Candan Öte ~ 49 | Nikâh

Arkada bir yerden, “O… Mete oğlum ve gelinim gelmiş. Hoş geldiniz! Hadi içeri gelin gençler donacaksınız burada!” diyen adamın sesiyle toparlanıyordu iki genç.

Melek, Mete’nin kolları arasından anında çıkarken, adamın coşkulu karşılamasına, “Hoş bulduk,” diyerek karşılık veriyordu utangaçlığın eseri kızarmış yanaklarıyla.

“Hoş bulduk Salih baba.” Mete, adamın elini samimiyetle sıkıyordu. “Meleğimi getirdim sana. Meleğim, Salih baba dünya üzerinde içebileceğin en güzel mercimek çorbasını yapıyor.” Bilgilendirmeyi gelmeden önce yapsaydı daha iyi olurdu belki. Ama yapabileceği bir şey yoktu artık ânâ uyum sağlamaktan başka.

“Ellerinize sağlık, baba.”

“Geçin çocuklar.” Melek ve Mete için hazırladığı belli olan bir masaya yönlendiriyordu iki genci. Lokantanın içi dışından da güzeldi. Kızıl meşe duvarların sımsıcak doğası insana metropolde olduğunu unutturacak bir hayal gibiydi. Ahşap masaların üzerindeki bembeyaz örtüler bu mekânla ilgilenen kişinin bir kadın olduğu hissi uyandırıyordu. Örtüleri kaynatan, kuruduktan sonra ütüleyen ve masaların üzerine özenle seren bir kadın. Ocakbaşı üzerindeki bakır işlemeler, tarihin unutulmayacağını da nakşetmiş gibiydi sanatına. Balat Sahili’ni ayaklar altına alan manzarayı cömertçe sunan, tavandan yere kadar pencerelere doğru ilerlerken, İstanbul’da değil de, Anadolu’da bir kır lokantasında hissediyordu kendini Melek.

“Çok güzel,” dedi etrafı hayran gözlerle incelerken. Mete ile karşılıklı oturdukları masada bir demet papatya, beyaz porselen bir vazo içine yerleştirilmiş Melek’in oturacağı belli ki önceden ayarlanmış olan yere konmuştu.

Eğildinde kokularını içine çekerken, bütün bir bukete öpücük verecek kadar mutlu hissediyordu kendini. “Mete’m… Çok güzel…” Gerisini getiremediği cümlede diyebilirdi ‘papatyalar çok güzel, burası çok güzel, sen çok güzelsin.’ Diyemedi. Cümleler içeride bir yerde mutluluğun verdiği huzur altında ezilmişlerdi.

Mete, “Çok bile az,” derken, gözlerinin üzerine düşen perçemleri işaret parmağıyla kulağının arkasına sıkıştırıyordu. Mete, Melek’ten bahsediyordu. Kısık ama aşk buğusu sinmiş ses tonuyla, “Zülf-ü kaküllerin amber misali, buy-u erguvandan güzelsin güzel, kızarmış gonca gül gibi yüzlerin, şah-ı gülistandan güzelsin güzel,” döktü hayran tutkusunda. Melek’in soğuk havanın etkisiyle üşüyen ama şimdi Mete’nin dokunuşuyla ısınan teni üzerinde, parmaklarının tersi aşkı hissettiriyordu. “Âşık nasıl anlatmışsa içimdekine tercüman olmuş, hanımefendi.”

“Mete’m…” dudaklarından aşkla dökülüyordu gözlerini yumarken. Yanağını okşayan eli elinin içine alıp dudaklarına götürdüğünde daha önce dinlerken sıradan olan türkü sözleri, Mete’nin dudaklarında derin bir anlam kazanıyordu. “Daha önce de dinledim ama hiç böyle hissetmedim.”

Dumanı üstünde tüten iki tas mercimek çorbası getirdi genç bir delikanlı. Melek ve Mete istemedikleri hâlde gerçek dünyaya adım atmak zorunda kalıyorlardı gencin, “Hoş geldiniz,” dediği anda. Yalnız değillerdi. Evde değillerdi. Evde olsalar bile evli değillerdi!

“Hoş bulduk,” dediler aynı anda.

“Çatma kaşlarını!” Sözündeki siteme ters düşen bir gülümseme vardı dudaklarında yârinin. “Sağol Erhan. Hayırdır, neden okulda değilsin?”

Çorbaları suplaların üzerine yerleştirip, bir tabak dolusu biber turşusunu masanın üzerinde aralarına bırakıyordu. “Annem dedeme yardıma gelemedi. Doğuma az kaldı. Anneannemde annemi bırakamadı. Ben de dedemi yalnız bırakmak istemedim.”

Buranın bu kadar sıcak bir atmosfere sahip olmasının nedeni, belli ki bu samimi aileden kaynaklanıyordu.

“Hâlâ bir yardımcı almamakta kararlı, değil mi?”

Erhan ümitsiz bir ifadeyle başını sağa sola sallarken, “Abi, çok inatçı. Bildiğin gibi değil. Geçen bulaşık için gelen eleman, iki gün sabredemedi.” Ettiği şikayetti ama yüzünden dedesine olan sevgisi okunabiliyordu.

“Erhan! Bunlar da hazır evlat!” dediğinde Salih usta, Erhan, “Hemen alıyorum dede,” diyordu saygıyla.

“Sizin geleceğinizi söyledi ya Cevat abi. Görmen lazım sabahtan beri koşturmasını. Ben ekmeklerinizi getireyim. Afiyet olsun.”

“Teşekkürler,” diyen Melek, “Sağ ol, Erhan,” diyen Mete.

“Bu kalabalığa nasıl yetişiyorlar?” Melek etrafı incelerken her masanın dolu oluşu ve kimsenin beklemekten şikayet etmeyişi dikkatini çekiyordu.

“Buraya gelenler yıllardır buranın müdavimi. İnsanlar çoğunlukta kendi servislerini yapıyorlar. Çorbası bitenin, kalkıp yeni çorba aldığını görürsen şaşırma. Burada normal.” Bir yandan konuşuyor, diğer yandan Erhan’ın getirdiği yağlı kıtır ekmeklerden Melek’in çorbasına atıyordu. “Hadi, başla meleğim.”

Melek’i, önündeki çorbayı yemeye teşvik ederken, Mete’nin elinde kaşık yerine telefonu vardı. Sürekli ya bir şey yazıyordu ya da yazılmış her ne ise onu okuyordu.

Melek, aklına gelen fikrin yüzüne yansımamasına gayret ederken, bir kaşık çorba alıyordu önündeki servisten. “Çok kaba bir davranış bence. Ben yanımda sen varken telefonuma asla bakmam! Ama sen sabahtan beri telefonunu bırakamadın. Görüşmeyeli telefonunuza olan düşkünlüğünüz çok şaşırtıcı doğrusu. Yalnız olduğunuz -öyle olduğunu umuyorum- zamanlardan kalma bir alışkanlık belli ki. Ama bence sağlıklı bir iletişim için değiştirmeniz gereken bir alışkanlık. Yani… Tabii telekomünikasyon önemli bir iletişim aracı fakat bana kalırsa yüz yüze konuşamayacaksa bir insan…” Bir yandan konuşup diğer yandan yerken, Mete’ye bakmamayı tercih ediyordu. Son sözlerini yarıda kestiğinde, Mete dirseklerini masanın üzerine yerleştirmiş, sağ eli sol elini kapayacak şekilde avuç içine almış ve o pozisyonda dudaklarına dayamış Melek’i seyrediyordu.

Garip bir andı. Melek yemeğini yerken, dır dır ediyor, Mete ise durmuş seyrediyordu.

Kaşığına uzanıp bakmadığı çorbasından, Mete’nin ağzına uzatırken, “Yemek yemeği unuttun yârim…” diye fısıldıyordu.

“Unutmadım. Sadece performansından bir şey kaybetmemiş olman beni heyecanlandırdı sanırım. Nefes almadan sitem edebiliyorsun.” Melek’in bakışlarına mukabil, “Çatma kaşlarını, bir tanem, ” diyordu yine. “Sadece… Şu an yalnız olabilmeyi… Ve sen nefes alma ihtiyacı hissetmeden konuşurken o dudaklarını dudaklarımda hissetmeyi istiyorum.” Yumuşak bir kadifeyi andıran ses tonunu duyduğunda gözlerini yumuyordu Melek. Mete ona dokunmuyordu ama şehvetin hâkim olduğu ses tonu fısıldıyordu. “O anlatacaklarını, sözün kesilmeden anlatmaya çalışan dilini emmek istiyorum.”

Melek’in elini elinin arasına aldığında parmaklarının arasında tembel tembel gezdiriyordu kendi uzun ve kemikli parmaklarını. Dokunuşu bambaşkaydı. Dışarıdan bakan biri için eline sevgiyle dokunan bir âşık olarak görebilirdi ama hissettirdiği asla öyle değildi. İşaret parmağı parmaklarının arasına can acıtan bir yavaşlıkla girip çıktıkça o tutku dolu ses tonu fısıldamaya devam ediyordu.

“Dilimi atmaya çalıştığın çığlıkla aralanmış dudaklarının arasından geçirdiğim zaman kendinden geçercesine emiyorsun ya… Ah..!” diye inlediğinde Mete, Melek elinde olmadan alt dudağını ısırıyordu. Mete’nin sesli yutkunuşunu duyduğunda araladığı gözleri, kopkoyu gözlerin tutkusuyla karşılaşıyordu.

Neden sonra kaşığını eline alıp çorbasından içmeye başladığında, Melek boşta kalan eliyle boynunu ovuşturmaya başladı. Çok sıcaktı. Çok kalabalıktı ve en kötüsü de çok çaresizdi!

*

Yaptığını yapmaması gerekiyordu. Sadece durumu daha zora soktuğu için değil! Melek’i böyle dağıttığı için de yapmamalıydı. Ancak duramıyordu…

Şehvet ateşiyle yoğunlaşan gözleri, hızlanan nefesi, kasılan vücudu. Mete’nin dokunuşu için beklediğini görmek, inanılmaz bir heyecan veriyordu. Neyle kıyaslayabilirdi bu heyecanı?

Hiçbir şeyle!

Yoktu dünyada böyle bir heyecan.

Ya da mutluluk.

Salih usta yanlarına bir tabak dolusu ızgara köfte getirdiğinde, Melek pembeleşmiş yanaklarıyla çorbasına devam etmeye çalışıyordu. “Çorbanız muhteşem Salih baba.”

“Afiyet olsun kızım.”

“Cumartesi davetlimizsin baba.”

Adam hiç tereddüt bile etmiyordu, “Evlat, sen davet etmese de ben geleceğim zaten. Ahmet kardeşime görmek nasip olmadı. Allah’ın izniyle biz senin yanındayız,” derken.

İçine yansıyan hüznü bastırmaya gerek görmüyordu, Mete. “EyvAllah baba.”

“Hadi soğutmayın yemeğinizi. Daha künefe var.” Açılan kapıyla gireni görmek için döndüğünde, “Kızım gelmiş. Bana müsaade çocuklar. Kızımı karşılayayım,” sözleriyle ayrılıyordu yanlarından.

Melek, yeni gelen kadını incelerken, “Salih ustanın kızı çok güzelmiş,” diyordu. “Kaç tane kızı var?”

“Bin beş yüzden fazla.”

*

“Hı..?” Dalgın dalgın çıkardığı sesle ne yapmaya çalıştığının farkında değildi, Melek.

“Buraya gelenler Salih babanın ya kızı ya oğludur. O gördüğünde onlardan biri.”

Melek, başını aşağı yukarı sallarken, tekrar kadına döndüğünde göz göze geliyordu. Aralarında birkaç adım vardı ama o mesafeden bile kadının orman yeşili gözlerini görebiliyordu. Açık kestane rengi saçlarını zarif bir at kuyruğuyla başının arkasında toplamış, giydiği ceket incecik vücut hatlarını gözler önüne sererken upuzun eteğiyle zarafete tarif gibiydi.

“Meleğim, hayırdır?”

Mete’nin eğlenen ses tonu kadınla girdiği göz temasından hafif bir tebessüm ve baş selamı vererek kopmasına vesile oluyordu. Aynı nezaketi kadında gösterdiğinde, “Sanki tanıdığım biriymiş gibi geldi,” derken, gözleri ve ahvalindeki hüznün aşina tonlarını hissediyordu.

“Tanıyorsundur. Zenginler sıralamasında yirmi ikinci sırada kocası. Tabii seksen iki yaşında olmasının bir önemi yok.” Mete, kısaca anlattıklarının ardından ekmeksiz yediği çorbasına devam ediyordu.

Ses tonunda bir iğneleme ya da kınama yoktu, sadece mevcut durumu anlatıyordu Mete. Kadına tekrar bakmadan önündeki yemeğiyle ilgilenmeye çalışırken, sesini duyabiliyordu, “Teşekkür ederim Salih baba. Annem yok galiba?”

“Kevser’in doğumu yakın, kızım. Bırakamadı yavrucağızını. Hâyırdır Zahide kızım, yalnızsın bugün?” Adı Zahide miydi? Salih baba elindekileri masanın üzerine bırakırken soruyordu.

“Öyle oldu, baba. Hastaneye döneceğim hemen. Annemle dertleşiriz diye ummuştum, nasipte yokmuş.” Ses tonu yaşadığı hayal kırıklığını gizleyemiyordu.

Mete’nin işaret parmağını yanağında hissettiğinde girdiği düşüncelerden ancak çıkabildi Melek. “Meleğim… Ben senin gözlerine hasret, sana esirken senin gözlerin benden uzak… Kalbimi paramparça ediyorsunuz küçük hanım.”

Ve yine bütün duyuları Mete oluyordu bir anda. “Mete’m! İnsaf et! Tam ateşinin etkisinden çıkıyorum, bana dokunuyorsun.” Derin bir nefese muhtaç ciğerlerine o nefesi alarak, devam ediyordu, “Ve ben yine divaneye dönüyorum. Aklı olmayan bir kız, ne işe yarar?” Daha önce buna benzer sözleri Mete’nin dudaklarından dinlemişti.

“Aklı olmayan bir adam da pek bir işe yaramaz meleğim.” Ve birebir bu kelimelerle cevap vermişti, Melek.

Yarım saat sonra, uzun zamandır yemediği kadar çok yemek yediğini fark ediyordu Melek. Bir tas çorba, dört köfte ve iki çatal dolusu künefe. “Ben en son ne zaman bu kadar yemek yedim, hatırlamıyorum.” Sandalyede geri yaslandığında, şişkin hissettiği karnının üzerine elini koyuyordu.

“Afiyet olsun bebeklerime.” Saatine baktı. “Benim şirkette çok kısa bir işim var. Benimle gelir misin? Bittiğinde seni evine götüreceğim. Söz veriyorum.” Yüzünde tatlı bir tebessüm, gözlerinde samimi bir yalvarış vardı.

Farkında değildi herhâlde, Melek’in üstündeki etkisinden. Sadece gel desin Melek yine o emre imtisal eder, Mete’nin peşinden giderdi…

“Ne düşünüyorsun?”

Melek ciddiyetle, “Üzerimdeki etkinin farkında olmaman çok iyi diye düşünüyordum,” dediğinde lafı uzatma gereği görmüyordu.

Melek’in sade itirafıyla gözleri ışıl ışıl aydınlanırken, “Hadi,” diyerek Melek’in elini, elinin içine alıyordu. Erhan’ın getirdiği kabanı giyebilmesi için tutarken saçını incitmekten korkuyormuş gibi çıkarıp, sol omuzunun üzerinden önüne bırakıyordu örgüsünü. Dizlerine kadar uzanan kaşmir kabanını giydiğinde Mete, hayranlıkla seyrediyordu kusursuz bedenin yakışıklı sahibini.

“Allah’a ısmarladık Salih baba.” Mete, adamın elini hürmetle öpüp alnına koyuyordu.

“Selametle evlat.”

“Her şey için teşekkürler, baba.” Melek de baba dediği adamın elini saygıyla öpüyordu.

“Allah’ım sizi bu dünyada da Âhiret’te de ayırmasın çocuklar. Hadi selametle gidin. Düğünde görüşürüz artık.” Gözlerinde sevincini aşikâr eden derin bir mutluluk vardı Salih’in.

“İnşAllah.”

Yine sözler aynı çıkarken, farklı olan ses tonlarıydı.

Mete ve Melek için zaman yine duruyordu birbirlerinin gözlerinde kaybolduklarında.

Mete tekrar, “Hadi,” dediğinde gerçek dünyaya ancak dönebiliyordu Melek.

Kapıdan çıkmadan son bir kez baktığında, yalnız oturduğu masada çorbasını içiyordu, orman yeşili gözlere sahip hüzünlü kadın. Kadınla bir kez daha buluşan bakışlarıyla, sessiz bir selamlaşma yaşıyorlardı ve ardında tuhaf hislerle ayrılıyordu lokantadan.

*

İki dakika gözlerini ondan ayıramıyordu ki işine konsantre olsun. Pelin ile derin bir sohbete girmiş, kadının kısık sesle anlattıklarını ilgiyle dinliyordu. İşini yapabilmesi için ofise gelmesi şart değil, sebepti. Öykü iki saat daha istemişti Mete’den. İki saat sonra Melek’in istediği dantel evinde olacaktı.

Pelin dışarı çıktığında, Melek yanıbaşına geldi, incecik parmaklarıyla boynuna masaj yapmaya başladı.

“Beceremediğimin farkındayım. Ama sen bunu dert etmesen ve desen ki; hayatımda bana yapılan en muhteşem masaj, nasıl olur?”

Söylediği sözlerle, Mete bir kahkaha attığında, Melek’i kucağına çekiyordu. “Hayatımda yaşadığım en muhteşem masajdı, bir tanem.” Başını yârinin boynuna gömmüş kahkahadan arda kalan neşesini bastırmaya çalışıyordu.

“Yalan da olsa söyle paşam!” Kollarını Mete’nin boynuna doladığında gözleri bilgisayar ekranındaki fotoğraflardaydı. “Burası neresi?”

Seyit Abdullah’ın gönderdiği bir başka arazi fotoğrafını gösteriyordu gözlerinde hayran bir bakışla.

“Abu Dabi.”

“Abu Dabi. İsmini sanki bir çocuğun yarım yamalak konuşmasından almış gibi, değil mi?” dedi, Mete’nin gözlerine çevirdi bakışlarını. Genç adamın kucağında oturmuş, kollarının huzuruna aciz bedenini kabul etmiş olduğu hâlde, “Ama güzel memleketmiş,” diyerek övgüsünü ekliyordu sözlerinin sonuna.

“Güzeldir. Devam et istersen farklı fotoğraflar da var.” Melek’in zarif bir hareketle tuşa dokunuşunu seyrediyordu. Sol kolu hâlâ boynuna sarılıydı.

“Orada bir iş mi yapacaksın? Arsa mı beğeniyorsun? Eğer öyleyse burayı kaçırma derim.” Şehir merkezinin Basra Körfezi’ne en yakın kıyısında, etrafı hurma ağaçlarıyla çevrili muhteşem bir manzaraya sahip arsayı gösteriyordu ince uzun parmağıyla.

“Oraya gitmek ister misin?” Böyle bir teklif yapmak aklında yoktu ancak Melek’in hayran bakışlarını görmek Mete de bir heyecana vesile oluyordu; Melek’in hoşuna gidebilecek bir şey yapabilme olasılığı.

Gözlerini bilgisayarın ekranından Mete’nin gözlerine çevirdiğinde bir istek parıltısı hareler hâlinde ışıldıyordu o meleksi gözlerde. “Gitmek istemem gitmemiz için yeterli olacakmış gibi hatta gidecekmişiz gibi bir cümleydi sanki?” Söylemek istediği karma karışık olsa da, Mete başını eğip, “Aynen öyleydi, meleğim,” diyordu.

“Vay be! Siz zenginlerin, olmasını istediğiniz bir şeyin olmaması için bir sebep olmuyor sanırım.” Sözünü bitirdikten sonra tekrar ekrana döndü. “Bence gidelim. Balayı denen o şeyi yaşayacaksak Ortadoğu olsun,” dediğine neşe dolu bir kahkaha atıyordu. “Ada mı kiralayacaktık? Birleşik Krallığa mı gidecektik? Çok sıkıcı be! Bizi ancak çöl paklar.” Başını Mete’nin başına yaslarken kolları yine boynunu sarıyordu.

“Birincisi, küçük hanım biz zenginler diyeceksin. Duyduğuma göre hâlâ mirasının büyük çoğunluğu elinin altında. Bu hızla birkaç yıl yeter eritmene ama şimdi değil! İkincisi… Şimdilik bu kadar.” Melek’i merakta bırakacak bir gizem ses tonuna hâkimdi.

“İkinci meseleyi söylemeye mi üşendin? Vah zavallıcık! Bak işte! Görüyor musun? Para her işe yaramıyor.” Kollarını boynundan çözdüğünde, gerçekten üzülüyormuş gibi yaptığı gösterisinde, yanaklarına yerleştirip eyvahına ahenk katıyordu. “Mesela al seni. Onca paran var ama… Üşenipte konuşmak istemediğinde senin yerine konuşacak bir yardımcıya sahip değilsin.” Başını iki yana sallarken esefle, Mete için sabrın sonuydu.

Kızı kollarının arasına alıp, kahkahalarını boynuna gömerken, “Deli sarım benim! Senin o ağzından çıkan sözlere kurban olurum ben,” dedi kelimelerini toparlayabildiğinde.

“Hadi gidelim mi artık? Arsayı da seçtik. Karnımız da tok. Evdekilere ayıp olacak, tabii eve gitmişlerse. Ayşe’yi arayıp sorayım ben.” Mete’nin kolları arasından çıkmak için bir hamlede bulunduğunda ve başaramadığında, “Bırakacak mısın?” sorusuyla gülümsüyordu.

“Hayır!”

“Bence birazcık bırakmalısın!”

“Sebep?”

“Sana bu kadar yakınken ya aklımdan geçen düşünceler dudaklarımdan dökülür de Ayşe’me ulaşırsa? Ya sana yapmak istediklerimle, arkadaşımın o körpe beynini kirletirsem? Ya arkadaşım benden duyduklarıyla utanaraktan o utançla bir daha yüzüme bakamazsa?”

Mete’nin anında çözülen kollarının boşluğunda kahkaha atarken, “Fikri küçük beyimizi korkuttu. Ah..! Bir de eyleme dökersem,” diyordu kısılı gözlerinden akan ukalalıkla genç adamın gözlerinin içine kilitlendiğinde.

Mete, uzun uzun inceledikten sonra, “Edepsiz!” diyerek kınama-övgü karşımı garip bir tonlamayla küçük bir cümle bağışlıyordu Melek’e.

“Korkma, bir tanem… Daha var zamanına.” Oturduğu yerden zarif bir hareketle kalktığında manzaraya doğru yürürken, kulağına dayadığı telefonda Ayşe ile konuşuyordu. İki sözüyle mecnuna döndürüyordu Mete’yi. Öyle etkili, öyle efsunluydu sesi ve kelimeleri.

Aradan geçen sürede Melek, arkadaşıyla konuşmuş, ofis manzarasında vakit geçirmiş, duvarlarda asılı duran çirkin tabloları, ellerini kalçalarının üzerinde bağlayarak incelemişti. Pelin, fazla mesaisini bitirip çıkarken vedalaşmışlar ve yorgun bedenini deri koltuğa uzattığında Mete’yi kınayan gözlerle seyrederken uyuyakalmıştı.

Başucundaki koltuğa oturup, ipeksi saçlarını okşarken, pürüzsüz tenini öpmek isteyen iradesizliğiyle bir mücadele hâlindeydi Mete. Saat 21:03’ü gösteriyordu Öykü’nün mesajı geldiğinde.

“Mete bey. Her şey hazır.”

Mete, kendinden beklenmeyen bir nezaketle; “EyvAllah kardeşim,” yazdığında, Melek’i oyalama görevi bitmişti. Yerinden kalktığında, bilgisayarını kapamak için ilerliyordu.

“Ve artık gidiyor muyuz?”

Gözlerini bir şükürle kapadı arkasını dönmeksizin ve açtı. Yanından ayrıldığı an uyanan kızın varlığını kana kana içiyordu mânen. “Küçük bir çocuğun tez sıkılmalarını yaşıyorsunuz hanımefendi. Sizinle ne yapacağız?” Söylemek istedikleri bambaşkaydı esasen. Aşk dolu, gazel tadında. Ama ne yeriydi ne de zamanı.

“Uyuya mı kalmışım ben? Saat kaç olmuş?” Kolundaki saate görmeye çalışan gözleriyle bakıp, ardından karanlık İstanbul gökyüzünü parmağıyla gösterirken kaşları çatılıyordu Melek’in. “Tez sıkılma mı? Tez sıkılma mı? Saat dokuz olmuş beyefendi! Çok ayıp oldu evdekilere…”

Mete yerinden kalktı, Melek’in ellerini, elinin içine aldı. “Öyleyse meleğimi daha fazla alıkoymamalıyım sanırım.”

“Çok düşüncelisiniz efendim.”

“Öyleyimdir hanımefendi.”

“Bu saatten sonra ne faydam dokunacaksa artık,” diye mırıldanırken hissettiği suçluluğu duyuyordu Mete.

“Yatar dinlenirsiniz siz de, bir tanem.”

“Sizin gibilere halk arasında ne diyorlar biliyor musunuz beyefendi?” Oturduğu yerden kalkarken Mete’nin eli elinde olduğu hâlde, gözlerinden bir hayal kırıklığı geçiyordu.

“Ne diyorlar hanımefendi?”

Melek, başını Mete’nin göğsüne yaslarken boğuk çıkan ses tonuyla, “Pişkin derler efendim,” diyordu. Belli ki sinirleri bozulmuştu. Başını yasladığı yerde kahkahalarla gülüyordu küçük bir çocuk masumiyetinde.

“Edepsiz! Hadi! Eve gidiyoruz!”

“Önce lavaboyu kullanabilir miyim?”

“Nasıl istersen…”

Kapının önünde beklerken, sabırsız bir âşıktı hareketleri bir sağa bir sola volta atan. Melek çıktığında aldığı derin nefeste saklıydı ettiği şükürler. Yüzünü yıkamış, uyurken dağılan örgüsünü çözüp, saçlarını serbest bırakmıştı. Tatlı bir gülümseme dudaklarında ifadeleşirken, “Ne olur artık eve gidelim,” diyordu… Birkaç dakika sonra neden bu kadar geç kaldıklarını anlayacaktı.

Ve Mete emindi ki; hissetmeye çalıştığı ama hissedemediği öfkeye şükredecekti Melek…

*

Merdivenleri çıkarken kasıtlı olarak uzaklaştırılmış olma fikri git gide daha mantıklı gelmeye başlıyordu Melek’e. Evden içeri adım attıkları an bir şerbet kokusu vardı mis gibi aromasıyla karşılıyordu gençleri. En mükemmeli ise midesine şifa oluyordu.

“Hoş geldiniz kuzum. Her şey hazır.” Ayşe, Melek’in elini tuttuğu gibi sürüklercesine odasına götürürken, dönüp Mete’ye özür diler gibi bir ifadeyle bakıyordu Melek.

“Hoş bulduk canım da… Hayırdır?”

“Bak!” dedi eliyle yatağının üzerinde duran paketi gösterdi.

Yatağa doğru yaklaştığında, limon sarı kadifeden kumaşla kaplı kutuya sarılı, limon sarısı kurdeleyi çözüyordu. Her şeyi varken neye ihtiyacı olduğunu ve bu mükemmel paketin neyi sardığını bilmiyordu ama bir heyecan hissediyordu içinde, ellerini titreten.

Paket açıldı, içinde o çok beğendiği, adına âşık olduğu danteli gördü. Öyle zarif öylesine narindi ki. “Ayşe’m! Nereden buldunuz bunu? Tülay ablanın arkadaşından mı?” derken danteli parmaklarının arasına alarak okşuyordu.

“Hayır, meleğim. Mete’n buldu.” Ayşe’nin mutluluğunu sesinden dinliyordu, Melek. Gözleri ise ellerinin arasında duran dantele kilitliydi. “Öykü sabahtan beri bunun peşinde koşuyor. Yarım saat önce havaalanından alındı bu paket. Dantelin tasarımcısı İtalya’dan sana özel yolladı.”

“Bugün mü? Bunun için mi elinden o telefonu hiç düşmedi? Ben de salak gibi o kadar sitem ettim!” Sağ avuç içiyle alnına vurduğunda aklını başına getiremediği o saatlere esef duyuyordu.

“Yapmasana kızım! Görecek şimdi.” Melek’in elini tuttuğunda, keyif dolu gülüşlerinin arasından kendine tekrar vuruşunu engellemeye çalışıyordu.

Koşar adımlarla çıktığında odadan, mutfakta kendine çay dolduran uzun boylu adamın yanına, “Mete’m!” minneti dudaklarından dökülürken gidiyordu.

Adamın çay dolduruyor olması, hızla çaydanlığı bırakması, “Kızım, koşmasana!” demesi saniyeler kadar kısaydı.

Melek ise bu sözleri umursamak yerine, kendini yârinin kollarına atıyordu. “Annemden’i bulmuşsun, Mete’m! Annemden! Nereden buldun? Nasıl başardın?”

Mete’nin, dantel umrunda değildi. Tek umrunda olan, “Eğer bu heyecanınızı bastırmayı öğrenemeyecekseniz, size kötü bir haberim var Melek Ardahan; doğuma kadar kucağımda yaşayacaksın!” diyerek yaptığı tehditteki ciddiyetti.

Melek’in de tehdidi önemsediği söylenemezdi. “Annemden diyorum Mete’m! Sen beni dinliyor musun? Telefonun elinden düşmedi bugün, bu muydu sebebi?”

Heyecanlıydı ve en önemlisi; mutluydu.

“Kızım sen beni dinlemiyor musun?”

Mete’nin çatılan kaşlarına, “Çatma kaşlarını! Ve lütfen bana kızım deme! Ya… Çok sinirlendiriyorsun beni ama çok seviyorum seni!” sözleriyle Mete’nin boynuna sarılıyordu sımsıkı.

Ayşe, Saniye, Şule ve Feride mutfağın kapısında bu manzarayı izlerken, finaline alkışlarla eşlik edip, “Helal be!” diyerek tezahüratta bulunuyorlardı.

“Saniye ablacığım, Melek hanımefendiye hazırlanması gerektiğini söyler misin, beni dinlediği yok! Birazdan hoca gelecek, nikâh kıyılacak, hanımefendinin umrunda değil!”

Şaşkınlığı içine sığmıyordu Melek’in. “Nikâh?”

“Dini nikâh, canım. Hadi hazırlanalım.” Saniye, Melek’in şaşkın hâline derman olmak istermiş gibiydi açıklama yaparken.

“Ne yapacağım abla?” Hissettiği heyecan gönlünde coşarken, fısıldayarak soruyordu Saniye’ye.

Saniye de aynı usulle fısıldıyordu. “Abdest al istersen kızım, gelirler birazdan.”

Mete’ye attığı kısa süreli bakıştan sonra koşarak banyoya giderken, ardında bıraktığı yâri yine bağırıyordu, “Koşmasana kızım!” diyerek.

Kapıyı kilitleyip, lavabonun önüne geçtiğinde baktığı aynada gördüğü gözlerde mutluluk vardı… Parıltısı mıydı gözlerini daha yeşil yapan, heyecanı mıydı canlı yeşim taşının o net rengine dönüştüren?

Abdest aldıktan sonra huzuru tâ kalbinde hissediyordu. Yapmaması gereken birçok şey yapmıştı. Kocası olmayan bir adamla günah işlemiş, ne yazık ki bir kez de içki içmiş -ki fena hâlde sarhoş olmuştu- sevdiği adamı, bir kafede bırakıp, kalbini kırmıştı. Ama buna rağmen annesinin sadakatle bağlı olduğu Rabb’i… Melek’i annesinin yokluğunda koruyup kollayan, saçının teline halel gelmesine izin vermeyen Rabb’i, şimdi içinde yarattığı küçücük bir yavruyla; “Sen günahkâr da olsan benim kulumsun!” diyordu âdeta.

“Teşekkür ederim, Allah’ım,” dudaklarından dökülürken, gözünden sızıntı gibi ince ince damlaların akmasını engelleyemiyordu.

Banyodan çıkıp odasına geçtiğinde, Ayşe onun için elbise hazırlığı yapıyordu. Dolabın içinden çıkardığı upuzun krem rengi elbiseyi Melek’e uzatırken, “İyi misin, canım?” diye soruyordu.

“İyiyim… Çok iyiyim.” Elbiseyi giydi, saçını özenle taradı. Boğazındaki kelebeği parmak uçlarıyla okşarken elmasın üzerinden yansıyan ışık, ayna karşısında parıldıyordu.

“Zil çaldı! Geldiler. Burada mı beklesek yoksa içeri mi gitsek?”

Ayşe’deki heyecan Melek ile müsaviydi.

“Bilmem… Saniye ablaya mı sorsak?”

“Soralım. Sormalıyız. Dur ben sorayım da geleyim.”

“Canım… Sen benden de heyecanlısın.” Mütebessim çehresi, arkadaşının ışıl ışıl parıldayan gözlerine bakarken öyle mutlu öyle huzurluyduki bu anda onları üzecek hiçbir keder yok gibiydi dünya üzerinde.

Ayşe yaklaştı, Melek’in ellerini elleri arasına aldı. “Kuzum… Kavuşacaksın Mete’ne. Bebeğimiz doğacak. Nikâhınız kıyılacak. Ben nasıl heyecanlı olmam? Kardeşimi, sevdiği adama nasip olmuşken göreceğim.” Durdu. Düşünüyormuş gibi bir ifadeyle eğdiği başını, “Mete’ye albümünü gösterdin mi?” diye sorarken kaldırdı. Sımsıcak kahverengi gözlerinde muzip bir ifade vardı.

Neşe dolu gülümsemesini saklama gereği duymuyordu, Melek. “Evlendiğimiz ilk gece göstereceğim.” Elbette gösterecekti. Dergilerden kestiği fotoğraflar, röportajlar, paylaştığı anıları… Son olarak da WM’daki fotoğrafı eklemişti albüme.

“Ah kader! Ben şimdi Saniye ablaya sorup geliyorum.”

Ayşe, odadan çıktığında aynanın karşısında kendini seyrediyordu yeniden. Elleri karnının üzerine gittiğinde dudaklarından, “Sen çok şanslı bir bebeksin küçük meleğim,” sözleri dökülüyordu.

“Hazır mısın kızım?” Saniye aralık kapıdan sorduğunda, Melek heyecanla cevap veriyordu, “Hazırım, ablacığım.”

*

İnanamadığı bir an yaşadığında ya çok mutlu oluyordu, Mete ya da çok öfkeli. Bir ortası yoktu. Şimdi inanamadığı anını anlatacağı tek gerçek ifade; cennetti. Huzurdu, mutluluk ve bir de aşktı adı. Sağında Saniye, solunda Ayşe olduğu hâlde geliyordu ona bu anı yaşatan Melek. O incecik bedeni, giydiği upuzun elbiseyle daha da küçülmüş gibiydi.

Hocaya hitaben, “Hoş geldiniz hocam,” dediğinde, sesindeki titreşimden anlıyordu Mete heyecanını. Nasıl da güzel bir histi…

“Hoş bulduk hanım kızım.” Sakin ses tonuyla mukabele ederken, Mete’ye döndüğünde, “Gelin hanım da geldiğine göre nikâha geçelim mi?” diye soruyordu.

Mete bu anı yaşadığı ilk dakikalardan beri bekliyormuşçasına bir yorgunlukla taşıyordu benliğinde. Nikâh kelimesi yorgunluğu bitirdiğinde bir enerji bırakıyordu yerine ve ardından hayatın tadını yudumluyordu Mete.

Fuat, “İznin olursa şahidiniz ben olacağım, Melek,” dediğinde Melek o mutlulukla Fuat’ın boynuna atılmayıp sükunetle, “Teşekkür ederim, Fuat. Şeref duyarım,” derken, sevdiği kızın ağırbaşlı tavrına içten içe gülmek istiyordu Mete.

Mete’nin şahidiyse çoktan belliydi.

Davut. “Necati bu gençlerin beklemeye mecalleri kalmadı zaten. Hemen kıy kardeşim nikâhlarını,” dedi derde derman makamından.

Necati Hoca iki gence hitaben, “Öyleyse nikâha geçelim,” dedi nikâh duasıyla başladı. “Yusuf kızı Melek. Ahmet oğlu Mete’yi eş olarak kabul ediyor musun?”

“Ediyorum.” Parmaklarını sımsıkı saran parmaklarda teşekkür vardı.

“Kabul ediyor musun, kızım?”

“Ediyorum, hocam.” Bir fısıltı aktı Mete’nin dudaklarından belli belirsiz, “Çok şükür,” huzurunda.

“Kabul ediyor musun, kızım?”

“İki cihanda İnşAllah, kabul ediyorum hocam.”

İki cihan saadeti, İlahî aşk makamından, bu kızın eliyle gönderiliyordu günahkâr Mete’ye.

“Ahmet oğlu Mete. Yusuf kızı Melek’i eş olarak kabul ediyor musun?”

Eş…

“Elhamdülillah,” diye bir şükür ve ardından, “Ediyorum,” sözü.

“Kabul ediyor musun?”

“Ediyorum, hocam.” Ve bir, “Şükürler olsun,” fısıltısı geliyordu Melek’ten.

Ve son kez soruyordu hoca, “Kabul ediyor musun?”

“Nasip edene şükürler olsun ki kabul ediyorum.” Ses tonu muydu bu kadar kalbine dokunan, yoksa inanamadığı bu ânâ sunduğu teşekkürü müydü Melek’in dudaklarından dökülen bilemiyordu Mete.

Hoca şahitlere döndüğünde tek tek soruyordu, “Şahit misin Fuat kardeşim?”

“Şahidim hocam.”

İlk günden beri, Fuat da en az Mete kadar yorulmuştu belki de. Hep yanlarında, hep destekti Mete’nin kardeşi.

“Şahit misin Davut kardeşim?”

“Şahidim hocam.”

Nikâh duasını tamamlayıp, “Allah şahidimiz olsun ki artık birbirinize helalsiniz. Mehir olarak bir kilo altın düşüyor damat beyin hesabına. Allah iki cihanda ayırmasın sizi. Nikâh akdiniz tamamlanmıştır.”

Nikâh akdiniz tamamlanmıştır.

Melek’e döndüğünde, gözlerindeki bakışa kurban olurdu Mete. Yemyeşil bir berraklıkta aşkı okutuyordu genç adama.

Helaldi artık Mete’ye. Mete’nindi.

“Helalim…” O efsunlu ses kulağına helal olarak doluyordu…

“Bir daha söyle, meleğim.” Ses, bir konuşmada en önemli unsurdu ancak Mete’nin tek çıkarabildiği fısıltıydı, fazlası değil.

“Helalim…” Çekingen bakışlarını hocaya çevirdiğinde bir yokluk hissi yaşıyordu Mete. Doyacak mıydı o bakışların varlığına? Alışabilecek miydi varlığının verdiği sarhoşlatan etkiye? “Hocam… Ben bu mehiri geri çevirebilir miyim?” Bakışları kadar çekingen bir de ses tonu da vardı.

“Geri çeviremezsin kızım. Bu kadın için Allah’ın sunduğu bir lütuf.”

Mehiri almak istemiyordu karısı…

“Affedersiniz, hocam. Saygısızlık etmek istememiştim.” Artık ukalalığından eser yoktu ses tonunda.

“Ne sanıyorsun, kızım? İslam’ın, senin gibi kocasını zora sokmak istemeyen gelinleri çaresiz bıraktığını mı? Senin gibi düşünceli kadınlar, Asr-ı Saadette de vardı ve onlar; “Mehirimi kocama hibe ediyorum!” diyerek eşlerini bu külfetten kurtarıyorlardı.” Hocanın sözlerinin sonunda Melek’in yüzündeki ifade; bayram sabahı çocuklarına ikram edilen şekere gösterilen sevinç kadar temiz ve içtendi.

“Çok şükür. Mehirimi, kocama hibe ediyorum. Benim, ondan gayrı bir şeye ihtiyacım yok. Onu da nasip etti Rabb’im.”

Sözleriyle dünyada yine cenneti gösteriyordu Mete’ye.

“Senin sözüne kurban olur bu Mete.”

*

Hayalini kurduğu dantel dünyanın bir ucundan getirilmiş, dini nikâhları kıyılmıştı. İlerleyen saate rağmen edilen sohbete doyum olmuyordu. Pişirilen vişne şerbetini Feride, önceki gün Nebahat ile birlikte Ayşe’nin açtığı ikinci tepsi cevizli baklavayı Şahika servis ederken küçücük salonları yine kalabalık, yine neşe doluydu.

Öykü, Feride’ye hitaben, “Ferit, bu boş tabağı al paşa. Bana dolu bir tabak baklava, en az onun kadar dolu bir bardakta şerbet getir,” derken sesi kısık olsa da o ses Melek’e de Feride’ye de ulaşıyordu.

Feride yaklaşıp, “Melek ya! Baksana ne diyor bana!” diyerek sitem ettiğinde, Melek içten içe yanağını kemiriyor, her an mutluluk sarhoşluğuyla salıvereceği kahkahalarını içinde tutmaya uğraşıyordu.

“Yani ne diyeceğimi bilemedim ki Feride’m. Öykü’nün zeki görünüşü seni yanıltmasın. Mermer kadar kalın bir kafası var ne yazık ki!” Yüzünde hüzün dolu bir ifade varken, başını sağa sola sallayarak Feride’ye döndü. “Eğitime cevap verebilen biri değil kendisi. En iyi çözüm; bırak kendi hâline canım.”

Öykü, “Kalbim incindi, Melek Hanım. Bu incitici sözlerinizi hak edecek ne yapmış olabilirim diye düşünüyorum ama nafile! Kusursuz bir centilmen oluşumdan ötesini göremiyor ve hayret ediyorum size,” dediğinde, Melek, zaten kıyısında duran kahkahaların aniden gelen baskısını eliyle zapt etmek zorunda kalıyordu.

Sakinleştiğinde çattığı kaşlarıyla bakıyordu Öykü’nün eğlenen yüzüne. “Öykü Bey! O hanım lafı gözünüze girsin dersem, sanırım anlatmış olurum ne yapmış olabileceğinizi.”

“Kesinlikle, Melek Hanım. Taş kafalının tekiyim.” Feride’ye çevirdiğinde bakışlarını, ifadesinde kibir vardı. “Ferid…e, rica etsem baklava bitmeden önce bana bir tabak daha getirmeyi başarabilir misin?”
Feride, biraz öne doğru eğildiğinde, sözlerinin üçünden başkasının kulağına gitmeyeceğinden emindi belli ki. “Öykü ablacığım. Bence sizi mutfağa alalım. Bütün tepsiyi yerseniz ancak doyacaksınız sanıyorum.” Sırtını dikleştirdi, sağ omuzunu nazlı bir edayla silkip mutfağa doğru yürümeye başladı.

Melek, atamadığı kahkahası gözlerine dolduğu hâlde, “Bir devin yıkılış öyküsü!” diye mırıldanıyordu.

“Kesinlikle Melek Hanım. Kesinlikle,” derken genç adam hayran bakışlarla mutfağa ilerleyen genç kızın ardından bakıyordu.

Feride salona geri geldiğinde, Melek mutfağa gidiyordu bir bardak su almak için. Daha ilk adımını attığı an mutfakta hissettiği yoğun elektrikle gerilirken, salondaki neşenin zerresinin bile burada olmadığını fark ediyordu üzülerek. Fuat, masanın kenarında sandalyede oturmuş, elinde tuttuğu tatlı tabağından baklava yiyor, Ayşe tam karşısında ellerini arkasındaki tezgâha yaslamış, Fuat’a, “Bir akşam sana tatlı getirmiştim, hatırlıyor musun?” diye soruyordu.

Bir şey söyleyecekmiş gibi boğazını temizleyen adam, Melek’i gördüğü an sessizliğe sığınıyordu. Daha kötü bir an düşünemiyordu aceleyle bardağa su doldurup çıkmaya çalışırken. “Lütfen, rahatsız olmayın! Hemen çıkıyorum,” derken Melek, “Sakin ol can koç! Senden gizlimiz saklımız yok!” diyerek gerçeği ortaya seriyordu.

Melek’in karşılığı titrek bir gülümseyişle elindeki suyu gösterip mutfaktan ayrılmaktı. Çünkü; elinde streç filme sardığı baklava tepsisiyle Fuat’ın kapısına giden genç kızın neyle karşılaştığını dinlediğinde kadın-erkek ilişkilerinin varabildiği boyutlardan bîhaberdi Melek.

Salona geri gelip Mete’nin yanında oturmak, fırtınalı bir denizden sakin bir sahile kavuşmak gibiydi. Ardında bıraktığı iki gencin duyguları kısa bir vakitte durulacağa benzemiyordu ne yazık ki.

Hoca, izin isteyip ayrıldıktan sonra diğer erkekler için de gitme vaktiydi. Yine ayrılık, yine kapı önünde acı bir vedalaşmaydı gerçekleşen.

“Şimdi de gelmeyecek misin benimle?”

Gözleri öyle bir hasret dolu bakışlarla bakıyordu gözlerine… Yalvarış, istek ve yalnızlık korkusuydu ela gözlerdeki, hüzünlü ifadeden okuduğu. Diğer herkes aşağı inerken, o geri kalmış, kapıda Melek’i iknaya çalışıyordu.

“Mete’m. Birkaç güne hep beraber olacağız, İnşAllah ama şimdi gelemem. Gelmek için canımı seve seve veririm,” dediğinde, Mete gözlerini kapayıp, “Allah korusun!” diye fısıldıyordu. “Gelemem,” derken yorgun bir ifadesi, ondan daha yorgun bir de ses tonu vardı.

“Rabb’im seni benim için korusun, meleğim,” derken parmakları Melek’in yanaklarını okşuyordu.

Melek, Mete’nin bedenine çarparcasına kollarını boynuna doladığında, Mete’nin dudakları, “Helalim,” diyerek öpücük konduruyordu saçlarına.

“Helalim.”

Hiçbiri aşk sözcüğü bu tek kelime kadar değerli değildi gözünde. Mete’nin yanaklarını avuçlarının arasına alıp dudaklarına uzanırken, “Helaliz artık,” diye fısıldıyordu, tadına varmak istercesine öperken Mete’nin dudaklarını. “Helal olduğunuzda bir başka lezzet kazanmışsınız, beyefendi. Kopamayacağım ya… Artık gitmenizi rica ediyorum!”

Kollarını Mete’nin boynundan çözüp geri çekildiğinde, gözlerini bir tahammül sorunu yaşıyormuş gibi kapıyordu Mete, “Ah imtihan!” diyerek iç çekerken.

Merdivenlerden inerken Mete, göz gözeydiler. Bir alt kata indiğinde balkona koşarken Ayşe’nin, “Koşmasana kızım!” sitemine aldırmıyordu. Aralık soğuğu titretirken bedenini, Mete’nin arabaya binişini seyrediyordu. Binmeden az önce başını kaldırdı, balkona baktı. Helal olan gözler buluştuğunda iki gencin dudaklarından aynı kelimeler akıyordu, gecenin ayazı içlerine işlerken.

“Nasip edene şükürler olsun.”

Candan Öte ~ 49 | Nikâh” için 7 yorum

  • 23 Ekim 2018 tarihinde, saat 20:01
    Permalink

    Lutfiyem bolumlerde watpatt de virane 60.bolumdeydi burda bolumler farkli ilerliyo inşallah bolumlere ekleme olucakmi ayyy inşallah… manyak okur!!! temennisine sevinen okurlarin var lutfiyem 🙂 ahzen i de merakla bekliyen var bide bunlarin hepsi benimm :)))

    Yanıtla
    • 23 Ekim 2018 tarihinde, saat 22:45
      Permalink

      ya kıyamam ya… bölümlere ekleme yok da bölüm sayısını azaltmak için bazı bölümleri birleştirdim. candan öte’yi bitirince direk ahzen’e geçicez inşAllah =)

      Yanıtla
  • 24 Ekim 2018 tarihinde, saat 10:01
    Permalink

    Ayy acaba Ayşe neyle karşılaştı hmm…
    Neyisa ha …
    Ahh metem ahh…

    Yanıtla
    • 24 Ekim 2018 tarihinde, saat 11:32
      Permalink

      ?? fenaydııııı

      Yanıtla
      • 24 Ekim 2018 tarihinde, saat 13:25
        Permalink

        Huhuhuhhhuu LütfiyEM 😉

        Yanıtla
  • 9 Aralık 2018 tarihinde, saat 03:45
    Permalink

    Hmmm demek biliyo efideyi ben bunlari nasil kacirmisim ahzeni okuyunca burda anlam kazanmis bende Lütfiyemmm… nasil yerlestirmissen zihnime nerede mekanlar degistirilmis diyaloglar farkli zamanlara gecmis düzenlemelerinde okudugunu ikinci defa bakmaya üsenen beni müptela hale cevirmissin yaa begendin mi yaptigini (sitem gibi dimii :)))ama benim icin degil sahsen ben yaptigima cok mutluyum bence sende mutlu olmalisin 🙂 gene benim dilimin ayari bozuldu tamammm tamam sustum ben…

    Yanıtla
    • 10 Aralık 2018 tarihinde, saat 10:38
      Permalink

      susma bence. hiş susma ?
      beğendiysen ne mutlu bana

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir