Candan Öte ~ 59 | His

Beklemek her zaman zordu.

Beklemenin en zoru; Mete’yi beklemekti.

Ama şimdi… Zor kelimesinin tanımı değişiyordu Melek için.

Adının Salvatore olduğunu öğrendiği polis memuru aldığı yarayla hastaneye götürüldüğünde Mete de adamı bırakmamış, Bekir’in görevli olduğu hastaneye Öykü ve Serdar ile birlikte gitmişti.

Bom boş gözlerle bakıyordu tek tük araba geçen caddeye. Mete’nin gelmediği her dakika içindeki sıkıntı büyürken, yapacak hiçbir işi yoktu Melek’in beklemekten başka. Ahvalini saran hüzünle döndü, eve doğru yürümeye başladı.

“Bu kadar endişelenmeyin.”

Devasa adamın naif ses tonunu duyduğunda, Cevat’ın güven veren bakışlarını üzerinde hissediyordu. İfadesi teskin edici olsa da bahsi geçen endişeyi rafa saklayamıyor ya da sakin görünemiyordu Melek. Kollarını bedenine sarıp yürürken, “Elimde değil,” diye mırıldanıyordu.

“Düzelecek.”

Pek konuşma ihtiyacı hissetmeyen bir adamın ağzından dökülen bu sözler teselli değildi. Aksine hakikatin gerçekliğiyle yanında duran küçük kızı ikna çabasıydı belli ki. “İnşAllah,” derken içtenlikle, bahçeye giren aracın sesini duydu. Heyecanla döndü yolundan, araçtan inenleri bekledi ümitle gelen yâri olur düşüncesiyle.

Arabadan Hasan’dan başka kimse inmediğinde hayal kırıklığının sesi kulaklarına ulaşıyor olsa da belli etmeyecekti hissettiklerini. Melek adama doğru yaklaştı, “Hasan Bey. Bizim yüzümüzden bu sıkıntıyı çekiyor olduğunuz için çok üzgünüm,” dedi.

Kaşı, pıhtılaşmış kan ve aldığı darbeyle şişmiş olduğu hâlde yüzünde bir gülümsemeydi, “Bahsetmeye değme,z Melek Hanım. Lütfen endişelenmeyin,” sözlerini sarf etmesi.

Etrafındaki herkes ağız birliği yapmış gibiydi âdeta. Melek için söylenen ilk söz neredeyse; “Endişelenme” olup çıkmıştı. Kayıp sözler dilini terk ettiğinde yapabildiği başını aşağı yukarı sallayarak kabullenmekti, fazlası değil.

“Bugün bir şey yemeğe fırsatınız olmadı, yanılıyor muyum?”

Bir baba etkisi vardı düşünceli ifadesinde. Yine de Melek’in umurunda değildi yemek ya da yememek.

“Ben… Yemek yiyebileceğimi sanmıyorum.”

Sakin gülümseyişi derinleşirken Hasan Menevşe’nin, “Bebeğiniz farklı düşünüyor olabilir. Buyurun içeri girelim bir şeyler atıştırın,” dedi. Kaşı patlamış, gözünün üzerinde çirkin bir şişlik olarak dururken, karşısındaki kızın bebeğini düşünüyor olmasını garipsiyordu içten içe.

“Peki.” Kabullenişini eve doğru sürüklediği adımlarıyla gösterirken elinde olmadan dönüp iki adımda bir yola bakıyor, Hasan Menevşe’den Mete’ye dair bir şeyler duyabilmeyi ümit ediyordu.

Evin kapısından içeri girecekken, “Mete Bey iyi. Yarım saate varmaz burada olurlar,” dedi, naif ses tonuyla.

Minnetini sunabileceği sözleri yoktu Melek’in başını aşağı yukarı sallayıp anladığını göstermeye çalışırken. Başını sallayabildiğine şükretmeliydi belki de. Anladığını ifade edebildiği tek varlık zerresi buydu bu dakika itibariyle.

Telefon elinde, telaşlı olduğu sesinden ve yüzünden belli olan Hafsa, konuşmasını Hasan’ı gördüğü an elinden düşen telefonla sonlandırırken, hızlı adımlarla yanlarına geldi, “Neler oldu?” diye sordu hüzün dolu sesiyle.

Melek, Hasan ve Cevat’ın bakışları Hafsa’ya döndüğünde ilk konuşabilen sakin üslubuyla Hasan Menevşe idi. “Bir şey yok Hafsa Hanım. Mutfağa haber verebilir misiniz, yiyecek bir şeyler hazırlasınlar.”

Adamın sakin ses tonu, yatıştırmak istercesine konunun dışında kelimelerle karşısındaki kıza hitap ederken, Melek kısa bir anda olsa aklındaki karmaşadan sıyrılabilmişti.

Hafsa cebine uzattı elini, “Telefonum?” dedi etrafına bakarken. Daha çok kendine sorduğu belli olan soruyu, Hasan yere düşmüş telefonu alıp, genç kızın eline bırakarak cevapladı. “Affedersiniz Hasan Bey.” Utandığı belli oluyordu genç kızın, telefonda farklı bir lisanla konuşmaya çalıştığı sırada kızaran yanaklarından.

Hafsa’nın Hasan Menevşe’ye olan hayranlığını dün akşam anlattığı kadarıyla anlamıştı, evet. Ama şimdi görüyordu ki… Bu kız, babası yaşında adama âşıktı. Saygı duyduğu bir insan içinde bu endişeyi elbette duyabilirdi Hafsa. Ne var ki; genç kızın gözlerinde hâsıl olan kaybetme korkusu Melek’in kalbinde yankılanıyordu.

*

Otuz dört yaşında, henüz birkaç aylık devlet görevinde bulunan Salvatore’nin ameliyata alındığı kapının önünde beklerken, bir ülkenin nasıl bu hâle getirildiğini düşünüyor, katlanarak yükselen bir öfkenin ateşini hissediyordu kalbinde.

Çocuk yaştaki erkeklerin silahlandırılmasında rol oynayan müreffeh ülkeler, bu kıtada yaşayan hiçbir canlıya değer vermedikleri gibi, açlıkla ettikleri tehditlerle birbirlerine karşı şiddeti en yüksek seviyede tutmaları için ellerindeki bütün imkanları kullanıyordu.

Ve ne hazindir ki bu insanlar kendi canından, kendi kanından, kendi topraklarından olanı öldürmekte hiçbir sakınca görmüyordu aç kalmamak için.

Bekir ameliyathaneden çıkarken, yüzünden ne derece yorulduğu anlaşılıyordu.

“Ameliyat bitti ancak… Kırk sekiz saatlik bir süre kritik.” Elindeki plastik eldivenleri çıkarmadığını fark etmiş gibi ellerine baktığında, “Bunlarla mı çıkmışım?” diye soruyordu daha çok kendiyle konuşur gibi.

“Yorgun görünüyorsunuz abi.” Bu gerçeği dile getirirken biliyordu ki; adamın yerine bakabilecek hâlihazırda başka bir doktor yoktu.

“İyiyim, iyiyim. Bir kahve içtiğimde kalmayacak yorgunluk falan. Gel kardeşim, odama geçelim.”

Yan yana yürüyorlardı ufacık hastanenin alışılmışın dışında olan koridorunda. Türkiye’nin standartlarına göre böyle bir yapı ancak sağlık ocağı olabilecekken bu ülkede en iyi hastanelerden biriydi. Tabii bunda Hasan ve Bekir’in ülkelerindeki Sağlık Bakanlığı’ndan aldıkları yardımın da payı büyüktü.

Bekir odasının kapısını açtı, Mete’yi buyur etti. Elindeki eldivenleri çıkarıp çöpe atarken üzerine bulaşan kan, “On iki yaşında bir çocuğun silahından çıkan mermi, otuz dört yaşında üç çocuk babası bir adama geldi, kanını akıttı,” sözlerini acıyla dökmesine neden oldu.

“Allah yardımcınız olsun.” Söyleyebileceği başka söz yoktu acımasızlığın en çaresiz olanıyla karşı karşıya kalan bu yüce gönüllü doktora. Ucuz teselliyle tüketilen kifayetsiz kelimelerin bu coğrafyada işi yoktu. Burada yaşanan gerçeklik, birkaç sözdeki samimiyetsiz umuda, dile gelmeyi yasaklıyordu.

“Âmin kardeşim… Âmin,” dedi, ellerini yıkarken. Üzerindeki beyaz önlüğünü çıkardı, muntazam bir itinayla katlayıp, sedyenin üzerine bıraktı.

“Ne yapabiliriz Salvatore için?”

“Yapabileceğimiz bir şey yok aslında. Şu iki günü bir atlatsın, Allah’ın izniyle iyi olur.”

“Atlatacak İnşAllah.” Yapabileceği hiçbir şey yoktu çaresiz kalışına öfkelenirken. Ayağa kalktı, izin istedi Bekir’den.

“Akşama gelebilirsem görüşürüz İnşAllah. Selametle kardeşim.”

Bir dünya yük var gibiydi adamın sırtında ama ne sıkıntısını dile getirecek bir kelam çıkıyordu ağzından ne de sitem ediyordu bu bozuk düzene. Yaptığı tek eylem, eline verilen imkânla hastaları tedavi etmek, bir de kendi milletinin kanını akıtan, acımasızlığı öğrenen çocuk yaştaki eli silahlı siyahilerin açtığı yaraları ameliyatla iyileştirme çabasıydı.

Başını eğdi, sözsüz bir kabulleniş gösterdi Mete cümlelerin tükendiği bu anda. Mütevazı odadan çıktığı an Öykü ve Serdar karşısındaydı. “Nasılsınız çocuklar?”

“Çok şükür…” dedi Öykü, devam etti sözlerine, “Yarın sabaha uçuş ekibi hazır olacak Mete Bey. Aleron ve Carel dışarıda bekliyor. Gidelim mi artık? Melek Hanım… Sizin için çok endişelenmiş.”

Meleği için endişelenen adama da söyleyecek sözü yoktu. Onu bu ülkeye getirdiği için pişman olmaması, hissettiği endişeyi bastırmaya yetmese de tek kelime etmeyecek ya da içinde yaşadığı fırtınadan bir damla olsun savurmayacaktı meleğine. Bugün anne ve babasının mezarına sarılan meleksi karısının mutluluğunu görmek nasip olmuşken nasıl pişman olabilirdi ki…

Onun yüzü gülsün… Mete her sıkıntıya gözü kapalı razı olurdu.

*

Çamurun ağırlığıyla bataklığı andıran elbisesini poşetin içine tıktığında, ufacık duş kabinin içini yıkadı, Mbuji-Mayi’nin topraklarını temizledi banyonun zemininden. Psikolojik sorun yaşayan insanlar ya da evhamıyla ömrünü zora sokan kişiler için en iyi reçete belki de çalışmak olabilirdi. Aklını önünde duran işlerle oyalarken, Mete’nin geç kalışına çıldırmak yerine nefes alabileceği bir boşluk gibiydi karbonmonoksit dolu olan buhran tünelinin içinde.

İşini bitirdi, ellerini yıkadı lavabonun üzerinde asılı duran aynaya bakmamaya özen göstererek. Hızlı adımlarla mutfağa doğru inerken insiyakiydi elini karnının üzerine yerleştirmesi. “Sen annene aldırma bir tanem… Ben sakinim, sen de sakin ol…” diyerek teskin etmeye çalışsa da kendini, boğazında düğümlü bir endişeydi Mete’ye hâlâ kavuşamamış olması.

Salondan içeri girdiğinde, Hafsa’nın elinde batikon sürülü bir pamuk vardı Hasan Menevşe’nin kaşını temizlemeye çalıştığı. “Geçmiş olsun Hasan Bey. Lütfen anlatın… Neler oldu? Nasıl yaralandınız?”

Hasan, elini kaldırdı ama o kalkan el Hafsa’nın eline uzanamadı aradaki namahrem duruma münasip. “Biraz izin verir misiniz Hafsa Hanım,” dediğinde Hafsa’nın gözlerinde vardı o derin kederde yoğrulan endişesi.

“Tabii… Nasıl uygun görürseniz,” dedi, Melek’e buruk bir gülümseme bağışlayıp ayrıldı yanlarından sessiz, sedasız.

“Melek Hanım… Bugün dönüş yolumuzda aracımıza bir saldırı düzenlendi. Çok şükür ki sizinle ayrı ayrı ilerlemişiz yolumuzda.”

Sağ eli dudaklarının üzerine kapanırken, “Bu nasıl olur?” diye mırıldanıyordu Melek.

“O bölgede bu çok sıradan bir olay maalesef…”

Söylemek istediği başka bir mesele var gibiydi ancak sanki kelimelere dökemiyordu Hasan Menevşe. “Siz… Bu ülkede görevlisiniz. Nasıl sizin statünüzde birine dokunabiliyorlar? Ya o memur? Nasıl bir memuru yaralıyorlar Hasan Bey?”

“Mete Beyin “Kardeşlerim” dediği dört civan delikanlı kurtulmamıza vesile olmasaydı… Allah-u alem ölü de olabilirdik, dokunmak ne demek.” Soğukkanlılıkla anlattığı bu sözlerde en ufak bir korku ya da endişe emaresi barınmıyordu Hasan Menevşe’nin.

Dizleri tutmadığında Hasan’ın karşısındaki koltuğa oturdu Melek, dirseğini dizine, başını eline yasladı. “Lütfen anlatın.” Bilmek isterken, nefesi kesiliyordu sevdiklerinden herhangi birine zarar gelmiş olma olasılığına karşı.

“Eli silahlı gençlerin yolu kapadığını gördüğümüzde sizinle aramızda iki kilometre kadar bir mesafe vardı. Vakit kaybetmeden aracı bankete çekip, indik. Osman ve ben durumu izah edip, dostlarımızı ziyarete geldiğimizi söylesekte polislerin yanımızdaki varlığını tehdit olarak gördüler. Öykü, içlerinde yaşı en büyük olanın atik bir hareketle silahını aldığında bitti diye şükrediyorduk ki, on iki yaşındaki çocuğun paniğiyle ateşlenen silah, Salvatore arkadaşımıza isabet etti. Levent ve Serdar çocuğun elindeki ağır makineli silahı alsa da maalesef iş işten geçmişti. Tutuklandı çocuklar… Cezaları da ağır olacaktır ama… İnşAllah Salvatore sağlığına kavuşur.”

“İnşAllah…” temennisi içtenlikle dile geldiğinde, sorduğu soruların ya da sormak istediklerinin hesabını yapamıyordu Melek. Kendi sesi, kulaklarında yankılanırken, imkânsızlıkların içinde yaşanan gerçeklik, geleceğe dair ümitlerini parçalıyordu pas dolu bıçakların şuursuzluğunda.

“Maalesef bu ülkeye açlığı verenler, o açlıktan kurtuluş yolu olarak çocuklara savaşı armağan ediyor. Ellerindeki silahlar, kullandıkları uyuşturucuyla ne kendi ailesini tanıyor, ne de yaptıklarındaki yanlışı görebiliyorlar. Beyinleri yıkanıyor Melek Hanım… Beyinleri yıkanıyor.”

“Ailelerini?” Hasan’ın söylediklerinden kalbini kıran bu sorunun cevabıydı.

“Evet…”

Melek’in o kırık kalbine doğan bir ilhamdı, “Tanıdığınız bir çocuk mu var o gruba dahil olan?” sorusu.

Hasan Menevşe başını eğdi, Hafsa’nın bıraktığı pamuğu parmaklarının arasına aldı. “Var…” dediğinde sesi, buradan çok uzaklarda gibiydi. Yıllar ve çaresizliğin pençesinde geçen bir ömür kadar uzakta.

Neden sonra Melek ümidini kestiğinde, “Bir söz vermiştim yıllar önce çok cesur bir adama. Çocuklarını ve karısını bulacak, onun yokluğunda ailesini koruyacaktım. Buldumda…” sözleri döküldü adamın dudaklarından. “Hafsa’nın ağabeyi… sekiz yaşındaydı. İki yıl sonra ülkesinin özgürlüğü için çalışacağını söyleyip ailesini terk ettiğinde elimizden hiçbir şey gelmemişti. Şimdi… Beni tanıyor ve benden nefret ediyor. Babasını kurtarmak yerine, ölüme terketmekle suçluyor beni. Yirmi sekiz yaşında, acımasızlığıyla kendi halkına eziyet eden bir adam olmuş… Ve benim yapabileceğim hiçbir şey yok.”

Nereden geldiğini anlayamadığı bir sinir damarlarına yayılırken, “Bu kadar saçma bir sebebe sığınarak nasıl size cephe alabilir?” dedi, anlatılanlarla yaşananları bir mantığa oturtamadığında.

Hasan, elinde tuttuğu pamuğu tepsinin üzerine bırakırken buruk bir acı vardı gözlerinde. “Ne yazık ki uyuşturucuyla ağırlaşan beyin, size o sahte teselliyi bağışlayan kişinin kölesi, söyledikleriniyse kutsal kelam hissiyatıyla değerli kıldırıyor.”

“Hafsa… Bunu biliyor mu?”

Hasan Menevşe’nin bu hakikati duyan benliği acıyı kaldıramıyordu belli ki. Gözlerini kısa bir süre yumdu, derin bir nefes alırken açtı. “Maalesef… Biliyor.”

“Ama neyse ki yakalandı, değil mi? Adalete teslim edildi? Artık endişelenmenize gerek yok…” Yakalandığı gerçeğinin huzuruna sığınıyordu Melek, Hasan Menevşe’ye ya da Hafsa’ya belki de annesine verebileceği zarardan uzakta olduklarının düşüncesiyle.

“Yakalandı… Ama bu uzun sürmeyecektir…”

Ne yemek umurundaydı bu sözlerden sonra Melek’in, ne de yemesi gerektiği. Çalan zil sesini duyduğunda salondan çıkarken gözlerinde titreşen gözyaşları ele geçirmek istiyordu Melek’in sükûnetini. Kapı açıldı, Melek hasretini gördü perişan olmuş bir yorgunluğun külfetini üzerinde taşıyan. “Mete’m…” deyip, ona doğru yürürken gözyaşlarını ezen bir gülümseme vardı Melek’in dudaklarında yârini teselli edercesine.

Mete’nin yaptığıysa; dudaklarını ısırmak, hızla Melek’e yaklaşıp karısının bedenini hayatı ona sarılmaya bağlıymışçasına bir ihtiyaçla sarılmaktı. Omzuna yaslı başını şefkatle okşuyordu genç adam şükür makamında bir teslimiyetle dudaklarından, “Kurban olsun seni Yaratan’a Mete’n…” dökülürken.

*

Şu kollarına nasip olan kızın bir tebessümü, aldığı nefeslerine şükürdü iradesi küle dönen âşığın.

Başını yasladığı yerden kaldırıp, yârine kavuşmanın saadetini yaşayan sevgi dolu gözleriyle gözlerine bakarken Melek, o bakışa binlerce kelimeden nesir husule getirir, o gözlerdeki sevginin hayatına kattığı mânâyı satırlara döker, ömrünü güzelleştiren kadına aşkını haykırırdı…

Şimdi yaptığıysa, “Yemek yedin mi?” sorusuyla, coşkun gönlündeki en ehemmiyetli meseleyle sakinleşebilme çabasıydı.

Başını sağa dola salladı gözlerini gözlerinden ayırmaksızın. “Sen gelmeden yiyemedim.”

Hasan iki gence hitaben yemeğin hazır olduğunu söylese de, ne Mete hazırdı gözlerine sunulan vuslattan ayrılmaya, ne de Melek. “Üstünü değiştir istersen, yemek yiyelim yârim.”

Hayrandı onun o gonca gül gibi narin dudaklarından dökülen sese de söze de. “Nasıl istersen hatun,” dediğinde, bir gülümseme geçti meleğinin dudaklarından.

“Hatun?” Başını biraz geri çekip Mete’nin gözlerinin içine bakarken, gülüşü dudaklarında derinlik kazanıyordu.

“Hatun tabii. Bayan ya da karı demem ben. Benden bekleme o kaba saba hitapları.”

İçinde, endişe selinden kopan ağaçların kütükleri diline etki ediyordu belli ki. Yoksa bir hayranı yaşayan kalple, diline bu abes cümleleri nasıl alabilirdi ki? Melek’in umurunda değildi sözlerinin derecesi tatlı kahkahalarını bağışlarken meftununa.

Başını göğsüne yasladı, orada boğulan ses tonuyla, “Hatun de Mete’m… Hatun de. Senin o tatlı diline diğerleri yakışmaz,” diyordu.

Hasan Menevşe’den izin isteyerek odalarının mahremiyetine kavuştuklarında, o masum Melek, Mete’nin yüzünü ellerinin arasına aldı, “Çok özledim,” seni diyerek yakıp kavuran bir öpücükle esir aldı genç adamın dudaklarını.

Esiriydi.

Tek gülüşüyle gönlü izin alıyordu hayattan ümide dair.

Esiriydi…

Onun gözlerinden akacak tek bir damlayla düştüğü karanlık kuyularda tükenişiydi.

Esiriydi…

Şefkatiyle, insanların ne hissedebileceğini öğrettiği bir adamı rica kelimeleriyle buluşturan.

Küçük bir öpücükle kopamazdı Mete bu tattan. Kollarını Melek’in incecik beline sarıp, bedenini kendi vücuduna göre yükseltirken, günlerdir suya hasret yaşamış bir seyyahtı. Öpücüğe kavuştuğu an artık ait olduğu yerdeydi.

Durmalıydı.

Duracaktı.

Durabilmeliydi.

Ama Melek’in elleri saçlarının arasına daldığında, başını kendi duruşuna göre ayarladığında durmak; çok lüzumsuz ve malayani geliyordu hisseden kalbine.

Başını geri çekti, olmadı.

Melek’in boynunda dindirmeye çalışırken soluklarını, yanaklarını o sıska ellerinin hükmüne alıp, “Durma!” emrini veriyordu hatunu.

O bedende vuslata eremediği saatlerin kahreden çokluğuyla tükenirken, emre itaatsizlik haddi değildi. “Emret güzelim!” dedi, ellerini karısının kalçalarına yerleştirip, ince bacakların beline dolanmasını bekledi. Sonra… Sonra yaşadığı derdi, sıkıntıyı, endişeyi… unutup gittiği, içinde cenneti yaşadığı yârinin teninde isyanı unuttuğu bir şükürdü teslimiyeti.

*

Hafsa’nın annesi Zakire’nin hazırladığı sofraya otururken, yaşı bir hayli ilerlemiş kadının yüzünde derin bir keder vardı Hasan Menevşe’nin gözlerine bakmaktan kaçınırken. Aynı keder bir de Hafsa’nın o masum bakışlarını ele geçirmiş, kızı ne güldürüyor, ne de edilen muhabbete iştirak ettiriyordu. Anne, kız hiç oturmaksızın hizmet etmeye çalışırken, Hasan, “Lütfen hanımlar! Siz de oturun artık,” diyerek buyur etti mutfağın sımsıcak samimiyetinde kurulmuş mütevazı sofralarına.

Zakire, başını sağa sola sallıyordu olmazını anlatabilmek için, cebinden çıkardığı mendille gözlerinin nemini kurularken. Kadının gözlerine bakmak bile kalbini acı ateşinde kavuruyordu Melek’in.

Ve tabii Hasan’ın…

Yerinden kalktı, siyahi kadının ellerini ellerinin arasına aldı. “Abla… Kahretme bu kardeşini. Otur…” dedi, kadın âdeta acıyla çöktü sandalyenin üzerine. Sessiz sessiz, içli bir ağlayıştı tek yapabildiği. Evladının cesedini kucağında taşıyan, öldüğü anlaşılmasın diye her gün bulduğu bir avuç suyla naaşını temizleyen annenin, o küçücük bedenden yayılan kokuya aldırmadan öpüp, okşaması… Yirmi küsür yıldır kaybolan kelimeleriyle bir de sahip çıkamadığı yavrusunun, kurtarıcısı olan adama karşı nefreti vardı o şefkat dolu kadının kalbini kahreden.

Ne söz dökebiliyordu Zakire dudaklarından, ne de ses çıkarabiliyordu.

Sadece sessiz sessiz ağlıyordu.

Hafsa’ya döndü Hasan, “Siz de oturun Hafsa Hanım, lütfen…” diye ricada bulundu. Annesinin yanındaki sandalyeye oturan genç kız, başını kaldırıpta bakamıyordu karşısındaki adama. “Bu ümitsizlik, bu keder size yakışır mı?”

Hasan’ın sözleri anne ve kıza ulaştığında mümkünmüş gibi daha da eğildi yaralı kuşların boyunları.

“Yakışmaz! Bize yakışmaz!”

Hafsa başını yavaş yavaş kaldırdığında, bakışları masanın üzerinde sabit bir noktaya kilitliydi. Boğazını temizledi, incecik ses tonundan titreyen kelimeleri dile geldi genç kızın. “Hasan Bey… Annem ve ben… Buradan ayrılacağız.”

Soğuk bir esinti, mutfağın bu sıcacık samimiyetine savrulduğunda bir ailenin dramı vardı hayatın gerçekliğinden koparcasına gözlerine dolan. “Hayır!” dedi, karalı ses tonu ve ondan daha kararlı bakışlarıyla Hasan.

Hafsa yutkundu, bir şeyler söylemeye çalıştı. Ağzını açtığında dökebildiği kelimelere tahammülü yoktu Hasan’ın, “Dinle!” diyerek elini havaya kaldırdığında. “Dinleyin Hafsa Hanım.” Nispeten soğukkanlı bir yapısı olduğu hâlde bu ailenin yanından gideceğini bilmek belli ki adamın sükûnetini alıp götürüyordu. “Nereye gideceksiniz? Gittiğiniz yerde sorunlar bitecek mi?”

Sorusuna cevap beklediği, sessizliğinden belliydi adamın.

“Bilmiyoruz Hasan Bey… Sadece… Bizim yüzümüzden bir kez daha zarar görmenizi istemiyoruz.” Sesi titrediği hâlde, gözlerinde parıldayan yaşlar akmak için bir kırpınışa muhtaçken, Hafsa tek damla gözyaşı dökmüyor, dikleştirdiği sırtıyla masanın üzerine kilitlediği bakışlarını Hasan Menevşe’ye çeviriyordu. “Nabi de bizimle gelecektir ve sizden uzaklaşacak…”

“Abdulkadir ne olacak? Stajını mı bırakacak?”

“Gideceğimiz yerde devam ede…”

“Hiçbir yere gitmeyeceksiniz!”

Bu nasıl bir işkenceydi? Hasan Menevşe bu aileyi nasıl ikna edebilirdi ki yanlarında, güvende kalmaları için…

Mete’nin sesini duyduğu an çıktı düştüğü yeis dolu kuyudan. “Siz,” dedi Hafsa’nın dikkati Mete’yi buldu annesiyle birlikte. “Gitmenin çare olduğunu sanıyorsunuz ya… Değil! Bunu anlamanız için başka acılar çekmenize ya da araya mesafe koymanıza değil, Hasan abinin sözünü dinlemeye ihtiyacınız var.”

Mete’nin sözlerini duyan Hasan’ın rahatlığı, kasılan omuzlarında bir gevşemeydi sırtını sandalyede geriye yaslarken.

Ve gitmenin çare olmadığını ilk elden tecrübe etmiş iki gençti Mete ve Melek.

“Hafsa… Hasan Beye mi iyilik yapacaksınız giderek?” diye sordu Melek, kızın vereceği cevabı bekledi.

Başını aşağı yukarı hareket ettirirken yorgun bir çaresizlik vardı âdeta o genç omuzlarında Hafsa’nın. Kabulünü, “Evet, öyle,” diye de teyit ederken, gözlerinde derin bir tereddüt hâsıldı titreşen pırıltısında.

“Öyle olmayacak…” dedi, Melek kendi yaptığı hataların tecrübesi hayatının kayıp günlerini belleğinden taşırırken. “Sıkıntılar gelip geçiyor… Elbet bu da geçecektir ama düzeninizi bozmak yerine bekleyin, sabredin.” Sabretmek zor, kaçmak kolay olanıydı… Biliyordu Melek.

“Ya daha kötüsü olursa?”

“Allah bilir… Kader’e rıza, imanın şanındandır.”

Hasan son sözü söylediğinde, bir teslimiyetti Hafsa’nın başını eğişi, “Elhamdülillah,” şükrünü fısıldayışı.

Melek, yemek istemediği hâlde bebeğinin düşüncesiyle yemeğe gayret ederken düşünceler aklında umuda müptela odaları karanlık hükmü altına alıyordu.

*

“Nabi… Hafsa’nın abisi mi?”

Elindeki çaydan büyük bir yudum aldı Hasan sessiz kabulünü gösterdi Mete’ye. Çayını masanın üzerine bıraktı, “Düşünüyorum, bir çıkar yol bulmaya çalışıyorum… Olmuyor kardeşim!” Ümitsizlik hâkimdi, çalışma odasının bu kasvetten uzak atmosferine. Yemekten sonra çekildikleri sükûnette Hasan, anlatmak istediklerini anlatamıyor, bu yüzden de iyice bunalıyordu.

“Nabi’nin seninle kişisel bir meselesi var sanırım. Doğru mu?”

“Doğru.”

“Peki neden?”

“Burada göreve başlamadan önce bu çevrede halkı yağmalayan bir grup vardı. Polis, asker ve halkın dayanışmasıyla o çeteyi adalete teslim etmeyi başardık Allah’ın izniyle. Halk rahat bir nefes almaya başladı diye sevinirken, Nabi’yi Mbuji-Mayi’deki arkadaşları uzaklaştırdı bizden. Daha on yaşındaydı… Okulu, evini, annesini… Ailesini bıraktı. Onu alıştırdıkları uyuşturucu bağımlılığında beynini istedikleri gibi yıkıyorlar. Babasının ölümünden sorumlu olduğum ve… Ve daha başka çirkin iftiralarla bana karşı kışkırtıyorlar.”

“Neden?”

“Burada bir şeylerin değişmesinden korkuyorlar.”

“Sizin burada olmanızı da istemiyorlar.”

Soru değildi Mete’nin dile getirdiği… Hakikatti.

“İstemiyorlar ama ben de vazgeçmeyeceğim! Kaderimize buraya gelmeyi nasip eden, hakkımızda hayırlı olanı da en iyi bilendir hiç şüphesiz.” Düşünceliydi çay bardağında sonuna yaklaştığı demi seyrederken. “Zakire ve Hafsa Hanımı ya da Abdulkadir’i burada tutabilmenin zorlaştığını görüyorsun. Sizin söyledikleriniz şimdilik olumlu bir etki bırakmış olsa da eminim ki beni koruyabilmek gibi saçma sapan düşüncelerle buradan yine gitmek isteyecekler.”

Mete için en mantıklı gelen fikir, “Neden Hafsa Hanımla evlenmiyorsunuz?”du. İçtiği son dem Hasan Menevşe’nin boğazında bir öksürük krizine vesile olurken, Mete, “Helâl abi, helâl,” diyordu.

Sakinleşebildiğinde, “Çok güzel espriydi,” dedi, elindeki çay bardağını tabağının üzerine yerleştirdi.

“Espri değildi, Hasan abi.”

Derin bir nefes aldı Hasan, “Af…” diyerek verdi nefesini. Bu kadar derdinin ve sıkıntısının içinde bile adamın ağzından “Of” diye bir sitem düşmemesi hayran olunacak bir sabrın emaresiydi belki de.

“Kızım yaşında bir çocuk… Hafsa Hanım. İki yaşındaydı… Yani onları bulduğumda.”

“Bu gerçeği sık sık hatırlatıyor musunuz kendinize?”

“Her dakika!”

“Hafsa Hanım’ın size karşı derin duygular beslediğinin belki farkındasınız, belki değilsiniz. Ama emin olun… Size gelebilecek zerre hükmünde bir zarara, gözü kapalı girer.” Adamın gözlerine yayılan ümidi görebiliyordu.

“Nereden biliyorsunuz?”

“Gözlerinden belli.”

İkna edilmeye ihtiyacı vardı belli ki. “Zakire Hanımın kucağında on üç gün önce ölmüş oğlunun cesedi vardı yardım kuyruğunda çocuklarıyla beklerken. Sekiz yaşındaki Nabi, kucağında Hafsa’yla ayakta durmaya çalışıyordu…” Gözleri, o simsiyah gözleri çok uzaklara dalmıştı Hasan Menevşe’nin. Âdeta o günü yeniden yaşıyor gibiydi. “Unicefli Loren ailenin yanına götürmüştü beni ve tanıtmıştım onlara kendimi. Temiz bir daire bulup yerleştirmiştik aileyi. Aylık bir gelir bağlayıp, düzenli olarak ziyaretlerine geliyordum. Yirmi sekiz yaşındaydım o zaman…”

Çok uzun bir sessizlik olduğunda sabırla bekledi genç adam Hasan Menevşe’nin dile gelmesini. Kapıya nazikçe vuran ve içeri girmek için izin isteyen Osman’la konuşmanın devamını getiremeyeceklerini anlıyordu artık.

“Selamünaleyküm.”

“Vealeykümesselam,” dedi Mete ve Hasan aynı anda, oturdukları yerden kalkıp karşıladılar genç öğretmeni. Samimiyetle tokalaşırken, Osman, “Hafsa Hanım ve annesi gitmek istediklerinden bahsettiler. Doğru mu bu?”

Hasan, “Doğru,” derken, henüz kalktığı koltuğuna geri oturdu.

“Ağabey ne yapalım seni! Zorla nikâh masasına mı oturtalım? Nabi’yi senden uzaklaştırmak için bu kadınlar burada kalmazlar!”

Hasan, “Kalacaklar!” derken bakışlarını pencereye çevirdi.

Osman’ın bahsettiği kadın Hafsa mıydı? Yoksa altmış yaşındaki Zakire miydi bilemedi Mete.

Tâ ki Osman, “Yanında mı tutmak istiyorsun? Nikâhına al! Bir ömür bakmak mı istiyorsun kıza? Kanun önünde bundan sorumlu hâle gel! Kim ne der diyerek yaşını bahane edip durma artık abi!” diyene kadar. Bahsettiği kesinlikle Hafsa idi.

Bir yarım saat boyunca Mete ve Osman hemfikir oldukları hayırlı işle Hasan Menevşe’yi iknaya çabalarken saat bir hayli ilerlemişti. Mete izin istetip ayrılırken çalışma odasından Bekir henüz giriyordu eve.

Adamın yorgunluğu yüzünden, ağır hareketlerinden bir de selam verirken uyku mahmurluğu akan sesinden belliydi. Salvatore’nin durumu stabildi… Onu bu hâlde bırakıp Türkiye’ye dönmek hiç de onurlu bir davranış değildi vicdanın ezdiği fikrine. Fakat, elinde başka bir çaresi de yoktu ne yazık ki. Meleğini sağ salim İstanbul’a götürmeli, onun güvenliğini sağladıktan sonra buraya geri dönmeliydi.

Şimdi adım adım tüketirken onun yanına varacağı merdivenleri, bir kez daha şükrediyordu o kızın aşkını nasip edene. Duygularının neşvünema olup, derinleştiği… Hasretini bir kavanoz toprakla dindirdiği… Sevgisini dudaklarına yerleştirdiği tertemiz tebessümüyle ailesine gösteren o masum yâri, aşkın helal olan vuslatını bağışlamıştı ya Mete’ye muhtaç olduğu nefesmişçesine bir ihtiyaçla… Bir koca, bunun şükrünü nasıl eda edebilirdi ki?

*

“Yarın sabah ayrılıyoruz buradan ama… Aklım hep sizde olacak Hafsa.”

Kapının önünde, vedalaşırken akşam boyunca konuştukları meselelerin ağırlığı vardı iki genç kızda. “Sık sık konuşuruz değil mi?”

“Konuşuruz EvelAllah!” sözleri samimiyetle akarken dudaklarından Melek’in, merdivenleri tüketen adama bakmasına gerek yoktu Mete olduğunu anlaması için. Kalbi hissediyordu gelenin yâri olduğunu. Tenine yayılan sıcaklık, helalinin tenine kavuşabilmek için vuslata ereceği ânâ olan sabırsızlığıydı.

Hafsa, yüzünde bir tebessümle uzaklaşırken, Mete ve Melek’e hitaben, “Allah rahatlık versin,” dedi, karı kocadan, “Sana da-size de,” sözleri döküldü.

Yatak odasının kapısında, içeride duran Melek, holde duran Mete idi karısını seyreden. “Alacakmısın beni içeri?” sözlerini Mete’den duyduğunda kocasının cümlelerine hayrandı kendi çaresizliğinde.

Başını aşağı yukarı salladı, kapının önünden çekilerek yolunu açtı sevdiği adamın. Bu gece son kez yatacakları yatağa beraber uzanırken… Tek yaptıkları birbirlerini seyretmekti.

207 toplam okunma, 1 bugün toplam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir