Candan Öte ~ 55 | Rahatsız

“Sen… Resmen şairmişsin Mete’m… Ve tabii bestekâr… Bu nasıl bir yetenektir efendim?” derken başını, dünyanın en rahat yeri Mete’nin göğsüymüşçesine yerleştirdi kalbinin üzerine.

Derin bir nefes almaktan imtina ediyordu karısını rahatsız edeceği korkusuyla. Alamadığı nefesine ihtiyacını önemsemeden, “Değilim meleğim…” diye fısıldadı. “Gönlüme sevdan düştü… Derdimi dağa taşa haykırmak isterken birkaçı sana anlatabileyim diye bir araya geldi.” Durduğunda yutkunurken boğazında takılı duran bir yumru vardı âdeta. “Konferanstan sonra, resepsiyonda… Seni seyrederken aklımdan geçendi o yemyeşil gözlerine şiirler yazma fikri.”

“Tekrar söyler misin?”

Gözleri yorgunluğun rehavetiyle kapanmak üzereydi üzerinde sere serpe yatarken. Başını bir an göğsünün üzerinden kaldırdı, o yemyeşil gözleriyle efsununa aldı kalbini ve sundu ricasını karşısında âmâdesi olmuş kocasına.

“Firakı unutturdun bana teselliyi verdin vuslatında
Sana dilimden dökülecek sitem ise ne haddime
Erir sana olan aşkım da ahuzarım…”

İçindeki hisse tercüman olabilir miydi bu birkaç kelam? Ona yazdığı bu şarkının sözleri dudaklarından ninni olup ulaşıyordu Melek’e belli ki. Son mısra dudaklarından dökülürken, aldığı düzenli nefesler huzura tarifti Mete için.

*

Sabahtan akşama kadar karla kaplı dağların arasında gezip, çocuklar gibi eğlenirken, insanın kaderinde yazan gizemler Melek’in her anında şükretmesine vesile oluyordu. Şimdi akşam yemeği için geldikleri otelin restoran bölümünde, onları güler yüzüyle karşılayan görevliye selam verirken de, insanların bu iki genç çifte bakıp gülümsemeleri de Melek için şükür sebebiydi.

Herkes ne kadar da iyi, hayat ne kadar da güzeldi…

Bu insanlar dün gece de burada olan müşterilerdi belli ki. Melek hatırlayamasa da, onlar başlarını eğip de selam verirken ve tatlı tatlı gülümserken… Mete’nin ilân-ı aşkına vakıflardı hiç şüphesiz.

Mete, sandalyesini tuttu, Melek kibar bir hanımefendiye yakışacak bir zarafetle oturdu sandalyeye. “İnsanlar bana bakıyor,” derken Melek, Mete boynuna bir öpücük kondurup, oradan derin bir nefes çekti içine.

Karşısına geçip otururken, “Sana benden başka bakan herkesi kesebileceğimi bilmiyorlar ne yazık ki,” diyordu sıradan bir meseleden bahsediyormuşcasına rahat bir ifadeyle.

“Mete’m… Senin aşkına duydukları hayranlıkla bakıyor olabilirler mi? Eminim bu insanlar dün gece de buradaydı…”

Şöyle bir göz gezdirdi umursamaz bir hareketle, sonra Melek’in gözlerine kilitledi hayranı olduğu bakışlarını. “Sıhhatleri açısından bakmasalar daha ehven… Ne için baktıklarının bir önemi yok…” Masanın üzerinde duran elini aldı, dudaklarına götürüp sımsıcak bir öpücük verdi o şanslı parmaklarına.

“Aklımı alıyorsun…”

Eli, kocasının elinin içinde huzuru yaşarken, “Ne yapıyorum ki?” diye sordu, bir çocuğun masumiyetinde.

Garson yanlarına geldiğinde hiç istemediği hâlde elini çekti yârinin ellerinden, sırtını yasladı sandalyeye. “Ne yersin bir tanem?” sorusu, iradesine hâkim bir adamın rahatlığını taşıyordu.

Sesini kışkırtıcı bir seviyeye indirip, masaya doğru eğilerek Mete’ye yaklaştı. “Evin mahremiyetinde… Yenebilecek…”

Mete’nin sesli yutkunuşuyla sözlerini tamamlamasına gerek kalmadı. Kocası derin bir nefes aldı, “Şimdi seni omuzuma atıp, buradan çıkarırsam ne yapar bu insanlar dersin? Kadına şiddet diyerek göz altına mı alırlar?” dedi, olabilecek en kışkırtıcı ses tonuyla.

Durumu iyiye gitmiyordu Mete’nin o yumuşacık ses tonunu duyarken. Aklını meşgul etme düşüncesiyle, “Köfte yemek istiyorum,” derken, ifadesi bile acı çekiyordu.

Buna mukabil Mete’nin attığı kahkaha işini kolaylaştırmasa da en azından belki kışkırtıcı ses tonunu bırakmasına vesile olabilirdi. “Yiyeceksin bir tanem,” dedi, garsona siparişini verdi. Sesindeyse en ufak bir değişim yoktu. “Yiyeceksin…” derken bile karşısındakini kıvrandıran bir etkideydi.

“Ne fenasın ya! Beni perişan etmekten zevk duyuyorsun,” diye mırıldanırken etrafa bakıyordu bom boş, göremeyen gözlerle.

“Eğer hakikatse… Feda olsun bu acizin canı sana!”

Sesinde kalmayan şehvet heyhat ki rahat bir nefes aldıramadı Melek’e. Elini uzattı, masanın üzerinde duran kocaman eli kavradı aşkının ateşini hissedebilmek ümidiyle. “Metafor oluşturmaya çalıştım naçiz lisanıma münasip, beceremedim sanırım. Affımı talep ediyorum!” Mete’nin ciddi bakışları kolay affetmeyeceğine bir delil olsa da, “Hatırlıyor musun?” diye fısıldadı Melek masaya eğilip, kocasına yakın olabilme ümidiyle.

Mete’den herhangi bir tepki gelmediğindeyse, “Hani bir keresinde gülebilmen için sana bir tarif vermiştim…”

Hâlâ bir tepki yoktu.

“Unuttun, değil mi?”

Sessizlik ve ciddi bakışlar.

“Unuttun tabii… Hâlbuki ben bize dair hiçbir şeyi unutmuyorum! Ama sen maales…”

Mete’nin dudaklarından dökülen sözler, kendi çelimsiz cümlelerinden önemliydi âşık kalbine. “Hmm…” dedi, yüzünde çapkın denebilecek bir gülümsemeyle. “Sanırım nasıl yapacağını anlamadın. Ama üzülme! Bu senin anlayış kıtlığın ya da zekâ yoksunluğunla alakalı değil.” Ses tonu Melek’i taklit etmek istediği zamanlardaki incelikteydi, Melek’in gözlerine o anın anıları dolarken. “Ben iyi bir öğretmen olamadığım için… Şimdi. Tane tane devam edelim… Olur mu, bir tanem? Öncelikle; ben çok ciddi bir adamım modundan çıkmalısın.” Bu kez masanın üzerine eğilen ve yaklaşmaya çalışan Mete idi. “Sonra; içine yayılcak mutluluğu…” dedi, masanın üzerinden kızın başına uzandı, kendi başını eğip dudaklarını dudaklarına yaklaştırdığında, hayatı beklediği o öpücükte saklıydı. Birkaç saniye dudaklarını seyredip, sağ yanağına bir öpücük verdiğinde, “…hissedeceksin. Senin dudaklarını hissettiğimde benim de hissettiğim gibi. Gerisini yüz kaslarına bırakacaksın. Umarım kaslar çalışıyordur…” sözleriyle bitirdi cümlelerini.

Kelimesi kelimesine tekrarladığı cümlelerin birkaçı tanıdıktı Melek için ama diğerlerinden emin değildi o eski tarihte dudaklarına kondurduğu öpücük hariç.

“Ne sözünü unuturum, ne de öpüşünü!” dediğinde gözleri… O bal rengi gözlerle birkaç santim mesafe vardı aralarında. O enfes nefesi tenini okşarken, kendi nefes almaktan acizdi. “Nefes alır mısın? Yoksa sunni yöntemlere mi başvuralım?”

“Seçenek sunuyorsanız Mete Bey; Sunni yöntemler! Olur mu?” diye fısıldadı.

Mete’nin yüzüne yayılan tebessümün izleri gözlerine ulaşırken, burnunun ucuna bir öpücük kondurdu, yerine oturdu. “Sen var ya…”

“E…”

“Kurban olurum sana… E’si ne?” Garson masaya servislerini bırakırken, “O tabaktaki her şeyi bitireceksin!” diyordu, otoriter bir ifadeyle.

Tabakta muhteşem bir sunum eşliğinde gelen köfte ve patates Melek’in aç midesine şifa olacakken, hiç bitirmez miydi? “Emrinize amadeyim Mete Bey.”

Her ne kadar çatalı eline alıp başlasa da yemeğe, yarım saatin ardından bitiremediği yemeğini Mete’nin tabağı üzerine bırakıyordu. “Ben lavabodan gelene kadar bitirirsen yemeğini, seni tebrik edeceğim.”

Melek ayağa kalktığında, “Nereye gidiyorsun tek başına? Dur bakalım!” diyerek, Mete de ayağa kalkıyordu.

Aklına gelenle keyifle gülümserken, “Gelmeyeceksiniz Mete Bey! Kadınlar tuvaleti önünde bekleyen adamlarla ilgili bir stand up gösterisinde, oldukça keyifli dalgalar vardı bu sahneyle ilgili. Hemen geleceğim,” dedi, zor da olsa ayrıldı kocasının yanından.

Restoran bölümünden giriş bölümüne çıkıp, ana koridorda kadınlara ait tuvalete girerken etrafına bile bakmıyordu Melek. Girdi, işini görüp, ellerini yıkamak üzere lavaboya geçtiğinde giden elektrikle karanlıkta kaldı. Svalbard’da… Dünyanın en gelişmiş topraklarında elektrik kesintisi yaşıyorlardı… Ve içinden ona kadar saydığı hâlde hâlâ jeneratör devreye girmiyordu.

Ellerini kurulama gereği duymadan el yordamıyla kapıyı bulmaya çalışırken kapı açıldı, bir el eline uzanıp Melek’i kendine yaklaştırdı. Mete’nin kokusu olmayan bu yabancının kim olduğunu soracakken, “İyi misiniz?” diyen Philip, Melek’ten önce davranıp kimliğini açıkladı.

“Şey… İyiyim… Evet…” derken, Mete telefonundaki feneri kullanarak bir dakika bile dolmadan yanındaydı.

“Başlarım senin stand up gösterine! Bir daha yanında ben yokken tuvalete gitmeyeceksin!” derken o kullandığı sitem dolu kelimelerindeki aşkı kalbine içiyordu Melek. Tabii elini Philip’in dokunuşundan kurtardıktan hemen sonra.

“Tamam ya… Neden kızdın ki sen şimdi? Bay Jordan yardımcı oldu lavabodan çıkmama,” dedi, kocasının elini sımsıkı tuttu. “Çok teşekkür ederim Bay Jordan.”

“Rica ederim, Bayan Ardahan.”

Mete, “Teşekkürler Philip. Burada olduğuna sevineyim öyleyse,” derken, ses tonu neredeyse öfkeli gibiydi.

Elektrikle aydınlanan koridorda iki erkek karşılıklı duruyordu. “Rica ederim,” derken Philip, sesindeki samimiyet sıcaktı.

“Dik başlısın!” Masalarına oturana kadar ettiği sitemlerden sadece bir tanesiydi.

“Peki… Başka?”

“İnatçısın!”

“Bak hele… Var mı başka?”

“Kocasına itaat etmeyen asisin!”

“Vay, vay, vay! Meğer ne kadar doluymuşsunuz Mete Bey! Boşaltın içinizi… Buyurun lütfen.”

Sözlerinden çıkabilecek müstehcen anlamların farkında bile değildi, Mete çapkın çapkın gülene dek. Gülene ve, “Eve gidelim öyleyse…” diyene dek.

*

Kapının ısrarlı çalınışı üzerine yataktan kalkarken Melek, Mete’nin hırkasını üzerine çektiği an alt kata koşturuyordu. Duştan Mete’nin sesini duyarken geleni karşılamak üzere kapıyı açtığı an karşılaştığı manzara, kendi dağınık hâlinin çok ötesinde bir kusursuzluktu.

“Günaydın Bayan Ardahan,” dedi o kusursuz adam. Dikkatli bakışları gözlerinden başka yere bakmıyordu.

Bağımsızlığını ilan eden saçlarını kulağının arkasına sıkıştırırken, umurunda değildi Mete’den başkasına güzel görünmek. “Size de günaydın, Bay Jordan.”

“Bay Ardahan, bu dosyaları istemişti,” derken uzattığı dosyaya baktı kısa bir süre sonra yeniden gözlerine çevirdi koyu mavi gözlerini.

Esneme dürtüsü ele geçirirken iradesini, “Bu kadar acelesi mi varmış bu dosyanın?” dedi, uzatılan belgeyi aldı genç adamın elinden.

“Yarım saat sonra Oslo’ya gidiyorum.” Biraz eğilip, Melek’e bir sır verecekmiş gibi yaklaştığında, sımsıkı bağlamış olduğu saçları göründü. “Yani acelesi olmasa da yarına kadar da bekleyemezdi…”

Philip’in yakınlığından duyduğu rahatsızlıkla bir adım gerilerken, “Anladım Bay Jordan. Teşekkür ederim öyleyse kocam adına,” dedi. Adamın dönüp gideceğini düşünürken o durdu, deri montunun fermuarını bile kapama ihtiyacı hissetmeden soğuktan etkilenmiyormuşçasına bir rahatlıkla Melek’i incelemeye başladı.

“Benden rahatsız oluyorsunuz…” Soru değildi. Anladığı hakikati paylaşma isteğiydi belli ki.

Mide bulantısı, rutinini yerine getirmek için kendini daha uygun bir zamanda gösteremezdi. “Ben… Kendimi pek iyi hissetmiyorum,” derken, Mete’nin henüz çıktığı banyoya doğru koşmaya başladı.

Philip’i kapıda bırakıp koridorun sonuna doğru koşarken, ne Mete’nin havlu belinde olduğu hâlde banyodan çıkışını seyredebildi hayran hayran, ne de Philip’ten izin istedi kusmak için. Tek isteği uzaklaşmaktı.

*

“Hoş geldiniz! Ayşe’m… Çok özlemişim seni!” Dünyanın bambaşka bir noktasında, tanıdığı, sevdiği iki insanı görmek, hissettiği sevinci coşku olarak taşırıyordu neşesiyle.

Ayşe, sımsıkı sarıldı. Melek’in gözlerinin içindeki huzura, mutluluğa sevinip, “Hoş bulduk kuzum. Bence zaten en çok beni özle… Çünkü ben de en çok seni özlüyorum!” dedi, çok ciddi bir sır veriyormuş gibi.

Tekrar sarıldılar.

“Bu sarılma faslı bitecek gibi değil!” diyerek sitemini sunan Fuat’a, iki kız kahkahalarla gülerken, “Anladık anladık! Çok özlemişsiniz birbirinizi!” dedi sahte bir sitemle.

“Özlemişiz.” Ayşe’den ayrılıp Fuat’ın karşısında dururken, “Ama ben abimi de çok özlemişim,” diyordu, kardeş muhabbetiyle sarılırken Fuat’a.

“Yeter! Tamam! Herkes özlemiş, anladık! Hadi yemeğe gidelim!”

Mete’nin verdiği tepkiyle, “Sen nasıl Mete’nin meleğine sarılırsın?” diyen Ayşe’ye, “Soğuktan beyni uyuşmuş olabilir,” diyerek mukabelede bulundu Mete.

Ayşe ve Mete sadece el sıkışıp, birbirlerine hâl hatır sorarken, ne Melek, ne de Fuat öyle resmi bir görüşmeye EyvAllah derdi. “Kardeşim, bu kocanın kıskançlıkları ne olacak?” dedi, bıraktı Melek’i kollarından.

“Ne yapalım abi? Onu bu kadar severken nasıl kusur bulurum ki? Canı sağolsun… Yeter ki canı sağolsun.” Gözleri Mete’nin gözlerine kilitlendiğinde söyledikleri malayani ifadelerden oluşmuş gereksiz laf kalabalığı değildi. Kalbinin en derinlerine sakladığı, Melek’in varlığından haberi bile olmayan bir adama hissettiği aşk, insanlara söylemeye korktuğu gerçeklerdi.

“EyvAllah kardeşim.” Fuat’ın gülen gözlerinde hâlden anlayan olgunluğu da hasıldı bu vakitte.

On dakikalık yürüme mesafesinde olan otele doğru yürürken Melek, Ayşe’nin koluna girdi, Mete Melek’in boştaki elini sımsıkı tuttu. Bir adım önden, Ayşe’nin yanına yaklaşmaktan imtina edercesine giderken Fuat, bir yandan da, “Türkiye’ye uğrayıp mı Demokratik Kongo’ya gideceksiniz?” diye soruyordu.

“Dört gün sonraya uçak hazır olacak. Türkiye’ye geçer, Emine ablayı bir görürüz… Ve tabii Ada’yı… Oradan geçeriz Afrika’ya.” Mete anlatırken, Melek’te plandan haberdar oluyordu böylelikle.

“Ada Türkiye’de mi?” Mete ile görüşmüyor olmaları Melek’i üzerken, Emine’nin yeğeni olduğu gerçeğini kabul etmesindeki teselliye sığınıyordu. Belki manevi kardeşinin hatalarını bağışlayabilir -ne kadar büyük olursa olsun- Emine’ye hürmeten kızı öldürme isteğinden vazgeçebilirdi.

“Evet. Sabah görüştüğümde Emine ablayla, yeni inmişlerdi havaalanına.” Hiç önemsemediği bir şeyden bahseden ilgisiz bir adamın sesi hâkimdi sözlerine.

“Ne güzel…” derken, bakışları Fuat ve Ayşe üzerinde gidip geliyordu. Ayşe’nin kulağına eğildi, “Neden senden bu kadar uzak duruyor?” diye sordu.

Ayşe de aynen Melek gibi, kimsenin duymasını istemediği bir sırrını veriyormuş gizeminde Melek’in kulağına yaklaşıp, “Benden hiç de uzak durmuyor meleğim… Bu masum görünüşü seni yanıltmasın,” dedi.

“Nasıl yani! Ne yapıyor ki?” İçten içe gülmek istiyordu. Nedeni ise; Ayşe belli ki yaralarını sarıyordu. Yoksa o dünya güzeli kahve rengi gözlerinde böylesi bir huzur nasıl olabilirdi?

“Ne yapıyor, yanlış soru canım. Ne yapmıyor, demelisin.”

Kalp atışlarının hızlandığını hissederken, “Peki… Rahatsız mı oluyorsun?” diye fısıldadı yine kulağına doğru.

“Hayır. Aslında be…”

“Toplum içinde fısıltıyla konuşulmaz! Her şeyi de ben mi öğreteyim?” Sözlerinin altında yatan imayı anlayabilen sadece Fuat ve Ayşe idi belli ki.

“Toplum içinde fısıltıyla konuşmuyoruz sırık! Yolda fısıltıyla konuşuyoruz!” Başka bir zamanda başka bir yerde bunu söyleyen kızın sesinde sitem olurdu. Şimdiyse o billur sesinden dökülen tatlı bir nazdı, sevgilinin kalbine işleyecek.

Fısıldayan sadece iki genç kız değildi. Mete eğildi, “Bu gece bu fısıltıların kaynağına inip beni ihmal etmezsin, değil mi tatlım?”

“Ah Mete’m… Niye divane edersin ki bu garibi…” Soru değildi dilinden taşan kelimeler. Bir anlatma çabasıydı Mete’nin karşısında çaresizliğine olan savunmasızlığını.

Otelin ahşap merdivenlerinin önünde sohbet eden adamlar gelenlerin sesini duydukları an, “Hoş geldiniz,” dediler senkronize bir birliktelikle.

Fuat, “Hoş bulduk,” derken Serdar, Levent ve Tamer ile muhabbetle sarılıyorlardı birbirlerine. “Öykü ve Cevat gelse kadroyu tamamlıyorduk Svalbard’da.”

“Cevat abiyi, Mete Beyin emri tuttu bizden ayrı. Yoksa ölürdü de yanından ayrılmazdı Mete Beyin.” Levent anlatırken, yavaş yavaş sıcak ortama giriş yapıyorlardı.

Montlarını çıkarıp masalarına doğru ilerlerken, Mete’nin sımsıcak eli belinin üzerindeydi. Sandalyesini çekti, Melek oturduğunda saçlarının üzerine bir öpücük kondurdu. “Anlatın bakalım. Bitti mi Fransa macerası?” Mete, yerine geçip oturduğunda sorusunu sorarken, garson yanlarına gelip menüleri bırakıyordu.

Ayşe, masanın üzerinde duran menüyü eline alırken, “Daha bitmedi. Zaten benim bir ay daha kalmam gerekiyor,” dedi, gayet ilgisiz görünmeye çabalar bir ifadeyle.

Fuat, elindeki menüyü sertçe kapadı, masanın üzerine bıraktı. Belli ki artık hiçbir şey seçmek istemiyordu. “Demek bir ay daha… Hmm… Nedenini sorabilir miyiz?”

Bu ses tonu öyle tanıdıktı ki… Tıpkı Mete de hasıl olan o öfke dolu kelimeleri dile getirdiğinde olduğu gibi. Öfkesiyle akan suyu akmaz eder, kristal bir buz kütlesine döndürürdü.

Aynen Fuat’ın yaptığı gibi sertçe kapadı hiç suçu günahı olmayan menüyü, attı masanın üzerine. “Nedenini kim soruyor? Sen mi meleğim? Yoksa… Mete mi? Kim?” derken, sesinde hissedilir bir öfke vardı.

Melek hafifçe boğazını temizledi, naif bir ses tonuyla, “Ben hamileyim ve… Stresli bir ortamda olursam… Bu bebeğimiz için pek de iyi olmaz. Doğduktan sonra çok yaramaz bir yeğenin bakıcıları olmak zorunda kalabilirsiniz,” dedi.

“Ben onu Yaratan’a kurban olurum… Tamam! Sakiniz işte. O doğsun da… Ben sabah akşam kızımıza bakarım!” Sözlerini söylerken, gözlerinin içine dek uzanan bir tebessüm vardı samimiyetinden şüphe ettirmeyen.

“Kızımız?” diyerek uyumu yakalayan karı koca ile Ayşe’nin tebessümü yüzüne yayılırken, Fuat’ın, “Aptala malum olurmuş diyeceğim de yumurcak pek de aptal değil,” sözlerini duydular.

Sahte bir gülümsemeyle dudakları aralandığında, “Pek de? Peki ne kadar?” diye sordu Ayşe.

Fuat genç kıza yaklaşıp, “Benim bildiğimden az, senin bildiğinden çok küçük bacaksız!” diyerek cevap verdi olabilecek en kibirli ifadeyle.

Ayşe, sandalyesinde geriye yaslandı. “Neyse ki bu gece meleğimin yanında oluşuma bütün sinirlerim eriyip gitmiş! Yoksa o taramaya üşendiğin saçlarını tek tek… Yok ya! Ne uğraşacağım be!” Sesi de hırçındı, sözü de.

“Pekâlâ… Sen benim kardeşime cevap verme fakat! Biz de merak ettik Ayşe. Üç aylık eğitim süresi bitecek ama senin Fransa’da işin neden bitmeyecek?” Mete, olgunluğu yakalayan ve yanındakilere örnek olabilecek bir sükûnetle konuşurken Melek yine hayran kalıyordu kocasına.

“Pierre, gerekli olduğunu düşünüyor. İki gün önce Frag’da bir konserinde eşlik etmemi istedi kendisine. Ben dünyaca ünlü müzisyeni sahnedeki canlı performansıyla izleyeceğim için heyecanlanırken, o bir anda beni sahneye davet etti. Ve yine o dünyaca ünlü müzisyen, bana “Zülüf dökülmüş Yüze” türküsünde eşlik etti piyanosuyla.”

Melek heyecanla, “Ya sen ne diyorsun? Dinleyenler nasıl karşıladı?” diye sorarken, Mete, hepsi adına sipariş veriyordu bekleyen garsona.

“Hiçbiri Türkçe bilmiyor ya da daha önce türkü dinlemiş değillerdi ama… O piyanodan akan notalara sözleri döktüğümüzde ayakta alkışladılar bizi. Rahmetli Neşet babadan yadigâr türkü, binlerce yabancıyı hayran bıraktı sözlerine.” Anlatırken gözlerinden akıyordu sevinci.

“Neden “Zülüf Dökülmüş Yüze?”yi söyledin?” derken, boş bardağın dışıyla oynuyordu Fuat. Gözleri, hayati öneme sahip bir şeyi inceler gibi inceliyordu boş bardağı…

Ayşe başını sorunun geldiği yere çevirmeden cevapladı, “Bir kasıt yoktu!” diyerek.

“EyvAllah.”

Melek, “Ve bu yüzden de kalman ve daha çok çalışman gerekiyor Pierre ile, öyle mi?” diye sordu, hissettiği hüznü saklama gayretiyle. Ayşe’den daha çok ayrı kalma fikri zor geliyordu Melek’e.

Ayşe, Melek’in elini tuttu, “Öyle meleğim,” dedi. “Yavrumuz doğmadan çok önce de yanında olacağım.”

“İnşAllah…” Melek ve Mete yine aynı sözleri aynı anda söylerken Ayşe, “Şunlardaki uyuma bakar mısınız nasılda tatlı!” diyerek gülüyordu.

Sohbet daha sakin konularla ilerlerken garson geldi, siparişlerini önlerine servis etti. Yemek, Fuat ve Mete’nin tanışma maceralarıyla eğlenceli bir seyirde ilerlerken, önündeki balık hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu Melek’e.

“Yiyemiyorsun, değil mi tatlım?” Ve bu belli ki Mete’nin gözünden de kaçmıyordu.

“Yiyemiyorum. Sen yemek ister misin?”

“Mecbur yiyeceğiz. Kızımıza haksızlık olmasın.” Bir parça somon aldı çatalına, ağzına doğru götürürken bir an olsun ayırmadı gözlerini Melek’in gözlerinden.

“Siz anlaştınız mı ne yaptınız? Sen de Ayşe de “Kızımız” diyorsunuz.” Ayşe ve Mete’nin üzerinde dolaşırken bakışları, saadetini paylaştığı gözlere gülümseyerek bakıyordu içtenlikle.

“Anlaşma yok. Allah söyletti bence… Yoksa farkında bile değildim,” dedi Ayşe.

“Al benden de o kadar! Benim için o,” derken Mete, elini Melek’in karnının üzerine koydu, kıyafetlerinin üzerinden olsa dahi sımsıcak bir okşayış bahşetti Melek’e. “Senin bir parçan… Senden olsun da… Kusuru da kabulüm, kusursuzluğu da…”

“Yani diyorsun ki; sağlıklı sıhhatli olsun da cinsiyeti önemli değil, sözleri benden uzak olsun. Öyle mi kardeşim?”

Mete’nin söylediklerinin analizini yapan Fuat’ın aynı fikri paylaştığı, o duman grisi gözlerindeki samimiyette saklıydı. İkisi de kusursuzdu, ikisi de mükemmeldi.

“Öyle kardeşim! Bizi birbirimize nasip eden, onu bana beni ona yazan Rahman… Her şeyin en iyisini bilendir… Değil mi bir tanem?” dedi, Melek’e döndü.

Derin bir nefes aldı, “Ne diyeceğimi bilemedim Mete’m… Bambaşkasın…” sözlerini bir araya getirmeye çalıştı.

Country tarzında çaldığı gitarından, söylediği ayrılık şarkısıyla dinleyenleri eğlendiren gence alkışlarını sunup, montlarını almak üzere vestiyere doğru ilerledikleri sırada Ayşe, “Nerdeyse bir haftadır buradasınız. Alışılıyor mu bu sürekli karanlığa?” diye sordu.

Melek, “Alışmak mı bilmiyorum ama ben hâlimden çok memnunum,” diye cevap verirken, karanlıktaki mutluluğun sırrının da Mete de gizli olduğunu biliyordu.

“Melek kardeşim… Sen her yerde mutlu olmanın bir yolunu bulursun,” dedi Fuat, Ayşe’ye döndü. “Hatta güneşin doğmadığı kutuplarda bile…”

“Sanmıyorum… Mete yanımda olmasa… Ben hiçbir yerde mutlu olmam.” Söylediği hakikat, yanağına kondurulan sımsıcak bir aşk öpücüğüyle ödüllendirildiğinde, etkisini tâ kalbinde hissediyordu Melek.

Bir garson yaklaştı yanlarına elinde büyükçe bir paketle, “Buyurun efendim hazır,” dedi Mete’ye hitaben.

Mete, “Teşekkür ederim,” sözleri dudaklarından dökülürken kısa bir an Melek’in gözlerine baktı, gence hitabını tamamladıktan sonra elinden aldı gizemli paketi.

“Sevdaya bak be! Teşekkür nedir bilmeyen adama öğretiyor! Aferin arslan parçası! Yakın bir zamanda rica kelimelerini de kullanacaksın, ümitliyiz.” Fuat’ın sözleriyle gülen yalnızca Melek değildi, Ayşe ve Mete de aynı neşeyle gülüyorlardı.

Melek, “Aslına bakarsan artık o kelimeleri çok sık kıllanır oldu,” dedi, Mete, “Hâlbuki en iyi kendisi bilmeli! Daima ondan bir şey isterken rica etmişimdir!” sözleriyle daha fazla gülmelerine neden oldu.

Fuat, “Yahu, he he… Sen ne dersen he! Hadi gidelim!” diyordu, Ayşe’nin beline elini koyarken. İki gencin gözleri birbirine kilitlendiğinde, “Üşürsün sen şimdi,” düşüncesiydi belki de Ayşe’yi sıcağında sarma fikri Fuat için.

“Üşürüm…” dedi, kısık sesi bir de zor duyulan ifadesiyle.

Genç kızın elinde duran siyah, el örgüsü şapkayı aldı, Fuat’tan hiç beklemeyeceği kadar nazik bir hareketle genç kızın başına yerleştirdi. “Teşekkür ederim,” diye fısıldarken Ayşe, “Kuş dili anlayamıyorum, ufaklık… Ben Süleyman değilim… Sesine ayrı, sözüne ayrı ihtiyacım var,” dedi Fuat.

“Meleğim… Biz çıkalım mı?” Mete, kulağına eğilip iki gencin nadiren yanlarında biri varken yaşadıkları bu romantik ânâ rahatsızlık vermeme düşüncesinden Melek de memnun olmuş ki, “Çıkalım Mete’m,” diyerek karşılık verdi.

Fuat, “Hep beraber çıkalım,” dediğinde, romantizmi buraya kadardı.

Yarım saat sonra iki Melek ve Ayşe, rahat kıyafetlerini giymiş, okey oynarken atıştıracakları yiyecekleri hazırlıyor, diğer yandan da sohbet ediyorlardı. “Ondan dinlemen lazım Ayşe’m… Hangisi daha güzel bilmiyorum. Beste mi, güfte mi? Sesi mi, yoksa bana söylediğini bilirken o gözlerinde gördüğüm aşk mı?”

Ayşe’ye anlatırken aynı heyecanı yaşıyor, ellerindeki titreme beceriksizliğine vesile oluyordu. “Dur meleğim dur! Döktün her tarafa bademleri! Ben yapayım da sen bir sakinleş… Yoksa böyle bir şeyin gerçekliğine beni kim inandıracak? Arkadaş…” dedi, Mete’ye çevirdi bakışlarını, “…bu nasıl bir aşktır? Şiir yazmış senin için, yetmemiş bir de beste yapmış! Bu adamın müzik bilgisi de mi varmış?” Gözleri Mete ile buluştuğunda Ayşe başını eğdi, bir selam sundu Mete’ye. “Neden şaşırıyorum ki? Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde ailenin mezarını bulmuş adamdan bahsediyoruz…”

Gözlerinde oluşan buğu, Mete’nin sevgisinin büyüklüğüyle yanan kalbinden ulaşıyordu dökülebilme umuduyla gözlerine. “Öyle… Değil mi? Buldu… Anneannemi de o bulmuştu…”

Ayşe, Melek’i kollarına alıp sımsıkı sarılırken, “Buldu canım, buldu,” diyerek teskin etmeye çalışıyordu.

*

Gözlerinde gördüğü gözyaşları, ahvalinden sükûneti alıp götürürken Fuat’ın sesiyle sakinleşiyordu genç adam. “Kız hamile. Bırak ağlayarak rahatlasın birader. Kıza şarkı bestelemişsin… Sevdiğin kız ben olsam ben de ağlardım mutlulukla.” Sözleri alay dolu gelebilirdi duymayana. Samimiyetini bilmek içinse Mete gibi şüphesi olmamalıydı kardeşinin sevgisinden.

“Mutluluktan olduğunu bilmek bile hafifletmiyor o gözyaşlarına olan azabımı.” Birkaç kelime yeterliydi anlatmasına.

Ayşe, kendine ve Mete’ye çay, Fuat’a kahve, Melek’e de çikolatalı süt dolu bir bardakla hazırlanmış tepsiyle geldiğinde, Melek’in elinde kuruyemiş ve lokumlarla dolu tabaklar vardı. Masaya yerleştirilen tabaklar ve bardaklardan sonra, “Acaba oynamasak da sadece yesek mi?” dedi Melek, yüzünde melekleri kıskandıracak bir masumiyet ve ondan daha güzeli bir gülümsemeyle.

“Hem oynayıp hem yiyeceğiz! Ve hatta şöyle yapalım, kızlar erkeklere karşı olsun, bir de kanlı okey olsun ki, oynadığımız keyif versin.”

Ayşe’nin teklifine Fuat, “Sizdeki bu özgüvene hayranız Yumurcak. Hadi bakalım,” dedi, oyun başladı.

İlerleyen vakit, kızların üst üste attıkları okeylerle, sayı yemeğe doyamamış iki genç adamın fakirliğinde devam ederken, Melek kırmızının hâkimi bir elde daha, “Çok oluyoruz ama,” dedi, kırmızı on üçün üzerine kırmızı biri kibirli bir tavırla yerleştirdi.

“Helal sana can koç! Evet beyler! Ne yediniz dökülün bakalım!” derken Ayşe’nin neşesi, “EyvAllah canım!” diyen Melek’in coşkusuyla, erkeklerin yedikleri sayı stresini unutturuyordu.

“Bu, iki on biri ve şu sekiz dokuz ikilisini sahipsiz bırakan ve bir türlü gelmek bilmeyen taşları da, siz de hasıl olan bu bal şansını da kınıyorum!” diyerek sahte bir sitem sunarken Fuat, kızların kahkahası bu tatlı mavi evin içinde neşeyle yankılanıyordu.

“Birader! O on birleri ne diye tutuyorsun elinde? At gitsin lan! Bak bana tutmuş muyum hiç büyük bir sayı?”

“Gelir diye ümit ettik işte. Sen de ne var?”

“Beş!”

“Ah kıyamam! Tamam sen telafi etmişsin işte. Hadi çarpın bakalım sayılarınızı,” diyen Ayşe, “Oy… Çok üstlerine gitmesek mi?” diyen Melek.

Kızların yenerkenki neşesi öylesine tatlıydıki, Mete de Fuat da bir ömür bu kızlara her oyunda yenilmeye gözü kapalı razı olurlardı. Tabii bu yenilgileri her ne kadar planlanmış olmasa da… Değiyordu.

Fuat sırtını koltuğa yasladı, sağ ayağını sol dizinin üzerine attı, “İki oyun kazandılar, sevinçlerine bak! Bizi gözünüzde ne kadar büyüttünüz ki, yenilmemiz böylesine keyif verdi size?” diye sordu olabilecek en serkeş tavırla.

Melek tatlı bir tebessümle gülümserken, “Sizi küçük görmediğimizi ya da şöyle söyleyelim; gözümüzdeki değerinizi buradan ölçün,” diyordu.

Sözleri öylesine naiftiki, karşısında başkaldıran tavrıyla oturan adama kendine çekidüzen verdirip, “Ölçtüm kardeşim. Kendimden utandım… Tebrik ediyorum sizi Melek Ardahan,” dedirtti.

“Ayşe… Ona tebrik yok mu?”

O latif ses tonuna kurban olunmaz mı? İncitmekten korkan ama lafını da söyleyen bir zekâya hayran olunmaz mı?

“Tebrikler Ayşe… Ben dışarıda bir tur atacağım,” dedi, ayağa kalktı Fuat.

Mete ise, taşları toparlamaya çalışan Melek’in yanına gelip, alnına düşen baldan perçemleri sağ elindeki şanslı parmaklarla geriye alıp, sımsıcak bir öpücük kondurdu o pürüzsüz tene. “Sen böyle mutlu ol… Sana bütün oyunlardaki muzafferiyetimiz feda olsun canımdan öte.”

Karşısında, kızarmış gözlerinden akmasına izin vermediği yaşların saldırısında titreyen yemyeşil gözler aşkla bakarken, Ayşe, “Fuat! Beni de bekle!” diyordu Fuat’ın peşi sıra dışarı çıkarken.

O gözlere dalıp gitmişken hayal meyal Fuat’ın, “Montunu üzerine al Yumurcak! Üşüyebilirsin dışarıda!” dediğini de duydu…

Ayşe’nin, “Ateş bastı! Soğuk iyi gelir,” dediğini de.

Ama hiçbir söz, “Mete’m… Şükür sebebim… Meğer… Ne kadar da şanslıymışım… Candan ötesin Mete’m… Candan öte…” diyen Melek’in o titrek ses tonundan daha anlaşılır ve ehemmiyetli değildi.

Odalarının mahremiyetine kavuşana kadar tek yapabileceği Melek’in yanaklarına masum birer öpücük kondurmak, “Hadi toparlayalım şunları,” diyerek sakinleşme çabasıydı.

“Olur…” dedi, etrafına baktı. “Ne ara çıktılar? Fark etmemişim… Sanırım sen gözlerime bakarken, hayatın akışı bitiyor bende.” Ellerini masanın üzerine dayayıp yerden kalkmaya çalışırken, Mete için o küçücük bedeni kucağına alması kısacık bir vakitti. O her ne kadar, “Mete’m! Görecekler bizi, rezil olacağız!” diye çırpınsa da Mete’nin umurunda değildi.

Yanaklarına burnunu sürterken tertemiz kokusunu içine çekiyordu hayatı hissedercesine. Dudaklarını dudaklarına yaklaştırıp, “Öyleyse yakalanmadan önce öpmeme izin ver ki… Aşkın tutkusunu yaşayalım,” diye fısıldadı ve kapandı dudakları o enfes dudakların üzerine.

O tatlı ağız, dudaklarında var olurken kendini geri çekmek istemediği hâlde, “Mete’m! Yakalanmasak mı böyle?” demeye çalışıyordu dudaklarının arasında.

Hiç istemese de geri çekildi, karısının şehvetle yoğunlaşmış bakışlarına serdi yüreğini. “Tamam! Ne dersen o! Ama yarım saatten fazla zamanınız yok hanımefendi yatağımda olmanız için! Ben söyleyeyim de!”

“Allah’ım…” dedi, genç adamın dudaklarına bir öpücük kondurdu kısacık bir temasla, geri çekildi. “…tehdit ederken bile kusursuz bir kocam var!”

Mete, karısı kucağında olduğu hâlde ayağa kalkarken, “Görürsün yarım saat sonra, tehdit mi, hakikat mi!” dedi, hayranı olduğu bedeni serbest bırakıp çay bardaklarını toparlamaya başladı.

Kendisini seyrettiğini biliyordu. Tabii söyleyeceklerini toparlayamamanın verdiği sıkıntıyla kahkaha atmaya başladığını da duyuyordu. “Resmen eziyetten zevk aldım!” derken, ellerini dizlerine dayamış kahkaha atıyordu.

Bardakları ve çerez tabaklarını mutfak tezgâhına bıraktı, karısının yanına geri geldi. Kızı kollarına alıp sımsıkı sarıldığında, “Deli sarım benim… Sen eziyetten zevk alıyorsan, bildiğim birkaç yöntem var zevkin doruklarına çıkabileceğin,” dedi, kapı açıldı.

Fuat, “Ben sana montunu al, hemen dönmeyelim demiştim,” derken, yüzünde kibirli bir gülümseme vardı.

“Bir daha senin sözünden çıkarsam; vur beni! Gelmesek mi biz?” derken, acı doluydu ses tonu Ayşe’nin.

Kollarının arasından çıkmaya çalışan Melek’e eziyet etmeme fikriydi ellerini serbest bıraktıran. Bıraktı, kulağına eğilip, “Kaçamayacağın dakikalarda ne yapacaksın acaba?” dedi, aldığı derin nefesleri yeterince sabrını denememiş gibi kapanan o yemyeşil gözlerin ağırlığını seyretti.

Kendini toparladığında, “Fuat… Senin evinde sana oda hazırlamak garip olacak ama… Odalarınızı hazırlayalım mı?” diye sordu.

“Senin evin kardeşim, ben misafirim. Nasıl uygun görürsen de…” dedi, Ayşe’ye bakar gibi oldu, bakmamayı tercih edercesine devam etti. “Odalarımız… Evet… Odalarımız… Ben beklerim, sıkıntı yok.”

Melek üst kata çıkarken Ayşe de peşi sıra terkediyordu Fuat’ın bulunduğu odayı, “Ben de yardım edeyim!” diyerek.

*

“Neler oluyor?”

Ufacık odanın, tertemiz ahşap kokusu sükûneti yaşatabilirdi iki genç kıza ancak bu vakitte yaşadıkları garip hislerle şahlanan duyularına değil sükûnet aksi bir coşku veriyordu.

“Sorma kuzu…” dediyse de tertemiz yorganı serdikleri yatağın dibine un çuvalı gibi çöktü Ayşe.

Melek de yanına oturduğunda, “Soracağım ve sen de anlatacaksın!” dedi, aksine imkan vermeyen bir ses tonuyla.

Önce derin bir nefes çekti içine Ayşe. Sanki nereden başlayacağını bilemediği için zaman kazanmak istiyor gibiydi. Sonra sözlerine yüksek bir ses vermekten imtina eden çekingenliğiyle başladı anlatmaya. “Tarabya’da… Sizin düğünden önce yediğimiz yemekte… O gece…”

İçinde biriktirdiği bütün sıkıntılarını anlattı günlerdir kimseye anlatamamanın altında boğulduktan sonra derin bir rahatlama hissederek.

Aradan geçen bir saate yakın zamanın sonunda Melek, ne sözünü kesti Ayşe’nin, ne de anlatmasını engelleyecek başka bir şey yaptı. Sadece dinledi. “Pierre, bir ay daha kalmam için ısrar ediyor… Hem de Fuat’tan yediği yumruğa rağmen! Ben, beni bir daha görmek isteyeceğini düşünmüyordum ama Pierre… Çok… Çok farklı bir adam…” dedi, Melek’in bakışlarına çevirdi bakışlarını.

“Benden bir şeyler söylememi bekliyorsun, değil mi?” Karşısında çaresiz bakışlarla kendine bakan Ayşe’nin biten sözlerinin ardından sessiz bir kabullenişle gösteriyordu mecalini. “Belli ki seni çok kıskanıyor. Sana bakışlarında aşk var, Ayşe’m…”

Sözlerini bitiremeden Ayşe’nin, “Emin değilim!” itirazını duydu.

İşaret parmağını dudaklarına dayadı, “Şi…” diye susturdu genç kızı. “Sen itiraz ederken, ben geçmişi hatırlayı…” Sözünü tamamlamaktan vazgeçerken, işaret parmağıyla Ayşe’nin kafasını dürtüyordu, “…çok geri zekâlısın, biliyorsun bence,” diyerek. “Adam senin için Fransa’yı mesken tutmuş… Hâlâ Pierre’nin ağzını burnunu niye dağıttığının nazın yapıyorsun çocukcağıza! Ayıp ama…”

Sözlerini yine bitiremedi. Ama nedeni Ayşe değil, kapının önünde, “Meleğim! Beş dakika veriyorum sana!” diyen kocasıydı.

Utangaç bakışlarını Ayşe’ye çevirdiğinde, Ayşe’nin yüzü de Melek’ten farklı değildi. “Ölcem lan bu akşam utanmaktan! Yeni evli kızı rehin aldım, yanımda tutuyorum! Git kuzum kocanın yanına!” dedi, çevik bir hareketle kalktı oturduğu yerden.

“Ne panik yaptın be canım… Giderim,” derken kalkmaya çalışıyordu oturduğu yerden.

Ayşe çantasının içine baktı, “Resmen pijama getirmemişim! Akıl kalmamış akıl! Sen de fazla var mı kuzu pijama falan?” diye sordu. Küçücük valizinin altını üstüne getirdiği hâlde arıyordu.

“Benim pijamam yok, açıkçası…” derken de yanaklarında ateşi hissediyordu. “Evlendikten sonra lazım olmuyor.” Daha fazla utanabilir miydi? “Fuat’ın burada bir dolabı var… İçinde muhakkak pijama da vardır. Bakalım senin için.”

Fuat’a hazırladıkları odada fısıltıyla denebilecek bir sessizlikle konuşurken iki genç adam, Melek ve Ayşe yatak odasına geçip, dolabın içindeki düzenden kalın bir pijama takımı alıyorlardı. “Resmen adam benim iki katım!” derken aynanın önünde pijama üstlüğünü tuttu, hüzünlü gözlerle inceledi kendini.

Melek yatağın üzerine oturduğunda, arkadaşının pijama üstünü dizlerine kadar indirişine baktı. “Olabilir! O erkek! Kadınlar minyon olduğunda kusur olmuyor canımın içi. Aksine hiç yaşlanmayacağın için birçok kadın tarafından kıskanılacaksın her daim.”

Amacı teselli değildi ancak, Ayşe pijamalar elinde olduğu hâlde gülümserken, “He, he… Tabii, tabii… 1.80 boyla bunu söylerdim herhâlde ben de teselli etmek için,” diyordu dalga geçercesine.

“1.80 değil boyum! Teselli etmekse aklımın ucundan geçmedi. Ukala velet!” Yatağın üzerinde duran yastığı genç kızın kafasına attığında Ayşe’nin boş durmayacağını bilmeliydi.

Boşta duran yastığı aldı, “Savaş…amam ki ben şimdi seninle!” dedi, oturdu Melek’in yanına. Elini Melek’in karnının üzerine yerleştirdi. “Yavrum… Annen deli, teyzen ondan deli… Ama ikimiz de seni koruruz, tamam mı…” Oturduğu yerden kalkarken, “İşte gidiyorum… Sabaha görüşürüz,” diyordu, Melek’i ardında gülen bir yüz ve sevgi dolu bakışlarla bırakıp.

*

O tatlı gülüşlerini duyarken, “Adam seni dava etmediği için şanslısın!” diyordu Fuat’a.

“Yıldırım’ın ağzını burnunu kırdığında senin imdadına yetişen şansın aynısı olsa gerek!”

Adama laf anlatamayacağının bilincinde olan Mete, “Ben gidiyorum yârimin yanına…” dedi, arkasını döndü pencerenin önünde, gecenin karasını izleyen arkadaşına. “Sen de bak başının çaresine.”

“Ah… Ah… Bir gün dertlerinle gelirsin kspıma,” derken çektiği ah, Ayşe’nin kulağına gitmiş olacak ki, günün son şarkısını dile getirdi, “Ah edip inlerim, gurbet ilinde. Uzaktan göründü, benim…” Sesi, kapadığı kapının ardında perdelendiğinde bile Fuat’ın yüzünde bir gülümsemeydi sevdiği kızın hayranı olduğu sesini duyabilme teşekkürü.

“Sabaha görüşürüz.” Kendi yüzünde de benzer bir gülümseme vardı Melek’in yanına adım adım ilerlerken.

Onu bulmayı beklediği yer yatağıydı. Ama o, incecik dantel şortu, avuç kadar atletiyle pencerenin önünde durmuş, pencerenin buğusuna bir şeyler yazıyordu. Yavaş yavaş yaklaştı arkasına, belini sardı izin beklemeksizin elleri. “Yatağa girmiş olmalıydın tatlım… Ne yapıyorsun burada?” Fısıldayan dudakları, teninin üzerinden alıyordu mecalini. Her kıpırdanışı vuslat oluyordu dudaklarında o hayata kavuştuğu.

“Bak…” dedi, kalbin içindeki harfleri gösterdi Mete’ye. “İsimlerimizde bile bir bütünü paylaşıyoruz.”

Harflerin üzerinden geçen parmağını tuttu, dudaklarına götürdü pencere camından aks eden görüntülerinden gözlerini bir an olsun ayırmadan. “O harfleri iç içe yazdığın gibi… Bir bütünü paylaşacağız seninle birazdan… Ve tabii bir de sana eziyet çekmenin en zevkli yöntemlerinden birkaçını göstereceğim…” Dilini genç kızın boynuna değdirirken, Melek’in parmakları ellerini sımsıkı tutuyordu iniltisini bastırabilme ümidiyle. “Sessiz olman gerekecek bir tanem… Olacak mısın?”

Başını aşağı yukarı sallıyor, sımsıkı yumduğu dudaklarından herhangi bir ses dökemiyordu çaresiz Melek. Yaptığı acımasızlıktı! Kibar bir beyefendinin karısına asla yapmayacağı bir eziyetti ancak… Daha yeni başlıyordu.

*

Fuat, garsonun ikram ettiği kahvesini eline alırken, “Philip’i göremedim dün gece. Nerelerde?” diye sordu.

“Oslo’da kısa bir görüşmesi oldu. Birazdan yanınıza geleceğini haber verdi. Başka bir isteğiniz var mı efendim?” dedi, kimseden istek alamayınca da, “İzninizle,” diyerek ayrıldı.

Etrafa takdir eden bakışlarını sunarken Fuat, “Philip, çok iyi bir iş çıkarmış. Helal olsun!” diyerek, Ayşe, “Türk kahvaltısının yerini tutmuyor ama,” diyordu.

“Bir şeyden de memnun olsa… Sence nasıl Melek?” Fuat’ın amacı yandaş toplamaktı belki de ama Melek ona bu ayrıcalığı tattırmayacaktı.

“Türk kahvaltısının yerini hiçbir şey tutmaz bence de.”

“Güzel hasletler sirayet eder, derdi Emine abla. Gelip görmeli bu Yumurcak’tan kardeşime geçen memnuniyetsizlik diye tabir edilebilecek huysuzluğu.”

Fuat’ın serzenişi de her ne kadar kaba diyerek tabir edilebilecek olsa da bu iki genç kıza oldukça komik gelmiş olacak ki kahkahalarla gülmeye başladılar.

Kahvesinden bir yudum aldı, “Siz gülün yeterki. Yapabileceğim o kadar çok eleştirim var ki,” diyordu lakayıt bir tavırla.

“Ayşe’nin kavgacı bir yapısı olduğunu biliyorsun, değil mi birader? Ya o huyu da sirayet eder de ikisi bir temiz döverlerse seni. Ne yapacaksın?”

Mete’nin söyledikleriyle düşünüyormuş gibi iki genç kızı süzmeye başladı Fuat. “Kuştan korksak darı ekmezdik diyerek, günün anlamını belirten bir atasözü söylemek isterim. Anlayan anlar.”

Melek, “EyvAllah dayı!” derken, Ayşe, “Neyse ki kahvaltı günün en güzel öğünü… Hiç muhatap olmayacağım,” diyordu.

“Hoş geldiniz, Fuat abi. Özlettin kendini.”

Sesi tanıyordu da… O sesi nedense Türkçe kelimelere oturtamıyordu Melek. “Bu adam Türkçe mi biliyormuş?” derken, kafasını kaldırıpta gelene bakamadı utancından.

“Hoş bulduk kardeşim. Türkçenin MaşAllah’ı var, ilerletmişsin epey,” derken Fuat, yine bakmadı.

“Türk turistler olsun… Hayır! Sağ-ol-sun! Evet.” Türkçe kelimeleri bir araya getirip, hatalarını ayıklayacak kadar iyiymiş hatta!

“Nasılsınız Mete Bey?” dedi, Mete’ye döndü ancak Melek hâlâ bakamıyordu onun olduğu tarafa.

Ayşe, Melek’e biraz daha yaklaşıp, “Bu artist kim lan? Ben çıkaracağım bir yerden bunu…” diye fısıldarken Melek, “Thor…” diyebildi yalnızca.

“Ha… Hemsworth… Tamam tamam hatırladım.” Ayşe hatırladığına sevinirken, Melek için için utancından yanıyordu.

“Ya mesele o değil! Mesele adam Türkçe konuşuyor Ayşe’m!” dedi, fısıldayarak haykırdı acısını.

“E… Yani?”

“Yani adam beni anlayabiliyormuş!”

Ayşe… Bu sabah hiç olmadığı kadar neşeliydi kahkahası dudaklarından patlarken. “Ayşe’m… Sen neden bu kadar çok gülüyorsun bu sabah?” dedi, yüzündeki renk sadece bordo olduğunda.

“Meleğim… Düşünürken bile mest… Mest oldum lan… Küfür mü ettin adama? Hı..? Yardındın mı Allah ne verdiyse?” derken de neşesi engeldi sağlam cümlelerine.

Melek’in mutsuzluğu bütün ahvaline yayılıyordu, “Küfür etmedim ama etmiş olsam da aynı etki olurdu herhâlde,” derken.

“Etmediysen hiçbir şey önemli değildir.” Toparlanmak istermiş gibi boğazını temizledi, devam etti tesellisine. “Adamın niyeti kötü bence. İnsan bir ya da iki Türkçe kelime kullanmaz mı?”

“Kullanmazmış demek ki,” derken, Mete, Fuat ve Philip üçlüsünün yaptıkları muhabbeti duyabiliyordu.

“Ayşe, Melek’in en yakını. Ailemizdendir kendisi, Philip Jordan. Cihan’ın kardeşi,” diyerek tanıştırdığında Mete, Ayşe yerinden kalktı, adamla kibarca el sıkıştı.

“Memnun oldum tanıştığıma, Ayşe. Nasılsınız?” diye sordu. Amerikalı aksanı, telaffuzuna hâkim olsa da söylemek istedikleri gayet anlaşılırdı.

“İyiyim, teşekkürler. Ben de memnun oldum. Cihan Bey ile çok benziyorsunuz birbirinize,” derken, sesindeydi Ayşe’nin samimiyeti. Artık, erkeklere karşı daha nazikti Ayşe’nin davranışları. İlk elden düşman ilan etmek yerine, önce konuşuyordu.

Philip, “sahi mi?” diye sordu. Sanki inanmaya ihtiyacı varmış gibi. Belli ki yıllarca babası tarafından kabul edilemeyişi içinde bir yaraydı genç adamın.

“Hem de çok sahi kardeş,” diyerek Philip’e destek verdi Ayşe.

“Özellikle de ikiniz de sinirliyken, soğuk kanlı bir gülümseme takındığınız zamanlarda,” dedi Mete, bu duruma vakıf olan beylerden gülüşmeler duyuldu. “Hadi sen de buyur, beraber kahvaltı yapalım.”

“Çok teşekkür ederim, Mete Bey. İzninizle kontrol etmem gereken bir-iki iş var. Daha sonra görüşürüz,” dedi, yanlarından ayrılmak üzere izin istedi. Melek’in başını kaldırdığı tek an, “Afiyet olsun, Melek Hanım,” dediği o kısacık andı.

Gördüğü kısacık kesilmiş saçlarla gülümseyen adama, “Teşekkür ederim, Bay Jordan,” demekti.

Adamın saçları kısaldığı için yaşadığı şaşkınlık bile bildiği dile olan şaşkınlığını bastıramıyordu.

“İyi misin tatlım?” Mete’nin sesindeki ilgi ve şefkat en büyük teselliyi sunarken kalbi şifa niyetine alıyordu utangaçlığına.

“İyiyim Mete’m… Bugün ne yapacağız? Bir planınız var mı?”

“Mağara gezisi yaparız diye planlamıştık. Ama dinlenmek istersen…”

“Hayır… Ben çok iyiyim…” Ve iyiydi de. Mete’nin gözleri böylesi bir ilgiyle bakarken, sözlerindeki şefkat kalbine dolarken nasıl iyi olmazdı?

“Hiçbir vakitte aydın olmuyor mu yani? Biraz bile? Hep mi bu kadar karanlık, yoksa bazı vakitlerde biraz daha aydınlık mı?” Ayşe, herkese hitaben sorarken sorusunu, cevabı Fuat verdi.

“Öğlen saatlerinde biraz açılma olsa da ekseriyetle alacakaranlıktır.” İğnelemedi ya da Ayşe’ye özel lakapları kullanmadı. Mete’nin, ilk geldiklerinde yaptığı açıklama kadar nazik bir ses tonuyla anlatırken, kısa bir an Ayşe’nin gözlerine bakıp tabağındakilerle ilgilenmeye geri döndü.

Melek bu sıcak muhabbetin keyfini huzur makamında hissederken, “Sence alışabilir misin buraya Ayşe’m?” diye sordu.

Gözlerini Melek’in gözlerine kilitlediğinde, “Alışmam için sen yanımda olursan alışırım… Seninle alışırım da… Tek başıma alışabilir miyim, bilemiyorum,” dedi o çikolata rengi bakışlarındaki samimiyetle.

Sözün bittiği yerde, arkadaşının vefası vardı Melek’e göre. Elini uzattı, Ayşe’nin elini tutarken, “Candan ötesin Ayşe’m,” diye fısıldadı.

“Yemek mi yeseniz artık?” Mete’nin sözlerini destekleyen, “Yiyin de gidelim nereye gideceksek,” diyen Fuat’tı.

Melek eline ekmeğini aldı, keyif dolu bir ısırık almadan önce, “Pekâlâ, yeriz,” dedi. “Rehberimiz Arthur mu olacak yine?”

“Hayır kardeşim. Philip, buradaki herkesten daha iyi biliyor gezilecek en güzel yerleri,” diyerek cevap verirken Fuat, artık parmaklarının arasında duran ekmek pek de keyif vermiyordu Melek’e.

Nedenini bilememekle birlikte bir suçluluk duygusu hissediyordu istemeden de olsa. Philip yalnız, mutsuz bir çocukluk geçirmiş, babasına kendini kabul ettirememiş bir genç… Melek’in şefkatiyle anacağı kişiler listesinde üst sıralarda adı yazılabilecekken neydi o adamdan bu kadar ürpermesine neden olan, hiçbir fikri yoktu.

Candan Öte ~ 55 | Rahatsız” için 6 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir