Candan Öte ~ 58 | Kabir

Hakiki bahtiyar ancak o âdemdir ki dünyadan,
Giderken mâmelek nâmıyla terk eyler büyük bir nâm.
İlahi! Doğru bir meslek nasıl bulsunlar insanlar?
Hakaik hep dururken perde-pûş-i zulmet-i evham!
Mehmet Akif Ersoy

Kongo Demokratik Cumhuriyeti
Kinşasa

Uçaktan indikleri andan itibaren nemli havanın boğucu etkisini teninde hissediyordu Melek. Bir önceki gün yağan yağmurdan geriye kalan çamur birikintileri, arabanın girip çıktığı çukurlardan taşarken, Cevat’ın yavaş gitme çabalarını takdir ediyordu içten içe.

Farklı renk ve desenleri bir arada kullanmayı tercih eden kadınlarla, giyilmekten eskimiş tişörtlerin sahibi genç delikanlıların koşuşturup durduğu, asfalt kavramının ana caddelerden ibaret olup, yoksul sokaklarınsa mahrum kaldığı şehirde ilerliyorlardı 2003 model, siyah renkli Toyota SUV’ın içinde.

Gözlerinin görebileceği bir açıda tuttuğu su şişesini, “Teşekkür ederim,” diyerek kabul ettiğinde, Mete’nin endişesini bütün hücrelerinde hissedebiliyordu. Yedi yıl önce anne ve babası bu ülkeye gönüllü olarak geldiğinde Melek’e yaptıklarının haksızlık olduğunu düşünüp kahrolurken, burada insanların hangi koşullarda yaşadıklarını bilmeyen küçücük bir kız çocuğuydu.

“İyi misin?”

Onun sesindeki ilgi, gözlerinde yanan buğunun, akmak için bir yol bulma çabası gibiydi. “İyiyim… Mete’m…”

Ömer, Cevat’a hitaben, “Kardeşim, ileride sağa döneceğiz,” dediğinde, Mete’nin korumak istercesine sardığı kolunda, o güçlü bedenin aşk dolu sahibine sığındı, başını yârinin göğsüne yasladı.

Havaalanından, şehir merkezine kadar gördüğü binalardan daha bakımlı, yığma taş yapısıyla üç kat bir evin bahçe girişinde durduklarında, “Geldik efendim,” dedi Ömer, çıktı araçtan.

Cevat, Mete’nin kapısını açmak için arabayı durdurup inerken, Mete beklemeksizin çıkıyordu arabanın içinden. Elini uzattı, Melek’in inmesine yardım etti genç adam. Çakıl taşı döşenmiş bahçede eli elinde olduğu hâlde ilerliyorlardı takım elbise giymiş bekleyen üç adamın yanına doğru.

Gelenleri karşılamak için aradaki mesafeyi kaparken elli-elli beş yaşlarında görünen uzun boylu ve oldukça zayıf bir adam, Ömer tanıştırma görevini üstleniyordu. “Mete Bey. Hasan Menevşe ile tanıştırayım sizi. Kendisi fahri konsolos. Hasan Bey, Mete Ardahan ve eşi Melek Ardahan.”

Hasan elini uzattı önce samimi bir gülümsemeyle, “Hoş geldiniz,” diyerek tokalaştı Mete ve Melek ile.

“Hoş bulduk Hasan Bey.”

Sözler aynıydı iki gencin dudaklarından ayrı ayrı dökülürken. Diğer iki adamla tanıştıklarında, birkaç yıl önce Demokratik Kongo’ya Türkiye’den gönderilen devlet görevlileri olduklarını öğrendiler. Türkiye’den çıkıp, Afrika’nın yıllarca sömürgede kalmış bir ülkesine değer kazandırmak… Çabaları, takdire değerdi.

Mete’ye ertesi gün izleyecekleri programla ilgili bilgi verirken Hasan Menevşe, Melek konuşulanları dinleyemiyordu. O, hemen bugün mezarlık ziyareti yapabileceklerini ümit etmişti hâlbuki ama havanın kararıyor olması, gidilecek bölgeye ulaşımın uçakla güvenli olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bir gecelik beklemeye daha tahammül etmek zorundaydı, anlayabiliyordu.

“Siz istirahat edin, yerleşin kardeşim. Akşam yemeği yarım saate kadar hazır olacaktır. Yemekte görüşürüz.” Mete ve Melek’in elini sıkan adam odalarına kadar eşlik edip, geri dönerken, iki gencin, “Teşekkür ederiz,” sözlerini beklemediği asaletindeki vakarda gizliydi.

Melek odanın içine doğru ilerledi, Mete kapıyı kapadı. Pencerenin tülünü aralayıp, kararmaya yüz tutmuş havaya bakarken yemyeşil bitki örtüsünü inceliyordu. Afrika dendiğinde aklına gelen kuraklık ve yeşilden yoksun bir tabiat olurdu ama şimdi gördüğü manzara bunun tam aksiydi. Çeşit çeşit ağaçlar pencereden gördüğü dağlık alanları süslüyordu güzelliğiyle.

“Garip… Neden bilinçaltımda Afrika hep sarımtrak bir kuraklıkta… Çok merak ediyorum şu an… Çok… Çok güzel bir şehir burası,” dediğinde, ağzından çıkan uzun cümle miydi Mete’ye bir, “Oh…” çektiren, bilemedi.

Yârine dönüp baktığında, “Bakma öyle meleğim… Bugün senden duyduğum en uzun cümleyi, Afrika’nın en çok yağış alan bölgesinde, iklimine duyduğun hayranlıkta dile getirdin,” dedi, yüzündeki ciddiyetle.

Normal davranmaya çalışıyordu, hâlini belli etmemek için mücadele veriyordu ama buraya kadardı. O, nasıl görünmeye çalışırsa çalışsın, kalbinin içine vakıf olan bir kocası vardı.

Üzerindeki kot pantolon ve ince ceketi çıkarırken, tek parça bir elbise giymeyi planlıyordu Melek. Akşam yemeği yemek gibi bir isteği olmasa da içinde büyüyen bir bebek vardı annesinin beslenmesine muhtaç. “Ben üzerimi değiştireceğim. Sonra da yemeğe ineriz istersen.” Bavulun içinden giymeyi planladığı kıyafetleri çıkarırken, Mete’nin sessizliğiyle kaldırdı başını, kocasının anlamlandıramadığı bakışlarıyla buluştu. “Ne oldu canım?”

Yavaş adımlarla yanına geldi, elinde tuttuğu kıyafetleri yatağın üzerine attı. Ellerini ellerinin içine aldı, “Beni düşünerek hissettiklerini gizlemeye çalışmayacaksın! İçine atmayacaksın! Bana anlat hüznünü ama sakın içine atıp da beni perişan etme…” dedi, kollarının arasına aldı kendi çaresiz bedenini.

Çaresi; Mete idi… Kollarını sardığı an huzuru hissettiren.

“Tamam… Ne dersen…” Geri çekildi, kocasının yanağına bir öpücük kondurdu. Yatağın üzerine atılan kıyafetlerini alırken, yüzüne yerleştirdiği derin bir gülümsemesi vardı Melek’in samimi görünmesi için çabaladığı. Odanın içinde bulunan ufacık banyoya geçtiğinde krem rengi fayansların süslediği banyo duvarında asılı duran küçücük aynaya yaklaştı. Belki yolculuğun verdiği yorgunluktan belki de KDC’de olmanın hüznüydü yüzünde renk kalmamasının sebebi. Elini yüzünü yıkadı, kıyafetlerini değiştirdi. Dağılmış saçlarının örgüsünü çözüp, başının üzerinde topuz yaptığında, hissettiği yorgunluk dermanını kesiyordu.

*

Adamın anlattıklarını sessizce dinlerken, ilgi ve öğrenme isteği vardı Melek’in fersiz bakışlarında. Mecburiyetle yediği belli olan yemeğinden aldığı her lokmanın ağzında çoğaldığına emindi Mete.

Elinde tuttuğu pideden küçücük bir parça kopardı, “Siz göreve başlayalı ne kadar oldu Hasan Bey?” diye sorduktan sonra, ağzına attı. O latif ses tonunda hasıl olan meraka şükredebilirdi, Mete. Belki biraz olsun hüznü dağılır, rahat bir nefes alabilirdi.

Hasan bir yudum su içti, boğazını temizledikten sonra cevap verdi. “Bu ocak ayında bu ülkedeki resmi olarak ikinci yılımı dolduracağım.”

“Çok uzun bir süre değil. Memnun musunuz burada olmaktan?”

Ağır başlı ahvaline müsavi bir gülümseme yayıldı Hasan’ın yüzüne. “Geriye dönüp baktığımda hiçbir başarı göremeyişim beni derinden üzmese daha çok memnun olabilirdim.”

“Abimiz fazla mütevazı. İki yılda yetimhaneleri ve okulları Türkiye’den gelen yardımlarla yaşanılabilir kılmayı başarı olarak görmemesi, hedeflerini çok yüksek tutmasından kaynaklanıyor.” Osman söz aldığında, Hasan hariç masadaki herkesin gözleri üzerindeydi. Hasan ise övülmekten rahatsız olduğu için, “Kardeşim moral veriyor işte,” sözleriyle geçiştirmeye çalışıyordu.

“Sizce eksik olan nedir, Hasan bey?” Mete, Melek’in kalbinden geçenleri okuyabiliyordu. Hasan her ne eksik dese, Melek ikinci bir kez daha düşünmeden varını yoğunu feda ederek yardım etmeye hazırdı. Mete’nin hiç şüphesi yoktu.

“Eksik olan… Burada Müslümanların nüfusu ülke genelinin ancak yüzde onu gibi düşük bir oranını tutuyor…”

Melek’in merakı, adama sözünü tamamlama fırsatı tanımadı. “Din önemli mi? Hristiyanlığı ya da atalarının dinini yaşamaları bu ülkenin nasıl bir eksiği olabilir ki?”

Buruk bir gülümsemeydi Hasan’ın dudaklarında ifadeleşen. “Estağfurullah, Melek Hanım. Tam olarak öyle değil. Belçika, yıllarca bu toprakları sömürdü. Yeraltı kaynaklarını ayrı, yerüstü kaynaklarını ayrı… Bu halk özgürlüklerini ellerine almış görünseler de içinde bulundukları tahakkümün farkında değiller.”

Hasan duraksadığında Melek, “Nasıl yani?” diyerek, bilmeye ihtiyacını gizleyemiyordu.

“Kinşasa’da suyla biranın hemen hemen aynı tutarda satıldığını göreceksiniz. Bu gerçek bütün KDC’de değişmiyor gerçi. Batılı beyazlar birayı ucuza satarak buradaki insanlara düşünme hakkı vermiyorlar. Sistemleri kusursuz, değil mi? Sürekli içen, düşünme yetisi bulanık bir topluluğu yönetmek, aklı başında insanları yönetmekten daha kolaydır. Bu yüzden Müslümanların helal ya da haram kavramları diğer insanlarında prensibi olsa veyahut alkole ulaşmaları bu denli kolay olmasa her şey daha kolay olabilirdi.”

Hasan sustu, Melek sessiz bir kabullenişle gösterdi anladığı hakikati. “Burayı Cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk ziyaret eden Abdullah Gül’den sonra diplomatik ilişkilerimiz sağlam temeller kazansa da Çinli yöneticilerin bizim siyasilerimizden daha hızlı oldukları da bir gerçek.”

Mete söz alırken, Melek’in bakışlarının etkisini hissediyordu kalbinde. “Bu toprakların bereketinden faydalanan sadece batılılar olmayacak belli ki. Uzakdoğu’da bu pastadan payına düşeni almak istiyor. Peki siz nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?”

Derin bir nefes aldı Hasan, verdiğinde, “Burası fakir bir ülke,” dedi, acının hüzün kattığı ses tonuyla. “Sadece almış olan batı maalesef hiçbir şey vermemiş bu ülkeye. Düşünebiliyor musunuz… Dünyanın en büyük elmas borsalarından biri Anvers şehrinde fakat Belçika’da bir gram bile elmas yok. Bu topraklarda çıkan elmas, fakir siyahilerin ilkel çabalarıyla bulunurken, Anvers’teki şık giyimli beyazlarca işlenip, değer kazanıyor. Benim tek bir isteğim var; bu halkın eğitilmesi. Yoksa şöyle para yardımı yapalım, böyle malzeme sağlayalım değil. Onlarda olmalı elbette ama çare değil. Buradaki insanların kendi öğretmenine, kendi doktoruna, kendi mühendislerine ihtiyaçları var. Bunun temeli de iyi bir eğitimden geçiyor.”

Bir gerçeği dile getirirken, “Tabii bu eğitim süresinde burada görev yapacak kişilerde bulunmalı, değil mi?” diye sordu Mete. “Afrika’nın gelişmesini ya da bilinçlenmesini istemeyen batıya inat, buraya yatırım yapacak iş adamlarına da ihtiyaç var…”

“Kesinlikle!” Sözleri Hasan’ın ağzından bir ümitle döküldüğünde adamın mahcubiyeti yüzünden okunuyordu.

Mete içtenlikle gülümserken, “Kinşasa’da temiz, sağlam oteller var mı iş adamlarının geldiğinde konaklayabileceği?” diye sordu.

Hasan, “Maalesef hayır,” diye cevap verdi. “Buraya yatırım yapmak için gelip, kalacak otel bulamadıkları için vazgeçen çok iş adamı oldu. Biz elimizden geldiğince evimizde ağırlamak istesekte, olmayınca da ısrar edemiyoruz.”

Bir ilham gibiydi, “Sizinle uygun bir arsa araştırması yapalım,” sözlerinin dudaklarından dökülmesi. “Bir yerden başlamak gerekiyorsa buradan başlayalım. Bu topraklarda sağlıklı buğday ve mısırlar yetişiyormuş, doğru mu?”

Hasan’ın yüzüne yayılan huzur, sesindeki rahatlamaydı. “Doğrudur, Mete Bey. Buradaki halk çok ilkel şartlarda bu ürünleri öğütüp un elde ediyorlar.”

Aklına gelen fikirle telefonunu cebinden çıkardı Mete. “Sanayi Bakanlığı’nda yıllardır görev yapan bürokrat bir arkadaşımız bu konuyla ilgili size yardımcı olacaktır. Size numarasını vereyim. Birazdan görüşüp, sizinle iletişime geçmesini sağlayacağım. Burada bu yatırımı yapmak isteyecek bir iş adamımız illaki çıkacak, sizi temin ederim.”

“İnşAllah…”

Bu ümit dolu temenni Melek’ten ve diğer üç kişiden duyulduğunda, akşam yemeği için bir araya geldikleri bu yemek masasında bir ülkenin kendini dünya milletlerine kabul ettirebilme mücadelesini gönüllü olarak destekleyen beş kişiydiler kardeşlerinin derdiyle dertlenmiş.

Yaşı diğer iki adama göre daha genç olan Osman yine söz aldığında ilgiyle dinliyorlardı onu. “Ben altı yıldır burada öğretmenlik yapıyorum. Çocukların zihinleri pırıl pırıl. Öğrenmeye aç ve bir o kadar istekliler. Buradaki çocuklara; “Büyüyünce ne yapacaksın?” diye sorsanız, size verecekleri cevap; “Ailemin aç kalmaması için çalışacağım!” der istisnasız hepsi. Bizim çocuklarımızın yetişkinlik hayalleriyle, Afrika’da doğan ve açlığın her türlüsünü yaşayan çocukların arasında koskoca bir medeniyet canavarıyla teknoloji devi var sanırım,” dediğinde Melek’in boğazını düğümleyen yumruyu yutma çabasını duydu Mete.

Bekir söz aldı, “Geçen ay Türkiye’deydim. İlkokul dördüncü sınıfta okuyan bir torunum var,” dedi, Melek ve Mete, “Allah bağışlasın,” dileğinde bulundular muhabbetlerinden taşan bir uyumla.

“Âmin, bizim gibi olanlar için Ecmain. Dersleri nedeniyle annesinin bilgisayar yasaklarından bana dert yanışı vardı ki duysanız dünyada ondan daha çok acı çeken kimse yoktur sanırsınız,” dedi, gülümsedi. Torununa olan muhabbeti gözlerinden okunuyordu adamın. “Ben buradaki çocukların yaşantısını anlattığımda tabii ister istemez etkileniyor yaşının verdiği şefkate binaen. O çocuk, o küçücük yaşında etkileniyor fakat enteresandır Türkiye’deki bilinen birçok iş adamının da üye olduğu derneğin geçen ayki toplantısında bahsettiğimiz bu gerçek hiçbir etki sağlamadı o yöneticilerce. Ve eminiz ki onların bu ülkeye yatırımı demek kalkınmış bir Kongo Demokratik Cumhuriyeti demektir.”

“Bir şekilde dikkatleri buraya çekeceğiz Allah’ın izniyle. Biz burada bir otel inşaatına başlarsak eminim dünyanın gözleri bu topraklara çevrikecektir. Şimdiden reklam ve duyurulara başlarsak birkaç ay içinde değişimi göreceğiz…”

*

Güçlüydü… Güçlü olduğunu hep biliyordu ama şimdi… Dünyanın gözlerini kapayıp, görmeyi reddettikleri bu topraklarda değiştirilebilecek bir umman dolusu meseleden bahsederken gözlerindeki kararlılık, sesinden güç olup taşıyordu.

O… Her kapıyı açacak bir soy isimle doğmuş… Genç ve Başarılı İş Adamı… 23 Mayıs’ta dile getirdiği bu kınamayla Mete’nin haklı öfkesini kazandığında, aklının ucundan bile geçmezdi o sözler dudaklarından dökülürken bu gerçeği nasip edene şükürler edeceği. Şu an bahsettiği, “Çoktandır bir öğle yemeği yiyelim diyordu, nasip olmamıştı. İstanbul’a döndüğümüzde bir görüşelim,” dediği iş adamının, Rahmetli dedesinin çok yakın bir arkadaşı, Bahri Aktürk olduğunu da biliyordu.

Esneyişini gizleyemediğinde beyler çay eşliğinde devam ediyorlardı muhabbetlerine. “Ben izninizi istiyorum… Size Allah rahatlık versin,” dedi, oturduğu koltuktan kalktı Melek. Onun hareketine kenetlenmiş gibiydi yârinin ayağa kalkışı. “Lütfen sen kal Mete… Sizin konuşacaklarınız önemli… Ben yoruldum sanırım…”

Mete’nin ciddi ifadesi, “Sen nereye ben oraya!” sözlerine kesinlik kazandırsa da Melek de kararlıydı, “Biraz yalnız kalsam… Sakıncası olur mu senin için?” derken Mete’yi rahatsız etmemeye.

Az önce gözlerindeki umudun sönüşüydü bu hayal kırıklığıyla bakan yârine kenetlenişi. O, Melek’in yanında olmamaktan rahatsız olurken, Melek bunun idrakine çok geç varıyordu. Kocasına kabul edilebilir bir mesafeyle yaklaştı, “Seni bekliyor olacağım…” dedi, hissettiği aşkı gizleme gereği duymadan.

Başını yavaşça eğişiyle kabulünü gösterirken Mete, Melek izin isteyip ayrılıyordu beylerin yanından. Hasan telsiz telefonu eline aldı, “Hafsa Hanım, Melek Hanım’a eşlik edin lütfen,” dedi.

Bir ya da iki dakika sonra siyahi bir genç kız odaya girdiğinde Melek, kızın güzelliğini hayranlıkla seyrediyordu. Başına örttüğü mavi şal, koyu teninin güzelliğini vurgularcasına yüzünü sararken, yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Melek’e doğru yaklaştı, “Buyurun,” dedi incecik ses tonuyla.

“Size zahmet olmasaydı,” derken genç kıza yaklaşıp bir sır verircesine bir gizemle, “Odamızın yerini bulabileceğimi ümit ediyorum,” dedi. Kızın espriyi anladığı gülümserken aralanan dudaklarından belliydi.

O da Melek’in kulağına doğru yaklaştı, “Hiç zahmet olmaz Melek Hanım. Size eşlik edersem ben de daha çok alışırım belki bu eve,” diye fısıldadı.

Odadan çıkarken iki genç kızda gülümsüyordu. “Hafsa… Ne kadar süredir burada çalışıyorsun?”

Düşünüyormuş gibi bir bekleyiş süresi kadar sustu, “Altı ay olacak sanırım,” dedi. “Annem benden daha eski. İki yıla yakın.”

“Annen de mi burada?”

“Evet, Melek Hanım. Mutfakta çalışıyor.”

Kızın Türkçesi çok düzgün ve anlaşılırdı. “Bu kadar güzel Türkçe konuşmayı nerede öğrendin?”

“Buradaki Türk okullarında öğrenim gördüm.”

“Burada ne iş yapıyorsun?” Genç kızın iyi eğitim aldığı belliydi.

“Kongo’da konuşulan dilleri bildiğimden, Hasan Beye tercümanlık yapıyorum. Benim eğitim masraflarımı karşılayan da Hasan Bey… Sağolsun, babamdan sonra hiç yalnız bırakmadı beni de kardeşlerimi de.”

Ses tonundan akan minneti duyabiliyordu Melek. “Buradaki görevi yeni değilmiş yani Hasan Beyin?” derken, üçüncü katın merdivenlerini yarılamıştılar.

Başını sağa sola sallarken, “Değil,” dedi Hafsa.

“Size nasıl ulaşabildi? Eğitimini nasıl üstlendi?”

“Babamla Bosna’da tanışmışlardı. Sırpların bombaladığı binada sıkışıp, enkaz altında kaldığında…” dedi, yutkundu genç kız. Derin bir nefes aldığında sesindeki titreyiş yaşadığı acının boyutlarını anlatmaya yetiyordu. “…Hasan Beyden bizi Demokratik Kongo’da bulmasını istemiş. 1994’ten 1995’e aradı… Aradı. Bizi bulduğunda ben iki yaşındaymışım.

“Başın sağ olsun.” Boğazının düğümlendiğini hissederken, kızın sağ koluna dokundu teselli etmek istercesine.

Sesinde bir titreyişti hâlâ, “Teşekkür ederim Melek Hanım,” sözleri.

“Bana Melek de lütfen… Eğer işin yoksa bana devamını da anlatmanı çok isterim,” derken üçüncü kata varmışlardı.

Odadan içeri girdiklerinde kızın çekingen bakışlarıyla söylediği, “Rahatsız etmek istemem,” Melek’in, Hafsa’nın elini tutması için yeterliydi.

“Gel lütfen… Gel.” Kızı balkona çıkardı karşılıklı sandalyelere oturdular. “Hasan Menevşe kim? Bosna Hersek’te ne işi vardı, Hafsa… Lütfen anlatır mısın?”

Dünyanın unuttuğu bu kıtada, güzeller güzeli bir genç kızın, babasına olan özlemi vardı o titreşen gözyaşlarında. Konuşmaya başladığındaysa sesindeki hayranlıktı Bosna’da şehit düşen babasının vasiyetini yerine getiren adama. “Bosna Hersek’te, Sırpların yaptığı katliamı sayfa sayfa dergilere taşıyan Hasan Menevşe’ydi. 1994 yılında o derginin kapağını süsleyen, masum, uykusunda gülümsermiş gibi duran, bedeni kan içinde kalmış bebeğin fotoğrafını o enkaz arasında çektiğinde neler hissettiğini anlatırken, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ gözyaşlarıyla ağlayan… Merhamet sahibi bir adam. Ülkenizdeki Cumhurbaşkanınızın talimatıyla burada göreve gelmesinin nedeni, yıllardır bu topraklarda süregelen haksızlığa karşı mücadelede yüksek bir çabası olmasıymış. Yani… Babamın son isteği üzere buraya gelişinden sonra… Annemin, gönderilen insani yardımdan daha çok faydalanabilmek için ağabeyimin cesetini kucağında; “Dört çocuğum var!” diyerek taşımasından sonra,” dedi. Durup nefes aldıktan sonra, “Verilen erzak yetmediğinde çoğu annenin yaptığını yapıyordu annem,” diye ekledi.

Hafsa’nın akmayan gözyaşlarının ateşi Melek’in gözlerinde damla damla sel oldu. “Ağabeyin… Öldü mü?”

“Ben… Hiç tanımadım onu. Unicef’in o yıl yaptığı yardımlar çocuk sayısına göre belirlenmişti ve maalesef yeterli gelmiyordu. Abim… Ölmeden bir hafta boyunca ateşler içinde yanmış ama annem bir çare bulamamış. Doktor yok… İlaç yok. Sıtmadan kurtulamayan abim… Adı Muhammed El-Said’di…” Sustuğunda çekingen bakışları Melek’in çekinmeden akıttığı gözyaşlarıyla dolu olan gözleriyle buluştu. “Daha yeni tanıştık… Ülkeme ilk kez geliyorsunuz ve ben size neler anlattım.”

Melek burnunu çekti önce sonra gözyaşlarını sildi. “Anne ve babam bu ülkeye geldiklerinde kaybettiğim ailemdi, hüznünde kendime çok acıdım… Sizin çektiğiniz acıları bilmeden tek dertli benim sandım. Benimle paylaştığın için… Çok teşekkür ederim.” İçindeki yangını tarife dünya alemindeki kelimeler kifayetsizdi karanlığın hükmünü sürdüğü bu aralık akşamında. Ilık bir yaz esintisi, saçlarının topuzundan kurtulan tutamları savururken, hayatın gerçekliğine daha önce bu andan daha yakın olduğu bir zamanı hatırlamıyordu.

Bakışlarında acı, dudağında bir gülümseme vardı genç kızın, “Ne kadar süre buradasınız?” diye sorarken.

Başındaki ağrıya çare olur umuduyla parmaklarını şakaklarına bastırıyordu şifaya kavuşabilme ümidiyle. “Çok uzun olmayacağını sanıyorum… Net bir gidiş tarihi kararlaştırmadık henüz.”

Hafsa yerinden kalktı, “Hamilesiniz ve zor bir gün yaşadınız. Benim anlattıklarım daha da üzdü sizi… Lütfen kusuruma bakmayın. Ben gideyim artık,” diyerek, izin istedi.

“Öyle söyleme lütfen…” diyerek kızı mahcubiyetten kurtarmak isterken, Hafsa sözünü kesti, “Lütfen dinlenin Melek Ha… Melek. Sabah kahvaltısında görüşürüz inşAllah.”

Yarın… Yedi yıldır ilk kez ailesine yakın olacağını hissediyordu. Yarın… “Bari mezarlarını ziyaret edebilseydim…” diyerek saklı bahçeye gittiği gecelerin hüznünü belki de yâd edecekti.

*

Mete’ye çok uzun gelen bir süre boyunca uçaktaydılar henüz inişe geçtiklerinde. Doğu Kasai Bölgesi’ne, karayoluyla gidiş güvenli olsaydı da herhâlde uçaktan başka bir araç tercih etmezdi genç adam.

Melek’in kemerini bağlayışını seyrederken, tekrar tekrar sormak istediği; iyi misin, sorusunu içinde tutmaya mahkum ediyordu kendini çaresizlikle. Her seferinde aldığı cevap, yapay bir gülümseme eşliğinde; “Çok iyiyim Mete’m…” olduğundandı belki de bu sessizliğe gönüllü mahkumiyeti.

Meyra geldi, “Kemerlerinizi çözebilirsiniz. Mbuji Mayi’deyiz,” dedi, Melek derin bir, “Oh,” çekti.

Kemerlerini çözüp ayağa kalktıklarında, Melek giydiği uzun, lacivert elbisesini düzeltiyordu incecik bedeni üzerinde. Kloş eteği attığı adımlarına uyumlu hareket ederken Mete’nin aklından geçen, o bedende vuslata eremediği gecelerin değildi sadece hesabı… Saatlerinin bile tutulduğu bir çeteleydi hasret ateşiyle yakan.

“Ne mutlu bize öyleyse Melda Hanım… Birkaç saat sonra görüşmek dileğiyle.” Melda ile o latif ses tonu ve sımsıcak samimiyetiyle vedalaşırken, Mete’nin elini elinin içine aldı bıraktığı noktadan kımıldamadığını fark ederek. Kendilerinden önce inen Hasan, Osman ve iki polis memuru dışarıdaki diplomasiyle ilgilenirken, Mete karısının hareketine meftun bir âşıktı bir gülüşüne ömrünü feda edeceği.

“Güle güle Melek Hanım, güle güle Mete Bey,” dedi Melda çıkış kapısından genç çifti uğurlarken.

Melek’i tanıdığı ilk günden bugüne hissettiklerini saklayamayan fıtratına olan hayranlığı, içinde derin bir rahatlamaya da vesileydi ancak şimdi… Şimdi ne düşündüğünü bilememek derin bir kedere düşüş olsa da sabretmekten başka çaresi olmadığını da biliyordu. El ele inerken basamaklardan, parmaklarına kenetli o incecik parmaklardaki gerginliği kalbinde hissediyordu genç adam.

“Mete’m… Pistte bekleyen kadın… Bana izlettiğin videoda gördüğümüz kadın olabilir mi?”

Sesini duyduğu nadir anlardan biriydi, “Çok şükür…” diye mırıldanmasına sebep. “Evet o… Bize eşlik edecek mezarlığa kadar. O ve ailesi, ailene karşı hâlâ bir vefa borcu içindeler.”

Piste indiler, kadına doğru yaklaştılar. Kadın akıcı Fransızcasıyla, “Hoş geldin Zeynep’imizin Melek’i,” derken, Melek’in ellerini ellerinin içine aldı.

Mete, kadının sözlerini tercüme ederken, bir parça da olsa huzur vermek istiyordu karısına. “Sana; hoş geldin Zeynep’imizin Melek’i,” diyor.” Düğün gecelerinde bu dili bilmeyişine hayıflanırken, Mete’nin tek isteği; meleğinin kendini yetersiz hissetmemesiydi.

Kadının sözlerini anladığında ellerini bıraktı kadına sarıldı, tekrar tekrar, “Hoş bulduk…” derken.

Şaşkınlığı sesine yansıyordu, “Tıpkı annene benziyorsun,” dediğinde. Melek geri çekildiğinde, “Adım Shiana… Seni gördüğümü çok sevindim,” dedi, Mete yine tercüme etti.

“Tanıştığıma memnun olduğumu söyler misin Mete’m,” ricasında bulunduğunda, bilseydi ki dudaklarından dökülen her kelimeye Mete hayrandı. O hayranlıkla itiraz hakkı tanımıyordu kendine… Yine de bu ricalarını utanarak sunar mıydı kocasına?

Bilemiyordu.

Birkaç dakika sonra bindikleri eski ve yıpranmış Mercedes 200E’de Cevat önde, şoförün yanında, Melek ve Mete arkada Shiana’ya eşlik ediyorlardı. Önlerinde seyreden pikaptaysa, kasasında ellerinde otomatik silah taşıyan, Mbuji Mayi’de kendilerine katılan üç polisin yanısıra beraber geldikleri iki memur olduğu hâlde ilerliyorlardı. Serdar, Levent, Tamer ve Öykü de o araçtaydı.

Yıllarca sömürgenin acımasızlığına, soykırıma, kendi iç çatışmalarına, açlığa, hastalığa… Ve daha sayılamayacak kadar insanlık dışı şiddetin yaşandığı bu topraklarda hâlâ hayatta kalma mücadeleleriyle bu Afrika insanları, Batı’nın nefretini kazanmaya devam ederken ve bütün bu vahşete rağmen bembeyaz dişlerini göstererek hâlâ gülebiliyorlarsa… Batı’daki gelişmiş toplumlarsa bütün rahat yaşamlarına, çok yemekten şişmiş göbeklerini eritme maksadıyla diyetisyen ve spor salonlarına harcadıkları paralara, ruhî bunalımlarından kurtulma ümidiyle psikologların kapısını aşındırmalarına rağmen hiçbir dönemde böyle mutlu olamayacaklar ya da böyle tasasızca gülemeyeceklerdi.

Batı medeniyetinin düştüğü hiçliğe çare olabilecek bir reçeteye vasıl olamayacaklarını bilmek Mete’nin kalbinde saklı karanlığına teselliydi.

Bindikleri aracın devasa tekerleklerinin bile zoraki ilerleyebildiği çamurlu yollarda sona geldiklerinde önce eliyle gösterdi Shiana, sonra, “Kulübenin arkasında bizim en değerlilerimiz…” dedi, Mete’nin tercüme etmesini beklerken.

Mbuji Mayi’nin yağmurlu gününde bu bölgeye gelmenin mantığı yoktu, evet. Ama Melek’in gözlerinde parıldayan heyecan ömre bedeldi. Araçtan indiler, ayaklarındaki çizmelerin güvenliğiyle çamurlu patikadan derme çatma kulübenin yanına doğru ilerlediler. Kulübe demek, malayani bir ifadeydi bu birkaç kereste üzerine örtülü brandanın, gelişigüzel görüntüsünü tarife. Ama Afrika’nın yokluğa mahkum bırakıldığı hâlde, gözleri, yüzü gülen insanları, bu durumuna dahi isyan etmeyi kendine yakıştıramıyordu… ne mutlu!

İki elinde değnekle yürümeye çalışan, yaşını yüzündeki kırışıklıklara rağmen anlayamadığı bir kadın kendilerine doğru gelmeye çalışırken Shiana, “Annem,” dedi bilgilendirmek istercesine.

Etrafta başka derme çatma kulübelerde vardı ve o kulübelerin ürkek sahiplerinin bakışları bu yabancı beyazların üzerindeydi. Kim olduklarını; “Zeynep ve Yusuf’un Melek’i geldi!” diye bağırarak duyurdu Shiana. Önce Fransızca, sonra Kongoca. Duyanlar, Melek’i daha yakından görebilmek için etrafında toplanırken, Mete’nin kalbinde pompalanmaya çalışan kan bir tufandı şiddetiyle bedenini sarsan.

Gözlerindeki pırıltıyla hepsinin yüzüne gülümsüyordu Melek kendine hayran adamın âşık bakışlarının farkında bile değilken.

Shiana, “İzin verirsen… Hepimiz sana eşlik etmek istiyoruz,” dedi, Mete’nin çevirmesini bekledi.

Masum meleği ise anladığı an, “Lütfen yanımda olun…” diye fısıldadı güçsüz bir yalvarışla.

Bir köy dolusu insanla ilerliyorlardı kulübenin arkasında, ince taşların döşendiği, çamura çare olur umuduyla sıralandığı daracık patikada. Melek elini uzattı, buz gibi parmaklarını kenetledi kendi ılık tenine. Kauçuk ağaçlarının arasında, yeşilin her tonuyla süslenmiş bu ormanın içinde, iki mezar yan yana dururken… Melek geçebilsin diye etraflarında bir açıklık oluşturulmuş, küçük bir kızın, ailesine kavuşmasını seyrediyordular.

Sol eli titriyordu dudaklarının üzerine kapandığında. O eli titreten huzur kalbine işliyordu seyrederken ve bir şükür dökülüyordu dudaklarından, “Bana nasip oldu…”

Elini bıraktı, Melek’e özgürlüğünü verdi. Gözlerinden akmayan her damla gözyaşı, boğazında bir düğümdü, biliyordu. Soran gözlerle ayrılan ellerine baktığında konuşabilen yalnızca Mete’ydi. “Oradalar meleğim… Hadi…”

Sağ eli Mete’nin yokluğunda tesellisini içindeki masumda buluyordu belli ki. Elini karnına yerleştirdi, birbirine yakınlıkları Türkiye’deki mezarlıklardan daha mesafesiz kabre doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladı. İslam geleneklerine uygun olarak defnedildikleri mezarlıkta, mezar taşlarının üzerine kazınmıştı “Yusuf & Zeynep Yakut” isimleri.

Omuzlarında duran şalı çözdü, saçlarının üzerine örttü özenle. Ne yerdeki çamuru önemsedi babasının yanına, toprağın üzerine çökerken, ne de yağan yağmuru. Ama Mete önemsiyordu… Tenine değecek soğuğu, yağmurla ıslanacak bedenini… O incecik elleri anne ve babasının başucunda duran taşı okşarken, dudakları tekrar tekrar mırıldanıyordu ruhlarına ulaşması temennisiyle bildiği Ayetleri.

Mete’nin dudaklarıyla müsaviydi o hayranı olduğu dudakların ritmi. Sonra o dudaklardan özlemiyle duyanları kavuran, “Baba…” kelimesi döküldü.

Mete ile beraber, aynı anda, bir emre imtisal eder gibi adım atanlar; Cevat, Öykü, Serdar, Levent ve Tamer’di. Belli ki onlarda kilitliydi Melek’in hareketine. Onlarda endişeliydi saçının teline gelebilecek halelden.

Melek gözlerini kapadı, ellerini yerleştirdi mezarın üzerine. Sessizdi… Sözleri yoktu Melek’in… Gözyaşları yoktu. Dünyanın gözlerini kapadığı bu elmas diyarında meleği ailesine kavuşmuş, dudağında huzur dolu bir gülümsemeyle babasının üstünü örten toprağı hissediyordu.

Yağan yağmurla hava sıcaklığı bunaltıcı bir seviyeye ulaştığı hâlde Mete’ye bu ürpertiyi veren neydi? Neden üşüdüğünü hissediyordu Melek toprağı okşadıkça? Yüzündeki gülümseme böylesine huzur doluyken, nasıl Mete’nin kalbinde acıya dönüşebiliyordu?

Sadece seyretti. Bekledi ve seyretti.

Yine fısıldadı, “Baba…” diyerek. Eğildi… Sağ kolunu uzattı, başını yasladı babasının kabrine. “Babam…” dedi, kaldı.

Mete’nin haddi değildi onu yaslandığı yerden kaldırmak. Üşüyeceksin, ya da üşüteceksin, demek. Mete’nin haddi; acısını sessiz sessiz yaşayan naif yaradılışlı karısını doyasıya seyretmekti. O, ağlamıyordu ya… Mete, titreyen dizlerinin üzerine çöküp onun dökemediği gözyaşlarını da dökmek istiyordu… Soğuk toprağa sarılan, babasının sıcak bedenine kavuşamamış kızı teselli etmek istiyordu…

Ama o… Sadece seyretti… Bekledi… Dizleri titriyordu, aldırmadı… Nefesleri yağmurun nemiyle boğuluyordu umursamadı…

Sadece seyretti… Seyretti ve bekledi.

*

Başını yasladığı bu enfes çiçek kokusunu taşıyan toprak, ılık yaz meltemini tenine savururken babasına sarıldı, kokusunu içine çekti. Babasına küçükken bir şey soracakken; “Baba…” derdi sonundaki “A”yı uzatarak… Yine öyle yaptı. “Baba…”

“Efendim meleğim…”

“Size kızdığım için beni affet…”

“Sen bizim meleğimizsin.”

“Siz benim canımdan ötesiniz…”

Yattığı yerden kalkarken, duyduklarının rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu bilemiyordu ama o sımsıcak ses tonu, şefkat dolu hitabı rüya değil diyerek bilinçaltının saldırısını okuyor, Melek’i gerçekliğin ürküten hakikatine atıyordu.

Bu topraklarda bir lütfu bahşediyordu belli ki Rahman…

Oturduğu yerden kalktı, annesinin mezarına doğru yaklaştı. Çamurla ağırlaşan eteklerinin yüküne aldırmadan ilerledi, yine çöktü toprağın üzerine. Sol kolunu uzattı annesinin sımsıcak şefkatine sığınır gibi, yasladı başını anne toprağına. “Anne…”

“Hoş geldin meleğim…”

“Hoş buldum annem…”

“Sesini duymayı özlemişim kızım…”

“Sana sarılmayı özlemişim annem…”

“Bir gün yine kavuşacağız meleğim. Mevt idam değil…”

“…tebdil-i mekândır, değil mi annem?”

“Öyledir candan ötem… Bak… Sana sarılmayı bekleyen var bir tanem…”

Dedi o şefkat dolu ses, Melek yaslandığı yerden başını kaldırdı. Neler olduğunun farkında değildi. İnsanlar onu seyrediyordu, umurunda değildi. Uzandığı yerden doğruldu, elini uzattı Mete’ye, “Gelir misin?” diyerek.

Saniye geçmemişti sımsıcak parmakların eline kenetlenmesi için. Elini tutup, Melek’i ayağa kaldırdığında, gözlerine bakan gözlerde hasret vardı. “Mete’m…” Boştaki, eli Mete’nin yanağını okşamak için uzandığında, elindeki çamuru unuttuğu bir gerçekti tertemiz kocasının yüzüne bulaştığını görene kadar. “Mete’m! Ne yaptım ben ya! Affet! Dur hemen sil…” demeye çalışırken, Mete eline kenetli eli tuttu, temiz yanağını avuç içine sürmeye başladı.

Kapadığı gözlerini açtığında Melek’in hayran bakışları dolaşıyordu o bal rengi gözlerde.

“Silme…” dedi fısıldarken. “Senden bana gelen ne olursa olsun… Silme canımdan öte.”

Kolları, elbisesi, yüzü… Her tarafı Mbuji Mayi’nin bereketli yağmuruyla rahmete kavuşmuş topraklarından tenine değen lütuftu. Mete’nin latif sözleri kalbine ulaşırken yapabileceği pek fazla bir şey yoktu. Kollarını yârinin beline doladı, başını omuzlarına yasladı. “Sıcaklığını hissettirene şükürler olsun yârim…” sözleri dudaklarından dökülürken aşkı dinletiyordu titreyen ses tonuyla Melek.

Belini saran ellerin o aidiyet hissini, Afrika’nın gözyaşıyla ıslanmış, özgürlük mücadelelerinde kan revan içinde kalan topraklarında, açlığı ve yoksulluğu yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip bu ülkede en haksız seviyede yaşarken bile yüzünden gülümseyişini eksiltmeyen bu insanların yanında, anne ve babasının mezarı başında hissediyordu Melek.

Eğildi, çamur bulaşmış burnunun ucuna bir öpücük kondurdu Mete. Öyle bir andı ki… Öylesine sıcak… Öylesine şefkat dolu. Arkalarında bir yerde konuşan kadının Fransızca kelimelerini, tatlı bir musikinin en mükemmel notaları gibi dinlerken, Mete’nin sesiyle ılık bir rüzgarın tenini okşadığını hissediyordu.

“Bir tanem… Seninle konuşmak istiyorlarmış.”

Bir eli hâlâ belinin üzerindeydi diğer eli elini tutarken. Kadını peşi sıra takip ederken yine döndü anne ve babasının mezarına baktı hasretle, devam etti yürüyüşüne. Melek’e hitaben söyledikleri, siyahi kadının yüzünde bir gülümsemeye vesile olduğunda Mete de onaylayıp gülümsüyordu. Kadının nemli yanakları az önce akıttığı gözyaşına bir delildi. Tıpkı onu seyreden diğer kadınların da yüzlerinde parıldayan gözyaşları gibi…

“Annene olan benzerliğin çok mutlu etmiş onları meleğim,” dediğinde, eli belini okşuyordu şefkatle.

Söyleyecek bir şey bulamadı ama… Derin bir huzurun bütün hücrelerine yayıldığını hissediyordu. Annesine benzetilmiş olmaktan duyduğu mutluluğu, “Çok şükür,” mırıltısıyla kutlarken az sonra derme çatma kulübenin önünde bekleyen, gözleri görmeyen yaşlı kadının yanına varmışlardı.

Shiana, annesiyle konuştuktan sonra yaşlı kadın bastonuna biraz daha yüklenip, oturabilecekleri ilkel tabureleri gösteriyordu.

Oturduklarında bütün köy etraflarında halka oluşturmuş, olağanüstü bir duruma şahitlik eder gibi bir dikkatle izliyorlardı beyaz tenli yabancıları. Mete ve Melek’in yanından ayrılmayan beş civan yiğit adama eşlik eden polis memurları pür dikkat insanlara kilitliyken, yaşlı kadın boğuk bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

“Onları buraya gönderen Tanrı’ya teşekkür etmek gerek. Kızımın çocuğu, Yusuf Yakut… Hastalıktan ölmek üzereyken, senin baban onu hayata döndürdü… Bizler, yardım gördüğümüzü zannederken elimize bırakılan acıya alışmıştık… Birkaç Türk olduğunu söyleyen doktor geldi, bizim organlarımızı çalıp ülkesine dönmek yerine hastalıktan kurtulmamızı sağladı. “

Kadın anlatırken, Melek yaşadığı anın değerini, koşuşturup oynayan ve nispeten sağlıklı görünen çocukların cıvıltısında görüyordu. İyi beslenemiyor olsalarda, hatta bulaşıcı hastalık salgınını bir daha atlatamayacak oldukları gerçeği kalbini mengenesinde ezse de, burada anne ve babasının birkaç yıl önce geldiği bu topraklarda yardım ettikleri insanların minnet dolu bakışlarını görüyordu.

“Siz daha iyilerine layıksınız…” dedi, Mete çevirdi Fransızcaya.

Akşam olmadan buradan dönmeleri gerekiyordu, biliyordu bu gerçeği. Ama bırakıp kalkamıyordu dertleri bir okyanus büyüklüğünde olan bu insanları. Bırakamıyordu onlara her şey düzelecek umudunun tesellisini verebilmek isterken. Bırakıp gidemiyordu, delik deşik olmuş brandanın altında, yağmurdan korunma mücadelesinde olan insanları, misafir olduğu beton yapının güvenliğine.

“Artık gitmeliyiz.”

Mete’nin ifadesiz ses tonu, gerçekliği mantığına taşırken, çantasından çıkardığı kavanozla birlikte müsaade isteyerek barakanın arkasındaki kabristana geri gitti. Bir annesinin mezarından toprak aldı, bir babasının. Mete, başucunda beklerken kavanozu anne ve babasından alabileceği tek hatırayla dolduruyordu Melek. Doldurdu, kapağını kapadı, Mete’nin tam karşısına geldi.

“Artık gidebiliriz.”

*

Havaalanına gidecekleri yol güzergâhındaki asfaltlanmış yolda, normal seyirde yol alırken araba, Mete’nin gözleri Melek’e kilitliydi bütün geçen zaman boyunca.

Melek ise pencereden akan manzaraya takılıydı elindeki soğuk kavanozun taşıdığı sımsıcak anılara tutunmuşken. Ara ara o hayranı olduğu parmaklar kavanozu okşuyordu ya… Bir hüzün buğusu taşıyordu genç adamın yârine olan şefkatine.

“Çok güzel bir ülke,” dedi, gözlerini gördüğü manzaradan ayırmadan.

“Yine geleceğiz…”

Sözü duyduğu an başını çevirdiğinde gördü o gözlerdeki teşekkürü. Uzun bir süre gözlerine bakarken o hüzün dolu bakışlarıyla, “Bana sözümü unutturan bir yârim var,” diye mırıldandı, başını Mete’nin omuzuna yasladı.

Cevat telefonla konuşurken, “Başka bir yol var mı?” diyerek, Mete, “Benden gayrı her şeyi unut tatlım… Ben sıkıntı etmem,” diyordu.

Cevat’ın soğuk kanlı, sakin ses tonu aksi bir durum olmadığını düşündürebilirdi bilmeyene. Ancak Mete, Cevat’ı tanıyordu. Melek başını oynattığında boynuna bir öpücük kondurdu, asırlardır o öpücüğe hasret yaşayan bir âşığı savurduğu rüzgarın farkında bile olmadan. “Seni de… Sana dair hiçbir şeyi de… Unutmak istemem…” sözlerini burnunu boynuna sürterken tamamladı.

“Anlıyorum.” Cevat neyi anlıyordu?

Melek telaşlanır düşüncesiyle sesli soramadığı soruyu kenara iterken, kolunu daha sıkı sardı Melek’in bedenine. “Sen nasıl hamilesin kızım ya! Kilo mu veriyorsun alacağına? Belin incelmiş sanki! Yemek ye yemek!”

Melek’ten beklediği savunmaydı.

Beklemediğiyse; bütün bulutlarını dağıtacak kadar güçlü bir güneş ışığına kalbini kavuşturan o hayat dolu kahkahalarıydı. “Mete’m… Ah Mete’m… Senin yanında insan yemek mi düşünür sevdiğim?”

“Şimdi görebiliyoruz sizi.”

“Haklısın! Rabb’im yaratmış beni adına kurban olduğum… Dertlere deva, gönüllere şifa.” Mete de görebiliyordu. Osman’ın kullandığı aracın sağ bankette duruyor olması mesele değildi. Etraflarını saran siyahilerin ellerinde duran AK-47’leri de görebiliyordu. Her ne kadar göğe doğru uzanıyor olsa da namluları bir fahri konsolos durdurabilecek kadar gözü dönmüş olan bu çeteden her şey beklenebilirdi.

“Evlat! Dikkat edin!”

“Senin ben kibirini de seviyorum ki,” derken de gülüyordu Melek.

Birkaç saniye sonra yanlarından geçeceklerdi. Melek sol taraftan akan manzarayı seyrediyordu yavaş yavaş olayın gerçekleştiği yerden uzaklaştıkları sırada. Hasan bir şey anlatıyor, etrafındaki beş siyahi genç onu dinliyordu. Kardeşim dediklerinin yanında durmaksızın uzaklaşırken Mete, içten içe dönüp bakmak istese de bakamadı Melek’e herhangi bir telaş yaşatabileceği endişesiyle.

*

Mete’nin ürkütücü derecedeki sükûneti, aklında olumsuzu yüceleştirirken belli başlı senaryoların yazılmasına vesileydi. Cevat ile baş başa konuşurken arada dönüp, Melek’in yüzüne gülümsemeyi ihmal etmemesi ya da iki dakikada bir gözlerini gözlerine kilitlemesi… Aksi bir durum olduğu hissini taşıyordu gerçekliğine. Öykü, Serdar, Levent, Tamer, Hasan ve Osman’ın bulundukları araç önden seyrettikleri hâlde nasıl havaalanına gelememişti?

Sağ elini karnının üzerine yerleştirdi, yağmur damlalarının tozu çamura dönüştürdüğü devasa camdan dışarıdaki büyük alanı seyretmeye başladı. Elinin altında hissettiği kendi bedeni değil, içinde yaşayan yavrusunun sıcaklığıydı. Aklından endişeyi atmaya çalışırken çocuğunun doğacağı anı düşünerek hissediyordu rahatlamayı.

Anne ve babasından aldığı toprak kavanozunu yanındaki koltuğun üzerine koydu, sol elini kapağının üzerine yerleştirdi. Yıllardır görmek istediği, görebileceğiniyse hiç düşünmediği kabir ziyareti için nasıl teşekkür edecekti kocasına, hiçbir fikri yoktu. Başını yavaş yavaş Mete’ye doğru çevirdiğinde, kocasının terminal giriş kapısına doğru hızlı adımlarla uzaklaştığını görüyordu.

Oturduğu yerden kalktığında Cevat çoktan yanı başındaydı. “Neler oluyor Cevat?”

“Uçağa geçebiliriz Melek Hanım.”

Bu kadar mıydı yani? Sorusuna cevap vermeyecek miydi?

“Elbette geçebiliriz Cevat… Mete ned…” diye sorarken, sol kaşındaki yaradan kan damlayan Hasan’ın yanında Mete ve diğer adamlar terminale giriyorlardı. “Aman Allah’ım!” Hasan’ın hâlini gördüğünde ağzından dökülen bu iki kelimeden ibaret endişesiydi, o kadar.

Yanlarına gitmek istiyordu ama gidemiyordu. Mete’nin bir de kendisi için endişelenip, huzursuz olmasını istemiyordu. Cevat’a, “Lütfen uçağa gidelim!” derken, adamın gözlerinden geçen rahatlamayı da görebiliyordu. Etraflarına toplanmaya başlayan kalabalığı Cevat yara yara ilerlerken, Melek’e et ve kemikten örülü bir kalkandı bütün soğukkanlılığıyla.

Gözlerini Mete’den ayıramıyordu piste açılan kapılardan uçağa doğru ilerlerken. Az sonra gördüğü sedyede yatan adam, sabah kendilerine eşlik eden polisten başkası değildi. Öykü ve Serdar taşırken memuru, kalabalık izdihama neden olabilecek kadar etraflarını sarmıştı.

“Lütfen Melek Hanım! Durmayalım!”

Durmak istiyordu ama. Adımlarını daha hızlı atarken, nefesi boğazında tıkanırken, alamadığı havayla ciğerleri kavrulurken, durmak istiyordu. Mete’nin yanına gitmek, ona gelebilecek herhangi bir zarara kendi rızasıyla girmek istiyordu. Nefes nefese tırmanırken uçağın merdivenlerini, titreyen dizlerinde derman kalmamıştı.

Meyra ve Melda yanına gelip, “Melek Hanım, iyi misiniz?” diye sorarken cevap vermeye mecali yoktu bu ikiz kardeşlerin telaşlı sorularına. Kendini koltuğun üzerine bıraktı, Cevat’ın Melek için istediği suyun şükrüne sığındı. Serap’ın uzattığı suyu alırken ellerindeki titremeyle birkaç damla suyu üzerindeki çamur dolu elbiseye döktüğü hâlde umursamıyordu Melek.

Besmele çekip içerken aklı da terminalin içindeki sevdiklerindeydi, fikri de. “Çok teşekkür ederim Serap.” Konuşabildiğine göre artık soru da sorabilirdi. “Cevat… Neler oldu?”

“Hâllolmayacak bir mesele yok Melek Hanım.”

“Peki nasıl bir mesele var?”

“Hâllolacak bir mesele.”

Adamın konuşmaya niyeti yoktu belli ki. Elindeki bardağı Serap alırken bezgin bir ruh hâliyle başını eline yasladı, derin bir nefes çekti içine. Bekleyecekti. Beklemekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Belki yarım saatti beklediği süre belki kırk dakika. Fakat, Melek için geçen süre bir ömür gibiydi. Mete, Öykü, Levent, Serdar, Tamer, Hasan, Osman ve görevli iki memur ile beraber, yaralı arkadaşları gelirken sedye üzerinde, nefesini tuttuğunun farkında bile değildi.

Ayağa kalktı, insiyaki bir hareketle koltuğun arkasında duran açık aralıkta, ellerini koltuğun yüksek arkalığında birleştirerek beklemeye başladı. Mete, görevli kızlara emirlerini sıralarken Melek nefesini tutmuş, seyrediyordu soğuk kanlı kocasını. Bir eli işi organize etmek isterken olduğu gibi hareketli, diğer eli belindeydi, “Meyra Hanım, yatağın üzerine temiz çarşaf serin! Hastayı oraya yatıracağız. Serap Hanım, sizden ricam demli çay. Bol demli çay istiyoruz,” derken.

Sonra… Göz göze geldiler ve o bal rengi bakışları ele geçiren endişeyi tâ kalbinde hissetti. Mete adım adım yanına yaklaşırken etrafına baktı, bir adım geriledi insiyaki. Farkında değildi ki hareketlerinin. Yanından sedye üzerinde memur götürülürken, sağ omuzunda büyük bir alanı kaplayan gelişigüzel yapılmış sargıya gözü takıldı bir an sonra Mete’nin sesiyle kendine geldi. “İyi misin?”

Sedyede yatan Melek değildi ki.

“İyiyim…” Bakışlarını yaralıdan ayırıp kocasının gözlerine kilitlerken, “Sen iyi misin Mete’m?” diye sordu. Sormak istediği birçok soru varken bu en önemli sorunun cevabına bütün hayatını feda ederdi.

“Sen iyiysen… Ben de iyi olurum bir tanem.”

Ses tonunda herhangi bir ifade yoktu ellerini cebine sokarken. Bakışlarında yanan ateşi görmese, söylediğinden şüphe duyabilirdi belki de işiten bir yabancı. Ama Melek görüyordu o gözlerdeki çaresizliği. Savunmasızlığı. Korumaya çalıştığı karısına olan zaafını.

Elini koltuğun başlığından çekti, kocasına uzandı usul usul. Yanaklarını hükmüne alan sakallarını parmaklarında hissettiğinde, Mete gözlerini kapadı, “Çok şükür,” diye fısıldadı Melek’in kalbine.

Etrafında yaralılar, parmaklarına nasip olan canından öte bir adam vardı. Elbette soracaktı neler olduğunu. Elbette anlatmasını isteyecekti olanı biteni.

Ama şimdi değil.

Şimdi yapacağı tek şey, “Canım,” diyerek kocasına sarılmaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir