Candan Öte ~ 56 | Eldiven

“Meleğim… Elimi tut…”

Sözü duyduğun an o yemyeşil gözler gözlerine kilitlendi bütün sıcaklığıyla. Ellerindeki eldiven, pürüzsüz tenine özlemini kamçılasa da tek kelime etmiyordu bu hususta. Ağzından çıkacak en ufak şikayette emindi ki Melek o eldiveni çıkarır, soğuktan parmakları hissizleşse dahi takmazdı.

Aşkına kurban olduğu… “Eldiven takmaktan nefret ediyorum!” dediğinde insiyakiydi genç adamın gözlerinin kapanması. Yüzünde huysuz bir ifadeyle Mete’nin kalbindeki sırlarına vakıf mı olmuştu meleği?

Sormak… Sorduktan sonra cevabını dinlemek… “Neden, bir tanem?”

“Seni hissetmemi engelliyor Mete’m…”

Âşık kalbi nasıl dayanır? “Ben sana kendimi hissettireceğim tatlım…” İlkel düşünceleri romantik hislerini ele geçirdiğinde! Ancak öyle dayanabilirdi. Kulağına eğildi, “Dokunduğum an titrediğin o küçücük noktada hissedeceksin en çok. Sen çığlık atmamak için dudaklarını ısırırken, benim parmaklarımın yerinde dilim olacak…” diye fısıldadı.

Başını Mete’nin göğsüne yasladı, “Kendimi iyi hissetmiyorum…” dedi mecalsiz bir ses tonuyla.

Eliyle sırtını okşarken montun izin verdiği nispette, “Sana kendini harika hissettireceğim,” diye mırıldanıyordu.

Başını kaldırdı yasladığı yerden, “Şimdi mi?” dedi şehvetine karışmış utancıyla.

“İstersen neden olmasın…”

“Şimdi olmasa? Gece olsa mesela? Yanımızda kimse yokken… Dizlerim titriyor.” Sözleri bir yalvarış gibiydi âşığına dert anlatma cihetiyle bakıldığında.

Ama Mete… Melek’in heyecanla parıldayan gözlerine böylesine hayranken nasıl vazgeçerdi küçük oyunundan? “Neden yalnız kalabileceğimiz bir kuytu bulmuyoruz?” dedi, belinden tutarak karısının bedenini kendi bedenine yaklaştırdı.

Ağlamaklıydı ifadesi, “Bence ben alamadığım nefeslerle tıkanmayayım…” diye mırıldanırken.

Oyunu buraya kadardı merhameti ağır bastığında. Eldivenin mahremiyetindeki elini elinin içine aldı, “Rahat nefes alabilmen için ne yapabilirim meleğim, onu söyle,” dedi sesinden şehveti sildiğinde.

Yavaş yavaş yürürken mağaranın buz kütlesini andıran ürkütücü taşları arasında, kaşları o enfes kırışıklığını bağışladı Mete’ye sanki öp der gibi. Düşündü, düşündü… Ve, “Mesela bana seni çok etkileyen tarihi ya da siyasi bir olay anlatırsan, Samantha Jones gibi hissetmem belki… Rahat nefeste alabilirim de tabii… Ne olur bana bir hikaye anlat!” diye yalvardı bir çocuğun masumiyetinde.

“Peki… Zaten… Seni içeren masallarım anlatılacak kadar kısa değiller!” dedi, Melek’in elini ellerinin arasına aldı.

Gözleri gözleriyle kavuştuğunda, “Mete’m ya… Baytar’dan alıntı yapıyorsun bana ya… Zaten olmuşum divane âşık…” fısıltısını bağışladı aşkına kurban olduğu.

“Hiphop dinlemeyen bir adam sayende bu müzikle tanıştı. Bence hâline şükret…” Elini tuttuğunda yavaş yavaş yürüyorlardı Ayşe ve Fuat’a yetişebilme ümidiyle. “Çanakkale’ye gidelim seninle… Kapa gözlerini… Umudun bittiği ânâ, Seyit Onbaşı’nın yanına. Kara kara düşünüyordu o an Seyit. Ezansız, bayraksız, topraksız yaşayamayacağını biliyor, bu değerler uğruna ölmeyi ise şeref addediyordu. Bu yüzden hiç tereddüt etmeden hayatını ortaya koymaya, imanını güce döndürüp iki yüz küsür kiloluk top mermisini kaldırmaya hazır.

“Dünyanın en büyük, ateş gücü en yüksek donanması, bir sürü Yüzen Kale, Çanakkale Boğazı’nda arka arkaya sıralanmış ki, bir an önce Boğaz’ı geçecek, İstanbul’u işgal edecek. İngiliz gemisinden atılan büyük bir bomba, Morto Koyu sırtlarındaki Trakya-Mecidiye Top Bataryası’nı toptan imha ettiğinde yine bir sürü şehit ve gazi kanıyla ıslanıyor o aziz topraklar.

“İçlerinden kurtulan yalnızca iki kişi… Seyit ve Ali. Seyit enkazın altından güç bela çıktığında Ochean Zırhlısı neredeyse top menzilinden çıkmak üzeredir. “Sağ kalan var mı?” diye bağırıyor önce, tek kişiden cevap geliyor; Bir şeyim yok hamdolsun,” diyor sesin sahibi. “Kimsin?” diye soruyor bu sefer Seyit. “Ali… Ali’yim.” Ardından merak edip o da soruyor; Sen kimsin?”

“Seyit kendini tanıtıyor, yarası olup olmadığı sorulduğundaysa sapasağlam vücuduna rağmen; “Yaralıyım…” diyor. “Vurgun yedim.” Çaresizlik önünde, etrafında… Yanında. Ama pes etmek yerine düşünüyor; ben doğru taraftayım. Elimden geleni yapıyorum. İlham olunan fikirler en zor anında bir askerin yardımcısıdır ki Seyit Onbaşı’ya; “Gel de yardım et!” dedirtmiş. Ali; “Neye yardım?” diye şaşkın şaşkın sorarken Seyit Onbaşı; “Şu mermiyi kaldırabilirsek, elimizden geleni yapmış oluruz,” diyordu.

“Çıldırdın mı sen? Ağırlığı iki yüz okkadan fazla!” dese de Seyit Onbaşı’yı vazgeçiremiyor fikrinden. “Hadi gayret… Şunu sırtıma alayım,” deyip, arkadaşına üç top mermisini gösteriyor. Ali; Belin kırılır Seyit, felç olur, ölürsün!” dediyse de Seyit’i kararından döndüremiyor. “Bu gavur gemileri İstanbul’a girer de gavur ayağı Sultan Mehmet Han’ın türbesine değerse ben zaten öleceğim. İyisi mi burada şehit olayım,” diyor.

“YaAllah Bismillah!” dediğinde uğraşının sonucu olarak alıyor top mermisini, bacakları titreye titreye topun yanına kadar taşıyor. Namluya sürebilmek için üç basamağı da tüketiyor. Başarıp başaramayacağı muallakta olan bir anda; Başarmalıyım!” diyor kendi kendine. Bu kararlılıkla İlahî izinle bir kan dolaşımı başlıyor damarlarında. Ne titreme kalıyor, ne de zaafiyet. Besmele eşliğinde ilk mermiyi ateşliyor, tutturamıyor.

“Biri olmazsa öbürü olur!” deyip, aynı şekilde ikinci mermiyi de taşıyor. Fakat o da kıç pruvadan denize düşüyor, hiçbir zarar veremiyor. Bu arada düşman bu saldırıyı fark edip, ateş kusmaya başladığında bile aldırmıyor Seyit. Son mermiyi sırtlayıp, namluya sürüyor. Ellerini, ilhamı kalbine düşürene açarak; “Ya Rabb’i… Rahmetini üzerime indir… Bismillahi Allahuekber!” diyerek, gönderiyor üçüncü topu Ochean Zırhlısı’nın üzerine. İngilizlerin medar-ı iftiharı, Ochean Zırhlı’sı tam güvertesinden vuruluyor. Bu kilit noktada gerçekleşen hadiseyle kahraman Seyit Onbaşı tarihe “Koca Seyit” namıyla yazılıyor… Ruhları şâd olsun…”

Mete anlatırken sesinde vardı hayranlığı, kahramanların şanıyla duyduğu onuru.

*

“Kahramanlıklarına ayrı ayrı destan yazılabilirdi… Başka bir medeniyete mensup olsalardı, hasılat rekorları kırabilecek filmleri yapılırdı, değil mi?” dedi, hissettiği ateşi sükûta kavuştuğunda.

“Haklısın meleğim… Adamlar kendilerine sahte bir kahraman oluşturur, adına Rambo der… Yetmez seri filmlerini çekerler. Kaybettikleri savaşın kahramanı yaparlar. Bizde tam tersi… Kahramanlarımızın eleştirisini yapar, siyasi nedenlerle ve hatta dini inanışa göre değerlendirerek yaptığı kahramanlıkları örtmeye çalışırız.”

“Hadi ya! Ne yapıyorsunuz arkada siz?” derken Ayşe, Melek hâlâ iki yüz küsür kiloluk mermiyle destan yazan Seyit Onbaşı’yı düşünüyordu.

“Tarihi okuyoruz Ayşe’m…” dedi Melek sesindeki hayranlıkla.

Fuat’tan, “Gelin beraber okuyalım,” teklifi geldiğinde, Svalbard’ın meşhur buz mağaralarına gezilerinde hayranlık duydukları, ne gezdikleri mekândı, ne de gördükleri güzellikler. Melek, kocasının elini tutarken hissettiği aşkla, “Hadi yetişelim onlara!” dedi, yine eldivenin imkânsızlığıyla buluşan ellerine baktı. “Dokunamasam da biliyorum ki sımsıcak bir Mete’m var, teni bana helal,” diye mırıldanırken aşkın helalinin en güzeli olduğu hakikati kalbinde dönen tekrardı Melek’in.

“Mete’n… Kurban olsun seni Yaratan’a…”

*

Her ne kadar havanın hâlinden akşam olduğu anlaşılmasa da yerel saat yediye geliyordu yorgun argın eve geldiklerinde. Zaman geçip gidiyordu dünyanın öbür ucunda olsalar bile. Anne ve babasına ait bir hatıraya kavuşabilmesine kalan vakti düşünmek bile heyecanlanmasına yetiyordu Melek’in.

Yeşil salatanın malzemelerini özenle doğrarken, ömrünü feda edeceği kollar belini sımsıkı sardı, “Ne düşünüyor benim meleğim?” diyerek.

Ayşe, pişen sotenin altını kapadığı sırada, “Ben gitsem mi acaba? Siz neden her fırsatta bana kendimi fazlalık hissettiriyorsunuz arkadaş ya?” sorusundaki sitemiyle, yeni evli çiftin uyum dolu gülüşlerine vesileydi.

“Ayşe’m… Sakin ol ne olur. Utanacak hiçbir şey yok,” dese de Melek, Ayşe’nin, “Bana ne ya! Gidiyorum ben!” diyerek uzaklaşmasına engel olamadı.

Mete’nin kolları arasında döndü, hayranlıkla seyretti gözlerine sunulan büyük nimeti; yârinin gözlerini. “Dinliyorum meleğim… Yumurcak gitti… Anlat bakalım ne düşünüyorsun?”

“Ben… Birkaç gün sonra anne ve babamın mezarına gideceğiz. Onlarla en son konuşan kişilerle tanışacağım belki de… Düşünürken bile mutluluk duyuyorum Mete’m… Bu… Bambaşka bir his,” dedi, başını yasladı kocasının ancak sert diye adlandırılabilecek omzuna. Sertti ama dünyanın en rahat, en huzurlu yeriydi.

Saçlarına kondurduğu öpücük derin bir nefes aldırdı Melek’e, kollarını kocasının bedenine daha sıkı sararken. “Sen mutlu ol, benim başka bir isteğim yok…”

“Mete’m ya…”

“Abi bu nedir? Sana dedik değil mi rahatsız etmeyelim sizi!” Fuat, üst kattan aşağı inerken, dilinde bir sitemdi bu sözler.

“Ne oldu paşam? Rahatsız mı oldun? Helalim lan, istediğim gibi sarılırım,” derken, daha çok sardı hayranı olduğu kollar bedenini.

Fuat, içten gelen bir kahkaha atarken, Melek de istemsizce gülüyordu. “Tamam lan tamam… Doğru söze ne denir? Ama az laf çok iş, hâlâ hazırlanmamış sofra. Birazdan gelir çocuk ona göre.”

Çocuk?

Birazdan?

Çalan kapıyı Fuat açarken, “Hatta geldi bile,” diyordu.

Ayşe, saklandığı yerden çıktı, hızlı hareketlerle masanın üzerinde duran papatya dolu vazoyu mutfak tezgâhına kaldırıp masanın üzerine servis örtüsü serdi. Fuat ise, “Hoş geldin birader,” diyerek gelen misafiri karşılıyordu.

Mete, “Hadi meleğim… Misafiri karşılayalım,” dediğinde, elini kendi büyük ellerinin hükmüne alıyordu.

“Hoş bulduk abi.” Gelen Amerikanvari Türkçesi ile Philip’ten başkası değildi.

Erkekler kendi aralarında sohbet ederken, Melek ve Ayşe, el emeklerini buluşturdukları yemekleri servise hazırlayıp, erkekleri masaya buyur ediyordular.

“En son ne zaman ev yemeği yedin?” diye sordu Fuat, ellerini yıkayıp masaya otururken.

Buruk bir gülümseme geçti Philip’in dudaklarından, “Daha önce ev yemeği yediğimi hatırlamıyorum,” derken. “Annem… Mutfakla arası pek de iyi değildi.”

“Sen de yapmıyorsun anlaşılan,” derken çorba kâsesine tavuk çorbası dolduruyordu Ayşe.

“Hiç denemedim desem… Protein tozları, süt ve tabii bu iklimin olmazsa olmazı deniz ürünleri yetiyor,” derken, giydiği gri tişört fazla gelişmiş kasları üzerinde geriliyordu.

Ayşe gülerken, “O protein tozlarıyla spora biraz ara ver dostum! Kas yığını olup çıkmışsın,” diyordu.

Fuat’ın yüzünün aldığı şeklin farkında bile değildi Ayşe. Avı için pusuya yatmış panter gibi tetikte duruyor, ne konuşulana katılıyor, ne de ters de olsa bir hareket yapıyordu.

“Sen de fena değilsin. Ne yapıyorsun? Aikido mu, karate mi?”

“Muay Thai…”

Ayşe’nin cevabını duyduğu an ağzına götürmek üzere olduğu çatal havada kaldı. “Kendini korurken belli ki zarar vermek de istiyorsun… Öyle, değil mi?”

Umursamazca silktiği omzunda vardı yaşadığı hüznü hissettirmeme çabası. “Öyle,” dedi, başka bir şey söyleme gereği görmedi.

“Bakma öyle ufak tefek durduğuna. Benim iki metrelik arkadaşımı ringde yere sermişliği var,” dediğinde Mete, Ayşe’nin ahvalinde saklı tutmaya çalıştığı hüzün dağıldı.

Tekrar gülerken, “İstanbul’da bir araya geldiğimizde yine çıkalım ringe… Yıl dönümü olacak neredeyse ya!” diyerek isyan etti.

İlk kez sohbete katılma isteği hissediyordu Melek, “Bensiz mi çıkacaksınız?” deyip, samimi bir burukluğu hissettirmeye çalışırken.

Mete, Fuat ve Ayşe aynı anda Melek’e bakıp, “Elbette sensiz!” dediler, Melek hissettiği hüzne rağmen bir kahkaha attı.

“Bu nasıl bir uyumdur? Tamam, tamam. Siz ağız göz dalın birbirinize ben seyredeyim.”

“Ha şöyle! Kır dizini, otur oturduğun yerde.” Mete’nin ciddiyetine neredeyse ikna olabilirdi.

Fuat, “Kızın ısrar etse, karşına alıp seni bir temiz dövmesine izin vereceksin şimdi bize şekil yapıyorsun birader. Senin hâlin ne olacak?” diyene kadar.

Melek ve Ayşe’nin gülüşüne Mete de dahil olurken, “Ben de sık sık düşünüyorum hâlimi birader. Ömrüm ona feda olsun… İki köteğin lafımı olur?” dediğinde, o ânâ kadar akşam yemeği boyunca hissettiği huzursuzluk bulutu dağıldı.

“Mete’m ya… Ettin beni yine divane.”

“Benimle müsavi olursunuz hanımefendi,” dedi, Melek’in gözlerine baktı aşkını hissettirmek istercesine derin bir etkiyle. Onun o kehribar rengi gözlerine bir ömür bakacaksa… Fani dünyada başka ne isteyebilirdi ki?

*

Saçını omuzunun üzerinden arkaya alışı, masayı toparlarken arkadaşının anlattıklarına tatlı tatlı gülüşü. Belli ki Mete’nin bakışlarına olan ihtiyaçla ara sıra gözlerine dalıp gitmesi… Kalbinde bir damar vardı ona meftun, ona kilitli. gözlerinden yaş akıttığında sıkışıp kan dolaşımını vücudundan çeken, güldüğündeyse açılıp ferahlığa kavuşturan.

O saçların nazlı nazlı salınışına… Yanağının o pürüzsüzlüğüne dokunup geri çekilişine kilitlenmiş seyrediyordu genç adam. Saçının o tende yaşadığı vuslatı mı kıskanıyordu şu an yoksa o ipekten tutamlara kavuşan o enfes teni mi bilemiyordu.

Fuat, kulağına eğildi, “MaşAllah de bari de nazar olmasın…” dedi, belki dalga belki de ciddiyetle.

Umurunda değildi Mete’nin, “MaşAllah, BarekAllah…” övgüleri dudaklarından dökülürken.

“Ağabeyler, bana izin… İzninizle,” derken ayağa kalktı Philip.

Mete, “İzin senin kardeşim de işin mi var? Daha Türk çayının tadına bakmadın,” dedi, Philip’in yaptığı gibi ayağa kalktı.

“Başka bir gün içmek… İçerim… İçeriz,” derken, Türkçe’nin teleffuz imkânsızlığında genç adam, mastarlardan medet umuyordu çaresizce.

“EyvAllah birader. İçeriz.”

Kapıya kadar geçirdiklerinde Philip’i, hep birlikte açılan kapıdan gördüler kuzey ışıklarını. Yeşilin en tatlı tonu, bütün semâ boyunca yayılmış, İlahî bir nizamın parçası gibi yükselirken bembeyaz dağların üzerinde, ilk konuşabilen Ayşe oldu, “MaşAllah!” hayranlığında, küçücük bir kelime de saklı, derin bir övgüyle.

Simsiyah gökyüzü, yeşil parıltının ışığında yol olup aydınlatırken fani gözlerini, birkaç saniyede tatlı bir mor renge dönüşüp kayboldu. “Allah’ım… Çok güzeldi…” derken hayranlığını belirtebilmek için, gözleri devamını görebilmek ümidiyle simsiyah gökyüzündeydi hâlâ Melek’in.

“Giyinip, çıkalım. Allah büyüktür, belki yine görebiliriz,” dedikten sonra birkaç dakikada hazırdılar kuzey ışıklarını seyre. Melek’in kapamadığı fermuarını çekip, başlığını örterken bal şelalesini andıran ipeksi saçlarına, “Üşümesin bebeklerim,” diye fısıldıyordu karısının kulağına. Telefonunu cebinden çıkarıp, Levent’i aradığında, hiç şüphesi yoktu onlar otele gitmeden isteğinin yerine geleceğinden.

Levent resmiyet dolu ses tonuyla, “Efendim Mete Bey,” diyerek açtı telefonu.

Mete ise, “Kardeşim,” diyecek kadar samimi, “Senden bir ricam var,” diyecek kadar önemsiyordu yıllardır bir arada olduğu kardeşini.

“Emir telakki ederim Mete Bey, buyurun.”

“Estağfurullah Levent. Estağfurullah. Senden ricam, Daniel’i bul en acelesinden. Terasa beş battaniye, beş yastık ve sıcak çikolata hazırlatsın. Birazdan orada olacağız.”

“Daniel!” diye seslenirken Levent, “Başka bir emriniz var mı?” diye sordu Mete’ye.

“Yok kardeşim. Gelince görüşürüz.” Mete telefonu kapamadan hemen önce duydu Levent’in Daniel’e isteklerini iletişini.

Philip, “Ben… Biraz işim var… Siz keyfinize bakın,” dediğinde, belliydi çiftlerin yanında kalmak istemeyişi.

“Sen nasıl istersen kardeşim. Hadi gidelim öyleyse. Meleğim,” dedi, yârinin eline uzandı. Meleğinin elini eline aldığında buz gibi parmaklarını ısıtabilme ümidiydi avuç içine hapsetmesi o incecik parmakları. “Eldivenlerini takmamışsın.” Endişesi sitem olup dökülürken, otele doğru yürüyorlardı.

“İyi böyle. Yârim elimi ısıtma derdine sımsıkı tutmuş. Daha ben takar mıyım hiç o aşağılık eldiveni.” Hem söyledi hem güldü. Gülüşüyle bedenine yayılan âb-ı hayatı yudumlarken o, Mete’nin içindeki fırtınadan habersiz samimiyetle döktüğü hislerine gülümsüyordu.

“Kuzu… Neredeyse senin gözlerinin güzelliğinde bir renkti! Bilimsel açıklamasını bir kenara atmak lazım. Seninle tanışmayı nasip eden, sana Mete’ni nasip eden, bize Svalbard’a gelmeyi nasip eden, bir de kuzey ışıklarını görmeyi nasip etti ya… Biz ne kadar talihli insanlarmışız,” dedi Ayşe, önlerinden yürüdüğü hâlde durdu, iki gence döndü. Kollarını açıp, sımsıkı sarılırken Melek ve Mete’ye, “Siz benim canımsınız ya…” diyordu boğuk ses tonuyla.

Aynı kelimeler, “Sen… Candan ötesin…” diye dökülürken iki âşığın dudaklarından Fuat, Ayşe’yi Melek’ten ve Mete’den uzaklaştırmaya çabalıyordu, “Hamile kızın üzerine atladın be kızım! Elin ayağın bir rahat dursun!” diyerek.

“Dokunma kardeşime!” de aynı kelimelerdi iki âşığın dudaklarından dökülürken.

“Ya kardeşim… Hepiniz delisiniz gerçi! Kime neyi anlatacaksın!” Fuat’ın yüzünde eğlenen bir ifade, sözündeyse sitem vardı.

“Mete’min… Ayşe’ne değen elini mi kıskandın kardeşim?” dediğinde Melek, Ayşe de Mete de genç kıza bakakaldı. Eşsiz güzellikteki yüzünde muzip bir tebessüm vardı kalbini titretirken ve bunun farkında bile değilken.

Fuat, önce boğazını temizledi… Olmadı. “Ben…” dedi… Devamını getiremedi.

“Kuzu, Allah iyiliğini versin. Ne ilgisi var…” Beceriksizce mırıldandığı sözler hiç kimsede bir etki oluşturmadı ama Philip’in, “Siz… Biriniz…” derken Fuat ve Ayşe’yi gösteriyordu, “…âşık ama söyleyemiyorsunuz… Neden söylemiyorsunuz?” dediğinde Melek ve Mete aynı anda, “Helal sana be kardeşim!” dediler yine bir uyumun parçası gibi.

Bir molla misali elini göğsüne vurup, “EyvAllah,” çekti Amerikalı Philip. Hâl ve hareketleriyle Türk olduğu hâlde, babası tarafından kabul edilmeyen Philip.

Ayşe, “Vay! Başkan! Kapmışsın sen bizim kültürü,” derken Philip’e takdirini sunuyordu.

Aceleci adımlarla yürüdüklerinin nimetini topladılar kısa sürede otelin önüne geldiklerinde. Philip ile vedalaşıp, ahşap merdivenleri adım adım tüketirken, elinin içindeki el sımsıcaktı aşkının ateşinde. “Mete’m… Nasıl geliyor aklına hemen bu fikirler?” derken kulağına fısıldıyordu o enfes nefesiyle. Etkisi bütün vücuduna afrodizyak misali yayılsa da belli etmeyecekti Melek karşısındaki acziyetini.

Yandan bir bakışla baktı karısına, “İlhamımı aldığım bir güzel var,” dedi, acziyetini kibirle örtmeye çalıştı.

“Kibirini yediğim yârim…” Sözleri, Ayşe’nin, “Yine geride kaldınız. Terasa çıkalım, orada koyun koyuna konuşursunuz, kimse de rahatsız etmez sizi. Emi yavrularım,” diyerek söylenmesiyle yarıda kaldı.

Mete, “Emredersiniz küçük hanım,” dedi Ayşe’ye hitaben, döndü Melek’e. Kulağına eğilip fısıldarken, kastiydi temas eden dudakların o tene kavuşması. “Tatlım… Sözlerinin devamını merak ettim… Söyleyecek misin?” diye fısıldadı.

Melek gözlerini görebilecek kadar geri çekildi. “Sanmıyorum.” Gözlerinin içine dek ulaşmış pırıl pırıl bir gülümseme vardı öpülesi dudaklarında.

“Neden?”

“Aldın aklımı başımdan soruyorsun neden!” dediğinde terasa varmışlardı. Açılan kapıyla gördüler yerde hazır bekleyen minderleri, onların üzerinde duran battaniyeleri. Yanlarına yaklaşan garsonun ikram tablasında duran sıcak çikolatanın enfes kokusu sararken bembeyaz kardan yükselen soğuğu, “Aldın aklımı…” diye fısıldıyordu meleği.

Elini tuttu, götürdü minderlerin yanına. Önce kendi oturdu sonra Melek’i çekti kucağına. Burnunu yanağının o ipeksi yumuşaklığına sürtüyordu, “Meleğim… Meleğim…” tekrarları dilini esir alırken.

“Kuzey Kutbu’na geleceğiz, bir de orada kuzey ışıklarını göreceğiz. Yetmeyecek terasa hazırlanan konfora çöküp…” dedi Ayşe, oturdu minderin üzerine, sarıldı battaniyenin sıcağına, “…bir de sıcak çikolata içeceğiz. Kuzu! Anlıyorum aşk ile meşgulsünde… Allah aşkına söyle; 23 Mayıs’tan önce böyle bir şeyi hayal edebilir miydik?”

Melek’in eli eline kilitli olduğu hâlde, “Edemezdik Ayşe’m…” dediğinde şükrediyordu içten içe sevdiğini mutlu edebilmiş olmasına.

Önce gözlerine baktı gökyüzünü süsleyen ışıkları tekrar görebilme beklentisiyle sonra uzandı kendi elleriyle kapadığı saçlarına. Bir tutam aldı parmaklarının ucuna, burnuna götürüp soludu o enfes kokuyu teslimiyet makamında. “Kokun beni divanen ediyor bir tanem…” Aşk sözcükleri dilinden dökülürken, meleksi karısının gözlerinde buğusu vardı duyduklarına olan ihtiyacının.

Melek bakışlarını gökyüzüne çevirdiğinde, “İmkânsızdın Mete… Âşık olduğum adam yardımsever, hayırsever… Kusursuz bir adamdı. Bir ben miydim ona hayran ya da âşık? Hayır…” Başını Mete’nin omuzuna yasladığında, kalbinin ritmindeki hızla, karısına rezil olmaktan imtina ediyordu Mete. “Şu baktığım kuzey ışıkları var ya…” dedi, Mete de baktı. Ve Yaratan o ışıkları bir gecede ikinci kez görmeyi nasip etti. “Onlar kadar imkânsızdın… Ama Cenab-ı Hakk, beni çok seviyor Mete’m… Uzaktan uzağa sevdiğim adamın omzuna başımı, gözlerime de o eşsiz sanatını görmeyi nasip etti.”

Otuzuna birkaç hafta kalmış bir adamın boğazı hissettiği hüzünle düğümlenmiş, ne bir söz söyleyebiliyordu, ne de ateş gibi yanan kalbini sükûnete kavuşturabiliyordu. O, kuzey ışıklarını seyretti, Mete, Melek’i.

Fuat, “Sıcak çikolata iyi fikirmiş paşam, dolduralım birer bardak daha,” derken, boşalan bardakları dolduruyordu. “Sen yapamazsın, meleğin başını omuzuna yaslamış. Kıpırdamazsın ki kuzucuk rahatsız olmasın, değil mi? Ama…” Ayşe, “…birazdan da uyuyakalır kesin,” dediğinde keyif dolu ses tonuyla Fuat’ın sözlerini tamamlamış gibiydi.

Fuat, Ayşe’ye fincanını uzattığında derin derin bakıyordu kızın gözlerine. “Lafı ağzımdan mı aldın sanki?” dedi, Ayşe’nin tatlı gülüşü duyuldu.

“Emin ol… Amacım senden daha çok yaşamak değil.” Belli ki keyfi eğlenceye dönüşüyordu.

Melek başını omzundan kaldırdı, “Ayşe’m… Bence siz beraber yaşlanacaksınız,” dedi, kuzey ışıklarını gösterdi. “Biz bu adamlarla kutuplara gelmişiz, onların yanındayken bu göğe uzanan ışıklara da şahitlik ediyoruz ya… Siz bir daha ayrılamayacaksınız…” dedi, başını geri yasladı Rabb’ine şükredeceği bu anda.

Fuat ve Ayşe, “Âmin,” dediler belli belirsiz. İlk kez bir uyumun içindeydiler… Yeşil ışıklar, İlahî bir sanatın ihtişamıyla göğe doğru uzanırken geçmişlerindeki acılara rağmen geleceklerindeki huzura kavuşmayı ümit ediyorlardı belki de.

Melek ışıkların imkansızlığının ülfetine kavuştuğunda, koynunda uyuyakaldı bütün masumiyetiyle. O söylediği sözlerin ateşi gönlünü yakıp kavururken, sarsmadan, incitmeden aldı kollarına, otelden eve dönerken minibüsün içinde bir an olsun kollarından bırakmadan, fındık kadar burnuna öpücükler kondurarak taşıdı Melek’i.

Kalbi başka güzel, yüzü bambaşka. Ahlâkı başka güzel, sözü başka… Hele bir de Mete’ye olan aşkı… Genç adamı iradesinden koparan buydu işte. Meleğinin aşkı.

Şimdi masum meleği yatağında uyurken seyrediyor, yastığına serili saçlarını okşuyordu sağ dirseğini yatağa dayayıp, eline başını yaslamış olduğu hâlde. “Aldın aklımı başımdan dedin beni divane ettin meleğim… Seni Yaratan’a kurban olsun bu Mete… Sen ne güzel seviyorsun be canım…” diye mırıldanırken, sol elinin işaret parmağının tersiyle okşuyordu gül yaprağının naif dokusunu Melek’in tenine işleyen Allah’a şükrederek. “Çok şükür… Allah’ım… Çok şükür…”

Kalbinde bir yangındı Melek’ten duyduğu sözler. Başını Melek’in boynuna yasladı, gözlerini huzurla kapadı. Aklında tekrar tekrar dönüyordu; “Uzaktan uzağa sevdiğim adamın omzuna başımı, gözlerime de o eşsiz sanatını görmeyi nasip etti,” diyen Melek’in latif ses tonu.

*

Svalbard’a giderken bıraktıkları İstanbul, bembeyaz kar altında bir şehirdi. Bütün kusurları, naif kar tanelerinin altında gizlenmiş, bacalarından duman tüten çatılarıyla “Ah Güzel İstanbul” filminin sahnelerini taşıyordu zihninin eskiye özlem duyan satırlarına.

Şimdiyse yağmurun aralıksız damlalarıyla temizleniyordu caddeleri inişe geçtiklerini gördüğü bu anda. “Ben… Yağmuru özlemişim,” dedi, başını kocasına çevirdi.

Mete’nin eli uzandı, sol yanağını parmaklarının tersiyle okşamaya başladı. “Başka neyi özledin bir tanem?”

Hiç düşünmedi, “İstanbul’u,” derken.

“Hmm… Demek İstanbul’u… Başka?”

Sağ elini uzattı, birkaç gündür tıraşlanmamış sakalların hüküm sürdüğü yanağını parmaklarıyla hissetmeye başladı. “Evimizi… Evimizi özledim…” Avuç içine değen sert kılları şefkatiyle okşarken, Mete elini daha çok hissedebilmek için başını yaslayıp, arada öpücük konduruyordu eline.

“Evimiz diyen dilini…” dedi, durdu. “Artık İstanbul’dayız meleğim.” Uzandı, önce Melek’in kemerini çözdü sonra kendinin. “Bekle, mantonu alıp geleceğim,” derken ardında bıraktığı endamını seyrediyordu Melek.

Yatak odası kabinine geçtiğinde yâri, İstanbul’u seyretmeye başladı hüzünlü gözlerle. Dokuz gündür helal dairenin keyfiyetinde sevdiği adamın kollarındaydı gündüz… Gece…

Geceleri yârinin aşkıyla bütün hücreleri kavrulup, iniltilerini karanlığa savururken, sabahlarına bal rengi iki gözün bakışlarıyla başlıyor… O bakışlardaki aşkla; “Bu masalın adı ne?” diye fısıldıyordu Melek her sabah.

Mete’nin dudaklarından dökülen iki söze dağları ateşe verebilecek bir arzunun ateşi yayılıyordu her hücresine. O dudaklar; “Candan Öte…” dedikten sonra vücudunda öpülmedik yer bırakmazken, bir ömür bu masalın içinde kalmayı diliyor yârinin aşkına meftun…

“Ne düşünüyorsun bir tanem?”

“Kalkmam gerektiğini.”

“Başarabilecek misiniz Melek Ardahan?”

“Ümit ediyorum… Mete… Ardahan…”

Yavaşça kalktı koltuğundan, kocasının karşısında durdu. Aradaki boy farkıyla aynı hizada olamasalarda, başını geriye yasladığında göz göze geliyorlardı hiçbir engele takılmadan. “Gözlerine hayranım Mete’m… Kibirli kibirli bakarken bile güzeller,” dedi, yârinin gözüne yaklaştırdı dudaklarını. O bal rengi göz bir refleksle kapandığında, göz kapağına aşkını dudaklarından hissettirerek bir öpücük kondurdu.

“Gözlerini Yaratan’a kurban olduğum,” dediğinde o kocaman ellerinin hükmü altındaydı Melek’in yanakları. Avuç içleriyle yanaklarını kavradığında uzun parmakları saçlarının arasındaydı teslimiyetini hissettirmek istermiş gibi. “O bal dudaklarını Yaratan’a…” dedi, dudaklarına dikti bakışlarını, Melek nefes almayı unuttuğunda. “Kurban olsun bu aciz…” Mete’nin fısıltısı kulaklarına ulaşmadan önce nefesiyle dudaklarına taşıdı etkisini.

Yaklaştı… Yaklaştı… Öylesine yakındıki… Melek bir santim yaklaşsa helalinin dudaklarından sevabı tadabilirdi. “Nefesini tutma, meleğim,” dedi, burnunun ucuna masum bir öpücük kondurup ellerini çekti, yokluğun soğuk esintisini ardında bırakırken.

“Ah..!” derken gözlerini sımsıkı kapayıp, başını sağa dola sallaması şehvetin sıcaklığından silkinme çabasıydı belki de. “Ne fenasın ya…” derken, Mete elindeki mantoyu Melek’e giydiriyordu.

“Fena mı? Bence aradığın kelime; harikasın. Kocaya itaat şart küçük hanım!”

“Beyefendi… Asıl arandığınız kelimeyi ben söyleyemem, biliyorsunuz değil mi?”

“Neyse ki…” Elindeki zümrüt yeşili şapkayı Melek’in saçlarının üzerine yerleştirdi, elini elinin arasına aldı. “…karım küfredemiyor.”

Gülmeye başladığında hemen öncesinde aklından geçen tek düşünce kısa bir süre naz yapmaktı heyecanla beklediği dudaklara kavuşamadığı için. Kendi iradesizliğine karşı kocasının çelikten iradesini protesto etmek için. Şımarıklık yapıp, Mete’yi sinirlendirmek için. Ama gülüşleri kahkahaya dönüşürken, Mete’nin içtenlikle gülümseyen dudaklarıyla ne kadar gereksiz bir çabayla birkaç dakikasını boşa harcayacağını görüyordu Melek. Mete önde, kendisi arkada olduğu hâlde inerken uçaktan, başını kocasının koluna yaslayıp, “Hayat o kadar kısa ki… Sana naz yaparak harcamaktansa… Aşkınla güzelliğine doymak daha kolay,” dedi.

Mete durdu, karısını kollarına aldı. Ne pistte bekleyen Cevat anlayabiliyordu bu merdivenlerin ortasında yeni evli çiftin birbirlerine sarılma nedenlerini, ne de bir haber yakalayabilme ümidiyle hazırda bekleyen haberciler.

*

“Ne var ne yok Cevat?”

Arabanın silecekleri yağan yağmurla baş edebilme mücadelesindeydi bir sağa bir sola meylederken. “Tarabya’da bekliyorlar sizi,” dedi, dikkatli bakışları yoldan bir saniye olsun ayrılmıyordu.

“Onu sormuyorum kardeşim. Sende ne var ne yok?”

Yirmi yılı aşkın süredir tanıdığı bu adam, konuşmasa, gülmese, ifadesini gizli tuttuğunu sanan kişilerde başarı gösterse de Mete biliyordu Cevat’ın ne zaman sakin, ne zaman öfkeli olduğunu. Şimdi öfkeli değildi… Yalnızca, “Özel olarak görüşebilir miyiz Mete Bey?” merak ediyordu.

Mete’nin cevabı, “Ayıp ama ya… Sağda durunda ineyim bari!” Melek’in sitemi altında kaldığında Mete gülüşünü karısının boynunda bastırabilme çabasındaydı.

Cevat farkında olmadan söyledikleriyle Melek’i kırmış olma ihtimaliyle sözünü düzeltiyordu, “Affedersiniz Melek Hanım…” derken. Büyük cümleleri olmayan bir adamın, içtenlikle söylediği özrünü duydu Melek.

“Estağfurullah Cevat.” Siteminden utandığı, yanaklarını esir alan pembelikte saklıydı. Parmaklarının tersini yanaklarına bastırırken, “Ettiğim sitemden utandım Cevat,” diyordu.

Birkaç dakika sonra arazinin girişini tutan demir kapıya yaklaşmışlardı. Yağan yağmura aldırmadan kulübeden çıkıp yanlarına geliyordu Süleyman. “Cevat, dur kardeşim Süleyman’la selamlaşalım,” dedi, araçtan indi.

Peşi sıra Melek de inerken, onu hiçbir kuvvetin arabada tutmayacağından emindi. “Hoş geldiniz Mete Bey, hoş geldiniz Melek Hanım,” dedi yüzünde saygı dolu bir ifade ve özlediği belli olan bir tebessümle.

Melek’in yanında samimiyet vardı. Hoş geldiniz diyebilmek için yağmur tanımayan çalışanının yüzünde önemsendiğine duyduğu sevgi varken, nasıl daha önce bunu akıl edemediğine hayıflanıyordu Mete. Melek’in yanında mutluluk vardı. Onu memnun edebilmek düşüncesiydi arabadan çıkıp, Süleyman’ın karşılamasını kabulü. Yoksa Mete her zaman olduğu gibi, aracın camını indirir, hâlini hatırını sorduktan sonra devam ederdi yoluna.

Arabaya geri oturduklarında, buz gibi parmaklar yanağına dokundu, bakışlarını görebilmek adına başını kendine çevirdi. Yemyeşil gözlerdeki minneti görebiliyordu. “Çok… Teşekkür… Ederim…” demesi israftı.

Bakışları kısa bir süre dikiz aynasına kaydığında, Arnavut kaldırım taşların üzerinden sakin sakin ilerleyen Cevat’ın, gülümsemeye çalıştığını görebiliyordu. Melek’in hayranı olduğu gözlerine kilitledi gözlerini, “Rica ederim bir tanem,” dedi, buz gibi parmakları elinin içine alıp öpücük kondururken.

Evin önünde durduklarında açık kapıda bekleyen Emine ve Ada’yı gördüler. Belli ki içeride oturmaya sabırları yetmiyordu. Öykü arabanın kapısını açtı, bir şemsiye tuttu üzerlerine, “Hoş geldiniz Mete Bey, Melek Hanım,” derken.

“Hoş bulduk,” dedi iki âşık aynı anda, Öykü’den, “Özlemişiz,” fısıltısını duydular.

“Şemsiyeye gerek yok kardeşim. Islandık ıslanacağımız kadar.” Mete, Öykü’nün uğraşmasını istemese de, Öykü kararlıydı o zahmete girmeye.

Evin önünde yola kadar uzanan sundurmanın ahşap kirişleri altına girene kadar atacakları birkaç adımı Öykü refakatinde attıktan sonra Emine’nin şefkatli kollarıyla karşılandılar. “Hoş geldiniz… Sizi yan yana görmeyi nasip eden Rabb’ime şükürler olsun.” Tekrar tekrar sarılırken Melek’e, gözlerinde bir ıslaklık vardı Emine’nin.

“Çok özlemişim abla seni…” dedi, Emine’nin koluna girdi eve doğru ilerledikleri sırada. Son anda Mete’nin elini elinin içine almasındaki teselliye sarılıp, yokluğunu bırakmadığına sevinen bir mecnundu hâlini belli etmekten çekinen.

“Hoş geldiniz,” diyen Ada’nın sesini duymak kalbinden sükûneti alıp götürürken, kızın yüzüne bile bakmak gelmiyordu içinden. Başını belli belirsiz bir hareketle eğdiğinde, sessiz bir kabulleniş gösterdi manevi kız kardeşine. Daha fazlasına, ne sabrı yeterdi, ne de tahammülü.

“Ada… Sen de hoş geldin. Nasılsın?”

Melek’in samimiyetiydi gözlerini sımsıkı kapamasına vesile. Bu kız yüzünden kaçırılmış, Yıldırım’a yem yapılmış, mezuniyet için düzenlenmiş balo gecesi kâbusa dönmüştü… Ama Melek’in umurunda değildi belli ki.

“Şaşkınım Melek… Sadece şaşkın.”

“Emine abla,” dedi, ablasının şefkatli elleri sırtını okşarken. “Ne yaptın ne ettin bir anlat bize abla.”

Emine, sevgi dolu gözlerle baktı Ada’ya önce sonra Mete’ye çevirdi aynı sevgi dolu bakışlarını, “Musakka pişirdim, taptaze pilavda var… Aç mısın, oğlum?” diye sordu.

Ablasının sırtını okşayan elini tuttu, saygıyla öptükten sonra alnına götürdü. “Belli oldu ki suntanımız karnımızın doyduğundan emin olmadan hiçbir şey anlatmayacak… EyvAllah abla. Açız öyleyse, değil mi bir tanem?” dedi, Melek’e çevirdi bakışlarını.

“Sen ne dersen o Mete’m.”

İtaatine kurban olduğu Mete’yi efsununa kilitlerken farkında bile değildi Mete’nin içindeki fırtınadan. Emine bir kolunu Melek’e diğer kolunu Mete’ye sardı. “Hadi öyleyse elinizi yüzünüzü yıkayın ben de size sofra kurayım.” Bir Melek’i öptü, bir Mete’yi, “Bana sizi evli görmeyi nasip eden Allah’ım… Yavrunuzu kucağıma almayı da nasip etsin,” dedi, bıraktı yeni evli çifti.

“Âmin…” dedi, başka bir sesten dökülen sözle, o sesin sahibi yemyeşil gözlere kilitlendi. Bir ömür tek isteği; Melek ile yaşayacağı uyum dolu anların çokluğuydu.

*

Sımsıcak pilav, patlıcan musakka, tazecik bahçe marulla yapılmış yeşil salata masayı süslerken, Emine’nin titrek sesinden dinliyordu olanı biteni iki genç.

“Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazandığım yıl, anne ve babamda bambaşka bir heyecan vardı. Dört kardeşin üçüncüsüydüm ben. Büyük ağabeyim İstanbul Üniversitesi Kamu Yönetimi son sınıf, küçüğü Marmara Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği bölümü ikinci sınıftı. Babam hiç değilse kızlarının tıbba ilgi duymasını isterken ben yüzlerini güldürmüştüm.”

Emine’ye “Abla” diyordu ancak hakkında hiçbir şey bilmiyordu. “Abla sen doktor musun?”

Emine, tevazu dolu gülümsemesiyle bakarken Melek’e, başını sağa sola salladı, “Değilim kızım,” derken. “Ebeveynlerimizin ileri görüşlü oluşlarına daima hayran olmuşumdur. Bizim çevrelerde pek sık rastlanmaz her evladını üniversiteye kadar okutan ailelere. Ben doktor olamadım kızım çünkü okulu bitiremedim. İkinci sınıftaydım Almanya’dan, biliminsanı namıyla anılan bir genç gelmişti. Değişik formülleri bir araya getirerek farklı hastalıklara farklı çareler bulmakla ilgili kısa bir seminer sunmuştu bize. Hiçbirimiz mânâ veremiyorduk bu kimya dolu seminerin sebebine ama birkaç gün sonra öğrendik ki, Türkiye’de tıp alanında başarılı olan gençleri tespit etmekmiş amaç.”

Yemeğin lezzeti, hikayenin gölgesi altında kaldığında, “Önce yemeğinizi bitirin en iyisi,” dedi Emine, bir Melek’e baktı bir Mete’ye.

“Ben bitirdim abla. Meleğim zaten yiyemeyecek… Sen devam et, ben o arada onun tabağındakileri de bitiririm.” İçini okuyordu her zaman yaptığı gibi. Tane tane pilav ağzına aldığı her lokmada çoğalırken tabağındaki yemeği bitirmeyi hiç başaramayacağını düşünüyordu Melek.

“Teşekkür ederim,” dedi, kocasının gözlerine minnetle baktı, Emine’ye döndü, “Abla lütfen devam et,” diyerek.

“Ah be Melek kızım. İştahın hâlâ az… Yatmadan önce ballı süt içeceksin kızım haberin olsun.” Önündeki tabağı masanın ortasına doğru itti kollarını yasladı boş kalan daracık mesafeye.

Gözlerinde derin bir keder saklıydı sözleri dudaklarından dökülürken. “Uzun boylu, sarı renk saçları kıvırcık, denize benzeyen masmavi gözlerinde gözlükleri olan yakışıklı bir delikanlıydı. Bilimadamlarının o geniş alnına sahip değildi ama konuştuğu an zekâsı etkilerdi en derinden. Beni tanıyan arkadaşlar; “Bitkilerle mucizeler yaratır!” gibi gereksiz övgülerde bulunmuşlardı… Adı… Eşref olan o gence. Biz iki hafta kalacağını bilirken üç, dört hafta derken bir ay olduğu hâlde dönmüyordu Almanya’ya.

“Beni ikna edip götürebileceğini düşünüyordu ama… Ben ülkemden ayrılmayı düşünmüyordum. Ne için olursa olsun. Bir akşam yemeğe geldi bize… Kız kardeşimi hayran bıraktı kendine. Tıp okumaya da, Almanya’nın Charité Üniversitesi’nde öğrenim görmeyi kabul etmesine de sebep olan Eşref… Kardeşim ona sırılsıklam âşıktı ama o… Maalesef onu o anlamda sevmiyordu. Beş öğrenci Cerrahpaşa’dan katılmıştı onun araştırma grubuna ama onun için en mükemmeli benim kız kardeşimdi. Bütün öğrenim hayatı, araştırmaların sürdürüleceği üniversitenin laboratuvarında geçecekti. İstediği gibi yönlendirecekti genç kızı.”

Emine’nin anlattıklarını dikkatle dinlerken, her şeyi anlatmadığı hissine kapılıyordu Melek.

“Almanya’daki ikinci yılında doğum haberiyle birlikte geldi ölüm haberi. Mersin’den akrabalar her gün kapımızı aşındırır olmuştu anne ve babama lanetler yağdırabilmek için. Zor zamanlardı… Babam beni okuldan alıp evlendirdiğinde, ne fakülteyi bırakmayı umursamıştım, ne de doktor olamayacağımı. Tek üzüntüm kardeşimdi. Eşim anlayışlı bir adamdı… Mekânı cennet olsun. Pasaport çıkarıp, vize alana kadar bana hiçbir şeyden bahsetmemişti. Bir gün geldi; “Seni Almanya’ya götüreceğim,” dedi. Gittik… Meryem’i tanıyanlara sorduk neler olduğunu. Bebeğin ölü doğduğunu, Meryem’in de doğum yaparken öldüğünü söylediler.”

Mete sandalyesinde geriye yaslanırken kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi. “Peki abla da nasıl bunca yıl sonra böyle bir sır perdesi aralanabildi?”

Ada boğazını temizledi önce sonra çekingen bir ses tonuyla müdahil oldu konuya. “En başından anlatmadığım ya da anlatamadığım gerçekleri anlatmam gerek. Yıldırım… Yıldırım’la ilk tanıştığımda yetimhanede kalmaya yeni başlamıştım…” dedi, anlatmaya başladı.

Ada anlattıkça, kaçırılmasındaki sır perdesi kalkıyordu sanki. Yıldırım hakkında öylesine kesin konuşuyor olması, onu tanıyormuş gibi karakteriyle ilgili yaptığı analizler. Ada, gerçekten biliyordu Yıldırım’dan Melek’e zarar gelmeyeceğini. Yaptığı zahiren kötülük gibi görünen meseleyle Mete’nin hayatını kurtarmıştı hakikaten.

Son sözleri dudaklarından dökülürken kızın güçlü mizacına hayran oluyordu Melek. Bu sıkıntıları çekmiş, türlü acıları yaşamış küçücük bir kızdı ama ne tek damla gözyaşı döküyordu gözünden, ne de merhamet dilenircesine bir acziyetle anlatmaya çalışıyordu kendini.

“Bana yaptığı iyiliğin karşılığını ödeyemem ona… Bana teyzemi verdi… Bir dede ve anneanne verdi. Hepsiyle tanıştık… Ve… Melek… Ben Gölcük’te… Kimsesizliğimle sokaklarda sessiz sedasız dolaşırken… Beni İstanbul’a getiren, çocuk esirgeme kurumuna yerleştiren senin… Amcan…”

Kulaklarında bir musiki nağmesi gibiydi Ada’nın o latif ses tonu. “Amcam mı?” diye sordu tekrar istermiş gibi.

“Evet…”

Şaşkınlığı belli ki sesini de sözünü de ele geçirmişti. “Kaç yaşındaydı ki o zaman?” derken daha çok kendi kendine konuşur gibiydi.

Ada cevap verirken, Melek farkında bile değildi soru sorduğunun. “Yirmi yaşında olmalı… Aramızda on üç yaş var… O açıdan…”

“O olduğunu nereden anladın? Yani seni Gölcük’ten alıp, İstanbul’a getirenin… Amcam olduğunu nasıl anladın?”

“Kendi itiraf etti.”

Bazı meseleler hakikate kavuşuyordu muallakta kalmış uçlarıyla. Amcasının Ada’ya olan düşkünlüğü… Korumaya çalışırken ki bağlılığı. Eşref, amcasının yakını bir adam çıkarsa, ona da şaşırmazdı artık.

Ada’nın konuşması boyunca Mete dışarıda yağan yağmurun ağaç dallarıyla uyumunu izledi ama kardeşine kısa bir an dahi olsa bakmadı. Onu affetmekte zorlanıyordu ya da asla affetmeyecekti.

Ve nedense artık kaçırılmasından öte bir nedeni de olduğunu düşünmeye başlıyordu Melek.

*

Ateşin kora çevirdiği odunların yanışını izliyordu dalgın bakışlarla. Üzerindeki kazağı çıkarıp attığında atletiyle beraber, çöküp kaldı şöminenin önündeki berjer koltuğa. Dirseklerini dizlerine yerleştirdi, ellerini saçlarının arasından geçirdi. Yıldırım’ın, düğün günü söylediği, özrünü birkaç hafta içinde ileteceğiydi.

Özrü… Neyle ilgiliydi?

Dirsekleri dizlerinde, başı ellerinin arasındaydı Melek içeri girip yanına yaklaştığında. Geldi, dizlerinin dibine oturdu. Kollarına dokunduğu an o ince, uzun parmaklar aklında yoktu artık kız kardeşi ya da Yıldırım’ın özrü. “Üşüdün mü bir tanem?” diye sordu, buzdan parmakları avuçlarının arasına aldı. Öylesine yakındıki, çiçeksi kokusu bütün hücrelerine yayılıyordu.

Başını kaldırdı, gözlerini gözlerine kenetledi. “Üşümedim… Yanına gelip gelmemekte tereddütte kaldığım kısacık vakitte sanırım çok heyecanlandım. Yalnız kalmak istersen gidebilirim… Yani… Düşünmek istersen… Hani konuşmak istemezsen…” Başını sol tarafa çevirdi, gözlerini sımsıkı kapadı. Derin bir nefes aldığında gözlerine bakamıyordu masum meleği. “Konuşmak istememekte haklısın bence! Bence ben ikimiz yerine de fazlasıyla konuşuyorum. Ve hâlâ susmadım! En iyisi ben gid…” dedi, dizlerinin arasından kalkmaya niyetlendi belli ki.

Kızı kucağına çekmesi, sağ eliyle yanağını avuç içine alması, alnını alnına yaslaması an kadar kısa bir vakitti. “Hep konuş bir tanem… O efsun dolu sesinle al beni benden… Sesini duyan bu acize şifa olsun kelimelerin… Hep konuş ki… Sessizliğin çaresizliğinde bırakma beni…”

Efsun dolu sesi hüzünle gölgelendiğinde, “Neyin var Mete’m?” diye fısıldadı, Mete’nin gözlerine bakmaya çalıştı. Ellerini Mete’nin bedeninden uzak tutma çabasıydı birini koltuğa yaslayıp diğerini dizinde tutuşu.

“Dokun bana!” diye fısıldadı, yanağının sıcağını istemeden de olsa terk etti avuç içi. Baş ve işaret parmağıyla Melek’in çenesini tuttuğunda, bakışlarının gözlerini bulmasını bekledi. Titreyen göz kapakları izin verdiğinde vuslatı o aşk dolu bakışlarda yaşıyordu Mete. Derdine dermandı bir çift yeşil göz ve nefesini ciğerlerinde solumaktı o aşk dolu bakışlar. “Dokun bana!” tekrarıydı tenine bahşedilen mucize.

Melek’in eli omzunu kavradı, kalçalarının iki yanına dizlerini yerleştirdi. Dermanı meleğinin vücudunda gizliydi âşık kalbinin. Helalinin bedeninde vuslatı yaşarken, hazzı bütün zerrelerinde hissederken, tesellinin en güzeli; sevgilinin dudaklarından tenine değen öpücüktü.

Sonrası… Dünyanın bomboş derdiyle dertlenmektense, yârinin koynunda huzura varmaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir