Candan Öte ~ 45 | Virane

Gözlerindeki o sevinç. Fısıltısındaki heyecan. Titreyen elleri.

Numara mıydı?

Ya da Mete öyle olsun istediği için mi görüyordu?

Ellerini dudakları üzerinden çektiğinde fısıldadı, “Lütfen gel!

Mete, elleri cebinde olduğu hâlde ayakkabılarını çıkarıp, adım attı aylardır gelmek istediği eve… Melek’in çiçek kokusunun sindiği eve… Aklından geçen bir de huzura demek isteyen bir romantik vardı ancak Mete o romantik âşığı bu gece bırakmaya kararlıydı.

Melek’in elini ellerinin arasına alıp, peşinden salona yönlendirdi onu. Ellerini değdiği ten yeni yağmış kar gibiydi… Yumuşacık bir nahiflikte olsa da, iliklerine kadar işleyen bir soğukluk yayıyordu sıcak mevcudiyetine. O donmak üzere olan parmakları ısıtma düşüncesiyle şefkatine yenilmek üzereyken, romantizm dolu düşüncelerini nasıl uzaklaştıracaktı fikrinden?

Belli ki heyecanlanmıştı karşısındaki Melek, hiç umursamak istemediği hakikatin gerçekliğini hissettirirken Mete’ye. Koltuğa oturduğunda, karşısında bekleyen ümit dolu gözlerle ağzından çıkabilecek kelimelere kilitli olsa da oturmasına izin vermediği kızı seyretti kibirin hâkimi pis bakışlarıyla. Eli hâlâ elinin içindeydi ve daha onu öpmediği hâlde, elinden başka hiçbir yerine dokunmadığı hâlde hareketlenen bedeni varlığını gösterdi.

“Mete… Sana her şeyi…”

“Şi… bir tanem. Sonra konuşacak bol bol vaktimiz olur. Şimdi senin… Bu muhteşem vücuduna ihtiyacım var!” Sözlerinin ardından Melek’in elini bıraktığında arkasına yaslandı.

Yüzüne yayılmaya başlayan pembelik, giydiği elbiseden açıkta kalan alanı da kaplayarak, boynu da yayılmıştı. Boynunda gördüğü kolye iradesinde ilk çatlağı açabilecek kadar etkileyiciydi. Mete’yi böylesine kahretmişken neden hâlâ o kolyeyi takıyordu?

“Ne yapmalıyım?” diye sordu Mete’yi başka zaman olsa hüzünlendirecek, nahif bir ses tonuyla. Ama artık Melek’in masum bir kadın olmadığından emindi.

“Soyun!” dedi, sesinin en ince tonunu kullanarak.

Gözlerindeki tereddütü, ellerindeki titremeyi görebiliyordu. Birkaç kez ellerinin içinde elbisenin kumaşını buruşturup, geri bıraktı ama çıkarmaya dair en yakını bu sıkıntı dolu hareketten başkası olmadı.

Dirseklerini dizlerinin üzerine yerleştirdi. Başını Melek’e doğru kaldırıp tekrar etti, “Soyun!”

“Mete’m… Ben…” Sesi titriyordu.

Mete geri yaslanırken elleri bacaklarının üzerinde olduğu hâlde, tekrar Melek’in sözünü kesti. “Bana yine Mete’m demeye mi karar verdin güzelim? Aferin sana…” Kısa bir süre Melek’i baştan aşağı süzdü ardından devam etti, “…şimdi konumuza dönelim. Beni istiyor musun? İstemiyor musun?” Son kelimeler ağzından saf bir şehvetle çıktığında Mete’nin, Melek’in gözleri bir teslimiyetle kapandı.

Önünde diz çökerken, “İstiyorum!” dedi. Ellerini ellerinin arasına aldığında fısıldadı, “İstiyorum, Mete’m. Sadece utanıyorum.”

Mete, giydiği kazağın kollarını dirseklerine doğru yukarı çekip ellerini Melek’in yüzüne yerleştirdi. Ellerinin arasındaki o muntazam yaratılmış, kusursuz var edilmiş yüz, sanki daha da küçülmüştü. “Senin vücudunu senden daha iyi bildiğime bahse varım… Mesela sağ kalçanın üzerinde ufacık bir ben var. Orayı her yalayışımda o bene öpücükler kondurdum,” dedi Melek’in derin iç çekişlerini soludu. “Şimdi… ayağa… kalk… ve… soyun.”

Titremesini engelleyemediği sarsak hareketlerinden belliydi nefesini kesik kesik alıp verirken. Yavaşça ayağa kalkıp, uzun elbisesinin eteklerini tutarak, başının üzerinden çıkarırken, artık yüzü pembe değil, alev alev bir kırmızıydı.

İnce bir atlet ve uçuk mavi bir şort vardı altında, hayallerinden çıkmayan kızın vücudunda. Onu bu şekilde saatlerce seyredebilirdi. Bıkmadan, sıkılmadan, daha fazlasını talep etmeden, şükrederek.

Seyrederdi.

Ama o zaman Melek’in canını yakamazdı.

Onu utandıramazdı.

Sadece romantik bir bakışma olurdu karşısındaki bu “Seviyorum” demeyi öğrenememiş kalpsiz kızla.

Bu öfkeyle bir de edebiyat yapıyordu! “Devam et!” diye buyurdu, Melek emrine itaat etti.

Üzerinden çıkan atletle açıkta kalan bedeni, sabrın Mete’nin vücudunu terk etmesine yetti.

‘Dayan!’ diyordu içindeki dermansız.

“Onu da!” dedi şortu işaret etti ukala bir baş hareketiyle.

Emrini yerine getirebilmek için ince uzun parmaklar kalça kemiklerine kadar yavaşça indirirken şortu, dudaklarını istemsizce ısırıyordu yaşadığı utançla belli ki. Nihayet başardığında karşısında dimdik durmaya çalışırken, ellerini çapraz olarak önünde birleştirdi. Hissettiği utançla örtünebilmek tek isteğiydi herhâlde.

“Özlediğim bedenden gözlerimi mahrum mu edeceksin?” Sahte bir hüznün acımasız notaları hâkimdi Mete’nin sesine. Ve o acımasızlık Melek’e, “Affedersin!” diyerek hata yapmış olduğunu hissettirirken, fısıltısıyla zevk veriyordu Mete’ye.

Mete oturduğu yerden kalkıp Melek’in etrafında dönmeye başladığında, incecik kolları bedeninin iki yanında serbest duruyordu Melek’in. Çok zayıflamıştı ancak hâlâ Mete’nin gözünde kusursuzdu. O ise bir saçlarını kulağının arkasına alıyor bir alnını okşuyordu. Elini kolunu tedirgin hareketlerle oynattıkça vücudunda oluşan hareketler, Mete’yi daha fazla kamçılıyordu. Arkasında durduğunda, saçlarını sağ tarafından çekip sol yanından aşağı bıraktı, dudaklarını aylardır şehvetle dokunamadığı bedenin sıcaklığına kavuşturdu. Dili ve dudakları o taze çiçek kokan tenle vuslatını yaşarken, Mete savunmasızlığın en nefret edilesi ânını yaşadı.

O buluşma, Mete’ye ne hissettirdiyse belli ki Melek’e de onu hissettiriyordu. Bu da numara mıydı? Bu, “Ah… Mete’m!” diye inleyip, vücudunu, Mete’nin vücuduna yaslayan? Üzerinde tiril tiril titreyen?

Numara mıydı yani?

“Tadını özlediğim çok özel yerlerden biriydi burası.” Parmağı, tembel hareketlerle okşamaya başladı Melek’in boynunu aşağı ve yukarı lâtif dokunuşlarla. Parmaklarının ucunu tenine tüy dokunuşunda bir hafiflikle değdirirken, iki eli de şükrediyordu o yaşadığı ânâ. Hissettiği sıcaklığa.

Bu kıza âşıktı!

Saatler sonra vücudundaki en hassas noktaları ısırırken, tadına varırcasına emerken, orgazmın doruk noktasına tırmanan bedenine bu rahatlamayı çok görerek geri çekilirken Mete, Melek’in yalvarışlarıyla unutuyordu sevmekten aciz kadının yaşattığı acıları. Yalvarışlarıyla tatmin olduğunda verdi ona vuslatın tadını. Onun yalvarışları teselli oldu ruhunda açtığı yaralara. Kısacık olsa da o zevk dolu anda Mete’ye olan ihtiyacını görmek sonrasını unutturdu gerçeklerle yaşayan benliğine.

Gecenin ilerleyen vaktinde yatağın üzerinde kucağında oturttuğu kadının bedeniyle bir olduğunda, rahatlık vücuduna huzur olarak yayıldı, içindeki aşk dudaklarından, “Meleğim…” olarak döküldü, günahın nemi, tenlerini ele geçirdiğinde.

Melek’in yorgun elleri Mete’nin yüzünü avuçları arasına aldı. Odanın loş aydınlığında yemyeşil gözlere kilitlendiğinde o titrek bir sesle, “Bana… Meleğim… dedin..” diye fısıldadı. Gözlerini sımsıkı kapadıktan hemen sonra yeniden açtı. “Lütfen tekrar söyle…” diye fısıldarken kollarındaki sevdası, Mete kendi saklı cennetinde, “Meleğim..” diye inleyerek huzura erdi.

Hissettiği tek şey aşktı.

Zafer hissetmeliydi belki ama aptal, hatta romantik kalbi huzur hissediyordu sadece. Melek’in terden nemlenmiş yanaklarına, boynuna küçük öpücükler kondururken hayatı hissettiği bedeni yatağa bıraktı. Ayakta dimdik durduğunda ahlaksızlığı sesinden taşıyordu Mete’nin. “Seninle daha işim bitmedi!”

Gözlerine kilitlenmiş gözler, şehvetin yoğunluğuyla kısık bakıyordu ama o gözlerde aşkı görebiliyordu. Bu da yalan mıydı? Yoksa tamamı Mete’nin âşık kalbinin görmek isteyip, gözlerine yansıttığı bir yanılsama mıydı?

Sol eliyle sağ bileğine sardığı kurdeleyi çözdü. “Yatağa uzan,” dedi. Sarsak hareketlerle, Mete’nin dediğini yapmaya çalışırken, gözlerinin ucuyla baktı elinde tuttuğu kurdeleye. Yatağa uzandı ve ânında kalktı, “O… Benim kurdelem mi?” diyerek.

“Evet, bir tanem. Senin… Yat şimdi!” dedi Melek’in üzerine çıktı, bacaklarını iki yanda açarak üzerinde olduğu hâlde incelemeye başladı rüyalarını süsleyen vücudu. “Ellerini uzat!” Mete emrediyor, Melek itirazsız itaat ediyordu.

Kurdeleyi önce bir bileğine sardı sonra diğerine. İki elini de hükmü altına alarak, yatağın beyaz boyalı masif ahşap başlığına taşıyıp orada sabitlerken, “Artık çaresizsin,” diye fısıldadı. O gözler gözlerine tereddütle ya da korkuyla bakmıyordu…

Güven ve aidiyetle bakıyordu.

“Ben senden gelen her şeye razıyım, Mete’m!”

Bu kıza neden böylesine bağlandığını, neden aşkıyla divaneye döndüğünü, mecnun olup yandığını… Biliyordu… Böyle bir varlık sevilmez miydi?

*

O kadar uzun zaman olmuştu, o kadar özlemişti ki bu ânı. Nasıl onsuz olabileceğini düşünmüştü?

Bir farklılık vardı sevişmelerinde, umursamadı.

Hiç öpüşmemişlerdi, kırılmadı.

Gözlerindeki öfke kırıntılarını görmezden geldi.

Mete yanındaydı… Gerisinin hiçbir önemi yoktu.

Bedeninin iki yanında sert, kemikli dizlerini hissederken Mete’nin ne yapacağından habersiz, teslimiyet içinde yatıyordu.

Bedeniyle insafsızca oyun oynuyordu Mete ve Melek sadece çıldırmamaya çalışıyordu çığlık atabilmek için canını bile vermek isterken. Mete’nin de rahat olmadığı kollarında, boynunda ve kasıklarına doğru inen v kaslarını saran gergin damarlardan belliydi. Holden yansıyan ışık tenindeki nemi bronz bir parlaklıkla ışıl ışıl gösteriyordu.

Mete ne dediyse Melek de onu yaptı çaresizliği dudaklarına mühür kabul ederken. Göğüslerine doğru çekmesini emrettiği dizlerinin ardından Mete’nin zevkle kıvrılan dudaklarını bir ömür seyredebileceğini düşünürken bir anda kalçalarına yerleştirdiği ellerin gücüyle yüzüstü döndürdü Melek’i. Kurdelenin izin verdiği nispette kolları çapraz, pozisyonu itibariyle de itaatkâr bir köpekten farksızdı.

Vücuduna girerken izin almayan adamın, nazik olma çabası da yoktu… Fakat zevk… Zevkin hiç insafı yoktu…

Nefes nefese bir tükenmişlikle son damlasına kadar içine aktı uzun, çok uzun süren yıkıcı darbelerin ardından. Melek de titriyordu Mete de ancak kıpırtı yoktu ikisinde de. Bir ömür misali akıp giden zamanın ardından vücudundan ayrıldığında Mete, başını sırtına yaslayıp bir eliyle göğsüne diğer eliyle beline sarıldı. Gördüğü şefkatle sessiz gözyaşları çözülürken Melek’in, yine dudağını ısırarak bastırmaya çalıştı bir şeyleri…

Hıçkırıkları…

Kurdelenin uçlarını yataktan çözüp sağı soldan ayırdığında, zevk ve utançla akan gözyaşlarını Mete’ye fark ettirmeden silmeye çalıştı Melek. Hissettiği melankoliyle küçüldükçe küçüldüğünü biliyordu. Kolları arasında yattığı adam, vücudunun hiçbir yerini okşamasa da kollarından uzaklaşmasına da izin vermedi.

Onun uyuduğunu fark ettiğinde sağ bileğinde bağlı kalan kurdele, Mete’nin ensesi altındaydı. Ne gücü vardı çekmeye, ne de Mete’nin saçlarına dokunmanın verdiği huzurdan ayrılmaya isteği. Gözleri onun kusursuzluğunu doya doya seyrederken, sol eli yanağındaki birkaç günlük sakalını okşadı Melek’ten izin beklemeden. Onun kollarındaydı fakat sevgisiyle sarmalanmış değildi. Çok sevmediği, ancak misafir çocuğuyla paylaşmayı da istemediği bir oyuncağı kucağından indirmeyen çocuk kadar samimiyetsiz hissettiriyordu bedenini tutan ellerin verdiği his. Kısa bir süre sonra yorgun bedeni, uykuya yenik düştüğünde bütün bu düşünceleri de uçup gitti.

*

Uyuduğunu, aldığı düzenli nefesler anlattı Mete’ye gözlerini açarken. Dudakları huzur dolu bir gülümsemeyle kıvrıldığında, Melek’in bir an uyuyor olduğundan şüpheye düştü, Mete. Kaşlarına düşmüş saçı, parmak uçlarıyla geri itip, yüzünü görebilmesini engelleyecek her şeyi ortadan kaldırdığında yattığı yerden doğrularak, Melek’in üzerine yerleşti ağırlığını kollarına vererek. Öpmeye doyamadığı dudaklara öyle yakındı ki… Başını iki santim yaklaştırsa öpebilir, aşkı o dudaklardan içebilirdi.

Peki bir daha ondan kopabilir miydi?

Kopamazdı.

Şimdi onun yanından ayrılacak ve gidecekti.

Bu kadar ileri gitmişken, o dudaklardan daha fazla ayrı da kalmamalıydı. Hele de Mete’nin uyuduğunu düşünüp onu öyle sevip okşadığı gerçeği beynini uyuştururken. Melek’in dudağına ıslak, küçük bir öpücük kondurdu. Tadı enfesti. Mucizeviydi. Ölüme bile derman olacak bir hayat saklı gibiydi o dudaklarda. Dayanamadı tekrar öptü. Bu kez dudakları ayrılmamaya kararlıydı. Melek karşılık verdiği an geri çekilip, şehvetle kısılmış gözleriyle baktı altında yatan kadına.

Fısıldayarak, “Çok özledim dudaklarını…” dedi, ellerini Mete’nin yanaklarına yerleştirdi. “Çok… Çok… Özledim.” Bu sözleri fısıldarken, Mete’nin yüzünde öpülmedik yer bırakmamaya çalışıyor gibiydi. Parmakları saçlarının arasına daldığında başını genç adamın duruşuna göre ayarlayıp, açlıkla öpmeye başladığında dudaklarını, küçük Melek’in büyüyüp, ateşli bir öpüşmeyi yönetir hâle gelmiş olması aklına hiçbir soru işareti getirmedi.

Mete’nin o an düşündüğü tek şey; bu kızdan sonsuza kadar ayrılamayacağıydı. Ne olursa olsun.

Kendini geri çekti, Melek’in üzerinden kalkmaya yeltendi.

Kalkacağını anlayan kollar sımsıkı sırtına dolandığında, Melek’in gözlerine kilitledi gözlerini. Gözleri şifa niyetine yeşil dermanına bakıyordu. Alnına bir öpücük kondurup; istemeden tamamı mecburiyetten kalktı aklını başından alan beden üzerinden. “Dinlenmen lazım,” dedi Melek’in bedenini kolları arasına aldı.

Başını, dünyanın en rahat yeri, Mete’nin yumuşaklık kavramından çok uzak koluna yasladığında, huzur dolu bir iç çekti. Fısıltısı, “Seni çok seviyorum,” olduktan sonra uykunun rehavetine teslim oldu Melek.

Boynunu örten saçları geri çekip, yaşadıkları zevkten nemlenmiş tenine burnunu dayadı Mete. Derin nefeslerle soludu Melek’i doya doya. Şimdi bu sıcaklığı hissederken, bunca zamandır nasıl ayrı kaldığını ve bundan sonra nasıl kalacağını düşündü. Şimdi kollarında yatarken huzurla, hiçbir dertleri yok gibiydi… Çektiği acı, yaşadığı kayıpların yüküyle Mete’yi terketmemiş gibi kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

Gerçek öyle miydi?

Değildi!

Bir kez daha bu kıza güvenmektense, azap içinde yaşamayı bin kere tercih ediyordu. Esasen aptalın tekiydi. Yarım saattir Melek’i kollarından bırakıp kalkmaya niyetleniyordu ve her seferinde Melek hissediyormuş gibi daha sıkı sarılıyordu kollarına, bırakamıyordu.

Şimdi kalkacaktı

Bırakmayacaktı ama şimdi değil.

Şimdi gidecek, birkaç gün sonra Melek’in sevgisinden emin olursa geri gelecekti.

İki saatin ardından burnunu saçlarının arasına gömüp derin bir nefes aldığında, “Beni bekle!” diye fısıldadı. Yavaşça kalktı hayatını değiştiren kadının yanından. Hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı, biliyordu. Melek’ten başka hiçbir kadına dokunamayacaktı. Ondan başkasını öpebileceğini bile sanmıyordu.

Alnına son bir kez öpücük kondurdu. Aklı gitmelisin derken, kalbi al onu kollarına bir daha bırakma diyor, Mete ise çabuk hareketlerle giyiniyordu. Zayıf iradesiyle yeniden Melek’i seyre daldığında kemerini bağlıyordu. Sırtüstü yatarken, sağ elini yastığının üzerine almış, bileğindeki sarı kurdele yanağını okşuyordu. Yapması gereken buradan gitmekken, o durmuş dünyanın en masum varlığını seyrediyordu.

Adı gibi bir Melek’ti.

Buraya ne düşünerek gelmişti, şu an ne hissediyordu?

Hangi akla hizmet, bu masum varlığın canını yakmayı düşünmüştü?

Çalışma masası üzerinden aldığı not kâğıdına kalbinden geçeni yazdı, Melek’in telefonu altına bıraktı.

Kendini evden tabiri caizse, atar gibi çıktığında…

Kalbi Melek’teydi.

Fakat bir kez daha kırılmaya tahammülü kalmamıştı.

Ya Melek’ten emin, ya da bu aşkla yok olacaktı.

Ortası yoktu!

*

Kokusunu alabiliyordu ama gözlerini açmaya korkuyordu, Melek.

Ya rüyaysa?

Sağ eliyle yüzünü örten saçları kulağının arkasına alırken, bileğindeki kurdele yüzüne temas ettiğinde, gözleri başka bir sebep beklemeden açıldı. Yastığına parfümünün, tenine Mete’nin kokusu sinmişti. Rüya değildi…

“Mete!” O hep Melek’ten önce kalkar, kahvaltı hazırlardı ama ses gelmiyordu.

Yataktan doğrulmaya çalıştığı an vücudundaki hassasiyeti hissetti. Üzerine bir sabahlık geçirip önce banyoya baktı, boştu. Mutfağa doğru ilerledi, boştu. Aklına suizan düşmesine izin vermese de kalbinin hızlı atışı hislerini döktü ortaya.

Gitmişti.

Eliyle alnını ovuştururken sarı kurdele yüzüne temas etti pürüzsüz saten dokusuyla. Neden kalbi hep olumsuzu yüceleştiriyordu ki? Odasına geri gidip saate baktı;

11:43.

“Yuh! Gün bitecekmiş neredeyse uyurken.” Telefonu eline almak için uzandığında, altında duran küçücük not kağıdını gördü.

“Gitmem gerekti

Yazıyordu.

Ağlamıyordu…

Akmayan yaşların bir önemi yoktu! Kuru hıçkırışların, iç çekişlerinin de hiçbir anlamı yoktu!

Sadece… gitmişti.

Küçücük bir not bırakarak gitmişti.

Yatağa uzanıp, yastığa sarıldı. “Bana bunu neden yaptın…” sözünü tekrar tekrar fısıldadı Melek.

Amacı sadece, seks miydi yani?

Onu gördüğü an yaşadığı sevinç aklına geldiğinde, hayal kırıklığını yastıktan burnuna çekti derin derin soluyarak. Gözlerinden akamayan yaşlar acıya dönüşerek yaktı canını, göz pınarlarını.

Amacı intikam mıydı?

Aklından bu düşünce geçerken aynı anda kalbi reddetti bu ihtimali.

O… Benim Mete’m… Ne yaparsa yapsın..”

Âşığı olduğu adamı, ona fikrini sormadan terkedip gitmişti. Bekle, dememişti. İzin ver acılarımı kendim dindireyim, dememişti. Şimdi; Mete’nin kokusunu içine çektiği yastığa sımsıkı sarılırken, ona ne kadar büyük bir haksızlık yaptığını fark ediyordu.

“Bu da geçecek, değil mi?”

Ümidi fısıldadı dudakları.

*

Aramasını bekliyordu. Yaptığı doğru değildi, biliyordu. Savunması da yoktu. Vicdanı ‘Melek’e bunu nasıl yaparsın’ diye fısıldarken mantığı ‘biraz sabret. Sevginize değerse bekler’ diyordu.

Bir pazar günü, California Sahili önünde uzanmışken, o olabilecek en tembel hâliyle bir şezlongda vakit geçiriyordu. Gece yaşadıklarının ateşli anları gözünün önünden gitmiyordu. Gitse rahat bir nefes alabilirdi ama… Los Angeles’e dönerek en akıllıca olanı yapmıştı. İstanbul’da olsaydı bu aşkla yine Melek’in kapısına dayanırdı.

Lakin payına düşen beklemekti.

*

“Meleklerin en güzeli. Tabakları yerine yerleştirdim. Çiçekçi bugün sarı gül yollamış, diğer güller bize uygun değilmiş. Hepsini yerleştirdim vazolarına.” Hızlı hızlı konuşurken eliyle eserini gösteriyordu, Feride.

Melek, yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirme gayretindeydi günlerdir olduğu gibi. “Teşekkür ederim, canım. Hadi sen geç kalma okula. Gerisini ben hâllederim.”

Feride çantasını alıp sırtına giyerken dikkatli bakışları Melek’in üzerindeydi. “Hiç ikna etmiyor Melek senin bu sorun yok gülümsemelerin bilesin.”

“Ben iyiyim..” Yalan değildi. Alt tarafı eskiden kalbinin olduğunu düşündüğü yerde birkaç gündür virane olmuş bir enkaz vardı. “Okuldan çıktığında gelme canım. Önümüzdeki hafta sınavların var. Derslerine ağırlık ver sen.”

Bir karşılık vermese de Feride, Melek söz dinlemeyip geleceğinden adı gibi emindi.

“Görüşürüz.”

“Görüşürüz.” Koştura koştura otobüs durağına ilerleyişini izledi. Feride’nin, temizlik için başka evlere gitmesi, Öykü’yü rahatsız ettiği ve kıza karışmaya hakkının olmadığının bilincinde olduğu gerçeğiyle, Melek’ten yardım istemiş, Melek de; “Benim yanımda çalışırsa içiniz rahat eder mi, Öykü Bey?” diye sorarak, Feride’nin kendi ailesinden görmediği korumayı, yabancı bir gençten görmesi rikkatine dokunurken birlikte çalışmaya başlamışlardı.

Öykü’nün, Feride üzerine böyle bir korumacılıkla titremesi Melek’in son günlerde hissettiği tek mutluluktu. Ağır ağabeyinin hareketleri kızı, umursamadığına dair bir delil gibi görünse de yanında olmadığında tıpkı hayran bir müptela gibiydi.

“Gitmem gerekiyordu

Yine o küçücük not geldi gözlerinin önüne, bileğindeki kurdelenin saten dokunuşunu okşarken. Öyle nahif, öyle lâtifti ki. Bu kurdeleyle ellerini sarmış onu kendine hapsetmişti. O günden beri sağ bileğindeydi kurdele. Akşamları yıkıyor, kuruduğu an yine bileğine sarıyordu.

Dilinde bir şarkı vardı, mırıldanıyor bir taraftan da turtanın iç malzemesini hazırlıyordu.

“Bir daha ne seni ne de beni 
Bir daha ne aşk ne sevgiyi 
Bir daha ne acıya ne de haza 
Bir daha ne ona ne de bana dokunma 
Dokunma, dokunma, dokunma”

“Mümkün değil, Yıldız abla! Ölümüm onun ellerinde olacaksa da dokunsun. Hep dokunsun,” diye fısıldadı, devam etti işine. Elmalar pişerken mayhoş aroması doldu sevimli mutfağa. Her zaman en sevdiği kokulardan biriydi pişmiş elmaların o insanı mutlu eden kokusu. Hele bir de tarçın eklendiğinde.

Sorun gözlerindeki acıydı herhâlde. İyi bir ruh hâlinde olmaması belki de. Yoksa bu kadar sevdiği koku onu mutlu edecekken, neden midesini mutsuz etsin? Aldırmayıp tarçın kavanozunu eline aldı. Kapağı açtığı an mutluluk çok uzaktı. Elini ağzına kapayıp, arka tarafa lavaboya koşarken hastalanmak için çok yanlış bir zaman seçtiğini düşünüyordu.

Kusmaktan hep nefret ediyordu ama şu an midesinde olmayan yiyecekleri çıkarmaya uğraşırken, nefreti daha da arttı. Yavaşça yerden doğrulup ağzını çalkalarken, maske takma düşüncesi parlak bir fikir gibi görünüyordu.

Kokuları içine çekmemeye özen göstererek devam etti işine. İlk müşterisi içeri girerken, Melek pişen turtayı çıkarıyordu fırından. Akşama kadar güzel bir kazanç ve karamsar düşüncelerinin aklını ele geçiremeyeceği kadar yoğun bir programı vardı.

Saat 16:40’da, Feride selam verip içeri girdiğinde, Melek o küçük kızı gördüğüne öyle sevindi ki, Feride’ye belli etmemeye çalıştı. Gelmemeliydi, eve gidip sınavlara hazırlanmalıydı ancak o kadar büyük bir sorumluluk bilinci vardı ki Feride’de, işe gelmeden içi rahat etmemişti belli ki.

Melek yorgun düştüğü için geçip sandalyeye oturduğunda, Feride’nin çabuk hareketlerle masaları temizlemesini seyretti. Kitapları yerine yerleştirip, kahve ve çay bardaklarını da toparladığında yeni müşterilere turta paketledi.

Melek’in ise oturduğu sandalyeden kalkmaya mecali bile yoktu.

*

“Meleğim,” diye fısıldadı Mete’nin dudakları. Yine rüyasındaydı. Yine Mete’yi kahretmeye yetecek güzellikteydi. O kırgın bakışları, o hüzün dolu gözleri.

Kıskançlık mıydı onu yakıcı bir öfkeye düşüren kaybetme korkusu mu bilemiyordu. Tek bildiği, Yıldırım’ı onun yanında gördüğünde yaşadığı yıkımdı. Ruhunda Mete’den eser yoktu. Viran olmuş bir enkaz vardı o kıskançlıktan geriye. Paramparça ve tamir edilemeyecek bir enkaz.

Her gün telefonu eline alıp, geri bırakıyordu. İçi içini yiyordu ve en kötüsü: zaman ilerledikçe yaptığının yanlış olduğunu vicdanı fısıldamıyor, kulaklarını sağır edebilecek bir haykırışla feryat ediyordu.

Uyku haramdı yine bu gece. Yataktan kalkıp sonraki akşam açılışta yapacağı konuşmanın üzerinden geçmeye karar verdi.

“Aşk-ı Melek

Bir ilhamla doğan fikirdi Aşk-ı Melek.

Bu otelin projesini sunduğumuz ilk andan itibaren bizden desteğini ve güvenini esirgemeyen, sayın California Valisi Trey Jonathan Melbourne’ye teşekkürlerimi sunuyorum…”

*

Aklı buradan çok uzakta bir yerdeydi Melek’in. Bir not bırakıp Los Angeles’e çekip giden bir adamda. Telefona takılan gözleri, çalmasını umut edip kahrolan kalbi. İkisi de sinirini bozuyordu ama kendi aklına sözü geçmiyordu ki insiyâkî hareketlerini sorgulayabilsin.

“Hiç bakmıyorsun kendine! İyice zayıflamışsın!”

Ayşe, hazırladığı tepsiyi Melek’in önüne koyduğunda, çocuğunun üzerine titreyen bir anneyi andırıyordu. “Tamam anneciğim,” diye lâtife yaparken Ayşe’nin yanında olmasına şükretti içten içe.

Sıradan bir konuşma çabasıyla bir taraftan Ayşe’nin hazırladıklarını yemeyi kendine hedef tutup, diğer taraftan da konuşuyordu. “Bir turta dükkânının bu kadar müşterisi olacağını hiç düşünmemiştim. Sabah sekiz de dükkânı açıp, yediye kadar hiç oturmadan, Feride ile birlikte sipariş yetiştirmeye çalışıyoruz. Telefonla bile sipariş veriyorlar bize.” Bacaklarını uzattığında kendini öylesine bitkin hissediyordu ki sürekli uyusa asla şikayeti olmazdı herhâlde.

Dükkânı kapayacakları sırada, Ayşe yanına gelmiş kısa süreli bir çığlık, uzun süreli coşku selinden sonra eve çıkmışlardı. Birkaç gündür kusma isteği olmadan yiyebildiği yegâne yiyecek, sâde pideydi. Şimdi Ayşe’nin hazırladığı menemen midesine isyan gibi gelse de kokusunu almadan yemeye çalışacaktı.

Birkaç saat sonra gerçekleşecek büyük açılışa gidiyordu aklı sürekli. Hayalinde; Mete gelecekti, Melek’i alacaktı. Aşk-ı Melek adını verdiği otelin açılışında yanında olması için ne gerekiyorsa yapacaktı. Melek, ona olan kırgınlığıyla naz yapmaya çalışsa bile, Mete dinlemeyecekti her zaman yaptığı gibi. Onun dediği olacaktı.

Ne yazık ki hakikat öyle değildi. Lucy Whitfield, Mete’nin yanında olursa şaşırmazdı.

Kalbi kırılırdı belki.

Artık itiraf ediyordu, Melek… Yıldırım’ı yanında görmek Mete’nin kalbini kırıyordu. O gece… Vakfın açılışında. Gitmeseydi, Mete’ye duyduklarının hesabını sorsaydı. O gözler ona aşkla bakarken; ne diyor bunlar? Bu kadının burada ne işi var, deseydi, kaçıp Yıldırım’a sığınmasaydı?

Şimdi bambaşka bir hayat yaşıyor olabilirlerdi.

En başa dönmesi gerekirse; yaşadığı acıları Mete’nin yanında unutmaya çalışsaydı, ona sarıldığında duyduğu çığlıkları duymazdan gelebilseydi?

Keşke demeyecekti.

“Daldın gittin be kuzu! Hey!” Elinde ekmek, öylece bakakaldı tavaya.

Ayşe’nin sesini duyduğu an kendine geldi, Melek. “Affedersin Ayşe’m. Ne dedin?” Yanaklarının kıpkırmızı olduğuna emindi.

“Çok yoruyorsun kendini diyordum… Birilerini bul! Dolapta yiyecek hiçbir şey kalmamış… Alışveriş yapmıyor musun?” Sesinde öyle bir endişe, öyle bir şefkat vardı ki. Sanki Melek’i yalnız bıraktığı için bir suçluluk hissine kapılmış gibiydi.

“Yemek yemeyi sevmiyorum bu aralar,” dedi, derin bir nefes aldı. Aldığı nefes ciğerlerine oksijen değildi! Midesine, burnu aracılığıyla dolan tereyağında kavrulmuş biber ve domatesti. Tepsiyi aceleyle kanepenin üzerine bıraktığında, koşarak banyoya gitti. Öğlen yediği kuru pide ve içtiği suları kusarken, Ayşe yanına gelip, “Kuzum… Neyin var?” diyerek sırtını okşamaya başladı. Ayşe’nin lavanta kokusu burnuna doldukça daha fazla bulandı midesi. Normal zamanlarda hayranı olduğu o koku şu an işkenceden farksızdı ne yazık ki.

Ya nöbet geçmişti, ya da midesinde kusabileceği bir şey kalmamıştı. Klozetin başından kalkıp dişlerini fırçalarken, bir taraftan o yoğun köpük ve fırça doluluğuyla, “Canım, kusura bakma, ne olur! Kokusu dokundu sanırım…” diyerek açıklama yapmaya çalıştı.

“Ah be can! Sen ne diyorsun! Benim aklım çıkıyor sen hastasın diye! Ne kusuru?” Kısa süren sessizliğinin ardından Ayşe, Melek’in sırtını okşadı yine. “Ne zamandır böylesin?”

Melek, önce ağzını çalkaladı sonra havluyla dudaklarını kurularken, “Bilmiyorum ki. Geçer İnşAllah,” dedi bir gülümseme çabası salındı dudaklarında.

“Hemen doktora gidelim!” Ayşe’nin itiraz kabul etmeyen kararlı ifadesine karşılık Melek, “Şimdi iyiyim. Eğer geçmezse yarın gideriz. Şimdi tek istediğim bana neler yaptığını anlatman. Çok özledim seni Ayşe’m,” dedi.

“Tamam can koç! Bekle de içeriyi havalandırayım, tekrar kusturma koku yüzünden.” Sözünün kalanını içerideyken tamamladığında Ayşe, sesi boğuk geliyordu artık.

Melek, aynada yüzünü incelemeye başladı. Solgundu, renksizdi ama yine de çok kötü görünmüyordu. Kusarken harcadığı enerji gözlerini kızartmıştı ama geçiciydi ne de olsa. İçeriden Ayşe’nin, “Gel kuzum!” dediğini duyunca, burnundan nefes almamaya özen göstererek girdi salona. Koltuğun üzerine uzandığında, Ayşe de tam yanına oturdu.

Ayşe neler yaptığını, günlerinin nasıl geçtiğini, yakışıklı olduğu kadar yalnız olan müzisyeniyle piyano derslerini, restorandaki kısa süreli işinde tanıştığı Laetitia, Vincent ve Jean’ı anlattı.

“Fuat ile görüşüyor musunuz?”

Gözleri uzaklara daldı Ayşe’nin “Fuat” dediği an Melek. “Artık görüşmüyoruz… Hâlâ Fransa’da mı onu bile bilmiyorum.”

Bir hayal kırıklığı gözlerini neme boğmak üzereyken Melek’in, yutkunarak geçiştirmeye çalıştı hüznü. Anladı ki; iki arkadaşın yaraladığı iki kadın, yan yana oturuyordu. “Büyük ihtimal Los Angeles’tedir. Otelin açılışı vardı.”

Ayşe’nin kırgın bakışları gözlerini buldu. “Belli ki Fransa’daki işi bitmiş.” Bakışları kırgın olsa da sesi duygusuzdu Ayşe’nin. Ne kadar kırılmış olursa olsun o hep güçlüydü. Öyle ki, hâlini belli etmeyecek kadar sertti. “Benim için orada olmadığı belliydi…”

Masum bir tebessüm süsledi Melek’in dudaklarını. Ayşe’nin soran gözlerle bakması daha fazla gülme isteği uyandırsa da durması gereken yer tam olarak sadelikti. Fuat’ın Ayşe için söylediği sözleri hatırladıkça sevinci, mutlu katlandı. Fuat, Ayşe’ye âşıktı ancak Ayşe bunun farkında bile değildi.

Melek’in tebessümüyle rahatlamış gibiydi Ayşe’nin ifadesi. “Bana da söyler misin? Gülmeye ihtiyacım var.”

“Ah Ayşe’m! Bu söylediğini ben söyleseydim, elinde ne varsa kafama atıp; geri zekâlı! Tabii ki senin için orada, derdin. Geri zekâlı, diyerek aşağılardın! Bunu belittim mi?” Yerinden doğruldu, Ayşe’nin yüzünü ellerinin arasına aldı. Yanaklarına öpücük kondururken, “En az benim kadar geri zekâlısın, canım kardeşim. Fuat’ın senden başka hiçbir işi yok Fransa’da.” Sözü bittiğinde tekrar uzandı.

O ciddi, erkek kılıklı arkadaşının gözlerine yayılan kısa süreli mutluluğu gördüğü an gelip geçmesi saniyeler kadar kısaydı. “Ne oldu?” diye sordu Melek.

“Benim için?” Öylesine öfkeliydi ki dudaklarını kemirdi kısa bir an, ardından devam etti. “Her karşılaştığımız mekânda yanında başka bir kadın vardı! Kadınların bacakları benim boyum kadar!”

Melek, “O senin için Fransa’ya geldi. Sana anlattığımı bilse belki hoşuna gitmeyecek ama kendisi söyledi. O seni sen yokken öyle sahipleniyor, senin adın anılınca gözlerinde öyle bir aşk oluyor ki… O bakışları biliyorum,” dedi gözleri uzaklara daldı.

Çok uzaklara.

İnanmak istese de gururu izin vermedi Ayşe’ye, Melek biliyordu. “Neler oldu ben yokken?” Ustalıkla değiştirdi konuyu Ayşe.

Neler oldu?

Soru kalbine doldu belli ki. Gözlerini yakan acı, iki hafta önceki yalnız uyanışının ardından hâlâ tüketiyordu benliğini.

Ayşe, tam yanında yere oturmuş, gözlerinin derinliklerine bakıyordu. Elleri Melek’in saçlarını okşarken şefkat dolu sesiyle konuştu yine. “Meleğim… Neyin var, canım?”

Ayşe’nin gelişi keyfi değildi. Melek’in telefonda iyi olma çabaları boştu. Ayşe’yi iknaya yetmemiş ne yazık ki.

Derin bir nefes alma isteği yakıyordu içini, ciğerlerini. “Ne olduğunu… bilmiyorum… Geldi… Kalbimi ellerine aldı. Aşkın en derin hâlini… Yaşadık ve gitti. Ben uyurken. Küçücük bir not bıraktı gitti.” Titrek bir nefes çekti içine. “Hiç ağlamadım, biliyor musun! Hiç… İçimdeki kırgınlıkla ağlamam gerekmez mi? Şurada,” derken kalbini gösterdi Melek insiyaki, “Bir yangın var sanki. Kırgın değilim, kızgın değilim. Ama neden bu kadar acı çekiyorum anlamıyorum.”

Ayşe, “Ne yapmak istiyorsun?” diye sorarken, gözlerinde kahrolmuş bir ifade vardı.

“Hiçbir şey. Mecalim yok. Mete’nin çevresindeki zengin ve şımarık kızlar beni konuşuyor. Rezil olduğumu hissediyorum ama bunu hakettiğimi de düşünüyorum. Sen; “O seni bir ömür bekler..” demiştin ya… O zaman yaşadığım acıyla bunun değerini anlayamamışım… Şimdi anlıyorum. Ve sanırım artık çok geç,” dedi gözlerindeki kurulukla baktı Ayşe’nin yüzüne.

“Ah meleğim. Her şey düzelecek eminim. Mete’ye de kendine de güven,” dedi Melek’in ellerini ellerinin arasına aldı.

“Düzeleceğini sanmıyorum. Vakfın açılış gecesinde…” dedi ve olan biten her şeyi en ince ayrıntısına kadar Ayşe’ye anlattı. Telefonda konuşurken bunların hiçbirinden bahsetmemişti. Şimdi anlattıkça rahatlıyor, rahatladıkça anlatıyordu.

*

Ayna karşısında ceketini giyerken Fuat, Mete yanına yaklaştı. İkisi de hazırdı açılış için. İkisi de bir an önce bitmesini istiyordu gecenin. Fuat’ın ketum hâli, Mete’nin bir yansıması gibiydi. Üstünkörü birkaç meseleyi anlatmıştı Fuat fakat Mete duymak istediği ayrıntıları dinleyememişti kardeşinden.

Ceketini giyip papyonunu düzeltti. “Yarın İstanbul’a dönelim.”

Artık karşı çıkmayacaktı Mete. Fuat haklıydı. İstanbul’a dönmeli, Melek ile yüzleşmeliydi. “Beni götürmek istediğin yerde bir bekleyenim olmayabilir.”

Bu hakikat her aklından geçtiğinde kalbini ateş gibi yakarken, dile döktüğünde nasıl kavrulup da küle dönmemişti?

“Karşındaki bir Melek, unuttun belli ki.” Fuat ümidi sözleriyle serperken kalbine, asansöre doğru yürüyordu iki adam. Mete gömleğinin kol düğmesini çekiştirip düzeltti, “Haklısın,” diye fısıldarken.

Belki Melek yanında olacaktı, belki olmayacaktı. Bundan sonra ne olursa olsun! tende bulduğu aşkı, başka bir tende değil aramak, aklına bile gelmeyecekti, biliyordu. Aklındayken bile vücudu bu fikre gülüp, fikrinden geçenle dalga geçmemiş miydi?

*

“O sürtükleri bulup gebertmeliyim!”

Yıkıcı Ayşe öfkesi!

“Hayır! Gebertmemelisin.”

“Kimden alacağım hırsımı?” Sırtına dökülen saçlarını topladı Ayşe, bileğine sarılı lastiğin hükmüne aldı. “O oros… ağızlarına sıç… A*ına… Hass*ktir lan! Küfür etmemekten hamlamışım!”

Melek, Ayşe’nin öfkesine de, küfür edemeyişine de elinde olmadan güldü. “Fuat ile alakalı olmasın bu küfredemeyişin?”

“Boş ver!”

Gece boyunca aynı meselelerden tekrar tekrar konuştukları hâlde ne Melek uyumak istiyordu, ne de Ayşe. Çok uzun zamandır kalmadıkları kadar ayrı kalmışlardı. Konuşmak iki kıza da hissettikleri kırgınlığı unutturdu.

*

Önceki gece açılış sona erdiğinde, “Ben bir Melek sevdim,” dedi Lucy’e. Masmavi gözleri hüzünle bakıyordu gözlerine. “Benim olsun olmasın ömrüm ona feda. Yanımda olsun olmasın, aklım hep onda.”

“O… Çok şanslı..” diyen Lucy’e cevabı, başını sağa sola sallarken, “Hayır!” demek oldu. “Ben daha şanslıyım.”

“Görüşürüz.” Elini uzattığında Mete’ye, sona kalan misafirler de ayrılıyordu. Mete, Lucy’nin uzanan elini zarif bir hareketle sıktı. “Görüşürüz.”

Fuat’a, İstanbul’a gitmeyeceğini söylediğinde o gözlerdeki ümitsizlik iradesini deldi Mete’nin… Gidemezdi.

Mete gidemezdi ancak Fuat belki de İstanbul’a varmıştı bile. Derin bir nefes aldı. İçine çektiği nefes bir rahatlama sağlamalıydı, ama sağlamıyordu. Bitik, hatta yitik hissediyordu Mete.

“Melek… Bu basın açıklamasını duyduktan sonra ne düşünecek sence?”

Uçağa binmeden hemen önce sorduğu soruyla Mete’nin ümidi hissetmesini istediği bakışlarından belliydi Fuat’ın.

‘Affetsin yeter!’

“Umrunda olacağını ya da dinleyeceğini sanmıyorum.” İçten içe kahrolurken, sözleri bir umursamazlık tonundaydı.

“Umrunda olup olmadığını ondan dinlemek istemez misin?”

“Bir reddediliş daha kaldıramam…”

Zamana bırakmak aldığı son karardı.

Zamana bırakacak ve getirdiğine rıza gösterecekti.

*

Klozetin başına oturmuş, muntazam öğürtülerle kusarken, onu neyin bu derece hasta etmiş olabileceğini düşünüyordu. Ayşe, başında dikilmiş, “Kuzu! Taksi çağırdım. Bir kap alalım yanımıza hastaneye giderken ona kus,” talimatını veriyordu.

Birazdan geçecekti. Geçecekti ama ara verip bunu sabırsız ve endişeli Ayşe’ye söyleme fırsatı bulamadı.

Nihayet, “Şimdi çok iyiyim,” dedi, titrememesine uğraştığı ses tonuyla.

“Melek! Kaçamazsın!”

“Tamam.” Üzerine bir kaban giyiyordu Ayşe kapıyı açtığı sırada. Tam o esnada karşılarında görmeyi bekledikleri en son kişi, Yıldırım’dı.

İlk sözü Melek’i gördüğü an, “Küçüğüm! Sen iyi misin?” oldu.

Melek’ten önce Ayşe cevap verdi ondan asla beklemeyeceği bir nezaketle. “İyi sayılmaz! Doktora gidiyoruz.”

Melek, hiç beklemediği bir anda Yıldırım’ın kollarında buldu kendini. “Sakın itiraz etme yüzün sapsarı!” tehdidini savururken Melek’e, Ayşe arkalarından kapıyı kilitliyordu.

Melek, kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirdi, “İtiraz edecek dermanım yok,” diyebildi sadece. Zordu cümle kurmak da telaffuz da.

Melek, Ayşe ile beraber arabanın arka koltuğuna otururken, her ihtimâle karşı yanına aldığı poşeti sıkı sıkı tutuyordu. Başını Ayşe’nin omuzuna yaslayıp, gözlerini kapadığında nispeten daha iyi hissediyordu kendini.

Son günlerde yaşadıkları gözlerinin önünden geçti. Gözlerine dolan acının hiçbir ifadesi yoktu… Gözünde yaşa dair hiçbir şey yoktu… Hayattan hiçbir beklentisi yoktu…

Şu an hâlini anlatmak için tek söz vardı.

Hiçbir şey.

Araba durduğunda daldığı düşüncelerden ancak çıktı Melek.

Dahiliye doktorunun ince tetkikleri, tahliller ve yarım saat boyunca gerçekleşen muayeneden sonra nihayet doktorun karşısına oturmuş, içten içe bu kadar çok araştırma gerektirecek neyi olduğunu düşünüyordu.

“Melek Hanım. Her tür tahlili yaptık. Sağlığınız gayet yerinde,” dedi ve sustu.

“Ben de iyi olduğumu biliyorum, doktor bey. Arkadaşım çok endişelendi sadece. Ona da söylerseniz iyi olduğumu hemen gidebilirim, değil mi?”

Orta yaşlı doktor yüzüne yayılan tebessümle, “O kadar kolay değil, Melek Hanım. Sağlığınız iyi. Size yaptığımız bir başka test ile ilgili…”

‘Be adam söyleyeceğini söyle bırak gideyim!’ İçten içe bayılmak üzereydi. “Sakıncası yok, doktor bey. İlm-i tababet tecrübelerle sabittir ki; yaptığı tahlillerle hastalığın üzerinde hâkimiyetin… Ne diyorum. Dinliyorum, doktor bey,” derken kendiyle dalga geçercesine, içinde virane olmuş enkazın altında zayıf atışlarını duyduğu kalbine ve gülmeyi unutan yüzüne rağmen bir gülücük kaçtı dudaklarından.

“Sizin çocuğunuz çok şanslı ve mutlu bir çocuk olacak bence,” dedi ve Melek’in gülüşüne karşılık verdi.

“İnşAllah, doktor bey.”

“Melek Hanım. Dokuz aylık bir süreniz var gibi. Eğer…”

“Ne diyorsunuz doktor bey?” Ayşe’nin sesini hayal meyal duydu Melek. Kendi dilinin becerip dökemedikleri Ayşe’nin kelimelerinde can buldu.

“Hamilesiniz. Jinekolog hekimimiz muayene için müsait isterseniz.”

Melek’te hâlâ bir kıpırtı yoktu.

“Meleğim! Kendine gel! İyi misin?” dedi Ayşe, Melek’in omuzuna elini koydu.

Oturduğu yerden kalktı, doktorun masasının önünde kollarını karnının üzerinden bedenine sardı. “Ben… Hamile miyim?” dediğinde içindeki viraneden bir taşın eksildiğini hissetti.

“Hamilesiniz. Hemen muayene olmak isterseniz, gebelik sürecinizin işleyişini, bebeğinizin sağlığı ve sizin içinde gerekli olan testleri yapabiliriz.”

“Ben hamileyim!” Kolları bedenini daha sıkı sardı. İçinde oluşan o küçücük masuma sarılacaktı âdeta. Mete’den bir parça vardı içinde. Bir parça aşk.

Aylar önce, bir rüyada gördüğü meleksi varlık ve ona; “Bir parça aşk meleğim..” diyen annesinin hasretini çektiği ses tonu.

Bir parça aşk; Mete’den içine düşen, Melek’e, “Çok şükür Allah’ım,” dedirten aşktı.

*

“Nerede istersen!” demişti, telefonu elinde öfkeyle tutarken.

Adamın tercihi eski, unutulmuş bir limandı. Arabanın kükreyen motorunu durdurup inerken ondan gelebilecek hiçbir zarar umrunda değildi. Uzun zamandır yaşadığını hissetmiyordu zaten.

Yavaş adımlarla yürüdü arabaya yaslanmış adamın yanına. Yavaş ve emin adımlarla. Mete yaklaştığı an yaslandığı yerden doğruldu, üzerindeki ceketi çıkarıp arabanın açık camından içeri bıraktı. Mete de aynısını yaptı. Yüzünde birkaç hafta önce açtığı yaralar iyileşmişti. Belli ki yeni yaralar için kaşınıyordu.

Gök gürültüsü birazdan başlayacak yağmurun habercisi gibiydi. Eski bir deniz fenerinin loş ışığına mukabil çakan şimşek, ortalığı kısa süreli de olsa gün gibi aydınlattı.

Adam Amerika’ya kadar gelmişti dayak yiyebilmek için. Onu bu isteğinden mahrum mu bırakacaktı?

Hayır!

“Evlat! Bir insanın sabrı nasıl sınanır buna fevkalade bir örneksin,” dedi sol yumruğunu salladı Mete’nin yüzüne.

Candan Öte ~ 45 | Virane” için 4 yorum

  • 18 Ekim 2018 tarihinde, saat 22:09
    Permalink

    Yıldırııımmmm senin o sol yumruğunu var ya ……….. ama ya meteme niye vuruyon beee yıldırım seni bi elime geçirirsem ….
    Ahhh metem ahhh….

    Yanıtla
  • 19 Ekim 2018 tarihinde, saat 20:38
    Permalink

    Biz de bekliyoruz kim galip geldi diye bakalım artık yarın öğrenicez inşallah???

    Yanıtla
    • 20 Ekim 2018 tarihinde, saat 08:44
      Permalink

      hadi bakalım =)

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir