Candan Öte ~ 53 | Ait

Aşk ile yürüyen, sırtında dünyayı taşır… Aşksız yürüyen ise, beden diye bir ceset taşır!
Yunus Emre

Daha önce de kahvaltı hazırlamıştı Melek’e. Uludağ’da, Beşiktaş’ta. Hiçbirinde şu an hissettiği heyecanı hissetmemişti. Şimdi, karısı olan kızı besleyecek, bu vesileyle yavrusunu da beslemiş olacaktı. Fritöz de kızaran patatesler, masaya yerleştirilen kahvaltılıklar.

Ekmek dilimlerine önce kaymak sürdü, sonra sırasıyla; fındık ezmesi, çikolata, en üste de bal sürdüğünde, enerji patlaması yaşayabilirlerdi. Zeki’nin yerine, kahvaltıya götürdüğünde Melek’i, ilk kez yediği bal-kaymaktan nasıl keyif aldığını hatırlıyordu. Kızaran patatesleri tavaya döktü, dereotu doğradığı yumurta karışımını hazırladı.

Her şey Melek’e özeldi… Onun seveceği gibi. Pişen patatesli omleti servis tabağına aldığında tek eksiği vardı; Melek.

*

Üzerinde bornoz, dolabın önünde dikilirken, evliliklerinin ilk gününde ne giymesi gerektiğine karar vermeye çalışıyordu genç kız. Kazak? Gömlek? Pantolon? Sabah sabah hangisi uygun olurdu ki?

Uyandığında Mete’yi görebilmiş olsaydı, ondan kopya çekebilirdi ne giyeceğiyle ilgili ama o, karısından daha becerikli bir donanımda yaratıldığı için erkenden kalkarak, kahvaltı hazırlığına girişmişti bile. Siyah, pamuklu bir tayt aldı katlı bulunduğu raftan, üzerine de kalçasının altına dek uzanan beyaz bir triko seçti. Haddinden fazla uzun saçlarını ördükten sonra perçemlerini geriye yatırmak için sarı kurdeleyi sarıyordu başına. Son bir işi kalmıştı; yatağı toparlamak. Çarşafları kaldırdı, temiz bir nevresim serdi yatağın üzerine.

Yatağın örtüsünü örteceği sırada Mete odaya girdiği de, ellerinde beceriye dair ne varsa aldı götürdü. Üzerinde koyu mavi bir kotla, siyah v yaka bir tişört vardı. Eşofman giymediği için şükredebilirdi, Melek! Sabah sabah bu şıklığıyla lakayıtlıktan uzak kocası karşısında, herhâlde utancından ölebilirdi o dakika.

Melek’in içinde dönen fırtınadan bîhaber, “Neden uğraşıyorsun örtüyle tatlım? Kahvaltıdan sonra… Yine yatacağız,” diyordu.

“Yatmak? Nasıl yatmak? Yan yana gibi mi?”

“Pozisyon önemli haklısın…” dedi, o incecik ses tonu kulağının içine fısıldarken. Geri çekilip, “Sana eziyet olmayacak her pozisyon… Tatlı meleğim… Fikri yetti… Hele bir de saçındaki şu kurdelede saklı anıların tazeliğinde… Neler olur neler,” diyerek devam etti, Melek’i perişan ederek.

Henüz düzelttiği yatağın üzerine çökerken, “Senin varlığına alışabilecek mi bu iradesiz? Bence bir alışmalı yani! Bu kadar zaman geçtiği hâlde, nasıl hâlâ etkileyebiliyorsun beni ya?” diye hayıflanıyordu.

Mete, yatağa ellerini dayadı, önünde diz çöktü. Elleri, bunu fırsat bilip genç adamın yüzünde dolaşırken, bambaşkaydı o ılık tene, kocası olduğunu bilerek dokunmak. Yüzünü okşayan eli tuttu, dudaklarına götürüp öptü, “Alışılmıyor, bir tanem. Sesini duyduğum her an, yirmi üç mayısa geri dönüp, efsununa kapılıyorum,” dedi, başını dizlerine yasladı. “Efendim, kızım? Çok mu acıktın? Tamam… Hemen anneni ve seni doyuracağım!”

Melek’in anlamaya çalışan bakışlarına, karnına kondurduğu bir öpücükle cevap verip, ayağa kalktı. “Kızım mı dedin?”

“Yavrum dedim galiba… Fark etmedim.”

“Ah Mete’m… Hadi, doyur bizi.” Oturduğu yerden Mete’nin elleri, ellerinde olduğu hâlde kalkarken, içinde saklı olan yavrularıyla ettiği muhabbete içtenlikle gülmek isteyen bir Melek, vardı. Kızım kelamı nasıl da yakışıyordu o dudaklara.

Mutfağa girdikleri an karşılayan patatesli omlet kokusuyla mest olurken, “Çok becerikli bir adamsın,” diyerek hayranlığını dile getirmekten çekinmiyordu Melek.

“Bence de becerikliyim. Seni kendime âşık edebilmişim ya… Kesinlikle becerikliyim.” Sözlerini, karısının saçlarına kondurduğu derin bir öpücükle mühürledi.

Bardağına çay doldururken Mete, Melek özenle sürüldüğü belli olan ekmek dilimlerinden birini eline aldı. “Bal-kaymak mı sürdün sen bize?” dedi, küçük bir ısırık aldı, lezzet şöleninden.

“Sevdin, değil mi?”

“Sevdim, Mete’m…”

“Afiyet olsun öyleyse meleğim.”

Geldi, çayını yanına bıraktı, karşısına oturdu. Tabağını, Mete’nin hazırladığı enfes yiyeceklerle doldururken, o durmuş Melek’i seyrediyordu. “Sen gerçekten yemek yemeyi unutmuşsun Mete’m!” Kendi tabağını bırakıp, Mete’nin tabağına yiyecek koyarken, “Hatırlatmak gerek yârime! Hadi, al çatalını eline!” diyordu.

Yüzünde bir gülümseme, sesinde aşkı hissettiren bir ton vardı.

“Seni gördüğüm zaman, beni bir ateş sarar
Seni gördüğüm zaman, yanar yüreğim yanar
Seni gördüğüm zaman canlanır tüm anılar
Seni gördüğüm zaman durur bütün zamanlar… Yemek de neymiş, bir tanem?”

Bu şarkı her zaman mı böyle güzeldi? İçine ılık bir bahar esintisi gibi yayılırken huzuru, Mete’nin o aşk dolu ses tonuna, gözlerinde ki o sımsıcak bal rengi bakışlarına, dudaklarındaki keyif dolu gülümsemesine ömrünü feda etse azdı.

“Olsun… Sen yine de ye,” dedi, boğuk çıkan ses tonuyla zoraki birkaç harfle, devam etti tabağı doldurmaya. “Hepsini bitirmen, beni çok mutlu ederdi…” İçindeki karmaşadan kurtarabildiği pırıl pırıl bir gülümsemesi vardı yârinin o yakışıklı yüzünü seyrederken.

Mete, çatalını eline aldı, “Seni mutlu edecekse…” dedi, hızlı hızlı yemeğe başladı.

Bir yandan kahkahalarla gülerken, diğer yandan açlığını bastırabilmek için yemeğine başlamaya çalışıyordu. Her denemesinde çatalı eline alıp, Mete’nin hızına, “Sakin ol Mete’m…” dedikten sonra başarısızlıkla sonuçlanan bir girişimden öteye gitmiyordu.

“Hadi ama! Sen de ye ben mutlu olayım!” diyecek kadar bir aralık verdi kahvaltısında, hemen sonra devam etti yemeğine.

*

Bu soğuk havada, onu dinleyip dışarı çıktıkları için aklı başında olmasa gerekti!

Ona söylemesi gereken; kır dizini otur şöminenin önüne, olmalıydı ama… Diyemedi ne yazık ki. Başına örgü şapka, boynuna atkı, içine yünlü hırka, üzerine de kalın kaban giydiğinde şikayetini, “Mete’m… Kat kat giydirdin beni, adım atamıyorum sayende!” diye, dile getirse de önemsemedi, Mete.

Eli, elinde olduğu hâlde yürüyorlardı, evin arkasındaki arazi boyunca. “Kar yağıyor, dışarı çıkmak istedin meleğim… Çıtı mı çıkardım mı? Hayır! Öyleyse bir zahmet sıkı giyineceksin!”

Ağzının içinde, “İyi ki çıtını çıkarmadı yârim…” dedi, “Ya he Mete’m He… Sen ne dersen He…” kabullenişi, işitilebilir bir seviyedeydi. “Kış ve kar… Bambaşka bence.”

Hayranlığını o latif ses tonundan duyabiliyordu Mete. “İstersen kış ve karı bir arada yaşayabileceğimiz bir yere gidebiliriz…”

“Nereye mesela?”

“Mesela… Svalbard… Fuat bizim için oradaki evini düzenledi. Eğer gitmek istersen…”

Bir şey söyleyememesinin nedeni, yarına kadar bekleme isteğiydi. Yarın doktoruyla görüşecek, on gün sonra da Demokratik Kongo Cumhuriyetine gidebileceklerdi. Ya da Mete öyle ümit ediyordu. Onun öncesinde bir kuzey ülkesi için Melek ne derdi?

Onun, herhangi bir Akdeniz ülkesinde ya da Maldivler’de bir adada, deniz kenarında, evliliklerinin ilk günlerini geçirmek istemeyeceğinde hemfikirdi, Mete de, Fuat da. Ama, Svalbard gibi, dünyanın en temiz doğasına sahip, kar yağan bir takımadaya asla hayır demeyeceğine de eminlerdi. Fuat; “Tam kardeşimin seveceği gibi… Gidin ve tadını çıkarın,” derken, Melek’e olan bu bağlılığı Mete’nin yüzünü güldürmüştü.

Yanaklarına, soğuktan olamayacak bir pembelik yayıldığında, gelecek sorunun merakı Mete’nin damarlarına yayılan sıcaklıktı. “Mete’m… Cehaletimi affet ama… Svalbard… Nerede ki?”

“Norveç… Bir şeyi de bilmeyin hanımefendi! Yalnız… Bu zamanlarda Svalbard’da güneş doğmasa da… İlahî bir güzellik oluyor o buzulların arasında… Gecenin büyüleyici sessizliğinde, kardan yansıyan ay ışığı, gökyüzünü gümüşi bir aydınlığa kavuşturur… Yirmi sekiz ekimden on dört şubata kadar renklerin yansımasıyla süslenir Svalbard. Kutuplardan kopup gelen yeşil ışıklar…” Biraz daha yaklaştı Melek’in kulağına eğildi, “…seni alacak… Bir masalın içine bırakacaktır belki de…” diye fısıldadı, geri çekilip, karısının tepkilerini seyretti.

Gözleri bambaşka bir ışıltıyla parıldıyordu. “Gerçek mi bu? Öyle bir yer var yani? Disney kurgusu değil, değil mi? Hani “Brother Bear” da geçen “Işıkların toprağa dokunduğu yer” falan? Ben çok beğenmiştim o sahneyi… Ana… Bu… Şey değil mi ya? Hani “Kıyamet Günü”ne saklanan tohum deposunun olduğu bölge?”

Heyecanı, o coşkun sesinden belliydi Melek’in. “İlk soruna: gerçek, diyorum. İkincisine de: ne bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok… Cehaletimi affediniz madam… Son olarak: evet, orası… Eğer, sürekli bir gece olması seni rahatsız et…” dedi, Melek sözünü tamamlamasına izin vermedi.

“Rahatsız? Etmez! Vallahi etmez! Yanımda sen varken kutup ışıklarının yansıması…. Yok! Ay ışığının kutup buzlarına… Dur dur… Hay Allah! Toparlayamadım ya lan!” Belki sözlerini mantıklı bir cümleyle bir araya getiremeyişinden, belki de en son ağzından çıkan argo kelimenin ağırlığından… Isırdığı dudağını, dudaklarının arasına alıp, saatlerce tadına varabilirdi bu şaşkın hâlinin. “Bir konuşma nasıl batırılır, ben buna canlı örneğim, değil mi?”

“Öylesin bir tanem.”

“Keşke teselli versen!”

“Peki… Siz, Melek Ardahan! Cehaletinizi bilginizle sildiniz… Peki bu kara cahil ne yapsın?”

“Neyle ilgili?” Kaşlarının arasında yine o sevimli kırışıklık vardı anlamaya çalışırken.

Ellerini iki yana açtı, sesini yumuşacık bir tona indirdi, “Brother Bear”ın ne olduğunu bilmiyorum ki ben!” dedi, Melek’i taklit edercesine. Hâlinin ve tavrının, onun masumiyetine müsavi olması için çabalarken, nasıl göründüğü hakkında en ufak bir fikri yoktu.

Tâ ki Melek, yanaklarını avuçlarının arasına alıp sıkarken, “Aman da sevsinler seni! Sen bana mı benzemeye başladın git gide yârim?” diye, çocuk sever gibi sevmeye başlayana kadar. “Üzülme başkan! İzleriz bir ara.” Yüzüne yaklaştırdı o kusursuz güzellikteki çehresini, kokusuyla mest etti Mete’nin tüm benliğini. “Lordum… Kesinlikle teselli oldum… ve de acayip bir kafiye doldum…”

“Evet… Doldunuz Leydim, muhteşemsiniz,” dedi, karısının burnunun ucuna bir öpücük kondurdu. “Burnun üşümüş! Hemen eve dönelim!”

İlk günden ya hasta ederse karısını? Ya hamileliğin verdiği hassasiyetle yatak, döşek kalırsa? Ya ateşi yükselirse? Bu düşünceler eşliğinde, “Hemen eve dönüyoruz!” dedi, Melek’i metazori geri döndürmeye çalıştı.

“Mete! Üşümedim. Burnum her zaman soğuktur… Dönmeyelim!” dedi, Mete’nin ellerinden kurtulmaya çalıştı. Kurtulduğundaysa, sabaha kadar yağan karın, çalıların üzerinde oluşturduğu kar birikintisinden bir avuç dolusu kar aldı, Mete’den uzaklaşarak, “Kar topu savaşına var mısınız, Mete Ardahan?” diye bağırdı.

Yüzünde, adrenalin ve muzipliğin verdiği tatlı bir gülümseme, soğuk havanın, esen sert rüzgarıyla kıpkırmızı olmuş yanaklar, başlığından kurtulmuş, gözlerinin üzerinde uçuşan bal rengi saçlar…

Bambaşkaydı… Güzeldi… Hem de çok güzel… Anne ve babasının o temiz niyetlerini, güzel yüzlerini, Allah, Melek’in teninde işlemiş, ruhuna nakşetmiş âdeta.

Mete seyrederken, Melek kar topunu çoktan vurmuştu genç adamın kafasına. “Pekâlâ, Melek Ardahan! Seyretmek yerine oyun oynayalım diyorsunuz!” dedi, sakin hareketlerle bir kar topu yaptı gözlerini Melek’ten ayırmadan. “Pişman olmadan önce, vazgeçmek ister misiniz küçük hanım?”

“Ne küçüğüm beyefendi, ne de hanım… Elinizden geleni ardınıza koymayın!” dedi, karların altında kalmış gül ağaçlarının ardına saklandı. Kendine cephane hazırlayıp, hiç acımadan Mete’ye atarken, attığı kahkahalar Mete’nin gönlüne şifa oluyor, geçmişe dair yaralarını sarıyordu.

“Evet! İkisi de değilsin, ukala!” Sözlerine noktayı, elindekini acımadan Melek’e koyuyordu.

Ağzına, burnuna, gözüne bulaşan karı temizlerken, “Bu anımı bekliyordunuz Mete Bey? Bir kar yağsa da Melek’i bir kara doyursam, mı diyordunuz?” diyerek sitem etse de yüzünde yaşadığı mutluluğun aydınlık ışıltısı vardı. Erkekliğine isabet eden kartopuyla Mete’nin bakışları malum yere indiğindeyse eyvahını dinliyordu dudaklarındaki gülümsemeyi bastırabilme çabasıyla. “Ah! Çok üz…günüm ya! Hedef… Hedeflediğim yer… karnındı!”

Kekeleyip, derdini anlatmaya çalışırken, Mete, olabilecek en sakin hâliyle, “Tatlım, nereye attığına dikkat et… Bakarsın lazım olur,” diyerek, sağ gözünü kırptı Melek’in o masum çehresindeki değişimi seyretti.

“Lazım?” Sorar gibi tonlarken gülüyordu. “Lazım…” Gülerken, dengesini kaybetmesi, Mete’nin sükûnetini alıp götürürken, onun umurunda bile değildi. Melek’in yanına saniyesinde varıp seyrettiği kadın, karların arasında da gülmeye devam ediyordu. “Elbet… Elbette lazım olur Mete’m… Hele de artık günaha girmeyince…”

Karısının yanına yattı, incecik bedenini üzerine aldı. Melek, başını omuzuna yasladığında, dünyanın en rahat yeri karların üzerinde yattığı bu andı. “Sizi evden hiç çıkarmamak lazım Melek Ardahan?”

Melek yaslandığı yerden başını kaldırdı, Mete’nin dudaklarına bir öpücük kondurdu. “Niyeymiş, Mete Ardahan?”

Kaşlarını yapmacık bir öfkeyle çatarken, “Düşüp duruyorsun da ondan!” diye mırıldandı.

Çatılan kaşlarına da bir öpücük kondurdu, genç adamın bedenine sımsıcak bir sevgiyi yayarken, gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı. “Ben, evde de düşebilirim, Mete’m… Ama sanırım sen yanımdayken daha çok düşüyorum. Hele ilk zamanlar, senin yanında yürüyemiyor gibiydim.” Başını tekrar yasladı, Mete’nin göğsüne. “Üşümesen mi burada? Yattın da karların üzerine! Hadi, evimize gidelim…”

Evimiz…

Fısıltı sessizliğinde sözleriyle, “Bir daha söyler misin meleğim…” derken Mete, Melek’in dudaklarından çıkan, aidiyetin en kutsal olanlarından o kelamı tekrar duyabilmeyi istiyordu.

Melek başını kaldırdı, gözlerini gözlerine kilitledi. “Mete’m… Sen rica eder miydin bir tanem?”

Keyif dolu pırıltılar vardı, yeşilin en güzel tonunda. “Kızımıza iyi örnek olmalıyım, değil mi?” Melek’in çatılan kaşlarının ortasına bir öpücük kondurdu, Mete.

“Ah Mete’m… Yine kızımız dedin.”

“Söyleyene değil hatun, söyletene bakmak lazım. Yine lafı evirdin çevirdin… Rica etmeme vesile olan sözü söylemedin!” Sitemin hâkimi ses tonu, Melek’in gülümsemesine vesileydi yalnızca.

“Evimiz…” dedi, uzandığı bedenden kalktı, Mete’nin ellerini ellerinin arasına aldı. “Hadi Mete’m… Evimize gidelim.”

*

“Yirmi dört saatlik bir müşahede süresince bekleyelim isterseniz. Vücudunuz herhangi bir reaksiyon gösterecek mi, diye. Hocamın anlattığı kadarıyla, herhangi bir yan etki görmeniz yüzde bir ihtimal ama yine de bir ihtimal.”

Didem’in anlattıklarını dikkatle dinliyordu Mete ve Melek.

Mete, gözlerindeki ciddi bakışlarıyla koluna yapılan aşının yerine bakarken, “Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsunuz?” dedi, o sevgiyi bütün vücuduna yayan şefkat dolu ses tonuyla.

“Yapılan bütün testlerde, Melek Hanımda herhangi bir alerjiye rastlanmadı. Hastalıklara karşı da kuvvetli bir bünyesi var. Bundan yola çıkarak size yüzde bir ihtimal için bile endişelenmemenizi söyleyebiliriz. Aslında hocam, sizinle birebir görüşmek istedi bu konuyla ilgili ancak, kendisi yurt dışına çıkmak durumunda kaldı.”

“Anlıyorum… Herhangi bir sorun çıkmayacak,” dedi Mete, müsaade isteyip ayağa kalktı. “Çıkalım mı bir tanem?”

“Çıkalım… Çok teşekkür ederim, Didem Hanım.”

“Rica ederim Melek Hanım… Aradığınıza kavuşmanızı çok isterim.” Gözlerinde vardı Didem’in samimiyeti.

Elini uzattı, samimiyetle el sıkıştılar. Oluşabilecek etkileri anlatıp, dikkat edilecek hususları görüştükten sonra muayeneden çıkarken, Mete’nin eli, eline kenetliydi.

“Biz nereye gidecektik?” dedi, kapıdan çıktıkları an.

Sağ elini uzattı, işaret parmağının tersiyle elmacık kemiklerini okşamaya başladı. “Svalbard… İyi misin?” derken sesindeki şefkat, en kötü anında gelse, şifaya kavuştururdu mevcudiyetini.

Elini tuttu Mete’nin, parmaklarına bir öpücük kondurdu. “Çok iyiyim Mete’m… Hatta… Eve gitmesek, olur mu?” derken, düğünlerinin ikinci gününde gezmeye gitmek isteyen bir aylak olarak göründüğüne emindi.

“Nereye gitmek istersin meleğim?”

Ve onun aylak olduğunu düşünmeyen bir yâre sahipti. “Ben… Çok uzun bir zamandır Behrem’i ya da diğer kardeşlerimi görmedim. Onların yanına gidebiliriz.”

Sözleri bittiği an, elini tutan el, beline gitti, vücudunu kendi bedenine yasladı. “Emin ol meleğim… Onlar da bizi bekliyordu.”

*

Aklının başında kalıyor olması bir nimetti. Sarı humma aşılarını yaptırmış olmaları, bir nebze olsun rahatlama veremez miydi? Vermiyordu! Aksine, endişelenebileceği çeşitli sorularla aklını meşgul ediyor, yarın ki bu vaktin hâyırlısıyla gelmesi için duaya sevk ediyordu genç adamı.

Çocuklar için aldığı kitapları, arabanın arka koltuğuna yerleştirirken Öykü, Melek ile tatlı bir muhabbet vardı aralarında. Öykü’nün işi bitti, Melek, “Teşekkür ederim kardeşim,” dedi.

“Rica ederim Melek Hanım. Mete Bey, başka bir şey yoksa, arka araca geçeyim mi?” derken, başıyla aracı işaret ediyordu.

“Geç kardeşim. Aslında… Takibe gerek yok… İzin verin kendinize, gezin dolaşın.” Sözlerinin bir işe yaramayacağını biliyordu. Ne Öykü bırakırdı peşlerini, ne de Levent.

“Estağfurullah, Mete Bey. Biz, hâlimizden memnunuz.” Başıyla selam verdi, Levent’in yanına ilerledi.

Melek’in dudaklarındaki gülümsemeyi gördüğünde, “Bu nasıl bir güzelliktir Yâ Rabb’i?” diye mırıldanıyordu, karısı için arabanın kapısını açarken.

“Güzel düşünen, güzel görürmüş Mete’m.” Yanaklarında aralık ayının soğuğu hükmünü kızarıklık olarak sürerken, dünyanın en hayran olunacak varlığıydı o masumiyeti ve utancıyla meleği.

Arabaya yerleştiler, Melek’in elini, elinin içine aldı, dizinin üzerine yerleştirdi. Öylesine bir ihtiyaçtıki o eli teninde hissetmek, buz gibi parmakların varlığıyla aldığı nefesin tâ ciğerlerine ulaştığını hissettiriyor ve, “Çok şükür Allah’ım,” dedirtiyordu Mete’ye.

Melek ise farkında bile değildi Mete’nin fısıltılarının, yanındaki varlığıyla mecnuna dönen aklının… O, “Enver Bey’in hediye ettiği kutuya hâlâ bakmadığımı fark ettim,” dedi, Mete’ye döndü. “Ettin beni leyla! Eve gittiğimizde hatırlatır mısın, bakayım içine. Sen benden daha akıllısın çünkü, belli. Böyle bir cool hareketler… Bir rahat tavırlar falan. Bir de bana bak! Suretini görünce, silüet olup kayboluyor iradem! Bence sen bana hatırlat. Vay canına! Şiir gibi olmadı mı? Ya da “suretin silindi kaldı silüet” gibi bir esinti…”

Daha da konuşurdu, diline kurban olduğu. Mete kırmızı ışıktan yararlanıp, başını kendine çektiğinde, dudaklarının tadına vararak öpmeseydi tabii. “Mecnunun olmuş, geziniyorum peşinde, sen bana akıldan bahsediyorsun! El-insaf hanımefendi! El-insaf!” Gözlerine bu yakınlıkta bakarken, hücrelerine onun çiçek kokusu yayılırken aklından geçen tek düşünce; boş ver öteye beriye gitmeyi! Eve git, yârinin teninde solu hayatı oluyor, sabrını deniyordu Mete’nin.

“Eve mi gitsek?” dedi, ellerinden dermanı aldı ilk önce.

Klakson seslerinin sabırsızlığı, bu romantizm dolu ânâ saldırırken, “İçimi okudun meleğim,” diyerek, gaza yükleniyordu Mete.

“Öyle içli içli konuşma bence,” derken sesindeki boğukluk, bir kahkaha atmasına vesileydi genç adam için.

İşaret parmağını dudaklarının arasına aldı, sömürmek istercesine bir ısırık verdi acıtmaktan korkarken. “Ah imtihan…” diye mırıldanırken, dikkatini yola vermeye çalışıyordu.

İki gündür, görebileceği en güzel rüyanın içindeydi âdeta. Hiç uyanmak istememesi bir yana, bitmesini de istemiyordu. Eli, elinin içinde olduğu hâlde dizinin üstündeydi ya… İlk gün de böyle bir huzur vardı içinde, şimdi de…

*

“Çok özledik seni Melek abla,” dedi, sımsıkı sarıldı Behrem.

Kızın siyah saçlarını sevgi ve şefkatle okşuyordu. “Ben de sizi çok özledim… Yarın eğer bir aksilik olmazsa Norveç’e gideceğiz ama döndükten sonra sık sık görüşürüz.”

İlk günden bugüne kızlarda yaşanan değişim, Melek’in içine huzur olup yayılırken, bu küçücük kızların gözlerindeki sevgiyi de görebiliyordu. Evliliklerine tebriklerini sunarken her biri, düğüne katılamadıkları için de üzgün olduklarını ifade ediyorlardı. Henüz, öyle bir kalabalığa hazır olmasalar da, gözlerindeki o ilk gün gördüğü yeis bulutu dağılmış, umudun güneşi doğamaya çalışıyordu sisleri dağıtırcasına.

Filiz, tam dizlerinin dibine oturduğunda, onun gözlerinde de görebiliyordu aynı güneşi. “Öğretmen olacağım, Melek abla! Kararımı verdim. Behrem de çocuk doktorluğu için çalışacak. Hepimizin artık bir hayali var… Sizin sayenizde…” dedi, Melek’in elini tuttu.

Gözleri, böyle bir haberi sakin karşılar mıydı hiç?

Karşılamazdı.

Filiz’e sımsıkı sarılırken, “Çok şükür… Çok… Çok sevindirdiniz beni kızlar,” diyerek coşuyordu mutluluğun verdiği heyecanla. “Behrem! Nasıl karar verdin doktor olmaya?”

Kızlarla beraber halının üzerine oturdu, bağdaş kurarak sohbete başladı kardeşlerim dediği küçücük kızlarla. Behrem, o latif ses tonuyla konuşmaya başladığında, Reyhan elinde çay bardaklarıyla dolu bir tepsiyle, Pınar ise enfes kokusuyla odayı dolduran ıslak kekle odaya giriyordu.

“Mete ağabey ile konuşuyorduk sizin kına gecenizin olacağı gün. Sağolsun o gününüzün telaşında bile bizimle ilgileniyordu ağabeyimiz. Gideceğiniz ülkede, insanların nelere ihtiyacı olduğundan, anne ve babandan bahsetti bize, Melek abla… “Biz size imkânı sunalım, siz de oradaki kardeşlerimize hizmeti,” dedi. Filiz ve Damla, öğretmen olmayı istediklerinde ağabeyimizin mutluluğu da aynen senin gözlerindeki gibi okunuyordu. Dicle, göz alanında ihtisas yapmayı istiyor, Hanne’miz… Daha yaşı çok küçük ama beyin cerrahisi için çok hevesli, derslerinde de çok da başarılı.”

Derin bir nefes aldığında Behrem, Melek’in gözlerindeki yaşları seyretti. “Size helal olsun kızlar. Yaparsınız Allah’ın izniyle.” Boğazında takılı bir yumru vardı sanki. Yutsa yutamaz, öksürse atamaz cinsinden.

Reyhan, “Size helal olsun asıl, Melek… Mete Bey, nasıl ki bizleri bırakmadı… Pınar’ı, beni, Behrem’i ve nicelerini… Sen de bırakmazsın Melek. Allah, ikinizden de razı olsun.”

Tüylerinde bir ürperti hissediyordu genç kız. Daha önce, ne Pınar ile konuşma fırsatı olmuştu ailesiyle ya da yaşadıkları ile ilgili, ne de Reyhan ile. Reyhan anlamış olacak ki, “Her şey geçti Melek. Artık üzülmeye gerek bile yok… Baksana ne kadar mutluyuz,” derken, bir bardak çayı, Melek’e uzattı.

“Mutluluğunuz daim olsun İnşAllah.”

“Âmin…” dedi istisnasız herkes.

Ama Melek’in aklını kemiren bir soru vardı ve artık cevabını duymalıydı; “Reyhan… Mete ile nasıl tanıştınız?”

Pınar ile göz göze geldiklerinde, ikisinin de yüzlerine yayılan kızarıklık, nefeslerini bir sekteye uğrattı Melek’in. Gözlerini, halının desenlerine diktiğinde başladı anlatmaya, kanadı kırık bir kuşun çaresizliği titreyen sesinden duyulurken. “En başından anlatsam… Dinler misin?”

Gücü sadece, “Çıt çıkarmam, dinlerim…” diyecek kadar güçsüz bir fısıltıya yetti. Kalbi, Reyhan’ın acısını en derinden hissettiğinde önce sesindeki enerji terk ediyordu bedenini belli ki.

“Ben… Namusuyla yaşamak yerine, hayatını acınası bir hâle getirmeyi kendine düstur edinmiş bir zavallıydım birkaç yıl öncesine kadar… Taksim İstiklâl’di bizim mekânımız ama onun öncesinde… Benim annem Libya asıllı, babam ise yedi kuşak önceden Suudi Araplarından. Urfa’ya yerleştikleri o eski tarih düşünüldüğünde de artık Urfalı. 1969 yılında, Muammer Kaddafi’nin yaptığı darbeye karşı çıkan dedem sürgüne gönderildiğinde, annem yedi yaşında bir çocukmuş. Urfa’ya yerleşmişler, birkaç yıl sonra anne ve babam tanışmışlar.

“Aşiretimizde biri evleneceği zaman, eve alınacak iğne dahi olsa, aşiretimizdeki satıcıya gidilirdi. Başka toplumlarda böylesi bir kenetlenme var mı, bilmiyorum ama Urfalı… Sımsıcak kenetlidir aşiretindekilerle.” Gözlerinde derin bir hasret, ses tonundan akan bir özlem vardı.

“İlk görücüm geldiğinde henüz ortaokul ikinci sınıf öğrencisiydim. Annem, babamı ikna edip yalvarmasaydı muhtemelen babam, yaşı benden oldukça büyük o toprak sahibiyle evlendirirdi. Bir gün; “Ağa, Reyhan’ın derslerindeki başarısını duymuş. Oğlunun kızına ders çalıştırmasını istiyorlar,” diye bir haber getirdi babam. Beni görmen lazımdı… Havalara uçmuştum…”

Sesinin tonu son cümlede fısıltı gibiydi. Melek, yutkunmaya çalışırken bu hikayedeki hüznü iliklerine kadar hissedebiliyordu.

Sözlerine başlamadan önce, çay fincanını aldı, küçük bir yudum çekti çayından, devam etti. “Ağanın oğlu otuz iki yaşında, inşaat mühendisi, İngiltere’de iş yönetimi alanında master yapmış, çok zeki bir adamdı. Simsiyah gözleri, açık kestane rengi saçları vardı. Bir de… Muhteşem bir ses tonu. Beni her gördüğünde hâlimi hatırımı sorardı. O zamanlar on altı yaşında, romantik düşüncelerin zehirli etkisine kapılabilmeye en müsahit olunan yaşlardaydım. O ise… Benim o küçük yaşıma çok büyük gelen yakışıklılığıyla zaman geçtikçe ruhuma dokunmaya başlamıştı. Bazen, kızıyla ders çalışırken gelirdi; “Nasılsın prensesim?” derdi, benim gözlerimin içine bakarak.”

Yaşadığı pişmanlık gözlerinin o buğusunda gizliydi genç kızın.

“Kimsenin olmadığı bir yerde karşılaşmışsak, yanağımdan bir makas alırdı kocaman parmaklarının tersiyle. Ben utandığımdaysa; “Bu pembeliğinle… Bir adam perişan oluyor karşında prenses,” derdi. Karısını aldattığını bilmeyen yoktu! Benimle neden ilgileniyordu aklım almıyordu. Metresini tanıyordum… Çok… Çok güzel bir kadındı ama… Tuhaftı işte. Onun bana ilgisi, söylediği sevgi dolu sözleri…”

Ve o tatlı ela gözlerinde vardı o adama olan kırgınlığı.

“Dört ağabeyim var. Onlar bırakırdı beni nereye gideceksem… Okula, ağanın konağına. Büyük ağabeyim, ben işe başladıktan altı ay sonra Almanya’ya gitti. Sonradan öğrendim ki, gönderen oymuş…”

Adını anmıyordu. Özel bir nedenle mi anmıyordu, anlayamadı Melek. Sormaya ise, kesinlikle cesareti yoktu.

“Ondan küçüğüne İstanbul’da görev verdi. Ortanca ağabeyim biraz ipsiz sapsızdı. Kenevir bulunduruyor, ekiyor, satıyor dediler, hapse girdi. En küçük ağabeyimse askere çağırıldı. Bütün bu süreç öylesine hızlı işlediki, ne annem anlayabildi neler olduğunu, ne de babam. Babam içki masasından başını kaldıracak vakit bulamadığı için artık benimle ilgilenme görevini o üstlendi. On yedinci yaş günümde, okul arkadaşlarım kendi aralarında para toplayıp bana bir elbise almışlardı. Pembe… Kat kat bir elbiseydi…”

Adamın yaptığı planları geri alabilmeyi, o adama engel olmayı istedi bir an. Geçip giden kadere hiçbir hükmü yoktu hayıflanmaktan başka.

“Lisenin önünde bekleyen siyah Mercedes, artık herkesin alıştığı, sıradan bir görüntüydü. Alışılmamış olan, benim giydiğim pembe, kat kat elbisemdi. Heyecanla arabaya koştum. O, her zamanki gibi, arabanın penceresini indirmiş, beni izliyordu. Tek fark; çok sinirli görünüyordu. Şoförü kapıyı açtı, çekinerek oturdum arabaya. Git dese, koşa koşa giderdim o an. O kadar çekinmiştim bulunduğumuz durumdan.”

Behrem, Dicle, Filiz, Hanne, Damla, Pınar ve Melek, pür dikkat, Reyhan’ın anlattıklarını dinliyordu. Kızların damlayan yaşlarını gördüğünde anladı ki; bu hikayeyi ilk kez dinleyen sadece Melek’ti.

“Cafer! Şirkete dönelim, akşam incelemem gereken dosyayı masamda unutmuşum,” dedi, Cafer; “Ağam! Rüstem’e söyleyelim, alsın gelsin…” demeye çalışırken, adamın sözünün bitmesine izin vermedi. “Dön, Cafer! Dön!” demişti sadece. O sesiyle donan havanın tenimde bıraktığı ürperti hâlâ aklımdadır. Döndük. Bana; “Sen de gel benimle. Ağanın çalıştığı yeri görmüş olursun,” dedi ama ben de itiraz edecek cesaret yoktu ki. O karanlık bakışları nefesimi kesiyordu. Asansöre bindik, dördüncü kattaki ofisine çıktık. Kat sessizdi. Ofis daha da sessiz… Kapıyı kapadı, kilitledi. Bana kötü bir şey yapacağını düşünmeyecek kadar aptaldım. Belki yapmadı da… Ama her şey o gün başladı. Kollarımı sımsıkı tuttu, masaya savurdu beni. Konuşmaya, neler olduğunu öğrenmeye çalıştığımda, dudaklarıma kapanmıştı dudakları. İlk öpücüğümün bambaşka olmasıydı hayalim. O, öpüyor gibi de değildi gerçi. Her hareketi canımı yakıyordu.”

Çok uzun bir süre durdu. Gözlerinde ne bir kızarıklık vardı, ne de gözyaşına dair bir iz. Devam etmeyeceğini sandığında derin bir nefes aldı, “Dudağım, dişlerinin arasındaydı; “Yanında yedek kıyafet var mı?” diye sorduğunda. Zoraki evet demiştim ama o an yaşadığım panik ve heyecan, olabilecek kötülükleri aklımdan uzaklaştırıyordu. Dünyanın en yakışıklı adamı, canımı yakmış olsa da beni öpmüştü ya… Ben başka ne isterdim ki? Geri çekildi, önce elbisemin askılarını kopardı. Ne yapma dedim, ne de durması için ondan kaçtım. Parça parçaydı ayaklarımın dibinde elbisem. Ve ben kalitesiz iç çamaşırlarımla çırılçıplaktım onun karşısında. Kollarımı göğüslerimin üzerinde birleştirdiğimde, ağlamamak için mücadele veriyordum. Beni kucağına aldı, koltuğa oturttu kendi vücudunun üzerine.

“Bir daha… Başka erkeklerin… Dikkatini çekecek… Herhangi bir kıyafet… Görmeyeceğim üzerinde,” dedi. Çocukluktu işte, diyememişim ona; sana ne? Sen kimsin? Diyememişim; karının kıyafetlerini de parçalıyor musun? Sessizce başımı aşağı yukarı sallayıp, sözsüz bir kabul edişle meramımı anlattım. Okul kıyafetlerimi giydim, beni evime bıraktı. O gece bana yapabilecekleri değil de, beni öpüşü aklımdaydı. Tabii o sert davranışa öpmek denebilirse… Kızı odadan çıktığı an yumulurdu dudaklarıma. “Karınız görecek,” diye korkumu belli etsem; “Daha iyi… Hayatımda artık bir prenses olduğunu bilsin,” derdi.

“İki ay sonra… Bir gece beni odamdan aldı, bizim evden yarım saat uzaklıkta bir köy evleri vardı oraya götürdü. Öptü, okşadı beni ama daha ileri gitmedi. “Seninle ilgili bambaşka planlarım var,” diyordu. Diğer söylediği romantik sözlerin arasında bunları bana söylemesi, hiçbir endişe vermiyordu bana. Çünkü ben, onun beni sevdiğini düşünüyordum. Onun benimle ilgili planlarını, üniversite imtihanları için girdiğim sınavdan sonra gördüm. Yani geçip giden aylar boyunca, beni istediği gibi öptü ama cinsel anlamda, ne ileri gitti, ne de lafını etti. O gün, imtihandan çıktığım an, beni şehir merkezindeki evine götürdü. “Beni seviyor musun, prensesim?” dedi, tereddütsüz; “Seni çok seviyorum,” dedim.

“Tereddütsüz! “Peki… Benim olur musun?” dedi, yine tereddütsüz; “Evet!” dedim. Yanıma yaklaştı, kulağıma fısıldadı; “Ben şeytanın tâ kendisi olsam da mı?” Bu kadar güzel bir insan, şeytan olamazdı ki… O saçlar, o gözler, uzun boyu, buğday yanığı teni… Bambaşkaydı. Benden kaç yaş büyük bir adamın elinden ölüme razıydım. Yine; “Evet!” demiştim. Çok nazikti ilk ilişkimizde. Beni eve bıraktığında bile hiçbir ağrı yoktu vücudumda.

“Öyle fırsatlar bulup, vücuduma hükmediyordu ki… “Ben… Başka şeyler de istiyorum,” dediğinde, cehaletim isteyeceklerinin büyüklüğünün hesabını yapabilme olgunluğuna erişememişti henüz. “Ne istersen onu yapalım,” demiştim saf saf. “Her şeyi yapar mısın peki prenses?” dedi; “Ne istersen yaparım,” dedim. Beni bırakmasından öylesine korkuyordum ki… “Zevk almayacağın hiçbir şey yapmam sana!” dediğinde anlayamamıştım ne demek istediğini.

“Beni evine geri götürdü, daha önce girmediğim bir odaya soktu. Duvarları kalın, bordo rengi kadifelerle kaplı oda da, iki kişilik ufak bir yatak vardı… Bir de çeşitli alet. Beni zincirledi, kamçıladı, canımı çıkarırcasına istediği her şeyi yaptı. Sesimi çıkaramadım. Bir gün… Beni… Çok yakın bir arkadaşıyla paylaşmaya karar verdiğinde, elbisemi parçaladığı günü hatırlattım ona. Bana söylediği; “Seni seviyorum… Bunu senden başka hiç kimseden isteyemem… Sen beni sevmiyor musun?” oldu.”

Yutkunduğunda, kötü olan kısmın şimdi geleceğini düşünmeye başladı, Melek garip bir önseziyle. Urfalı ama yabancı bir ülkede eğitim almış, halkı tarafından saygı görürken, toplumsal değerleri hiçe saydığı gibi, hiçbir dinde hoş karşılanmayacak sapkınlığıyla, genç bir kızın aşkını kullanan ahlaksıza karşı hâlâ bir sevgi hissediyor muydu, bilemedi Melek.

“Seviyordum… Ne gurur vardı bende, ne de onu kaybetmeyi göze alabilecek bir cesaret. Sarı saçlı, soluk mavi gözleri olan, vücudu mankenleri andıran arkadaşı vücudumu kullanırken, o bir bardak viski doldurdu kendine bizi izledi. Tek damla gözyaşı dökmedim. Hiçbir şey hissetmiyordum. Orospu olmam dışında… Daha sonra… Birlikte yaptıkları şeylerde de sesimi çıkarmadım. Beni eve bıraktığında yürüyemiyordum. Annem sorduğunda; “Arkadaşlarla sinemaya gittik,” demiştim, babamın ise dünya umurunda değildi. Banyoda, yarım saat boyunca keçe gibi lifle kendimi yıkamıştım ama çıkmamıştı bedenimdeki ve ruhumdaki kir.”

Reyhan sustu, kızların hıçkırıkları yankılandı odada. Hikayeler, hep birilerine kurban edilmiş kızlardan bir araya gelmiş cümlelerden ibaretti sanki. Acı doluydu hüzün dolu gözler.

“Artık o eve gitmeyeceğimi anneme söylediğimde, nedenini sorduğu hâlde söylemedim. Babam annem kadar anlayışlı değildi. Ağa, babamı arayıp, yaz boyunca tekrar ders çalışmaları yapmamızın gerekliliğinden bahsettiğinde, babam döve döve götürdü beni o eve. Onu görmek istemiyordum ama görüyordum… Bir gün kolumdan tuttu, beni çamaşır odasına attı. Tehdit etti, taciz etti ama bana bir daha dokunursa onu öldüreceğimi söyledim. Sanırım onda da biraz insaf varmış. İstemediğimi anladı belki de… Bilmiyorum. Birkaç hafta sonra değişen vücudumla annem anladı başıma gelenleri ama yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu.

“Ağabeylerim tek tek eve dönerken, bir dedikodu yayılmıştı köyde, benim hakkımda. O dedikodunun hakikatiyle beni kimin öldüreceğini konuşuyorlardı ağabeylerim ve babam kendi aralarında her akşam yemek masasında. Babam; “Ben yaşlıyım ben öldüreyim orospuyu!” derdi, ağabeylerim; “Bizi babamız boşuna mı bu boya getirmiş? Orospuyu gebertmek boynumuzun borcudur!” derlerdi.

“Ölmekten korkmuyordum. O zamanki aptal çocuk, ölümü yaşamaktan kolay sanıyordu. Hamile olduğumu, babam ve ağabeylerim de öğrendiğinde, gözlerimi hastanede açtım. Annem başımda sessiz sessiz ağlıyordu kolu alçı da. Beni ellerinden almaya çalışırken, anneme de kıymışlardı. Birkaç gün nezarethane de kalacaktı ağabeylerim de babam da. Annem benim kaçmam için uğraşırken, ben zor nefes alıp verebiliyordum.”

Derin, bir nefes çekti içine. Konuşurken ilk kez sesinde içli bir ağlayıştan yâdigar olan titreyişler vardı. “İçimde hissettiğim o küçücük varlık, artık yoktu. Doktorun söylediğiyse, dağılan vücudumdan rahmim de nasibini almıştı. Bir daha çocuğum olmayacakmış. O… Hastaneye gelmişti ikinci günün sabahında. Çığlık çığlığa bağırdığımda, bana dokunmaya cüret etmişti. “Sakın dokunma bana! İmdat!” diye bağırmaya devam ettim. Tek söylediği; “Lütfen prensesim… Lütfen beni affet!”ti. Affedilir mi? Ona; “Ben buradan çıkana kadar, babam ve ağabeylerimi içeride tutacak bir şeyler yap! O zaman affedeceğim seni,” dedim ve yaptı. Nezarethaneden, hapishaneye giderken ailem, ben iyileştim. Eve taburcu olduğum günün gecesinde anneme bir mektup bıraktım ve Urfa’ya veda ettim. Altı yıl oldu doğduğum toprakları görmedim. O sımsıcak insanını, nefesleri boğan güneşini… Çok özledim. Yaptığım ahlaksızlık beni memleketimden etti.

“İstanbul’a geldiğimde, tanıştığım Pınar ile… Onun hikayesini dinlediğimde kendi derdimi unuttum. Ha bir, ha iki dedim, Pınar ile beraber bize biçilen yoldan para kazanmaya başladık. Üniversite son sınıftaydık o son gece… Biriyle karşılaştık… O güne kadar orada o saatlerde hiç görmediğimiz biriydi. Henüz o genç yaşında, iyiliğiyle güzelleşmiş yüzüyle, İstiklâl Caddesi’nde dolaşan zamparalara hiç benzemiyordu. Ne yanından gelene geçene bakıyordu, ne de teklifle yaklaşan kızlarla ilgileniyordu. Biz de yanına gittik, “Bu geceyi bizimle geçir,” dedik.

“Olur ama arkadaşım yanımda, yemek yiyeceğiz önce. Kabul ederseniz buyurun,” dediğinde, konuştuğu iki orospu değil de, cemiyetten hanımefendiydi sanki. Öyle şaşırmıştıkki bizimle ilgilenmesine, kabul ettik. Bizi götürdükleri yer, İstiklâl’in en ünlü restoranıydı. Yemek söylediler bize… Biz yemeğimizi yedik, onlar iki arkadaş muhabbet ettiler kendi aralarında. Sanki kız kardeşlerini gezmeye götürmüş ağabey edasındaydılar. Yemeğimiz bittiğinde, “Afiyet olsun,” dediler.

“İşte bir gariplik vardı. Hangi beyefendi, orospulara iyi davranır ki? Onlar davranıyordu. Bize, neden temiz bir iş bulmadığımızı sormakla başladılar. Başkası sorduğunda terlediğimiz, yanlarından uzaklaştığımız erkeklerin aksine, onların şefkatine sığındık. Hikayelerimizi anlattığımızda bana söylediği; “Pırıl pırıl bir genç kızsın. Ne kadar sevmiş olursan ol… Senden yaşça büyük bir şerefsizle yaşadıkların hayatını mahvetmiş. Şimdi sana bir fırsat sunalım, bırak bu hayatını, temizlen. Namuslu bir işe gir, hayatını temiz yaşa!” idi.

“Ben, temizlenebileceğime inanmıyordum ki… Onun benim bedenimde bıraktıkları, kirden fazlasıydı. “Siz, bizi ağabey bilin, biz sizi kardeşimiz. Okumak mı derdiniz? Okutalım sizi. Eviniz mi yok? Bizim evimiz geniş. Annemin yardımcılara ihtiyacı var. İstediğiniz gibi ders çalışır, yatar uyursunuz. Emine ablam var benim, size öğrenmeniz gerekenleri de anlatır,” dedi, o güne kadar ağlamayan ben, İstiklâl’in en lüks mekânında, bana bakanları önemsemeden hüngür hüngür ağladım. Bizi Tarabya’ya götürdü o genç… Tıpkı bizden birkaç yıl önce Fuat Beyi de götürdüğü gibi.

“Nisa Hanım; “Hoş geldiniz,” deyip, ceylan güzeli gözleriyle gülümsemişti bize. Makyajımız ağır, kıyafetimiz frapandı ama o, önemsemeyecek kadar şefkat dolu bir anneydi. Emine abla bize yatacak yer gösterdi ve her fırsatta derslerimize ağırlık vermemizi tembih etti… Tuhaf değil mi? Evlerine gittiğimizde saat gece yarısı olmuştu. Demediler; bu iki orospunun evimizde ne işi var? Bize kucak açtılar. Bu ev kurulana kadar orada hizmet ettik. Seninle de orada tanıştık… Mete Bey… Kaç insanı sokaktan kurtardı, biliyor musun?”

Sorunun cevabını bilmiyordu Melek. Başını sağa sola sallarken, sesiyle söz olabileceği kelimeleri kayıptı beşerin acımasızlığının altında.

İnsan, evet acımasızdı… Peki, Mete?

O nasıl bir insandı?

*

Endişelenmeye başlaması için müsait bir vakitti. Üç saattir kızların yanındaydı ve hiç çıkacakmış gibi de görünmüyordu. “Öykü, gidip bakmalı mıyım sence?”

Dikiz aynasından gördüğü kadarıyla, bir gülümseme vardı dudaklarında Öykü’nün. “Mete Bey, emredin ben gidip bakayım,” derken, sesinin tonundaydı eğlencesi.

“Birlikte mi gitseydik?”

“Siz bilirsiniz efendim.”

“Öykü! O efendi gözüne girsin!” dedi, kardeşi tutamadığı kahkahasını salıverdi, “Peki efendim,” eşliğinde. Arabadan çıktığı an, Melek de demir kapıdan çıkıyordu. Belli ki iç avluda da vedalaşmayı başaramamışlar ve şimdi de vedalaşabileceklermiş gibi durmadıkları hâlde, konuşuyordu kızlarla.

Mete’nin bakışını hissetti belki de, bakışları buluştuğunda. Kendi adının yazdığı demir kapının önünde göz göze geldikleri an, koşarak yanına gelmesini yağan kar bile engelleyemedi.

“Koşmasana deli sarı!” diye bağırırken, mesafeyi kısaltabilmek içindi kendi koşma çabası vardı Mete’nin çünkü karısına söz geçirebilme yeteneği yoktu.

Kollarına attı incecik bedenini, sımsıkı sarıldı Mete’nin boynuna. “Koşmazsam sana daha çabuk nasıl sarılabilirdim Mete’m? Hı..?”

Bu hesap sormaları yok muydu? “İmtihansın yeminle!” Üç günlük karısının alnına bir öpücük kondurdu. “Hadi… Evimize gidelim Melek Ardahan,” dediğinde, arabaya doğru yürümeye başladılar.

“Gidelim, Mete Ardahan… Evimize gidelim…”

Evimiz… Ne kadar sıcak, ne kadar da huzur dolu bir kelimeydi.

Candan Öte ~ 53 | Ait” için 2 yorum

  • 31 Ekim 2018 tarihinde, saat 01:03
    Permalink

    Gel de sevme şimdi Mete’ yi 🙂 Kızların hikayesi beni çok etkiliyor:( Kimbiir bir yerler de şu anda bile ne hayatlar sönüyor:( Allahım yardım etsin onlara ?? Mete ya canım benim kızları almış yemeğe götürmüş cansın sen can kucak açmış onlara 🙂 Yüreğine sağlık Lütfiyem:)

    Yanıtla
    • 31 Ekim 2018 tarihinde, saat 11:28
      Permalink

      okuyan gözlerine sağlık Büşram ?

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir