Candan Öte ~ 46 | Ebedi

“Ömrü boyunca, yalnızca bir an için, senin kalbine yakın olmak için mi yaratılmıştı?”
İvan Turgenyev

Saat 02:13
San Diego

Sağ yanağına tüm şiddetiyle çarpan yumrukla başı geriye doğru savrulduğunda, adrenalinin tüm vücuduna yayıldığını hissediyordu, Mete.

“Demek ben sabrını sınıyorum!” dediği an, adamın çenesine içindeki tüm öfkeyi yumruğunda toplayıp, öyle bir aparkat attı ki, en azından birkaç dişi dökülmüştür bu çarpışmanın etkisiyle ya da Mete öyle olmasını umuyordu. “Şeref fukarası ihtiyar! Kızı kaçırdın, yetmedi!” Daha da konuşurdu sol kroşe yüzüne aniden inmeseydi. Kaşının patladığını, yüzünden aşağı, beyaz gömleğine doğru sızıntıdan daha güçlü bir şekilde akan kandan anlıyordu acısından ziyade.

“Allah’ın belası velet! Onu tanımıyordum! Tek isteğim senin canını yakmaktı!”

Canını yakmak!

Canı… Çok yanıyordu.

Sağlı sollu yumruklar havada uçuşurken, canını yakan hiçbir acı maddi değildi… Öyle derinde öyle içerideydi ki. Bir deri, kas örtüsü kemik yapısı ve saklı olduğu derinlikte kalbine yerleşmişti acı.

“Orospu çocuğu!” Adamın midesine, dizini geçirmeden önce sözlerindeki haykırış, bu unutulmuş San Diego limanının tozunda yankılanıyordu. “Can mı bıraktın sokuk herif?” Sözlerindeki hırsla saldırdığında sırtına dirseğini geçirmesiyle, Yıldırım yere kapaklanıyor, Mete öfkeyle soluyordu.

Beklediği en son şey; Yıldırım’ın ellerinin, ayak bileklerini tutup çekmesi ve onun seviyesizliğinde, sırtüstü yere düşmekti.

Fakat heyhat ki yerdeydi.

Yıldırım, sanki hiç darbe almamış gibi yattığı yerden Mete’nin üzerine, çullandığında birkaç hafta önce tıpkı Mete’den yediği darbe taktiğini uyguluyordu. Sağlı sollu yanakları, elmacık kemikleri o yumruklardan nasibini alıyordu. “Seni-aptal-küçük-çocuk! O kız sana tapıyor! Tapıyor! Şimdi gitsen seni yine geri çevirmez! Neden bırakıp gittin demez! Seninle bir ömür, yoklukta bile mutlu yaşar! Bir meleği nasıl incitirsin!” derken vurmaktan bıkmış olacak ki kendini Mete’nin yanında yere bıraktı sere serpe.

Yan yana yatıyorlardı.

İlâhî adalet diye bir şey vardı.

Beklediği yıldırım göklerden gelmek yerine, katlettiği bir ağabeyin, kardeşi olarak buluyordu onu.

“Yokluğumda teselli etmeye çalışmadın mı? O nazik tavırlarınla kızı kendine bağlamay…”

“Aşkın mantığı yok ettiğini biliyorum, gördüm. Ama senin kadar mantıksızını hiç görmedim! Senin gibi, aşkın değerini bilmeyen gençlerden de, aşkı yaşamak yerine ayrılığın kolaylığına sığınmanızdan da bıktım. Ve emin ol. Ben ne yaparsam yapayım o kız senden vazgeçip, asla bana bir aşk duymaz.”

“Ümit ettiğin bu yani?” Hissettiği öfke Yıldırım’ın en ufak imâsında tekrar damarlarına yayılıyordu ilk anki tazeliğinde.

“Bir sıkımlık canın var onu da küçüğüm sayesinde sende bırakıyorum. Ona yaptıklarından sonra değil seni sağ bırakmak! Parçalarına ayırsam bile öfkem soğumaz.”

Mete yattığı yerden yavaşça doğruldu. Dizlerini karnına doğru çekti, ellerini etraflarında birleştirdi. Yanaklarının darmadağın olduğunu, acılarından değil de gömleğine akan kanı silmeye çalışırken kumaşın tenindeki açıklıklara girişinden hissediyordu.

“Neden s*ktir olup gitmiyorsun?” dedi yerden destek alarak ayağa kalktı.

“Onun yanına git! Seni engelleyen ne varsa bırak ve yanına git. Sana ihtiyacı var.” Sözlerini bitirdiğinde o da ayağa kalktı.

Yüzü yoktu gitmeye… Cesareti yoktu. Melek’in onu isteyeceğinden umudu da yoktu.

“Şüphelerinden kurtulman için bir posta daha mı dayak yiyeceksin?”

“İhtiyar! Hâlini göremiyorsun ama sana bir tavsiye; sağlam kalan burnun var, kırdırma bana. Dayak arsızı oldun başıma!”

“İlkini dayak mı sayıyorsun sen? Şanslıydın, küçük meleğim yanımızdaydı. Onun üzülmesini istemedim.”

Mete adamın yakalarını saniyeler içinde eline alırken, “Benim-kızıma-küçüğüm-deyip-durma! S*ktirme bana gelmişini geçmişini!” dedi itti adamı geriye doğru.

“Şunu o kalın kafana soksan iyi edersin! Küçüğüm istediği müddetçe yanında olacağım. O rahatsızlığını ifade edene kadar ona istediğim şekilde hitap edeceğim. Buna kendini alıştır ve aşkınıza leke sürme! Şimdi git! Yemin ediyorum; ona gitmezsen onu bir daha görmemen için elimden geleni yaparım!”

Mete arabasına doğru uzaklaşırken, “O tehdit eden ağzına sıçarım senin!” diyerek küfürlerini savuruyordu Yıldırım’a.

Arabasına bindiğinde, camı sonuna kadar açtı. Yıldırım’ın son sözünü duyduktan sonra motoru çalıştırıp, bu unutulmuş limana veda ediyordu.

“Evlat! Ona git!” diye bir tekrardı Yıldırım’ın son sözleri.

Ona gitmekten başka şansı yoktu ki.

Elbette gidecekti.

Gidecekti ama Melek onu görmek isteyecek miydi?

*

“Tahlillerinizin sonucu mükemmel, Melek Hanım. Folik asite hemen başlayacaksınız. Size uygun bir beslenme programı hazırladım. Bol bol yeşil yapraklı sebze, kuruyemiş, yumurta tüketmelisiniz. Şimdi. Hâlâ ultrasona girmek istemediğinizden emin misiniz?”

iyiydi… Doktor önceki gün yaptığı muayenenin ardından öyle söylemişti. Henüz ultrason için hazır olduğunu hiç sanmıyordu.

“Eminim, Didem Hanım.”

“Merak etmiyor musunuz bebeğinizi?”

“Merak ediyorum, Didem Hanım. Sadece… Biraz daha beklemek istiyorum.”

Karşısındaki doktor derin bir nefes alıp, “Siz nasıl isterseniz,” dedi Melek ile bir sonraki randevu tarihini kararlaştırdı.

“Size kolay gelsin doktor hanım,” diyen Ayşe, “Görüşmek üzere,” diyen Melek.

Doktorun odasından çıktıkları an Ayşe, “Ben çok heyecanlıyım, kuzu! Bebeğimiz olacak! Hemen alışverişe çıkalım. Araştırdım. Folik asit en çok ıspanak, badem, ceviz ve yumurtada varmış. Eve gitmeden önce alalım. Doktorun verdiği ilaçları da unutmamak lazım. Senin yatman lazım. Yorulmaman lazım. Ben Fransa’ya gidip toparlanıp dönmeliyim…”

Hiç nefes almamış olabilirdi, Ayşe konuşurken. Asansörün kapısı, giriş kata açıldığında önce Melek’in inmesini sağladı, tıpkı bir hami gibi sonra da kendi indi. Hareketleri, Melek ile beraber bebeği de korumaya çalışır gibiydi.

“Canım… Ben hasta değilim, hamileyim. Lütfen anormal bir durum varmış gibi davranma. Bugün Fransa’ya döneceksin ve eğitimin bitene kadar kalacaksın…”

“Ama….”

“Aması yok! Benim için endişelenme. Feride var, Şahika ve Şule’nin beni yalnız bırakacağını da hiç sanmıyorum.”

“Ama ben onun teyzesiyim. Hep yanında olmalıyım…”

Melek, Ayşe’nin elini ellerinin arasına alıp gözlerinin içine baktı. “Sen bebeğimizin teyzesisin, ikinci annesisin. Onu annesi kadar sevecek, annesi gibi korumak isteyecek kişisin. Bebeğimize bu yükü yükleme teyzesi. Onun varlığı seni eğitiminden geri bırakmamalı. Ya da hayatımızı kısıtlamamalı, değil mi?”

Ayşe, yenilmişliğin verdiği kabullenişle, sesine söz bulamazken başını olmazı anlatmak ister gibi sağa sola sallıyordu. “Benim ömrüm sana da bebeğimize de feda be kuzu! O nasıl söz?” Ayşe’nin titreyen ses tonu olmasa yüzünde hüzne dair en ufak bir iz yoktu.

“Rabb’im seni benim için korusun, Ayşe’m. Geldiğinde söz veriyorum bir dediğini iki etmeyeceğim ama şimdi! Şimdi gideceksin. Ve çabuk olmalıyız, birkaç saat kaldı uçağın hareketine.” Melek, gözlerindeki kuruluğu tehdit etmek üzere olan gözyaşı yangınını görmezden geliyordu.

İki arkadaş kol kola çıkıyorlardı hastaneden. Fatih’ten Beşiktaş’a gelene kadar, henüz mercimek kadar olan bir bebek hakkında türlü türlü hayallerle birbirlerinin heyecanını paylaşıyorlardı.

“Asla yalnız hissetmeyecek, bebeğimiz. Korkuları bir insana olmayacak. Hep sevilecek, hep takdir edilecek yavrumuz.”

“Senin gibi bir teyzesi olduğu için bebeğimiz çok şanslı canım…” Ayşe’nin dudaklarından dökülen söz değil de, bir avuç kor gibiydi. Melek’in tâ ciğerini yakıp, küle çeviriyordu.

Taksiciye parasını ödeyip, evlerine çıkacakken Feride dükkân kapısında karşılıyordu Melek ve Ayşe’yi. “Hoş geldiniz. Nasılsın, Melek? Ne dedi doktor? Bebek nasıl? Cinsiyetini ne zaman öğreneceğiz?”

Ayşe gülümseyerek, kızın küt saçlarını karıştırırken, “Çok konuşan, heyecanlı, erkeksi kız kotası benimle doluydu kuzu! Sen nereden çıktın?” deyip Feride’yi kollarıyla sarıyordu.

“Ayşe ya! Ama ben… Yani…” Utandığı, buğday rengi tenine yayılan kızarıklıktan belliydi.

Ayşe kızın yanağından bir makas aldı sevgiyle parlayan gözlerindeki muhabbetle. “Utanma be can koç! Bizdensin. Şimdi sen meleğimize bir dilim turta koy, bir bardakta süt. Söz verdi ne dersem yiyecek.”

“Tamam Ayşe. Hoş bulduk Feride.” Dükkândan içeri girerken kendisini ilgiyle dinleyen Feride’nin sorularını cevaplıyordu.

Oturduğunda önüne hatırı sayılır büyüklükte bir dilim turta, bir büyük bardakta süt kondu. Turtadan gelen elma ve tarçın kokusu, Melek’i lavaboya koşturduğunda ardında bıraktığı Ayşe’nin sesini duyabiliyordu, “Tamam ya! Sen ne istersen onu ye! Ve lütfen artık bir şey ye!” diye bağırıyordu.

*

Uçağın İstanbul’a inmesine bir saatten az kalmıştı. Yanağında ve kaşındaki dikişler sızlıyordu. Ellerinin eklem yerleri de bu kavgadan nasibini almıştı.

Evet.

Yine!

Önce Tarabya’ya gidecek, kendine bir çeki düzen verecekti. Onun karşısına patlak kaşıyla -ki kesinlikle iz kalacaktı- muntazam dikişli yanaklarıyla gidecekti, evet. Ama en azından banyo yapabilir -Melek’in en sevdiği parfümle banyo yapabilir- sonra da Melek’in kapısına dayanabilirdi.

Nasıl bir basiretsizlikle onu bırakıp gitmişti?

Nasıl onun aşkından şüphe etmişti?

Ya ona yakıştırdıkları?

Yanından ayrılmak istemezken Los Angeles’e çekip gitmesi?

Bütün bu soruları aklında tekrar tekrar döndürüyordu ama ne bir cevap verebiliyordu, ne de tutarlı bir yan görebiliyordu.

Eğer kıskançlık gözünü bu derece körleştirmeseydi, gecenin bir yarısı Melek’in kapısına dayanır mıydı? Ya da defalarca onunla birleşmenin hazzını yaşatır mıydı kendine?

Nasıl da özlemişti onun o tertemiz kokusunu… Sımsıcak tenini. Meleksi masumiyetini… Masumdu… Rüyasında gördüğü, kıkırtısına hayran olduğu kız çocuğu kadar saf ve masum.

Ve yine günlerdir çektiği vicdan azabına vesile soru akıyordu kalbine.

‘Meleğimi nasıl bırakıp gidebildim?’

*

“Kuzu! Hemen buraya gel!”

Ayşe’nin canhıraş feryadıyla, ağzını alelacele çalkaladı, anında salona gelip elindeki kumandayla televizyonun sesini son seviyeye yükselten arkadaşını izledi şaşkınlıkla.

“Efendim Ayşe…”

Televizyondan gelen sesi duyduğu an sözünü tamamlayamadı Melek. “Aşk-ı Melek, bir ilhamla doğan fikirdi. Daha önce ki sorular arasında; “Neden otelin her yeri bembeyaz?” denmişti. Nedenini,” dedi ve gülümsediğini duydu o mükemmel adamın. Ne yaparsa yapsın, ona karşı asla kin tutamayacaktı Melek. Asla kırgınlığını koruyamayacak ya da ondan vazgeçebilecek gücü kendinde bulamayacaktı. Başı kendiliğinden televizyon ekranına dönerken, onu özlemenin derecesindeki büyüklük kalbini kırmıyordu. Aksine mutlu ediyordu.

Özlediği adam Mete idi…

“Söylemedikçe merakınızın daha fazla arttığını biliyorum. Tek nedeni vardı: Los Angeles’de bu otelin projesi devam ederken, hayatıma bir melek girdi. Tertemiz, saf ve masum. Saf ve temiz dendiğinde aklıma gelen, leke değmemiş bir beyazlık oldu her zaman. Göz kamaştıran, huzur veren, mutlu eden. Meleğim… Bu vakitten sonra benim hayatım Melek. Ömrünü bir Melek’e adayan adamın ilk adımı oldu “Aşk-ı Melek.” Söyleyeceklerim bu kadar. Sorularınızı açılıştan sonra cevaplayacağız.” “Evet sayın seyirciler. Aylardır beklenen, “Aşk-ı Melek”in açılışı için deyim yerindeyse Hollywood bu geceye akın etti. Ayrıca birçok Türk iş adamı da Mete Ardahan ve ekibine tebriklerini sunmak için yalnız bırakmadılar bu önemli gece de. Gecenin sürprizi ise hiç kuşkusuz Mete Ardahan’ın, dinleyen her genç kadını kıskandıracak derecede romantik ve samimi sözleriydi. Şimdi gözler Melek Yakut’ta hiç kuşkusuz. Yakınlarda bizi bir düğün mü bekliyor, yoksa genç ve gizemli kalmaya kararlı genç kızımız sessizliğinin ardında sak…”

“Hayatımda duyduğum en güzel sözlerdi,” dedi Ayşe, Melek’in ellerini ellerinin içine alıp koltuğun üzerine tabiri caizse çöktü.

Melek, gözlerinden damlayan yaşların farkında değildi elinin üzerinde hissedene kadar. Çalan kapıyı, Ayşe açmaya gittiğinde, Melek elleriyle gözlerini kurulama derdindeydi.

“Ne işin var burada?”

Ayşe’nin şaşkın sesinde, sanki bir parça da mutluluk vardı. Bu karmaşık hislerde yalnızca bir kişi için olurdu. “Hoş geldin demek ne kadar zor olabilir, yumurcak? Bir kez olsun beni hanımefendi gibi karşıla!” Fuat tabii ki. Sitemini edip içeriye giriyordu.

Melek ayağa kalktığında titreyen dizlerine aldırmıyor, yanına yaklaşan adamı karşılarken, “Hoş geldin,” diyerek elini uzatıyordu.

Fuat bir uzanan ele, bir Melek’in yüzüne baktı, çekti kızı kolları arasına. “Hoş bulduk.” Sımsıcak bir samimiyet vardı Fuat’ın sarılışında.

“Los Angeles’desin sanıyordum. Ne zaman döndün?” Az önce gözyaşları hiç akmamış gibiydi samimiyetle gülümserken.

“Yarım saat olmadı ineli. Mete ile beraber geldik, o Tarabya’ya geçti.”

Tarabya’daydı… Yapmak istedikleri bir ilham gibi doluyordu aklına, kalbine. “Fuat! Benim yapmam gereken geç kalmış bir teklif var! Ayşe’m sana emanet. Uçağa yetiştir onu!” Ayşe’ye dönüp sımsıkı sarıldığında boynuna, “Ayşe’m. Varır varmaz ara beni, tamam mı?” diyerek tembih veriyordu. Aceleyle ayakkabılıktan aldığı botlarını giyerken kapının önünde, Ayşe de kabanını giydirip başına şapkasını takmaya çalışıyordu.

Tekrar tekrar gerçekleşen vedalaşmanın ardından bir taksinin içinde yaptığının doğru olup olmadığının muhasebesini yaşıyordu.

Neler yaşamışlardı?

Çok zor, hatta kırıcı gereksiz bir sürü anı.

Peki ya mükemmel olan anılar?

“Bir kahve ve affedilmek.”

“Bana güveniyor musun?”

Sergüzeşt’e gidiş yolunda, Ayşe’nin adına yaptığı sahiplenmeyi sorarken; “Beş yıl… Çok uzun bir süre, meleksi kız. Bana “Mete’m” demen için o kadar süre beklemem gerekiyor mu?” diyen canından çok sevdiği yâri…

Kıskançlığı. Sahiplenişi. Koruyucu gibi üzerine titremesi.

Ya Adana yolculuğunda yanına gelip oturuşu?

Odasına geldiği ilk gece sırf Melek kustuğu için, ufacık bir çocuğun masumiyetiyle endişeyi yaşayan adam… Ve onu kollarıyla sarıp; “Sen ne kadar istersen o kadar yanında olacağım..” diyen ama… Sözünü tutamayan kadın.

Anneannesi bildiği kadın, yüzünü dağıttığında çıldıran yâri.

Boynundan çıkarmadığı kelebeğini verirken söylediği lâtif sözler.

“Deli sarım..” diyen o hayranı olduğu ağız.

Melek, o günden bugüne yaşadıklarını Mete’nin hâl ve hareketlerini düşününce, o an bir aydınlanma yaşıyordu. Mete’nin sevgisinin büyüklüğüne hiçbir zaman inanamamıştı… Adana’da onu; “Mete’m.. Dur!” diyerek engellemeseydi de Mete, Melek’in canını yakmazdı. O gece Mete’nin gözlerindeki aşk; evlilik derken, Melek’in geleceğinde olmama fikri nasıl da tüketmişti, Mete’yi… O her fırsatta, Melek ile beraber bir hayat istemiş, Melek ise her seferinde onun zengin yaşantısından korkup, kaçmaya çalışmıştı.

Mete…

Hep kendi açısından bakmıştı Melek… Mete’nin ne yaşadığını hiç düşünmemişti.

Acılarını, uğruna hayatını feda edeceği adamın yanında değil de yalnız sarmayı tercih etmişti. Ve onu, bir kafede bırakıp gitmişti.

Şimdi hangi yüzle karşısına çıkacaktı?

“Saçmalama!”

“Efendim abla?”

“Affedersiniz. Yok bir şey. Müsait olunca durun lütfen, içeriye kadar girmenize gerek yok.”

Şiddetini arttıran yağmura, arabanın silecekleri yetişmeye çalışıyordu.

“Abla emin misin? Yağmurda ıslanmayasın?” dediyse de Melek umursamıyordu.

“Sağolun şoför bey. Yürüyeceğim biraz,” dedi, ücretini ödedi ve indi.

Heyacandan ve yağan yağmurun soğukluğundan elleri buz kesmişti.

Ya evde yoksa!

Olumsuz düşüncelerin fikrini ele geçirmesine izin vermeye hiç niyeti yoktu. Yavaş yavaş yürüyordu güvenlik kulübesine doğru.

Onu fark eden görevli dışarı çıktığında, “Melek Hanım, hoş geldiniz!” diyerek karşılıyordu. Adamın hareketlerinde bir acele var gibiydi. “Hemen haber verelim!”

Melek panikle, “Hayır!” derken, verdiği ani tepki, tabii ki utanması için yeterliydi. “Lütfen. Haber vermeyin…”

Adam, büyük bir olgunluk göstererek, “Nasıl isterseniz. Eşlik etmemi ister misiniz?” diye soruyordu.

“Çok naziksiniz. Lütfen rahatsız olmayın. Yavaş yavaş gideceğim.” Başıyla adama selam verdiğinde, heyecanının bir parça sakinleşebilmesi için dua ediyordu.

Kalbi, mantığı, aklı.

Üç insani unsur içinde haykırıyordu daha çabuk olmasını ancak Melek’te mecal yoktu.

Nihayetinde bu adam birkaç gün önce onu kullanıp gitmişti…

“Hayır!”

Olumsuz düşünceleri aklında yüceleştirmeyecekti! “Yetti artık Mete’msiz geçen günler!”

Adımları hızlandı. Neredeyse yağan yağmur kadar hızlı.

*

Kapıdan çıkmadan önce son bir kez baktığı aynada gördüğü en mükemmel hâli değildi, farkındaydı. Melek belki de bu dikişli versiyonundan korkacaktı. Beklemeye takati olsaydı beklerdi ama…

Artık söz konusu bile değildi.

“Allah’ım. Onu bana helal eyle,” duası dudaklarından fısıltıyla dökülürken kapıyı açıyordu. Dışarıda, yağan yağmurun altında, Cevat’ın yüzündeki ifade, gülmeye çalışan ama beceremeyen bir adamın çırpınışlarıyla, Melek’in sımsıcak varlığıydı…

Bir rüyayı yaşıyor gibiydi gördüğüne inanamayan gözleri. Taş döşeli yolda Melek’e doğru yaklaşırken, Mete’nin varlığını hissetmiş gibi dönüyordu Melek, Mete’den tarafa… Ve göz göze geliyordu iki âşık.

O an; dünyada barış vardı. Açlık sınırında yaşayan hiçbir sömürge ülkesi yoktu.

Huzur vardı. Rejimi tehlikeye girdiği için halkını katleden, sürgüne mecbur eden vatanından mahrum, muhacir durumuna düşüren devlet liderleri yoktu.

Güven vardı. Zengin madenlerini, petrol yataklarını ve değer vermedikleri insan gücü yüzünden eziyete mahkum bırakılan, kadın çocuk ya da yaşlı ayırt edilmeksizin haksızlığa uğramış insanlara “Medeniyet” dediklerini bu asırda bile o bîçarelere lâyık görmeyen zalimler yoktu.

Melek’in bir bakışı; hayattı.

Huzur dolu bir hayat.

Aralarındaki birkaç adımlık mesafeyi geçerken içten içe ‘şükürler olsun… şükürler olsun… şükürler olsun’ diyordu.

*

Mete’nin kapıdan çıkışını gördüğü andan itibaren kesinlikle ölmek istiyordu. Gelmek için seçtiği vaktin yanlış olduğunu, yanına yaklaşan adamdan anlayabiliyordu. “Merhaba…” Aslında şunu demediği için şanslıydı; hey dostum! İki hafta önce benimle seviştikten sonra beni bırakıp gittiğin için sana kızgın değilim. Adamım! Ödeşmiş olduk! Ama şimdi evlenmeliyiz çünkü sensiz yaşayamıyorum. Ve bir neden daha var; istesen de istemesen de baba oluyorsun!

“Merhaba.” Yüzündeki ifadeden ne düşündüğünü anlayamıyordu, Melek.

“Ben… Sana geldim.” “Merhaba” diyerek batırdığı karşılaşma konuşmasında su yüzeyine çıkma şansı artık kalmamıştı.

“Bana geldin?” Gözlerinde inanmayan bir ifade vardı.

Kaçırmadı gözlerini. Çevirmedi bakışlarını içindeki utangaçlığa rağmen başka tarafa. Hasretini çektiği, gecelerini aydınlatan bal rengi gözleri doya doya seyrederken, “Kabul edersen,” diye fısıldıyordu.

Yağmur hızını arttırmış, damlaların aktığı her yerde şiddetli çarpma sesleri olarak yankılanıyordu. İki gencin de umrunda değildi. İkisi de gözlerini birbirlerine kilitlemiş doymak istermiş gibi seyrediyorlardı.

“Şu kapıdan kendi isteğinle adım atarsan bir daha seni asla bırakmam!”

Tehdit miydi?

“Bırakma!”

“Gitmek istesen de bırakmam!”

Hiç düşünmedi tekrar, “Bırakma!” derken.

“Acımızı da beraber yaşayacağız, sevincimizi de. Bırakmam bir daha benden ayrı yaşamaya!”

Son cümlede sesi titrediğinde Mete’nin, o an anladı onu ne kadar incitmiş olduğunu. Mete ile iyileşmektense, onsuz bom boş bir yokluğa mahkum etmişti kendini. Verdiği sözü, sırf onu düşünüyormuş gibi aldığı aptal bir kararla harcamıştı.

“Benimle evlenir misin, Mete’m?” Bir yaz günü, hissettiği heyecan kalbinden taşarken söylemek istediği ama söyleyemediği bu kelimeler, bir kış günü bir anda döküldü dudaklarından. Yaralarını sarmak, çektikleri hasrete derman olmak için teselli gibiydi bu kelimeler. Mete’nin gözleri kapandığında, iki damla yaş süzüldü göz pınarlarından genç adamın.

“Zaman istersen beklerim, Mete’m. Belki biraz düşünmek istersin,” derken, hissettiği mutluluk ve heyecanla espri yapabildiğine şaşıyordu, Melek. Mete, kızı kollarının arasına öyle hızlı, öylesine sıkı çektiki Melek’in ağzından insiyaki bir, “Ah..!” kaçtı.

“Deli sarım! Ben bugünü öyle ümitsizce bekledimki… Sırılsıklam olmuşsun! Hadi içeri girelim.”

Melek, kendini Mete’nin kollarında bulduğunda, yürüyüp yürüyemediğinin farkında değildi. Sanki, Mete’nin adımları ikisi için de gerekli olan harekete yeterli gibiydi. Melek, kollarına sığındığı adamın yanaklarındaki izlere değil de dokunmalara doyamadığı kirli sakallara bakıyordu. Kokusunu özlediği adamı derin derin içine çekerken, “Seni çok özledim,” dediğinin farkında bile değildi Mete’nin adımları durana kadar.

Mete, bakışlarını kollarının arasında duran, yüzü kendine dönük kıza çevirdiğinde, “Seni yaratana kurban olsun bu aciz!” fısıltısıyla, kucağına alıyordu Melek’i.

Odasına çıkan merdivenleri ikişer ikişer tüketirken Melek’in tek yaptığı Mete’nin vücuduna sımsıkı sarılmaktı. Bir eli sırtında diğer eli boynundaydı. Devasa odaya girdiklerinde Mete şöminenin önünde Melek’i yere indirdi, vakit kaybetmeden şömineyi yakıp, kızı ıslak elbiselerinden kurtarma çabasına girişti.

“Konuşmamız lazım, Mete!” Her ne kadar bu anın bozulmasını istemese de, onu kaybetme korkusu soluğunu kesse de konuşmaları şarttı.

“Konuşacağız, bir tanem. Seni ısıttığımız an konuşacağız.” Seri hareketlerle soyduğu kızın bileğindeki kurdeleyi gördüğü an hareketleri donuyordu Mete’nin. “Bunu bekliyordum aslında.” Şefkat dolu bir öpücük kurdelenin sarılı olduğu bileğe değdiğinde gözleri bir şükürle kapanıyordu Melek’in. Mete, çıplaklığı üzerine ince bir battaniye örtüp şöminenin önündeki yumuşacık yastığın üzerine oturturken Melek’i, “Çıplak vücudun için çıldırsam da giyinmen gerekiyor, meleğim,” diyerek, dolaba doğru uzaklaşıyordu.

Cevat, biliyordu Melek’in hamile olduğunu. Sözüne güvenilirliğinden hiçbir şüphesi olmadığı Cevat, Mete’nin haberi olmadığı konusunda Melek’e garanti verdiğinde ancak derin bir nefes alabilmişti. “Bu haberi sizden duymalıydı, Mete Bey.” Gözlerinde bir sevgi ve şefkat vardı, Cevat’ın. Mete ve Melek için duyduğu sevgi.

“Şunları giydirelim sana.” Elinde oldukça kalın bir eşofman altı ve kapüşonu olan bir hırka vardı. Giydirirken, her yakınlığında derin nefesler çekiyordu iki genç de birbirlerinin teninden. Özlem dolu, hasret kokulu.

Mete, Melek’i kucağına çekip yere yerleştiğinde, Melek, “Sanırım bir yere gidecektin, seni alı mı koydum?” diye soruyordu.

Mete’nin eli çenesini kavrayıp, gözlerini gözlerine çevirdi. “Sana geliyordum, canımdan öte. Sana beni affet demeye yanında kalmaya…” Durdu, derin bir nefes çekti, “Affet beni meleğim,” sözleriyle devam etti. “Sana yaptıklarım için… Senin gibi bir meleği incittiğim için… Sadece benim aşkım büyük sandığım için… Senin masumiyetini sorguladığım için… Ve seni… Bırakıp… Gittiğim…”

Melek’e, Mete’nin dudaklarına kavuşmak, o dudakların vicdan azabının ateşinde kavrulmasına izin vermemek için bu yeterliydi. Eli, yanağında sağlam kalmış tenini okşarken hissettiği aşk dudaklarından kalbine ulaşıyordu.

“Mete’m… Mete’m,” derken, defalarca öpüyordu tadına hasret kaldığı dudakları. Parmakları dikiş atılan kaşına ürkek dokunuşlar bırakırken, “Ne oldu, Mete’m? Seni televizyonda izledim bu izler yoktu yüzünde,” derken sığındığı kucaktan kalktı Mete’nin yaralı kaşına, yanaklarına öpücükler kondurdu. “Sen kavga mı ettin?”

“Evet, bir tanem.” Yüzünü okşayan eli elinin içine alıp, öpülmedik yer bırakmak istemiyormuş gibi aşk ve hasret dolu buseler veriyordu tenine. “Sen bir de dövdüğüm adamı görmelisin. Bir-iki gün hareket edemeyebilir.”

Melek’in kaşları çatıldığında, Mete arasına bir öpücük konduruyordu. “Buradaki kırışıklığı öyle özlemişim ki…” Öpücükleri öylesine latif, dokunuşları öyle naifti ki… Hamileliği yüzünden hormonları coşmuş bir kadında, ağlama isteği uyandıracak kadar şefkat doluydu.

“Mete’m! Neden böyle şeyler yapıyorsun? Ben sana…” derken parmak uçları incitmekten korkarcasına dolaşıyordu yara izlerinde, “…dokunmaya kıyamazken, sen kavga ediyorsun.”

“Aklımı başıma getirmek için birkaç kötek şartmış, dert etme.”

Sımsıkı sardı kollarını Mete’nin bedenine. Başını göğsüne yasladığında, gözlerinden süzülen yaşlar umrunda değildi. “Mete’m. Benim sana söylemek istediğim bir şeyler var.”

“Ben seni bir ömür dinlemek için yanıp tutuşurken, sen bu çekingen ses tonuyla konuşmaya başlıyorsun ya… Ömrüm sana feda. Sen konuş ben dinleyeyim bir ömür.” Başını, göğsüne yaslanan kızın üzerine eğmiş, aşk dolu öpücükleri Melek’in saçlarında vuslatı yaşıyordu.

Hamile olduğunu söylediğinde en kötü ihtimal; bu yüzünden evlenme teklif ettiğini düşünebilirdi Mete. O da bir etkendi ancak asıl neden; hayatı Mete olmadan yaşamak istemeyişiydi.

Derin bir nefes alıp konuşmaya başladığında sözleri sesinde titreşiyordu. “Mete’m… Sakin sakin dinleyebileceğin, benim de anlatabileceğim dokuz aydan az bir zamanımız var.”

Başını yasladığı göğüsteki kalp çarpıntısı normal seyrin çok dışında bir hıza ulaştığında sımsıkı kapalıydı Melek’in gözleri. Sadece bekliyordu. Çıt çıkarmadan, başka bir söz söylemeden.

Ve Mete, olabilecek en boğuk ses tonuyla fısıldadı, “De ki; rüyada değilsin!” sözleriyle. “Lütfen Meleğim…”

Başını, yaslandığı kalbin üzerinden kaldırırken heyecan, nefesine hızı hediye ediyordu. “Mete’m. Bebeğimiz olacak, Mete’m. Bizim bebeğimiz.”

Gözlerine baktığı adamın gözleri, o bal rengi ışıltılarının yanında bir de ağlayamamanın verdiği kızarıklığa bürünmüştü. Mete oturduğu yerden kalkarken, yastığın üzerine Melek’i bırakıp, “Sırtüstü yatar mısın?” diye fısıldıyordu.

Çıtır çıtır yanan şömine önünde sırtüstü uzanırken, karşısındaki adamın hareketlerine kilitli gibiydi. “Ricanız emirdir benim için, Mete Bey.”

“Meleğim. Buraya gelirken… Hiç aklından geçmedi, değil mi?” dedi, kızın bacaklarını nazik bir hareketle ayırdı. Başının altına bir yastık daha koyarken, “Hiç düşünmedin değil mi, bu haberi öğrendiğimde seni asla bırakmayacağımı?” Ayırdığı bacakların arasına yerleştiğinde, Melek’in karnına doğru yaklaşıyordu gözlerini gözlerinden ayırmadan. Henüz giydirdiği eşofman üstünü göğsünün alt kısmına doğru çekip, karnını açıkta bıraktığında bir damla gözyaşı düştü, genç kızın çıplak teni üzerine. Melek’in yanağına elini yerleştirip, önce sağ gözünden öptü sonra sol. “İyi ki düşünmedin, bir tanem.” Gözleri, karnını bir mucizeyi görüyormuş gibi bir yoğunlukta seyrediyordu. Tekrar gözleri buluştuğunda, bal rengi bakışlar eritiyordu kalbini. “Affet beni meleğim ama bir daha ben ölmeden, beni bırakamayacaksın. Bana ne sebeple gelmiş olursan ol! Artık yanımdan ayrılamayacaksın!”

Gözlerinde şefkat, sözlerinde şefkat… Titreyen sesinde şefkat yanaklarını okşayan parmaklarında şefkat vardı. Tekrar karnının üzerine eğildi, başını yasladı şu an için dümdüz olan, birkaç ay sonra bir hayatı içinde saklayacak yere. “Babasının canı. Tamam şimdi beni duyamıyorsun… Ufacıksın… Ne olursan ol! Varlığını bize nasip edene şükürler olsun,” dedi Melek’in karnını öptü. “Benden sana bir baba tavsiyesi canımın canı; erkek olacaksan bana, kız olacaksan annene benze.” Gözlerinden damlayan yaşlarla, hem öpüyor, hem de konuşuyordu Mete…

“Bugün… Hastaneden geldiğimizde senin konuşman yayınlanıyordu televizyonda. Seni seyrettim. Konuştuğun sözleri dinlemekten daha çok kalbime içtim…” Duraksayıp devam etti. “O sözleri söylerken beni ne hâle getireceğini biliyordun, değil mi?”

Mete başını yasladığı yerden kaldırırken, gözlerinde, en derinlerde bir keder gizliydi. Pişmanlık ve üzüntüyle harmanlanmış bir keder. “Söylediklerim… Bir şeylere derman olsun diye değildi. Affedilmesini umamayacak kadar çok hatam var.” Mete’nin söyledikleri, Melek’in kalbine bıçak darbesi gibi indiğinde, elleriyle Mete’nin yanaklarını hükmü altına alıp, gözlerini gözlerine kilitliyordu.

“Unut! Benim hatalarımı da unut kendi pişmanlıklarını da! Sana yaşattığım zor anları da unut!” Teselli etmeyi hiçbir zaman becerememişti. Şimdi de beceremiyordu ne yazık ki.

“Melek…”

Belki de ilk kez adı dudaklarından en yalın hâliyle dökülüyordu. İsminin en yalın hâliydi fakat gözlerinde biriken yaşlar ve titreyen ses tonunu tarif edeceği kelimeleri yoktu.

“Ben her gün anneanne ve dedeme gidiyorum hâlâ.”

Durdu.

Mete’nin dudakları, “Biliyorum,” diye fısıldadığında Melek gülümsüyordu. “Hep beni izledin, değil mi?” İçine derin bir huzur yayılırken de gülümsüyordu.

Mete’nin dudakları huzur dolu bir tebessümle kıvrılırken, “Aklım hep sende,” dedi, üşümesinden korkuyormuşçasına bir hareketle örttü karnını.

“Pekâlâ.” Sesi boğuluyordu hissettiği coşkuyla içinde. Mete, ondan hiç vazgeçmemişti ya… “Ben… Açılış gecesi dans ederken… Kollarının arasına girdiğimde hiçbir ses yoktu. Çığlıklar yoktu. Helikopter sesi de yoktu.” Gözlerine gelen yaşlar görüşünü bulanıklaştırdığında, titreyen ses tonuyla devam ediyordu. “Bir an geldi, Mete’m. Acıya alıştım. Anneannem ve dedem, Semra ve Hale. Hatta Mustafa amca. Diğer kayıplar… Zaman geldi, şifalı eliyle acıya metanet verdi. Hâlâ onlardan kalan fotoğraflara bakamıyorum, bu kadar zaman geçtiği hâlde Ceyhun Maraz’ın gönderdiği kutuyu da açmadım ama… Şimdi sana böyle sarılırken…” dedi, tekrar kucağına girdiği adamın göğsüne başını daha fazla yasladı, “…yine ses yok.”

Mete, Melek’in çenesini nâif bir dokunuşla parmaklarının arasına aldığında, gözlerini yine gözlerine kilitliyordu. “Neden gittin? Neden beni bıraktın o gece?” Sözlerini bitirdikten sonra yutkunduğunda, boğazında bir yumru var gibiydi Mete’nin. Şöminenin önüne önce kendi uzandı, ardından Melek’i koynuna çekti. Başını dünyanın en rahat yeri Mete’nin yanıymışçasına sert kaslarla örülü koluna yasladığında, sımsıcak bir samimiyete bürünüyorlardı. Mete’nin elleri saçlarının arasında dolaşıyor, arada eğilip burnunu boynunun kıvrımlarına sürterek teninin kokusunu derin derin içine çekiyordu. Kulağına yaklaşıp buğulu nefesiyle fısıldadı, “Cevap verecek misin güzelim?”

“Sen böyle dokunurken… Toparlayamıyorum aklımdakileri.” Derin bir nefes aldığında Melek, nefesten ziyade bir inilti gibiydi titreyişi.

Burnu şimdi de kulağının arkasını keşfediyordu. Bir de, “Kaçışın yoksa ne yapacaksın?” diyerek genç kıza eziyetini sürdürüyordu.

“Ah edip inlerim…”

“Söyle bir tanem.”

“Aptalım, Mete’m.”

“Bana nedenini söyle!”

Madem her şey konuşulacaktı, en iyisi söylemekti belki de.

“Çok kıskandım! Çok! İki kızın konuşmasına istemeden kulak misafiri oldum lavabodayken. Utanç vericiydi sözleri… Söyledikleri; Lucy Whitfield karşısında ne şansım olabileceği, gibi garip şeylerdi. Ve tabii o geldiği için ben ortalıktan kaybolmuşum falan! Onlara inanmak istemedim, biliyor musun? Ama senin yanına geldiğimde oradaydı… Tam yanında… Bana her fırsatta Yıldırım için sitem edebiliyorsun ama sen o kadını yanından ayırmıyorsun! Ne düşüneceğimi bilmiyorum. Onunla bir geçmişin var! Yemeğe götürmeler, el ele tutuşmalar!” Konuştukça kabarıyordu, öfkesi. “Kızı öptün mü hiç?” Hiç nefes almamıştı bu uzun ve anlamsız monoloğunda soruyu sorana kadar. Dirsekleri üzerinde doğrulduğunda, sinirli bakışlarla bakıyordu Mete’nin gözlerine.

Mete’nin yüzündeki gülümseme daha çok kızdırıyordu Melek’i.

“Gülmeyin, Mete Bey! Bu ciddi bir konu! Öptün, değil mi? Öptün tabii! Fırsat kaçar mı? Ah..! Başka ne yaptın? Söyleme ya da!” Elini kaldırdığında, duymak istemediğini lisanıhâliyle de anlatabilmeye çalışıyordu. “Hani sana benden başkası haramdı? Ne oldu?”

Olabilecek en seksi ses tonu Mete’nin dudaklarından, “Haram zaten, bir tanem,” diye dökülüyordu.

Etkilendiğini belli etmeyecekti. “E… O resim çektirmeler, her halta davet etmeler falan neydi?” Hissettiği şehvet ateşini kızgınlığına yansıtmaya çalışırken, merak etmiyor değildi; acaba ne kadar başarılıydı?

“Lucy’den yardım istedim. Akşam yemeğine çıktık. Bana söyler misin, eğer kıskanmasaydın vakfın açılışına gelir miydin? Merak etmeseydin, beni yakından görmek ister miydin?”

Haklıydı!

En çok kıskançlık harekete geçirmişti Melek’i.

Ve tabii kaybetme korkusu.

Bir şey söyleyemediğinde bakışlarını kaçırıyordu kehribar rengine dönmüş aşk dolu gözlerden.

“Gelmezdin, değil mi? Lucy ile kısa bir beraberliğimiz oldu. Şimdi ona derin bir saygı duyuyorum, değerli bir arkadaş.”

‘Ah ölüm! Neredesin!’

“Bana yardım ettiği için ona bir jest yapmak istedim ve Aşk-ı Melek’in açılışına davet ettim. Vakfın açılışına gelişi benim için de sürprizdi. Geleceğinden haberim yoktu.”

Tesellisini bulan kalp hüzün bulutunu dağıtırken, gözleri Mete’nin gözlerine kilitliydi yine. “Yani sen davet etmedin?”

Gözlerinde derin bir beklentinin parıldayan ışıkları vardı. “Şimdi bana o konuşmayı yapan kişilerin neye benzediğini söyle de bu adamı bir kez daha sevindir.”

Söylemek mi? Neye benzediklerini yaşadığı süre boyunca unutamayacaktı belki ama bunu Mete’nin bilmesine gerek yoktu. “Sana yalan söyleyemem. Yüzleri aklımda, unutabileceğimi de sanmıyorum. Söyledikleriniyse; ben unutacağım! Sen de unutacaksın! Tamam mı?”

Mete’nin kaşları çatıldığında, elini genç adamın dudaklarına yerleştirip, “Hiç ben ne dersem o olacak havalarına girmeyiniz efendim! Hamileyim ve sonuna kadar kullanmak üzere dokuz aylık bir şımarıklık serbestliğim var!” dedi.

“Meleğim. Beni şartlandırma! Söylemek istemiyor musun? Ben istersem, senin tuvalete girdiğin dakikadan sonra girenleri listeler, o iki kaltağı bulurum.”

“Kibirini bile özlemişim,” derken sımsıkı sarılıyordu Mete’ye. “Bir şey yapmayacaksın!”

“Bana gelmiş meleğimi, sözleriyle benden uzaklaştıran iki orospu için pazarlık yapıyorsun benimle!” Sinirden titriyordu ses tonu ama şiddete dair hiçbir iz yoktu. Belli ki Melek’i incitmekten korkuyordu.

Mete’nin yüzünü ellerinin arasına aldığında sağ yanağına naif bir öpücük kondurdu. “Huzur istiyorum.”

“Yanıma gelseydin… Koluma girseydin… O iki şirretin gözlerine sevdamızı, kıçlarına da umursamazlığımızı soksaydık, şimdiye Melek Ardahan olmuş, günlerimi senin koynundan mahrum geçirmemiş olurdum,” dedi.

Haklıydı.

“Çok aptalım, değil mi?”

Melek’in itirafına mukabil Mete, “Evet, bir tanem. Aptal ve delinin tekisin!” dedi, kolları bedenini sımsıkı sardı. “Ve artık benimsin!”

Dili kendiliğinden buluyordu sesine sözleri, “Seninim.”

*

Sıcaklığını hissediyordu, kokusu huzur olup burnuna doluyor, sesi efsununu yayıyordu beyninin en ücra köşelerine ve ele geçiriyordu mantığını. Tıpkı uyandığına küfrettiği rüyalar gibi.

“Rüya gibi!” derken uyanmaktan korkuyordu, Mete.

“Mete’m… Evime gitmem gereki…”

“Evini s*ktirt…” Nazik olması gerektiğini bilirken, hiddetini kontrol etmekte zorlanıyordu. “Meleğim.” Sesini olabilecek en alçak perdeye indirdiğinde bir de küfürden temizlemeye çalışıyordu. “Yanımdan ayrılmayacaksın dedim, nesini anlamadın?”

Melek, kollarında gülüyordu. Bu sesi ne kadar özlediğini, duydukça daha iyi anlıyordu. Bazı anlar vardı tekrar yaşayamayacağından emin olduğu. Ama yine nasibindeydi o güzellikteki seslerle umuda tutunmak.

“Edepsiz!” diye bir sitem savruldu dudaklarından o tatlı gülüşler izin verdiği ölçüde ve devam etti yeniden o cana can katan gülüşlere. Ancak sakinleştiğinde sorabildi, “Az önce laf arasında kızların kıçına bir şey sokmaktan mı bahsettin sen?” Kalem kaşlarını çattığında, ortalarında yine o hayranı olduğu kırışıklığı ortaya çıkıyordu. Mete, budala âşık gibi gülümserken, hesap sorgusuna devam ediyordu. “Sizi kınıyorum Mete Bey! Benim kollarındayken, neden başka kadınların bir taraflarını düşünüyorsunuz?” Aklına aniden bir fikir gelmiş gibi kalkıp, Mete’nin tam karşısında dizleri üzerinde durduğunda, gelecek konuşmadan korkmuyor değildi.

“Benim kollarımda böyle düşünürsen… Hi..!” Sahte bir endişe, güzel yanaklarına yerleştirdiği ellerine destek sağlamak ister gibiydi. “Ya ben koynunda olmasam? O zaman ne olacak? Ya şimdi hamileyim de!” Başını kucağına eğip, elleriyle karnına dokunurken, “Endişelenmeyelim, değil mi bebeğim… Ben şişman, hantal ve ağır hareket eden bir kadın da olsam…”

Daha da konuşurdu.

Mete, Melek’i kucağına çekti, bacaklarını açıp iki yanından belinin etrafında özgür bıraktı. Melek’in bacaklarının beline dolanmasını tabii ki beklemiyordu. Dudaklarının arasında birkaç santim vardı ama vücutlarındaki en mahrem yer, vuslatı yaşamak istermişçesine yakındılar. Yumuşacık göğüsleri, kendi sert göğsüne dayandığında, Mete’nin aklında Melek’in sımsıcak teninin kokusunu almak isteyen bir romantik vardı.

At yatağa, bitir işi değil!

Melek’in değişen nefesleri, hızla inip kalkan göğsü bu romantizmi gölgeliyordu ancak Mete’deki irade, onun bu hassasiyetinden faydalanmasına izin vermiyordu.

“Sakinleş, bir tanem,” dedi lâtif bir öpücük kondurdu sevdasının alnına.

Melek’in dudakları boynuna inip, bambaşka bir hazla öpmeye başladığında irade neydi ki? “Ben… Sakinleşemiyorum Mete’m!”

Kapıdan çıkmadan aklından geçenlerle karanlık sularda boğulduğunu hissederken, şu an kollarında duran sevdiğiyle biliyordu ki şükretmekten acizdi dili. “Merak ettiğim tek şey; nasıl bir sevap işledim de Rabb’im seni bana ikinci kez nasip etti? Kimi sevindirdim ki bir meleği yeniden kollarıma verdi? Şu nefesine, tenime değen tenine, dudaklarının öpüşüyle vuslata eren kalbime…”

Melek’in nefesleri sakinleştiğinde, Mete’nin sözleri kulaklarından kalbine işliyordu belli ki. Başını Mete’nin göğsüne yaslamış, “Şükretme sebebimsin, Mete’m,” diye fısıldıyordu.

Yanan şöminenin, insanın içini ısıtan sıcaklığıyla, Mete göğsüne sığınan sevdiğinin saçlarını okşuyordu dilinde “Seyreyle Güzel” eşliğinde.

Bir yer vardı ki Mete’nin bu anına tercümandı.

“Kalmadı Firak Giryesine Sonra Mecalim
Vuslat Dilerem Yârime Hicrandan Usandım”

Dilediği vuslat kollarına gönderilmişti, tıpkı bir hediye gibi. Bir hediye daha vardı ki kalbinin titrediğini hissediyordu bu gerçekle. Sevdiğinin içinde büyüyen bebeği…

Nefes alışverişlerinden anladığı kadarıyla, uykuya dalmıştı. Karanlık odayı aydınlatan şömine ışığında Melek’i yatağa yatırdığında, üzerini örttüyordu şefkatle. Örtüden kollarını dışarı çıkarıp, başının iki yanında yastığın üzerine yerleştirdiğinde, bileğindeki kurdele, o gece yaşadıkları hazzın enfes görüntülerini aklının odalarından çıkarıyor, aldığı nefesler ritimsiz bir hâle bürünüyordu.

Derin bir nefes alıp, masum bir öpücük kondurduğunda Melek’in alnına, yanından ayrılıp yapması gereken işlere dönmek için ikinci kez dikleşiyordu… Ama odadan çıkıp gitmek için yine başarılı olamıyordu.

Melek, yanındaydı.

Her şeyden öte yatağındaydı!

Bu coşkuyu kalbine sığdıramıyorken, aklına nasıl sığdıracaktı ki?

‘Hadi oğlum! Yapılacak çok iş var!’ düşüncesiyle kalktı, “Mete’m…” fısıltısıyla geri oturdu. “Meleğim.” Yârinin kulağına eğildiğinde, Mete de fısıldıyordu.

Bir şeyler daha söyledi fakat anlamı olmayan cümlelerinden tek çıkarabildiği, “Aşk” tı.

Yine oturmuş ve seyre dalmıştı.

Bu sefer başaracaktı. Kalktığında son kez bakmama iradesini gösterip, kendini odanın dışına atıyordu. Odadan çıktığı an nefes alamaması kesinlikle normal değildi. Onsuzluk korkusu bedenini ele geçirip sağlıklı, olumlu düşünceleri alıyordu benliğinden, yerine şizofrenik bir ruh hâliyle debelenen bir adam kalıyordu geriye. Kesinlikle tedavi görmeliydi.

İlk iş Fuat’ı arıyordu Mete.

“Efendim kardeşim?”

“Neredesin?” Ne selam verecek sabrı vardı ne de merhaba diyecek vakti. Melek’in bu kabalığını duymadığı iyiydi. Yoksa yapıştırırdı; “Öğren oğlum telefonla konuşmayı!” lafını. “Deli sarım.”

Fuat derin bir kahkaha atıyordu Mete’yi duyduğu an. “Bana mı yürüyorsun sen birader?”

“Hadi lan oradan! Yolda mısınız?”

“Evet. Ayşe’nin evine yaklaştık. Hayırdır?”

“Biz evleneceğiz! Bence bir an önce geri dönmenin yolunu bulun. Meleğimin Ayşe’sine ihtiyacı var. Ve artık şu kıza gerçeği söyle!”

Fuat’ın, “Nihayet,” fısıltısını da, “Kardeşim. Çok sevindim,” coşkusunu da tebessümle karşılıyordu Mete. “Söyleyemem… Şimdi değil!”

“Tamam kardeşim. Söyleme! Hiçbir şey söyleme! Yanımıza gelin yeter.”

Aslına bakılırsa Ayşe’nin tepkisini, Mete de merak ediyordu. Birkaç ayrıntı daha konuşuldu telefonda heyecanını içine sığdıramadığı. Kalanını ise gece karşılıklı konuşacaklardı.

Önce Öykü’yü bulup, Feride’nin yanına göndermeliydi. Cevat’ta bu görevi yerine getirirdi itiraz etmeden ama Öykü’nün alacağı keyfi Cevat alamazdı. Ve tabii Cevat’ın hâlletmesi gereken ciddi bir ehemmiyet arz eden durum vardı.

Dışarı çıktığında aklı odasında, yatağında uyuyan Melek’teydi. Ve tabii kalbi de. İşini bitirdiğinde koşarak dönüyordu aynı odaya. Melek’i kollarına alıp yanına yattığında, burnunu boynuna sürtüp kokusunu içine çekiyordu. Öyle gerçektiki… Rüya olmadığına inanabilirdi.

Melek evine gelmiş, evlenme teklif etmiş, koynunda uyuya kalmıştı.

Şimdi de kollarının şefkatinde masum bir bebek gibi uyuyordu.

*

“Meleğim… Bir tanem… Hadi uyan kuzum!”

Ayşe’nin sesini duyuyordu ama nasıl mümkün olabilirdi ki?

“Uyanmak istemediğim bir rüyadaydım, canım… Mete’ye gitmiştim.” Sesi titriyordu son kelimeler dudaklarından dökülürken. Gördüğü en gerçekçi rüyanın uyanışı, karanlık hakikatine atıyordu Melek’i.

“Meleğim. Aç gözlerini!” Mete’nin sesi!

Aniden açtığında gözlerini, “Mete’m!” diyerek sıçrıyordu yattığı yerden.

“Kızım yavaş ol! Bebeğim! Sen sıkı tutun içeride! Senin bu deli ananla işimiz var anlaşılan!”

Karnındaki küçücük varlığa şikâyet ediliyordu ama o olabilecek en keyifli kahkahayı atıyordu. “Mete’m! Rüya sandım. Sana evlenme teklifini yapamadım sandım!” derken, Mete’nin dudaklarına kibirli bir gülümseme yayılıyordu.

“Bana bu teklifini bir de Ayşe’nin yanında yapabilirsin. Böylece iki gün sonra gerçekleşecek düğünümüze kadar unuttuğun takdirde sana hatırlatacak kuvvetli bir müttefikim olur.” Her ne kadar şaka yapmaya çalışsa da sesinde hissettiği kaybetme korkusunun acı soğukluğu vardı.

Melek önce yataktan kalktı, giydiklerini, saçlarını ve sesini düzelttikten sonra Mete’nin elini ellerinin arasına aldı. “Mete Ardahan. Benimle evlenir misin?” diye sorduğunda Mete’nin aşkla parlayan gözlerine kilitliydi.

Melek bitirdiğinde, “Çok şükür!” fısıltısıyla bırakıyordu Mete içine hapsettiği nefesi. “Canımdan ötesin sen. Seni bana verene şükürler olsun.” Kızı kollarına çekip, sımsıkı sarıldığında arkalarında bir ses, “Yatak odanızdayız, çok samimisiniz ve ben çok fazlalık kaldım. Düğün planlayacaktım, aşk bahçesine düştüm! Ben aşağıdayım, çabuk olun!” diyen Ayşe’nin tatlı sitemini duyuyorlardı.

“Affedersin Ayşe’m. Evlilik teklifime şahitlik et, hep beraber aşağıya inelim.” Melek’in mahcup hâliyle söylediği sözlere ciddiyetle karşılık veriyordu Ayşe, “Şahidim! Siz hele bir kez daha ayrılmayı düşünün! Vallahi dayak yersiniz benden!” sözleriyle.

Mutfağa indiklerinde Emine’nin hazırladığı mükellef sofrayı görmek, uzun zamandır hissetmediği bir açlık hissettiriyordu, Melek’e. Mis gibi mercimek çorbasının sıcacık kokusu mutfağı sarıyordu. Fuat, kimseyi beklemeksizin başladığı çorbanın keyfini önüne aldığı turşularla coştururken, Emine oğlu gibi gördüğü kazık kadar adamı neredeyse eliyle besleyecekti.

“Oğlum… Başka yemekler de var. Sakın çorbayla doldurma mideni.” Buraya geldiğinde, Emine’yi görmemişti, heyecandan nerede olduğunu da soramamıştı ama şimdi bu sıcacık mutfakta onları karşılıyordu. Melek’i gördüğü an, “Benim Melek kızım. Hoş geldin,” diyerek, kollarını açıyordu.

“Hoş bulduk ablacığım.” Melek, Emine’nin şefkatle açılan kollarına sığındığında uzun zamandır görmediği ailesine kavuşmuş gibiydi.

Melek’in ellerini ellerinin içine aldı. “Mete’m bana dedi ki; “Meleğim bana helâl olacak. Bir daha elimi bırakmayacak.” Bir de sen söyle benim güzel kızım,” derken, Mete’nin hükmünde olmayan elini elleri arasına aldı. “Doğru, de. Biz artık evleneceğiz, de.” Sevgi dolu gözlerinde bir yalvarış vardı.

“Kabul edersen Emine ablacığım, oğluna talibim.” Derin bir tebessüm izin beklemeden yüzüne yayılıyordu Melek’in.

“Verdim gitti! Oğlumun hâyrını gör.” Melek’e sarıldığında, şefkatle sırtını okşuyordu Emine. Çok eski ve bir o kadar da garip bir durumdu. Mutfaktaki bu gülüşmelerin nedeni bu terslikti belki de. Kız erkeğe talip olmuş, bir de büyüğünden izin almıştı.

“Sağol ablacığım,” deyip, Emine’nin elini öptüğünde âdet layıkıyla yerini buluyordu.

Mete’nin elini bir anlığına bıraktığında, nefesini tuttuğunu fark ediyordu Melek. Dönüp gözlerinin içine baktığında yanılmadığı aşikârdı. O bal rengi gözlerde hâlâ bir kaybetme korkusu vardı kalbini ateşinde eriten… Ellerini ellerinin içine alıp, parmakları birbirine kenetlendiğinde, “Artık benimsiniz, küçük bey! Kaçışınız kalmadı,” diyordu en içten duygularını gizlemekten çekinmeyerek.

Mete’nin yaptığıysa, Melek’i kollarının arasına alıp, sımsıkı sarılırken, “Bırakma!” diye fısıldamaktı kulağına.

“Siz böyle sarılın, devam edin. Ben bu güzel sofranın hakkını tek başıma da verebilirim,” diyen Fuat, “Sizin gibilere halk arasında çok kaliteli lakaplar takıyorlar beyefendi!” diyen Ayşe.

“Neymiş o lakaplar, sayın yumurcak?”

“Söylersem, alınmanızdan korkuyorum ama!”

Ayşe’nin alay dolu sesine mukabil, Fuat’ın tamamı kibir dolu ses tonu vardı. “Benim için bu kadar endişelenmeniz, yanlış anlaşılabilir küçük hanım. Lütfen beni düşünmeyin.” Son cümle ağzından, öyle ince, öylesine farklı bir tonla çıktıki, Ayşe’nin kızarmasının nedeninin altında başka bir sebep olabileceğini düşünüyordu, Melek.

Fuat, “Buyurun, sizi dinliyorum,” dediğinde, sofranın başına geçiyordu herkes.

“En naziklerinden odun, kalas, öküz, deve ama benim gönlümde hepsinden daha değerli bir benzetme var; motoloz!”

Son kelimenin ne anlama geldiğini, Fuat ve Ayşe’den başka bilen yoktu belli ki.

Ayşe; söyleyen.

Fuat; gülen olduğuna göre bilmemek, Melek ve Mete’nin sorunuydu.

“Motoloz ne, güzel kızım?” Ve tabii bir de Emine’nin.

Ayşe, pırıl pırıl bir tebessüm ve hissettiği kızgınlığı bastırma çabasıyla, “Kısaca; “Fuat” demek Emine ablacığım,” diyordu.

Melek, bir Fuat’a bir Ayşe’ye bakıyor, ikilinin bakışlarında benzer tutku ve öfkeyi görebiliyordu. Önüne konulan sıcacık çorbasından bir yudum aldı. Uzun zamandır midesine giden ilk sıcak yemekti. Yemeğe devam ettikçe mutlu olduğunu hissediyordu. Çorbasını bitirip yenisini almak için kalktığında, Mete’nin eli yerine sabitliyordu Melek’i, “Nereye?” sorusuyla.

“Müsaadenle çorba alacağım.” Melek’in ifadesi nazik, gözlerindeyse içinde tutmakta zorlandığı aşkı vardı.

Mete, kızın elinin içine bir öpücük kondurdu, boş tası eline aldı. “Sen otur, bir tanem. Ben sana hizmet ederim.”

Öyle de yaptı. Kendi çorbası olduğu gibi tasta dururken, Melek’in bardağına su dolduruyor, çorbasını servis ediyordu. Hatta çorbanın içine ufacık kıtır ekmekler atıyordu, “Çok zayıflamışsın meleğim,” diyerek.

“Yemekten sonra düğün planını yapalım. Şimdi heyecanlanıp yemekten vazgeçmenden korkuyorum kuzu.” Ayşe haklıydı. “Düğün” dediği an heyecanı midesinde hissetse de içtiği çorbayı bırakmaya hiç niyeti yoktu.

“Şimdi de konuşabiliriz, Ayşe’m…”

Mete ise hâlâ yemiyor, sadece Melek’i seyrediyordu. Yediği her lokma, Mete’nin dudaklarından dökülen, “Çok şükür! Şifâ olsun meleğime,” sözleriyle kutsanıyordu neredeyse.

“Sen neden yemiyorsun? Beni seyrederken aç kalacaksın.” Mete’nin gözlerinin içine bakıyordu Melek.

“Maddi olarak doymak şu an umrumda değil. Maneviyatım sana aç. Önümüzde bin yılımız olsa bile doyurulabilecek bir açlıkta değil üstelik.”

Mete’nin dudaklarından dökülenler öyle içten, öyle samimiydiki romantizmden hoşlanmadığını iddia eden bir kızın bile pür dikkat o kelimelere kilitlenmesine yetiyordu.

“Adam bir efsane beyler! Dağılın!” Sözlerinin ardından, yemeğine geri dönüyordu Ayşe.

Fuat, “Küçük çocuk bir şey beğenmiş ve takdir etmişti!” diyerek ettiği alayını bir üst seviyeye taşıyıp, “Böyle sözler duymayı hayal eden erkeksi varlık! Melek’i kendine rehber al! Belki günün birinde sana da bu sözleri söyleyecek bir insan bulursun. İnsan dedim bak, dikkatini çeksin. Nefes alsın yeter yani, çok bir şey bekleme.” Sözünün sonunda bir de göz kırpma cüreti gösterdiğinde, Ayşe’nin bu kabalığın altında kalmayacağını ümit ediyordu Melek.

Çok gecikmeden, Ayşe’nin melodik kahkahası mutfağı dolduruyordu. “Ah canım! Benim bu erkeksi yapıma hayran olan, çocukken albümlerini dinlediğim dünyaca ünlü bir müzisyen var! Bana bu ve benzeri sözleri söylerken, bir de beni anlatan muhteşem notalarda bir şarkı besteledi,” dedi, bir göz de Ayşe kırptı.

Ayşe’nin verdiği cevap gülmek isteyene bir reçete gibiydi. Tabii Melek gülüşünü bastırmaya çalışıyordu, Fuat hışımla yerinden kalkıp, Ayşe’nin dirseğini sımsıkı tutarken. “Müsadenizle bir-iki kelam edelim şu hadsiz veletle!” Kış soğuğu havada buz kesiyorken Ayşe’yi dışarı sürüklüyordu. Kızın kolunu sıktığının kanıtı, bembeyaz olmuş parmak boğumlarıydı.

“Gülme lütfen! Ne yapmaya çalışıyor?”

Mete’nin dudaklarındaki neşe dolu gülümsemenin yerini çapkın bir tebessüm alırken, “Ayşe’ni dize getirmeye çalışıyor,” diyordu.

“Kolunu kırmaya çalışır gibi tutarak mı?”

“Kesinlikle!”

Emine, kapıdan hışımla çıkan çifte gülümserken, masada birbirlerine aşkla bakan gençlerin varlığına da şükrediyordu. “Allah’ım bana bu günleri de gösterdi. Mete’mi ellerimle sevdasıyla evlendireceğim İnşAllah. Hâlâ rüyalarımdan birinde gibiyim.”

Emine, bu sözleri söylerken, Melek daha iyi anlıyordu aylardır neler yaşadıklarını. Melek, sadece kendi yaşadıklarını zor sanmıştı. Belki en zor olan onun başına gelmişti, anneannesini, dedesini, kuzenini, en yakın arkadaşını ve daha birçok sevdiğini kaybetmişti… Acıları, ilk günkü hüznünü taşısa da alışmıştı bununla yaşamaya. Mete’nin hâline bakılırsa onun geçirdikleri de kolay değildi. Melek’in elini bırakıp, yemek yiyemiyor ya da Melek’e dokunmadan duramıyor gibiydi. Melek, kaşığını bıraktı Mete’nin kaşığını eline aldı.

Mete’nin, “Ne yapıyorsun?” sorusuna, “Yârim yemek yemeği unutmuş, ona hatırlatmaya çalışıyorum,” cevabını verirken kaşığı Mete’ye uzatıyordu. “Beni düşünme ve lütfen yemeği…” Ağzının kenarına gelen kaşık, konuşma imkânı vermiyordu Mete’ye.

“Senden başka kimi düşüneceğim?” derken, dudaklarında kibirli bir gülümseme vardı Melek’in. Mete’nin çatılan kaşları üzerinden işaret parmağıyla geçerken, “Aynen öyle. Senden başka… Kimse yok içimde!” diye mırıldanıyordu.

Mete’nin kehribar rengine dönen bakışları, anlatıyordu aşkını. “İki gün sonra bu rüya gerçek olur ablacığım.” Melek, şaka olduğunu düşünerek gülerken, Mete, “Ah benim meleğim. Şaka olduğunu sanıyorsun, değil mi?” sözleriyle gerçeği anlatıyordu.

“Sen ciddisin! Ama bu nasıl olur Mete? Bana bir-iki ay ver hiç değilse!”

“Mete değil “Mete’m” diyeceksin bu bir! Değil bir-iki ay sana iki saat bile vermezdim hayalindeki düğünden haberim olmasaydı! Bu da iki!” Şok üstüne şok yaşarken aklında, karanlığın erişemediği aydınlıktaki aşk dolu anılardan bir hayal süzülüyordu gözlerinin önüne. “Şöyle ki; her genç kızın hayali bir kır düğünü. Bembeyaz güller olmalı bembeyaz örtülü masalarda. Bir piyano ve gitar. Gitarı çalan kesinlikle Sinan olmalı. Bir de düğün pastası ikimize özel frambuazlı olmalı…” Demiştin…”

“Hatırlıyorsun!” diye fısıldarken Melek, gözünden bir damla yaş süzülüyordu.

“Hayır meleğim! Hatırlamak unutmaktan ileri gelir. Ben seninle ilgili hiçbir şeyi unutmam…” Melek’in insiyaki yumulan gözlerinden daha fazla gözyaşı dökülürken, Mete kızın yüzünü elleri arasına alıyordu. “Senin gözünden damlayan tek bir damla gözyaşına ben bütün ömrümü harcarım! O gözlerinden mutluluk için akan gözyaşı bile bende derman bırakmıyor, ey yâr!”

Melek, dermanı kelimelerde aramıyordu… Kelimelerde bir derman olmadığını biliyordu. Ellerini yanaklarındaki ellerin üzerine yerleştirdiğinde, aşk dolu öpücükler konduruyordu şefkatin sıcaklığına.

İki öfkeli âşık mutfağa geri döndüğünde, onlar birbirlerinin gözünde kaybolmuşlardı.

“Evet! Düğün organizasyonu için hazırız!” Ayşe’nin titreyen sesini duyduğu an toparlanmaya çalışıyordu Melek.

“İki günümüz var! Ne gerekiyorsa yapacak bir ordu olacak hizmetinizde.” Kendinden emin ses tonuyla konuşurken Mete, yüz ifadesi başka bir söz duymak istemediğini anlatırcasına ciddiydi.

Melek en nâif ses tonunu kullanırken, Mete’nin itirazını engelleyebilmek için parmağını dudaklarına kapıyordu. “Mete’m, bana en azından iki hafta ver…” Beklediği sert bir itirazdı ama o aşk tadındaki dudaklar öpücükler konduruyordu şanslı parmağına. Toparlayamadığı cümleler yüzünden parmağını, öpmek için yanıp tutuştuğu dudaklardan çekmek zorunda kalıyordu. “Dinle… Bir Parça Aşk’ta devamlı müşterilerimiz var ve Feride tek başına kalkamaz bu işin içinden. Kızın okulu ve bir dünya sorumluluğu var. Yerime birini bulmalıyım.”

“Bir tanem. Yarın hemen birini bulacak ve işlerle ilgilenmesini sağlayacağız. Gelinliğinin hangi isme ait olmasını istediğine karar vereceksin. Ülke önemli değil! Senin için gidilip alınacak. Başka dert ettiğin bir şey var mı?”

Planını anlatırken, Melek’in söylediği hiçbir sözü duymamış gibiydi. “Lütfen! İki hafta ver bana. Benim terzim var. İsmi olan bir gelinlik falan istemiyorum. Aklımda bir-iki kişi de var, onlarla görüşürüm. Şule sık sık bankacılıktan sıkıldığından bahsediyordu. Ona teklif edebilirim. Bana sadece zaman ver Mete’m.” Elini Mete’nin yanağına yerleştirdiğinde, kirli sakalların kaplı olduğu teni okşuyordu.

“Pekâlâ! Cumartesi gününe kadar vaktin var. Bir günden daha fazlası yok bilesin!”

Melek gülümsemeye çalışıyordu. “Cumartesi… Hmm… Eh emir Mete Ardahan’dan gelince itaatten başka çare kalmıyor sanırım.”

Daha sonra mutfak masası etrafında erkekler çay içerken, kızlar masayı toparlamış, Emine’ye de bir yorgunluk kahvesi yapmışlardı.

“Neler olduğunu anlatacaksın, kaçarın yok!” Melek’i duyduğuna dair hiçbir emare yoktu, dalgın dalgın bakır cezveye kattıkları kahveyi karıştıran Ayşe de. Bir hışım çıkarıldığı mutfağa geri döndüğünden beri sukûta sığınmış gibiydi.

Emine, “Kız evlat gibisi yok Vallahi. Bakın, bana iş bırakmadılar,” derken keyifle izliyordu Melek ve Ayşe’yi.

Mete, “Bakalım. Göreceğiz,” dediğinde bakışları yine buluşuyordu. Elleri kendi iradeleri varmışçasına karnının önünde birleştiğinde “Bakalım, göreceğiz” vaadi, kalbinde yankılanıyordu Melek’in.

Vakit geceyarısını geçtiğinde, “Bana müsaade çocuklar,” diyerek üst kata çıkıyordu Emine vedalaşmalarının ardından.

“Bana da müsaade canlar! Yarın erkenden buluşalım kuzu.”

Melek, Ayşe’nin gideceğini öğrendiğinde yalvarışa bırakıyordu sözlerini. “Gitmesen Ayşe’m… Ne olur ki gitmesen? Lütfen gitmesen!”

“Canım, hazırlıklı gelmedim. Şimdi gideyim başka bir akşam kalırım, olmaz mı?”

“Melek, biz gidelim siz de kafanızı dinleyin.” Fuat’ın sözlerinin Ayşe de bir etki sağlamadığı, kızın solgun yüzündeki ifadesizliğinden de belliydi. “Yarın sabah yedide kapınızdayım, haberiniz olsun!” derken Ayşe, Fuat’ı umursamadığını göstermek ister gibiydi.

“O zaman dükkânda buluşalım. Bir daha buraya gelmek vakit kaybı olur.”

“İyi öyleyse, sabah görüşürüz.”

Fuat, arabasının yolcu kapısını Ayşe için açarken, genç kız araca gözünün ucuyla bile bakmıyordu. Hızlı adımlarla uzaklaşacağı sırada dirseğinden tutarak aracın içine tıkarken Fuat, Ayşe’yi, Melek nefesini tutmuş iki genci seyrediyordu.

“Gösteri bitti!” Mete kapıyı kapadığında, Melek’i kolları arasına çekiyordu. Aklı Ayşe de olsa da bedeni ve kalbi kollarında olduğu adamın varlığında eriyordu.

“Şimdi ne yapacağız?” Kurduğu cümle, Mete’nin yüzünde bir gülümsemeye dönüşürken dizleri hissettiği heyecanla titriyordu.

*

“Seni bu eve ilk getirdiğimde…” Melek’i kapıya, bedenini bedenine yasladı. İncecik bileklerine parmaklarını kenetlendiğinde başının üzerine taşıyordu kollarını. Yavaş yavaş dudaklarına yaklaşırken, “Masum bakışların vardı, beni mecnuna çeviren, hükmün altına alan, o gözlerden başkasını bana haram kılan,” sözlerini fısıldıyordu. Öpmüyordu, dokunmuyordu fakat gözleri sevdiğinin yanakları, çenesi, boynu ve kulakları üzerinde şükürle dolaşıyordu… İlkbaharda açan, o tazecik kokusunu, narin yapraklarında saklayan çiçek gibiydi Melek’in teninden içtiği koku.

“Affet bir tanem! Sana dokunmadan duramıyorum!” Melek’i kollarına aldığında odalarına çıkan merdivenleri hızla tüketiyordu Mete. “Düğünümüzden önce sana bir daha dokunmama yeminim var! İki gün için verdiğim yemini bir haftaya uzatmış olmaktan memnun musunuz, Melek Ardahan?”

Mete’nin ifadesi sitem doluydu. Kollarındaki sevdası başını hızla kaldırdığında, “Çok kötüsün! Çok.. Çok… Ah..! Edecek kötü söz bulamadım!” sözleriyle sitem ediyordu.

Melek’i yatağın üzerine oturttuğunda, ellerini iki yanına yerleştirdi. İncitmekten korkan ince uzun parmaklar yüzündeki sağlam yerlerde dolaşıyordu. “Peki… Aynı yatakta yatabilecek miyiz?”

Zor da olsa aksi mümkün değildi ki. “Ben sen yanımda yoksan bir daha yatmayacağım!” Yemin gibi söylediği sözlerdeki ciddiyet gözlerindeydi Mete’nin.

“Hmm. Bu zor olmaz mı? Yurt dışına gittiğinde ya da benim başka bir yere gitmem gerektiğinde falan…” Gözlerinde eğlenen bir ifade vardı Melek’in.

Ellerini kızın incecik beline yerleştirdiğinde, biraz daha yaklaşıyordu ayrı kalmanın ölüm geldiği dudaklara. “Sen yanımda yoksan ben hiçbir yere gitmeyeceğim! Ben yanında yoksam sen de gitmeyeceksin!” Durdu, derin bir nefes aldı. “Olur mu?” derken dünyanın en masum çocuğu vardı kalbine çökmüş bir kabul kelamına hasret, bekleyen.

“Olur gözümün nuru. Olur kalbimin sûruru. Olur canımdan öte. Ben sana seninim demeye geldim. Ne istersen o olsun, demeye geldim. Aşkımızı acıyla değil, sevgiyle yaşayalım, demeye geldim.” Sözlerinde titreşen sesi, karşısındaki koskoca adamın gözlerinde hüzün olup akarken, Melek’in kolları boynuna dolanıyordu ve o an en masum hâliyle vuslatı yaşıyordu iki sevgili.

Vuslat, ne öpüşmeydi dudaktan kalbe inen, ne de cinsel açlıkla birbirlerinin bedeninde kaybolmaktı.

Vuslat; aşkı en temiz hâliyle dile getirip karşısındakine, “Seni çok seviyorum, Mete’m,” diyen kızın o hesapsız, sevgi dolu, nefret bilmeyen kalbinden kopup Mete’ye ulaşan ilanıydı.

Alnını alnına yasladı, Melek’in kokusunu derin nefeslerle içine çekti. “Ben sana âşığım, meleğim,” fısıltısı boğuk çıkan kelimelerinden en anlaşılır birkaç sözdü Mete’nin. Kollarına aldığı Melek’i yataklarına yatırırken; “Erkek adam ağlamaz..” deyimini yerle yeksan eden gözyaşlarını döküyor ve o sözü önemsemiyordu bile.

Beraber bir ömür geçirme niyetiyle yatıyorlardı yüzleri birbirlerine dönük, elleri ellerine kenetli.

Mete’nin dudaklarından yanık bir türkünün sözleri dökülürken, Melek’in gözlerinden de inci tanesi gibi gözyaşları süzülüyordu.

“Zülf-ü kaküllerin amber misali
Buy-u erguvandan güzelsin güzel
Kızarmış gonca gül gibi yüzlerin
Şah-ı gülistandan güzelsin güzel

Yüzünde yeşil ben âşikar olmuş
Çekilmiş kaşların zülfikar olmuş
Gözlerin âleme hükümdar olmuş
Mihr-i Süleyman’dan güzelsin güzel

Kurulmuş göğsünde bahçe-i vahdet
Hatmolmuş kadrinle tubayî hikmet
Cemalin seyreden istemez cennet
Sen huri gilmandan güzelsin güzel

Gözlerin velfecri benzer imran’e
Seni seven âşık olur divane
Yanakların şule, vermiş cihana
Yüz mahî tabandan güzelsin güzel

Çiğ düşmüş çayıra benzer yüzlerin
Âsığın öldürür şirin sözlerin
Misrin hazinesi değer gözlerin
Zühre-i rahşandan güzelsin güzel

Sıdkî der suretim hattın secdegâh
Cümle güzellere oldum pişegâh
Güzeller tacısın yüzün padişah
Yusuf-u Kenan’dan güzelsin güzel”

” “Ömrü boyunca, yalnızca bir an için, senin kalbine yakın olmak için mi yaratılmıştı?” bu adam.”

Gözyaşını dudaklarıyla yakalarken o tuzlu tadı dilinde hissediyordu garip bir huzur eşliğinde. Ve o hayranı olduğu dudaklardan hıçkırıkların fısıltısında bir mırıldanma geldi, “Ömrü boyunca, yalnızca bir an için, senin kalbine yakın olmak için mi yaratılmıştı?” bu kadın? Bir ömür kalbine yakın olayım.” Başını Mete’nin kalbi üzerine yasladı.

Kalbinde Melek’ten başka hiçbir şey yoktu!

Yakın sözü ise hissettiği aşka uzak kalıyordu…

Candan Öte ~ 46 | Ebedi” için 4 yorum

  • 20 Ekim 2018 tarihinde, saat 18:38
    Permalink

    Ağladığım bölümlerden bir tanesi de bu bölüm LutfiyEM ?… yahu ben hiç bu kadar ağlamamıştım daha doğrusu kolay kolay ağlamam ben ama metem hep beni ağlatıyor LutfiyEM, biliyormusun ağlamak ta güzelmiş …
    Ahhh metem ahhh…

    Yanıtla
    • 21 Ekim 2018 tarihinde, saat 08:50
      Permalink

      kıyamam ki ben sana ?
      ağlamak iyidir. ağlamayı bana sor, her şeye ağlarım. çizgifilme bile ? hele “kabakçığın hayatı” diye bi animasyon var. bir-iki sene olmuştur izleyeli. ne ağlamıştım var ya… piiii….

      Yanıtla
  • 21 Ekim 2018 tarihinde, saat 02:40
    Permalink

    Ağladığım bölümlerden biri de bu bölümdü LütfiyEM ben öyle kola kolay ağlayabilen biri değilim ama metemi okuyunca musluklar açılıyo bende …
    Ahh metem ahh …

    Yanıtla
  • 27 Aralık 2018 tarihinde, saat 00:06
    Permalink

    İki insanın birbirine böyle aşık olması imkansızmış gibi geliyor bana. :/

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir