Candan Öte ~ 57 | Saklı

Gözlerinde yaşadığı bir bayramdı Melek’in uykudaki huzurunu seyretmek. Yatakta tek kaldığını hisseden bedeni koskoca yatağın her santimini ele geçirmek istercesine yayılırken, birlikte o yatağa nasıl sığdıklarını düşünüp, gülümsüyordu Mete.

Elleri cebinde olduğu hâlde eğildi, saçlarına sımsıcak bir öpücük kondurdu karısının. Bakışları, o dağınık bedenin muhteşem sahibine kilitliyken adımları kapının dışına çıkmasına izin vermiyordu. “Meleğim…” fısıltısı dilinden dökülürken, “Rabb’im seni benim için korusun,” duasıydı bacaklarına dermanı veren.

Odanın kapısından çıkmadan hemen önce son bir bakış attı seyre doyamadığı karısına, çalışma odasına doğru inmeye başladı, sol eliyle cilalı ahşap tırabzana dokunarak. Mete on yaşındaydı en son bu tırabzan aşağı kayarken. Annesi her seferinde; “Oğlum! Düşmeyesin! Korkutuyorsun beni!” derdi ama bir kez olsun kızıp söylenmezdi. Her defasında incinmesinden duyduğu endişeyi anlatır ama asla tehdit kelimeleriyle; düşer bir yerini kırarsın, demezdi.

O şekilde uyarı yapan insanları anlamakta zor değil midir? Temenni mi ediyorsun birader diyecek olur ya insan dalga geçme cihetiyle. Kendi düşüncelerinden çıkmasına vesile, “Günaydın Mete Bey,” diyen Cevat’ın sesiydi. Merdivenlerin bitiminde elleri cebinde bekleyen bu adam belli ki dinlenmek nedir bilmiyordu.

Dün gece konuşma fırsatı bulamadıklarında sabah bir toplantı yapmaya karar vermişlerdi. “Günaydın Cevat. Herkes hazır mı?” diye sorarken, şüphesi yoktu eksiksiz olarak beş güvendiği kardeşinin hazır beklediklerinden.

“Kütüphanedeler efendim, buyurun,” dedi, birlikte ilerlediler kütüphaneye doğru.

Öykü, elinde çay tepsisiyle servis yaparken arkadaşlarına, Levent, “Hanım kızımız sana pek bir iyi bakmış delikanlı. Baksana topallamıyorsun artık,” diyordu.

Öykü, kendi çayını eline aldı, geçti yerine oturdu. “Hafif bir ağrı oluyor ama arada,” dedi, çayını yudumlarken.

Serdar, “Kızın şifalı ellerine muhtacım demen için ne gerekiyor?” diyerek dalga geçerken, Tamer, “Bir temiz dayak! Başka ne gerekecek!” diyordu.

Mete ve Cevat odaya girdiği an kendi aralarındaki eğlencelerinden sıyrılıp disipline olurken dört genç adam, Mete hepsine selam verip yanlarına oturdu. “Yarın Kinşasa’da olacağız nasipse. Serdar, Tamer, Levent… Siz yoruldunuz, dün gelip yarın bir yolculuğa daha çıkmanıza gerek yok. Cevat ve Öykü yanımızda olacak. Ömer’in söylediği kadarıyla Kinşasa Vali’si bizimle beraber gezecek teçhizatlı polisler görevlendirmiş.”

Cevat dirseklerini dizlerine yasladı biraz öne eğildi. “Mete Bey… Sizinle görüşmek istediğim husus buydu. İzninizle beş kişi olarak sizin yanınızda olmak istiyoruz. Misafir edileceğiniz bölge güvenli olsa da hastane ve mezarlığın bulunduğu bölgelerde sizin güvenliğinizi başkalarına emanet edemeyiz.”

Belli ki Mete yokken, inceleme ve araştırma yapılmıştı. Levent, “İki hafta önce yardım konvoyuna saldırı oldu Melek Hanımın ailesinin kabrine yakın 2. bölgede. Biz yorgun değiliz, Mete Bey. Burada kalmak… Sadece eziyet olur bizim için,” dediğinde aklını kurcalayan meseleler kardeşlerinin kelamı olup kemirmeye başlıyordu yeniden beynini.

Öykü’nün kendisi için bıraktığı çaya uzandı, büyük bir yudum aldı şifasını sükûnet olarak hissederken. “Nasıl yapacağız peki?” diye sordu karşısındaki beş adama. Mete ve Melek için gerekirse ölmeye bile razı olan beş adama. Yanlarında olmak uğruna dinlenmeyi lüzumsuz bir eziyet olarak gören beş adama. “Bu kadar kalabalık gezersek yerel halk daha çok tedirgin olmaz mı?”

Serdar, “Yerel halk tanımadığı beyaz yalnızsa da tedirgin oluyormuş. İzninizle bu tedirginlikle birkaç gün mücadele etsinler,” dedi, Öykü devam ettirdi ikna çabasını, “Mete Bey. Biz bir arada duracağız izninizle. Serdar haklı, gerekiyorsa tedirgin olsunlar birkaç gün,” sözleriyle.

Ne deyip vazgeçirebilirdi ki? “EyvAllah…” dedi, çayından bir yudum daha aldı. Söyleyebileceği bir şey yoktu. Onların yanında olmasına ihtiyacı vardı tek bildiği, başka bir şey değil.

*

“Emine abla… Sana bir şey sormak istiyorum,” dedi, tavada pişen yumurtanın yarısına kaşar peynirini sererken utana sıkıla. Birine, geçmişinde sevmiş olabilme ihtimali olduğu hatta daha doğru bir biçim aldırabilirse cümlesine; hâlâ seviyor olabileceği bir adamı soracaktı… Peki bunu içten içe düzgün, anlamlı bir cümlede biçimlendiremezken karşısındaki “Abla” dediği kadına, kelime içinde kullanıp, nasıl aktaracaktı?

Emine biber turşusu kavanozunun kapağını kapadı, dolabın içine yerleştirdi, “Sor canım kızım. Ne istersen sor,” derken.

Melek’e güç veren belki de bu samimiyetti. Bir anda, “Abla… Eşref, seni mi seviyordu?” diye sorduğunda, Saniye’den öğrendiği usulle yumurtanın üzerini örtüp, peyniri erimeye bıraktı.

Gözlerine bir buğu indi adı geçen maziyi andığında. “Eşref…” Sesinde daha önce duymadığı, bambaşka bir âhenk vardı Emine’nin. “Eşref…” diye tekrar etti, yine devamını getiremedi.

“Onu hâlâ seviyorsun…” Gözleri kapandığında Emine’nin, Melek dudaklarından kaçan kelimelerin farkında bile değildi.

Boğazını temizleme çabası mıydı öksürüğü, yoksa zaman mı kazanmak istiyordu Emine, bilemedi Melek. “Biz yakındık… Bana bitkileri soruyordu ve o bitkileri nasıl kullandığımı. Bilmediği çok az şeyden biride nebatat ilmiydi herhâlde. Ben anlatırdım, o hem anlattıklarımı hayranlıkla dinlerdi hem de beni. Ben Almanya’ya gitmeyi kabul etseydim… Birlikte yaşayacaktık. Bendeki Allah korkusu ağır bastı, uzaklaştım ondan.”

Sözlerinin sonunda hüzünlü gözlerle izlemeye başladı tezgâha ellerini yaslayıp, pencereden görünen arka bahçeyi. Çam ağaçlarının kış mevsimine meydan okuyan dallarındaki yeşili ve latif söğüt dallarının esen rüzgarla nazlı nazlı salınışını Melek’te Emine ile beraber seyrediyordu.

“Kardeşimle nasıl birlikte oldu… Hiçbir fikrim yok… Bizim aramızda nikâh yoktu, evet… Ama yine de… Neyse ne. Ben kocamı çok sevdim. Saygıdeğer bir adamdı, Allah rahmetini esirgemesin.”

“Âmin, ablacığım…”

“Evliliğim öylesine ani oldu ki… Tanımıyorduk bile birbirimizi doğru düzgün. Bir gün olsun üzülmedim fakülteyi bitiremediğime, evlendiğime. Dört dörtlük bir insandı nikâhına nasip olduğum… Yine de insan başka türlü olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyor…”

Pişen yumurtayı kapadı, servis tabağına aldı. Anlatılanları birleştirmeye çalışsa da hâlâ Ada’nın kimler tarafından kaçırıldığını çözemiyor ya da neden öldüğü söylendiğini anlayamıyordu Melek.

*

“Daha birkaç gün önce doktordaydık! İki hafta bile olmadı… Ya ben neden bu kadar sık doktora gidiyorum? Didem Hanımın kapısını aşındırdık kardeşim! Bence ben…”

Telefonun sesini duyup, sitemlerine ara verdiğinde, “Çok şükür… Susabiliyormuş,” dedi Mete, “Efendim kardeşim?” diyerek açtı Fuat’ın telefonunu.

“Bak! Bir susarım! Tam susarım, hiç konuşmam! Size söylüyorum beyefendi!”

Kulağı meleğinde, sözü Fuat’taydı. “Göz attım. Hatta bence başarılı da.”

Söz yine Melek’indi, “Susabiliyorum tabii de şimdi susma vakti değildir!” diyerek o ince parmaklarını Mete’nin dizine dokundurup, dikkatini çekmeye çalışırken.

“Seyit Abdullah’a gideceğini haber verdim, eminim birazdan arar seni.”

“Beni evde bıraksaydın sen gitseydin doktora. Didem beni yeterince gördüğü için eminim şu an nasıl olduğumu benden daha iyi biliyordur.” O parmağını tutup, dişlerinin arasına almasını engelleyen ne vardı ki?

“Tamam kardeşim… EyvAllah…”

“Evde bıraksaydın hocamın bana verdiği kutuya bakardım. Dün gece de baktırmadın zaten…” Son sözlerini söylemekten vazgeçtiğinde Mete’nin dişleri arasındaydı o dizini dürtüp duran parmak.

Parmağını emerken tadına varırcasına, “Kesinlikle susabiliyormuş,” dedi, ağzından çıkarıp bir öpücük kondurduğunda.

“Hamilelikle ilgili…”

“Değil, meleğim… Bebeğimizi öne sürme… Hamilelikten önceki hâlini de biliyorum.”

Öfkeli gözlerle bakarken, “Neyden bahsediyorsun?” diye soruyordu Melek.

Gülüşünü engellemekti Mete’nin dudaklarını ısırma çabası. “Susmak ya da susmamak…” Melek’e çevirdi bakışlarını, “Sen neyden bahsediyordun ki?”

“Ah… Aynen öyle… Susmak ya da susmamak…” dedi, titrek bir nefes aldı Melek, Mete’nin iradesini içine çekercesine.

Öptüğü parmağı elinin arasına alıp, dizine yerleştirdiğinde yine ilk güne geri gidip, o gün yaşadığı akımı yaşıyordu her defasında. Elini tuttuğu ilk an çekmesinden korkarak, bir daha o eli asla bırakamayacağını da biliyordu.

Gece aşkının ateşiyle yanarken bedeninin en derinlerinde, sabaha kollarında uyanıyordu Melek’in. Onun kokusu tenine işlemiş olduğu hâlde başlıyordu sabahlarına. Gusletmek farz olmasa, Melek’in kokusunu teninden alacak her tür aktiviteyi hayatından çıkarırdı belki de.

“Sen şaka maka bu mutfak işlerini kaptın meleğim, aferin sana,” sözleri, içindeki fırtınanın uzaklara savrulan damlaları kadar sakindi.

“Saniye abla sağolsun,” dedi, gözleri uzaklara daldı. “Sabah yaptığımı da o öğretmişti.”

Aksaray’da yaptıkları kahvaltı aklından geçerken sanki çok uzun yıllar öncesinden bir anı gibiydi zihninin odalarında parıldayan. “İyi ki öğretmiş.” Hastanenin önünde durduğunda, “Hadi bakalım, buyurun Melek Ardahan,” dedi, arabadan indi genç adam.

Melek’in emniyet kemerini çözeceği vakit kadar bir süre yeterliydi Mete’ye yanına gidip, kapısını açmak için. “Çok hızlısınız beyefendi,” dedi, pırıl pırıl bir gülümseme bağışladı karşısında aşkıyla mecnuna çevirdiği faniye.

“Öyleyimdir. Hadi…” İçindeki hayran, dışındaki kabalığının altında sessizliği yaşarken Melek’in tek yaptığı küçük, mutlu kahkahalarla Mete’yi daha çok divane etmekti.

“Senin kibirine de EyvAllah der bu âşık…” dedi, elini uzattı Mete’ye. Uzanan eli elinin arasına alıp, parmakları bir kenetlenme yaşadığında Melek’in dudaklarından dökülen “Âşık” sözcüğüne eriyordu kalbi.

Eli elinde olduğu hâlde ilerlediler, asansörün önünde beklemeye başladılar. Kulağına yaklaştığında Melek, başı kendiliğinden döndü o enfes kokusunu soluyabilmek için. Fısıltı sessizliğinde, “Herkes sana bakıyor… Bu seni rahatsız ediyor mu?” diye sordu, gözlerinde öğrenmek isteyen meraklı bakışın yanı sıra bir de kıskançlığının izlerini taşırken.

Etrafa umursamazca bir bakış attığında ancak fark edebildi danışmada bulunan kızlardan, etrafta sıra bekleyen hanımlara kadar insanların bakışlarına maruz kaldığını. Umurunda değildi fark etmediği bakışlar. “Meleğim… Şu gözlerime kıskançlığını gizleyemeden bakan bir çift yeşil gözün bakışı bende olsun, başka hiçbir gözün nazarı umurumda değil.”

Ve o gözlere yayılmaya başlayan sımsıcak sevginin gönlüne akan huzuruydu hayranlığını gizlememenin ödülü. “Mete’m…” dedi, asansörün açılan kapısıyla sözlerinin gerisini dökmedi dudaklarından.

Beklerken iki kişiydiler, asansörde altı. Ne ara gelip kabine girdiği belli olmayan dört genç kızla beşinci kata çıkarken Mete eğildi, Melek’in kulağına, “Devam et,” diye fısıldadı.

“Toplum içinde fısıltıyla konuşulmaz!” derken, elini dudaklarının üzerinde tutuyordu. Bilmiyordu o eli alıp öpeceğini.

Mete’nin öpüşünü teninde hissettiğinde kendilerini izleyen kızların gülüşleriyle yanaklarının aldığı renk… Yeşiline hayran olduğu gözlerinin renginden sonra sevdiği en güzel renkti. Gül pembesi…

*

“Bir daha ki kontrolümüz ne zaman Didem Hanım? Ben böyle her hafta muayeneye gelmeli miyim?” Ellerini yalvarırcasına birleştirdiğinde, “Lütfen… Lütfen bir-iki ay sonra olsun,” diye yalvarırken, doktorun yüzünde oluşan gülümseme, bir ümitti Melek için.

Önündeki dosyaya bakıp, “Önümüzdeki ayın on yedisinde tekrar görüşelim öyleyse,” dedi, Melek’e rahat bir nefes aldırdı. “Her şey yolunda MaşAllah. Demokratik Kongo dönüşü görüşmek isterseniz tabii ki bekleriz. Onun haricinde gebelik seyriniz olması gerektiği gibi.”

“On yedisi!” tekrarını yaparken, kalakaldı Melek. Mete’nin doğum günüyle çakışan randevu tarihini daha sonra da ayarlayabilirdi. “Oh çok şükür! Mete Bey’e kalsa yedi-yirmi dört yanımda bir doktor bulunduracak neredeyse.” Oturduğu koltuktan kalkıyordu, “Öyleyse size kolay gelsin Didem Hanım. Önümüzdeki ay görüşürüz,” derken.

Ümidi, Mete’nin bir şey hissetmemiş olmasıydı. “Teşekkür ederiz Didem Hanım… Hanımefendiye dünyaları bağışlamış gibisiniz,” derken, gözlerinin kısa süreli kibir dolu bakışına maruz kaldı, ardından elini uzattı Didem’e. Kısa bir tokalaşmanın ardından arabaya doğru ilerledikleri sırada, “Benim şirkete geçmem gerekiyor, Melek Hanım… Biraz geç gelebilirim,” dedi.

“Nasıl isterseniz beyim… Ben yemeği pişirir, evimizde sizi beklerim.” Dudaklarında ciddiyetini zorlayan bir gülümsemesi vardı Melek’in.

Mete eğildi, dudağının kenarına naif bir öpücük kondurdu. Geri çekildiğinde gözlerine derin derin bakıyordu hiçbir söz söylemeden. Bir öpücükte diğer tarafa kondurduğunda gözleri anın etkisiyle kapandı istemsizce. Dalga geçecekti, gülecekti, eğlenecekti… Yârinin dudaklarından tenine değen öpücüklerle aşkın tenine işlendiğini hissederken, ne alay vardı umurunda, ne de eğlenmek.

Mete’nin boğuk ses tonu, “Aç gözlerini meleğim…” derken kulağına, emre itaatten başka şansı yoktu Melek’in.

Bal rengi bakışların sıcağını kalbinde hissederken, “Fark ettim ki… Sen emredince ben isyan etmeyi unutuyorum şimdilerde…” diye fısıldadı, sözleriyle karşısındaki adama gözlerini kapattıran. Biraz yaklaştı, Mete’nin kulağına ve, “Aç gözlerini Mete’m…” dedi. İradesinden elinde kalanla yapabildiği misillemeyle mutlu olan bir kadın vardı değeri kendi gözünde arşa ulaşan.

Gözlerini açmadan tatlı gülüşlerini bastırmaya çalışıyordu başını eğdiği o enfes anda. Özenle şekillendirdiği saçlarının o karamel rengi tutamları alnından önüne dökülürken Melek hayranlıkla seyrediyordu kocasını. “Bebeğim,” dedi, ellerini Melek’in karnının üzerine yerleştirdi, “Annenin ukalalığını alma babasının canı… Babanın aklıselim fıtratını al.”

Melek’in gülüşü insiyakiydi. Yoksa böylesi bir hakarete maruz kaldıktan sonra hangi akla hizmet gülebilirdi ki? “Gidiyorum ben efendim. Akşama görüşürüz,” dediğinde, yüzünde bir gülümsemeyle bekleyen Öykü’nün yanına ilerliyordu.

Arabaya bineceği sırada duydu, “Bana sarılmayacak mısın?” diyen kocasının sesini. Belki başka bir kadın durur düşünür ya da naz yapma hakkını kullanabilirdi ama Melek değil… O, hızla Mete’nin kollarına koşarken, Mete’nin, “Koşma!” sözüne, Öykü’nün, “Melek Hanım! Yavaş!” uyarılarını dinliyordu.

Kollarını sardığı omuzları hissederken, “Bir ömür sarılacağım,” diyordu dua mertebesinde bir niyetle.

Mete’nin bir eli belinde diğer eli saçlarını okşuyordu, “Âmin,” derken.

Birkaç dakikadan fazla değildi vedalaşmaksızın ayrılmaları. Araba alabildiğine uzaklaşırken bile penceresinden baktığı yâriydi hastanenin önünde bırakıp gittiği. “Öykü… Eve gitmeden önce dükkâna götürür müsün beni?” diye sordu hissettiği özlem sesinden akarken.

Gözlerine bakan orman yeşili gözlerdeki neşe, “Emir telakki ederim Melek Hanım,” sözündeki vurguyu duymazdan gelmesine yeterliydi.

“Teşekkür ederim Öykü Bey… Uzun zamandır Feride’yi göremedim. Çok özledim kardeşimi…” Biraz bekleyip sordu, “Nasıl? İyi mi?”

Önce boğazını temizledi, sonra umursamaz bir ses tonuyla ve o ses tonundan daha umursamaz bir tavırla, “İyidir herhâlde… Konuşmadık,” dedi.

“Hmm… Bugün mü konuşmadınız? Yoksa uzun bir zamandır mı konuşmadınız? Kardeş…” dediğinde tutamadığı gülüşleri kaçtı dudaklarının arasından neşesini savururcasına, “…haftada üç gün senin kaslarına masaj yaptığını biliyorum.”

Rahatsız bir hareketle yaslanmaya çalışırken aracın koltuğuna, “Tamam, Melek! Tamam! İyi değil!” dedi, derin bir nefes aldı Öykü. “Aslında ben onun o abisini geb… Tövbe tövbe!” Direksiyonu tutan parmaklarındaki gerginlik, kemiklerinin üzerindeki beyazlıkta anlatıyordu öfkesini.

Feride ve onun beş para etmez ailesi. “İki gün önce konuştuk, bana hiçbir şey söylemedi… Ne oldu? Ne yapmış yine?”

“Hamilesin Melek… Nasıl anlatsın sana? Üzülmeni istemez. Ben de üzülmeni istemiyorum.”

“Biliyorum, sen kolay öğrenemiyorsun. Bana kaç ayda “Melek” demeyi başardın? Öykü… Ben sizin iyi olmadığınızı zaten hissediyorum. Ama siz böyle gizemli hâllere büründüğünüzde bir de endişe ederek perişan oluyorum ki… Hem…” derken elini karnının üzerine yerleştirdi Melek, “…annesine alışması gerek… Anlat şimdi.” Beşiktaş’a gelene kadar fazla ayrıntısına girmeden anlattı üstünkörü meseleyi.

“Böyle işte,” dedi, dükkânın önünde arabayı durdurdu.

“Ne yapmayı düşünüyorsan sakın! Sakın yapma Öykü. Bırak kendi içlerinde hâlletsinler. Eğer Feride yardım isterse bizden o zaman elbette yanında olacağız ama sakın ailesiyle senin aranda bırakma kızı…” Sözlerinin Öykü için en zoru olduğunu biliyordu ama Feride’yi de tanıyordu Melek. Ailesine olan bağlılığıyla ilk ve tek tercihi ağabeyi ve annesi olacaktı, Feride’nin. Sözsüz bir kabullenişle hakikate boyun eğerken Öykü, söyleyebileceği cümlelerini sessizliğine gömüyordu genç adam.

Araçtan birlikte indiklerinde, Feride soğuğa aldırış etmeksizin çıktı dükkândan, “Melek! Meleğim gelmiş!” coşkusuyla koştu Melek’in yanına. “Hoş geldin ya!” deyip, sarılırken, Melek kollarındaki küçücük kızın sıkıntılarını üstünden almak istercesine şefkat gösteriyordu kardeşi gibi gördüğü genç kıza.

“Hoş bulduk canım… Nasılsın?” derken, elleri kenetli olduğu hâlde inceliyordular birbirlerini.

Tam Feride cevap verecekken, “İçeri girsek, Melek Hanım. Üşümeyin burada,” diyerek konuşmalarının ortasına girdi o istediğinde gayet nezaket dolu olabilen ses tonuyla.

Öykü’ye hasta ziyaretine gittiği günlerde bir anlaşma yapmışlardı. Bir daha “Hanım” kelimesini kullanmayacaktı Melek’e karşı. Melek’in isteğini yerine getireceğine söz verip ardından bir şart dile getirmişti Öykü; “Yanımızda ikinci bir kişi olduğunda asla isminle hitap etmem!”

Feride, “Hoş geldin Öykü,” dedi Melek’in koluna girip, “Dev haklı! Hadi içeri girelim,” sözleriyle ilerlemeye başladı dükkâna doğru.

Öykü’nün, hoş bulduk dememesini sorun etmiş gibi durmuyordu Feride. O, daha ziyade Melek’i görmenin sevincini yaşıyordu. “Melek ya… Gelmeyeceksin sandım vakit ilerleyince! Neden bu kadar geç kaldınız? Ne yaptınız doktorda? Ultrasona girdin mi?”

Öykü, “Bir nefes al be Ferit!” diye mırıldanırken arkalarında, dükkânın sıcağına girmişlerdi çoktan.

Feride, “Melek! Ben şimdi çok mutluyum ya, hiç muhatap olmamalıyım, değil mi?” derken yüzünde pırıl pırıl bir gülümseme vardı genç kızın.

“Olmamalısın güzelim, olmamalısın.” Bu iki gencin arasında oluşan pozitif enerji Melek’e neşe katarken, arabada konuştukları hâlâ hüznünü tutuyordu aklında.

Şule elindeki telefonu bırakıp, heyecanla Melek’in yanına koştu, “Hoş geldin! Ben de ümidimi kesmiştim geleceğinden,” diyerek, sımsıkı sarıldılar muhabbetle.

“Hoş bulduk Şule. Çok özledim sizi… Nasıl gelmem ya…. Ne habersiniz?” Ettikleri sohbet kadar sıcaktı şöminenin önüne koydukları berjer koltuklara oturduklarında dükkânın içindeki hava. Birkaç masada öğrenciler kendi aralarında gülüp eğlenirken, Feride kendine ve Öykü’ye sandalye alıyordu.

Öykü, “Boyun kadarlar! Bırak ben alırım!” sözleriyle yardım etmeye çalışırken yüzündeki kibirli ifadeyle, pamuk kaldırırcasına bir rahatlıkla taşıyordu ahşap sandalyeleri.

Feride kollarını belinde çaprazlayarak birleştirdiğinde, ancak göğüs hizasına gelebildiği Öykü’ye kınayan bir ifadeyle bakıyordu. “Boyum kadar… Hmm… Haklısın… O boyum kadar sandalyeleri gayet rahat taşıyabilmem bir yetenek fakat! Senin gibi kusursuz şekillenmiş bir ağacın bu nezaketi gösterebilmesi çok acayip. Sence?”

Öykü, “Yanlış söylemişim, Ferit! Boyun kadar olan sandalyeler değilmiş,” dedi yüzünde ciddi bir ifadeyle.

Melek, Şule’nin anlattıklarını dinlerken diğer yandan da Öykü ve Feride arasında cereyan eden hadiseyi izliyordu. Feride başını Öykü’ye yaklaştırdığında, “Neymiş peki yüce kütük?” diye sordu.

“Dilin! Senin dilin boyundan da çok ya neyse,” dedi gözlerinde bir alay, dudağında hafif bir gülümsemeyle.

Öykü’nün tuttuğu sandalyeyi elinden hızla alırken, “Neyse ki hantal değilim,” dedi, Melek’in yanına yerleştirdiği sandalyeye oturdu.

Etrafı incelerken, “Her şeye nasıl da yetişmişsiniz MaşAllah… Helal olsun size,” diyordu Melek hayranlığını ifade edebilmek için.

Şule sağ elini uzattı, Melek’in elinin üzerine yerleştirdi minnetle. “Senin sayende Melek… Az önce arayan müşteri; “Meleğim turtası istiyoruz. Altı kişilik olacak,” dedi. Hepsi senin sayende.”

“Meleğim turtası mı? Adı bu mu oldu?” Şaşkınlığını gizleyemiyordu. Altı üstü dokuz ya da on gündür, düğün öncesini de katarsa… Bir on beş gün ilgilenememişti dükkânla ama her şey değişmiş gibi geliyordu.

Feride ve Şule gülerken Melek’te onların neşesiyle neşeleniyordu. Feride, “Melek’in Kalbi’ni duymayan kalmamış. Mete abinin yaptığı açıklamada söylediği her “Meleğim” destan olmuş hatunların dilinde. Herkes siparişini verirken “Meleğim turtası” diyor bu yüzden,” açıklamasını yaparken utanmamak elinde değildi Melek’in.

Hayatında düstur edindiği; “Kimsenin dikkatini çekme!” hakikati belli ki buraya kadardı. Ne okuldayken Semra’nın popülaritesini etkilemek istemişti çocuk yaşında, ne de anne ve babasını kaybettikten sonra sığındığı dedesinin.

Şimdi hayatının aldığı yönde belliydi bir daha sessiz sakin yaşantısına dönemeyeceği. Üzülmüyordu… Mete’nin hayatında olabilmek için her ne olursa razıydı artık. Sohbet ve muhabbetten sonra eve dönüş yolunda Öykü’nün Feride’ye dair anlatacaklarını bekliyordu akranından ama o boş bakışlarla yolu izliyordu.

“Hayat dolu bir çocuk,” dedi, bekledi.

“Öyle…”

“Çok da neşeli…”

“Evet…”

“Ukala da ama…”

“Kesinlikle!”

“Her şeye de bir cevabı var, değil mi?”

“Maalesef!”

“Ama kardeşim… Çok da güzel be!”

Girdiği öksürük krizinden sonra, “Kim?” diye sorduğunda gülüşündeki dalgaları savuruyordu Öykü’ye.

“Anlamazlıktan gelebilmek için didindiğin!” dediğinde Öykü’nün yüzüne yayılan rahatlamayı dikkatle izliyordu Melek.

*

Saate gidiyordu gözü ister istemez. Cengiz’e farklı sorumluluklar verirken altından kalkamayacağına dair en ufak bir tereddütü yoktu Mete’nin. Yarın Demokratik Kongo yolcusu olsalar da bir-iki güne kadar Fuat işlerin başında olurdu nasılsa. Cengiz gibi tecrübesiz bir gence bu sorumlulukları vermesi belki haksızlıktı ama Mete ya da Fuat bu işlere başladıklarında ondan çok da yaşlı değillerdi.

Evliliklerinden sonra ilk kez iş dönüşü eve gidiyordu. Bu düşünce aklından geçerken yüzünde bir gülümsemeye vesileydi Melek’in yanına eli boş gitmeyecek olması. Bembeyaz papatyalar onun sevdiği gibi değildi ama ümit ediyordu ki; çiçekçiden alınmış olsa da Melek beğenecekti.

Evin önüne yanaşırken Cevat, Öykü kapısını açıp, “Hoş geldiniz Mete Bey,” diyordu Mete’ye. Duran araçtan elinde papatya buketiyle indi, “Hoş bulduk kardeşim,” dedi. Giriş kapısının yanındaki pencereden bakan Melek, Mete’nin geldiğini gördüğü an kapıyı açarak, “Hoş geldin Mete’m!” coşkusuyla koşmaya başladı.

“Koşmasana bak fena olur!” tehdidi hiç hükmündeydi kollarına atılan incecik bedenin asi sahibinin gözünde.

Bedenini bedenine yasladı, kollarını beline doladı. “Bence ben biraz daha sana kavuşamasaydım daha fena olurdu. Ve anlamamış olma olasılığını göz önünde bulundurup tekrar ediyorum. Hoş geldin Mete’m…” Elindeki papatyaları görünce, “Hoş gelmişsin ki zaten… Ya çok teşekkür ederim… Çok güzeller,” deyip, elindeki çiçek buketini alabilmek için ayrıldı kollarından.

Melek’in papatyaları aşkla sarışını seyrederken, “Hoş bulduk hanımefendi,” dedi, kulağına eğildi, “O sıska mabadınızı alıp içeri girmezseniz sizi omuzuma atarak sokarım o eve!”

Durdu, gözlerine baktı anlamaya çalışır gibi. O yemyeşil gözlerde oynaşan parıltılardan anladığı üzere birazdan söyleyecekleriyle dalga geçeceği bellidi. Öyle de oldu, “Cevat!” dedi, arkalarında duran adama baktı, “Bu papatyaları kim aldı?” diye sordu.

Cevat ciddiyetle, “Mete Bey,” dedi.

“Bir yanlışlık olabilir mi Mete Bey?” derken, yemyeşil bakışların hükmündeydi gözleri.

Kibirle kaldırdığı başıyla karısına dik dik bakarken, “Nedenmiş acaba Melek Hanım? Lütfen aydınlatın bizi,” diyordu olabilecek en çekilmez ifadeyle.

Elini uzattı, Mete’nin yanağını işaret parmağının tersiyle okşamaya başladı. “Bu çiçekleri alan zarif fıtratla, bana; sıska mabadımın bedliğini vurgulayan adam bence farklı kişiler.”

“Bed?”

“Sıska ya… O açıdan.”

“Allah’ım… İmtihanımı kolaylaştır!” derken, Melek’in elini elinin içine aldı. “Üşüdün be kızım!” dediğinde elinde papatya buketi taşıyan kızı tek hareketle, daha farkına varamadan kucağına aldı.

Öykü’nün ıslığı karanlık akşamda yankılanırken, Melek’in yalvarışı kulağında tatlı bir musikî oluyordu notalarına hayran olduğu. “Mete! Lütfen! Koştum diye yapıyorsun değil mi? Söz ya… Söz veriyorum bir daha koşmayacağım! İndirir misin beni!”

Üç adımda evin içine girmişlerdi ama Melek’in utanması için yeterli bir süreydi. Melek’i ayakları üzerine indirdi, “Ben elimi yüzümü yıkayıp gelene kadar çorbamı koy,” dedi, Emine’nin yanına yaklaşıp, elini öptü ablasının.

Melek’in kahkahalarını dinlerken paltosunu çıkardı, elinde tuttu. “Hemen alayım beyim, kızma,” deyip, saygıyla alırken paltoyu gülme sırası Mete’deydi…

Ama gülmedi.

Bunun yerine, “Aferin kızım… Öğreneceksin,” diyerek banyoya ilerlerken ardında bıraktığı yârinin gülüşüyle huzuru hisseden bir âşıktı Mete. Ellerini yıkadı, yüzünü inceledi led ışıklarının aydınlattığı aynada. Meleğinden ayrı geçirdiği günlerde verdiği kiloları geri alamamış olsa da artık göz altlarındaki kara gölgeler yok olmaya yüz tutmuş gibiydi.

Mutfağa inerken duyduğu neşe dolu sesle dünyada erişebileceği saadetin bir sınırı olmadığını anlıyordu. Evet… Melek yanındaydı… Helaliydi… Kendinden bir parçayı içinde taşıyordu… Bir parça aşkı… Bebeğini… Bir melekten nasip olan bebeğini….

*

Enver’in verdiği düğün hediyesi o gün bugündür aklındaydı ancak düğünlerinden günler sonra bile o kutuyu açmaya eli varmıyordu ne yazık ki. Dişlerini fırçalarken de o kutunun içinden çıkabilecekler midesinin normal seyrini bozuyordu, şimdi ayna karşısında karnına soğuk badem yağını sürerken de.

“O kutudan, anneme olan aşkı çıkarsa Enver Paşanın ve ben kusarsam sakın endişelenme Mete’m!” diye seslendi şöminenin önüne oturmuş, kitap okuyan kocasına.

Dolaptan gördüğü kadarıyla gülüyordu o hayran olunası kusursuz dudaklar. Bitirdiği sayfayı çevirdi, “Sebep ne olursa olsun endişeleneceğim… İşine bak sen tatlım, dert etme,” dedi.

Ses tonunda hasıl olan incelik, sözlerindeki kabalığı örterken, Melek siyah satenin zarafetini askılarından, tenine dokunan soğukluğuna kadar hissediyordu giydiği gecelikte. Üzerindeki sabahlık, örtmekten ziyade geceliğin kapamaktan yoksun bıraktığı teninde her noktayı sergilediğinde artık kocasının yanında az giyinmeye alıştığını hissediyordu. Ama yine de bekârken giydiği renk renk kalın pijamalarıyla ne kadar güzel ısındığını hatırlıyordu bu aralık soğuğu tenine işlediğinde.

Bulunduğu raftan kutuyu aldı, Mete’nin yanına oturdu. Şöminenin sıcağıyla sarmalandığında elinin altındaki gizemden ziyade Mete’deydi gözleri dikkatle okuduğu kitabı kıskanırcasına. “Neyse… Sağlık olsun,” dedi, kutuyu açmaya başladı.

“Âmin…”

Bu küçücük temennisi dudaklarından dökülürken bile gözleri kitabın satırlarındaydı. “Ne okuyorsun bu yoğun konsantrasyonla?” diye sorarken merakının, bir hanımefendiden ziyade küçük bir çocuk gibi gösterdiğini hissediyordu kendini.

Bakışları satırların üzerindeydi yine, “60 Yıllık İttifakta Son Gün,” deyip, sustuğunda.

Kutunun kapağını açarken, “Ne uzun bir adı var… Yazarı kim?” diye sorduğunda kutunun içinde gördüğüyle aklındaki her şey uçtu… Gitti… “Annem…” Ellerindeki titreme, nefesinde yetersizlikti kesik kesik soluk almaya başladığında.

Mete kitabı kapadı, kenara koydu. Melek’in kutudan çıkardığı fotoğrafları incelerken, “Bu annen… Bu da baban sanırım. Daha önce gençlik fotoğraflarını görmemiştim… Bu üçüncü kişinin de Enver olduğunu varsayarsak…”

“Tanışıyorlarmış…” diyerek tamamladı Mete’nin sözlerini. Birçok fotoğraf vardı kutuda. Annesinin bal rengi saçlarını, babasının uzun boyunu gördüğü fotoğrafı parmaklarıyla okşarken, “Birbirlerine öyle çok yakışıyorlar ki…” diye mırıldandı. Cümlesinde geçmiş zaman kullanmaya dili varmamıştı. Melek inanıyordu ki; onlar ebedi alemde beraber olacakları ânâ kadar kısa bir veda sunmuşlardı.

Fotoğrafların en altında siyah beyaz bir fotoğraf vardı. Aynısı bir de kendi albümlerini süslüyordu. Mete uzandı, kutunun içinde duran mektubu çıkardı. “Sırada hakikat var meleğim… Hadi…”

Uzattığı kâğıdı eli titreyerek alırken, boğazında oluşan yumruya, yutkunarak şifa bulma derdindeydi Melek.

Melek
Baban ve ben ilk okulda tanışıp, üniversite de bile ayrılmamış iki yakın arkadaştık. O fotoğrafların arasında gördüğün siyah beyaz karenin aynısından babanda olduğunu da biliyorum. Belki birkaç kere görmüşsündür de.

Ben sevdiğim kadını doğum yaparken kaybettim… Yeni doğmuş kızımın ve karımın cenazesinden sonra bir daha İzmir’e adım atmadığım doğrudur. Baban yağmurlu bir İzmir gününde bizi hastaneye yetiştirmeye çalışırken annene rastlamış ve bir daha bırakamamıştı. O hikayeyi bildiğini de biliyorum kızım. O gün Yusuf yanımdan ayrılırken; “Melek’imiz ya da Melih’imiz doğacak… Dersten sonra yanınıza geleceğim…” diyerek gitmişti. Yanıma geri geldiğinde, doğumhaneden çıkarıyorlardı beni. Doğumda ölen bebeğim, doğum yaparken ölen karım…

Anne ve babanla bağımızı hiç koparmadık. Önce annenin mektubunu okuduysan bu satırlarımı fazlalık olarak görebilirsin fakat önce bunu okuyorsan açıklayacağım mesele tamamen senin fıtratını çok iyi tanıyan annene olan vefa borcumdur bilesin.

Demokratik Kongo’da yaşananları hissettiğinde bana yazdığı mektupta seni anlattı. Okuyacaksın zaten. İstanbul’da okuma hayallerin annenin aklından hiç çıkmamış kızım. Benden istediği; sana göz kulak olmamdı. Bir gözüm senin üzerinde olacaktı ama tolerans göstermemeliydim. Senin için… “Çok özel bir çocuktur. Başkalarına haksızlık yapıldığını ya da kendinin üstün tutulduğunu hissederse okulu dahi bırakır,” demişti. Bir de; “Babamın durumunu biliyorsun… Anneminde yeterli zamanı olacağını sanmıyorum. Amcasının kendi hayatı yok. İsmini senin kızından aldığını biliyorsun meleğimizin… Onu evladın bil…”

Evet. Ben seni evladım bildim kızım. Senden talep ettiğim o zor görevlerde bir kez olsun gevşeklik gösterdiğini görmedim. Senin için yaptığım tek şey Sevil ile görüşüp, referans olarak seni övmekti. Ve sen beş yıl boyunca o övgülere ne kadar layık olduğunu bize kanıtladın kızım.

Aklında sorular var değil mi?

Neden bana kendini tanıtmadı?

Neden bu kadar zaman boyunca ailemi tanıdığını bana söylemedi, vs…

Tek bir nedeni var; sen, benim ailene yakın olduğumu bilseydin o hakkın olan başarının sana ait olduğunu inkâr edeceğindi. Başka bir nedeni yok… Mete Ardahan iyi bir adam ve belli ki onu çok seviyorsun. Bu erken yaşta evlenmeni tasvip etmesem de onun doğru kişi olduğunu bilmek kalbimi rahatlatıyor.

Seni annen, baban ve ben… Çok seviyoruz kızım.

Enver

Mektubu bıraktı, başını ellerinin arasına aldı. “Ama ben şimdi de düşünüyorum… Ya ben gerçekten başarılı değil idiysem?”

Mete derin bir nefes aldı, “Of be kızım!” diyerek verdi nefesini. “Adam yanlış anlamayasın diye gizlemiş, açıklayabilmek için de bir destan yazmış! Bırak şimdi kurmayı da annenin mektubunu oku!”

Cevap vermek yerine kutuda duran, eskimiş ve belli ki çok okunmaktan yıpranmış mektubu çıkardı. Annesinin kusursuz el yazısını gördüğünde dudaklarında buruk bir gülümsemeydi doktorluğunun aceleci reçetelerinden münezzeh satırlara.

Enver
Uzun uzun yazmak istediğim meselelerin ancak özeti mahiyetinde birkaç satır yazabilecek vaktim var.

Kızını kaybettiğinde, ne seni tanıyordum, ne de Yusuf’u… Allah her iki kaybın içinde sana güç versin. Bizim bu geldiğimiz yerden sağ dönemeyeceğimizi bugün anladık. Kızım önce Allah’a sonra sana emanet. Onun en büyük hayali Boğaziçi Üniversitesi. Kazanacağından da eminim… Kazandığında… Bir gözün üzerinde olsun yavrumun ama tolerans gösterme. O… Çok özel bir çocuktur. Başkalarına haksızlık yapıldığını ya da kendinin üstün tutulduğunu hissederse okulu dahi bırakır. Babamın durumunu biliyorsun… Anneminde yeterli zamanı olacağını sanmıyorum. Amcasının ise kendi hayatı yok. Meleğime sen yardım et. İsmini senin kızından aldığını biliyorsun meleğimizin…Onu evladın bil…

Zeynep

Ne diyeceğini bilemiyordu annesinin mektubu elinden düştüğünde. Bir ürperti yayılıyordu tenine kollarını bedenine sardığı o kasvetli anda. Başlarına geleni biliyorlardı… Bile bile…

“Sakinleş!”

Bile bile…

“Meleğim… Sakinleş!”

Bile bile mi can verdi anne ve babası?

*

“Lütfen! Dur artık!”

Kollarını bedenine sarmış olduğu hâlde öne ve arkaya sallanırken, belli belirsiz sözler dökülüyordu dudaklarından. Omuzlarından kavradı Melek’i, hızla sarstı, “Yeter!” diyerek dokunmaya kıyamadığı bedeni.

Elleri ellerini kavradığında, gözleri boşluktan kurtulmuş gibiydi. “Ben…” dedi, devamını getiremedi. “Ben… Bile bile mi can verdiler? Bile bile mi?”

Kerem’in acı dolu yüzü gözlerinin önüne geldiğinde, Melek’in yanağına bir öpücük kondurdu şefkat dolu. “Yükünü at üstünden bir tanem… Öğrenmek mi istiyorsun, öğreniriz. Yeter ki sen kendini üzme… Yorma… Kahretme.”

Omuzlarını tutan eline bir öpücük kondurdu Melek o düştüğü yoklukta, bir de gözlerine kilitledi yorgun bakışlarını. “Peki,” deyip kabul ederken yâri, yine o küçücük sözle dağılan kocaman bir bedendi Mete’nin acizliği.

Ayağa kalktı, eğilip karısını kucağına aldı. Yatağa bırakırken Melek’i, kollarını bir an olsun ayırmadı koruyup kollamak istercesine sararken. Saçlarını okşadı, öpücükler kondurdu. “Şimdi nasılsın?” dediğinde çok uzun bir süre geçmişti kabulünün üzerinden.

Başını çevirdi, burnunu boynunda aşağı yukarı hareket ettirmeye başladı kokusunu nefes alıp verişiyle içine çekerken. “Kollarında? Elbette iyiyim…”

“Nasıl yapıyorsun bunu?”

Başını arkaya yasladı, Mete’nin yüzüne bakabilmek için geri çekildi. Kaşlarının ortasında oluşan kırışıklıkla, “Neyi?” diye sorarken Melek, içinden geçen sözleri cümlelere nasıl dökeceğini bilemiyordu Mete.

“Sadece beni endişelendirmemek için bu sakin görünme çabaların… Ne hissediyorsun, bana anlat! Aklından ne geçiyor?”

Başını eğdi, göğsüne yaslandı. Sol elinin ince uzun parmakları, kolundaki tüyleri aşağı yukarı bir ritimle okşarken o masum dokunuşa eriyip giden bir meftundu yârinin sıcaklığında. Konuşmasından ümidi kestiği bir anda, “Babam… Annem…” iki kelime döküldü dudaklarından.

Konuşmasını isterken, ne bir söz söyledi, ne de ses çıkardı Mete. Tek yaptığı meleğinin saçlarına bir öpücük kondurup beklemekti devamının geleceği anı. “Hayatımdaki hiçbir şey göründüğü gibi değil sanki… Anneannem sandığım kişi gerçekte benim değilmiş. Amcamın gizemi Ada’ya kadar uzanıyor. Hocam dediğim adam babamın çocukluk arkadaşı çıktı…” Derin bir nefes alma çabasıydı titrek mecalinde. “Annem…” dediğinde o titreyişin mahsulü gözyaşları Melek’in gözlerinden Mete’ye ulaştığında, kalbini ateşinde eritiyordu âdeta. “…bir şeylerin ters gittiğini anlamışlar… Neden yardım isteyememişler? Belki kurtulabilirlerdi… Belki kurtulurlardı… Ben onları çok… Çok…”

“Özledin…” diyerek tamamladığı cümledeydi çektiği acı.

“Çok özledim…”

“Meleğim… Sana bir sözüm vardı… Hatırlıyor musun?” dedi, Melek’in titrek cümlelerini bekledi.

“Neydi Mete’m?”

“23 Mayıs’ta… Gidecekken adının fısıltısıyla durup, benim âhlaksızlığımı duymuştu o masum kulakların.” Parmakları vurgu yaparcasına kulağını okşarken Melek’i, gözlerini kapadı, başını elindeki ritme göre hareket ettirmeye başladı meleği.

“Hatırlıyorum…” derken, yaşlar parıldayan gözleri Mete’nin gözlerine kilitliydi.

Dudaklarını Melek’in alnına yasladı, kokusunu solurken bir öpücük kondurdu pürüzsüz cildine. Elini eline kenetledi, “Farz etki; ben ateşe meftun bir pervaneyim. Uzaklaşmak istesem de uzaklaşamam artık… O ateşin nârında yanmaya da razıyım. Tek isteğim etrafında dönmek. Bir damla oluyor o ateşte gözyaşı adında… Beni tüketen yaşlar benzin oluyor tenimde, yanıyorum aşkının ateşinde… O gün… Sana söylediklerim gözünde yaş olduğunda… Kalbin kırıldığında…” dedi, parmaklarının arasında duran eli, hissettiği şefkatle daha fazla sardı, “…hatamı telafi edip, affını kazanmaktı tek dileğim. Şimdiyse bir damla gözyaşı görmemek için tek sözünle erir bu adam ellerinde…”

Sımsıkı sardığında kollarını karısının bedenine, Melek’in elleri de şefkatle sarıyordu bedenini. “Benim payıma Mete Ardahan’ın aşkıyla kutsanmak düşmüş, yârimin payınaysa ağlak bir Melek. Çok mu şanssızsınız efendim?”

Melek’in sesindeki hayranlıktı Mete’ye, “Kurban olsun dünyanın bütün şanslıları benim şansıma…” dedirtti…

Candan Öte ~ 57 | Saklı” için 2 yorum

  • 5 Kasım 2018 tarihinde, saat 00:12
    Permalink

    LütfiyEM ben geldiiiiimmm 😉
    Ara sıra geç geliyorum böyle affet LütfiyEM… Bazen açamıyorum ama hiç aklımdan çıkmıyorsun tamammı canımdan ötem kardeşim…

    Yanıtla
    • 5 Kasım 2018 tarihinde, saat 09:33
      Permalink

      ? hoş geldin canısı

      Allah kolaylık versin işinde gücünde

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir