Candan Öte ~ 47 | İstemek

“Helal daire keyfe kâfidir”
Bediüzzaman

Gözlerini açtığı an, vuslatın sabahına huzura müptela küçük bir çocuk gibi uyanıyordu Melek. Tarabya’da, Mete’nin odasında ve hatta yatağında olduğu gerçeği, dudaklarına yayılan gülümsemeye vesileydi.

“Günaydın, meleğim.”

Şükür sebebi, sevgi dolu bir ses. Başını, yaslı olduğu yârinin göğsünden kaldırıp gözlerine bakarken, “Günaydın Mete’m,” diyor, yapacağı işlerin yükü aklına dolarken, yatıp o hayat dolu göğse sığınıp kalamayacağını biliyordu. “Saat kaç olmuş?”

Mete’nin elleri saçlarını okşamaya başladığında, dudaklarına çapkın bir tebessüm yayıldı. Sesinde aşkın en naif tonu vardı. “Bebeğim. İçinde var olan parçamız dağınık yatmana izin vermiyor anlaşılan. Gece seni kollarıma aldım ve bir daha kıpırdamadın.”

Melek, sorduğu soruya cevap alamadı ancak Mete’nin dudaklarında büyüleyici bir tebessüm varken, aklında soru da kalmıyordu. “Ben senin üzerinde mi uyudum? Ezilmiş olmalısın!”

“Bir ömür üzerimde uyu, bir ömür ezilmekse bu huzur; ez beni, lütfen!” Tebessümü yüzünde derinlik kazanırken, Melek büyülenmiş gibi o gülümsemenin kaynağı dudaklara kilitliydi. Ve tabii bunu fark eden Mete, “Saat on, bir tanem,” diyerek konuyu insafsızca değiştiriyordu.

Melek, yattığı yerden ani bir hareketle doğrulduğunda, “On mu? Ah çok geç kaldım!” diyerek sıçrıyordu yataktan.

“Kızım yavaş! İçinde yavrumuz var! Sakin olmayı öğrenmezsen seninle işimiz var!” Ciddi ifadesine, sözündeki siteme zıt bir şefkat vardı Mete’nin ses tonunda.

Melek, karşısında dizlerini karnına çekip kollarını etraflarına dolamış adama bakarken kendi kollarını göğsünün üzerinde birleştiriyordu. “Kendimi kargo gibi hissettirmeyin beyefendi! O iyi! Dokuz ay boyunca beraber olacağımıza göre alışması gerek…” Sözünü tamamlayamaması, Mete’nin işaret ve orta parmaklarını o öpülesi dudaklarına yerleştirip, başını hafif eğerek Melek’i seyretmesindeki tatlılıkla alâkası yoktu. Sabahları yaşadığı rutin kusma seansı için gelen öğürtüydü tek sebep.

Mete de yanına diz çöktüğünde klozetin başında varını yoğunu kusarken Melek, şefkatli ellerinden biri sırtını okşuyor diğeri saçlarını geride tutuyordu. Eli, dudakları üzerinde olduğu hâlde yerden kalktığında Mete, “Bitti mi?” diye sordu.

Diş fırçasına macun sürdü, başını aşağı yukarı salladı yorgunlukla. Her ne kadar Mete’nin karşısında kusmaktan utansa da, yaşanması gerekenin bu olduğu gerçeğinin huzurunu yaşıyordu.

*

Onun için yapabileceği hiçbir şey yoktu. yoruluyor, kusuyor, yemek yiyemiyordu. Mete’nin ise elinden gelen hiçbir şey yoktu. Şimdi dolabın içinde, işe giderken giyeceği kıyafetleri seçerken, Mete omuzunu kapıya yaslamış, Melek’in zarif hareketlerini seyrediyordu. Mavi, boğazlı bir kazak, siyah kot pantolon giydiğinde, incecik bedeninde bir can taşıdığına inanmak güçtü. Daha bir bebekti. Ondan doğacak bebeğini kollarına almak için sabırsızlansa da, küçücük meleğin bu genç yaşta anne olması fikri Mete’yi korkutmuyor değildi.

“Beni seyrediyorsunuz beyefendi.” Karşısındaki boy aynasından Mete’nin yansımasına kilitliydi Melek yâri.

Mete, yaslı olduğu yerden dikleşirken, Melek’in yanına ilerliyordu gözlerini gözlerinden bir an olsun ayırmadan. “Hep de öyle olacak Melek Ardahan! Buna alışmanız gerekiyor.” Bakışları buluştuğunda, Mete hayatın saklı olduğu saçlara burnunu sürtüyordu.

“Âmin, diyeyim öyleyse…” Söylemek istediği başka sözler de vardı çekingen bakışlarının ele verdiği sessizliğinde.

“Çekinme!” diye fısıldadı Mete ayrılmak istemediği saçların arasından.

“Efendim?”

“Benden çekinme!”

Bir tebessüm yayıldı hayatını yaşanmaya değer kılan dudaklarda, “Peki,” derken. Mete’nin kolları arasında dönüp, gözlerine bir yansımadan bakmak yerine yeşilin en güzel tonunu derin derin içine işlerken konuşuyordu Melek. “Yıldırım’a haber verebilir miyim?”

Ah ölüm! Neredesin?’

Sesini sakin tutmaya çalışıyordu, “Senin için önemliyse, evet,” derken.

Diyebildi.

Sinirden çatlamadı ya da delirip kudurmadı.

“Önemli. Çünkü… Gerçekten üzülüyordu bizim ayrılığımıza.”

‘Bu kız gerçekten de saf!’

“Eminim öyle olmuştur, meleğim,” derken parmak uçları, Melek’in dudaklarını okşuyordu. Öpmek için yanıp tutuştuğu, öpmeye başlarsa daha fazlası için kızı yorması garanti olacak vahşi bir yangındı bu.

“Bir de Saniye ablaya haber vermek istiyorum. O yanımda olursa çok mutlu olurum,” derken bile gözlerinde mutluluğun ışıltıları vardı.

Mete, kızın elini elinin içine alıp üzerine öpücükler konduruyordu. “Sen iste canım sana feda, gözümün nuru. Beni yarınki evliliğimizden alıkoyabilecek tek şey; sendin. Şimdi! Ben en son ne zaman kahvaltı yaptığımı hatırlayamıyorum.” Hüzün dolan yemyeşil gözlere gözlerine kilitliydi. “Beni ellerinle besler misin?” Teselli olmasını ümit ederken, teselli olmuş gibiydi o tertemiz ışıltılar Melek’in gözlerine geri geldiğinde.

Mutfağa indiklerinde Emine’nin hazırladığı sofrayla karşılanıyordu iki genç. “Günaydın canlarım,” derken, kızarmış ekmekleri masanın üzerine yerleştiriyordu Emine.

“Günaydın ablacığım.” Aynı anda Melek ve Mete bu sözleri söylediğinde, Emine bu uyuma mı gülümsüyordu, yoksa uzun zamandır bu iki âşığı yan yana görememenin üzüntüsünü silmek için miydi bilinmez ama o soğuk nevale olarak tanımlanan ablası öyle sıcak ve öyle içten tebessüm ediyorduki, Mete’ye biz helaliz dedirtiyordu.

“Sana süt ısıttım kızım, belki içmek istersin.” Elindeki bardağı masaya bırakırken, Melek’in çaydanlığa doğru ilerlemesini seyrediyordu.

Melek, bardakları çayla dolduruyordu. “Ellerine sağlık ablacığım. İçerim tabii.”

“Kızım! Sen otur kalma ayakta, ben doldururum!” dediyse de Melek dinlemedi.

Çaydanlığı ocağa geri yerleştirdi. “Yeterince ayakta kalmışsın abla. Ben iyiyim ve çok açım. Şimdi her şeyi yiyeceğim ve size hiçbir şey kalmayacak!” Tertemiz gülümsemesiyle oturdu, tabağına patates kızartması doldurmaya başladı.

“Afiyet olsun kuzuma.” Emine de oturduğunda hep beraber keyifli bir muhabbetle yapıyorlardı kahvaltılarını.

Belliydi özlemi, Melek’in. Hissettiği huzuru. Öyle şeffaf, öyle hesapsız, öylesine içtendiki içinden geçen en ufak düşünceyi bile okuyabiliyordu Mete. Mesela şu an Emine’nin ona uğraşıp ısıttığı sütü içmek istiyor ama sıcak süt sevmemenin verdiği sıkıntıyla nasıl içeceğinin hesabını yapıyordu.

Mete eğildi, bardağı eline aldı, “Çok canım çekti, içebilir miyim meleğim?” dediği an, Melek’in gözlerinden, şaşkınlığı ve minneti okuyordu.

“İç, Mete’m.” Bu tonlamayla… Ona neler yapabilirdi ama kız masumane söylediği sözdeki erotizmin farkında bile değildi.

“Oğlum, dur sana da ısıtayım. Kızın sütünü içme!”

Melek, Emine’nin acelesine mukabil, “Zahmet etme ablacığım. Çok doydum ben zaten. Biraz da geç kaldım,” diyor, diğer yandan da masadaki bulaşıkları toparlıyordu. “Ellerine sağlık Emine abla.”

kalkar da ona pervane, ona meftun Mete kalkmaz mıydı?

*

Yan yana otururken arabanın koltuğunda, başını Mete’nin omuzlara yaslamış olduğu hâlde sabahki sıcak süt eziyetinden kurtuluşunu düşünüyordu. Aralarında garip bir bağ vardı âdeta… Mete, hissediyordu Melek’in en zor anlarını…

Geçip gittikleri yolu seyrederken sathi bir nazarla, “Seninle yaptığımız her şeyi çok özlemişim,” fısıltısı dökülüyordu dudaklarından. Giydiği füme takım elbisesinin simsiyah yeleği üzerine oturmuşken ve o enfes kokusu afrodizyak etkisiyle burnuna dolarken, elleri sımsıkı birbirine kenetliydi.

“Daha iyi ifade edemem, meleğim.”

Gözlerinde tutkuyu görebiliyordu ama hareketleri öylesine kontrollüydüki.

Kulağına yaklaştığında, Cevat’ın duymasından imtina ediyordu Melek. “Ben erkek, sen de kız olsaydın en çok özlenilenden özlem gidermeye başlamıştım.”

Derin bir nefes alıp gülerken Mete, kahkahası kalbinde yankılanıyordu Melek’in. “Meleğim… Aklımdan, geçen o zaten de… İncinmeni istemiyorum.”

“Neden incineyim ki?”

“Hamilesin, bir tanem.”

“Yani?”

“Dikkatli olmamız gerekiyor.”

Melek kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirirken, “Yani benden dokuz ay boyunca uzak mı duracaksın?” diye sordu. Asıl şimdi incindiğini hissediyordu.

“Ah, meleğim! İmtihan! İmtihan! Doktorunla konuşmam lazım. Ve tabii düğünümüzden sonraya kadar da her halükârda bekleyeceğiz. Emin ol sınırdayım!”

Melek şımarık bir çocuk edasıyla omuz silkerken, “Beyefendinin de ne çok sınırı var ya!” diyerek mızmızlanıyordu.

Mete kızın yanaklarını avuçlarının arasına alıp, burnunun ucuna bir öpücük kondurdu. “Masumiyetin yakan imtihanı! Canımı alma sana kavuşamadan…”

Duyduğu sözlerin etkisi… Belki de içinde var olmaya çalışan bir melek etkisiydi gözlerine dolan. Kollarını yine hayranı olduğu bedene dolayıp başını yaslıyordu yârinin omzuna. “Ne yapmalıyım? Bir fikir verebilirsin belki.”

Mete’nin parmakları saçlarının arasında dolaşırken hissetmesi gereken şefkatti. Ama onun aklına gelen tek şey, en son yaşadıkları tutkulu birleşme sırasında da saçlarının arasında böyle ya da daha vahşi dolanan parmakların yaşattığı erotizmdi.

Mete, tam cevap vermek için ağzını açtığında, Melek birden bire sordu, “Hamile olduğum için mi bu kadar azgınım sence?”

Mete soruyu duyduğu an tutulduğu öksürük krizinin arasında içten gelen kahkahalarını atarken, Melek ciddiye alınmadığının farkındaydı. Sarsılan bedenine rağmen Melek’e sımsıkı sarılıyor, burnunu saçlarının arasına gömerek, “Seni yaratana kurban olurum. Sen nasıl bir şeysin?” sözlerini fısıldıyordu.

“Âşık.” Kulağına eğilip fısıltıyla devam etti, “Ve tabii azgın!”

*

‘Allah’ım! İmtihanımı kolaylaştır’ duası kalbinde dönerken, Cevat’ın açtığı kapıdan iniyorlardı Melek’in anneanne ve dedesinin bulundukları kabre doğru. Birlikte yan yana dururken, Fatiha okudular vuslatı yaşayamamış iki âşığın ruhuna teslimiyet makamından.

Melek’in elleri gözlerinde normalden fazla oyalandığında, döktüğü gözyaşlarını fark ediyordu Mete. Cevat bir mendil paketi açtı, yumuşacık kâğıt bir mendil uzattı Melek’e verebilmesi için. Her zaman Cevat’ın varlığına şükreden Mete, şimdi de şükrediyordu. Hiçbir zaman cebinde mendil taşıma ihtiyacı hissetmemiş bir adamın, en muhtaç olduğu anında kâğıt mendille ihtiyacına yetişen Cevat.

Melek’in yüzünü gözünü temizlediğinde, elini elinin içine alıyordu üzerine sımsıcak bir öpücük kondurduğunda. Melek ise, hıçkırıkların engeline takılmak istemezmiş gibi fısıldıyordu. “Dede, anneanne… Düğünümüzde olmanız, o günümüze şahitlik etmeniz… Nasibimizde yokmuş. Mete, benim, ben de Mete’nin olacağım…” İçine çektiği titrek nefesi Mete’nin gözlerinde zuhur ediyordu âdeta. Gözlerinde titriyordu hüznünün buğusu. “Sizi çok özledim,” dediğinde Mete’nin kolları sımsıkı sarıyordu, Melek’i. “Onları çok özledim,” sözleri Mete’nin göğsünde boğulsa da hüznü kulağına ulaşıyordu Mete’nin.

Söyleyebileceği hiçbir tesellisi yoktu ne yazık ki. “Rahatla bir tanem,” derken elleri şefkatle okşuyordu Melek’in saçlarını.

Her sabah yaptığı gibi mezar taşlarını temizleyip çiçeklerini suluyor, yeşermeye çalışan yabani otlardan toprağı arındırdığında, son kez Fatiha okuyup vedâ ediyordu canından çok sevdiği iki insana.

Arabaya doğru ilerlerken, başını Mete’nin omuzuna yaslayan Melek’i kollarıyla sardığında, tek vücut misali yakındılar birbirlerine araya mesafe girmesinden imtina edercesine. Melek kollarını beline dolayıp, “Böyle bir kara sevda kara toprakla biter,” diye mırıldanıyordu.

Melek için ön yolcu kapısını açtı. “Cevat, ben kullanırım. Sen arkadakilere katılır mısın.”

“Emredersiniz, Mete Bey!”

“Estağfurullah,” dedi gözleri buluştu, Mete’yi seyreden Melek ile. Belli ki Cevat’a davranışı hoşuna gidiyordu yârinin. Arabanın önünden dolaşarak yerine geçtiğinde, kuruluyordu şoför koltuğuna. Kemerini bağlayıp, motoru çalıştırdıktan sonra ilk yaptığı, Melek’in elini elinin içine alıp, dizine yerleştirmekti. Tıpkı ilk günkü gibi. O eli tutamadığı zamana içinden lanet etse de dışında, “Çok şükür,” diyen bir beyefendiydi.

Dudaklarına götürdü, tekrar tekrar öpücük verdi hayranı olduğu ele. “Şimdi sizi dükkânınıza götürelim bakalım, Melek Ardahan.”

Melek Ardahan.

Bundan daha güzel bir soy isim uyumu var mıydı ismine müsemma?

Yoktu!

“Melek Ardahan,” tekrarı Melek’in dudaklarından dökülürken, az önce içinden geçirdiği niyete muhalif bir durum gerçekleşiyordu. O ismi Melek’in dudaklarından duymak daha mükemmeldi. “Arabada bu şekilde oturmayı da çok özlemişim.” Başını koltuğa yasladığında vücudu tamamen Mete’ye dönüktü.

Elinin içindeki eli dudaklarına götürüyordu, “Ben de,” fısıltısıyla. Kurmak istediği uzun cümleleri, ağzından söz olup dökemiyordu ama bu tasdik içeren küçücük kelimede bir alt anlam vardı.

O da; nefes alamadığım anlar, arabada sen yanımda olmadığın zamanlardı en çok. O eline dokunup, sıcaklığını hissedemediğim, hayranı olduğum dokunuştan uzak olduğum zamanlardı. Bir ömür elin elimde olsun, dünya malı benden gayrısının olsun.

Bir türkü yakabilirdi içindeki aşk ateşiyle.

“Bana söylemek istediğin bir şey mi var?” Meleksi sesi en gerçek rüyalarında etkisiyle Mete’yi mecnuna çeviren tonuyla doluyordu kulağına. Anlıyordu hâlini, biliyordu aklından geçenleri belki de…

“Evet, var.”

“Peki,” dedi kelimeyi uzatarak o kalp titreten ses tonuyla. “Dinliyorum sizi, Mete Ardahan.”

“Sana geldiğim gece… Benim… Yani demek istediğim. Ben sana bir özür borçluyum. Sadece bırakıp gittiğim için değil! Sonunu düşünmeden, seni hamile bırakacağımı umursamadan sana yaptığım…”

Ve Melek başını yasladığı yerden kaldırdı. Kısa bir an bakması yetiyordu gözlerinde parıldayan hüznü görmek için.

Sözleri, kızgın demir gibi saplanırken Mete’nin kalbine, Melek farkında bile değildi Mete’nin içinde açtığı yaradan. “Pişman mısın? Bebeğimiz olacağı için yani..?” Ve boştaki eliyle dudaklarını örtüyordu titreyişini engelleyebilmek için.

Ne trafiği önemsedi, ne de öfkeli şoförlerin protesto içeren klakson seslerini. Arabayı sağ şeride çektiğinde çalan telefonu, “Cevat! Arabaya gel kardeşim,” diye cevaplayarak, şoför koltuğundan iniyordu.

Melek’in kapısını açıp, arka tarafa yolcu koltuğuna geçtiklerinde, ilk yaptığı sımsıkı sarılmaktı, genç adamın. Mete’nin aldığı sert ve keskin soluklar, Melek’in saçlarında dalgalara neden olurken Mete’nin gözlerinde öfke dolu ahvaline uymayan uymayan bir ıslaklık vardı.

Kendi büyüklüğü karşısında, küçücük kalan yüzü titreyen parmaklarıyla kavradı. “Meleğim. Anlatmak istediklerimle anlatamadıklarım arasında öyle bir uçurum var ki!” Derin bir nefes aldığında en az elleri kadar titrekti o çaresiz solunum çabası da. “Söylemek istediğim… Hay Allah kahretsin!” Birden söylemek, dolambaçlı cümleler kullanmaktan daha kolay olacaktı belki de. “Aklından benim seni kasten hamile bıraktığıma dair bir düşünce geçiyor mu? Yemin ederek söylerim ki; böyle aşağılık bir tavır içine yani sırf seni nikaâh masasına oturtmak için böyle bir şeyi asla yapmazdım sana. Ben… Bunu bilmeni istedim sadece. Eğer sana öyle hissettirdiysem… Affet beni.”

Yüzlerinin arasında birkaç santim vardı. Gözlerindeki şaşkınlığı bu mesafeden okuyabiliyordu. Ne düşündüğünüyse Allah’tan başka kim bilebilirdi?

Bekledi.

Bekledi.

Ve…

“Lütfen bir şey söyle!”

Yalvarışını duyan Cevat’a kısa bir bakış attığında adamın yüzündeki ciddiyet, Mete’ye şükrettiriyordu. Derdini sessiz anlatmıştı ancak yalvarışı sesli dile geldiğinde dudaklarından, Cevat’ın ciddiyetini kaybetmemiş olmasını bir nimet sayıyordu mecnuna dönmüş Mete.

“Aklımı alıyorsun sonra da; “Konuş!” diyorsun! Bir kez olsun aklımdan geçmedi bana öyle bir şey yapacağın.” Elini şefkatle Mete’nin yanağına yerleştirdiğinde, “Seni tanıyorum, Mete’m,” diye fısıldıyordu. “Bana kıyamayacağını biliyorum. Seni bu kadar severken, aşkının huzuruyla hayata tutunurken, nasıl yakıştırabilirim sana bunu? Yoksa hamile olduğum için sana evlilik teklif ettiğimi düşünüyorsun da o yüzden mi bu suizan dolu düşüncelerin?” Sözlerinin sonuna yerleştirdiği sorunun gerçek olma ihtimaliydi belki de Melek’in o yemyeşil bakışlarına yerleşmiş öfke ateşi. “Cevap bekliyorum!”

Evet, öyleydi!

Kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirdiğinde, kaşları arasında derin bir çizgi oluşturacak kadar çatık duruş vardı.

“Bana haberi verdiğinden beri şükretmekle öyle meşgulki aklım… Affet meleğim ama ne evlilik teklifinde bana olan aşkından başka sebep aradım ne de ararım.” Derin bir nefes aldığında Mete, Melek’in kolları boynuna dolanıyordu, “Çok şükür,” fısıltısıyla.

*

“Merhaba. Mete Ardahan ben.”

“Feride Günebakan. Sizi tanıyorum aslında. Tabii şahsen tanımak daha güzel.” Feride’nin kızaran yanağından bir makas alabilmek için parmakları kaşınıyordu, Melek’in. Mete’nin efsununa kapılan bir kadın daha…

“Seni de,” diyerek yaptığı vurgudan sonra Melek’e döndüğünde, “Bana ne ikram edeceksin, bir tanem,” diyordu. Mete, gitmeyecekti…

Ayşe, tezgâhın başında una bulanmış olduğu hâlde, “Hoş geldiniz canlar!” derken, coşkusu hissettiği mutlulukla içine sığmayacak, kahkaha olarak taşacaktı âdeta.

“Gitmeyeceğim.”

“Sesli mi söyledim?” Bir tekrara düştüğünü hissediyordu Melek aradan bir ömür vakit geçmiş gibiyken.

“Sesli söylediniz, Melek Ardahan.”

İkisi aynı anda, “Hoş bulduk,” dediklerinde aradan herhâlde bir ya da iki dakika geçmişti.

“Turtamız yeni çıktı, çay da var isterseniz.” Mutfağa doğru ilerlerlerken Feride, birbirlerinin gözlerinde kaybolmuştu iki âşık.

İlk toparlanan Mete olduğunda kulağına eğilip, nefesinin buğusunu tenine bağışlıyordu. “Çay varsa, asla hayır demem.” Mutfak tezgâhıyla paralel bir masaya oturduğunda, Cevat’ın uzattığı çantadan bilgisayarını çıkarıp masanın üzerine yerleştiriyordu.

“Ben… Ben sana çay getireyim.” Bir hareketiyle kızı leylaya çevirmişti yine. Mete’nin tatlı gülümseyişi o güzel dudaklarına, etkisi Melek’in bedenine yayılırken Feride ve Ayşe’nin yanına doğru ilerliyordu.

“Resimlerinden daha yakışıklı! Siz ne kadar uyumlusunuz ya! Kâinat güzeli ve kâinat yakışıklısı finalde buluşmuş gibi olmuş! Helâl olsun!” Fısıltıyla söylediği sözler, gözlerinin sımsıcak bakışını destekliyor, tertemiz kalbi iki gencin aşkına hayranlığını saklayamıyordu.

“Çok tatlısın, Feride’m. Şimdi ben şu çayı bugünkü misafirimize götüreyim, sen de turta servisi hazırla, olur mu?”

Feride, sözsüz bir tasdikle söyleneni yerine getirirken Ayşe’nin sözlerini duyuyordu Melek. “Hadi bakalım gelin hanım. Bu akşam seni istemeye gelecek damat beyimiz.”

Melek, elindeki çayı Mete’ye götürürken, Ayşe’nin sözleriyle sendeliyordu. Çayı masaya bırakıp geri dönecekken Mete’den bir, “Teşekkür ederim,” geldi en ince, en kadifemsi ses tonuyla.

“Mete! Akşam için neler planladınız?” Gözlerinin içine bakarken hissettiği heyecan yanaklarına ve bedenine yayılan ateş etkisiydi.

“Usule aykırı hiçbir durum yok.”

Mete’den alamadığı uzun ve açıklayıcı cevabı, Ayşe’den alabilme umuduydu, “Neler oluyor?” sorusu.

Ayşe, yoğurduğu turta hamurundan başını kaldırdığında, tertemiz bir gülümseme vardı dudaklarında. “Sakin ol, meleğim. Akşam Fuat, Tahir abi, Emine abla ve tabii damadımız, Mete, Kemal amcalara kahve içmeye gelecekler.” Öyle rahattıki, tuz bitti, alsak iyi olur, diyen birinde Ayşe’den daha fazla panik olurdu herhâlde!

“Beni isteyecekler yani? Kemal amca ve Nebahat teyzeden! Öyle mi?” Anne ve baba misali şefkat gördüğü, İstanbul’da okumaya çalışan gençlere koruyucu olan Kemal komiserin evinde, Nebahat ve Kemal’in izniyle sözleneceklerdi. Hayal ya da rüya… Hangisiyse güzelliği kalbini eritiyordu.

“Mete, bunun seni mutlu edeceğini düşündü.”

Mutlu etmek. Mutluluğu biliyordu. Nasıl hissettirdiğini, huzurunu, dünya hayatını nasıl güzelleştirdiğini. Buysa bambaşka bir histi. Dünyada açlık son bulmuş, gelişmiş ülkeler teknolojilerini insanlığın faydasına kullanmış, kitle imha silahları yok edilmiş, her insan saygıyı öğrenmiş… Bu kadar sebebin bir araya toplanabileceği bir güzellikti.

“Ben ne diyeceğimi bilemiyorum. Çok ama çok mutlu oldum.”

Muzip bir tebessüm dudaklarında şekillenirken Ayşe’nin, bakışları işine kilitliydi. “Saniye ve Davut da gelecek desem nasıl karşılayacaksın acaba?”

Beklemediği, bilmediği en güzel ayrıntılardan biriydi bu belki de. “Gelecekler mi?” coşkusuyla Ayşe’nin boynuna atıldığında, Ayşe unlu elini Melek’in üzerine sürmekten çekinerek, sımsıkı sarılıyordu arkadaşına. “Tabii ki gelecekler, can koç. Sizi yalnız bırakırlar mı hiç?”

“Çok sevindim!” Koşarak Mete’nin yanına ilerlerken bir ses arkasından, diğeri önünden, “Koşma!” diyerek tenkit ediyordu.

Mete’nin oturduğu sandalyenin yanına diz çöküp ellerini Mete’nin koluna koyduğunda sevdiklerinin sitemleri umurunda bile değildi. “Kalkar mısın şuradan, yorulacaksın…”

Mete’yi duymuyordu… “Çok heyecanlandım! Saniye abla gelecek! Beni Kemal amcadan isteyecekmişsin! Kız tarafı olarak ne kadar kalabalık olduğumuza basana! Neden sabahtan beri hiçbir şey söylemedin?”

“Bu mutluluğunu, Ayşe de görsün istedim.” Melek için değerli olan -Yıldırım hariç- herkese gösterdiği ehemmiyet, kalbine bir huzur ve karşısındaki adama hayranlık olup yayılıyordu.

Diz çöktüğü yerden kalkarken, “Teşekkür ederim,” diye fısıldıyordu.

“Merhaba!” Şule’nin naif sesini duyduğunda, “Merhaba, hoş geldin!” diyerek karşılıyordu arkadaşını.

Şule, masada oturmuş çalışan iş adamını gördüğünde kısa süreli bir şaşkınlık yaşayıp, “Yoksa!” diyerek attığı çığlıkla, Melek’in boynuna sarılıyordu. “Ah..! Çok sevindim. Çok!”

“Sağ ol, canım. Sağ ol. Cumartesi günü düğünümüz var ve davetlimsiniz, hanımefendi.” Mete ile ayrılıklarına en çok üzülenlerden biri de hiç şüphesiz Şule idi.

Şule, Melek’in ellerini ellerinin arasına alıp, “Beni onore ettiniz, Melek Yakut,” dediğinde iki kadın keyifle gülümsüyordu.

Mete’ye de tebriklerini sunduğunda karşılıklı iş meselelerini konuşmaya hazırdılar.

Şule’ye, “Sana bir teklifim var,” dediğinde, Feride çaylarını bırakıyordu yanlarına. Gelen müşterileri güler yüzüyle karşılayıp, “Hoş geldiniz,” derken Feride, dünyada hiç derdi tasası olmayan bir genç kız gibiydi ifadesindeki samimiyet.

“Nedir teklifin, Melek. Yapabileceğim bir şeyse yardım etmekten mutluluk duyarım.” Bu iki çocuk sahibi, dul kadınla bir yaz günü salya sümük ağlayarak girdiği bankada tanışmıştı.

“Ben hamileyim, Şule.”

“Oy! Desene teyze oluyorum. Hayırlısıyla ve sağlıkla kucağına alırsın İnşAllah.”

“Âmin. Ben eskisi kadar aktif olamasam da çalışmaya devam ederim. Burayı kendi işi gibi yönetecek birine ihtiyacım var. Eğer kabul edersen teklifim…”

“Bana iş mi teklif ediyorsun?” Şule’nin yüzünde bir şaşkınlık, gözlerindeyse sevinç vardı.

“Kabul edersen.”

Elindeki çay bardağını tabağına yerleştiren Şule, elini Melek’e uzatıyordu. “Kabul ediyorum, tabii ki!” Üzerinde bir dünya yük vardı, Şule; “Kabul ediyorum..” diyene kadar. Yükünden hafiflediğinde rahat bir nefes alıyordu artık. “Çok teşekkür ederim, Şule. Şartlarımızı konuşalım şimdi istersen…”

*

Hangi akla hizmet bilgisayarını getirmiş ve burada çalışabileceğini düşünmüştü? On birinci kez, Seyit Abdullah’ın mailini cevaplamaya çalışıyordu. Her yeni denemede başaracağını düşünürken bir ilerleme kaydedemiyordu. Ne ona bakmaktan kendini alabiliyordu, ne de arabada konuştuklarının etkisinden çıkabiliyordu.

Şimdi arkadaşıyla karşılıklı otururken, karşısındaki kişiye olan muhabbeti büyülüyordu, Mete’yi. Öyle içten, öyle samimiydi ki hâlleri. Telefonu çalana kadar yine dalıp gittiğini fark edemiyordu Mete.

“Kardeşim, yarım saat sonra Davut abi ve Saniye ablanın uçağı inecek. Beşiktaş’a mı geçelim?”

Kız tarafı gelmişti. “Çok şükür,” diye mırıldandı farkında olmadan. “Beşiktaş’tayız, kardeşim. Meleğimin biraz işi var. Buraya gelsinler akşama hazırlanmak ister herhâlde hanımlar. Davut abi bizimle şirkete gelir.”

Dikkati bu derece dağınık olduğu hâlde çok iyi plan yaptığına karar veriyordu. Arkadaşıyla konuşup gülen Melek’e kilitliyken fikri, o kahkahalarıyla hayatı bahşediyordu Mete’ye. Hayatın ne olduğunu, ağustostan sonra bir daha bilememiş bir adama.

Telefonu kapadığında fark ettiği; hâlâ tek satır yazamamış olduğuydu. Pes etmek yerine tekrar denemenin faydası olabilirdi elbette.

“Gönderdiğiniz ekteki fotoğrafları inceledim. Bizzat yerinde görmeye karar verdim. Önümüzdeki günlerde Abu Dabi’ye bir ziyaret gerçekleştirerek anlaşmamızı netleştirebiliriz.”

Ardahan Şirketler Topluluğu
Genel Başkanı
Mete Ardahan

Nihayet; yazmayı başarmıştı…

*

Davut ve Saniye dükkândan içeri girdiğinde, dükkânda adım atacak yer kalmamıştı neredeyse. Her gün müşterileri oluyordu, belli bir yoğunluk olduğu da doğruydu. Ancak bugünkü durum çok farklıydı!

Genç iş adamının yaydığı ışığı görenler -tamamı genç kız ve kadınlardan oluşuyordu- dükkâna girip, çıkma hâli vermediğinden mütevellit bereketli bir gün yaşıyorlardı. Şule, “Her gün böyle olduğunu düşünsene, Melek! Para sayma makinesi mi alsan acaba?” dediğinde, Melek ve Ayşe keyifle gülümsüyordu.

Ayşe, hevesle işe girişen kadının yüzündeki mutluluğu gördüğünde gitme vaktinin geldiğini anlıyordu. “Şule, ben birkaç dakikaya çıkacağım. Burası size emanet.”

Melek ve Şule aynı anda, “Nereye gideceksin?” diye sorduklarında gülmek için bir kapı gıcırtısını bile sebep tutabilecek kadınlar gülümsüyordu. “İşte ortak olduğumuz gibi cümlelerde de ortağız Şule Hanım.”

Sağ eli, gülümseyen dudakları üzerine mahcubiyetle kapanırken Şule’nin, “İnşAllah başarabilirim,” diyordu içtenlikle.

Melek’in, “Allah’ın izniyle başarırsın,” desteği, Ayşe’nin, “Daha ne olsun! İlk turtan her açıdan mükemmel oldu,” diyerek önündeki önlüğü çıkarıp askıya asmasıyla güvenini gösterişiydi. “Nebahat teyzeye yardıma gidiyorum ben. Zeytinyağlı yaprak sarma, cevizli baklava ve su böreği yapacağız. Akşama damat tarafına güzel bir sunum hazırlamayı planlıyoruz anlayacağınız.”

Kalın montunu giydi, el örgüsü siyah beresini başına taktı. “Çok yormayın kendinizi ya,” derken Melek, “Selamünaleyküm, hanımlar,” diyerek içeri giriyordu Saniye. Sımsıcak sesini duymak tarifsiz bir huzur yayıyordu kalbine.

Saniye’yi karşılamak için kapıya ilerlediklerinde Ayşe de vedalaşıp ayrılıyordu Bir Parça Aşk’tan. “Aleykümselam,” derken sımsıkı sarılıyordu ablasının boynuna. “Hoş geldiniz ablacığım. Nasıl mutlu ettiniz beni bir bilsen.”

Saniye, Melek’in yanaklarından özlemle öpüyordu. “Hoş bulduk yavrum. Ya siz bizi ne kadar mutlu ettiniz, haberin var mı? Âşıklar kavuşuyor sonunda!”

Melek ve Saniye akşamki hazırlıklar, Mete, Fuat ve Davut da gitmek için müsaade istediğinde Mete, Melek’in ellerini ellerinin arasına alıyordu. “Akşama kadar bir daha göremeyeceğim seni.” Masum bir öpücük kondururken sağ elinin üzerine, teni daha fazlasına muhtaç gibiydi.

“Seni bekleyeceğim, Mete’m.”

Son öpücüğünü alnına bağışladığında, gidişini o geniş omuzlarının ardından seyrediyordu Melek.

‘Allah’ım. Onu bana, beni Ona helal eyle. Bu dünyada son nefesime kadar, Âhirette ebediyen Mete’min yanında olmayı nasip et.’

Duası içinde tekrar ederken, bakışlarını yerden kaldırıp arabaya binmek üzere olan adama çeviriyordu. Mete’nin dudaklarının, “Âmin,” diyerek kıpırdaması ve ellerini yüzüne sürmesi aklının bir oyunu olabilirdi ancak kalbi gerçeği hissediyordu. Kalpleri birbirine bağlıydı…

“Biz de hazırlanalım akşam için, Melek. Ne dersin?”

“Olur, ne yapmalıyız, ablacığım?”

“Bizde kız istemeye gelineceği zaman taze kahve ve lokum ikramı aranır. Ve tabii damadın kahve fincanı içinde çeşitli muziplikler düşünebiliriz,” derken yüzünde bir tebessüm vardı Saniye’nin.

Melek, çekingen bakışlarını ellerine indirdiğinde boş bakışlarla tenini inceliyordu. “Abla… Mete’nin kahvesine hiçbir şey katmasak. Zaten kahve sevmiyor. Bir de daha kötü bir hâle getirmek istemem.” Karşısındaki kadına “Anne” diyor olsa da şu an âdetlere muhalif bir tavır içine girdiği için huzursuz hissediyordu kendini.

“Beni hiç haksız çıkarmıyorsun, bir tanem. Sana sorarken aslında Mete’ye kıyamayacağından emindim.”

Derin bir nefes alıyordu Saniye’nin feraseti karşısında. “Çok rahatlattın beni ablacığım.”

“Hatta öyle bir kahve yapacaksınki bundan sonra Mete’n senden kahve isteyecek. Bak gör.”

Kişinin şans derecesini etrafındaki insanlarla biçebilirdi Melek. Mesela kendisi çok şanslıydı. Belki anne ve babası yoktu.

Ama Allah ona Nebahat ve Kemal’i göndermişti.

Ablası ya da abisi de yoktu ancak Saniye ve Davut vardı.

Dede ve anneannesi de yoktu.

Tahir ve Emine onların yokluğunda yanındaydı.

Yıllardır Ayşe, Şule de birkaç aydır her ihtiyacı olduğunda yanındaydı hiç ayrılmayan kardeşler gibi.

Bir de Feride vardı en zor zamanlarında hep yanında olan.

Şükretmek için bu kadar sebep varken Melek’in dili tutulmuş gibiydi.

Akşam bir efsaneyi yaşayacaktı Melek; kız isteme! Ve cümle içindeki özne kendisiydi. Saniye’nin sesiyle daldığı düşüncelerden çıkarken, insiyaki bir, “Çok şükür,” dökülüyordu dudaklarından.

“Akşam sözünüz kesilecek, meleğim. Yüzük almış mıydın Mete için?”

Saniye söyleyene kadar aklına bile gelmemişti. “Almadım abla.”

“Seninle çarşıya gidelim. İstediğin gibi bir yüzük alırsın. Hazır gitmişken taze kahve ve lokum da alırız, olur mu?” Sesinde, ne panik vardı, ne de genç kızı huzursuz edebilecek bir telaş. Aksine sakin sakin konuştuğu her kekime Melek’in karma karışık ruh dünyasına bir sükûnet hissi veriyordu.

“Ablam… İyi ki geldin. Yüzük… Nasıl bir yüzük almalıyım? Geniş mi olmalı, ince mi? Kaç ayar olmalı ki?”

“Meleğim. Gümüş olması daha iyi olur.”

Meleksi bir gülümseme Saniye’nin dudaklarını süslerken, “Mete’m ucuza gittiğimi düşünmez mi?” diye soruyordu Melek.

Gülümseyişine bir de şefkat dolu naif sesi eşlik ediyordu Saniye’nin. “Paha biçilemez bir hazineyle evlenirken, erkeğe haram olan altından onu alıkoyan, ömrünü ona adayacak tertemiz bir kızın varlığına şükretmekten başka bir şey düşünemeyecek Mete’n.”

“Abla… İyi ki geldiniz…”

Saniye, Melek’in elini elinin içine aldı. “Sana pağaç getirdim. Çok sevmiştin. Ben Sümeyye’me hamileyken bir tek bundan yiyebiliyordum. Bir de kuru ekmek. Diğer her şey… Zor geliyordu diyeyim.” Yanında koca bir paket vardı hakikaten.

“Abla! Sen ne mübarek bir kadınsın. Ellerine sağlık. Ben bunları yerim ki.” Ve o an anlıyordu, “Sen biliyorsun?”

“Neyi, canım?”

Bilmiyor muydu?

“Eve çıkalım mı?” Evde anlatırdı nasılsa.

Feride ve Şule dükkânda arı misali çalışırken Melek, “Biz akşam için hazırlanalım kızlar, müsaadenizle,” diyerek çıkıyorlardı dükkândan. Mete’nin gidişiyle sakinleşmeye başlayan ortamda biraz nefes alacak alan açılmıştı.

Vedalaşmanın ardından önceki gün içinde bir fırtınayla çıktığı evden içeri girerken,  fırtına yerini, güneşli bir öğleden sonrasının ferah ve temiz havasını bırakmıştı geriye. Yağmuru içine alıp, toprağın kokusunu bağışlamıştı tertemiz güne.

Saniye’nin elindeki paketi mutfak tezgâhının üzerine yerleştirdi. “Abla! Açıp bir tane alsam ayıp olur mu?”

“Ne ayıbı, kuzucuğum. Sana getirdik onları.”

Melek, bir pağaç çıkardığı paketten keyifle yemeğe başladığında, “Sen de ister misin, ablacığım?” diye soruyordu.

“Sana afiyet olsun, meleğim. Ben tokum.”

Melek, pağacını yerken, tadının hatırladığı kadar güzel olmasının keyfini çıkarıyordu. Ve tabii asıl mesele vardı, “Saniye abla?”

“Efendim, meleğim?”

“Ben hamileyim.”

Gözlerinde bir eleştiri, bir kınama ya da bildiğine dair bir işaret bekledi ama tek gördüğü şaşkınlık ve sevinçti.

“Allah’ın hikmetine bak! Sizin kavuşmanıza küçücük bir yavruyu vesile kıldı. Adına kurban olduğum,” dedi, Melek’i kollarının arasına alıp sımsıkı sarıldı. “Rabb’im sağlıkla kucağınıza almayı nasip etsin.” Ettiği duadaki samimiyet Melek’in kalbine huzur olurken dudaklarından, “Âmin,” içtenlikle dökülüyordu.

Uzun bir sessizliğin ardından Saniye’nin o şefkat dolu sesini duydu Melek. Biraz çekingen, biraz titrek. “Bu gecenin sonunda Mete’ye mi gideceksin?”

Melek, bir elindeki pağaca baktı bir de gözlerini kaçırdı hemen sonra.

O… Yani… Gidecektim abla.” Suçlu bir çocuk gibi başını eğiyordu.

Yan yana oturdukları sandalyelerde Saniye, Melek’in elini elinin içine aldı. Sol eli kızın önüne düşen buklesini kulağının arkasına sıkıştırırken dile geliyordu kelimeleri yine aynı şefkat makamında. “Birkaç gün sonra Allah’ın izniyle evleneceksiniz. O güne kadar sabredin. Helal daireye girmeden haramı bir daha işlemeyin. İçinde tertemiz bir yavru var. Ben seni kızım gibi görüyorum. Bana kızma canım… Hadsizliğime gücenme, olur mu?” Şefkat dolu gözleri, Melek’in gözlerine kilitliydi.

Melek, utanç ve vicdan azabıyla yanıyor olsa da hatası ve günahı çoktu, biliyordu. “Kızmak ne demek abla? Gücenmek ne demek? Söylediğinde haklısın… Da… Ben bunu Mete’ye nasıl söyleyeceğim?” Uzun zamandır merak ettiği soruyu Saniye’ye sorarken yanaklarında yaşadığı sıkıntının pembe izleri vardı. “Abla. Aksaray’da sizde kaldığımız gece, bizi aynı odada yatırmıştın. Neden? Dinen uygun olmadığını biliyordun. Sizi bıraktığım zor durumu düşündükçe… Abla! Hakkını helal et…” Kim bilir ne kadar zor bir durumda kalmışlardı ama ses çıkarmamış, aynı odada kalmaları için imkân tanımışlardı.

“O gün geldiğinde, sendeki hüznü bir de anneanne ve dedeni kaybettiğinde gördüm bu meleksi gözlerinde. Dudağı yaralı ufacık bir kız vardı karşımda. Ben, Elhamdülillah Davut Beyin vesilesiyle dinimi öğrenmiş, helal ve haramı ayırt edebilecek seviyeye gelmişim, değil mi? Senin gibi bir masumu, sevdiğinden ayrı yatırıp neden kendimden de dinimden de soğutayım? O zaman da tertemizdin benim gözümde, hâlâ da öylesin.” Bir kez daha Melek hayran oluyordu Saniye’ye.

“Abla… Sen insansan biz neyiz?” Bu sözler genç kızın dudaklarından insiyaki döküldüğünde, hissettiği hayretin yarısını bile yansıtamamıştı aslında.

“Sen bir meleksin ama diğerlerini bilemem.”

“Akşam için alışverişe çıkalım mı abla?”

“Çıkalım bir tanem.”

“Kahve ve lokum alalım… Osmanlı usûlü. Bir de gümüş yüzük.”

*

Bu hissettiği heyecan normal değildi… Her erkek kız istemeye giderken böyle heyecanlanır mıydı?

Melek’i isteyecekti.

Ve Allah’ın izniyle alacaktı.

Cebinde duran yüzüğü eğer beğenmez ya da takmak istemezse birlikte başka bir yüzük alabilirlerdi. Nisa’nın, Mete’nin lise çağındayken yaptırdığı bir yüzüktü. Dört karat değerinde elmas, platin bir yuvanın içine yerleştirilip dünyanın paha biçilemez güzelliklerinden biri olma ünvanını elde etmişti.

Tabii Melek’in elmas takmak isteyeceğinden şüpheliydi.

“Daldın gittin evlat.”

“Dokunma Tahir abi. Yavrucak hâlâ gerçek mi, rüya mı, onu çözmeye çalışıyor.”

Tahir ve Fuat’ın keyif dolu ses tonları sayesinde çıkıyordu daldığı düşünce kuyusundan. “Hayırlısıyla yüzüğü meleğimin parmağına takayım…” Yüzük derken dudaklarından bir daha dökülmek istiyordu o kelime. “Sanırım o zaman rahat bir nefes alacağım.”

“Evlat! Kendini kandırma. Sen, o kızı nikâhına alana kadar rahat edemeyeceksin. Bunu hepimiz biliyoruz,” diyerek dalga geçerken Tahir, “Ama ne!” diyerek destekliyordu Fuat.

“Uğraşmayın benim oğlumla! Heyecanına ortak olmak için buradayız beyler, dalga geçmek için değil.” Emine’nin feraset dolu bu yönü, Mete’deki bütün takdiri topluyordu.

“Kuzu mu? Abla sen en son ne zaman baktın bu ayıya? Yaşlı boz ayılara dönmüş. Kirpiyle, yavrusu meselesi sanırım.”

Fuat’ı susturmaya mecali yoktu.

“Tahir abi. O dediğinin altına imzamı atarım. Ben bu kızı nikâhıma alana kadar rahat nefes alamayacağım sanırım.” Papatya ve bebek nefesi çiçekleriyle süslenmiş buketi seyrederken, aklında sadece Melek’i göreceği an ve o ânâ duyduğu özlem vardı.

“O da olacak İnşAllah evlat. Sayılı gün kaldı Allah’ın izniyle.” Emine, elini Mete’nin boşta duran elininin üzerine yerleştirdiğinde şefkat dolu bakışları üzerindeydi.

Bu gece, Cevat, Levent, Serdar, Tamer ve Öykü de şahitlik edeceklerdi Melek ile kesecekleri söze. Evlilik haberini verdiği an hepsi aynı tepkiyi verip; “Çok şükür Mete Bey. Allah tamamına erdirsin,” demişlerdi. Kardeşleri, Melek ile sevdasına da ayrılıklarına da şahitlik etmişken bir de kavuşmalarına şahitlik etmeliydiler.

Araba durduğu an çiçek buketini özenle düzeltiyordu. Fuat’ın elindeki çikolataya gözü gittiğinde Melek’in tepkisini merak etmiyor değildi. İlk Aşkı olma onuruna erişmiş çikolatadan alınan bir ilhamdı ne de olsa.

Dahinin evine çıkacakları kapı açıldığı an basamakları beşer beşer çıkmak isteyen mecnunla, ağır hareketlerin efendisi Mete bambaşka kişiliklerdi bu akşam. İradesi hareketlerine neyse ki hâkimdi. Yoksa kendi vicdanına kalsa mümkün değildi soğuk kanlı hareket etmesi.

Açık bulunan kapıda Kemal, eşi Nebahat, Ayşe, Saniye, Davut, Cengiz, Sinan ve Feride vardı gelenleri karşılayan. Onun hayalinde Melek kapıda olacaktı. Hissettiği heyecanı, onun o yemyeşil gözlerinde de görecekti.

Ama yoktu.

Canı sıkıldığında bir parça da hayal kırıklığı hissediyordu ancak bir sebebi olduğunu da biliyordu…

Candan Öte ~ 47 | İstemek” için 6 yorum

  • 21 Ekim 2018 tarihinde, saat 10:45
    Permalink

    Aaa isteme sahnesi değişmiş 😉
    Ahh meyem ahh …

    Yanıtla
    • 21 Ekim 2018 tarihinde, saat 10:46
      Permalink

      Meyem yazmışım allah beni ne yapmasın 😀
      Metem oldun mu meyem 🙂

      Yanıtla
      • 21 Ekim 2018 tarihinde, saat 12:11
        Permalink

        eneeeee ? ben “t” ile okumuşum yannış olduğunu senin itirafınla fark ettim ???

        Yanıtla
    • 21 Ekim 2018 tarihinde, saat 12:10
      Permalink

      acele gelen satırların yerini olgunluk aldı sanırım ?

      Yanıtla
      • 23 Ekim 2018 tarihinde, saat 00:18
        Permalink

        Eveettttt 😉
        Ay LütfiyEM olgunluk kiiimm ben kiimmm gelmişim otuz kusuruma hala çatlak aynı çatlak 😀

        Yanıtla
        • 23 Ekim 2018 tarihinde, saat 09:34
          Permalink

          emaaannn bakalım keyfimize ???

          Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir