Candan Öte ~ 45 | Virane

Gözlerindeki o sevinç. Fısıltısındaki heyecan. Titreyen elleri.

Numara mıydı?

Ya da Mete öyle görmek istediği için mi görüyordu?

Ellerini dudakları üzerinden çektiğinde fısıldıyordu, “Lütfen gel!

Mete, elleri cebinde olduğu hâlde ayakkabılarını çıkarıp, adım attı aylardır gelmek istediği eve… Melek’in çiçek kokusunun sindiği eve… Aklından geçen bir de huzura demek isteyen bir romantik vardı ancak Mete o romantik âşığı bu gece bırakmaya kararlıydı.

Melek’in elini ellerinin arasına alıp, peşinden salona yönlendiriyordu onu. Ellerini değdiği ten yeni yağmış kar gibiydi… Yumuşacık bir naiflikte olsa da, iliklerine kadar işleyen bir soğukluk yayıyordu sıcak mevcudiyetine. O donmak üzere olan parmakları ısıtma düşüncesiyle şefkatine yenilmek üzereyken, romantizm dolu düşüncelerini nasıl uzaklaştıracaktı fikrinden?

Belli ki heyecanlanmıştı karşısındaki Melek, hiç umursamak istemediği hakikatin gerçekliğini hissettirirken Mete’ye. Koltuğa oturduğunda, karşısında bekleyen ümit dolu gözlerle ağzından çıkabilecek kelimelere kilitli olsa da oturmasına izin vermediği kızı seyretti kibirin hâkimi pis bakışlarıyla. Eli hâlâ elinin içindeydi ve daha onu öpmediği hâlde, elinden başka hiçbir yerine dokunmadığı hâlde hareketlenen bedeni varlığını gösteriyordu.

“Mete… Sana her şeyi…”

“Şi… bir tanem. Sonra konuşacak bol bol vaktimiz olur. Benim şimdi senin… Bu muhteşem vücuduna ihtiyacım var!” Sözlerinin ardından Melek’in elini bıraktığında arkasına yaslanıyordu.

Yüzüne yayılmaya başlayan pembelik, giydiği elbiseden açıkta kalan alanı da kaplıyor, boynu da o bebeksi pembelikten nasibini alıyordu. Boynunda gördüğü kolye iradesinde ilk çatlağı açabilecek kadar etkileyiciydi. Mete’yi böylesine kahretmişken neden hâlâ kelebeğini takıyordu?

“Ne yapmalıyım?” diye sordu Mete’yi başka zaman olsa hüzünlendirecek, masum bir ses tonuyla. Ama artık Melek’in masum bir kız olmadığından emindi.

“Soyun!” dedi, sesinin en ince tonunu kullanarak.

Gözlerindeki tereddütü, ellerindeki titremeyi görebiliyordu. Birkaç kez ellerinin içinde elbisenin kumaşını buruşturup, geri bıraktı ama çıkarmaya dair en yakını bu sıkıntı dolu hareketten başkası olmadı.

Dirseklerini dizlerinin üzerine yerleştirdi. Başını Melek’e doğru kaldırıp tekrar etti, “Soyun!”

“Mete’m… Ben…” Sesi titriyordu.

Mete geri yaslanırken elleri bacaklarının üzerinde olduğu hâlde, tekrardan kızın sözünü kesti. “Bana tekrar Mete’m demeye mi karar verdin güzelim? Aferin sana…” Kısa bir süre Melek’i baştan aşağı süzdü ardından devam etti, “…şimdi konumuza dönelim. Beni istiyor musun? İstemiyor musun?” Son kelimeler ağzından saf bir şehvetle çıktığında Mete’nin, Melek’in gözleri bir teslimiyetle kapanıyordu.

Önünde diz çökerken, “İstiyorum!” dedi. Ellerini ellerinin arasına aldığında fısıldıyordu, “İstiyorum, Mete’m. Sadece utanıyorum.”

Mete, giydiği kazağın kollarını dirseklerine doğru yukarı çekip ellerini Melek’in yüzüne yerleştirdi. Ellerinin arasındaki o muntazam yaratılan, kusursuz var edilen yüz, sanki daha da küçülmüştü. “Senin vücudunu senden daha iyi bildiğime bahse varım… Mesela sağ kalça aralığında ufacık bir ben var. Orayı her yalayışımda o bene öpücükler kondurdum,” dedi karşısındaki kızın derin iç çekişlerini soludu. “Şimdi… ayağa… kalk… ve… soyun.”

Titremesini engelleyemediği sarsak hareketlerinden belliydi nefesini kesik kesik alıp verirken. Yavaşça ayağa kalkıp, uzun elbisesinin eteklerini tutarak, başının üzerinden çıkarırken, artık yüzü pembe değildi. Alev alev bir kırmızı hâlini almıştı.

İnce bir atlet ve uçuk mavi bir külot vardı altında, hayallerinden çıkmayan kızın vücudunda. Onu bu şekilde saatlerce seyredebilirdi. Bıkmadan, sıkılmadan, daha fazlasını talep etmeden, şükrederek.

Seyrederdi.

Ama o zaman Melek’in canını yakamazdı.

Onu utandıramazdı.

Sadece romantik bir bakışma olurdu karşısındaki bu “Seviyorum” demeyi öğrenememiş kalpsiz kızla.

Bu öfkeyle bir de edebiyat yapıyordu! “Devam et!” diye buyurdu, Melek emrine itaat etti.

Üzerinden çıkan atletle açıkta kalan bedeni, sabrın Mete’nin vücudunu terk etmesine yetiyordu.

‘Dayan!’ diyordu içindeki dermansız.

“Onu da!” dedi iç çamaşırını işaret etti ukala bir baş hareketiyle.

Emrini yerine getirebilmek için ince uzun parmaklar kalça kemiklerine kadar yavaşça indirirken külotu, dudaklarını istemsizce ısırıyordu yaşadığı utançla belli ki. Nihayet başardığında karşısında dimdik durmaya çalışırken, ellerini çapraz olarak önünde birleştiriyordu. Hissettiği utançla örtünebilmek tek isteğiydi herhâlde.

“Özlediğim bedenden gözlerimi mahrum mu edeceksin?” Sahte bir hüznün acımasız notaları hâkimdi Mete’nin sesine. Ve o acımasızlık Melek’e, “Affedersin!” diyerek hata yapmış olduğunu hissettirirken, fısıltısıyla zevk veriyordu Mete’ye.

Mete oturduğu yerden kalkıp Melek’in etrafında dönmeye başladığında, incecik kolları bedeninin iki yanında serbest duruyordu genç kızın. Çok zayıflamıştı. Dolgun hatları sönmüştü ama hâlâ Mete’nin gözünde kusursuzdu. O ise bir saçlarını kulağının arkasına alıyor bir alnını okşuyordu. Elini kolunu tedirgin hareketlerle oynattıkça vücudunda oluşan hareketler, Mete’yi daha fazla kamçılıyordu. Arkasında durduğunda, saçlarını sağ tarafından çekip sol yanından aşağı bırakıyor, dudaklarını aylardır şehvetle dokunamadığı bedenin sıcaklığına kavuşturuyordu. Dili ve dudakları o taze çiçek kokan tenle vuslatını yaşarken, Mete savunmasızlığın en nefret edilesi ânını yaşıyordu.

O buluşma, Mete’ye ne hissettirdiyse belli ki Melek’e de onu hissettiriyordu. Bu da numara mıydı? Bu, “Ah… Mete’m!” diye inleyip, vücudunu, Mete’nin vücuduna yaslayan? Üzerinde tiril tiril titreyen?

Numara mıydı yani?

“Tadını özlediğim çok özel yerlerden biriydi burası.” Parmağı, tembel hareketlerle okşamaya başladı Melek’in boynunu aşağı ve yukarı lâtif dokunuşlarla. Parmaklarının ucunu tenine tüy dokunuşunda bir hafiflikle değdirirken, iki eli de şükrediyordu o yaşadığı ânâ. Hissettiği sıcaklığa.

Bu kıza âşıktı!

Saatler sonra vücudundaki en hassas noktaları ısırırken, tadına varırcasına emerken, orgazmın doruk noktasına tırmanan bedenine bu rahatlamayı çok görerek geri çekilirken Mete, Melek’in yalvarışlarıyla unutuyordu sevmekten aciz kızın yaşattığı acıları. Yalvarışlarıyla tatmin olduğunda veriyordu ona vuslatın tadını. Onun yalvarışları teselli oluyordu ruhunda açtığı yaralara. Kısacık olsa da o zevk dolu anda Mete’ye olan ihtiyacını görmek sonrasını unutturuyordu gerçeklerle yaşayan benliğine.

Gecenin ilerleyen vaktinde yatağın üzerinde kucağında oturttuğu kadının bedeniyle bir olduğunda, rahatlık vücuduna huzur olarak yayılıyor, içindeki aşk dudaklarından, “Meleğim…” olarak dökülüyordu, günahın nemi, tenlerini ele geçirdiğinde.

Melek’in yorgun elleri Mete’nin yüzünü avuçları arasına aldı. Odanın loş aydınlığında yemyeşil gözlere kilitlendiğinde o titrek bir sesle, “Bana… Meleğim… dedin..” diyordu. Gözlerini sımsıkı kapadıktan hemen sonra yeniden açtı. “Lütfen tekrar söyle…” diye fısıldarken kollarındaki sevdası, Mete kendi saklı cennetinde, “Meleğim..” diye inleyerek huzura eriyordu.

Hissettiği tek şey aşktı.

Zafer hissetmeliydi belki ama aptal, hatta romantik kalbi huzur hissediyordu sadece. Melek’in terden nemlenmiş yanaklarına, boynuna küçük öpücükler kondururken hayatı hissettiği bedeni yatağa bırakıyordu. Ayakta dimdik durduğunda ahlaksızlığı sesinden taşıyordu Mete’nin. “Seninle daha işim bitmedi!”

Gözlerine kilitlenmiş gözler, şehvetin yoğunluğuyla kısık bakıyordu ama o gözlerde aşkı görebiliyordu. Bu da yalan mıydı? Yoksa tamamı Mete’nin âşık kalbinin görmek isteyip, gözlerine yansıttığı bir yanılsama mıydı?

Sol eliyle sağ bileğine sardığı kurdeleyi çözdü. “Yatağa uzan,” dedi. Sarsak hareketlerle, Mete’nin dediğini yapmaya çalışırken, gözlerinin ucuyla baktı elinde tuttuğu kurdeleye. Yatağa uzandı ve ânında kalktı, “O… Benim kurdelem mi?” diyerek.

“Evet, bir tanem. Senin… Yat şimdi!” dedi Melek’in üzerine çıktı, bacaklarını iki yanda açarak üzerinde olduğu hâlde incelemeye başladı rüyalarını süsleyen vücudu. “Ellerini başının üzerine taşı!” Mete emrediyor, Melek itirazsız itaat ediyordu.

Kurdeleyi önce bir bileğine sardı sonra diğerine. İki elini de hükmü altına alarak, yatağın bembeyaz boyalı masif ahşap başlığına taşıyıp orada sabitlerken, “Artık çaresizsin,” diye fısıldıyordu. O gözler gözlerine tereddütle ya da korkuyla bakmıyordu…

Güven ve aidiyetle bakıyordu.

“Ben senden gelen her şeye razıyım, Mete’m!”

Bu kıza neden böylesine bağlandığını, neden aşkıyla divaneye döndüğünü, mecnun olup yandığını… Biliyordu… Böyle bir varlık sevilmez miydi?

*

O kadar uzun zaman olmuştu, o kadar özlemişti ki bu ânı. Nasıl onsuz olabileceğini düşünmüştü?

Bir farklılık vardı sevişmelerinde, umursamadı.

Hiç öpüşmemişlerdi, kırılmadı.

Gözlerindeki öfke kırıntılarını görmezden geldi.

Mete yanındaydı… Gerisinin hiçbir önemi yoktu.

Bedeninin iki yanında sert, kemikli dizlerini hissederken Mete’nin ne yapacağından habersiz, teslimiyet içinde yatıyordu. Avuçlarını iki göğsü üzerine yerleştirdiğinde Mete, sert hareketlerine karşı acizdi uçları. Dudaklarını kaçacak çığlığı bastırabilme ümidiyle ısırırken Melek, Mete’nin parmaklarının insafı yoktu.

Bedeniyle insafsızca oyun oynuyordu Mete ve Melek sadece çıldırmamaya çalışıyordu çığlık atabilmek için canını bile vermek isterken. Ne zamanki önüyle işi bitti, “Bacaklarını topla,” diye emretti hırıltılı nefesiyle. Mete’nin de rahat olmadığı kollarında, boynunda ve kasıklarına doğru inen v kaslarını saran gergin damarlarından belliydi. Holden yansıyan ışık tenindeki nemi bronz bir parlaklıkla ışıl ışıl gösteriyordu.

Denileni yaptı çaresizliği dudaklarına mühür kabul ederken. Göğüslerine doğru çektiği dizlerinin ardından Mete’nin zevkle kıvrılan dudaklarını bir ömür seyredebileceğini düşünürken bir anda kalçalarına yerleştirdiği ellerin gücüyle yüzüstü dönüyordu yatakta. Kurdelenin izin verdiği nispette kolları çapraz, pozisyonu itibariyle de itaatkâr bir köpekten farksızdı.

Dudaklarını kulağına yaklaştırıp, “Durmayacağım…” dediğinde, titreyen dizlerinin üzerinde yükselmeye çalışıyor, Mete’nin sertliğini kalçalarında hissediyordu. Sadece başını aşağı yukarı kabul edercesine salladığında derin bir nefes alıyordu heyecanla titreyen bedenini sakinleştirebilmek için

Vücuduna girerken izin almayan adamın, nazik olma çabası da yoktu… Fakat zevk… Zevkin hiç insafı yoktu… Aşağılanmış hissetmek yerine dudaklarını yastığa gömüp, çığlıklarını salıverebiliyordu nihayet.

Nefes nefese bir tükenmişlikle son damlasına kadar içine aktı uzun, çok uzun süren yıkıcı darbelerin ardından. Melek de titriyordu Mete de ancak kıpırtı yoktu ikisinde de. Bir ömür misali akıp giden zamanın ardından vücudundan ayrıldığında Mete, başını sırtına yaslayıp bir eliyle göğsüne diğer eliyle beline sarıldı. Gördüğü şefkatle sessiz gözyaşları çözülürken Melek’in, yine dudağını ısırarak bastırmaya çalışıyordu bir şeyleri…

Hıçkırıkları…

Kurdelenin uçlarını yataktan çözüp sağı soldan ayırdığında, zevk ve utançla akan gözyaşlarını Mete’ye fark ettirmeden silmeye çalışıyordu Melek. Hissettiği melankoliyle küçüldükçe küçüldüğünü biliyordu. Kolları arasında yattığı adam, vücudunun hiçbir yerini okşamasa da kollarından uzaklaşmasına da izin vermiyordu.

Onun uyuduğunu fark ettiğinde sağ bileğinde bağlı kalan kurdele, Mete’nin ensesi altındaydı. Ne gücü vardı çekmeye, ne de Mete’nin saçlarına dokunmanın verdiği huzurdan ayrılmaya isteği. Gözleri onun kusursuzluğunu doya doya seyrederken, sol eli yanağındaki birkaç günlük sakalını okşuyordu Melek’ten izin beklemeden. Onun kollarındaydı fakat sevgisiyle sarmalanmış değildi. Çok sevmese de misafir çocuğuyla paylaşmak istemediği bir oyuncağı kucağından indirmeyen çocuk kadar samimiyetsiz hissettiriyordu bedenini tutan ellerin verdiği his. Kısa bir süre sonra yorgun bedeni, uykuya yenik düştüğünde bütün bu düşünceleri de uçup gidiyordu.

*

Uyuduğunu, aldığı düzenli nefesler anlatıyordu Mete’ye gözlerini açarken. Dudakları huzur dolu bir gülümsemeyle kıvrıldığında, Melek’in bir an uyuyor olduğundan şüpheye düşüyordu, Mete. Kaşlarına düşmüş saçı, parmak uçlarıyla geri itip, yüzünü görebilmesini engelleyecek her şeyi ortadan kaldırdığında yattığı yerden doğrularak, Melek’in üzerine yerleşiyordu ağırlığını kollarına vererek. Öpmeye doyamadığı dudaklara öyle yakındı ki… Başını iki santim yaklaştırsa öpebilir, aşkı o dudaklardan içebilirdi.

Peki bir daha ondan kopabilir miydi?

Kopamazdı.

Şimdi onun yanından ayrılacak ve gidecekti.

Bu kadar ileri gitmişken, o dudaklardan daha fazla ayrı da kalmamalıydı. Hele de Mete’nin uyuduğunu düşünüp onu öyle sevip okşadığı gerçeği beynini uyuştururken. Melek’in dudağına ıslak, küçük bir öpücük kondurdu. Tadı enfesti. Mucizeviydi. Ölüme bile derman olacak bir hayat saklı gibiydi o dudaklarda. Dayanamadı tekrar öptü. Bu kez dudakları ayrılmamaya kararlıydı. Melek karşılık verdiği an geri çekilip, şehvetle kısılmış gözleriyle bakıyordu altında yatan kıza.

Fısıldayarak, “Çok özledim dudaklarını…” dedi, ellerini Mete’nin yanaklarına yerleştirdi. “Çok… Çok… Özledim.” Bu sözleri fısıldarken, Mete’nin yüzünde öpülmedik yer bırakmamaya çalışıyor gibiydi. Parmakları saçlarının arasına daldığında başını genç adamın duruşuna göre ayarlayıp, açlıkla öpmeye başladığında dudaklarını, küçük Melek’in büyüyüp, ateşli bir öpüşmeyi yönetir hâle gelmiş olması aklına hiçbir soru işareti getirmiyordu.

Mete’nin o an düşündüğü tek şey; bu kızdan sonsuza kadar ayrılamayacağıydı. Ne olursa olsun.

Kendini geri çekti, Melek’in üzerinden kalkmaya yeltendi.

Kalkacağını anlayan kollar sımsıkı sırtına dolandığında, Melek’in gözlerine kilitledi gözlerini. Gözleri şifa niyetine yeşil dermanına bakıyordu. Alnına bir öpücük kondurup; istemeden tamamı mecburiyetten kalktı aklını başından alan beden üzerinden. “Dinlenmen lazım,” dedi kızın bedenini kollarının arasına aldı.

Başını, dünyanın en rahat yeri, Mete’nin yumuşaklık kavramından çok uzak koluna yasladığında, huzur dolu bir iç çekiyordu. Fısıltısı, “Seni çok seviyorum, Mete’m,” olduktan sonra uykunun rehavetine teslim oluyordu Melek.

Boynunu örten saçları geri çekip, yaşadıkları zevkten nemlenmiş tenine burnunu dayadı Mete. Derin nefeslerle soludu Melek’i doya doya. Şimdi bu sıcaklığı hissederken, bunca zamandır nasıl ayrı kaldığını ve bundan sonra nasıl kalacağını düşünüyordu. Şimdi kollarında yatarken huzurla hiçbir dertleri yok gibiydi… Çektiği acı, yaşadığı kayıpların yüküyle Mete’yi terketmemiş gibi kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

Gerçek öyle miydi?

Değildi!

Bir kez daha bu kıza güvenmektense, azap içinde yaşamayı bin kere tercih ediyordu. Esasen aptalın tekiydi. Yarım saattir Melek’i kollarından bırakıp kalkmaya niyetleniyordu ve her seferinde kız hissediyormuş gibi daha sıkı sarılıyordu kollarına, bırakamıyordu.

Şimdi kalkacaktı

Bırakmayacaktı ama şimdi değil.

Şimdi bırakacak ve gidecek, birkaç gün sonra Melek’in sevgisinden emin olursa geri gelecekti.

İki saatin ardından burnunu saçlarının arasına gömüp derin bir nefes aldığında, “Beni bekle!” diye fısıldıyordu. Yavaşça kalktı hayatını değiştiren kızın yanından. Hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı, biliyordu. Melek’ten başka hiçbir kadına dokunamayacaktı. Ondan başkasını öpebileceğini bile sanmıyordu.

Alnına son bir kez öpücük kondurdu. Aklı gitmelisin derken, kalbi al onu kollarına bir daha bırakma diyor, Mete ise çabuk hareketlerle giyiniyordu. Zayıf iradesiyle yeniden Melek’i seyre daldığında kemerini bağlıyordu. Sırtüstü yatarken, sağ elini yastığının üzerine almış, bileğindeki sarı kurdele yanağını okşuyordu. Yapması gereken buradan gitmekken, o durmuş dünyanın en masum varlığını seyrediyordu.

Adı gibi bir Melek’ti.

Buraya ne düşünerek gelmişti, şu an ne hissediyordu?

Hangi akla hizmet, bu masum varlığın canını yakmayı düşünmüştü ki?

Çalışma masası üzerinden bir not kâğıdına kalbinden geçeni yazdı, Melek’in telefonu altına bıraktı.

Kendini evden tabiri caizse, atar gibi çıktığında…

Kalbi Melek’teydi.

Fakat bir kez daha kırılmaya tahammülü kalmamıştı.

Ya Melek’ten emin, ya da bu aşkla yok olacaktı.

Ortası yoktu!

*

Kokusunu alabiliyordu ama gözlerini açmaya korkuyordu, Melek.

Ya rüyaysa?

Sağ eliyle yüzünü örten saçları kulağının arkasına alırken, bileğindeki kurdele yüzüne temas ettiğinde, gözleri başka bir sebep beklemeden açılıyordu. Yastığına parfümünün, tenine Mete’nin kokusu sinmişti. Rüya değildi…

“Mete!” O hep Melek’ten önce kalkar, kahvaltı hazırlardı ama ses gelmiyordu.

Yataktan doğrulmaya çalıştığı an vücudundaki hassasiyeti hissedebiliyordu. Üzerine bir sabahlık geçirip önce banyoya baktı, boştu. Mutfağa doğru ilerledi, boştu. Aklına suizan düşmesine izin vermese de kalbinin hızlı atışı hislerini döküyordu ortaya.

Gitmişti.

Eliyle alnını ovuştururken sarı kurdele yüzüne temas ediyordu pürüzsüz saten dokusuyla. Neden kalbi hep olumsuzu yüceleştiriyordu ki? Odasına geri gidip saate baktı;

11:43.

“Yuh! Gün bitecekmiş neredeyse uyurken.” Telefonu eline almak için uzandığında, altında duran küçücük not kağıdını gördü.

“Gitmem gerekiyordu
Mete’n”

Yazıyordu.

Ağlamıyordu…

Akmayan yaşların bir önemi yoktu! Kuru hıçkırışların, iç çekişlerinin de hiçbir anlamı yoktu!

Sadece… gitmişti.

Küçücük bir not bırakarak gitmişti.

Yatağa uzanıp, yastığa sarıldı. “Bana bunu neden yaptın…” sözünü tekrar tekrar fısıldıyordu Melek.

Amacı sadece, seks miydi yani?

Onu gördüğü an yaşadığı sevinç aklına geldiğinde, hayal kırıklığını yastıktan burnuna çekiyordu derin derin soluyarak. Gözlerinden akamayan yaşlar acıya dönüşerek yakıyordu canını, göz pınarlarını.

Amacı intikam mıydı?

Aklından bu düşünce geçerken aynı anda kalbi reddediyordu bu ihtimali.

O… Benim Mete’m… Ne yaparsa yapsın..”

Âşığı olduğu adamı, ona fikrini sormadan terkedip gitmişti. Bekle, dememişti. İzin ver acılarımı kendim dindireyim, dememişti. Şimdi; Mete’nin kokusunu içine çektiği yastığa sımsıkı sarılırken, ona ne kadar büyük bir haksızlık yaptığını fark ediyordu.

“Bu da geçecek, değil mi?”

Ümidi fısıldıyordu dudakları.

*

Aramasını bekliyordu, yalan değil. Yaptığı doğru değildi, biliyordu. Savunması da yoktu. Vicdanı ‘Melek’e bunu nasıl yaparsın’ diye fısıldarken mantığı ‘biraz sabret. Sevginize değerse bekler’ diyordu.

Bir pazar günü, California Sahili önünde uzanmışken, o olabilecek en tembel hâliyle bir şezlongda vakit geçiriyordu. Gece yaşadıklarının ateşli anları gözünün önünden gitmiyordu. Gitse rahat bir nefes alabilirdi ama… Los Angeles’e dönerek en akıllıca olanı yapmıştı. İstanbul’da olsaydı bu aşkla yine kızın kapısına dayanırdı.

Lakin payına düşen beklemekti.

*

“Meleklerin en güzeli. Tabakları yerine yerleştirdim. Çiçekçi bugün sarı gül yollamış, diğer güller bize uygun değilmiş. Hepsini yerleştirdim vazolarına.” Hızlı hızlı konuşurken eliyle eserini gösteriyordu, Feride.

Melek, yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirme gayretindeydi günlerdir olduğu gibi. “Teşekkür ederim, canım. Hadi sen geç kalma okula. Gerisini ben hâllederim.”

Feride çantasını alıp sırtına giyiyordu dikkatli bakışlarla Melek’i incelerken. “Hiç ikna etmiyor Melek senin bu bir sorun yok gülümsemelerin bilesin.”

“Ben iyiyim..” Yalan değildi. Alt tarafı eskiden kalbinin olduğunu düşündüğü yerde birkaç gündür virane olmuş bir enkaz vardı. “Okuldan çıktığında gelme canım. Önümüzdeki hafta sınavların var. Derslerine ağırlık ver sen.”

Bir karşılık vermese de Feride, Melek söz dinlemeyip geleceğinden adı gibi emindi.

“Görüşürüz.”

“Görüşürüz.” Koştura koştura otobüs durağına ilerleyişini izliyordu. Feride’nin, temizlik için başka evlere gitmesi, Öykü’yü rahatsız ettiği ve kıza karışmaya hakkının olmadığının bilincinde olduğu gerçeğiyle, Melek’ten yardım istemiş, Melek de; “Benim yanımda çalışırsa içiniz rahat eder mi, Öykü Bey?” diye sorarak, Feride’nin kendi ailesinden görmediği korumayı, yabancı bir gençten görmesi rikkatine dokunurken birlikte çalışmaya başlamışlardı.

Öykü’nün, Feride’nin üzerine böyle bir korumacılıkla titremesi Melek’in son günlerde hissettiği tek mutluluktu. Ağır ağabeyinin hareketleri kızı, umursamadığına dair bir delil gibi görünse de yanında olmadığında tıpkı hayran bir müptela gibiydi.

“Gitmem gerekiyordu
Mete’n”

Yine o küçücük not geliyordu gözlerinin önüne, bileğindeki kurdelenin saten dokunuşunu okşarken. Öyle naifti, öyle lâtifti ki. Bu kurdeleyle ellerini sarmış onu kendine haps etmişti. O günden beri sağ bileğindeydi kurdele. Akşamları yıkıyor, kuruduğu an yine bileğine sarıyordu.

Dilinde bir şarkı vardı, mırıldanıyor bir taraftan da turtanın iç malzemesini hazırlıyordu.

“Bir daha ne seni ne de beni 
Bir daha ne aşk ne sevgiyi 
Bir daha ne acıya ne de haza 
Bir daha ne ona ne de bana dokunma 
Dokunma, dokunma, dokunma”

“Mümkün değil, Yıldız abla! Ölümüm onun ellerinde olacaksa da dokunsun. Hep dokunsun,” diye fısıldadı, devam etti işine. Elmalar pişerken mayhoş aroması doldu sevimli mutfağa. Her zaman en sevdiği kokulardan biriydi pişmiş elmaların o insanı mutlu eden kokusu. Hele bir de tarçın eklendiğinde.

Sorun gözlerindeki acıydı herhâlde. İyi bir ruh hâlinde olmaması belki de. Yoksa bu kadar sevdiği koku onu mutlu edecekken, neden midesini mutsuz etsin? Aldırmayıp tarçın kavanozunu eline aldı. Kapağı açtığı an mutluluk çok uzaktı. Elini ağzına kapayıp, arka tarafa lavaboya koşarken hastalanmak için çok yanlış bir zaman seçtiğini düşünüyordu.

Kusmaktan hep nefret ediyordu ama şu an midesinde olmayan yiyecekleri çıkarmaya uğraşırken, nefreti daha da artıyordu. Yavaşça yerden doğrulup ağzını çalkalarken, maske takma düşüncesi parlak bir fikir gibi görünüyordu.

Kokuları içine çekmemeye özen göstererek devam ediyordu işine. İlk müşterisi içeri girerken, Melek pişen turtayı çıkarıyordu fırından. Akşama kadar güzel bir kazanç ve karamsar düşüncelerinin aklını ele geçiremeyeceği kadar yoğun bir programı vardı.

Saat 16:40’da, Feride selam verip içeri girdiğinde, Melek o küçük kızı gördüğüne öyle sevinmiştiki, boynuna sarılırken, “İyi ki geldin, bir tanem,” diyordu.

Feride’nin teskin edici elleri sırtını okşarken, “Geldim Melek, geldim,” diyordu.

Melek yorgun düştüğü için geçip sandalyeye oturduğunda, Feride’nin çabuk hareketlerle masaları temizlemesini izliyordu. Kitapları yerine yerleştirip, kahve ve çay bardaklarını da toparladığında yeni müşterilere turta paketliyordu.

Melek’in ise oturduğu sandalyeden kalkmaya mecali bile yoktu.

*

“Meleğim,” diye fısıldadı Mete’nin dudakları. Yine rüyasındaydı. Yine Mete’yi kahretmeye yetecek güzellikteydi. O kırgın bakışları, o hüzün dolu gözleri.

Kıskançlık mıydı onu yakıcı bir öfkeye düşüren kaybetme korkusu mu bilemiyordu. Tek bildiği, Yıldırım’ı onun yanında gördüğünde yaşadığı yıkımdı. Ruhunda Mete’den eser kalmıyordu. Viran olmuş bir enkaz kalıyordu ondan geriye. Tozlu ve tamir edilemeyecek bir enkaz.

Her gün telefonu eline alıp, geri bırakıyordu. İçi içini yiyordu ve en kötüsü: zaman ilerledikçe yaptığının yanlış olduğunu vicdanı fısıldamıyordu, kulaklarını sağır edebilecek bir haykırışla feryat ediyordu.

Uyku haramdı yine bu gece. Yataktan kalkıp sonraki akşam açılışta yapacağı konuşmanın üzerinden geçmeye karar veriyordu.

“Aşk-ı Melek

Bir ilhamla doğan fikirdi Aşk-ı Melek.

Bu otelin projesini sunduğumuz ilk andan itibaren bizden desteğini ve güvenini esirgemeyen, sayın California Valisi Trey Jonathan Melbourne’ye sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum…”

*

Aklı buradan çok uzakta bir yerdeydi genç kızın. Bir not bırakıp Los Angeles’e çekip giden bir adam da. Telefonuna takılan gözleri, çalmasını umut edip kahrolan kalbi. İkisi de sinirini bozuyordu ama kendi aklına sözü geçmiyordu ki insiyâkî hareketlerini sorgulayabilsin.

“Hiç bakmıyorsun kendine! İyice zayıflamışsın!”

Ayşe, hazırladığı tepsiyi Melek’in önüne koyduğunda, çocuğunun üzerine titreyen anaç bir anneyi andırıyordu Melek’e. “Tamam anneciğim,” diye lâtife yaparken Ayşe’nin yanında olmasına şükrediyordu içten içe.

Sıradan bir konuşma çabasıyla bir taraftan Ayşe’nin hazırladıklarını yemeyi kendine hedef tutup, diğer taraftan da konuşuyordu. “Bir turta dükkânının bu kadar müşterisi olacağını hiç düşünmemiştim, Ayşe’m. Sabah sekiz de dükkânı açıp, yediye kadar hiç oturmadan, Feride ile birlikte sipariş yetiştirmeye çalışıyoruz. Telefonla bile sipariş veriyorlar bize.” Bacaklarını uzattığında kendini öylesine bitkin hissediyorduki sürekli uyusa asla şikayeti olmazdı herhâlde.

Dükkânı kapayacakları sırada, Ayşe yanına gelmiş kısa süreli bir çığlık, uzun süreli coşku selinden sonra eve çıkmışlardı. Midesinin birkaç gündür isyan etmeden kabul ettiği yegâne yiyecek, sâde pideydi. Şimdi Ayşe’nin hazırladığı menemen midesine isyan gibi gelse de kokusunu almadan yemeye çalışacaktı.

Birkaç saat sonra gerçekleşecek büyük açılışa gidiyordu aklı sürekli. Hayalinde; Mete gelecekti, Melek’i alacaktı. Aşk-ı Melek adını verdiği otelinin açılışında yanında olması için ne gerekiyorsa yapacaktı. Melek, ona olan kırgınlığıyla naz yapmaya çalışsa bile, Mete dinlemeyecekti her zaman yaptığı gibi. Onun dediği olacaktı.

Ne yazık ki hakikat öyle değildi. Lucy Whitfield, Mete’nin yanında olursa şaşırmazdı.

Kalbi kırılırdı belki.

Artık itiraf ediyordu, Melek… Yıldırım’ı yanında görmek Mete’nin kalbini kırıyordu. O gece… Vakfın açılışında. Gitmeseydi, Mete’ye duyduklarının hesabını sorsaydı. O gözler ona aşkla bakarken; ne diyor bunlar? Bu kadının burada ne işi var, deseydi, kaçıp Yıldırım’a sığınmasaydı?

Şimdi bambaşka bir hayat yaşıyor olabilirlerdi.

En başa dönmesi gerekirse; yaşadığı acıları Mete’nin yanında unutmaya çalışsaydı, ona sarıldığında duyduğu çığlıkları duymazdan gelebilseydi?

Keşke demeyecekti.

“Daldın gittin be kuzu! Hey!” Elinde ekmek, öylece bakakalmıştı tavaya.

Ayşe’nin sesini duyduğu an kendine geliyordu, Melek. “Affedersin Ayşe’m. Ne dedin?” Yanaklarının kıpkırmızı olduğundan emindi.

“Çok yoruyorsun kendini diyordum… Birilerini bul! Dolapta yiyecek hiçbir şey kalmamış… Alışveriş yapmıyor musun?” Sesinde öyle bir endişe, öyle bir şefkat vardıki. Sanki Melek’i yalnız bıraktığı için bir suçluluk hissine kapılmış gibiydi.

“Yemek yemeyi sevmiyorum bu aralar,” dedi ve derin bir nefes aldı. Aldığı nefes ciğerlerine oksijen değildi! Midesine, burnu aracılığıyla dolan tereyağında kavrulmuş biber ve domatesti. Tepsiyi aceleyle kanepenin üzerine bıraktığında, koştura koştura banyoya gidiyordu. Öğlen yediği kuru pide ve içtiği suları kusarken, Ayşe yanına gelip, “Kuzum… Neyin var?” diyerek sırtını okşuyordu. Ayşe’nin lavanta kokusu burnuna doldukça daha fazla kusma isteğiyle doluyordu. Normal zamanlarda hayranı olduğu o koku şu an işkenceden farksızdı ne yazık ki.

Ya nöbet geçmişti, ya da midesinde kusabileceği bir şey kalmamıştı. Klozetin başından kalkıp dişlerini fırçalarken, bir taraftan o yoğun köpük ve fırça doluluğuyla, “Canım, kusura bakma, ne olur! Kokusu dokundu sanırım menemenin…” diyerek açıklama yapmaya çalışıyordu.

“Ah be can! Sen ne diyorsun! Benim aklım çıkıyor sen hastasın diye ya! Ne kusuru?” Kısa süren sessizliğinin ardından Ayşe, Melek’in sırtını okşuyordu. “Ne zamandır böylesin?”

Melek, önce ağzını çalkaladı sonra havluyla dudaklarını kurularken, “Bilmiyorum ki. Sanırım hasta oluyorum. Sürekli yatsam uyusam hiç şikayetim olmaz,” dedi bir gülümseme çabası salınırken dudaklarında.

“Hemen doktora gidelim!” Ayşe’nin itiraz kabul etmeyen kararlı ifadesine karşılık Melek, “Şimdi iyiyim. Eğer geçmezse yarın gideriz. Şimdi tek istediğim bana neler yaptığını anlatman. Çok özledim seni Ayşe’m,” diyordu.

“Tamam can koç! Bekle de içeriyi havalandırayım, tekrar kusturmasın seni menemen.” Sözünün kalanını içerideyken tamamladığında, Ayşe sesi boğuk geliyordu artık.

Melek, aynada yüzünü incelemeye başladı. Solgundu, renksizdi ama yine de çok kötü görünmüyordu. Kusarken harcadığı enerji gözlerini kızartmıştı ama o da geçiyordu. İçeriden Ayşe’nin, “Gel kuzum!” dediğini duyunca, burnundan nefes almamaya özen göstererek ilerliyordu yanına. Koltuğun üzerine uzandığında, Ayşe de tam yanına oturdu.

Ayşe neler yaptığını, günlerinin nasıl geçtiğini, yakışıklı olduğu kadar yalnız olan müzisyeniyle piyano derslerini anlatıyordu, tıpkı telefonda anlattığı gibi. “Pier’in söylediğine göre piyano çalmayı unutmamışım ama yine de daha çok çalışmalıymışım.”

“Yani?”

“Yani… Birkaç ay daha oralardayım.”

Bir hayal kırıklığı gözlerini neme boğmak üzereyken Melek’n, yutkunarak geçiştirmeye çalışıyordu hüznünü. “Bu iyi haber. Kusursuz olman için hayranı olduğun müzisyen seni bırakmıyor işte. Sorun ne?”

Ayşe’nin tereddütle bakan gözlerinden anlıyordu bir sıkıntısı olduğunu. “Of kuzu! Fuat… Fransa’da işi olduğunu biliyorsun.” Çektiği of, öfke dolu bir ahenkle yankılanıyordu salonun duvarlarında.

“Ve?”

Ayşe, gözlerini kaçırıyordu. Pencereden içeri dolan rüzgar tülü hareketlendirirken, Melek’in üşümesinden endişe ediyormuş gibi kapıyordu camı. Yerine geri oturdu, Melek’in bakışlarına karşılık verdi. “Ve beni tedirgin etmeye yetecek kadar benimle! Benim için orada olduğuna dair bir paranoyaya kapılıyorum.”

Masum gülüşler kahkahaya dönüşürken, Ayşe’nin soran gözlerle bakması daha fazla gülme isteği uyandırıyordu.

“Bana da söyler misin? Gülmeye ihtiyacım var,” dedi sitem dolu bir sesle.

“Ah Ayşe’m! Bu söylediklerini ben söyleseydim, elinde ne varsa kafama atıp; geri zekâlı! Tabii ki senin için orada, derdin. Geri zekâlı, diyerek aşağılardın! Bunu belittim mi?” Yine kahkahalar sözlerini ele geçiriyordu. Yerinden doğruldu, Ayşe’nin yüzünü ellerinin arasına aldı. Yanaklarına öpücük kondururken, “En az benim kadar geri zekâlısın, canım kardeşim. Fuat’ın senden başka hiçbir işi yok Fransa’da,” dedi tekrar uzandı.

O ciddi, erkek kılıklı arkadaşının gözlerine yayılan kısa süreli mutluluğu gördüğü an gelip geçmesi saniyeler kadar kısaydı. “Ne oldu?” diye sordu Melek.

“Benim için olduğunu sanmıyorum.” Sesinde hüzün vardı Ayşe’nin.

“Neden?”

“Her karşılaştığımız mekânda yanında farklı bir kadın oluyor! Pis, arsız, şerefsiz! Kadınların bacakları benim boyum kadar!” Çok kızgındı, çok öfkeliydi.

Melek, “O senin için Fransa’ya geldi. Sana anlattığımı bilse belki hoşuna gitmeyecek ama kendisi söyledi. O seni sen yokken öyle sahipleniyor, senin adın anılınca gözlerinde öyle bir aşk oluyorki… O bakışları biliyorum,” dedi gözleri uzaklara daldı.

Çok uzaklara.

“Neler oldu ben yokken?” Ses tonu bildiklerini Melek’ten de dinlemek istiyor gibiydi.

Neler oldu?

Soru kalbine doluyordu belli ki. Gözlerini yakan acı, iki hafta önceki yalnız uyanışının ardından hâlâ tüketiyordu benliğini.

Ayşe, tam yanında yere oturmuş, gözlerinin derinliklerine bakıyordu. Elleri Melek’in saçlarını okşarken şefkat dolu sesiyle konuşuyordu yine. “Meleğim… Neyin var, canım? İki hafta önce Fuat’ın söylediğine göre Mete buraya gelmiş, sabah ayrılmış. Sonra da Los Angeles’e gitmiş. O gece geldiğinde ne oldu, güzelim? O da bir şey söylemiyormuş, sen de anlatmıyorsun.”

Ayşe’nin gelişi keyfi değildi. Melek’in telefonda iyi olma çabaları boştu. Ayşe’yi iknaya yetmemiş ne yazık ki.

Derin bir nefes alma isteği yakıyordu içini, ciğerlerini. “Ne olduğunu… bilmiyorum… Geldi… Kalbimi ellerine aldı… Aşk.. Aşkın en derin hâlini… Yaşadık ve gitti… Ben uyurken… Küçücük bir not bıraktı gitti…” Titrek bir nefes çekti içine. “Hiç ağlamadım.. Biliyor musun! Hiç… İçimdeki kırgınlıkla ağlamam gerekmez mi? Şurada,” derken kalbini gösteriyordu Melek, “Bir yangın var sanki. Kırgın değilim, kızgın değilim. Ama neden bu kadar acı çekiyorum anlamıyorum.”

Ayşe, “Ne yapmak istiyorsun?” diye sorarken, gözlerinde kahrolmuş bir ifade vardı.

“Hiçbir şey. Mecalim yok. Mete’nin çevresindeki zengin ve şımarık kızlar beni konuşuyor. Rezil olduğumu hissediyorum ama bunu hakettiğimi de düşünüyorum. Sen; “O seni bir ömür bekler..” demiştin ya… O zaman yaşadığım acıyla bunun değerini anlayamamışım… Şimdi anlıyorum. Ve sanırım artık çok geç,” dedi gözlerindeki kurulukla baktı Ayşe’nin yüzüne.

“Ah meleğim. Her şey düzelecek eminim. Lütfen! Lütfen Mete’ye de kendine de güven,” dedi Melek’in ellerini ellerinin arasına aldı.

“Düzeleceğini sanmıyorum. Vakfın açılış gecesinde…” dedi ve olan biten her şeyi en ince ayrıntısına kadar Ayşe’ye anlattı. Telefonda konuşurken bunların hiçbirinden bahsetmemişti. Şimdi anlattıkça rahatlıyor, rahatladıkça anlatıyordu.

*

“Hâlimize bak birader! Ayşe’yi alıp gelseydim en azından yanımızda güzel bir kız olurdu.”

Fuat’ın; “Ayşe,” dediğinde ağzından bir daha dökülmesini isteyen kardeşinin yüzüne bakarken, içine bir huzur yayılıyordu, Mete’nin. Kardeşinin aşkına hissettiği huzur. Şu an kendi aşkında bulamadığı huzur. “Alıp gelseydin Ayşe’ni. Engel olan neydi?” Büyük bir çaba vardı Mete de sorusunu sorarken alaycı çıkmasına uğraştığı ses tonuyla.

Fuat derin bir nefes aldı. “İstanbul’a gidecekti. Pazartesi dönecek Fransa’ya.”

Ve Mete bir huzur daha hissetti, Ayşe’nin, Melek’in yanına gideceğini öğrendiğinde. Melek’i tüketmişti ya… Onunla beraber kendi de tükenmişti.

“Lucy, sana eşlik etmeyi teklif etmedi mi?”

“Çıkalım,” dediğinde asansöre doğru yürüyordu iki adam. Mete gömleğinin kol düğmesini çekiştirip düzeltirken, “Teklif etti,” diye cevaplıyordu kardeşinin sorusunu.

“E..?”

“Bana meleğimden başkası haram… Arkadaş ya da değil!”

Belki Melek yanında olacaktı, belki olmayacaktı. Bundan sonra ne olursa olsun! tende bulduğu aşkı, başka bir tende değil aramak, aklına bile gelmeyecekti, biliyordu. Aklındayken bile vücudu bu fikre gülüp, fikrinden geçenle dalga geçmemiş miydi?

Geçmişti.

“Boşuna değil kardeşim otuz iki kişi hep beraber gidiyoruz. İş arkadaşlarımızdan başka kadın olmayacak yanımızda.” Asansörden indiklerinde, ekip hazır kıta bekliyordu.

“Melek’in Kalbi,” diye fısıldıyordu. Bir de kalbin içinde olup olmadığı düşüncesiyle kendini yiyip, bitiriyordu.

*

“O sürtükleri bulup gebertmeliyim!”

Yıkıcı Ayşe öfkesi!

“Hayır! Gebertmemelisin, canım.”

“Tamam o zaman. Yıldırım’ı mı gebertsem?”

Melek, anlattığı onca meseleden, onca olaydan sonra Ayşe’nin Yıldırım’a takılmasına ve onu gebertme planları yapmasına dayanamayarak, o berbat ruh hâline rağmen gülümsüyordu. “Ayşe’m! Nasıl oluyor da, hiç suçu günahı yokken Yıldırım’ı günah keçisi ilân edip, ihaleyi ona yıkabiliyorsun?”

Ayşe’nin hiddeti, sözlerinde olduğu kadar çakmak çakmak gözlerindeydi de. “Ne demek suçu yok! Ne demek masum! Onun o ağzına sıça.. A*ına… Oros… Hass*ktir lan! Küfür edemedim ya ben! Piç kurusu! Onun ağzının içinin, ortasına tâ..! Ne demek masum ya? Masum adam neden sürekli senin peşinde? Bırak ya! Seni kaçırdı! Hadi onu geçtim, her fırsatta bir hayranlık göstermeler falan! Ne oluyoruz lan! Tatlım! Mete’nin yerine hiç koydun mu kendini?”

Ciddiyetle soruyordu.

Melek, hayır demeye gücünün yetmediği sözsüzlüğüyle başını sallıyordu yalnızca.

“Koymadın! Düşün Mete’yi afet-i devran bir kadın kaçırdı, günlerce yanında tuttu. Sebebi boş ver! Onu salıverdiğinde her fırsatta görüşmek istiyor ve ona mümkün olduğunca yakın olmaya çalışıyor. Tıpkı bir hayran gibi. Ne hissedersin?”

Ayşe böyle anlattığında, tabii ki iyi şeyler hissetmiyordu.

“Mete’nin başka bir kadınla olan yakınlığını kıskanırım. Çok hem de. Ben Yıldırım’ın bana olan hislerini biliyorum. Bana zaafı olduğunu söylüyor…”

“Ağzına sıçtığım- Of devam et!”

Küfür dolu sitemlerin ardından Ayşe’nin izniyle devam ediyordu Melek. “Ama bir aşk değil. Sevgi, evet. Ama tutku değil. Bana iyi geliyor, Yıldırım. Dinliyor, tavsiyeler veriyor. Öyle kibar ki. O kadar nazik, öyle sakin ki. Gördüğüm en dengeli insan. Konuşurken hangi sözümden atlatacak diye bir endişem olmuyor. Sanki… Sanki bir baba gibi. Karşılık beklemeden seviyor. Ne yaparsam yapayım sevgisini göstermekten de çekinmiyor. Söylediğine göre onunla yaşadığım aşk.. Yıldırım’a iyi geliyormuş… Çektiği aşk acısına teselli oluyor sanırım.” Sözleri bittiğinde Ayşe’nin şüpheli gözleri gözlerinin içine bakıyordu.

“Yani benden daha iyi! Ben anlamıyorum o anlıyor!”

“Ayşe’m. Böyle bir anda beni ancak sen güldürebilirsin. Anlattıklarımdan çıkardığın sonuç; kıskançlık mı? Helâl olsun benim kardeşime,” dedi yerinden kalkıp sımsıkı sarıldı arkadaşının boynuna.

“Ne demek kıskanmak? Kıskanırım tabii! Nasıl da anlatıyorsun iki günlük Yıldırım’ı! Tamam ya! Hadi öldürmeyeceğim onu şimdilik!” Ses tonunda sitem, sırtını okşayan ellerde şefkat vardı.

Gece boyunca aynı meselelerden tekrar tekrar konuştukları hâlde ne Melek uyumak istiyordu, ne de Ayşe. Çok uzun zamandır kalmadıkları kadar ayrı kalmışlardı. Konuşmak iki kıza da hissettikleri kırgınlığı unutturuyordu.

*

“Ben bir Melek sevdim. Benim olsun olmasın ömrüm ona feda. Yanımda olsun olmasın, aklım hep onda.” Son sözleri söylerken gözü kolundaki saate takıldı. Şu an büyük ihtimalle uyuyordu, Melek.

“O… Çok şanslı..” diye mırıldandı, Lucy.

Mete başını sağa sola sallarken, “Hayır!” dedi. Gözlerinde hüzün vardı. “Ben daha şanslıyım.”

“Görüşürüz.” Elini uzattığında Mete’ye, sona kalan misafirler de ayrılıyordu artık. Mete, Lucy’nin uzanan elini zarif bir hareketle sıktı. “Görüşürüz.”

“Bitti. Şimdi planınız nedir Mete Bey?”

Fuat ile beraber ekibin yanından ayrılıp, dinlenmek üzere eve gitmekti planları. “Bilmiyorum. Seyit, Abu Dabi’ye çağırıp duruyor, belki oraya giderim.”

“İstanbul?”

Derin bir nefes aldı. “Gidemem!” dedi fısıltıyla. İçine çektiği nefes bir güç sağlamalıydı, ama sağlamıyordu. Bitik, hatta yitik hissediyordu Mete.

“Melek… Bu basın açıklamasını duyduktan sonra ne düşünecek sence?”

‘Affetsin yeter!’

“Umrunda olacağını sanmıyorum.” İçten içe kahrolurken, sözleri bir umursamazlık tonundaydı.

“Umrunda olup olmadığını ondan dinlemek istemez misin?”

“Bir reddediliş daha kaldıramam…”

Zamana bırakmak aldığı son karardı.

Zamana bırakacak ve getirdiğine rıza gösterecekti.

*

Klozetin başına oturmuş, muntazam öğürtülerle kusarken, onu neyin bu derece hasta etmiş olabileceğini düşünüyordu. Ayşe, başında dikilmiş, “Kuzu! Taksi çağırdım. Bir kap alalım yanımıza hastaneye giderken ona kus,” talimatını veriyordu.

Birazdan geçecekti. Geçecekti ama ara verip bunu sabırsız ve endişeli Ayşe’ye söyleme fırsatı bulamıyordu.

Nihayet, “Şimdi çok iyiyim,” dedi, titrememesine uğraştığı ses tonuyla.

“Melek! Kaçamazsın!”

“Tamam.” Eşofmanının üzerine bir kaban giyiyordu Ayşe kapıyı açtığı sırada. Tam o esnada karşılarında görmeyi bekledikleri en son kişi, Yıldırım’dı.

İlk sözü Melek’i gördüğü an, “Küçüğüm! Sen iyi misin?” oldu.

Melek’ten önce Ayşe, “Seni ilgilendirmez, ihtiyar! Yol ver!” dedi olabilecek en kaba ifadeyle.

“İyi sayılırım. Biraz mide bulantım var. Doktora gidiyorduk.” Konuşurken ne hâli vardı, ne de mecali.

“Gel,” dedi kızı kollarına aldı. “Sakın itiraz etme yüzün sapsarı!”

Melek, kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirdiğinde, “İtiraz edecek dermanım yok,” diyebildi sadece. Zordu cümle kurmak da telaffuz da.

Melek, Ayşe ile beraber arabanın arka koltuğuna otururken, her ihtimâle karşı yanına aldığı poşeti sıkı sıkı tutuyordu. Başını Ayşe’nin omuzuna yaslayıp, gözlerini kapadığında nispeten daha iyi hissediyordu kendini. Son günlerde yaşadıkları gözlerinin önünden geçiyordu. Gözlerine dolan acının hiçbir ifadesi yoktu… Gözünde yaşa dair hiçbir şey yoktu… Hayattan hiçbir beklentisi yoktu…

Şu an hâlini anlatmak için tek söz vardı.

Hiçbir şey.

Araba durduğunda daldığı düşüncelerden ancak çıkabiliyordu Melek.

Dahiliye doktorunun ince tetkikleri, tahliller ve yarım saat boyunca gerçekleşen muayeneden sonra nihayet doktorun karşısına oturmuş, içten içe bu kadar çok araştırma gerektirecek neyi olduğunu düşünüyordu.

“Melek Hanım. Her tür tahlili yaptık. Sağlığınız gayet yerinde,” dedi ve sustu.

“Ben de iyi olduğumu biliyorum, doktor bey. Arkadaşım çok endişelendi sadece. Ona da söylerseniz iyi olduğumu hemen gidebilirim, değil mi?”

Orta yaşlı doktor yüzüne yayılan tebessümüyle, “O kadar kolay değil, Melek Hanım. Sağlığınız iyi. Sizin izniniz olmadan bir test yaptık.”

‘Be adam söyleyeceğini söyle bırak gideyim!’ İçten içe bayılmak üzereydi. “Sakıncası yok, doktor bey. İlm-i tababet tecrübelerle sabittir ki; yaptığı tahlillerle hastalığın üzerinde hâkimiyetin… Ne diyorum. Dinliyorum, doktor bey,” derken kendiyle dalga geçercesine, içinde virane olmuş enkazın altında zayıf atışlarını duyduğu kalbine ve gülmeyi unutan yüzüne rağmen bir gülücük kaçıyordu dudaklarından.

“Sizin çocuğunuz çok şanslı ve mutlu bir çocuk olacak bence,” dedi ve Melek’in gülüşüne karşılık verdi.

“İnşAllah, doktor bey.”

“Melek Hanım. Dokuz aylık bir süreniz var gibi. Eğer…”

“Ne diyorsunuz doktor bey?” Ayşe’nin sesini hayal meyal duyuyordu Melek. Kendi dilinin becerip dökemedikleri Ayşe’nin kelimelerinde can buluyordu.

“Hamilesiniz, Melek Hanım. Jinekolog arkadaşım sizi bekliyor muayene için. Muayeneden sonra daha net öğrenebileceğiz.”

Melek’te hâlâ bir kıpırtı yoktu.

“Meleğim! Kendine gel! İyi misin?” dedi Ayşe, Melek’in omuzuna elini koydu.

Yıldırım, genç kızın yanına oturup gözlerini gözlerine kilitlerken, “Küçüğüm… Hemen kendine gel ve bana neler olduğunu anlat,” diyordu.

Oturduğu yerden kalktı, doktorun masasının önünde kollarını karnının üzerinden bedenine sardı. “Ben… Hamile miyim?” dediğinde içindeki viraneden bir taşın eksildiğini hissedebiliyordu.

“Hamilesiniz. Hemen muayene olmak isterseniz, gebelik sürecinizin işleyişini, bebeğinizin sağlığı ve sizin içinde gerekli olan testleri yapabiliriz.”

“Ben hamileyim!” Kolları bedenini daha sıkı sarıyordu. İçinde oluşan o küçücük masuma sarılacaktı âdeta. Mete’den bir parça vardı içinde. Bir parça aşk.

Aylar önce, bir rüyada gördüğü meleksi varlık ve ona; “Bir parça aşk meleğim..” diyen annesinin hasretini çektiği ses tonu.

Bir parça aşk; Mete’den içine düşen, Melek’e, “Çok şükür Allah’ım,” dedirten aşktı.

*

“Nerede istersen!” demişti, telefonu elinde öfkeyle tutarken.

Adamın tercihi eski, unutulmuş bir limandı. Arabanın kükreyen motorunu durdurup inerken ondan gelebilecek hiçbir zarar umrunda değildi. Uzun zamandır yaşadığını hissetmiyordu zaten.

Yavaş adımlarla yürüdü arabaya yaslanmış adamın yanına. Yavaş ve emin adımlarla. Mete yaklaştığı an yaslandığı arabadan dikleşti, üzerindeki ceketi çıkarıp arabanın üzerine bıraktı. Mete de aynısını yaptı. Yüzünde birkaç hafta önce açtığı yaralar iyileşmişti. Belli ki yeni yaralar için kaşınıyordu.

Saatlerini de çıkarıp attılar ceketlerinin üzerine. Gök gürültüsü birazdan başlayacak yağmurun habercisi gibiydi. Eski bir deniz fenerinin loş ışığına mukabil çakan şimşek, ortalığı kısa süreli de olsa gün gibi aydınlatıyordu.

Adam Amerika’ya kadar gelmişti dayak yiyebilmek için. Onu bu isteğinden mahrum mu bırakacaktı?

Hayır!

“Evlat! Bir insanın sabrı nasıl sınanır buna fevkalade bir örneksin,” dedi sol yumruğunu salladı Mete’nin yüzüne.

272 toplam okunma, 1 bugün toplam

Candan Öte ~ 45 | Virane” için 4 yorum

  • 18 Ekim 2018 tarihinde, saat 22:09
    Permalink

    Yıldırııımmmm senin o sol yumruğunu var ya ……….. ama ya meteme niye vuruyon beee yıldırım seni bi elime geçirirsem ….
    Ahhh metem ahhh….

    Yanıtla
  • 19 Ekim 2018 tarihinde, saat 20:38
    Permalink

    Biz de bekliyoruz kim galip geldi diye bakalım artık yarın öğrenicez inşallah???

    Yanıtla
    • 20 Ekim 2018 tarihinde, saat 08:44
      Permalink

      hadi bakalım =)

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir