gördüğünde gülen yüzüydü kabul olan duasına şükürleri. “Çok bekletmeyin beni,” derken, kavanozdan tabağa döküyordu hatırı sayılır bir miktar reçeli.

Fuat, banyo için çıktığında, Mete önce karısının sırtını göğsünde hissedeceği kadar yaklaştı yârine, sonra burnunu dayadı ensesinin o sımsıcak kokusuna. “Bekletmek haddim değil şahsen! Çayımı koy! Beş dakikaya yanındayım.”

Sözlerinin sonunda dayanamayıp o sıcak süt üzerinde oluşmuş, latif kaymağı andıran naif teni dişlerinin arasına aldı, emerek serbest bıraktı. Bir öpücük kondurduğunda kızarmaya başlayan pürüzsüz tene, Melek’in dudaklarından dökülen bir iniltiydi, “Dizlerimi titrettin yine!” sitemi.

Kızın bedenini de bıraktı, merdivenlere doğru yürüdü hızlı adımlarla. “Titretirim ben! Çay koy, geliyorum hemen!”

Bakışlarını, sırtına yayılan ısıda hissediyordu genç adam.

Dönmedi.

“İnanılmaz bir adamsınız Mete Bey!” dedi, dönmedi.

Küçük gülüşleri kahkahaya dönüşürken döndü, “Sen gül… Varsın çay eksik kalsın,” dediğinde merdivenleri ikişer üçer çıkmaya başladı.

*

Fuat ile karşılaşmaya hazır hissetmiyordu kendini Melek. Önceki akşam tek taraftan dinleyip karar verme dediği hâlde, Ayşe’yi bu kadar üzeni nasıl dinlerdi? Nasıl haklı sebeplerini anlatmasına sabredebilirdi?

Birkaç dakika sonra yanına geldiğinde fark etti ki; Fuat’tan öğrenmek istediği hiçbir şey kalmamıştı. Fuat, kendisi için hazırlandığını bildiği kahveyi büyük bir kupaya boşaltırken cebinden bir kart çıkardı, Melek’e uzattı.

“Bu ne için?” Öğrenmek istediği bir şey kalmadığını sanırken kartviziti elinde tutmak, yeni merak konuları çıkarıyordu önüne.

“Yakın bir arkadaşımızın Bebek’te bir gece kulübü var. Çok klas bir mekândır. Ortağı Irmak Çağlar sana yardım edecek. Bugün bir görüşün istersen… Seni bekliyor.”

Fuat’a kızgın kalmak zordu. İlgiliydi, iyiydi, şefkat doluydu kalbi. “Ayşe’me nasıl kıyabildin?” sözleri dudaklarından dökülürken, bir yabancının sesini duyar gibiydi Melek.

Fuat’a bunu söylemiş olamazdı!

“Canım yanmıyor mu sanıyorsun?”

Yanıyordu… Belliydi gözlerini esir alan hüzünden. Belliydi fersiz ses tonuyla meramını dökme çabasından.

Kartta yazan “Irmak Çağlar” ismine dikti bakışlarını, “Teşekkür ederim,” diye mırıldandı.

Kartı pantolonunun cebine sakladıktan sonra Mete’nin bardağına çay doldurdu dalgın hareketlerle. Onun görmemesi gerekiyordu sürpriz olması için çabaladığı doğum gününe dair hiçbir şeyi. Parfümünün kokusu burnuna dolarken dönüp bakmasına gerek yoktu Mete’nin varlığını görebilmesi için. Kalbi onu hissettiği anda gözü görmese de… Mete yanı başındaydı daima.

*

Simsiyah duvarları olan koridordan geçerken hissettiği heyecanı yadırgıyordu alıştığı olgunluğu. Siyah duvarların sonunda, aşağıya doğru inen merdivenlerde siyahtı. Led ışıklar her basamağı aydınlatma görevi görse de bu esrarengiz ortam için çok ciddi bir aydınlanma sağlayamıyordu.

Yüksek bir platforma kurulmuş devasa dans pistini çevreleyen demir profiller ışıl ışıl parıldıyordu. Uzun, ince, esmer bir kadın, yanında duran adama bir şeyler anlatıyor, elindeki çizelgede parmağıyla yaptığı takibi çek ediyordu.

Fuat, “Irmak! Bu kadar çalışma yeter!” diye seslendi, kadın bulundukları tarafa döndü.

“Hoş geldiniz!” dedi, oldukça coşkulu bir ses tonuyla, bulunduğu platformdan inerek yanlarına yürümeye başladı. Fuat’ın tam önünde durduğunda, tekrar etti, “Hoş geldiniz!” Samimi bir arkadaştan ziyade, beraber paylaşılan yatak odası maceralarından taşan bir ateşle sarıldığında kadın, Melek’in hissettiği kıskançlık kalbinde atan damarları düğümlüyordu âdeta.

“Nasılsın Fuat?”

Ve belli ki; uzun süredir de tanışıyorlardı.

“İyi… İyi…” dedi, kadının ellerini ellerinin arasına aldı bir adım geriledi. “Sen de iyisin tatlım.”

Gözlüklerinin üzerinden baktı Fuat’a, “Seni gördüğüm içindir,” derken.

Bu samimi muhabbetlerinde kendini fazlalık hissetmesi bir yana, şimdi bu iki geri zekâlıyı bırakıp, doğum gününe dair her planı iptal etmeliydi.

Evet! Bunu yapmalıydı!

“Seni Melek ile tanıştırayım. Sana bahsettiğim ama bir türlü tanıştırma fırsatım olmadığı kardeşim Mete’nin eşi olur kendisi.”

Kadının incecik boynu, yutkunuşunu gizleyemezken, kadınla aralarında oluşan elektriği bütün hücrelerinde hissedebiliyordu Melek.

İncecik elini uzattı, “Memnun oldum Melek… Irmak Çağlar ben.”

Uzanan eli kabul etti. “Ben de memnun oldum Irmak Hanım.” Daha önce böyle bir harekette bulunduğunu hatırlamıyordu Melek. Karşısındaki insan kim olursa olsun, asla bir resmiyet olsun istemez, samimiyetini tanıştığı ilk dakika göstermek isterdi aksine. Ama şimdi… Yirmi bir yıldır yaptığı eylemleri sıfırlayan bir şımarıklığı hissediyordu kalbinde.

“Lütfen ayakta kalmayın. Odama geçelim. Orası buradan daha havadardır.” İnce, zayıf yüzüne büyük gelen masmavi gözleriyle, Julia Roberts’i hatırlatan büyük bir ağzı vardı Irmak Çağlar’ın. İşveli kalçalarını Fuat’ın önünde sallayarak asansöre ilerleyen Irmak Çağlar’ın.

Asansör asma katta açıldığında, Bebek Sahili’ni cömert bir manzarayla önlerine sunan pencerelerden gri ve siyahın hâkimi bir odaya girmişlerdi. Fuat ve Melek’e oturmaları için yer gösterdi, kendi de masasının arkasına geçmek yerine Fuat’ın yanı başına çektiği koltuğa kuruldu, kusursuz bacaklarını açığa çıkarırcasına bacak bacak üstüne attı.

“Sizin için ne yapalım Melek Hanım? Aklınızda ne varsa anlatın lütfen.”

Aklında olan tek şey; buradan bir an evvel çıkıp gitmekti.

“Aslını isterseniz… Sevdiklerimizle geçireceğimiz bir akşam olacağı gerçeği. Tek isteğim Mete’nin bir şey fark etmemesi. Yani; gizlilik.”

“Bu zor olmaz emin olun. On yedi ocak… Vaktimiz var.”

Kocasının doğum gününü biliyor olmasına takılmamalıydı. Ancak, “Siz Mete’nin doğum gününü biliyor musunuz?”

Gözlüğünün çerçevesini düzeltmek istercesine parmaklarıyla kavrarken Irmak, “İş dünyasında doğum günleri çok önemlidir,” dedi, karşısındaki yeni mezun öğrenciye ders vermek istermiş gibi. Tavrı asla ukala ya da bilmişlik taslayan bir kadın gibi olmasa da, içten içe Melek’e burayı terk etmesini söyleyen ses sayesinde fikrine gelen; Mete kadar olgun bu kadının her şeyi biliyor olduğuydu.

Ve haklı oluşu.

Yapabileceklerini ve yapılmasını istediklerini uzun uzun konuştuktan sonra ayrılırken DreamNight’ten, tekrar buluşacakları günü kararlaştırmayı ihmal etmediler.

Fuat’ın eşliğinde Beşiktaş’a giderken, her an patlayacak kadar tehlikeli bir durumda hissediyordu kendini Melek. Kırılgan bir sessizlik vardı arabanın motorunu dövercesine bir yoğunlukta. İçinde söylemek için biriktirdikleri kalbinin ritmini bozuyor, heyecanı ellerine üşüme olarak yansıyordu.

“İyi misin?”

İçeride, kalbinin ve vicdanının derinliklerinde verdiği savaşı belli ki gizleyememiş, aşikâr ederek yanında duran adama açık etmişti. Daima soğukkanlı olamayışına, duygularını gizleyemeyişine vahlanacaktı. Yaşı kaç olursa olsun… “Evet.” Uzun cümle kurma gafletinde bulunmaması bir nimetti sınırda duran asabiyeti için.

“Peki.”

Melek konuşmak istemiyordu fakat Fuat konuşmalıydı! O kadınla arasında hiçbir şey geçmediğini, her erkekle olan samimiyetinden kaynaklanan bir yılışıklığı olduğunu söylemeliydi Irmak’ın.

Ama o, “Peki” kadar küçük harflerden oluşmuş bir kabullenişle, Melek’i agresif ruh hâlinin sıcak sularına atıyordu!

Beşiktaş’a gidene kadar geçen sürede bir daha konuşmadı. Fuat’ın olduğu tarafa da bakmadı. Tek yaptığı; pencereden akan manzarayı seyredip, doğum günü için farklı bir yer bulma düşüncesini ortaya atışına öfkelenmesiydi…

Kaldırımın önünde arabayı durdurduğunda Fuat, “Teşekkür ederim. Zahmet oldu sana da,” dedi, inmeye hazırlandı Melek buz misali ahvaliyle.

“Ne zahmeti… Aksine çok eğlendim.”

İnmekten vazgeçip, ciddi bakışlarla süzdüğü yüzde, içten içe eğlenen bir adamın kibir dolu bakışları vardı. “Eğlenmenize çok sevindim Fuat! Görüşürüz!” Özellikle “Fuad” demeyerek gösterdiği tepkisiyle gurur duyarak indiği araçtan Fuat’ın sesini duydu en son, “Elbet patlayacaksın. Beklerim kardeşim,” diyordu.

Patlamayacaktı.

Sakin olacaktı.

Ve tabii en önemlisi; Ayşe’ye anlatmayacaktı.

*

Didem karnının üzerine buz gibi jeli dökerken, heyecanına küçük gelen bir kalbi vardı Melek’in. Bebeğini görecekti… İçinde yaratılan bebeğini.

“Çok soğuk ama sen irkilmedin bile Melek. İyi misin?”

Tatlı bir gülümseme vardı Didem’in dudaklarında naif ses tonuyla sorduğu sorusuyla.

“Çok heyecanlıyım! Galiba heyecanımın altında kaldı üşüme hissi.”

Ayşe, Melek’in elini ellerinin arasına aldığında, “Hadi da artık! Görelim bebeğimizi. Sabrım kalmadı!” diyerek isyan ediyordu. Ayşe, sabah indiği uçaktan soluğu Melek’in yanında aldığında, iki arkadaş birbirlerine sarılıp Bir Parça Aşk’ta çekilen hasreti unutturan bir kavuşma yaşamışlardı.

Uzun uzun yaptıkları sohbet Melek’in gözlerinden damlarken, Ayşe o metin tavrında en ufak bir zafiyet göstermemişti. Aksine; “Üzülme… Hiçbir şey, senin o tek damla gözyaşına değmez!” diyerek, Melek’e güç vermeye çalışmıştı.

Ayşe, ne derse desin… Melek’i ikna edebilecek gücü bütün mevcudiyetinde zahiren yaşasın… Melek görebiliyordu o çikolatanın en tatlı tonunun parıldadığı gözlerdeki feri sönmüş bakışlarda hâsıl olan hüznü.

Didem, monitörde gösterdiği garip şekle işaret ederken, “Bebeğinin gelişimi çok güzel… Bak,” dedi, parmağıyla görünüşünden hiçbir şey anlayamadığı gölgeyi gösterdi merakla monitöre bakan iki arkadaşa. “Bu gördüğün senin bebeğin.”

Melek ağzını açıp tek kelime edemiyordu ama Ayşe, “Teyzesi kurban olsun onu verene!” diyordu sevgi dolu bir ses tonuyla.

“Birkaç açıdan görüntüsünü alalım bebeğinizin…” Dediğini yaparken Didem, Melek kendi bedenine sarılmak istiyordu bebeğini hissetmek istercesine.

Karnındaki jeli temizlerken gözlerinden taşan mutluluk Ayşe’ye ulaşmış gibiydi, “İnanamıyorsun değil mi?” derken.

“İnanamıyorum Ayşe’m… Onu…” dedi, henüz örttüğü karnının üzerine elini yerleştirdi, “…burada hissedebiliyorum… Kalbim onun varlığına kilitli ama… Görmek çok farklıymış.”

Uzandığı yerden kalkarken, Ayşe’nin, “Bebeğimiz çok şanslı meleğim,” fısıltısını duydu. Duydu ve hareketi durdu Melek’in.

Söyleyeceği sözü biliyordu Melek. “Sevgi dolu bir annesi var” diyecekti. Melek ise, “Çok şanslı… Onu çok sevecek Ayşe teyzesi olacak,” deyip, sımsıkı sarılışını hissetti Ayşe’nin.

İçindeki duygular, ahvalini esir alıyordu güçlü arkadaşının. Kolları Ayşe’ye sımsıkı sarıldığında, “Her şey düzelecek bir tanem,” diyor, genç kızın sırtını teskin eden dokunuşlarla okşuyordu.

“Geçecek,” dedi, başını yasladığı yerden kaldırdı. “Hadi bebeğimizin fotoğraflarını alalım.”

Ağlayabilmek nimetti… Ayşe de ağlayabilseydi, içindeki hüznü akıtabilseydi bir parça rahatlama hissedebilirdi belki. Fakat, o yüzüne pırıl pırıl bir gülümseme yerleştirdikten sonra Didem’in karşısına çıkmaya hazırdı.

Ertesi gün Mete ve Fuat dönüyordu, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden. Bu hazırladığı sürprizi bir kutunun içine yerleştirmek ve o kutuyu hediye paketi yapmaktan başka bir işi kalmamıştı Melek’in.

Didem ile uzun uzun gebelik seyri hakkında konuştuktan sonra muayeneden çıktıklarında son kontroller için Irmak ile buluşması gerekiyordu. Bütün bu geçen süre boyunca bir araya geldikleri her vakit, yalnızca yardımseverliğine şahit olduğu Irmak Çağlar, aynı zamanda çok konuşkan, çok eğlenceli muhabbeti olan bir kadındı.

İçten içe ona ısınamamış olmasına bir neden göremese de, bu işler bittiğinde bir daha görüşmek isteyeceği bir kadın da değildi ne yazık ki. Sadece Fuat ile geçmişte kaldığı belli olan bir ilişki yaşadığı için kadına böylesi bir cephe almış olması belki yadırganabilirdi ancak umurunda değildi Melek’in…

*

Melek’ten bu topraklara geri gelebilmek için tabiri caizse resmen; icazet alması gerekmişti. Mete’nin yanında olmak isteyişi, yalnız göndermek istemeyen şefkatiyle işi iyice zorlaştığında Fuat imdadına yetişmişti mantığıyla;

“Sen yanımızdayken dikkatimiz dağılıyor Melek. İzin ver gidelim işimizi bitirir bitirmez yanına gelelim.”

Yanındaki varlığıyla algılarının kapandığını gizlemiyordu Mete. Dünya bilsin umurunda değildi. Ancak onu koruması gerekiyorsa koruyacaktı. Yanında olmaması gerekiyorsa bir müddet bu bekleyişe katlanacaktı.

Şimdi Hasan Menevşe, endişeli olduğu konuda üç adamı karşısına almış konuşurken, aklı da Melek’teydi, kalbi de.

“Sizden sonra Osman ile birlikte okula gittiğinde Hafsa Hanım… Nabi kız kardeşini kaçırmaya çalıştı ne yazık ki… Gitmek istemeyişi ve Osman’ın yerinde müdahalesiyle bu zorbalığı bertaraf edilse de buna yeniden teşebbüs edeceği de bir hakikat. Hatta gerekse, kız kardeşini öldürecek kadar gözü dönmüş.”

Fuat, “Kız kardeşiyle zoru neymiş?” diye sorarken, Mete de bir anlam veremiyordu bu saçmalığa.

“Daha önce de Hafsa Hanım ile konuşup, onu yanında istediğinden bahsediyordu. Ne annesi ne de ben böyle bir şeye izin veririz.”

“Neden sadece Hafsa? Neden annesi ya da kardeşi değil de, gencecik bir kızın yanında olmasını istiyor?”

“Gencecik olduğu için…”

Fuat ve Mete birbirlerine baktıklarında ikisi de anlamışlardı artık hakikati.

“Abi, söyle ne yapmamız gerek? Bir sebebi var değil mi bu ziyaretimizi uzatma çabanızın. Yoksa Salvatore iyileştiği hâlde, bir gün daha bizi misafir etmek isteyişinizin başka bir sebebi mi var?” Mete’nin tek isteği, bu ülkeye hizmet aşkıyla yanan, bu sömürülen, yok sayılan insanları kendi vatandaşlarıymışçasına korumaya çalışan adama bir nebze de olsa yardım edebilmekti.

“Haklısın, Mete kardeşim.” Sözlerini Cevat’a dönerek tamamlarken, gelecek olan konuşmaya dair hiçbir fikri yoktu kimsenin. “Hafsa… Yirmi iki yaşında, pırıl pırıl bir genç kız. Cevat kardeşim, eğer rızanız olursa, Hafsa Hanım ile evlenmenizi rica ediyorum.”

İçtiği çay, Mete için lezzet doluydu ama… Aynı şey Cevat için geçerli değildi belli ki. Elindeki çay bardağını masanın üzerine bırakırken, çakmak çakmak gözleriyle bakıyordu Hasan Menevşe’ye. “Olmaz!” Konuşmayı sevmeyen bir adamın kısa ve öz ifadesiydi Cevat’ın dudaklarından dökülen.

“Nedenini sorabilir miyim sakıncası yoksa?”

“Yaşına uygun bir damat bulun!” Cevat’ın latif ses tonunda, çok sık rastlanamayacak bir hiddet vardı.

“Yaşına değil, onu koruyup, kollayacak bir damada ihtiyacımız var.” Adamın Cevat’ı ikna etmeye çalışırken ki ses tonu kararlıydı.

Mete, Cevat’ın düştüğü zor duruma, “Neden böyle bir yol deniyorsunuz?” diyerek, bir aydınlık katmak istercesine sordu.

Çalışma masasından kalktı, karşılarında bulunan, Cevat’ın hemen yanında duran koltuğa oturdu Hasan. “Hafsa Hanımın bu ülkeden herhangi biriyle evliliği demek, onun bu topraklarda kalacağı anlamına geliyor. Cevat kardeşim, saygılı, disiplinli ve her şeyden önemlisi sadakatle bağlı olduğu değerleri var.” Başını Cevat’a çevirdiğinde, “Çeçenistan’daki mücadeleni unutmadım kardeşim. Bosna’da şehit düşen bir adama verdiğim sözü de unutmadım. Onu, senden başkasına emanet etmem!”

Cevat ve Hasan birbirlerini tanıyorlardı. Ve o Cevat nasıl bir sır küpüydü ki; bunu söyleme gereği bile duymamıştı.

“Siz tanışıyor musunuz?”

Soru Mete’nin içinde dönüp dururken, Fuat’ın ağzından çıkmıştı.

Cevat, ürkütücü bir sükûnetle çayını yudumlarken, Hasan, “Tanışıyoruz,” dedi. Kısa ve öz.

“Neden bundan bahsetmediniz daha önce?”

Cevat, çayını masanın üzerine bıraktı, dikkatle baktı Mete’nin gözlerine. “Sorumlu olduğum kişiler ölmüş olsa bile görev… Kutsaldı.”

Geçmiş zaman kullanarak tamamladığı cümlesinde saklı kalan özneler de meraktı şimdi Mete için. Başını, kabulünü gösterebilmek için eğerken, ısrar edip, devasa arkadaşını, daha doğru bir ifadeyle; abisini zora sokacak değildi.

“Nabi gözaltına alındı ama orada iki haftadan daha fazla tutamayacaklar yine, biliyoruz. Düşün kardeşim. Çeçenistan’da kurtardığın bacılarımızdan daha kolay bir durumda değil Hafsa Hanımın durumu.”

Merakı daima meleğine yakıştırıyordu. Onun o sorarken ışıldayan, cevap alamadığındaysa öfkeyle bakan gözlerine… Kesinlikle yakışıyordu merak… Fakat otuzuna merdiven dayamış bir adam da pek de şık duracağını sanmıyordu.

“Düşüneceğim. Size âşık bir kız çocuğuyla evlenmenin caiz olup olmadığını da düşüneceğim!” dedi, oturduğu koltuktan, “Müsaadenizle,” diyerek kalktı.

“Müsaade senin kardeşim.”

O geniş omuzlarına bir dünya yük verildiği hâlde, ne en ufak bir sendeleme vardı metanetinde, ne de zafiyet gösterirdi o kuvvetiyle.

Cevat çıktı, Mete ve Fuat aynı anda, “Anlat abi!” dediler. Birbirlerine baktıklarında lise çağına geri dönmüş gibiydi iki genç adam.

“1991 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı’nın verdiği görevle Çeçenistan’a gönderildim. Hahalgi Dağı’nda bulunan kampa vardığımda, Cevat oradaki gençlerle birlikte eğitim görüyordu. Henüz on beş yaşında, gözü kara bir gençti. Benim anlatabileceklerim sınırlı.”

“Hafsa Hanımın size olan hislerinin farkında olan bir adama bu teklifi nasıl yapabiliyorsunuz?”

Fuat’ın haklı tespitiyle Mete’nin soru sormasına gerek kalmamıştı yine.

“Her şey geçer, her şey değişir. Ben Hafsa Hanım’ın babasının yokluğunda hayranlık duyabileceği bir baba figürü olabilirim ancak…” Adam kendini kandırıyordu.

Ya da böyle düşünmek istiyordu. “Bundan fazlası olduğunu biliyorsunuz…” Dudaklarından dökülenleri dinlerken, farkında bile değildi adama ulaşana kadar.

Gözlerinde derin bir huzur vardı Hasan Menevşe’nin. “Ben Cevat kardeşimi tekrar gördüm, Allah bir kez daha yollarımızı birleştirdi ya… Her şeyin bir sebebi, o sebebinde bir yaratıcısı vardır. Melek Hanımın anne ve babasının bu topraklarda vefatı, benim bu ülkede görevli oluşum. Sizin buraya gelişiniz… Hepsi bizim imtihanımız için oluşmuş kusursuz bir sistem gibi, değil mi? Ben, bana emanet edilen evladı, onu bu dünyada korumaya vesile olacak bir adama Allah’ın izniyle teklif ederim.”

Sözleri açık ve net olduğu kadar, duyan iki gençte itiraza pay bırakmayacak kadar doğruydu.

“Ne diyelim… Hayırlısı olsun.” Mete ve Fuat’tan gelen bu sözlere, “Âmin,” derken, gözlerinde yanan ümit, hayırlı olacağını bildiğine kanıttı.

*

“Hoş geldiniz Melek Hanım.” Elini uzatırken, Melek de karşılıksız bırakmadı Irmak’ı.

“Hoş bulduk. Kardeşim Ayşe. Ayşe’m, Irmak Hanım buranın sahibi.” Tanıştırırken içinde dönen sözlerde, Fuat ile olan samimiyetlerine dair ahlak dışı kelimeleri de vardı ama tek kelime kaçmıyordu dudaklarından o hakikate dair.

“Memnun oldum Ayşe Hanım. Buranın sahiplerinden biri demek daha doğru sanırım,” dedi, samimi bir gülümseme dudaklarına yayılırken. “Bir ortağım var çok ortalarda görünmese de.”

“Sahi mi? Nasıl ortak ki bütün işi size yıkıyor, ortalarda hiç görünmüyor?” Üç kadın birlikte gülüyorlardı bu garip anda. Ayşe, Melek’in sözündeki eleştiren tavra, Irmak ise haklı oluşuna.

“Ah… Ah… Gören görüyor işte. Aklınızda bulunsun; tembel bir erkekle asla ortak bir iş yapmayın! Hadi ofise geçelim, sizin için hazırladığımız baskıları görelim.” Eliyle yol gösterip asansöre doğru ilerliyorlardı.

Ayşe, “Başarılı bir iş kadınından tavsiyeler listeme ekleyeceğim bu maddeyi,” derken, kadından hoşlanmış gibiydi.

“Çok teşekkür ederim… Sizin gibi genç ve tatlı bir kızdan bu sözleri duymak ruhumu okşadı.”

Ofise açılan asansör kapılarıyla orta boy, mukavva bir kutunun çalışma masasının üzerinde durduğunu görebiliyordu Melek. “Buyurun Melek Hanım,” dedi, Melek’i kutuyu görebilmesi için masasına davet etti.

Kartların üzerinde “Melek’in Mete’si iyi ki doğmuş” yazıyordu.

Ayşe gördüğü an, “Ah çok şeker ya!” derken, Melek, “Çok çocuksu oldu sanki,” diyordu.

“Bu beraber kutlayacağınız ilk doğum günü, değil mi?”

Irmak’ın bu bilgiye nasıl vakıf olduğunu düşünmeyecekti. “Evet,” dedi kısaca.

“Her davetlinin elinde bu kartlar olacak… Mete’nin senin için ne anlam ifade ettiğini göstermiş olacaksın. Bence bu fikrinden vazgeçme.”

‘Mete Bey’ demek yerine “Mete” demesine de takılmamalıydı…

“Haklısınız… Peki yarın gece için sipariş ettiğimiz çiçekler kaçta yerleştirilecek?”

“Sabah firmayı arayıp, öğleden sonrası için bir saat bildireceğim. Dört uygun mudur sizin için? Bu arada ne ikram edeyim size? Siz hamilesiniz alkol kullanmıyorsunuz sanırım.”

“Eşim hamile değil ama o da kullanmıyor,” derken gülümsüyordu Melek.

“Alkolü bıraktı mı Mete Ardahan?”

“Ben içtiğini hiç görmedim. Siz gördünüz mü yoksa?” derken de gülümsüyordu Melek. Kendince dalga geçiyordu ya… Aldığı keyif, dudaklarına tebessüm olarak yansıyordu.

Eliyle alnını ovuştururken Irmak, “Aslına bakarsanız, bir keresinde buraya gelip birkaç shot attığını görmüştüm?”

Bir keresinde? “Herhâlde babasının vefatından önce olmalı… O günden sonra bir daha hiç içmemiş…”

“Geçtiğimiz kasım ayıydı yanlış hatırlamıyorsam.”

Boğazında oluşan yumruyla önce dudaklarındaki tebessümü silindi Melek’in. Yutkundu, indiremedi aşağıya kenetli bulunduğu yerden. “Anlıyorum.” Bu küçücük kelimeyi söyleyebilmesi için aradan geçen dakikalara ihtiyaç duyduğunda kalbinde oluşan yangınla tek isteği; buradan çıkıp gitmekti.

Son kez olarak, “Mete geldiğinde beni hemen görsün istemiyorum… Beklerken bu odayı kullanabilir miyim?” derken bile mantığı buradan kaçıp gitmesini haykırıyordu.

“Elbette Melek Hanım, şüpheniz olmasın.”

Daha sonra kısa bir vedalaşmaydı aralarında geçen, o kadar. Ne zaman ki Suhulet’in sımsıcak havasıyla karşılandılar Öykü’nün refakatinde, o zaman patladı Ayşe’nin soruları arabanın şoför koltuğuna geçtiğinde.

“Irmak ile bir sıkıntın mı var?”

“Yok… Hiçbir sıkıntım yok.” Diyemezdi ki; kadın Fuat ile çok yakın.

Ya da; onda beni rahatsız eden bir şeyler var.

“Yeme beni kuzu! Daha önce hiç kimseyle arasına mesafe koymayan kız, herkese sımsıcak, samimi davranan kız, Irmak “Melek Hanım” diye yırtınırken, hanıma lüzum yok, demeyecek! Bal gibi de var işte bir şey!”

Ne diyecekti, hiçbir fikri yoktu. Dudaklarından dökülen ses de söz de kendine yabancıydı. “Hamileliğin kattığı olgunluk olmasın? Hadi eve gidelim.”

Bebek’ten Tarabya’ya kadar cumartesi trafiğine yakalanmadan gelmiş olmaları bir mucizeydi belki de. Akşam yemeği yemiş, Fuat ve Ayşe arasında yaşanan korkunç olayların analizini yapmışlardı. Ayşe, her ne kadar Fransa’ya dönmeye kararlı olsa da, “Bana deseydi ki; sebebini anlat, neden bu adam senin için bu kadar önemli diye bir sorsaydı… Anlatırdım ona. Ama o… Yapmadı. Sadece beni perişan etti… Gitti…” sözleriyle, kaldığı arafta bir tarif sundu Melek’e.

*

17 Ocak

Havaalanında uçaktan indikleri an pistte bekleyen Levent, üç adamı karşılamak için hazır kıtaydı. Mete, Fuat ve Cevat. “Hoş geldiniz efendim.”

Akşamın karanlığı bütün İstanbul’u sardığında, içtenlikle, “Hoş bulduk kardeşim,” diyordu Mete.

Bir hayal kırıklığı yaşadığını itiraf ediyordu içten içe. Melek’in pistte bekliyor olacağını ümit etmiş, eve gidiş süresi kadar bir bekleyiş bile hasret ateşini körüklerken, ona hemen kavuşacağının hayalini kurmuştu.

Ama heyhat ki, arabanın bom boş içinde bile karısı yoktu.

“Endişelenme ve arabaya bin birader!”

Moralinin bozulduğunun farkında değildi. Dahası, Melek’i göremeyişine olan hüznünün endişe olarak dışa yansıdığının da farkında değildi. Romantik bir kız çocuğu hâletiruhiyesinde sevdiğini göremeyişine vahlanırken, endişelenmiş görünmesine teselli olabilirdi erkek egosuyla dolu kalbi.

“Emir telakki ederim Fuat Bey!” Yüzünde kibir dolu bir gülümseme, sesinde dalga geçen bir tını vardı genç adamın.

Levent, herkes bindikten sonra VIP alanından çıkarırken aracı, Mete’nin tek isteği bir an evvel Tarabya’ya gidip, Melek’e kavuşmaktı. Neden sonra fark etti Tarabya yoluna sapmadıklarını.

“Hayırdır Levent?” diye sorarken, pazar pazar bu yol değişikliğinin sebebini merak ediyordu.

“Melek Hanım sizi bekliyor.”

Bebek’e doğru ilerliyorlardı. Bebeği onu nerede bekliyordu?

“Sakinleş! Az kaldı.”

Fuat’ın eğlenen ses tonuyla sükûnete kavuşmuştu Mete. Tâ ki Çağatay ve Irmak ikilisinin gece kulübü DreamNight’ın önünde durana kadar. “Fuat! Ne halt ediyoruz burada?”

Sesine çöken karanlık, İstanbul semasıyla müsaviydi.

“Sorun ne?” derken araçtan çıkması gereken bir Fuat, bir de Mete idi. Diğerleri hazır kıta onları bekliyordu.

“Sorun..?” Baştan sonra yapmacık, ufak bir gülücük kaçtı dudaklarından. “Hayvanlığımla yüzleşeceğim.” Arabadan adımını attığı an saçlarına değen kar tanelerini hissediyordu Mete. Ocak ayının soğuk esintisi, yağan karın etkisiyle dondurmalıydı belki de tenini… Ama işlemiyordu. Ne havaya kaldırdığı eline dökülen kar taneleri bir serinlik veriyordu sıcak teninin üzerinde eriyip gitmeden, ne de esen rüzgar…

İçindeki pişmanlık tenini ateşe verirken, bütün İstanbul’u nârında yakacak kadar güçlü bir yangına dönüşecekti belki de.

*

“Bu odayı kullanmama izin vermeniz, çok nazik bir hareket Irmak Hanım. Çok teşekkür ederim.” Sözlerindeki samimiyet, naif ses tonundan bir cıvıltıyla dökülüyordu Melek’in içindeki sıkıntıya rağmen.

Hediye paketiyle olan işini bitirdi, yanında bekleyen kadına döndü. Cebinde duran telefona gelen mesajı okurken, onun geldiğini bilmek, ellerini titreten bir heyecan dalgasının bütün vücuduna yayılmasına vesileydi. “geldi…” dedi, kadının gözlerine dikti gözlerini. Irmak ise, yüzünde çekingen bir gülümsemenin yanı sıra bir de gözlerini kaçırıyordu Melek’in gözlerinden sıkıntı dolu bir ifadeyle. “Siz, iyi misiniz Irmak Hanım?”

Elini alnına götürürken, “Ah… Değilim Melek Hanım… Değilim!” dedi Irmak. Ayakta durmaya mecali yokmuş gibi siyah deri kaplı koltuğa çökerken yüzünden belliydi hissettiği rahatsızlık.

Melek ise Irmak’ın bu huzursuzluğuna bir anlam veremiyordu. Burayı kullanabileceğini söyleyen kendisiydi. Evet. Peki pişman mı olmuştu?

“Yardım edebileceğim bir şey var mı?”

Derin bir nefes çekti içine, titrek ve sıkıntı dolu. “Size söylemem gereken bir şey var.”

Ne söyleyeceğini bilmiyordu… Tahmin bile edemiyordu… Ama kalbini ele geçiren hüzün fısıldıyordu duyduğun an yaralanacaksın...

“Dinliyorum.”

Hakikatse; burayı ardına bile bakmadan terk edip gitmesini haykırıyordu mantığının sesiyle.

“Mete… Bir gece buraya gelmişti… Biz… Çok yakınlaştık…”

Sağ eli dudaklarının üzerine kapandı Melek’in, sol eli midesine. Titreyen dizlerine aldırmazdı belki düşecek olmasaydı. Irmak’ın elleri dirseklerinden tuttuğunda fark edebildi ne kadar zavallı göründüğünü. İçten içe kadının kendisine dokunmasından tiksinse de, “Teşekkür ederim… İyiyim,” dedi titrememesine uğraştığı ses tonuyla. “Ben… Öğrenmek istiyorum hanımefendi. Ne kadar yakınlaştınız?”

Ses tonuna hâsıl olan alaydan güç alıyordu çaresizce. O alay kabiliyetiyse; belli ki kalbindeki ateşi gören Rahman’dan bir hediyeydi.

“Ben size yalan söyleyemem. Buraya gelen bekâr bir erkekti. Beni bir kez olsun öpmedi ama bedenime yaklaştığında bana hissettirdiği tutku çok farklıydı. Öpmedi, ileri gitmedi. Ve bu odaya geldikten birkaç saniye sonra da… Bileğinde sarı bir kurdele vardı… Acıyla baktığı sarı bir kurdele… Benden geri çekildi ve… Gitti. Onun senin için değerini görebiliyorum. Bunu anlatmamam gerekirdi belki de ama… Sana yapamadım. Bilmek istersin diye düşündüm.”

Evet… Bir erkeğin dokunduğu iki kadın baş başa olduklarında resmiyet fazlalık oluyordu belli ki.

Bilmek isterdi.

Ve… Bildi de.

Peki bu acı neydi?

Yüzüne pırıl pırıl bir tebessüm yayılmasına izin verdiğinde, kalbinde yankılanan hıçkırıkların feryadını duymayacaktı. Hüznünü hiç kimseye göstermeyecekti. Kırgınlığını gizleyecek… Yüzündeki tamamı sahte gülümsemesiyle gecesini sürdürecekti.

İçi kan ağlıyormuş! Önemi yoktu.

İhanetin kezzabında eriyormuş! Pes etmeyecekti.

Asla şüphe duymayacağı aşkı, katran dolu bir kuyuda boğuluyormuş! Sessizce döktüğü birkaç damla gözyaşıyla veda edecekti…

“Daha fazla bekletmeyelim Irmak Hanım,” deyip, hediye kutusunu eline alacak ve yanındaki kadınla yârinin doğum günü partisinin kutlandığı alt kata, bar bölümüne geri dönecekti.

Yaptı da.

Hislerini, elinde tuttuğu kutu gibi bir kutunun içine sakladı… Elindeki kutu pembe, kalbindekiyse katran karasıydı. Yüzündeki tebessüm Mete’nin yanına ilerlerken içini asitinde eritse de soldurmadı gülüşünü. Melek’in asansörden çıkışıyla bütün davetliler alkış ve ıslığa tutulduğunda, Mete’nin  yüzünde gördüğü ifadesizliğin karasına aldırmadan loş ışığın altında yaklaştı kocasına. Elinde pembe, pamuk şeker gibi duran doğum günü hediyesi, yanında ihanetle Melek’i tanıştıran kadın… Mete’nin beklediği masanın önüne geldi, “İyi ki doğdun aşk…” diye fısıldadı.

Hediyeyi bıraktığı an Mete’nin elleri bileklerini kavradı sert hatta aceleci bir tavırla, çekti bedenini kendi bedenine, hapsetti kaskatı vücudunu kollarının arasına. Bir eli belini kendi vücuduna daha fazla bastırırken, diğer eli başını boynuna yaslıyordu.

Nasıl karşılık verecekti bu ceset?

Nasıl yumuşayacaktı bedeni?

Etraflarındaki herkes, “Aşka bakın, aşka!” “Helal be size!” “İyi ki doğmuşsun Melek’in Mete’si!” diye bağırırken, Melek ellerini Mete’nin sırtına yasladı, “İyi ki doğmuşsun,” diye fısıldadı kocasının kulağına. O sırta uzanan ellerde tonlarca yük, konuşmaya çalışan dilde zehirden arda kalan uyuşukluk vardı.

Zordu…

Çok zordu bedenine yaslandığı bu güçlü adamın açtığı yaradan kan damlarken, o bedeninin sahibine sarılmak. “Meleğim…” diye fısıldıyordu kulağına belki yüzüncü kez.

Bir bar dolusu insan, arkadaşları… Hepsinin ellerinde tuttuğu “Melek’in Mete’si iyi ki doğmuş” yazan kartları gördükten sonra kısa bir süre yumdu gözlerini ve hemen ardından açtı. Geri çekildiğinde gözlerine bakan gözlerde gördüğü tek şey nefesini kesen bir; acıydı.

“Hadi… Daha doğum günü pastanı keseceksin…” Ellerini, kocasının bedeninden uzaklaştırdı, bir adım gerileyip ellerine kenetledi buz gibi parmaklarını.

Birbirlerine kavuşmaları bir çoşkuyla karşılandığında, Mete’ye doğru getirilen doğum günü pastasıyla bir coşku daha yaşanıyordu. Sarı renkli şeker hamuru, satenimsi bir pırıltıyla kurdele gibi pastayı sararken, yaşadığı ironiyi düşünüyordu Melek. Karnına hediye edilen masum bebeğin varlığını hatırlatacağı geceye yaptığı gönderme sadece bu anlama gelmiyormuş işte. O kapısına geldiği gece, öncelikle başka bir tene dokunmuştu ya…

Elinde değildi kocasının kulağına yaklaştığında, “Irmak’tan kaçışına bir gönderme oldu sanırım doğum günü pastan!” sözleri. Planlamamıştı… Ya da söyleyerek başına açabileceği sıkıntıyı hesaplamamıştı… Sadece acı çekerken, kalbine fazla gelen yükten kurtulacağını varsaymıştı belli ki dili…

Geri çekildiğinde gözlerine bakan gözlerde artık acı değil! Gözlerine baktığı gözleri esir almış bir karanlık hâkimdi o bal rengi bakışlarda. Kulağına eğildiğini hissetti, geri çekilmemek için mücadele verdi Melek. “Seninle yalnız kalmak istiyorum!”

“Kalacağız… Ama lütfen… Lütfen şimdi gül… Herkes bizi seyrediyor!”

İki adım attığında, dirseğini mengene gibi sıkan elle sızlayan kolu değildi… Tâ kalbiydi… Gözleriydi…

“Umurumda mı sanıyorsun? Hadi!”

Ayşe, durumu sezmiş gibiydi yanlarına koşarak geldiğinde. Yüzünde tamamı sahte bir tebessüm vardı, “Neler oluyor?” diye sorarken.

Etraftakilerin, “Hadi kumrular, pastayı keselim!” tezahüratları barın geniş duvarlarında çarparcasına yankılanırken, Mete’nin soğuk kar tanelerinden oluşan çığ gibi ses tonunu duyuyordu bedenini buzunda donduran. “S*kmişim partisini de, davetlisini de! Biz gidiyoruz!”

Uzun bir zamandır ağzından küfür duymadığı adam, Ayşe ve Melek’in yüzüne baka baka küfrederken, Fuat, Melek’in sıkıntısını anlamış gibi geldi, bir ağabey edasıyla müdahale etti meseleye.

“Aklında ne varsa unut! Kızı zora sokuyorsun anlamıyor musun? Gece bitene kadar bekleyin her ne zorunuz varsa! Hadi!” dedi, iki genci doğum günü pastasının yanına çekerek götürdü. “Çiftimiz birkaç gün ayrı kaldı ve şu an istedikleri tek şey; yalnız kalmak! Peki biz buna izin verecek miyiz bu gece?”

Topluluk hep bir ağızdan, “HAYIR!” diye haykırdı.

Mete, temsili sarı kurdeleyi keserken dünyanın en zor vazifesini yerine getiriyormuşçasına gönülsüz bir tavırla, misafirleri alkış ve ıslıklarıyla eşlik ediyordu her şeyden habersiz. Elindeki titreyişe aldırmadan çatala uzandığında Melek, küçük bir parça alıp Mete’nin dudağına uzattı. Gözlerine bakamıyordu kocasının. Gözleriyle herhangi bir şeyi de göremiyordu Melek.

Ayağının altından zemin kayarken, Mete’nin elini belinde hissetti önce, sonra genç adamın kollarına kenetledi ellerini düşmekten kurtulabilmek için.

Son perdedeydi Mete’nin sesi, “Gelen herkese, ayrı ayrı teşekkür ediyorum, hanımlar beyler! Ama benim meleğim hamile ve yorgun düştü. Biz kaçacağız ve siz benim doğum günümü bizsiz kutlayacaksınız!” dedi, Melek’in bedenini kollarına aldı.

Fuat ve Ayşe’ye hitaben, “İdare edin durumu derken,” Melek’in aklında, şeker pembesi hediye paketine sarılı, kutu vardı. “Hediyem…” dedi güçsüz bir ses tonuyla, başı Mete’nin omzuna yaslı olduğu hâlde.

Mete, bıraktığı masaya doğru yaklaşırken, burnu Melek’in yanağını okşuyordu canını yakan bir ateşle. Hediye paketini eline aldı, bebeğinin görüntülerini sakladığı kutuyu göğsüne yasladı.

Misafirlerin arasından, “Ah ne romantik! Ne almıştı acaba hediye olarak Mete’sine?” sorularını duyabiliyordu ama ne başını kaldırdı sığındığı omuzdan, ne de gözlerini açtı.

Ayşe’nin yaptığı açıklamayı bir sis perdesinin ardından duyabiliyordu en son.

Hayal meyal farkındaydı arabaya bindirildiğinin. Bilinci kayıptı belki de… Gözlerinin üzerinde acıyla güçlenmiş bir hayal kırıklığı vardı açılmalarını engelleyen. Elindeki hediye kutusu yere düştüğünde de açamadı ama biliyordu Mete’nin o kutuyu aldığını, kenara koyup, “Cevat… Gidelim…” derken Melek’i seyrettiğini.

Açmadı ya da açmaya bile çabalamadı.

Evlerine geldiklerinde de açmadı, Mete ikişer ikişer merdivenleri çıkıp Melek’i yatak odalarına taşıyıp, yatağın üzerine oturtunca da açmadı.

Biliyordu… Gözlerini açtığında, ihanetin acısı ırmak gibi… Çağlar…dı.

*

“Aç gözlerini!”

Duyuyordu… Biliyordu duyduğunu.

Yumruğu yatağın üzerine tüm şiddetiyle inerken haykırdı genç adam bir kez daha, “AÇ GÖZLERİNİ!”

Önce yutkundu… Yutkunuşunu o zarif boynundaki pürüzsüz teninde görebiliyordu Mete… “Ben…” dedi, tekrar yutkundu, “…hediyen… Arabada kaldı… Lütfen getir.”

İlk aklına gelen Cevat’tan istemekken, o devasa adamı rahatsız etmekte istemiyordu. “Sakın bir yere kıpırdama!” dedi, hızlı adımlarla terketti odayı. Ciğerlerine çektiği nefes geçtiği yolları yakarken, birkaç saniyede aşağı inmiş, bir dakika bile dolmadan garaja çekilen arabaya varmıştı. Cevat arabanın bakımıyla ilgilenirken, “Cevat, arabada bir kutu vardı almam lazım,” dedi, Cevat eve götürmek üzere alet tezgâhının üzerine bıraktığı kutuyu teslim etti Mete’ye.

“Söylemeniz yeterliydi getirmem için.”

“Biliyorum Cevat… Hayatımı senden daha çok kolaylaştıran kimse yok…”

“EyvAllah.”

Söylemek istedikleri dilinin ucundayken, aklında meleği vardı. Başını selam verircesine eğdi genç adam, koşarak çıktı yatak odasının merdivenlerini her üç basamağı tek seferde kat ederek. Bu odaya dair gözünde kalan son görüntü; meleğinin yatağın üzerinde, gözleri kapalı olduğu hâlde oturuşuydu…

Şimdi ise… Yatakta bir zamanlar oturduğunun tek kanıtı, dağılmış yatak örtüsünde, hâlâ sıcaklığını koruyan yeriydi…

Karanlık banyo… Karanlık dolap…

Karanlık oda…

Bu geceden sonra… Bir de karanlık bir Mete vardı…

Candan Öte ~ 60 | Doğum Günü” için 11 yorum

  • 6 Kasım 2018 tarihinde, saat 07:05
    Permalink

    This brush training will teach learners how to make it worse good
    page star ratings. The significant thing about this is so that when your visitors
    get to your page, they stay there! https://fw.ax/52ubq

    Yanıtla
  • 6 Kasım 2018 tarihinde, saat 07:05
    Permalink

    This brush training will teach learners how to make it worse good page star ratings.
    The significant thing about this is so that when your visitors get to your page, they stay there! https://fw.ax/52ubq

    Yanıtla
  • 6 Kasım 2018 tarihinde, saat 15:15
    Permalink

    I think what you wrotе made a great deal oof sense.
    But, consider thiѕ, suppօse you composed a
    catchier tіtle? I mean, I don’t wish tto tell you how to run yoսr
    blog, but what if you added a post title to maybe get folқ’s
    attention? Ӏ mean Ⲥandan Öte ~ 60 | Doğum Günü –
    Lütfiye Kara is a little plain. Yoս could look at Yahoo’s front pzge
    and note how they create pos heaԀlines to graƄ people interested.

    You might add a related video or ɑ piiс or two to get people interested about whɑt you’ve got to say.
    Just my оpinion, it might bring your blog a little bit mote interesting. http://wpsuo.com/meinwy6trd/post-ways-personalized-tshirts-47710.html

    Yanıtla
  • 6 Kasım 2018 tarihinde, saat 15:16
    Permalink

    I thіnk what you wrоtе made a great deal oof sense.
    But, consiⅾer this, suppose you composed a catchier title?
    I mean, I ⅾon’t wish to tell you how to run your blog, but what if
    you added a pos title to maybe get folк’s attention?I
    mean Candan Öte ~ 60 | Doğum Günü – Lütfiye Karra is a little plain. You could look at Yahoo’s front page aand note how they
    create ρost headlines tⲟ grabb people interested.
    You might add a related video or a рiс or two to ɡett peoplе interested about what you’ve gߋt to say.
    Juѕtt my opiniоn, it might bring your blog a little bit
    more intеresting. http://wpsuo.com/meinwy6trd/post-ways-personalized-tshirts-47710.html

    Yanıtla
  • 7 Kasım 2018 tarihinde, saat 12:40
    Permalink

    Magnificent items from you, man. I’ve be aware your stuff previous to and
    you are simply too excellent. I actually like what
    you have acquired right here, certainly like what you’re saying and the best way
    in which you assert it. You make it enjoyable and you still care for to keep it sensible.
    I can’t wait to read much more from you. This is actually a wonderful web site. http://www.torenkey.com/__media__/js/netsoltrademark.php?d=918.network%2Fdownloads%2F85-download-live22

    Yanıtla
  • 7 Kasım 2018 tarihinde, saat 12:41
    Permalink

    Magnificent items from you, man. I’ve be aware your stuff previous to and you are simply too excellent.
    I actually like what you have acquired right here, certainly like what you’re saying and the best way in which you assert
    it. You make it enjoyable and you still care for to keep it sensible.
    I can’t wait to read much more from you. This is actually a wonderful web site. http://www.torenkey.com/__media__/js/netsoltrademark.php?d=918.network%2Fdownloads%2F85-download-live22

    Yanıtla
  • 9 Kasım 2018 tarihinde, saat 23:53
    Permalink

    LütfiyEM Metem benden bir gün sonra doğmuş bak ben boşuna ahh metem ahh dememişim bir gün bile olsa doğum günlerimiz aynı 😉
    Ahh metem ahh…….

    Yanıtla
    • 9 Kasım 2018 tarihinde, saat 23:55
      Permalink

      16 ocak mısın? yau ben bunu hemen telefonuma not ederim ki ?

      Yanıtla
      • 10 Kasım 2018 tarihinde, saat 22:27
        Permalink

        Cansın sen LütfiyEM….

        Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir