Candan Öte ~ 48 | Söz

Cengiz’in yatağı üzerinde otururken ellerini kucağı üzerinde birleştirmiş odayı inceliyordu. Beş yıl önce üzerinde Forbes’in bulunduğu komodin hâlâ aynı yerde, yatağın başucunda duruyordu. Geçen zamana dönüp baktığında esasen her şeyin bu odada başladığı fikri dudaklarında tebessümle ifadeleşiyordu. O dergide Mete Ardahan’ın Somalili insanları düşünerek verdiği ropörtajı okumasaydı da öylesine hayranlık duyar mıydı o yakışıklı iş adamına?

Hiç sanmıyordu.

Kapı tıklandığında izin alarak Nebahat giriyordu içeriye yanında Saniye olduğu hâlde. “Müsait misin kızım?”

“Müsaitim Nebahat teyze. Giyindim.”

İki kadını karşılamak istercesine ayağa kalktığında, “Kızımın güzelliğine bakar mısın Saniye… Ben seni ellere nasıl vereceğim,” diyordu Nebahat gözlerinde birikmeye başlayan yaşlarla.

Nebahat’in sözleriyle kollarına sığınırken Melek, “El değil Nebahat, el değil. Mete kardeşime gözün kapalı emanet et,” sözleriyle Mete’ye olan güvenini gösteriyordu Saniye. Yatağın üzerine Melek ortalarında olacak şekilde oturduklarında iki kadının şefkatini her zerresinde hissediyordu genç kız.

“Zaman çarçabuk akmış gitmiş… Daha dün geceydi sanki ufacık kız çocuğunu Kemal eve getirdiğinde. Şimdi, kızımı istemeye geliyorlar.”

“Ah teyzeciğim… Ben sizin hakkınızı nasıl öderim?” Gözleri yaşarırken, başını Nebahat’in omzuna yaslıyordu.

“Helal olsun eğer hakkımız varsa! Senin mutlu olduğunu görelim, o bana da Kemal Beye de yeter.”

Duygular en lâtif hâliyle ortaya çıkmışken odanın kapısı, “Hâlâ hazırlanamadın mı be kuzu?” diye eleştiri yapan Sinan’ın eğlenen sesiyle tıklanıyordu. “Birazdan damat tarafı gelecek, bizim çirkin yüzüne bakılacak kılığa giremedi daha.”

“Apartmanı ayağa kaldırma mübarek, içeri gel hazırım ben!”

Melek’ten aldığı icazetle odaya girerken Sinan, Cengiz, Şule, Şahika ve Feride de onu takip ediyordu. Hemen ardından da ıslak ellerini mutfak havlusuna kurulayan Ayşe giriyordu odadan içeri. “O… Bu ne güzellik kız? Ne sürdün yüzüne?” Sinan, sözlerinin ardından parmaklarının tersiyle makas alırken Melek’in yüzünden, makyaj yapmadığını da öğreniyordu ilk elden. “Hay Allah! İftira attığım için lanetlen miyim? Tevbe ediyorum Allah’ım! Tevbe, tevbe!” Başını Cengiz’e çevirip, “Doğal güzelliğiymiş ya lan!” diye fısıldasa da herkes duymuş, kahkaha atıyordu Sinan’ın sözlerine.

“Ne sandın ya! Benim kızlarımın hepsi birbirinden güzel.” Nebahat’in sözlerini, “MaşAllah, Allah bahtlarını da güzel eylesin,” diyerek tamamlıyordu Saniye.

Herkesten yükselen, “Âmin,”lere Cengiz, “Ah be annem! Bu kadar erkek evladın var, onlar için de güzel bir-iki kelime söyle da!” dediğinde, “Rabb’im hepinizden razı olsun. Hepiniz birbirinizden güzel, pırıl pırıl gençlersiniz,” düzeltmesini yapıyordu Nebahat.

Kendi aralarında şakalaşıp gülerken çalınan zil, Melek’in kalbinde yankılanıyordu âdeta. Kuş misali cıvıldayan zilin nostaljik tonuyla titrediğini hissettiği an Saniye imdadına yetişiyordu, “Heyecanların en güzeli, sizin için mübarek olsun inşAllah,” duasıyla.

Bir ferahlık yayıldığını hissedebiliyordu vücuduna. Odadan çıkıp kapıya karşılamaya giden insanların ardından, “Âmin,” diye fısıldarken Melek, “Kahveleri götürmek için çıkarsın, şimdilik kal burda,” diyerek yalnız bırakıyordu Ayşe de Melek’i.

Onunsa dilinde Saniye’nin ettiği dua tekrara düşüyordu; “Allah’ım… Heyecanımız bizim için mübarek olsun,” diyerek.

*

Selam verip içeri giriyorlardı bir ordu misali. Herhâlde daha önce kız istemeye bu kadar kalabalık giden olmamıştı. Hangi işleri normaldi ki, bu normal olsun.

Tatlı bir sohbet vardı kendi aralarında ama Melek hâlâ yoktu ortalıkta.

Ayşe yerinden kalkıp, “Kahvelerinizi nasıl içersiniz?” diye sorduğunda ondan beklenmeyecek kadar nazikti tavrı.

Ümit ettiği kahve içtikten sonra Melek’i görmekti. Yani biraz daha sabredecekti. Kendine içten içe kızarken, sırf âdet yerini bulsun diyerek Melek ile ayrı kalmış olduğu gerçeğine de kahroluyordu.

Aradan on ya da on beş dakika geçmişti salonun kapısından içeri giren büyüleyici varlığı gördüğünde. Topuklarına kadar uzanan pudra pembesi bir elbise giymiş, saçlarını serbest bırakmış ve bu yetmezmiş gibi alnına düşen bukleleri nizama sokma düşüncesiyle ya da Mete’yi küle çevirme hesabıyla bir kurdele takmıştı. O kurdelenin, Melek’in bileklerini bağladığı, Anavarza’da kaybettiği kurdele olduğuna bahse girebilirdi, Mete.

Onu gördüğünde zaman duruyordu sanki. O, elinde kahve tepsisiyle Mete’ye kilitli kaldığında, Mete dizlerine yerleştirdiği dirseklerinden aldığı güçle dik durmaya çalışıyordu. Boğazını zarif bir sesle temizleyip, önce Tahir ve Emine’ye ardından Nebahat ve Kemal’e ikram ediyordu kahveleri. Saniye, Davut, Fuat, Cevat, Levent, Serdar, Tamer, Cengiz, Sinan ve en son Öykü’ye ikram ederken, kahve fincanını parmakları arasında tutarken, “Teşekkür ederim, Melek Hanım,” diyordu Öykü.

Melek’in dudaklarında tertemiz bir gülümseme vardı, heyecanla sesi titrerken. “Afiyet olsun, Öykü Bey.”

Ve kahve alma sırası Mete’ye geldiğinde, Melek’in önüne düşen sırma saçlarını okşayabilmek için, parmaklarında oluşan dürtüyü durdurmaya ve kendine hâkim olmaya çalışıyordu, çaresizce.

“Buyurun,” dedi kahveyi uzattı Mete’ye. Belli ki dalıp giden hâlinden ümidi keserek uyandırmaya çalışıyordu Mete’yi.

“Teşekkür ederim, Melek.” Uzanıp kahvesini alırken duyduğu ses Mete’ye yabancıydı, kendi sesi olamazdı… “Afiyet olsun, Mete,” diyen Melek ise kesinlikle tanıyordu.

Yerine geçip oturduğunda, yanakları hissettiği heyecanı pembelikle teşhir ederken, dizlerinin üzerine kahve ikram ettiği tablayı yerleştirmiş, dimdik sırtıyla bakışları yerde olduğu hâlde bir prenses edasıyla bekliyordu.

Ve o an Mete’nin aklından geçen; Melek’in yorgun olup, olmadığıydı.

Tahir kahvesinden üçüncü yudumunu aldığında konuya girmeye niyetleniyordu. “Azizim. Sebeb-i ziyaretimiz…”

Tahir’in sözünü, Fuat, “Tahir ağabey!” diyerek kestiğinde bütün dikkatleri üzerine çekiyordu. “Çok önemli bir mevzu, hemen konuya girmekte haklısın. Davut abiye ben açayım konuyu izninizle. Ağabey, sizin şu gözlemelerden bizim otellerin mutfağı da nasiplense diyorduk. Los Angeles’ten Viyana’ya kadar her çeşitten millet bu güzellikten mahrum kalmasa. Ne dersin abi?”

‘Hay senin gözlemene!’

“Kardeşim. Biliyorsun biz artık bıraktık bu işleri ama hanım sırlarımızı sizin aşçılarınıza açar, değil mi hanım?”

Belli ki Mete’nin sabrını deneyeceklerdi…

“Sonra konuşsaydık da gençleri bu kadar heyecanda bırakmasa mıydık acaba?”

‘Ah ablam. Yoluna feda olsun bu kardeşinin canı.’

“Onu da konuşuruz Saniye abla. Sen hele bir he de,” derken yüzünden akıyordu aldığı keyif. Mete’yi kudurttuğunun bilincindeydi. Şimdi Allah ne verdiyse kafa göz dalmalıydı o boş konuşan ağzını susturacak şiddette.

“Gözleme mi? Evlat! Akşam akşam nereden açtın bu bahsi? Canımız çekecek yahu!” Tahir’in ağzından çıkanlar, Mete’nin kulağına ulaştığı an konunun değişen yönüne isyan etmek istiyordu.

“Tahir abi. Yolunuzu Aksaray’a düşürün bir gün İnşAllah. Size kendi emeğimiz olan ayranımızdan, yanında bahçemizden topladığımız dereotuyla yapılmış patatesli gözlemelerle bir ikramda bulunalım.” İfadesi öyle samimi, öylesine misafirperverdiki, Davut’un duyanda laf olsun diye söylendiğine dair en ufak bir şüpheye yer vermiyordu.

“Aksaray… Hmm… Daha önce hiç gitmemiştim Davut kardeşim. Şu düğün dernek geçsin… Hay Allah! Sebeb-i ziyaretimiz…”

Fuat, “Ben de davetli miyim?” diye sorduğunda Mete için sabrın sonuydu.

“Hay Allah cezanı versin! Lan bir sus!” Fuat’ın gırtlağını sıkmadı. Çenesini ya da burnunu da kırmadı. Tek yaptığı yanında oturan kardeşinin kulağına eğilip, tehditkâr bir ses tonuyla fısıldamaktı.

“Damat beyimiz biraz sabırsız sanırım.” Fuat’ın sözüyle Davut ve Tahir’in neşe dolu kahkahası salonda yankılanıyordu.

Komiser Kemal’e dönerek konuşurken Tahir, babacan bir gülümseme vardı Melek’e maddi manevi babalık yapmış adamın yüzünde. “Bu çocuk var ya benim ömrümden ömür aldı; “Meleğim, meleğim,” diye diye. Şimdi yüzüğünü parmağına geçirmeye bir adım kalmışken, nasıl yemesin kendini? Nasıl sabırsızlanmasın, öyle değil mi azizim?”

Tahir’in sözleri herkesin gülüşlerine vesile olurken, Fuat devam ediyordu. “Abi! Asıl beni yedi bitirdi. Saçlarım ağardı şurada birkaç ayda bunların aşkı yüzünden! Şimdi elime koz geçmişken, ben bu Mete’yi süründürmez miyim?” Salonda kahkahalar yankılanıyordu.

Saniye naif bir ses tonuyla, “Fuat kardeşim… Sen cevizli baklavayı çok seversin, değil mi?” diye soruyordu cevabı bildiği gülen gözlerinde olduğu hâlde.

Gamzesi aydınlanırken kardeşinin yüzünde, “Sevmek ne kelime abla, hayranıyım,” cevabını veriyordu Fuat.

“Söz kesilince kavuşabileceğin bir tepsi cevizli baklava var, haberin olsun.” Saniye’nin bilgilendirdiği ayrıntıyla kahvesini yudumlayan Fuat, “Bir an önce isteyelim Melek’i Mete’mize, hadi Tahir abi,” diyordu. Gençlerin sessizlik çabasıyla yaptıkları kahkaha salonda neşeyle cıvıldarken Mete de elinde olmadan gülümsedi. Ne yaparsa yapsın Fuat’a asla kızgın kalamazdı.

“Elhasıl geldi… Geçti. Kızımız da bizim oğlumuz da. Bize düşen, iki gönüle bahşedilmiş muhabbeti geç kalınmış olsa da helal daireye taşımaktır. Buyur Tahir kardeşim.” Kemal’in sözleri ateşle yanan kalbine ilkbahar yağmuru gibiydi.

“Azizim,” dedi Tahir, Kemal’e hitaben Mete bir, “Çok şükür,” fısıltısı döktü dudaklarından. “Sebeb-i ziyaretimiz oğlumuzun kalbi, sizin kızınızda. Bu hakikat gereği söze girmek isterim ki; gençler birbirlerini görmüşler ve sevmişler. Bize düşen Allah’ın emri Peygamberin kavliyle kızınız Melek’i, oğlumuz Mete’ye istemek.”

Ömrü boyunca bu anı yaşamak istermiş gibiydi şu an Mete’nin içinden akan rahatlama. Hayaline kavuştuğu sözleri duymak, bütün mevcudiyetine huzur olup yayılıyordu.

Ve artık elinde tuttuğu kahveden içmesi şarttı.

Kahve.

Kahveden ettiği nefretten şu an öylesine pişmandıki Mete. Habersiz de değildi üstelik damat namzedinin kahve fincanına doldurulan muzipliklerden. Ama karşısında bir Melek otururken o fincanın içinde zehir olsa, bu âşığın kalbinde ehemmiyeti olur muydu?

Olmazdı.

O Melek’ten gelen her şeye razıydı.

Büyük bir yudum çekti elindeki fincandan.

Kemal, elindeki fincanı tabağına yerleştirip, “Melek’i tanıdığımda küçücük bir çocuktu. Benim de hanımın da manevi kızımız oldu. İkisinin de iki cihan saadetine mazhar olması tek temennim. Kızım, senin rızan var mı?” diyordu Melek’e bakarak.

‘Bu kahve olamaz!’

Melek, “Tek isteğim, Mete’me helal olmaktır, Kemal amca,” dediğinde, “Çok şükür,” diye fısıldıyordu, yine. Herkesin gözlerinin üzerinde oluşu ve Melek’in yüzüne yayılan pembelikle fısıltısının içinden haykırış olarak çıktığını anlıyordu.

Bir yudum daha alıyordu kahvesinden.

Yok yok! Bu kahve olamaz!’

“Öyleyse bu dünyada ilk adımları bizden olsun. Kızımı Allah’ın izniyle Mete oğlumuza verdim gitti.”

Cennet bahşedilmiş bir günahkâr, bu cümleyle günahlarından arınmıştı belki de.

İçtiği kahve duyduğu sözlerle daha da güzelleşiyordu.

Nebahat, “Ferideciğim. Makası getir güzel kızım. Sözü keselim,” dediğinde, Feride’nin çabukluğu, Melek’in elinden içtiği kahve kadar güzeldi.

Zemini ayna kaplı, bakır işlemeli küçük bir tepsi üzerinde bir makas, gümüş, ince bir yüzük ve o yüzüğe bağlı kırmızı bir kurdele vardı. Mete, cebinde duran yüzüğü çıkarıp, Nebahat’ın avucuna bıraktığında, Melek’in parmağında kendisine ait bir yüzük olması fikriyle mecnuna dönüyordu.

Nebahat, yüzüğe kurdeleyi geçirip, “Bir ömür beraber olursunuz dünyada İnşAllah. Ve dâhi âhirette ebediyen,” dedi bütün cemaatten bir, “Âmin,” sesi yükseldi. “Meleğim,” dedi Melek’in elini elinin içine alıp Mete’nin yanına getirdi.

Kemal, “Tahir kardeşim, buyur gençlerin sözünü kes,” dediğinde Tahir iki gencin karşısında duruyordu.

“Baban ve annen sözlenirken yanlarındaydım. Birbirlerine nasıl bağlı olduklarına da şahitlik ettim. Allah uzun ve huzur dolu bir ömür nasip etsin size,” dedi gençlerin parmaklarına yüzüklerini taktı.

Melek ve Mete’den duyulan, “Âmin,” aynı notalara sahip bir melodi gibiydi. Samimiyeti tartışmasız, tonlaması mükemmel bir içtenlikteydi.

Makası eline alarak, “Allah ayırmasın,” sözleriyle kesti.

Yaptığı adetlere uygun bir durum değildi, biliyordu ama o eli elinin içine almazsa hayatı şuracıkta biterdi gerçek vuslata eremeden. Kurdele kesildiği an eliyle kavradı Melek’in zarafet dolu elini. Gözlerine bakan gözlerde aşk vardı.

Cengiz, Sinan, Levent, Tamer, Serdar, Öykü ve Fuat’ın coşkulu alkışlarına Ayşe ve Feride’nin ıslığı eşlik ederken apartman dairesinde yapılmaması gereken her tür gürültüye ev sahipliği yapıyordu Kemal ve Nebahat’ın evi. Tahir ve Emine’nin elini öptüklerinde hürmetle, tebrikleri kabul ediyorlardı ardından. Melek, Nebahat ve Kemal ile sarılıp kucaklaşırken Mete de sırada bekliyordu.

Bu anda bir efsane saklıydı.

İkisinin de sağ parmaklarında yüzük ve o yüzüklerde kesilen sözlerinden yadigâr kurdeleler vardı.

Ve bu gece ilk kez yan yana oturuyorlardı. Elleri birbirine kenetli olduğu hâlde otururken, Melek biraz öne eğilmiş sohbete eşlik ederken, Mete, Melek’in saçlarına doğru eğilerek, kokusunu içine çekiyordu. “Benim misin?”

Melek fısıltısını duyduğunda başını yavaşça Mete’ye çevirdi. O gözlerindeki sevgiye kurban olurdu Mete. “Mete’m… Ben hep seninim…”

*

Parmağında Mete’nin ağır ve alışılmışın dışında yüzüğü vardı. Genellikle şeffaf taşlar bu kadar parlak olmazdı ancak beyaz altın gibi görünen kısmı da çok tuhaf ve farklı bir parıltıya sahipti. Bu sıra dışı ağır yüzüğün muhteşem bir görüntüsü vardı.

“Bize artık müsaade.” Tahir, ellerini dizine vurup kalktığında yârinden ayrılacağı vaktin gelişine üzülüyordu Melek.

“Benimle geleceksin, değil mi?” Kulağına fısıldayan ses kadife yumuşaklığında bir aşkken olmazı anlatmaya dili varmıyordu.

Ayağa kalktıklarında başını sağa sola sallarken, Mete’nin kasılan parmaklarını hissedebiliyordu.

“Lütfen!”

“Düğünden önce seninle kalamam… Helalin olmadan bir daha yanında kalamam. Ablama söz verdim.” Saniye ile konuştukları hâlâ aklındaydı. Temiz bir başlangıçları yoktu belki ama âdetlere uygun olarak bu evden çıkmak istiyordu.

“Ah! Saniye abla beni sırtımdan vurmuş…” Sözler dudaklarından dökülürken, yüzünde buruk bir tebessümün yanı sıra bir de Saniye’ye duyduğu derin saygı vardı.

“Öyle deme ama… Zaten dayanmak zor. Bir de Saniye ablayla Feride’nin annesi bana gelinlik dikecekler. Yanlarında olursam iyi olur.”

“Gelinlik için neden uğraştığınızı anlamıyorum. İstediğin gelinliği seçmen yeterliydi sahip olmak için,” derken mahsun bir sitem hâkimdi ifadesine.

“Evet ama o zaman bir anlamı olmazdı… Markası ya da adı olan bir gelinlikle değil, sevgiyle dikilmiş bir elbise istiyorum seninle vuslata ereceğim günde.” Bu yeterliydi o bal rengi bakışlardaki sitemin dağılmasına, hayal kırıklığının tamirine.

Sımsıcak ela rengi gözler, gözlerine kilitlenmişken Tahir, “Biz gidemeyeceğiz belli ki,” diyerek dalga geçerek Melek ve Mete’yi aralarına çağırıyordu.

Son sözleri, “Levent ve Cevat sizi eve götürecekler,” olduğunda, Melek sadece başını sallayabiliyordu kabulünü anlatabilmek için. Davut, Fuat, Öykü ve Mete en son çıkarken evden, dördünün de geride bırakmak istemedikleri kadınlara olan bakışları aşkın en temiz hâliydi belki de.

Kapanan kapının ardından Ayşe kahve fincanlarını toparlarken, Feride de masaları temizliyordu. Melek, Mete’nin kahvesinin hepsini bitirdiğini gördüğünde, “Sormayı unuttum ona. Acaba sevdimi?” derken kahve içtiği fincanı öpmek istiyordu.

Hastalıklı bir durumdu yanında kalan nesi varsa ona tutunup, onu hissetmeye çalışması.

“Öpebilirsin fincanı, meleğim. Davut beni istemeye geldiği akşam kahve içtiği fincanı kaç kez öptüğümü hatırlamıyorum.” Saniye yine lisanıhâlinden anlıyordu ne yapmak istediğini. “Annem o fincanı bulup yıkadığında hayal kırıklığı olmuştu benim için. O fincanı bir ömür saklayacaktım sanırım,” diyerek devam ettiğinde, hepsi gülüyordu anlattığı sımsıcak romantizme.

“Öyleyse benim şu an hissettiğim her şey normal, öyle mi?” Özellikle de deliliğinde yalnız olmadığını bilmek, tesellinin sıcak kollarıyla sarıyordu Melek’i.

“Elbette normal kuzu! Mete’nin sana nasıl baktığını gördün mü?” Ayşe’nin ses tonundan hem bir hayranlık hem de mutluluk duyuluyordu.

“Nasıl bakıyordu, Ayşe’m?”

“İçinde saklamak istermiş gibi. Sanki seni mümkün olsa kalbinde saklayacak, orada tutacak ve hiç bırakmayacak gibi.” Bir taraftan konuşuyor diğer taraftan bulaşıkları makineye yerleştiriyordu.

Ayşe’nin söyledikleri tıpkı bir şarkının en etkili nakaratı gibiydi. Ya da bir şiirin en vurucu mısraları.

Ve…

“Tıpkı Fuat’ın sana olan bakışları gibi, değil mi?” Bu söylediği Ayşe’nin hareketini aksi yönde etkileyip elindeki fincanların düşmesine neden olduğunda, Ayşe’den beklediği küfür geliyordu.

“Ağzına sıçtığım! Hay senin ben tâ… Nereye gitti geri zekâlı!” derken düşen fincanları toparlıyordu. “Ettin beni leyla! Mutlu musun kuzu?” Fincanlar tek tek makinedeki yerlerini almaya başladığında Ayşe hüzünle devam ediyordu. “O sana öyle geliyor bence. Bir an geliyor, dünyanın en nazik, en düşünceli adamı oluyor. Sonraysa… Neyse! Yarın Tülay Hanımla on gibi buluşacağız. Ona göre ayarlayalım kendimizi.” Doldurmayı başardığı makinenin kapağını kapayıp çalıştırıyordu.

Melek’in, Ayşe’deki hüzne hüzünlenmişken ve Fuat’ın gözleri ayrı sözleri ayrı tavrına sinirlenmişken ağzından çıkan tek kelime, “Tamam,” oluyordu.

Zil çaldığında o ses kalbinde yankılanırken Mete’nin geri gelmiş olabilme ihtimaliyle kapıya doğru ilerliyordu. Feride, “Ağabeyim geldi. Bana müsaade ablalar. Yarın sabah görüşürüz,” dediğindeyse kalbi sessizliğe gömülüyordu.

“Ben bize geçeriz sanmıştım. Neden gidiyorsun ya?”

Hüzünlü gözlerle Melek’e bakıyordu. “Abim geceleri evden başka yerde kalmamdan pek hoşlanmıyor.”

“Anlıyorum.” Feride’nin yaşına ya da zarif vücuduna yükledikleri ağır işlere hiçbir ehemmiyet göstermeyen abisinin gece dışarıda bırakmayacak kadar önem veriyor görünmesini anlamak bir yana asla kabul de etmiyordu ancak bunu Feride’ye belli edip, kızı üzmeyi asla istemiyordu. “Güle güle git, bir tanem. İyi ki yanımızdaydın,” dediğinde sımsıkı sarılıyordu Feride’ye.

“Sağol ablacığım, Allah’a ısmarladık.”

“Bu kızın şu ağabeyinde bir olay var ama çözemedim.” Ayşe kollarını göğüslerinin üzerinde bağlamış, Feride’nin ardından kapanan kapıya doğru fısıldıyordu.

“Kesinlikle.” Aniden aklına gelenle, “Ah unuttum! Yarın işimiz kaçta biter?” diye soruyordu.

Saniye, “Akşamı bulur bence. Kumaş seçeceksin, hatta dantel istersen o da seçilecek. Gelinliğin altına giyeceğin çamaşırlarda var tabii. Senin işin mi var yarın kızım?”

Melek, en iyi ihtimalle öğlen biter diye ümit etmişti hâlbuki! “Öğleden sonra, bir de randevumuz var doktorumuzla.”

“Meleğim. Vaktinde gidersin, biz hâlledebildiklerimizi hâlleder, gerekirse seni bekleriz. Hiç dert etme sen.”

“Mete, yavrusunun durumunu öğrenecek demek! Kuzu! Olmadı sana benim zevkime hitap eden kara bir gelinlik dikeriz parmağındaki elmasa müsavi bir kontrast olur! Siz doktorunuza gidin, her şey bizim kontrolümüzde.” Ayşe dalgasına âhenk katmak için bir de göz kırpıyordu.

Mutluydu… Tâ ki Ayşe’nin gelişigüzel, özensizce dile getirdiği “Elmas” lâfı balyoz gibi kafasına inene kadar. Sağ elinde duran yüzüğün ağırlığına bakıyordu hüzünle. “Bu elmas mı?”

Ayşe, Melek’in elini elinin içine aldı. “Evet, meleğim. Tıpkı kelebeğinin üzerinde bunun şekil verilmiş hâline sahip pırlantalar olduğu gibi.”

Melek’in eli boğazında asılı duran kolye ucuna uzanıyordu insiyaki. “Bunlar… Pırlanta mıydı?” Fısıltısı güçsüzdü.

“Fark etmedin mi, can koç? Baksana şunların parıltısına!”

Mutluluğuna bir kan karıştığında, gözleri parmağındaki elmasta, aklı ise aylardır boynunda taşıdığı masum sandığı bir kelebekteydi…

*

“Efendim, meleğim.” Onu aramak için yanıp tutuşurken, uyumuş olabilme ihtimaliyle arayamayıp, kendi kendini yiyerek sabaha çıkmayı umuyordu.

“Uyandırdım mı, Mete’m?”

Bu kadar sevilirken, karşısındaki adam bir sözüyle eriyip biterken nasıl böyle mahcup bir ses tonuyla ve rahatsız etmiş olma olasılığıyla konuşabiliyordu çekingen çekingen?

“Uyku haram, meleğim. Uyuyamadım ki…”

Derin bir nefes alıyordu, “Mete’m…” diye fısıldarken.

“Sen böyle derin nefesler almaya devam edersen ben ne yaparım, biliyor musun?”

“Ah..! Ne yaparsın?” İniltisini duyduğu an gözleri kendiliğinden kapanıyordu.

İstemsizce ısırdığı dudağını serbest bıraktı. “Seni gelir alırım, kimsenin bizi rahatsız edemeyeceği bir yere götürürüm!” Melek’e söylerken kendi nefesleri kontrolden çıkıyordu gerçek olabileceğine duyduğu ümit ve ihtiyaçla.

“Sonra?”

Bir gülümseme geçti Mete’nin dudaklarından, Melek’in merak dolu ses tonunu duyduğunda. “Sonra şu an sızlayan her noktanı okşayarak rahatlatır, öperek dudaklarıma cenneti bağışlarken senin, parmaklarımın etrafında kıvranmanı sağlardım.”

Melek’ten gelen derin bir, “Of..!” bitiriyordu Mete’yi. “Yani yine kapı önünde oyalanıp içeri girmezdin, öyle mi? Allah aşkına! Derdin ne birader?”

“Senin o sitem eden ağzını yerim! Yok öyle içeri girmek falan düğünden önce!” Kahkaha atmak isterken ciddiyetini sağlamak zor oluyordu ama başarıyordu.

“Düğün vaktini uzattık dediğinde haklıymışsın be Mete!” Ağlamaklıydı meleğinin ses tonu.

“Ah be güzelim! İtirafın kayıtlara geçmişken, kıyalım mı nikâhımızı şu vakit?” Sesinde aldığı keyfi gizlemeyen bir neşe vardı.

“Uf sana uf..!”

“Bana bak kızım! Sakın başkasının yanında bu “Uff”ları yaptığını duymayayım, yerim o dudakları ona göre.” Yine sesinin tonu günaha büründüğünde, Melek’in derin nefeslerle solumasına neden oluyordu.

“Uf..! Uf..! Kafamı öyle karıştırdın ki seni neden aradığımı unuttum!”

“Tabii ki özlediğin ve bensiz duramadığın için…” Bu arada üzerindeki ceketten kurtulmuş, kıravatını çözüyordu, Mete.

Neşeyle gülüyordu Melek akşamın bütün sitemini dağıtırcasına. “Çok sinirlendiriyorsun beni ama çok seviyorum seni.”

Sözü duyduğu an, Mete’nin kıravatı çözen eli donuyor, gözlerini ise sımsıkı yumuyordu. “Çok şükür,” diye fısıldadığında aklı başında dahi değildi.

“Ben sana bir şey söyleyecektim… Yani… Asla yanlış anlamanı istemem. O elbetteki çok güzel… Hatta! Hatta âşık olunacak kadar güzel ama… Ama… Ben bunu taşıyamam. Yani ağırlığıyla ilgili değil, lütfen yanlış anlama! Of! Üzgünüm… Gece gece aradım ama söylemem gerekeni söyleyemiyorum.”

Söyleyemediğini Mete anlıyordu. Taşıdığı, sömürülmüş bir milletin yükü altında kahrolduğu için yüzüğü takmak istemiyordu.

“Anneme annesinden ona da kim bilir kimden kalmış bir elmastı o. Benim değil kayınvalidenizin düşüncesizliği, Melek Ardahan. Lütfen, o hassas kalbini düşünmeden yaptığım bu densizliği bağışla… Yarın üzerinde sömürgeye dair hiçbir iz taşımayan, senin beğeneceğin bir yüzük alacağız, bir tanem,” dediğinde, Melek’in vereceği tepkiyi bekliyordu.

“Ben anlatamadım ama sen anladın Mete’m.”

“Seni kendi gibi okur bu aciz, meleğim.”

“Ah Mete’m… Üzgünüm. Ben annenden olduğunu düşünemedim. Bu çok… Çok güzel. Yarın bununla ilgili başka bir şey yapacağız. Şimdi benim yatmam gerekiyor. Sabah çok erken kalkacakmışız. Ben… Seni çok seviyorum, Mete’m.”

“Hep sev… Hep. Var mı başka bir sıkıntı?”

“Aslında var ama… Yarın söylerim onu da.”

“Söyle.”

“Yarın!”

“Şimdi söyle!”

“Misin?”

“Ne?”

“Efendim!”

“Hay senin a*ına..! Yavrum ne diyorsun sen?” Neyden bahsettiklerine dair en ufak bir fikri yoktu Mete’nin. Tahammül ve sabırsızlık arasında gidip geliyordu.

“Öncelikle meşe bey; misinSöyler misinin misini. Sonra da ne denmez kaba adam! Anlamadığında efendim dersin nezaket kaidelerine yakın bir ifade de bulunmuş olursun. Ayrıca küfür ettiniz ki bu hâlinizi kınıyorum. Çocuğumuzun yanında da böyle ağzı bozuk konuşacaksanız, sizinle işimiz var beyefendi!” dedi derin bir nefes aldı Melek. Konuştuğu vakit boyunca hiç nefes almaması Mete’nin yüzünde gittikçe genişleyen bir gülümsemeye vesileydi.

“Hey! Az daha tıkanacaktın nefessizlikten. Bacak kadar boyu var, boyunun iki katı dili! Anladık… Şimdi, sevimli küçük hanım! Lütfen, rica ederim, bir zahmet söyler misiniz nedir?”

“Bu kolye var ya… Hani kelebeğim. O pırlanta, değil mi? Onun için böylesine parlak. Onun için gökkuşağı gibi yansıtıyor ışığı. Ben… Anlayamamıştım. Senden rica etsem, bir daha bana mücevher almasan… Benim hakkımda farklı düşünür müsün?”

Ses tonu öyle buruk, sözleri öyle çaresizdiki. Düşündüklerinin gerçek olma olasılığı bile üzüyordu onu belli ki.

“Nasıl farklı mesela?”

Derin bir nefes aldı, Melek. Mete’nin o nefes olup sevdiğinin hücrelerine yayılmak isteyeceği kadar derin bir nefesti. “Şükürsüz mesela.”

“Hmm… Bak sen,” dedi mesafeli bir ses tonuyla, başka da bir şey söylemedi.

“Haksız da olmazsın sanırım. Kaç kadın bu güzellikleri sevmek yerine içi kan ağlayarak bakar ki?”

Bu hüzün dolu ses tonunu duyan Mete için Melek’e oynadığı oyunun sonuydu.

“Kesinlikle haklısın, meleğim. Şükürsüzsün. Ellerine modern çağa uygun makineleri bırak, madenlerde rahat çalışabilecekleri aletler bile vermekten aciz bir ülkenin, fakirlikten kırılan halkına birkaç sent kazanabilmek için işçilik yaptırıp, bin bir zorlukla çıkardıkları dünyanın en değerli taşını, bilmem kaç bin fiyat biçildiği hâlde o halka hiçbir şey kazandırmayan elmasını takmak istemiyorsun… Şükürsüzsün. Aylardır taktığın kelebeğinin pırlanta olduğunu bile anlamayacak bir masum olduğun için de şükürsüzsün. Peki ben neyim?” dedi, derin bir nefeste Mete aldı. İçine bir ateş düşürmüştü Melek. “Ben senin şükrünü yapmaktan acizim.”

Biten sözler miydi, mecali miydi, bilemiyordu.

“Seni yaratana kurban olur meleğin.”

“Senin titreyen sesine kurban olur Mete’n.”

Aynı anda içlerine çektikleri nefesi verdiklerinde dudaklarından dökülen ortak bir, “Çok şükür,” dü.

“Uyu, bir tanem. Yarın yorulacaksın.” Hiç istemese de, Melek’i yormaya hakkı yoktu, telefonu kapamaları gerekiyordu.

“Seni çok… Çok seviyorum, Mete’m.”

“Ben sana âşığım, meleğim.”

Melek’in telefonu kapaması da fayda vermemişti. O son sevgi lâfıyla hareket etme yetisini çoktan kaybetmişti, Mete.

Onun dudaklarından çekinmeksizin dökülen her “Seni seviyorum” Mete de, “Allah’ım, çok şükür,” teşekkürüne vesile oluyordu. “Sevgisini nasip edene, kavuşturana, helâl edene şükürler olsun.”

Önceki gün Melek kapısına evlilik teklifiyle geldiğinde, kolları arasında uykuya daldıktan sonra Mete’nin yaptıklarından biri de; Ömer ile yedi yıl önce sağlık hareketi için Afrika’ya giden doktorların, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde nerede kaldıklarını ve ölenlerin gömüldüğü yerleri bulup bulamayacaklarını konuşmak olmuştu. Bir ya da iki gün içinde o ülkeye gidecek olan Ömer’in şu anda da araştırma yaptığına emindi.

“Ömer. Gece gece aradığım için kusura bakma.”

“Estağfurullah Mete Bey. Daha uyumadım, buyurun.”

“Bir gelişme var mı kardeşim?” Fikri bile gülümsetiyordu Mete’yi. Belki de Melek’e anne ve babasına ait bir şeyler verebilirdi.

“Bende az önce Fahri konsolosla konuşuyordum. Bize yardım etmek için hazır. Sağ olsun evinde ağırlayacak ve sonuca ulaşabilmemiz için de her türlü yardımı yapacakmış.”

“Sağ olsun… Sen işini bilirsin, Ömer. Sana güveniyorum kardeşim.”

“Teşekkür ederim, Mete Bey.”

Birkaç meselenin daha üzerinden titizlikle geçip telefonu kapadıklarında içinde bir ümit vardı. Melek’e düğün hediyesi olarak anne ve babasının yattığı mezar ya da onlarla ilgili bir şey bulabilecekti belki de.

Bir ümitti.

Belki nasip olacak, belki olmayacaktı…

Eğer olursa, dünyanın en bahtiyar insanı Mete olacaktı, bundan emindi.

*

“Aklında nasıl bir gelinlik var?”

Saniye’nin sorusuna hiç düşünme gereği duymadan, “Sade ama dümdüz bir şey de değil,” diye cevap veriyordu. Ekru renginde, ziberlin kumaşı almışlardı ancak gelinliğin üzerinde olmasını istediği, adı; Annemden olan danteli bulamadıkları gibi ona benzer başka bir model de bulamamışlardı.

Tabiri caizse bir ordu hâlinde geziyorlardı, o mağaza senin bu mağaza benim. Alınan eşyaları, Öykü ve Levent taşırken onların tek yapması gereken aradıklarını bulmaktı. Bulmuşlardı da. Dantel hariç!

“Benim Mahmutpaşa’da bir tanıdığım var. Bir de ona bakalım isterseniz.”

Tülay’ın fikri mükemmel olsa da Melek’in vakti kalmamıştı. “Benim randevu saatim geldi. Siz de çok yoruldunuz. Ben doktora gideyim siz eve. Sonra bakarız ya da dantelsiz bir gelinliğim olur.” İçten içe istediği o tanıdığın dükkânına gitmek olsa da Mete’yi bekletemezdi.

“Tamam güzel kızım, sen nasıl istersen. Şu çok istediğin dantelin bir fotoğrafı yok mu biz de görsek?”

“Var ablacığım.” Çantasından telefonunu çıkarıp Saniye’ye gösterdiğinde, kısaca fotoğrafı inceliyordu telefonun ekranına eğilerek. “Tamam, canım. Evde görüşürüz İnşAllah.”

“Görüşürüz ablacığım.” Herkesle vedalaşıp, Cevat’ın eşliğinde arabaya doğru yürümeye başladığında, “Mete Bey, arabada sizi bekliyor,” diye bilgi veriyordu Cevat.

“Mete burada mı? Hastanede buluşacağımızı sanıyordum,” derken hissettiği heyecan bütün hücrelerine yayılırken bir ömür aynı heyecanı hissedeceğini biliyordu.

“Yarım saattir bekliyor.”

“Neden bana haber vermedi ki? Bekletmezdim onu bunca zaman…” Son cümle fısıltı gibiydi neredeyse.

“Sizi çok uzun zamandır bekliyordu,” derken Cevat, AVM’nin kapısından birlikte çıkıyorlardı.

Melek, duyduklarıyla divane âşığa dönmüş olmasaydı, Cevat’la gerçekleştirdiği sohbetinde oluşan uzun cümlelere şaşırırdı. Ama aklı şu an bir tek kişide ve ona hissettiği aşktaydı.

Arabanın sonuna kadar açık arka camı, aralık soğuğunu pek de önemsemeyen bir adamın sabırsızlığını gösteriyordu Melek’e. Açık cama doğru eğilmiş, sağ elinin baş ve işaret parmağıyla dudaklarını örtmüş Melek’in yürüyüşünü seyrediyordu.

Arabayla arasında birkaç adım kaldığında, Mete arabadan çıkıp, kollarını açıyordu Melek’e. O birkaç adımı koşarak kaparken, “Koşma be kızım!” sitemineyse aldırmıyordu.

Adamın göğsüne kendini en uygun tabirle atarken, “Bana kızmayı özlemiş, sevdiğim,” diyordu.

Kollarındaki kıza sımsıkı sarıldığında, elleri şefkatle okşuyordu sırtını. “Sana kıyamam ki ben.”

“Sesinizdeki şefkat sizi haklı, sürekli ettiğiniz sitemlerinizse haksız çıkarıyor Mete Bey.” Kurduğu cümleden aldığı keyifle bir gülücük kaçıyordu dudaklarından.

“Edepsiz kız seni! Hadi arabaya!” Yüzündeki ciddiyeti bozan bir gülümseme vardı dudaklarında.

Arabada Mete’nin yanına oturduğu an bir kolu beline sarılıyor, eli yanaklarını okşuyordu. Âdeta onun tarafından kuşatılmıştı… Bir rüyanın en güzel sahnesiydi hiç uyanmak istemeyeceği. Uyandığında üzüleceği ama gün boyu o etkiyle divane gezeceği.

“Heyecanlı mısın?”

“Heyecanlıyım. Peki… Sen heyecanlı mısın?”

“Fena. Bu sabah bir toplantım vardı. Toplantıdan hiçbir şey anlamadım, odaklanamadım. Aklımda sadece onun için doktora gideceğimiz an vardı. Bebeğimin içinde bir bebek. Mucize gibi geliyor.” Sözlerinin sonunda Melek’in saçlarını öptü tekrar tekrar. Sanki dudaklarını ayıramıyordu saçlarından. “Çilek kokunu sende solumayı özlemişim,” derken yine öpüyordu.

Bir gülümseme yayıldı Melek’in dudaklarına. “Sende derken? Ben yokken başka bir şekilde mi ulaşıyordunuz, beyefendi?”

“Tarabya’da kaldığım her gece ulaşıyordum ve hiç de zor olmuyordu.”

Dudaklarına yayılan çapkın tebessüm Melek’in kalbini kırarken, kollarını sardığı boyundan çekip göğüslerinin üzerinde birleştiriyordu. “Bunu bilmek kalbimi derinden yaralayacak ama dayanacağım. Anlat lütfen. Neden zor olmuyordu?” Ses tonu huysuz ve mutsuzdu Melek’in.

“Hayır.”

“Neden?”

Gözlerini Mete’nin gözlerine kilitleyip mantıklı bir sebep beklerken kalbinin daha çok kırıldığını hissediyordu.

“Üzülmeni istemem.”

“Bu daha çok üzüyor ama!”

“Pekâlâ! O gecelerde bu çilek kokan şampuanla yıkanıp, yastığına sarılıyor ve seni rüyada dahi olsa kollarıma alabilmek için duâ ediyordum.” Sözleri bitti başını Melek’in başına yasladı.

Bu duydukları üzmemişti Melek’i.

Kahretmişti.

Başka bir kadına dokunmuş olsaydı da böyle kahrolurdu ancak.

Vicdan azabının pençelerini kalbinde hissediyordu. Bu adamı bir kafede bırakıp gitmişti. İşin en kötüsü, onun da benzer acılar çekmiş olduğunu düşünmemişti bile.

Kollarını omuzlarına dolayıp, başını boynuna gömdü. “Affet Mete’m! Affet!” Yine başlamıştı bir ağlama seansı daha. Zaten sürekli ağlayan, ağlamayı günlük rutini hâlinde yaşayan, psikolojik açıdan çok duygu yüklü bir kadındı artık. Üstüne bir de hamileliğin verdiği hassasiyet eklendiğinde, Mete’ye yaptıklarına üzülmemesi mümkün değildi.

“Ağlama, meleğim. Lütfen ağlama!” Saçlarını okşayan ellerinde, teskin etmeye çalışan sesinde şefkat vardı Mete’nin.

“Ben aptalım.”

“Biliyorum.”

Başını yasladığı yerden kaldırdığında akan burnunu elinin tersiyle silerken, “Sağ ol,” diyordu.

“Rica ederim, küçük aptal. Ben seni böyle seviyorum.”

Başını Mete’nin omuzuna yaslıyordu, “Cümlenin sonunda söylediğin, cümledeki vehâmete şifa oldu,” fısıltısıyla.

Hastanenin önünde, Melek ve Mete arabadan indikten sonra Cevat arabayla gözden uzaklaşıyordu. Tamer ve Serdar kendilerine eşlik ederken giriyorlardı hastaneye. Kadın doğum kliniğine dört kişi çıkarken, Ayşe ile beraber gitmekten daha sakin olduğunu fark ediyordu. İkisindeki heyecan kalabalık ya da hastane ortamı dinlemiyordu.

Bekleme odasında kendileri gibi çiftler vardı.

Kendileri gibi.

Çift.

Bir aile olacak çiftler. Tabii onların sol ellerinde yüzükleri varken Melek ve Mete’nin sağ elini sarmıştı bağlılıkları.

Saniye’nin dediği gibi; “Hâyırlı işler sağdan başlar sağla devam eder. Bırakın yüzükleriniz hep sağ elinizde kalsın.”

Yan yana oturmuş beklerken Mete’nin elini elinin içine aldı. İncecik gümüş yüzüğü incelerken, “Saniye abla yüzüklerimizi evlendikten sonra da sağ elimizde takmamızın hâyırlı olacağından bahsetti. Sence nasıl olur?” dedi dalgın dalgın. Upuzun parmaklara takılı yüzüğün ne kadar yakıştığını düşünüyor ve narin dokunuşlarla okşuyordu aslında öpmek istediği eli.

“Sol elime takmayı hiç düşünmemiştim gerçeği istersen.”

“Öyle mi?” Gözlerini Mete’nin gözlerine kilitledi. “Neden?”

Mete, Melek’in kulağına eğildiğinde fısıldıyordu. “Davut abi ve Saniye abla. Birbirlerine olan muhabbetleri hiç eksilmiyor, aksine gün geçtikçe artıyor. Evliliklerine hâyırla başlamışlar. Biz onlar kadar temiz kalamadık fakat helal daireye girene kadar artık her şey olması gerektiği gibi.” Melek’in bu son sözü duyduğunda çatılan kaşlarının ortasına bir öpücük kondurdu. “Ablam haklı. Sağdan başladık, sağdan devam edeceğiz.”

“Pekâlâ.”

“İtaatiniz, gözlerimi yaşartıyor Melek Ardahan.” Yüzünde bir tebessüm vardı Melek’in çatık kaşlarını seyrederken.

“Sizin iradenizde benim gözlerimi yaşartıyor! Bir Yeşilçam klasiği canlanıyor gözlerimde. Eve giderken gazoz alasım var!”

Amacı somurtmaktı.

Mete kahkahayla gülene kadar.

Öyle güzel, öylesine büyüleyiciydi ki onun gülüşü.

“Bak! Fikrine tav oldun değil mi? Tamam ya! Anladım ben senin niyetini. Sana gazoz içireceğim küçük bebeğim.” Hâlâ gülmekte olan Mete’nin yanağını sıkarken bulundukları ortama uymayan hâllerini fark ederek kızarıyordu Melek. Mete’nin ise bir eli sürekli telefonundaydı. Kulağına doğru yaklaşarak fısıldıyordu. “Modern zamanlar böyle ne yazık ki. Yanındakiyle konuşmayıp, o telefonun tuşlarıyla yazdığın kelimelerle konuşmayı tercih edersin. Kesinlikle orta çağın karanlığına hasret duyuyor bu çağın insanı!”

Mete, son birkaç tuşa basarken, “Döktün mü içini meleğim?” sözleriyle, telefonunu cebine koyuyordu.

Cevap vermedi, Melek. Onun sessizliğine mukabil Mete, “Çok önemli bir işim vardı. Onu hâllettim,” diyerek ses olduysa da Melek yine sessizdi.

İkisinden daha önemli ne vardı ki?

Sıra, Melek ve Mete’ye geldiğinde birkaç gün önce hayalini bile kurmayı kendine yasak ettiği anı yaşıyordu. Mete’den bir parça aşkı içinde taşırken, muayene için doktora beraber gelebilmeleri… Belki de bir yerde uyuyakalmıştı, ancak elini tutan el öyle gerçektiki.

“Hoş geldiniz Melek Hanım.” Didem, Melek’i samimiyetle karşılayıp, Mete’yi gördüğünde şaşırdığını gizleyemeyince, Mete durumu fark ederek sağ elini kadının eline uzatarak kendini tanıtıyordu. “Merhaba. Mete Ardahan ben.”

“Mer… Merhaba. Ah kusura bakmayın, buyurun lütfen.” Kadın elbette tanıyordu Mete’yi. “Buyurun oturun.”

“Didem Hanım. Yârimin size sormak istedikleri var.” Mete’ye döndü, bakışları buluştuğunda yârim kelimesine hayran olduğu, gözlerine yayılmış kehribar ışıltılarından belliydi.

“Anlıyorum. Buyurun Mete Bey,” diyerek Mete’nin dikkatini çekmeye çalıştığında Melek, “Mete’m, fazla vaktimiz yok,” diye fısıldıyordu.

“Nelerden kaçınmamız gerekiyor? Neler yapmamız gerekiyor? Meleğim ve bebeğim için en doğru olan ne? Bunları öğrenmek istiyorum.” Ses tonu ciddi, kelimeleri netti Mete’nin.

Didem, “Melek Hanım için kokulara karşı bir hassasiyet var ama onun dışında çok güçlü. Bol süt içer ve verdiğim beslenme programına uyarsa hayatını kısıtlı yaşamasına gerek yok. Bebeğiniz daha çok küçük ama anormal hiçbir durum söz konusu değil,” diyerek tane tane izâh ediyordu durumu.

Arada bir yerde övgüye benzer bir bilgilendirme geçtiğinde, Mete, Melek’e dönüp sessiz bir teşekkür sunuyor, gözlerindeki parıltı aksi düşünceye imkân vermiyordu.

“Biz cumartesi günü evleniyoruz.” Melek’in eli elinde olduğu hâlde; “Evleniyoruz” dediği an parmaklarına daha sıkı sarılıyordu o hayranı olduğu parmaklar.

“Ne kadar güzel! Mutluluklar diliyorum şimdiden.” Didem’in, tüm samimiyetiyle söylediği sözlere, Mete ve Melek aynı kelimeleri, aynı anda farklı ses tonuyla, “Âmin! Teşekkürler,” temennisiyle karşılık veriyordu.

Mete, Melek’in elini tutmaya devam ederken öne doğru eğildi. Sesi normalden daha ince bir hâl aldığında kaçınılmaz soruya sıra geldiğini anlıyordu, Melek. “Didem Hanım. Sormak istediğim, bizim ilişkiye girmemiz bebeğimiz açısından bir sakınca oluşturur mu? Ona…” derken dudaklarından dökülen, dünyanın en özel kelimesini, kıyamayan bir adam ifadesiyle şefkatle söylüyor ve devam ediyordu, “…zarar vermekten korkuyorum açıkçası.”

Adam baba olmak için yaratılmıştı… Ve tabii bir de âşık.

“Mete Bey. Hamilelikte sağlıklı cinsel ilişki çiftler arasındaki bağı güçlendireceği gibi bebeğe herhangi bir zarar vermez. Tabii kontrollü olmakta fayda var. Kadınların hamilelik dönemlerinde hormonal farklılıklarını göz önünde bulundurduğumuzda normalden çok daha fazla ilişki ihtiyacı duyan anne adayları yok değil.”

“Doktorum resmen beni tarif ediyor…”

Mete ve Didem Melek’e bakarken fısıltısının duyulacak kadar yüksek olduğunu anladığında yaşadığı utançla inlemek istiyordu.

“Ben öğrenmem gerekeni öğrendim, bir tanem. Senin sorman gereken başka bir şey var mı?”

Sözlerine bulabileceği sesi, içeride bir yerde utanmışlığının altında kalmıştı. Yapabildiği tek şey diline varmayan hayırı lisanıhâliyle göstererek başını sağa sola sallamak oldu.

*

Melek’in yanakları, 23 Mayıs günü ilk kez kızardığında da Mete’yi büyülemişti şimdi de büyülüyordu. Doktorun muayene odasında olmasaydı, bekleyenler olmasaydı, yetişmeleri gereken düğünleri, yapılması gereken hazırlıkları olmasaydı bu kızaran yanakların daha da koyulaşması için yapabileceği birkaç zevk dolu an biliyordu, Mete.

Ama şimdi!

Şimdi ne yeriydi ne de zamanı.

Mete yerinden kalkarken Melek’in elini bir saniye olsun bırakmadı. Boştaki eliyle Didem’in elini sıkarken, “Size iyi çalışmalar, Didem Hanım. Bir dahaki randevuda görüşmek dileğiyle,” diyordu.

“Teşekkür ederim, Mete Bey. Görüşürüz umarım.”

Yerinden kalkıp kapıya kadar eşlik ettiğinde, Melek zarif bir hareketle elini sıkıp, başıyla selam veriyordu doktoruna.

“Güle güle, Melek Hanım.”

Sessizlik içinde ilerlerken arabaya doğru, Mete’nin yaptığı tek şey Melek’in utanmışlığının armağanı güzel yüzüne yayılan kızarıklığı seyretmekti. “Aç mısın, bir tanem?” Arabaya yerleşip, Melek’i iyice yanına çektiğinde, kolunu beline doluyordu. Nefesini kızın hâlihazırda zaten ısınmış tenine değdirmekten kaçınmak yerine, daha fazla hissettirmek için iyice sokulması doğru değildi. Kesinlikle; cehennemlikti.

“Açım, Mete’m. Çok açım.” Başını Mete’nin omuzuna yaslayıp, kokusunu derin derin içine çekmeye başladığında sımsıkı sararken Melek’i, yine sabrın ne kadar zor olduğunu düşünüyordu, Mete.

“Ne yemek istersin?”

Başını kaldırıp gülen gözlerindeki ışıltıyla Mete’ye bakıp attığı kahkahayla tekrar Mete’nin göğsüne yaslanıyordu. “Her… İstediğim olabilir mi?”

“Seni yaratana kurban olurum! O nasıl güzel bir sestir Yâ Rabb’i?” dedi dudaklarını Melek’in saçları arasına gömdü.

Telefonuna gelen bildirime bakması gerekmese elleri bir ömür Melek’in sırtını okşar hâlde kalabilirdi. Telefonu cebinden çıkarıp baktığında Öykü’den gelen fotoğrafı inceliyordu. Melek’in gözlerini dikip bakmasının da, içten içe telefonuyla ilgilendiğine duyduğu öfkesinin de farkındaydı. Ama bu önemli bir olaydı.

“Mete Bey. Firenze de Angelo Marcinelle tarafından üretilmiş.
Size özel bir paket hazırladı.”

Melek’in istediği Annemden dantelinin tasarımcısına bizzat teşekkür etmeliydi.

*

‘Ben kollarındayım, o telefonda!’

İçten içe telefonu kıskanmaya başlıyordu ne yazık ki.

“Ayıp ama!” diyordu, ellerini göğüslerinin üzerinde birleştirip Mete’nin göğsüne yaslanmak yerine, soğuk ve duygusuz araba koltuğuna yaslanmayı tercih ederken. Telefondakiyle İtalyanca konuştuğunu anlayabiliyordu. O ses tonu ve o kelimelerle İtalyanlara da benziyordu açıkçası. Havalı saçlar, esmer ten ve uzun boyuyla.

“Beni seyrediyorsunuz kızgın, küçük hanım!” Kısa bir ara verdiğinde o büyüleyici konuşmasına, Melek’i leylaya çevirerek devam etti o çok mühim olan görüşmesine. Melek ise sol yanda akan manzaraya çeviriyordu bakışlarını.

Hayatı yine bir anda değişmişti. İki gün önce hayalini bile yasaklamıştı kendine Mete’ye kavuşmaya dair. Ama şimdi kaşında ve yanaklarında yer eden dikişleriyle yanındaydı. Düne nazaran daha soluk duruyordu yaraları. Emine’nin sihirli karışımlarının faydasını gördüğünden emindi.

Bir de doktora birlikte gidip, yavrularının gelişimini ve nelere dikkat etmeleri gerektiğini öğrenmişlerdi. Şükürden âciz kalbi teşekkür ediyordu tekrar tekrar, çok şükür Allah’ım, diyerek.

Araba durduğunda Mete ancak bitirebilmişti görüşmesini. Önce, Mete indi sonra elini uzattı nazik bir reveransla, “Buyurun matmazel,” diyerek.

Kızgındı Melek. Hem de çok kızgındı! Ama karşısındaki adamın gözlerinin üzerine düşen karamel rengi saçları, yüzüne yayılmış enfes tebessümü ve tabii sesindeki kadife tonuyla nasıl; gelmeyeceğim ben, diyerek naz yapabilirdi ki?

“Teşekkür ederim, beyefendi!”

Elini sımsıcak elin içine bıraktığında, arabadan dışarı çıkıyordu. Geldikleri mekân ahşap kaplaması, giriş kapısına kadar döşenmiş arnavut kaldırımı çevreleyen söğüt ağaçlarıyla mistik bir masala davet ediyordu iki genci. “Mete… Bu gerçek mi?” derken lokantayı inceliyordu Melek.

Mete, kolunu Melek’in beline sarıp kızı iyice kendine çektiğinde, tutku tonunda fısıldıyordu. “Sen gerçek misin, güzel kız?”

Bu adama böyle bir aşk hissederken hiç imkânı var mıydı kızgın kalabilmesinin?

Hayat, öfkeyi sürdürebilecek kadar uzun muydu?

“Beni leylaya çeviriyorsun. Ne yapacağımı unutturuyorsun. Naz yapmaktan âciz bir zavallı oluyorum karşında.” Sitemini yaparken, Mete’nin gözlerine kilitliydi gözleri. Bedenleri birbirine dönük olduğu hâlde, Mete’nin kolları, Melek’in belini sımsıkı sarıp kendi sert bedenine yaslarken, Melek’in elleri Mete’nin göğüsleri üzerindeydi. Yüzündeki anlaşılmaz ifade hızlı kalp atışlarına tezattı.

Kalbindeki heyecan belli ki yüzüne yansımıyordu.

Bu kalp, Melek için mi böylesine atıyordu?

“Her zaman.”

“Sesli mi söyledim?”

Bir gülümseme geçti Mete’nin dudaklarından, “Hayır,” derken. “Ellerinin altında çırpınan kalp ritmime gözlerinin verdiği tepkide gizliydi ne düşündüğün.”

Melek’i bir kitap gibi okuyordu âdeta.

“Hayır! Ben gibi, bir tanem. Ben gibi.”

Candan Öte ~ 48 | Söz” için 2 yorum

  • 23 Ekim 2018 tarihinde, saat 00:05
    Permalink

    Bu metenin bu hallerini okumak beni beni hep bi tuhaf yapıyordu ve hep de yapacak napalım neyisa ha 🙂
    Ahh metem ahh…

    Yanıtla
    • 23 Ekim 2018 tarihinde, saat 09:36
      Permalink

      (: iyi mi kötü mü

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir