Candan Öte ~ 52 | Helal

Kollarının arasında durduğu adam kocasıydı. Birazdan hediye edeceği albümün içindeki hayaldi ama şimdi kollarının arasında şefkatiyle sarmalandığı adam… Helaliydi.

“Mete’m… Gerçek miyiz?” Başı, yârinin omuzuna yaslı olduğu hâlde söylerken sözlerini, gözlerini açmaya korkuyordu genç kız.

“Ben, hayal kurmayı beceremem. Çok rüya görebilen biri de değilim,” dedi, kızın yüzünü avuçlarının arasına alıp, kapalı gözlerinin üzerine öpücük kondurdu. “Aç gözlerini meleğim…”

Ve açtı.

Bambaşkaydı gözlerinin içine bakan gözlerdeki ışıltı. “Görmez misin gerçekten? Rüya yani? Hiç mi görmezsin? Unutuyor olabilir misin? Keşke arada sırada ben de görmesem… Ne çok konuştum değil mi? Kalmadı mı romantizm?” diye fısıldadı, Mete de acımasızca kabullendi. “Çok mu batırdım?”

Yine sessiz bir kabulleniş gösterdi Mete başını aşağı yukarı belli belirsiz sallarken.

“Ben susamıyorum… Ne yapsak ki? Bir öper misin beni? Bak Vallahi ayartmak için söylemiyorum ha, yanlış anlama! Belki o zaman susarım diye şey ettim… Bak hâlâ susamadım ya!”

Beklediği, dudaklarının üzerine kapanacak dudakların aşk dolu öpücükleriydi ama Mete, kollarının arasında sımsıkı sarıldığı kızın başını omuzuna yasladı, saçlarına sımsıcak öpücükler verirken, “Sen bir ömür konuş hatun… Bana bir ömür o efsunlu sesini duymak nasip olsun,” dedi.

“Mete’m ya…” derken, kolları daha sıkı sarıyordu Mete’nin belini. “Peki ne yapacağız?”

“Önce şükür namazı kılacağız… Abdestiniz var mı Melek Ardahan?”

Başını yasladığı yerden kaldırıp, Mete’nin gözlerinin derinliğine bakarken, aldığı nefesler ciğerlerine ulaşamıyor gibiydi. “Gelinliği giymeden önce almıştım ama tuvalete gitmem gerekti… Hamilelikten… Ben… Tutamadım abdesti… Hem de boy abdesti aldırmıştı Saniye abla.” Ciğerlerinde hava hissedemiyorken, nasıl oluyordu da bu kadar çok cümle kuruyordu?

Mete, ayağa kalktı, Melek’in ellerini tutarak kalkmasına yardım etti. “Öyleyse ben seve seve yardımcı olabilirim abdest almana.”

*

Önce yüzünü temizledi gereksiz yapılan makyajdan sonra abdest almaya başladı karşısında duran adamı kendine hayran bırakarak. Ne itiraz etti gelinliğiyle abdest alırken, ne de şikayet.

Melek hiçbir vakit şikayet eden bir kadın olmamıştı ki… Hep sabırlı, hep hoşgörülüydü.

Abdestini aldıktan sonra kurulanırken, “Su iyi geldi… Çenemdeki bu gevşekliğe de iyi gelir diye umuyordum ama hiç susmadan konuşabilirim,” diyordu.

Nasıl irade gösteriyordu da Melek’in bu tatlı hâllerine kahkahalarla gülmüyordu? Allah’ın hikmetiydi belki de… Ya da zifaf gecelerine bir hediye. “Konuş, meleğim. Namaz kılalım, devam et konuşmaya.”

Elindeki havluyu aldı, kızı kollarına çekti. Titreyişini hissedebiliyordu. Boynuna yasladığı başı, teninin kokusunu içine çeken burnu. Bir erkeğin sabrı nasıl sınanır, Melek buna mükemmel bir örnekti. “Ah…” diyerek bıraktığı iniltisini tutamadı genç adam. “Hadi meleğim… Namazı kılamadan abdestimi alacaksın.”

Melek’in o tatlı gülüşleri anlatıyordu ki; abdestinin sıhhati pek de önemli değildi tazecik gelini için. “Zor değil, Mete’m. Bak ben aldım, sen de alabilirsin.” Hâlâ gülüyordu.

Kolunu beline sardı, seccadelerin serili olduğu yere doğru yönlendirdi Melek’i. “Abdest alırım, bir tanem. Hiç zorlanmam. Mesele o değil! Mesele… Tadına olan hasretim böylesine yüksekken, namazdan önce seni yatağa atma tehlikesi.”

Sözlerinin gösterdiği etkiyi, Melek’in teninden arınan makyajla görebiliyordu. Yanakları, şu an açıkta kalan boynu. Eliyle sabırsız bir hareketle boynunu ovuştururken, “Lütfen meleğim! Boynundan bir kere öpsem kendimi tutamayacağım. Ben oraya hasretken, dokunma karşımda,” dedi, olabilecek en boğuk ses tonuyla, zavallı bir yalvarışla.

Bir şey söyleyemedi karşılığında. Derin bir nefes çekerken içine o nefesi kıskanacak kadar çaresizdi karşısında Mete. “Sana kavuşmanın şükrünü etmeye iki rekat namaz yetmez ama bizi Yaratan, bizdeki sabırsızlığı da bilendir, değil mi meleğim,” dedi, pelerinini yere serdi Melek’in. “Ben sana ait olan bir parçanın üzerinde şükre kavuşmak istiyorum bir tanem. Müsaade eder misin?”

“Ah Mete’m… Ben de konuşmak için mecal mi bıraktın, soru soruyorsun? Yârim… Ben de senin ceketinin üzerinde kılabilir miyim peki?”

O masum sorunun cevabını, ceketini çıkarıp, yere sererek verdi. Melek, üzerine bir hırka giydi, saçlarını büyükçe bir örtünün altına saklayıp, Mete’nin yanına geri döndü. Onun, arkada olduğunu bilip, nasıl odaklanacaktı namaza?

“Ben başlıyorum, hatun,” dedi, büyük bir ciddiyetle kıbleye döndü. ‘Gönlümdekini benden iyi bilen, günahlarıma rağmen beni bırakmayan Allah’ım… Bana nasip ettiğin kızı bir ömür mutlu etmeyi de nasip et… Ondan doğacak evlatlarımızı da hâyırlı eyle…’ İçinde dönen bu dualarla namaza niyet etti ve başladı.

*

Daha önce defalarca babasını seyretmişti namaz kılarken… Babasına da yakışıyordu namaz kılmak ama Mete… Bambaşkaydı.

Bir erkeğe namaz kılmak bu kadar mı yakışırdı? Hiç kimsenin huzurunda eğilmezken, iman ettiği Yaratıcı’nın huzurundaki bu teslimiyetini seyre daldığında, kendi namazını ihmal ediyordu.

Mete’nin ceketinin üzerinde, kokusunu içine çekerken nasıl odaklanacaktı asıl mesele olan şükre? Niyet etti ve başladı. Bitirdiğinde, Mete dönmüş olduğu hâlde Melek’i seyrediyordu. Duasını yaptı, kaldırdı kocasının ceketini yerden. Saniye; “İslami kural olmamakla birlikte, bizim atalarımızdan yadigâr bir alışkanlıktır… Kadın erkeğinin bir parça kıyafeti üzerinde kılar şükür namazını zifaf gecesinde, erkek de hanımının,” dediğinde, içinde tarifi mümkün olmayan bir coşku oluşmuştu Melek’in. Öylesine romantik, öylesine teslimiyeti anlatan bir âdetti ki Melek’e göre… Bunu ilk yapan kişi, belki de Rabb’ine hâl diliyle anlatmak istemişti meramını.

Ayağa kalktı, Melek’in pelerinini yerden kaldırıp koltuğun arka kısmı üzerine bıraktı. Onun becerip yapabildiklerine mukabil Melek sadece karşısındaki adamı seyredebiliyordu. Ne yerinden kımıldayabiliyor, ne de yere serdiği ceketi kaldırabiliyordu.

Mete geldi, önünde diz çöktü, kızın yanaklarını avuçlarının içine aldı. “Kalkamayacak gibi misiniz, Melek Ardahan?” Gözlerindeki bakış bedenini titretircesine yoğun, sesi tenini okşarcasına yumuşacıktı… Ne derman kalıyordu genç kızda, ne de akıl. Kollarını Mete’nin boynuna sardığında, yanaklarını tutan eller beline indi, güçlü hükmü altına aldı acziyetini.

“Mete’m ya…” Sözlerinin gerisi gelmeyen cümlelerde boğulurken, derin derin soluklar alıyordu Mete’nin boynundan. Başını kaldırdı, kollarını çözdü sarıldığı belden. “Ben senin için bir düğün hediyesi hazırladım ya hani… Söylemiştim… Gerçi sen de gördün dün…” Derin bir nefes aldı, saçma sapan sözlerle yorduğu ciğerlerine. “Mete’m… Dizlerimin bağı kadar çenemin bağları da çözük… Böyle bir deyim vardı sanki…” Elini alnına vurdu. “Ne yapsak ki benim bu çenemi? İlk geceden…” dedi, cümlesini tamamlayamadı.

Eli, dudaklarının üzerine kapadığındaki yüz ifadesi, olabilecek en ayıp sözü söylemiş, küçük bir çocuğun utancını taşıyordu.

Mete’nin uzun parmakları çenesini tuttu, gözleri, gözlerini bulana kadar bekledi. Bakışlar vuslata erdiğindeyse ipek naif bir ses tonuyla konuşmaya başladı. “Ben sana âşığım meleğim. Konuşup durmana… Çayı, kahveyi değil de çilekli süte düşkün oluşuna… Bütün dünyanın derdiyle dertlenebilen şefkat dolu kalbine… Kin nedir bilmeyen tabiatına… Heyecanlandığında konuşamayacak kızların aksine dilini tutamayışına… Gözüne, kaşına, çilek tadındaki dudaklarına, boyuna, endamına… Ben sana âşığım meleğim.”

Boğazında düğümlenenler, hamileliğinin hormonlarına salgıladığı hassasiyetten miydi? Yoksa âşığı, hayranı, divanesi olduğu adamın, ilân-ı aşkıyla vuslata erişine olan imkansızlığına mıydı?

Bilemiyordu.

Ayağa kalkarken Mete’yi de kaldırdı. Eli, elinin içinde olduğu hâlde diğer eliyle yerde duran ceketi kaldırıp yatağın üzerine attı. Hediyesinin üzerinde bulunduğu koltuğa doğru yönlendirirken kocasını, artık dilinin fazla kelimeler dökmeyişi bir nebze de olsa teselli ediyordu genç kızı. Koltuğun üzerindeki kutuyu eline aldı, Mete’ye yer açtı. “Oturur musun Mete’m?”

“Oturması gereken sizsiniz bir tanem…”

“Lütfen otur.”

“Pekâlâ.”

Eli, Mete’nin elinden ayrıldığında bir yokluğu yaşıyordu her defasında. Mete oturdu, Melek’te Mete’nin dizlerinin dibine oturdu. “Bu hediye sana biraz sapıkça gelecek belki de…” Fazla söze gerek yoktu kutuyu Mete’nin dizlerinin üzerine bırakırken.

Eğildi, genç kızın yanağına elini yaslayıp, alnına bir öpücük kondurdu. “Kaç erkek vardır, hediyesinden hediyeye erişen?” Sesinde bir boğukluk vardı Melek’in heyecanına teselli olan. Demek ki, o da rahat değildi. O da kendini tutuyor, o da Melek kadar panikliyordu.

Önce dışına sarılı kurdeleyi çözdü sonra kutunun kapağını açtı. “Bu… Tahmin ettiğim… Şey mi?” diye sorarken, sesinde bir titreme vardı Mete’nin.

*

“Tahmin ettiğin nedir Mete’m?”

Heyecanına kurban olduğu… Mete’yi divaneye çevirdi evet… Ama kendisi de divaneydi işte.

Kutunun içinde, oldukça kalın bir kitap gibi duran, siyah deri kaplı albümü çıkarırken, kalbinde bir fırtınaydı titreyişini sakinleştirmeye çalışan duyguları. “Bana bahsettiğin albüm mü? Anavarza Kalesi’nde anlatıp, aklımı aldığın albüm?”

O gün, tanımadığı bir adamı, Melek’in anlattığı dergideki yabancıyı kıskanıyordu. “O sendin…” dediği an, mutluluğu kalbine şükür makamında yayılmış, ne işittiğine inanabilmişti, ne de Melek’in aşkına mazhar olduğuna.

Kutunun içindeki gizemi çıkardı, boş kutuyu yere bıraktı. Albümün açılan kapağıyla… İlk sayfadaydı… Aradan geçen yıllara rağmen dün gibi hatırlıyordu o röportajın yapıldığı günü. Çevirdiği sayfada yanıtladığı sorular vardı. Bir diğer sayfa, bir diğer fotoğraf. Verdiği emek, gösterdiği özen… “Nasıl senden habersiz yaşayabilmiş bu âciz Mete..?” dedi, bir sayfa daha çevirdi.

“Ben…” Boğazını temizledi Melek, gözlerini kaçırırken. “Benden, “Genç ve Başarılı” bir iş adamını konuk olarak çağırmamı istediğinde dekan… O an yaşadığım heyecan, senin gelebilmen ihtimaliyle dermanımın kesilmesiydi. “Ya gelirse?” diyerek düşünmeye başladığım an, fer kalmıyordu ben de.” Oturduğu yerden, Mete’nin eline bir öpücük kondurdu. “Hayal kurmayı yasaklıyordum seninle ilgili. Gelsen dahi senden uzak duracaktım belki de… Ama sen geldin… O yakıp geçen, fani gözlerime büyük gelen yakışıklılığınla sahneye çıktın. Sana söylediklerim… Saçmaydı… Senin bana söylediklerinse…”

“Aptallıktı!” diye fısıldadı, pişmanlığın hâkimi, yıkık dökük bir ses tonuyla.

Eli, insiyaki bir hareketle eline uzandığında, “Öyle söyleme Mete’m… Onları söylemesedin… Ben kaçıp gitmeseydim, sen vicdan azabı hissetmeseydin…” Birden kaşları çatıldı ortasında Mete’yi mest eden kırışıklığını bağışlayarak. Bakışları derin derin kilitlendiğinde gözlerine, genç adamın neyin geleceğinden haberi bile yoktu. “Neden o kadar vicdan azabı çektin Mete’m? Tanımadığın, basit bir öğrencinin peşinde neden onca gün vakit harcadın?”

Söylediklerinin cevabı, az önce kıldıkları şükür namazında saklıydı. “Meleğim… Gözlerimin önünden bir an olsun gitmeyen, hüzün dolu gözlerin vardı. Omuzlarını dikleştirip, tek kelime etmeden, sözlerimi ağzıma tıkamış, beni perişan edip gitmiştin.” Eğildi, Melek’in alnına, alnını yaslayıp devam etti. “İradem bende değildi meleğim. Cenab-ı Hakk belli ki beni seviyor bir nedenden ötürü… O maili açmayı nasip eden, Meraklı Öğrencini git gör diyen kalbe o isteği veren, sesini duyduğum anda nefes almayı unutturan… Meleğim… Senin o gözlerine dolan yaşlar vardı ya… Hani dökemediğin… O yaşları dökseydin ya da bana bir karşılık verseydin… Belki de peşinden gelemeyecektim…” Başını kaldırdı, seyretti Melek’in masum yüzünü.

Kapalı gözleri titriyordu. “Mete’m…” dedi, açıldı gözleri. Damla damla akarken gözyaşları, “İyi ki utandırmışsın beni…” diye fısıldadı.

Ağlayabilirdi. Küçük bir çocuk gibi ağlayabilirdi Melek’in ağzından dökülen kelimelere mukabil. Tercih ettiği; karısının alnına bir öpücük kondurup, “Âmin,” dedikten sonra, albüme bakmaya devam etmekti.

“Yani… Aslında hep merak ettiğim… Şey yani… Şey…”

Anlaşılamaz sözlerini duyduğunda hayranlıkla işlenmiş albümden başını kaldırdı, Melek’in gözlerine bakmaya başladı. Bambaşkaydı onun o utanırken kelimelerine dolanan dili. “Ney yani meleğim?”

“Şey… Hani demiştin ya…”

“Ne demiştim?” Tam olarak neyi öğrenmeye çalıştığını anladığı hâlde, merak ediyordu; Melek o sözleri ağzına alabilecek mi?

“Bec… Biri…” Derin bir nefes aldı içine, karşısındaki adamı kıskandıran, tekrar denedi. “O iş… Hay Allah’ım! Söyleyemedim! İlişki esnasında hiç bayılan olmuş mudur?”

Elindeki albüme odaklanmaya çalışıyordu ama tek amacı sakinleşebilmekti. “Ben senin içine girdiğim her seferinde bayıldığımı hissediyorum,” dedi, devam etti albüme bakmaya.

Sessizlik uzadıkça odaya hâkim olan; şöminede çıtırdayan odunlar ve çevirdiği sayfalardan gelen hışırtılardı, başka bir şey değil.

“Mecazen yani… Öyle mi?” Sesi boğuktu duyduğu müstehcen itirafla.

“Mecaz mı? Pek sanmıyorum…” Bir sayfa daha çevirdi. Görebiliyordu Melek’in sabırsızlığını. “Derman mı kalıyor ben de sanıyorsun?” Albümün son sayfasına geldiğinde, WM’den alınan fotoğraf ve röportaj vardı. Yıllardır uğraşmış, emek harcamış… Ve her şeyden önemlisi… Mete’yi çok sevmişti Melek… Albümü kapadığında gözleri de bir şükürle kapandı genç adamın.

“Kalmıyor mu?”

“Kalmıyor…”

“Öyleyse… Nasıl o kadar enerjik olabiliyorsun?”

Dudaklarına bir gülümseme yayıldı Mete’nin. Melek’in kulağına eğildi, fısıltı tonunda, “Birazdan nasıl olduğunu anlayacaksın hatun,” dedi.

“Neden şimdi değil?” Sesinin tonundaki hasrete kurban olunmaz mı?

Neden şimdi değil?

Haklıydı… Şimdi olursa, onun tadına varabilirdi. Çünkü kendi hediyesini Melek gördüğünde emindi ki, heyecanı sevişmesine engel olacaktı. “Önce sana yiyecek bir şeyler getireceğim. Erkeğin görevi; zifaf öncesi yârini beslemektir,” derken, karşısında kızaran Melek’e gülmekten imtina ediyordu. Yerinden kalktı, karısını alnından öptü. “Hemen geleceğim meleğim.”

Odadan çıkışı, merdivenlerden inişi, meyveleri alışı… Öyle hızlıydıki, Melek’in yanına bir an önce dönebilmek için alacağı nefes vakit kaybı olacaksa, nefes almaz, işine devam ederdi. Portakal, mandalina, muz, kivi. Hepsini muntazam dilimler halinde böldü, büyük bir özenle tabağa yerleştirdi. Üzerine beyaz çikolata sos döktükten sonra Antep fıstığıyla süslediğinde, geriye kalan Melek’e ikram edeceği limon şerbetiydi. İki bardağa hatırı sayılır soğukluktaki şerbetten dökerken tek isteği; karısının beğenmesiydi. Tepsiyi ellerine almadan hemen önce boynundaki papyonu gevşetti Mete.

“Allah’ım… Bu nasıl bir heyecandır?” diye sorgularken kendini, ikişer ikişer tüketiyordu odalarına giden merdivenleri. Odaya girdiğinde Melek, yatağın üzerindeki ceketini askıya asıyordu.

İkisi de kilitlenmiş gibi birbirlerine bakarken, ilk konuşabilen Melek oldu. “Sana smokin çok yakışıyor.”

“Teşekkür ederim, Leydim. Size de gelinlik çok yakışıyor.” Yüzünde, engelleyemediği bir gülümseme vardı. Kapıyı kapadı, elindekini yatağın üzerine bıraktı. Melek’in elindeki askıyı alırken, “Yorma kendini!” dedi, işine engel oldu.

“Yorulmam ki.”

“Yorulursun!”

“Beş gramlık ceketle mi?”

“Hayır! Ayakta dururken.”

“Ah Mete’m… Böyle bir gecede sana söyleyecek tek sözüm var; yahu! Evet… Sen ne dersen evet!” Bu sözleri gayet işitilebilir bir tonla söyleyip, “Yarın nasılsa normal oluruz,”u biraz fısıldar gibi söylediğinde şöminenin önüne doğru ilerliyordu.

Ağzının içinde boğulan kelimelerle, “Sen öyle san!” dediğinde, Melek’i takip ediyordu.

“Efendim?”

“Neden gelinliğini çıkarmıyoruz diyordum. Rahat etmek istemez misin?” Önce Melek oturdu, koltuğu es geçerek yerde duran minderin üzerine sonra Mete. Hazırladığı ikramı, aralarındaki boşluğa koyduğunda, limon şerbetinden bir yudum aldı Mete.

Hataydı!

Melek, “Öyleyse meyveyi boş verip, cukka yatak diyorsunuz yani Mete Ardahan,” dedi, sırtını döndü genç adama. “Hadi! Çözün sizin için özenle dikilen britleri efendim!”

Şerbetin boğazına takılması, Melek’in o tatlı sesinden gülümseme tonunu duyarak muzipliğine şahit olması… An kadar kısa bir vakitti.

“Hay Allah! Bak bak, kuş var!” diyerek, parmaklarını şıklatıyordu ancak Mete’nin başını kaldırmaya mecalimi vardı Melek’i seyretmek dururken…

Sakinleştiği an önce Melek’in elini tuttu, sonra o incecik bedenini kucağına çekti. “Deli sarım…” sözlerini, boynuna öpücükler kondururken aralarda çıkarmaya çalışıyordu genç adam. “Geç otur şimdi karşıma!” dediği hâlde, bir milim bile gevşetmemişti kollarını.

“Mete’m. Gücünün anlattığı bir ömür kollarım da ol. Dilinden dökülenler çok konuşma geç yerine. Ben şimdi nasıl davranmalıyım?”

Dudaklarının arasında birkaç santim vardı. Başını biraz yaklaştırsa, helali olan kızın dudaklarından ilk öpücüğünü alabilirdi. “Ömrüm sana feda olsun meleğim…”

Yutkunduğunda, gözlerini kapadı çok kısa bir süre, kucağından kalkmaya yeltendi. Fısıldayarak, “Meyveyi boş mu versek?” dediğinde, kocasını ayartmaya çalışan bir melekti karşısındaki.

Yastığın üzerine oturttu genç kızı, tepsinin üzerindeki meyve tabağını eline aldı. “Boş verilmez ki… İlk gece âdeti eksik kalır sonra… Aç bakalım ağzını bir tanem.” Sesi ince, ifadesi yumuşacıktı genç adamın.

“Peki…” Başka bir şey söyleyemedi Melek. Boğuk çıkan ses tonu, Mete’nin iradesinde yırtıklar açsa da, dayanacaktı. “Im…” dedi bir iniltiyle, “Bu harika olmuş!”

İradeydi göstermeye çalıştığı, değil mi? Şimdi o inleyen dudaklara yapışabilir, beyaz çikolatayı o dudaklardan tadabilirdi. “Mete’m… Sen de yemelisin… Ah… Bu harika! Im… Ben daha önce böyle güzel meyveler yememiştim!”

İniltileri… Mete’yi soktuğu durumu fark ettiğinde, sesine gelen özgüvenle tahrik eden inceliğiydi. Gözlerindeki, masumiyetle uzaktan yakından alakası olmayan o bakışlar. “Ne yaparsan yap; önce bu tabak bitecek,” dedi, dudaklarına bir gülümseme yayıldı Melek’in çatılan kaşlarına mukabil.

“Öyleyse sen de ye! O zaman daha çabuk biter! Zaten beni besliyorsun ama kendin beslenmiyorsun! Çok zayıflamışsın sen!” Cümlenin sonunda söylediği hakikat, gözlerine inen buğuda gizliydi. Çatalı eline alıp, çikolata sosa buladığı muz dilimini, genç adamın dudaklarına uzattı. “Aç ağzını!”

Kaşlarıyla olmazı vurgularken, sözlerini de devreye soktu genç adam, “Mısın!” diyerek.

“Açar mısın! Oldu mu Mete Bey?”

“Oldu Melek Ardahan.”

Bir Melek yedi, bir Mete’ye yedirdi. Şerbet dolu bardağı eline aldı, bir yudum alıp aralarında duran tepsinin üzerine bıraktı. “Çok güzel olmuş limonata. Kim yaptı?”

“Ben yaptım,” derken, sırf yaptığı şerbeti beğendiği için koşup, ağaca tırmanabilirdi coşkusuyla.

“Tabii, tabii…”

İnanmadığı, yüzüne yayılan gülümsemesinden belliydi. “İnanamadınız sanırım Melek Ardahan?”

Önce boğazını temizledi, sonra Mete’nin aldığı yudumu seyretti. Başını sağa sola sallarken, “İnanamadım Mete Ardahan,” diyordu.

“Sen hazırlanırken, Emine abla tarif etti, ben yaptım. İstedim ki… Sana ikram edeceğim her şey de benim emeğim olsun.”

Gözlerini kapadı, “En sevdiğim kitabın, ezberlemek istediğim sayfası gibisin Mete’m,” diye fısıldadı ve açtı o yeşiline hayran olduğu gözlerini. Limonatadan aldığı yudumla, sakinleşmeye çalışıyordu âdeta, aldığı nefeslerin ritmine yetişmeye çalışırken.

Melek’in henüz bıraktığı bardağı eline aldı, Melek’in dudaklarının değdiği noktayı önce öptü, sonra şerbeti içmeye başladı önceki sahibinin de tadını almak istermiş gibi. “Peki… Sen benim için nesin, biliyor musun?” dedi, bardağı tepsiye bıraktı.

Önce yutkundu, sonra fısıldadı, “Neyim?”

“Kabul olan duamsın…”

Bir gülümseme yayıldı Melek’in dudaklarına, ikisinin muhabbetine mazhar olan bardağı eline aldığında. “Saniye abla; “Peygamberimizin, hanımına sevgisini gösterme yöntemlerinden biri de, zevcesi bardağın neresinden içtiyse oradan su içmesiymiş,” dedi. Sen… İçmekle kalmayıp… Bir de öptün mü Mete’m?”

Sesinden akıyordu hayranlığı.

Mete’ye hayranlığı…

Ne yapmıştı da Melek’in aşkına mazhar olmuştu?

Kimi sevindirmişti de dünyada Cennet nasip olmuştu?

“Seni Yaratan’a kurban olsun Mete’n…” Aralarındaki tepsiyi uzaklaştırıp, kızı kucağına çekti. “Ellerim titriyor, bir tanem. Ellerim kadar bir de kalbim titriyor seni incitirsem düşüncesiyle… Ya incinirsen?”

Endişesi, boğuk çıkan ses tonundaydı genç adamın. Doktor, kesin bir dille Mete’ye izah etmiş olsa da, ya…

“Mete’m… Öyleyse bana bırak…” dedi, arkasını döndü küçük kadını. “Britleri açar mısın yârim?”

Bir şey söylemesi iktiza ediyordu. Söyleyebilirdi de! Bu kadar heyecanlanmasaydı! Elleri uzandı, ilk düğmeyi açmak için ama…

Açamadı!

Bu nasıl bir düğmeydi ki?

“Meleğim? Bu düğmelerin açılabildiğine emin misin?”

“Düğme değiller Mete’m, kapayabildiğimize göre açılmaları da gerekiyor.” Melek durumu izah ederken ilk düğmeyi açtı Mete.

Hem ukala hem de sevimli nasıl olabilirdi bir insan?

‘S*ktiğimin lanet düğme olmayanı!’

“Hmm… Demek düğme değil! Bir tanem, bir fermuar dikseydiniz de iş görürdü sanki.” Hissettiği siniri sesine yansıtmamış olması, büyük bir başarıydı zira, üç dakika olduğu hâlde daha ikinci düğme olmayanı çözebilmişti. Hâli hazırda on sekiz düğme olmayan işkence tanelerine vaktini böldüğünde, nereden bakarsa baksın on iki dakikası şu boktan nesnelere gidecekti.

“Çok haklısın ama… Bir fermuar, damadımızı çileden çıkarmazdı, değil mi?” dedi, omuzunun üzerinden bir bakış bahşetti kocasına. O yemyeşil gözlerindeki parıltıyı, odanın mum ışıklarının aydınlık kattığı loşluğuna rağmen görebiliyordu.

Ve sırf o gözlerin güzelliğine dalıp gittiği için bir dakika daha uzayacaktı âşığı olduğu bedenle yaşayacağı helal vuslatı.

“Yani bu si… Sevimli ufaklıkları… Benim sabrımı denemek için mi kullandınız Melek Ardahan? Öyle olsun.” Açılan üçüncü düğme, öpülecek ten üzerinde güzel bir açıklığa vesileydi genç adamın susuz dudaklarına şifa mahiyetinde. Kürek kemikleri üzerine, ıslak bir öpücük bıraktı karısının derin bir nefes almasını sağlayan, devam etti dördüncü düğmeyi açmaya. Bu, diğerlerinden daha kolay açıldığında bir umut oldu kısa süreli, hemen sonra beşinci düğme olmayanın zorluğuyla ümitleri söndü.

Şeytani bir ses vardı, içinde döndürdüğü tekrarla; tut kopar! Bütün sorunların bitsin, diyordu…

Ne kadar aptal, ne kadar da sabırsız.

Açıldıkça küçük baş belaları, öpücükleri yaşıyordu helal tadında. Boynundan başlayıp sırtında açık kalan her alanı öpüyordu. Melek’in kulağına yaklaştı, nefesini tenine savururken, “Titriyorsun bir tanem… Üşüdün mü?” diye sordu.

*

Üşümüyordu… Yanıyordu alev alev.

“Üşümüyorum, Mete’m…”

Dudakları boynunu yalarken, kelimeleri düzgün bir netlikte çıkaramadı genç kız. “Öyleyse… Kaldığım yerden devam edeyim mi?” diye sordu.

Bu britleri istediğine de, yaptırdığına da, Mete’nin sabrını deneme fikrine de pişmandı. En mantıklısı; basit bir fermuardı, brit değil!

“Ah… Et! Lütfen devam et!”

Devam etti. Sol kulak memesini dudaklarının arasına aldığında, dili altındaki yumuşak noktaları uyarıyordu. Bıraktı, tekrar bonuna indi. Emdiği yerde, hafif bir sızı oluştuğunda, hissetmişçesine bir öpücük kondurdu dudakları, ılık bir nefesle üfledi tenine.

Hangisi daha büyük bir acı veriyordu, çözemiyordu Melek.

Onun sabrını denemek isterken, kendi sabra muhtaç bir duruma düşmüştü, ona mı?

Yoksa, teninde onun ıslaklığı varken, ateş dolu bir nefesle titrerken iniltisini bastırmaya çalışması mı?

Bilmiyordu.

Dudakları teninden uzaklaştığında iki duyguyu aynı anda yaşadı;

Yokluk ve rahatlama.

Nihayet sonuncuyu da açtı, kulağına eğilip, “Dizlerinin üzerinde dur bir tanem,” diye buyurdu.

Aldığı emre itaatsizlik, aklının ucundan bile geçmiyordu Melek’in, dizlerinin üzerinde yükselirken. Gelinliği, yerde yığın olarak kaldığında, Mete ayağa kalktı, genç kızı da belinden tutup kaldırdı. Sırtı, kocasına dönük olduğu hâlde beklerken, Mete’nin elleri kollarını kavradı, bedenini göğsüne yaslayıp, kulağına fısıldadı, “Helalimsin artık,” sözlerini.

“Çok şükür.” Dudaklarından dökülen, boğuk ses tonuyla çaresiz iki kelimeden ibaretti.

Bedenini bedenine biraz daha yaklaştırdığında, nefes alıp verişlerini teninde hissedebiliyordu yakıcı bir etkiyle. “Şimdi ne yapmalı ki? Giymişsin de incecik bir şey! Aldın aklımı benden!”

Kocaman elleri, kollarından yukarı acıtan bir yavaşlıkla çıkarken umurunda değildi Mete’nin Melek’i düşürdüğü durum, titreyişi, çaresizliği. O elleri omuzlarına çıktı, “Muhteşemsin meleğim…” diyerek. “Sana hediyemi… Daha sonra verecektim… Ama bu… Bize yakışmaz, değil mi meleğim?”

Ne yani! Vuslatı mı erteleyecekti? “Benim için sakıncası yok Mete’m… Ben seni bana verilen hediye kabul ediyorum. Bırak kavuşayım!”

“Önce… Hediye…” dedi, buruk ses tonu, Melek’in aklındaki şehvani düşünceleri dağıtırken. Üzerinde tülün inceliğinde, uçuk pembe bir kombinezon vardı, önünde naif renklerde dantelleri olan. Odanın sıcaklığına rağmen, Mete’nin bakışları altında titrerken oturdu koltuğa, yanağını okşayan eli öptü. “Mücevher ya da pahalı hediyeleri sevmeyen sevdama ne verebilirdim? Yirmi üç mayıs günü… Ömer geldi, seninle ilgili her şeyi anlattı. İşe gidiş saatlerini, gün gün bildirdi bana. Kaldığın yurdu adıyla bilmemin tek nedeni, Ömer’in sağladığı bilgilerdi…”

Gözleri gözlerinde, eli sağ yanağının üzerindeydi. Önünde diz çökerken, aklında o günlerde yaşadığı bilinmezliğinde boğulduğu sorular vardı Melek’in. Mete’nin önemsemediğini ya da önemsemeyeceğini düşünürken, Melek’i merak edip, araştırmıştı. “Sonra, Mete’m?”

“Sonra… Aileni anlattı… Cenazelerin Türkiye’ye getirilemeyişlerini…” dedi, ayağa kalktı. Dolabın içine doğru yürürken, omuzlarını seyrettiği adama bakıyordu, kuruluğunu tehdit eden, gözlerini yakan sızıya rağmen. Bir dosya aldı, saatlerinin bulunduğu çekmeceden ve geri geldi onu bekleyen karısının yanına. “Meleğim… Bu sana düğün hediyem.”

Elindeki dosyayı Melek’in dizlerinin üzerine bıraktığında, alamadığı nefesler ciğerlerini dağlıyordu. Şöminenin sağında duran koltuğu, Melek’in karşısına çekti, oturdu. “Mete’m…” Sözlerinin devamını getiremedi.

Mete’nin, kendisi için yaptığına inanamıyor, hıçkırıklarla ağlamaktan endişe ederken kocasına da teşekkürlerini sunmak istiyordu.

Yapabildiği ise; dosyayı eline alıp, açmaktı büyük bir asaletle. Yan yana duran iki mezarın fotoğrafı vardı dosyanın ilk sayfasında. Parmakları fotoğrafın üzerinde dolaşırken, farkında bile değildi nefesini tuttuğunun. Baktıkça kalbine yayılan bir huzurdu anne ve babasının ait oldukları yeri görmek. “Mete’m… Anneannemi bulduğunda da bir dosya vermiştin bana… Benim kayıp hayatımı bulan yârim… Ben sana nasıl teşekkür edeceğim?”

Sözleri fısıltıdan ibaretti. Bir sayfa daha çevirdi, oradaki insanların, anne ve babasına olan sevgisini gördü bir fotoğrafta. Poloroid fotoğraf makinesinden çekilmiş küçük boyutlu fotoğrafta, babası küçücük bir bebeği muayene ederken, annesi yaşlıca bir adama iğne ile enjeksiyon yapıyordu. Bebeğin annesinin Yusuf’a olan bakışları da görülüyordu fotoğrafta, yaşlı adamın yanında bekleyen siyahi gencin Zeynep’e olan minnettarlığı da.

Yedi yıldır, ne böyle bir fotoğrafın varlığından haberdardı, ne de o insanların anne ve babasına olan sevgilerinden. “Onları çok seviyorlarmış, Mete’m… Baksana!” derken, eline aldı fotoğrafı, Mete’ye çevirdi.

Ağlamıyordu genç kız. Düğün gecesinde bir bayram yaşıyordu kocasının sayesinde. Yedi yıl sonra, elinde anne ve babasına ait bir varlık kanıtı tutuyordu işte.

“Seviyorlar meleğim… Hâlâ seviyorlar. Hiç kimse unutmuyor, Yusuf ve Zeynep doktorun o yoklukta neler yaptıklarını.” Sesi boğuktu Mete’nin. Melek, garip bir sevinç yaşarken, Mete’nin bu denli hüzne düşmesi rikkatine dokunsa da algısı dile getirmeye kapalıydı şu an için.

Çevirdiği bir diğer sayfada bir flash bellek vardı nedenini anlayamadığı. “Bu nedir?” diye sordu, Mete yerinden kalktı. Bilgisayarı açıp, masanın üzerine yerleştirdiğinde, Melek’in seyredebileceği pozisyona getirdi. Flash bellek yerini aldığında, içindeki videoyu oynattı Mete, başladı görüntüler akmaya. Ömer’in yanında, siyahi bir kadın vardı, insanlarla konuşan. Soran ve cevaplarını tercüme eden.

Ömer; “Nasıl bir yardımı oldu size, doktor Yusuf’un?” diye sordu, yanında duran orta yaşlarını yaşayan kadına.

Kadın, önce kameraya baktı gözlerinde minnet dolu bir bakışla, sonra başladı konuşmasına. Onun sözlerini anlayamıyordu… Fransızca bilmemesi belki de hayatında ilk kez dert oluyordu Melek’e. “Keşke Fransızca konuşabilseydim… Oraya gittiğimizde bir tercüman olmaksızın o insanlarla konuşabilirdim o zaman.” Döndü, Mete’ye baktı. “Görüyor musunuz, Mete Ardahan? Hiçbir şüphem yok yârimin beni oraya götüreceğine dair,” dedi, yine devam etti izlemeye.

Kadının cevabını tercüme ederken, pür dikkatti siyahi gencin dudaklarından dökülenlere. “O salgın zamanı henüz on bir aylık olan bebeği, şimdi ilkokul çağında çocuk. Adını Yusuf Yakut vermiş hanımefendi, çünkü onu kurtaranın Yusuf Yakut olduğunu söylüyor. Ve eklemeden geçmediği; “daha önce bize yardım için gelenlerin bizden izinsiz gözlerimizdeki korneaları aldığına şahit olduk. Ücretsiz katarakt ameliyatı diyerek girmişti benim annem o ameliyata, kör olarak çıktı. Biz, beyazlardan korkan siyahlardık… Yusuf ve Zeynep Yakut’a minnettarız. Bizim dindaşlarımız bizi soyarken, onlar gece gündüz demeden salgının yayılmasını önlemeye çalıştılar.”

“Kadın… Çok… Cesur. Eğitimsiz birine benzemiyor,” diye fısıldarken, kendini oyalama derdindeydi Melek. İçine yayılan sevinç ve coşku, anne ve babasının iyi kalp taşımalarına, insanlara ettikleri yardıma, riyasız sevgilerine ve bu insanlara karşı gösterdikleri dostluğa karşı bir onur duygusuydu.

“Bu kadın öğretmen, bir tanem. İlkokul öğretmeni. İmkânsızlıkların içinde, otuz beş öğrencisine kendi çocuğu da dahil, eğitim vermeye çalışıyor.”

“Doğu’da yapımına başlanan dört okulumuz var… Onlar için de ne gerekiyorsa yaparız, değil mi Mete’m? Anne ve babam kadar fedakâr olamasam da en azından onlar için, hastane, okul ve belli ki yetimhaneye de ihtiyaçları var… Bunları yapabilirim değil mi?” Derin bir nefes aldı içine dolu dolu. “Peki… Ne zaman gideceğiz?”

Soru, kalbini yakıyordu Melek’in. Ya hamileliği, gidişine engel olursa? Ya doğum gerçekleşene kadar gidemezse? Üçüncü dünya ülkelerine istenildiği an, bilet alıp gidilemiyordu, onu biliyordu. Peki nasıl gideceklerdi?

“Sakin ol bir tanem,” dedi, ellerini, o büyük ellerinin arasına aldı. Sessiz gerçekleştiremediği sorularının Mete’ye ulaşmış olması iyiydi. “Pazartesi günü doktorundan haber gelecek bize. Onay verirlerse de bir aşı olacağız, on gün sonra da yola çıkabileceğiz.”

Tane tane anlattığı gerçeklerden kalbine oturan, on güne kadar gidemeyecekleri oldu. Bencillikti hüznü. Mete ona ailesini vermişken, on günlük bekleyiş mi zor gelecekti? “Beklerim,” dedi, bilgisayarı kapadı, yerinden kalktı. “Sen yanımda olduktan sonra, beklerim. Nasıl bir düğün hediyesidir bu? Hangi mücevher ya da hangi dünya nimetiyle ölçülebilir ki? Orada… Birileri var… Benim haberim bile yokken anne ve babamın ismini yâd ediyorlar. Doğan çocuklarına… Onların ismini veriyorlar.”

Mete’nin ellerini ellerinin arasına aldığında, kocası söz beklemeksizin ayaktaydı. Kollarını boynuna doladı, bedenini bedenine yasladı. “Seni bana nasip edene şükürler olsun sevdiğim,” dedi, sözlerini kocasının dudaklarına kondurduğu öpücükle mühürledi.

*

Asla Mete’yi şaşırtmaktan vazgeçmiyordu. Yaşadığı hüzne teselliyi Mete’nin kollarında ararkenki tatlılığı, bu dünyada Mete’ye sunulmuş en güzel nimetti. Şükrünü yapmaya yetecek gücü yoktu bu fani bedeninin.

Şimdi sol kolunun üzerine başını yaslamış, bütün masumiyetiyle uyurken bile, Mete’nin bedeninde bambaşka etkilere neden oluyordu o güzelliği. Günlerdir, haftalardır hasret kaldığı bedende vuslata ererken, daha önce almadığı zevki nasip ediyordu Yaratan, helal dairenin keyfiyetinde.

Bedenleri kavuştuğu an, Melek’in gözlerinden akan damlaların düşüncesiyle şehvet ateşi bütün bedenine yayılıyordu silbaştan.

Bir gerçek vardı; Melek…

Mete’nin Melek’e doyamayacağı ise… Esas olandı.

Düğün Sabahı

Melek’i ne kadar süre seyrettiğinin hesabını yapamamıştı Mete bir vakit uyuya kaldığında. Gözleri yaşadığı saadetin külfetiyle uykuyu kendine haram ederken, Melek’in yanında duyduğu huzurla, o sallanan sandalyede uyumasına vesileydi belki de.

Keraat vaktinin habercisi kuşlar, ötüşleriyle vakti süslerken arabadan indi, evden içeri girerek salona doğru ilerledi. Sessiz sedasız, bom boş gözlerle Boğaz’ı izleyen ablasıyla karşılaştığında, Emine elinde telefon olduğu hâlde endişe dolu gözlerini kırpmaksızın manzaraya bakıyordu.

“Emine abla, ne oldu?” Ve  belki de hayatında ilk kez Mete’nin sesine cevap vermiyordu. Uzandı, ablasının omuzuna dokundu. “Ablacığım… İyi misin?”

Gözlerini Mete’ye çevirdiğinde Emine, içinde titreşen yaşları görebiliyordu genç adam.

“Mete… Oğlum… Ben… Birileri bana şaka mı yaptı anlayamadım…”

İyiden iyiye tedirgin olan Mete, Emine’yi koltuğun üzerine oturttu, önünde diz çöktü. “Anlat abla!”

Ablasını kasten ya da kazara üzecek herhangi bir insanı, gözünü kırpmadan boğardı. Şimdiyse elinde, beklemekten başka bir şey yoktu.

“Ada… Benim ölen kardeşimin kızıymış… Nasıl oluyor? Kardeşim gencecik yaşında, doğumu yaparken öldü. Peki benim kardeşim öldü dediklerinde masum bebeğimizi neden bize vermediler? Mete! Oğul! Bunlar ne diyorlar evlat?”

Gözlerinden tek damla yaş akmasına izin vermeyen Emine’nin sözleri, Mete de bir yangına dönüşürken, ona ne diyeceği, nasıl teselli edeceği sırdı dudaklarında. “Abla, telefondaki tam olarak ne söyledi?”

” “Kız kardeşiniz Almanya’da öğrenim gördüğü Charité Üniversitesi’nde yaptığı doğum sırasında hayatını kaybetmişti. Bilinmeyen bir nedenle doğan çocuk kaçırılmış, Türkiye’de, Gölcük’te bir aileye verilmiş.” Söyledikleri bunlar ama… Kapamadan önce bir şey daha söyledi… “Bu araştırmanın yapılmasını isteyen kişinin amacı size değil, Ada Hanıma olan vefa borcuyla yardım etmekti ama işin içinde siz de varsınız.” Ada… Benim yeğenim mi yani?”

Emine, Ada’yı gördüğü an sevmiş, bir anne şefkatiyle sahip çıkmıştı ama bu… Başka bir meseleydi. “Bunu öğrenmenin tek yolu Ada’ya gitmek… Cevat senin yanında olacak… Düğün biter bitmez Los Angeles’e gidiyorsunuz,” dedi, telefonunu eline aldı.

“Dur oğul!”

“Cevat içeri gelir misin, hâlletmemiz gereken bir mesele var,” dedi, iki dakika sürmeden Cevat karşısındaydı.

“Oğlum… Gerçek midir sence?” Emine’nin gözlerinde bir şaşkınlık, ses tonunda bir ümitti sorduğu soru.

“Allah bilir abla fakat neden böyle bir konuda yalan söylesin artık o her kimse? Cevat, Ada’ya ulaş, yanına gideceğinizi haber ver.”

“Emredersiniz. Başka?”

“İlk günden bugüne daima yardımını gördüm… Şimdi de hâyırlı bir işe vesile olacaksın.”

“İnşAllah.”

Daima güveneceği, hayatını ise gözünü kırpmadan emanet edeceği Cevat, ablasının da yardımına koşacaktı.

Düğün kalabalığının ardından Emine ile vedalaşırken, anne şefkati taşıyan yüreğinden duaları ulaşıyordu iki gence. “Ben sizi evlendirdim yavrularım. Sizin birbirinize helal oluşunuza da şahitlik ettim. Dualarım sizinle. Birbirinizi bir ömür üzmeyeceksiniz… Hep sevecek, daima birbirinize sahip çıkacaksınız.” Melek’in eli, Mete’nin eli… Sımsıkı tutuyordu avucunun içinde.

“Ablacığım. Bizim dualarımız da seninle. Ne olduğunu öğrendiğinde, bize de haber ver,” dedi, Emine’nin elini öptü meleksi karısı. Ne, Ada yüzünden yaşadıkları umurundaydı, ne de Emine’nin öldü denilen yeğenini bulmasından başka bir mesele.

Kini yoktu ki Melek’in.

“Allah’a emanet ol abla. Haber verirsin bize.” Mete de öptü ablasının elini.

“Kurban olur ablanız sizi Yaratan’a. Veririm elbet. Önce… Ada ile konuşayım hâyırlısıyla.”

Bu işin altından bir şekilde Kerem ya da Yıldırım hatta ikisi de çıkarsa, hiç şaşırmazdı, Mete. Emine, Cevat eşliğinde arabaya binerken, heyecanı o hiç durmadan dualar okuyan dudaklarından belliydi.

O An

Ne kadar süredir Melek’i seyrettiğinin farkında bile değildi. “Mete’m…” fısıltısını, o dudaklardan duyana kadar.

“Efendim, bir tanem?”

“Bir parça aşk… Çok tatlı, değil mi?” dedi, belli belirsiz.

Tenine yayılan ısı, gözlerini sızlatan his… Neyin nesiydi? “Öyledir, bir tanem…” Neyden bahsettiğine dair, en ufak bir fikri yoktu genç adamın. Turta dükkânından bahsediyor olamazdı herhâlde, değil mi?

Başının duruş açısını, kolunun üzerindeki en rahat yere göre ayarladı, mırıldanarak konuşmaya başladı. “Papatyalardan bir taç ördüm, beğendin mi? Bence de gülüşü çok güzel… Dizlerime yat Mete’m, saçlarını okşayayım… Burası çok güzel… Çimenlerin kokusu, içimi açıyor…”

Az önce tenine yayılan ısı, ürpertiye dönüştüğünde, Melek’in mırıldandığı rüyayı birkaç ay önce, bir hastane yatağında gördüğüne yemin edebilirdi.

“Meleğimi bana yazan, helal eden… Bu sevgiyi ve bu vuslatı yaşattığın için… Sana şükürler olsun…”

Gözlerinden akan yaşları sağ eliyle sildi, Melek’in alnına aşk dolu bir öpücük kondurdu.

Huzurda Melek’te idi, mutlulukta…

Candan Öte ~ 52 | Helal” için 6 yorum

  • 27 Ekim 2018 tarihinde, saat 11:23
    Permalink

    Ya nasıl güzel seviyor Mete:) Ya işte Melek Hanım zaten Yuldırımın sana pijama giydirmesini asla unutmadım asla da unutmayacağım:) Ben sonuna kadat Meteciyim arkadaşşşşş:) Adam hep haklı???

    Yanıtla
    • 28 Ekim 2018 tarihinde, saat 09:31
      Permalink

      ? yaaa unutmayan birini daha tanıyorum

      Yanıtla
  • 27 Ekim 2018 tarihinde, saat 11:28
    Permalink

    Ya işte Melek hanım böyle severler Mete Bey:) Ama ben onun yerin de olsam Yıldırım’ la ikiniZi bir güzel paket yapardım sana aldığı adaya gömerdim ikinizi de?? Bu arada Meteye söylicem seni dicem ki Mete bu Yıldırım Meleğe pijamasını giydirdi ben bunu asla unutmam ve kaç sene geçti hala unutmadım Lütfiyem???

    Yanıtla
    • 28 Ekim 2018 tarihinde, saat 09:32
      Permalink

      ??? sen çok yaşa emi Büşram

      Yanıtla
      • 29 Ekim 2018 tarihinde, saat 19:43
        Permalink

        Amin bitanem hep birlikte inşallah:) Unutmayan biri de eşindi değil mi sanki öyle hatırlıyorum?

        Yanıtla
        • 29 Ekim 2018 tarihinde, saat 21:08
          Permalink

          aynen oydu =)

          “sinir oluyorum o yıldırıma zaten der. o kim köpekki kızın pijamalarını giydirdi filan ??

          Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir