Candan Öte ~ 50 | Kına

“Mete Ardahan. Bazı çevreler, babanızın çok genç ve deneyimsiz bir öğrenciye, bu iş yükünü bırakmış olmalarını eleştiriyorlar. Sizin bu konuya ilişkin bir cevabınız var mı?”

“Aslına bakarsanız diplomamı alıp, yüksek lisansımı tamamladım. Yani öğrenci değilim. Babamın yanında yıllardır çalışıyorum. Bana verdiği her görevi istisnasız yerine getirdim. Eğer ki bir başarısızlık ya da işlerde bir gerileme olduğunu görürsem, velev ki aylık fizibilite raporunda bir düşüş ya da herhangi bir müdürümüzden bir memnuniyetsizlik rapor edilirse ben o ay istifamı kendim veririm. O merak eden çevrelere duyurulur. Gönüllerini ferah tutsunlar.”

“O aylık raporlarda görünen sadece başarılarınız oluyor. Üsküdar Sahili’nde bulunan Sergüzeşt’ten de bu başarınız görülebiliyor aslında.”

“Görmek isteyenler görebiliyor, değil mi?”

“Kesinlikle haklısınız! Babanızla, baba oğuldan ziyade bir ağabey kardeş ilişkisinde olduğunuz biliniyor. Birlikte en çok neler yapıyorsunuz özel hayatınızda?”

“Boşluğunu bulduğumuz her an ringdeyiz. Manevi kardeşim Fuat, babam ve birkaç arkadaş. Allah ne verdiyse dövüştüğümüzde bizim için günün yorgunluğuna nokta koymuş oluyoruz…”

Albümün kapağını kapamadan önce parmakları, derginin usta fotoğrafçısı tarafından çekilmiş fotoğrafın üzerinde geziniyordu. O güzel gülümsemesini ebedileştiren fotoğraf, albümünde ilk sayfayı süslüyordu. Onunla kendince tanışmış olduğu ilk fotoğraf. Beş yıl önce arkadaşının yatağı üzerinde, o gün yaşadıklarına ağlamamak için kendini tutarken gördüğü dergide, kapağını süsleyen adama âşık olmuştu.

Ve üç gün sonra adamla evleniyordu.

Anne ve babası öldükten sonra, onca günaha rağmen Allah nasıl bırakmıyordu, nasıl sevmeye devam ediyordu? Bazen bir insana yapılan en ufak hata bile, o insan tarafından unutulmayıp, sürekli hatırlatılırken, kâinatın yaratıcısı nasıl bu kadar affedici insanoğluna karşı?

“Sana şükürler olsun, Allah’ım.” Bu fısıltısıyla kapadığı albümü, bordo kadife kaplı, albümden on kat ağır bir kutunun içine yerleştiriyordu. Kutunun kapağını kapadığında iki parmak kalınlığında gümüş rengi bir kurdeleyi kutuya sarıp hediyesini süslüyordu.

Her şeyi olan bir adama ne verebilirdi ki başka?

Ona olan aşkından başka hiçbir şey veremezdi.

Mete’nin melodisi çalarken telefonda, yakışıklı simasını seyre dalıyordu an kadar kısa bir süre hemen ardından, “Efendim, aşk?” diyerek cevap veriyordu.

“Meleğim. Nasılsın?”

Duyduğu ses mutluluğuna etki ederken gülüşlerini serbest bırakıyordu Melek. “En son yarım saat önce konuştuğumuzdan bu yana… Hmm… Sanırım daha iyiyim. Senin için bir düğün hediyesi hazırladım. Paketledim ve bitti.”

Hiçbir ses yoktu telefonun diğer ucunda. Ne bir ses, ne bir nefes.

“Mete’m?”

“Meleğim…”

“Telefon kapandı sandım.”

“Hayır… Sen bana düğün hediyesi hazırladın. Hediyeye değil de düğünümüz fikri beni bitiriyor, meleğim.”

“Şimdi… Söylediğin şahane ancak üzdü be canım! Bu hediyede yılların emeği var.” İçinde kopan sitemin bir kısmı söz olup taşarken, tutamadığı dudaklarını ısırmak zorunda kalıyordu Melek.

“Ah meleğim. Bazen sırf beni delirtmeye uğraştığını düşünüyorum. Bir tanem. Sen bana Rabb’imden hediyesin zaten. Hediyenin hediyesi fikri ifrat geldi bir an bu fani adama.” Bir sessizlik oldu hemen sonra, “Yıllardır?” diye sordu boğuk bir ses tonuyla.

“Söylemedim farz etsek… Niye aramıştın beyim?”

Bey. Eş. Koca.

“Bana güveniyor musun?”

“Herkesten çok.”

“Bugün öğleden sonra yurt dışına çıkacağım. Yarın yanına geri geleceğim.”

İki tarafta da bir sessizlik olduğunda ancak anlayabiliyordu Melek cevap beklediğini.

“Yani bugün, bu akşam yanımda olmayacaksın?”

Elinden geldiğince sitemsizdi ses tonu.

“Evet, meleğim.”

“Peki… Mete Bey, lütfen anlamama yardım edin. Düğünümüze üç gün kala gitmenizin nedeni nedir?”

“Birkaç neden var. Hangisinden başlasam acaba anlatmaya? Hmm… Davut abi ve Saniye ablayı hiçe sayıp senden ayrı yatmak istemeyişime dayalı çılgınlığımla seni kaçırma fikrini mi? Yoksa Abu Dabi’de beğendiğin arazinin anlaşmasını Seyit ile imzalamaya gitmek zorunda oluşumu mu? İstanbul’da geçmeyen vakitle huzursuz olup kendimi Ortadoğu’ya vurmamı mı?”

Yalnızca teslimiyetti kalbinden dudaklarına ulaşan, “Sana güveniyorum,” derken.

*

“Sana güveniyorum.”

Zaman yine dururken duyduklarının güzelliğiyle, gözleri kendiliğinden kapanıyordu. “Seni yaratana kurban olurum ben meleğim.”

“Bir deve de iş görebilir bence.” Tatlı gülüşlerini duyabiliyordu.

“Meleğim. Şeref mi duymalıyım, bir öküz ya da keçi değil de, deveyle mukayese edildiğim için?”

“Ben öyle bir şey demedim,” dediğinde, kahkahası Mete’nin kalbine doluyordu. “Sadece… Sana nasıl kıyarım, Mete’m. Şimdi seni büyük baş olarak hesaplasak mal mülk cihetinden, yani tekabül edebilecek bir bufalo olabilirdi bir de deve. Hangisiyse sen daha iyi bilirsin.”

O böyle gülsün… Varsın dünya malı isteyenlerin olsun.

“Sonra yine ararım. Rabb’im seni benim için korusun.”

“Tamam devem… Ah affedersin! Mete’m.”

Hâlâ gülüyordu.

“Bana bak! Senin temiz bir sopaya ihtiyacın var. Kocasına deve diyor! Utanmaz! Nerede o eski, itaatkâr eşler?” Sesinin tonuna vermeye çalıştığı sitemde ne kadar başarılıydı, bilmiyordu.

Melek’in muzip sesini duyduğunda başarısının değerini de görmüş oluyordu. “Affet. Çok tevbe. Mete Ardahan hazretlerini kızdırmak istemem. Çok… Çok tevbe.” Sıfır!

“Davut ağabey ve Fuat bekliyor, edepsiz kız! Allah’a emanet olun bebeklerim.” Dokuz ay bir mucizeyi yaşayacaktı Mete. Melek’in içinde bebeği olacaktı.

“Bekletme ağabeyleri. Görüşürüz.”

Mete, belki son bir söz daha söylerdi. Tabii Melek telefonu kapamamış olsaydı.

“Bitti mi birader?”

Fuat ve Davut, Süleymaniye Camii’nin girişinde, Mete’nin telefon konuşmasını beklerken, Davut’un yüzünde mütebessim, Fuat’ta ise dalga geçmeye hazır bir ifade vardı.

“Bitti birader!” dedi montunu ve ceketini çıkarıp, Fuat’ın üstüne attı. Gömleğinin kollarını kıvırırken, “Görüyor musun abi? Bu adamdan neler çekiyorum,” diye isyan ediyordu.

“Görüyorum kardeşim. Allah muhabbetinizi arttırsın. Hadi sıraya geç yoksa şadırvanda yer bulamayacaksın.” Davut’un tavsiyesiyle, Mete abdest alanların yanına ilerliyordu.

İkide Abu Dabi’ye hareket edecekti uçakları. Fuat, Cevat ve Mete. Melek’in beğendiği arsada başlayacak olan inşaatın sözleşmesi yapılacak ve imzalar atılacaktı. Sıra ona geldiğinde, abdestini aldı ve ihtişamıyla Öğle Namazı cemaatini karşılayan Süleymaniye Camii’ne girdiler.

Mimar Sinan’a verilen ilham mıydı bu muhteşem yapıya kışın sıcak yazın serin olma lütfunu bahşeden? Ya da caminin bir ucundan diğer ucuna gidecek olan sesi hiçbir ses sistemi teçhizatına ihtiyaç bırakmayacak şekilde tasarlattıran? Dört minareli, Osmanlı’nın ihtişamına müsavi camii şu an Öğle Namazı Cemaati’ni karşılıyordu. Namaz bittiğinde cemaat yavaş yavaş dağılırken Mete, “Abi. Biz Yeşilköy’e geçeceğiz. Çocuklar nereye istersen seni götürürler,” diyordu.

“Allah yolunuzu açık etsin kardeşim. Ben eski arkadaşları ziyaret edeceğim. Çocukları yormaya gerek yok.”

Mete, her ne kadar ısrar ettiyse de bir şey değişmiyordu. Davut, kimseye zahmet vermek istemeyecek kadar alçak gönüllü bir insandı.

“Son durum nedir?” diye sordu Fuat, arabaya yerleştiklerinde. İstanbul’un trafiği öğlen saatlerinde de gösteriyordu kendini. “Ömer istediğin gibi bir şey getirebilecek mi sana?”

Pencereden akan manzaraya bakarken, “İçişleri bakanlığından bir bürokrat çok yardımcı olmuş. Fahri Konsolos da sunabildiği bütün yardımları önlerine sermiş. Adam, Türkiye’den gelen insana hasretmiş meğer. O yıllarda tıbbi yardım gören köylere gitmişler beraber. İnsanlara “Zeynep ve Yusuf” demesi yetmiş, Fuat. O insanlar, yedi yıl geçmesine rağmen hâlâ unutmamışlar. Meleğimin annesi de babası da… Onlarda bir melek olarak anılıyor oradaki insanlarca,” dedi. Sözleri kendi içini yakıyordu.

Bir Melek bırakmıştılar kendilerinden geriye. Bir Melek.

“Yani?”

“Yanisi… İstediğimi buldum, çok şükür. Meleğime ondan daha değerli bir düğün hediyesi bulamazdım herhâlde.”

*

Bu işi Abu Dabi’ye gelmeden de bitirebilirlerdi fakat; o zaman o çok meraklı rakipleri; Arapları önemsemiyor. Sözleşme bile aracılar arasında imzalanmış, gibi basiretsiz ifadelerle bu ortaklığı lekelemeye çalışabilirlerdi. Mete’nin ise böyle gereksiz bir mübalağaya sabrı yoktu.

Uçak piste yaklaştıkça havaalanında bekleyen protokolü görebiliyordu. Oldukça kalabalık bir karşılama ile Seyit Abdullah hazır bekliyordu.

“Çok yoruldunuz Meyra. Bu gece iyi dinlenin. Yarın sabah görüşürüz,” dedi, uçaktan ayrılmadan hemen önce.

Fuat’ın yüzünde bir gülümseme, Cevat’ın ise olgun kişiliğinden yansıyan bir takdir görebiliyordu.

“Bir Melek nelere kadirmiş Cevat abi, görüyor musun?”

Fuat’ın alay dolu sözlerine mukabil, Cevat’ın sessiz olgunluğu vardı başını kabulünü gösterircesine eğerken.

“Bir Melek; boş konuşan kardeşine dahi tebessüm edip; Allah ıslah eylesin, dedirtiyor,” dedi merdivenleri seri adımlarla inmeye başladı.

Arkasından Fuat’ın, “Helal olsun,” dediğini duysa da dönüp bakmıyordu.

Seyit Abdullah elini uzattığında, olabilecek en sıcak karşılamayla karşılıyordu, misafirlerini. “Hoş geldiniz sayın Ardahan. Hoş geldiniz sayın Çakıroğlu. Sizi bu topraklarda karşılayabilmek ne büyük şeref.”

Aklı Melek’te olduğu hâlde, Seyit’in anlattıklarını ilgiyle dinliyordu.

Akıl…

Melek kapısına gelip; “Benimle evlenir misin Mete’m..” dedikten sonra aklı başında mıydı? Şimdi akşamın karanlığını aydınlığa çeviren şehir ışıklarıyla ilerliyorlardı Seyit Abdullah’ın ayarladığı toplantı mekânına doğru. İmzalar atılacak, akşam yemeği yenecek ve kendileri için ayrılmış suitlerinde sabaha erişmeyi bekleyeceklerdi. Mete için beklemek, kardeşleri için dinlenme olacaktı herhâlde.

Aklı başında hangi adam düğün arefesinde bir iş toplantısını sebep göstererek sevdiği kızdan uzaklaşmak isterdi ki?

Düğüne üç gün kala patlamamak, Melek’i alıp kaçmamak için İstanbul’dan ayrılması şarttı. Vakti olsaydı, Demokratik Kongo’ya gider Melek için düğün hediyesini elleriyle hazırlardı. Ömer’in elde ettiklerini Melek’in önüne serdiğinde ondan gelecek tepkiyi öylesine merak ediyordu ki… Ne yapacaktı? Nasıl karşılayacaktı. Anne ve babasına ait…

Sorularının cevabına üç gece sonra kavuşacaktı. Ömrüne yazılmış kaderi vuslata erecekken Mete’nin tek yapabildiği, “Şükürler olsun,” diyerek teşekkürünü sunmaktı.

*

Her işleri bir acele, bir sıkıntıydı. Gelinlik büyük ölçüde şekillenmişti fakat sonraki gün kına gecesi vardı. İhtişamlı bir otelin balo salonunda olmayacaktı düğünleri. Anne ve babasından yadigâr, Tarabya’daki evde olacaktı. Emine ile konuşurken her şeyin mükemmel olduğundan bahsediyordu. “Hiç endişelenme kızım,” diyerek Melek’i teskin etmeye çalışıyordu.

Kusursuzluk gibi bir sıkıntısı yoktu, Melek’in. Tek derdi düğünleriydi, başka bir şey değil.

Şimdi yemek hazırlığı yaparken, içeride Nebahat, Şule, Ayşe, Feride, Tülay, Saniye ve hatta Şahika’nın sesini duyabiliyordu. Hepsi kına gecesinden önce harıl harıl gelinliği bitirmeye çalışıyorlardı.

Verdikleri emeğin hakkı ödenemezdi herhâlde. Isınan yemeklerin altını kapayıp, taslara çorbaları servis ettiğinde, terzi atölyesine dönmüş salona gidiyordu yüzünde mutlu bir tebessümle. “Hanımlar, yemek haz…” demeye çalışırken gördüğü manzara karşısında cümlesini tamamlayamıyordu. “Bitti mi?”

Ayşe’nin elleri arasında duruyordu gelinliği. “Bitti sayılır. Yemekten sonra bir daha deneyeceksin ve son rötuşlarını yapacağız.”

Feride ve Tülay’a döndüğünde, gözlerinden okunuyordu Ayşe’nin memnuniyeti. “Siz bir atölye açın. İki günde bir böyle bir gelinlik yapsanız, altı ya da yedi bine satsanız. Oh… Vallahi köşeyi döneriz! Ben de çırağınız olurum. Şımarık müşterilerle baş etme başkanı Şahika olur.” Söylediği fikri beğenmişçesine, “Evet. Kesinlikle öyle yapmalıyız,” diye onay veriyordu son olarak kendi kendine.

“Çok affedersiniz küçük hanım da! Ben neden yokum acaba bu planın içinde?” derken, ellerini beline dayamış, muzip bir ifadeyle sitem ediyordu Şule.

“Şulelerin en tatlısı. Sen de terzi olursan bizim turta dükkânımız ne olacak acaba?”

“Tamam. Affettirdin kendini. Hadi gönlüm oldu şimdi.”

Hanımlardan keyif dolu gülüşler duyulurken, Melek’in aklı diktikleri muhteşem gelinlikteydi. Öyle zarif bir görüntüsü vardıki… Kalbi yemekten sonrayı beklemeyip hemen giymek istiyor, midesi ise kesinlikle yemek yemesini haykırıyordu guruldayarak.

“Oy benim kuzum çok acıkmış,” dedi elindeki gelinliği koltuğun üzerine yaydı Ayşe. “Hadi hanımlar, meleğim acıkmış.”

Keyif dolu kahkahaların eşlik ettiği masada yemeklerini yerken, bu masada anneannesinin de olmasıyla ne kadar mutlu olabileceği gerçeği gözlerine doluyordu. Birkaç ay önce yine bir düğüne hazırlanırken yanlarında Hale ve Semra da vardı… Gözlerine yaşların yakıcılığı dolmaya başladığında etrafı inceliyordu Melek.

“Meleğim, hızlı başladın çabuk durdun. Yesene hadi!” Ayşe, Melek’in çatalına salatalık turşusunu batırarak, Melek’in dudaklarına uzatıyordu.

Ağzına kadar gelen nimeti geri çeviremezdi. “Teşekkür ederim, canım.”

“Afiyet olsun meleğime. Hadi çorbanı da bitir,” derken, bir anne titizliğinde üzerine titriyordu can arkadaşı.

Sanki İlâhî bir mesaj gibiydi, Ayşe’nin bu sımsıcak samimiyeti Rabb’inden gelen.

‘Yalnız değilsin!’ diyordu Melek’e.

Ağır ceza avukatı Şahika, ömrü hayatında ilk kez eline iğne almış, öğretilen teğel tekniğini gelinliğin kollarında uygulamıştı.

İki çocuk annesi Şule. Çocuklarını annesine bırakmış, gece yarısı Levent eşliğinde evine gitmiş, sabahın köründe yine Levent’in eşliğinde geri gelmişti.

Nebahat. Hem Melek’e, hem de Ayşe’ye anne olmuştu. Yüzünden tebessümü eksik olmayan meleksi teyzeleri. Belki de onun duaları sayesinde bu kadar kısa sürede gelinliği bitiyordu.

Feride. Sevimli küçük kız. Annesinin yanında olmasını vesile tutup kısacık dünya hayatında ilk kez başka bir evde kalmış, o heyecanla sabaha kadar uyuyamamış yarı deli yarı akıllı kardeşi.

Ve Saniye… Onu tanıdığı kısacık vakti düşündüğünde, bir insana bağlanmak için zamanın gerekmediğini müşahede ediyordu.

“Ben hepinizi çok seviyorum ya!” İtirafını yaparken ağlamaklıydı ses tonu.

Şahika, “Bu kızı tanıdığımdan beri bir gülemedi. Yavrum! Bak! Ağlarsan hamileliğine vereceğim yoksa böyle bir günde mutluluk için bile ağlamana izin vermezdim!” derken ifadesinde tavize yer yoktu.

Ayşe, “Al benden de o kadar! Ağlak Münevver seni! Bizim köyde bir çocuk vardı. Yerken ağlardı, sıçarken ağlardı. Affedersiniz ya! Hâşâ sofradan! Uyurken ağlardı. Adı mı büyük geliyordu çocuğa da o kadar ağlıyordu bilmiyorum ama bütün köy İllAllah etmiştik veletten,” dedi, Melek’in hissettiği melankoli bir anda uçtu gitti. O melankolinin yerini Ayşe’nin anlattığı Münevver’e kahkahalarla gülmek aldı.

Kahkahalarının arasında zorlukla, “Rize’ye gidersek günün birinde, o kızla tanıştır beni, Ayşe’m,” diyerek kahkahasına devam ediyordu. “Yerken ağlardı, uyurken ağlardı,” diye tekrarlarken gülme krizi bütün masayı sarmıştı.

Ayşe, “Bir tanesini unuttun hanımefendiciğim,” dese de, Melek ağrıyan yanaklarını elleriyle tutarken, “Onu ben söyleyemem!” sözleriyle geçiştirmeye çalışıyordu.

“Rabb’im hep güldürsün bizi İnşAllah. Hay Allah müstahakını versin Ayşe’m. Ne güldük,” dedi Saniye gözünün yaşını kurularken. “Bak abdestim gitti ya. Gözümden yaş geldi resmen. O Münevver ile beni de tanıştırın sevaptır. Yedi kaçtı olacak ama ben abdest alıp ikindiyi kılayım, gelinliğe bir daha girişelim.”

“Abla, sen bak işine buraları ben toparlarım.” Melek konuşabildiğinde nispeten sakinleşmişti.

“Biz hâllederiz abla. Sen namazını kıl.” Feride söylediği an masayı toparlamaya başlamıştı.

“Siz çok yoruldunuz Feride’m. Ben hâllederim bunları.” Feride’yi durdurabilme umuduyla söylediği sözler hızına yetişemediğinde ona yardım edebilmek için bulaşıkları makineye yerleştirmeye başlıyordu.

*

Düğün Arefesi… Kına Gecesi

Birkaç ay önce bu odada Isabella’yı hazırlıyorlardı kına gecesine. Semra… Hale…

Şimdi aynanın karşısında giydiği elbiseyle kendini seyrederken, hissettiği tek şey huzurdu. Bütün acılara, ayrılıklara, hasrete rağmen huzuru hissediyordu bütün benliğinde. Ellerini, içinde yaratılan küçücük varlığı hissedebilmek için karnının üzerine yerleştirdiğinde, “Allah’ım. Anne ve babam, anneanne ve dedem. Hepsinin mekânı cennet olsun,” fısıltısıyla gözlerine dolmaya çalışan yaşları tutmak için mücadele veriyordu.

Hem bir yangın hissediyordu kalbinde, hem de derin bir huzur.

Kapı açıldığında Ayşe içeri giriyordu. “Hazır mısın… Meleğim… Çok güzel olmuşsun.” Melek’in bukle bukle saçlarını omuzundan geriye iterken, siyah boyaların ardına saklanmamış sımsıcak gözlerinden taşan bir sevgisi vardı Ayşe’nin.

Ayşe; kardeşti.

Ayşe; aileydi.

Ayşe; vefaydı…

“Ayşe’m. Sen ne kadar güzelsin… Baktın mı kendine? Yüzünün masumiyetine?”

Ayşe, kısa bir süre aynaya döndü, sonra tekrar Melek’in gözlerine baktı derin derin.

“On küsür yıl oldu bu masum dediğin yüze bakmayalı. Isabella’nın düğününe hazırlanırken bile aynaya… Yüzüm için bakmamıştım. Şimdi gördüğüm bana yabancı… O sıkıntıları çekerken, o… Onun… Neyse. Benden konuşmak yerine daha güzel bir şeyden bahsedebiliriz. Az önce Mete ile konuştum. Aklı hep sende.”

“Ne diyor?”

“Yorgun olup olmadığını sordu. Sana inanamıyor sanırım. Sürekli “İyiyim” diyerek geçiştirdiğini düşünüyor.”

Melek, gülümsemesini engelleme gereği duymuyordu. “Ama iyiyim. Etrafımızdaki insanlara baksana canım. İnsan nasıl kötü olabilir ki?”

“Benim yanımda bir tek sen ol bana yeter.” Sımsıkı sarıldığında Melek’e, “Şükretme sebebimsin canım. Senin arkadaşlığını nasip edene şükürler olsun,” diye fısıldıyordu Melek.

“Varlığınla beni şereflendirene şükürler olsun.”

Gözlerine dolmaya başlayan yaşlar boğazında düğümlenirken, Ayşe fark etmiş gibiydi, “Ağlamak yok! Ben çıkıyorum şimdi. Sen de çabuk ol… Gelmeye başlar misafirlerimiz,” derken. Kendi gözlerindeki kızarıklığı bastırabilmek için sert kız oluyordu yine.

“Tamam… Geliyorum ben de.”

Kapı kapandığında son kez bakıyordu aynadan yansıyan görüntüsüne.

“Hâyırlısı…” Duası dudaklarından dökülürken çıkıyordu odadan.

Üç kişilik servis ekibi hazır kıta bekliyordu. Mutfakta ikramlıkların son hazırlığıyla ilgilenen iki kişiyle toplamda beş kişilik bir ekip gönderilmişti.

Melek yanlarına yaklaşıyordu, “Hoş geldiniz,” derken.

“Hoş bulduk.” Hepsi işinde uzman profesyonellerdi belli ki.

“Lütfen kendinizi yormayın. Yemek yediniz mi?” diye sordu içlerinde şef gibi duran, diğerlerinden farklı olarak siyah gömlek giymiş genç kıza.

“Çok naziksiniz, Melek Hanım. Göreve hazırız. Her şey kusursuz olacak, hiç merak etmeyin,” diyerek temin etmeye çalışıyordu genç kız.

Melek, yaka kartındaki ismi okuyup, “Şerife. Bana Melek de o zaman her şey zaten kusursuz olur. Yorulduğunuzda lütfen dinlenin,” dedi içten bir tebessümle gülümserken. Mete’yi kırmak istememişti ancak servis için birilerini görevlendirmesinden çok da mutlu olmamıştı. Kendi işlerini pekâlâ kendileri hâlledebilirlerdi.

Şaşırdığı yüzünden belliydi Şerife’nin. “Siz ciddisiniz, değil mi?”

“Elbette…”

“Lütfen endişelenmeyin. Bizim işimiz bu. Ben de arkadaşlarım da yorulmadan saatlerce servis yapabiliriz.”

Melek, mutfağa doğru yanında Şerife ile ilerliyordu. “MaşAllah öyleyse. Ben birkaç ay önce paraya sıkışıp bir davette kanepe ikramı yapmıştım, öldüm sandım.” Samimi itirafı, ikisini de güldürdüğünde dolaptan bardak indiriyordu Melek. “İçer misin?” Su doldurduğu bardağı Şerife’ye uzatıyordu.

“Teşekkür ederim.”

“Afiyet olsun.” Kendine de su doldurduğunda, bir yudum içtikten sonra devam ediyordu. “Zor oluyordur muhakkak ama şikayet etmiyorsunuz. Nasıl başarıyorsunuz?”

Şerife, suyu bitirip bardağı tezgâhın üzerine bıraktı. “Ailemin altı çocuğunun ilki benim. Liseye kadar öğrenim gördüm. Babama destek olabilmek ve kardeşlerimin eğitimine katkıda bulunmak için çalışıyorum. Eski çalıştığım işim zordu. Tatil denen o kutsal günlerden yararlanmak bize uzaktı. Mete Bey ile tanıştık, beni Sergüzeşt’e aldırdı. Fuat Bey de sağ olsun destekledi. Maaşımı ödedikleri yetmiyormuş gibi kardeşlerimin eğitimine de yardım ediyorlar. Tatil günlerinin güzelliğinden de bahsedebilirim isterseniz. Şimdi bana bu kadar lütufta bulunmuş patronlarım için hizmet ederken nasıl yorulayım ya da şikayet edeyim? Aksine, şevkle çalışıyorum ve hiç yorulmuyorum. Ve emin olun diğer arkadaşlarımın da benzer hikayeleri var.”

Sohbetlerini can kulağıyla dinleyen dünya güzeli kızlar, Şerife’yi onaylarken, Melek, Mete ve Fuat’ın ne kadar yardımsever olduklarına bir kez daha şahitlik ediyordu.

Keyifli muhabbetlerinin arasına giren zilin sesiyle, “Tanıştığıma çok memnun oldum, hanımlar. İzninizle misafirlerimizi karşılamaya gideyim,” diyordu Melek.

“Biz teşekkür ederiz…”

Melek, başıyla selam vererek kapıya doğru ilerlediğinde, kızların çoktan vazife hâlini aldığını görüyordu.

*

“Salih usta tencereyi ben kaptım gidiyorum,” derken bir tabur askere yetecek büyüklükteki tencereyi ocaktan indirmiş, masaya doğru götürüyordu Fuat.

Keyif dolu bir kahkaha atıyordu Salih. “Seni doyuramadık oğul çorbaya. Götür götür. Turşuları alıp ben de geliyorum.” Hazırladığı her ikramı servis tepsisine yerleştirip, masadaki yerine geçtiğinde, “Böyle bekârlığa veda partisi görülmüş müdür? Hani gençlik eğlence peşindeydi? Gelsinler soframıza baksınlar bakalım gençlik hangi eğlencede,” diyor, Mete’nin sırtını babacan bir edayla sıvazlıyordu.

“Biz buradaki eğlenceden memnunuz baba. Başka eğlencede gözümüz yok.” Fuat gecenin önemini sade bir cümlede izah ettiğinde servisini bizzat kendi elleriyle yaptığı çorba kasesini Mete’ye uzatıyordu.

Kemal komiser, Davut, Tahir, Cihan, Cevat, Tamer, Serdar, meleğinin en yakın arkadaşları Sinan ve Cengiz. Samimi oldukları birkaç arkadaş ve ahbap. Levent ve Öykü hanımların kına gecesinde beklemeye gönüllü olduklarında gerek yok diyerek çocukların şevkini kırmak istememişti Mete. Madem gönüllü olup, gece boyu ayakta kalmaya razıydılar, Mete’nin onlara itiraz etme hakkı yoktu. İçten içe eğlenmiyor değildi tabii bu durumla. Adamlara ne oluyorsa, Melek’in etrafındaki kadınların büyüsüyle divaneye dönüyorlardı. En son Ömer’in, dişli avukat Şahika’ya ilgisini fark ettikten sonra Cevat için hissettiği ümitsizlikte hafifleme oluyordu. Belki o da bir gün aşkı yaşayabilir, hiç gülmeyen yüzü gülebilirdi.

Gözü ister istemez saatine takılıyor, kına gecesinin ne zaman son bulacağını merak ediyordu. Biter bitmez Melek’in yanına gidecek… Belki sabaha kadar kollarının sıcağında huzura erişemeyecekti ama o meleksi simasını seyredip, alabildiğine şükredecekti.

Melek yarın onun olacaktı.

*

Kaç erkek bekârlığa veda partisini bir çorbacı da geçirirdi?

Mete’den başka?

Kına gecesinde eğlence yoktu evet. Ama Saniye’nin enfes sesinden okuduğu Sureler, yaptığı dualara herkes “Âmin” derken eğlenceye gerek de yoktu. Hâyır dolu dualarla adım atacaklardı evliliklerine.

Saniye, “El-Fatiha,” dediğinde herkes okuyordu. “Şimdi kızımızın eline kınasını yakalım, âdet yerini bulsun.”

Anneannesinin kına gecesinde içli içli kına türküsü okuyan, Ayşe şimdi kına dolu tepsiyi getirerek, Saniye’nin yanında bekliyordu.

“Atalarımız kınanın eşleri birbirine sevgili yapmak, bir ömür aşklarının devamını sağlamak amacı ile yapıldığını söyler. Bir ömür sevginiz daim olsun, beka da bakî bir sevgiye erişmeniz temennisiyle.”

“Âmin,” fısıltısı dudaklarından tek kelimeyle dökülürken Melek’in, Saniye Besmele çekerek kınayı avuçiçine yerleştiriyordu.

Kına yakılıp, ikramlar servis edildiğinde, misafirler arasında tatlı bir sohbet vardı. Melek ise sağ elinde duran kırmızı keseye bakıyordu hayran hayran. Bir adım daha yaklaşıyordu vuslata.

Misafirleri uğurlarken çalan telefonu, Mete’nin sabrının bittiğini haykırıyor gibiydi. Bu düşüncemiydi yüzüne yaygın bir gülümseme bahşeden, yoksa ona olan aşkı mıydı, bilmiyordu.

“Selametle. Ayağınıza sağlık.” Son misafiri de uğurlayışının ardından telefonu açtığında, kulağına hayranı olduğu yumuşacık ses doluyordu, “Meleğim. Müsait misin?”

“Sizin için her zaman müsaitim beyim. Buyurun, bir isteğiniz mi vardı?”

Ona, “Beyim” dediği zaman nefesinin değiştiğini duyabiliyordu.

“Yanına geleceğim.”

“Şimdi mi? Saat gece yarısı olmuş Mete’m.” Telaşının nedeni, bugün Kasr-ı Ardahan’da paldır küldür toplantı salonuna dalıp, ortalığı karıştırması olabilirdi… Mete’nin, gecenin bir vakti gelip bu konuyla ilgili konuşmasından endişelendiği bir gerçekti.

“Ne var kızım! Allah Allah!”

Melek “Kızım” kelimesiyle kahkaha atma isteğini bastırıyordu. “Bağırma bana! Yarın düğünümüz var sen beni huysuzluğunla korkutuyorsun. Ayıp ama! Hem de elime kına yaktık. Saniye annemin dediğine göre bir ömür yaşanacak aşkı simgeliy…”

Melek’in atamayıp içinde tuttuğu kahkaha, Mete’nin dudaklarından taşıyordu belli ki. Kahkahası öyle içten öylesine coşkuluyduki, Melek de onunla beraber gülerken buluyordu kendini.

“Senin o konuşup duran diline kurban olur Mete’n. Yolladın mı misafirleri?”

Melek hâlâ gülüşün etkisinde, o ise atlatmış ciddiyetle soruyordu.

“Gönderdik efendim. Şimdi üzerimi değiştirip pijama giyeceğim müsadenizle Mete’m.”

Derin bir sessizlik vardı karşıdan beklediği; müsaade sizin hanımefendi, sözüne mukabil.

“Bu sessizliğinizden pijama giymeme izin vermeyeceğiniz gibi bir sonuç çıkıyor, yanılıyor muyum?” Böyle zamanlarda aldığı keyfi anlatabilecek kelimeleri yoktu Melek’in. Karşısındaki adamla dalga geçme keyfine paha biçemiyordu…

“Evlendikten sonra giyemeyeceğin pijamaları düşündüm bir an meleğim…”

Dalga geçerken keyif alıyordu… Şu an düştüğü durumda belli ki Mete’ye keyif veriyordu. O tatlı gülüşünü duyuyor ve ona, “Sakinleş meleğim,” diyordu.

Melek’in ise tek yapabildiği, “Sakinleşemiyorum,” demekti nefesi yettiğince. “Mete’m… Ben seni çok özledim.”

Aldığı derin nefesi duyabiliyordu.

“Aç kapıyı!”

Telefonu kapadığını anladığında elinde artık gereksizdi aletin varlığı. Şifoniyerin üzerine bırakırken, Melek de derin bir nefes alıyordu.

*

Kapı açıldığında karşısındaydı pembeler giymiş, saçları bukle bukle omuzlarından aşağı salınan Melek yâri.

Yanakları da elbisesi kadar pembeydi.

“Merhaba meleğim…”

Gözlerinden kalbine sevgisi ulaşırken kollarına atılıyordu Melek. “Mete… Hoş geldin.” Mete’ye karşı soğuk kanlılık ya da hareketlerini kontrol edebilme namına hiçbir meziyet yoktu Melek’te. Ne kızdığı zaman öfkesini gizliyordu, ne de sevgiyi hissederken içinden taşan aşkı…

Elleri, Melek’in belini sımsıkı sarıp, ince vücudunu kendi bedenine yaslarken, “Şükürler olsun,” diyerek çilek kokan saçlarına bir öpücük konduruyordu.

“Hadi içeri gel.” Elini, ellerinin arasına alıp kendine doğru çekerken, servis ekibi ortalığı toparlıyordu.

“O… Hoş geldin kardeşim.” Saniye’nin içten karşılamasına Ayşe de katıldığında, bembeyaz çelik kapıyı üzerine örtüyordu Melek. “Hacı, nerelerdesin? Kendini Ortadoğu’ya vurduğuna değdi mi?”

Önce, “Hoş bulduk ablacığım,” diyerek Saniye’ye, ardından, “Dışı seni içi beni yakar kardeşim,” sözleriyle de Ayşe’ye mukabelede bulunuyordu. “Kolay gelsin cümleten,” samimiyetiyse herkese hitaben ulaşıyordu Mete’nin. Melek’in rızasına kavuştuğunu, eline kenetli parmakların daha sıkı sarılışından anlayabiliyordu.

“EyvAllah damat bey,” diyen Ayşe, “Teşekkürler,” diyen diğer hanımlar.

İzin isteyip odanın mahremiyetine kavuştuklarında kapıyı kapayıp, Melek’i yatağın üzerine oturtuyordu. Birkaç saniye seyrederken ipeksi saçları ayakta olduğu hâlde, dayanamayarak önünde diz çöküp, bacaklarının arasına yerleşiyordu çaresizce.

Zarif parmaklar saçlarının arasına uzanırken, gözlerindeki yalvarışla fısıldıyordu Mete, “Sensiz gitmek istemiyorum meleğim.”

“Ben de gitmeni istemiyorum…”

“Senden ayrı bir gece daha geçirmek istemiyorum. Sen yatağında yatsan… Ben şu dolabın önünde,” derken işaret parmağıyla gösterdi tarife şayan yeri ve devam etti, “Dinlenip sabaha kadar seni seyretsem… Olur mu?”

Melek’in ılık teni, parmak uçlarıyla yüzünde sevda olurken, gözleri kendiliğinden kapanıyordu Mete’nin. Sağ eli Melek’in sol elinin üzerine kapandı, bir öpücük bıraktı Melek’in avuç içine.

“Bir tanem… Yan yana yatsak. Söz veriyorum namusuna halel gelmeyecek.” Gözlerinde eğlenen ışıltıların parlaklığı Mete’nin kalbine akıyordu.

Yavaş yavaş yaklaştığında, Melek’in dudaklarından nefesinin o tatlı meltemini hissediyordu. Amacı ne öpmekti, ne de Melek’i çıldırtmak. Amacı tenine, nefesine yakın olup varoluşlarına şükretmekti.

“Peki ben sana o kadar yakın olup irademe hâkim olabilir miyim?” Dudaklarına vuslatı çok görmüş gibiydi o titrek iradesi. Alnına masum bir öpücük kondurdu çiçek kokan teni içine çekerken.

“Ben senin adına kefilim.” Derin bir nefes çektiğinde içine, zor geliyormuşçasına yoğun bir titreyişle titretiyordu Mete’yi de. “İrade hâkimdi ya her bir hücrene…”

Çapkın bir tebessüm dudaklarına yayılırken, “Değil artık… Kalayım mı?” diye itiraf ederken fısıldayarak, gözleri Melek’in gözlerine kilitliydi.

“Lütfen kal… “Gitmesen olmaz mı? En azından bir geceiçimde bir kara orman yanıyor gittiğinde.” Kollarını genç adamın boynuna sımsıkı sardığında, Mete için o küçücük bedeni sarmak ihtiyaçtan da öteydi.

“Sesine kurban olduğum. Fuat’ı arayıp haber vereyim aşağıda bekliyorlar Davut abiyle. Yatağa gir…” Sesi iradesizliğinde boğuluyordu şehvet ateşinde. “Hemen geleceğim.”

*

Mete’nin isteğini yerine getirmeden hemen önce, kişisel ihtiyaçlarını giderdiğinde odasına geri dönüşü süratliydi.

Saçlarını titreyen parmaklarıyla örerken, Mete’nin geri gelmesini bekliyordu.

Bekleme cehenneminden kurtulup, odadan dışarı çıktığında, Mete’nin sesiyle karşılaşmak şaşırtıcıydı Melek için. Önünde zeytinyağlı yaprak sarması, tabakta kalan son birkaç taneyi eliyle yerken, Saniye’nin anlattıklarını ilgiyle dinliyor, Ayşe makineden çıkardığı bulaşıkları yerleştirirken ara sıra sohbete katılıyordu.

“Ah bir tanem… Canın sarma mı çekmişti?”

Mutfaktan içeri girerken Mete’nin gözleriyle buluşan gözleri bambaşka bir heyecan hissettiriyordu âşık kalbine. Yanlarındaki sandalyeye oturduğunda konuşulanların yerini, “Sen hâlâ ayakta mısın canım? Yarın yorulacaksın zaten. Bu saat oldu dinlenemedin. Hadi sizi odanıza gönderelim,” alıyordu, Ayşe ve Saniye işbirliğiyle.

“Şimdi yatacağım canlarım, merak etmeyin.”

Mete ise Melek’in sorusuna kilitliydi. “Senin canın da çektiyse sonuncuyu seninle paylaşabilirim.”

Tabaktan sarmayı alıp Melek’in dudaklarına uzattığında kabul etmemek aklının ucundan bile geçmiyordu. Sabaha kadar bu küçük sarmayı kusmaz, midesinde tutmayı başarırsa sabah kesin kusacaktı, biliyordu. Dudaklarını aralayıp kabul ederken gözlerini ayıramıyordu, Mete’nin kehribar rengi bakışlarından. Kalanını, Mete ağzına atıp parmaklarındaki yağı temizlediğinde, “Beş tanesi boşa gitti,” diyordu.

“Neden?” Boğuk çıkan ses tonu kendine bile yabancıydı.

“Senin dudaklarında tat kazanmamıştı, meleğim.” Zaman ne olursa olsun, Mete bir şey söylediğinde, Melek divane oluyordu. Kendine geldiğinde mutfakta, ne Ayşe kalmıştı, ne de Saniye.

“Yatalım mı meleğim?” Melek’in şaşkınlığını gördüğünde, “Yani sen yatacaksın, ben senin yanında duracağım,” diyerek açıklıyordu.

Göz temasını utanç yoğunluğuyla kaçırıyordu Melek. “Peki.” Masanın üzerinde duran boş tabağı tezgâhın üzerine kaldırıyordu Mete, “Ne yapıyorsun?”

Yüzünde hayli kibirli bir ifade vardı çalışan bulaşık makinesine göz ucuyla bakıp gülümserken. “Bunu yıkamayı düşünüyorum. Birisinin sandığı gibi kıravatımı bile bağlayacak bir çalışanım yok benim. Kendi işimi kendim yaparım.”

Melek için yeterliydi ayağa kalkıp, Mete’nin yanına gitmesi, gömleğinin kollarını yukarı sıvamasını umursamadan kahkahasını yârinin göğsünde dindirmeye çalışması.

“Dikkatimi dağıtıyorsunuz küçük hanım!” Sesindeki otoriteye tezat bir hareketle Melek’e sarılıyordu.

“Pekâlâ efendim. Nasıl yapacaksınız merak ettim doğrusu.” Mete’den bir adım uzaklaşmaya çalıştıysa da başarılı olamadı zira o güç dolu kolların hükmü altındaydı.

“İzle ve öğren küçük çocuk,” dediğinde burnunun ucuna bir öpücük kondurdu. İşinin ehli bir ev kadını titizliğinde yıkıyordu oldukça büyük servis tabağını. Daha önce defalarca yapmış gibiydi. “Yeteneğim Allah vergisi Melek Ardahan. Lütfen MaşAllah deyin.”

Melek sıkıntı dolu bir nefes verdiğinde, kendine duyduğu esefin derin izleri gözlerinde yanıyordu. “Dilimi tutamayışıma mı yanayım? Becerikli kocamın yanında kendimi hissettiğim beceriksizlik seviyesine mi yanayım? MaşAllah diyorum. Ve daha önce yıkamış mıydın diye soruyorum… Yıkamış mıydın?”

Eğlendiğini saklama gereği duymuyordu Mete. “Büyütülecek bir şey mi ki bu? Altı üstü basit bir bulaşık.”

“Pek bir mütevazı damat bey!”

“Öyledir… Endişelenme. Senin becerip yıkayamadığın bütün tabakları, ben bir ömür yıkarım, merak etme,” derken, ellerini havluyla kuruluyordu. “Şimdi uyku vakti gelin hanım. Yarın sabah kalkman gerekecek ama sen daha yatağa girmedin. Hadi bakalım!”

Odaya girdiklerinde kapıyı kapamadan, “Allah rahatlık versin,” diye seslendiğinde içeriye doğru, onlardan gelen, “Size de canlar,” sözüyle gülüyordu. Arkasına döndüğünde, Mete yatağın üzerindeki örtüyü kaldırıyor bir de katlayıp tuvalet masasının önündeki pufun üzerine bırakıyordu.

“Hadi gel bir tanem,” dedi elini uzattı Melek’e. Parmaklarını avuçlarında hissettiğinde, soğukluğuyla kaşlarını çatıyordu Mete. “Buz gibi oldun yine. Gir yatağına bakalım.”

“Heyecandan Mete’m.”

Gözlerini sımsıkı kapadı Mete ve açtı. “Hadi!” Sert denebilecek bir ses tonuyla yorganı açıyordu Melek için.

“Peki.”

“Aferin,” derken, üzerini örtüyordu. Gece lambasının loş ışığına kavuşurken, kapanan ışıkla belli ki düğün hediyesi dikkatini çekiyordu Mete’nin. Şifoniyerin üzerinde duran kutuyu başıyla işaret edip, “Bu gece içine bakma şansım var mı?” diye sorduğunda bütün cazibesi ses tonunu süslüyordu.

Kaşları istemsizce çatıldı Melek’in, cüret edeceği fikrine duyduğu endişeyle. “Yarın geceye ertelersek şansınızı… Çok sevinirdim Mete Ardahan.” Verdiği cevaptan da kullandığı sakin ses tonundan da gurur duyuyordu.

Ellerini saçlarının arasından geçirip gözlerini yumduğunda, “Meleğim büyümüş,” diye fısıldıyordu.

Annesinden yadigâr sallanan sandalyeyi alıp, yatağa en yakın noktaya yerleştirdiğinde oturmadan önce Melek’in alnına, kokusunu içine çekerek bir öpücük konduruyordu. Dirseklerini dizlerine yerleştirdiğinde, eli ellerinin içindeydi.

Mete, türküsünü okumaya başladığında bir ninni sakinliğinde o aşka bakmaya çalışan gözleri, uykuya çoktan yenik düşmüştü.

*

“Sen uyu canımdan öte. Ben seni ikimiz için seyrederim.”

Bugün becerip yaptıklarından sonra biraz olsun kızgınlık hissetmesi gerekirdi ancak hayranlıktan başka hiçbir şey hissetmiyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir