Candan Öte ~ 44 | Kurdele

Ona dokunuyor, öpüyor, kim bilir daha başka neler yapıyordu!

Arabanın ön koltuğunda oturuyordu, başını kan damlayan ellerinin arasına almış, aldığı derin solukların ciğerlerine bir etki sağlamasını umarken… Sadece kendini kandırıyordu. Şu an bu nefretle gidip o sütü bozuk kansızı, o kızı ve kendini de öldürmemek için sakinleşmeye çalışıyordu.

Fuat’ın, çıt çıkarmadan arabayı sürerken, Mete’yi oradan olabildiğince çabuk uzaklaştırma derdinde olduğu her hâlinden belliydi. Bu nefretin geçeceğini düşünmüyordu. Bu nefretle beraber yitip gidecekti Mete de.

“Mete… Nereye gitmek istersin?”

Cehennemde olduğuna göre oraya gidemezdi. Nereye gidecekti? Böyle hissederken, ciğerleri soluduğu havayla yanarken, canından canı koparken, damarlarındaki kan donmuşken… Nereye gidecekti? Ne yapacaktı?

“Tarabya,” dedi sadece. O da fısıltı sessizliğinde.

“Tamam, kardeşim. Şu smokinlerden kurtulup, koşmaya gidelim mi?”

Çoğu günler yaptıkları bir ritüeldi eskiden.

Ondan önce!

Yeniköy Sahili’nde bir saat on beş dakika boyunca koşup sonra Salih babanın bol acılı mercimek çorbasıyla güne başlıyorlardı. En son koştuklarında tarih yirmi iki mayıstı. Sonra…

Sonra hayatı Melek olmuştu.

İçine derin bir nefes çekmeye çalıştı. Öfkenin titrettiği bir nefes!

Fuat, evin önünde durduğunda, Mete kontağın kapanmasını bile beklemedi arabadan inmek için. Adımları hızlı, aceleci ve sitem doluydu. İkişer ikişer çıktı odasına giden merdivenleri. Boynunda asılı duran papyonu söktü önce. Gömleğin düğmeleriyle uğraşmayıp başının üzerinden çıkarıp attı. Kendini soğuk suyun altına attığında hissettiği tek şey içinde yanan nefretti, kasım soğuğu değil. Önce ellerindeki kanı yıkadı, sonra akan suyun altında inceledi. Adamın suratını dağıtmıştı ancak kendi eklemleri de bundan nasibini almış, zedelenmişlerdi.

Umrunda mıydı?

Hayır!

Nasıl onun yanına giderdi? O dokunmaya kıyamadığı saçlarını öpmesine nasıl izin verirdi? Ya da o öpmeye doyamadığı alnı?

Ya daha fazlası varsa?

Bütün gece beraberdiler.

Mete, sağlıklı düşünceyi bırakıp, kendine işkence dönemini başlattığının farkındaydı. Ama aklından düşünceler, “Ya?” diye geçmeye devam ettikçe, yiyip bitiriyordu kendini. Duştan çıkıp spor kıyafetlerini giydikten sonra, Fuat’ın hazır beklediği mutfağa iniyordu. O da duş almış, üzerindeki smokinden kurtulmuştu. İçtiğinin aynısından Mete’ye uzatırken, “Nasılsın?” diye sordu. Hazırladığı ilkyardım malzemeleriyle Mete’nin ellerini sarmaya niyeti vardı belli ki.

İhanete uğramış!

“İyiyim.” Tek dikişte bitirdi içinde her ne vardıysa.

Fuat, bir şey söylemek ve söylememek arasında gidip geliyordu. Hâlinden belliydi. Söze başladığında sesi aynı hassasiyetle temkinliydi. “Konuşmasına fırsat vermedin. Ya senin düşündüğün gibi değilse?” Önce sağ elini sardı, sonra sol.

Mantıklıydı Fuat’ın söylemi.

Ama mantığın artık konu dahilinde olduğunu hiç sanmıyordu, Mete.

“Çıkalım,” dedi mutfak kapısını açarken. Yağan yağmur gül ağaçlarının narin yapraklarına tüm şiddetiyle çarparken, Mete hırkasının kapüşonunu başına örtüyordu. Tam ruh hâline göreydi bulutların kasveti de, yağmurun şiddeti de.

Yarım saat sonra altıncı tura dönerken, kasları isyan hâlindeydi. Durup dinlenmeden koşuyordu.

Fuat nefes nefese, “Levent ile konuştum. Hastanedelermiş hâlâ,” dediğinde, bir endişe emaresi bile yoktu Mete’nin benliğinde. “Doktordan aldıkları bilgiye göre, Melek iki saattir hiçbir tepki vermemiş.”

Bu ayrıntı bir parça dikkat çekiciydi. “Sevgilisinin yüzünü dağıttım! Şoka girdi zavallı.” Bu hırsla daha da hızlandı.

Fuat öfkeliydi, “Sana ne oldu?” diye sorarken ama ne olduğundan Mete de pek emin değildi.

“Bugün Los Angeles’e gidiyorum. Sevdiğim kızın adına yapılan otelin açılışına hazırlanacağım.”

Fuat’ın, “Gidecek misin?” dediğini duyduğu an, ellerini dizlerine koyup derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı.

“Gitmezsem kendime engel olabileceğimi sanmıyorum!” Bir şey hissetmediğini sanıyordu. Bu acı neydi? Ya da gözlerine dolmaya çalışan yaşlar? Sırtını dikleştirdiğinde gözleri çok uzaklara dalmış gibiydi. “Fuat! Bana bekle deseydi… Ben onu bir ömür beklerdim lan! Bir ömür! Umrumda olmazdı beni ne zaman hayatına geri kabul edeceği! Saçlarına ne zaman dokunmama izin vereceği! Sevmemiş demek ki… Ben hayatında yokken iyileşmiş! Yanımda alamadığı nefeslerini Yıldırım s*kiğine saklamış!”

İçindeki yangın cihanı yakmaya yeterdi.

Fuat elini Mete’nin omuzuna yerleştirdi. “Kardeşim. O kız senden başkasına aşk ya da sevgi beslemez! Senin dokunuşundan başkasını da istemez. Öfkelisin ama sakinleş kardeşim. Gitmek mi istiyorsun? Git, bir nefes al gel! Yeter ki bu öfke zehrini akıt.”

Mete’nin içi yanıyordu ya… Aynı yangın Fuat’ın sözlerinde, gözlerinde, içinde de vardı belli ki.

Nefes alamayacağını biliyordu.

Tek tesellisi yoğun bir çalışma planıyla tüm gün meşgul olmaktı.

“MELEK!” diye bir haykırış koptu dudaklarından gözlerine sitem gözyaşları batarken.

*

“Melek! Beni duyabiliyor musunuz?”

Duyabiliyordu.

Ama ondan ziyade, Mete’nin sesini duyuyordu sanki.

Sıkıntı duymasında değildi. Cevap vermeye mecali yoktu, anlayamıyorlar mıydı? Bir konuşabilse zaten mesele çözülmüş olurdu herhâlde. Gözleri acıyordu.

Mete.

Mete’m.

“Mete…”

“Ah konuştunuz sonunda! Bugün günlerden ne, biliyor musunuz?”

Melek tereddüt etmedi, “Bir kasım pazar,” derken.

İki saattir, belki de daha fazla! Konuşamamıştı. Şimdi o giden kelimeler, geri geldiği için konuşabiliyordu. Belki de kelimeler, içinde virane olmuş yüreğinin enkazı altında kalmıştı.

Gözlerindeki acı da bambaşkaydı. Neden bu kadar acıyorlardı? Ellerini yavaşça kaldırıp ovuşturduğunda nedenini anladı. Göz kırpmadığı süre, gözlerine acı olarak dolmuştu kesinlikle.

“Melek, en son hatırladığınız şey nedir, bana söyleyebilir misiniz?”

Ellerini, gözlerinden çekerek karşısında kendini muayene etmeye çalışan kadına baktı. Kısacık saçlarını jöleyle geriye yatırmış, tarzıyla bir kadından ziyade kız güzelliğinde bir erkeğe andırıyordu.

‘En son ne hatırlıyorum?’

“Mete… Onu hatırlıyorum. O… O…” Sesi boğulmaya başladığında öksürüp eski hâline getirmeye çalıştı. “Yıldırım iyi mi? Nerede?” diye sorarken etrafa çevirdi bakışlarını.

“İyi. Birazdan burada olur. Sizinle ilgili hocamızla görüşmeye gitti. Kendinizi nasıl hissediyorsuz, Melek Hanım?” Öyle naif bir sesi vardıki kadının.

‘Tükenmiş!’

“Lütfen Melek deyin. Ben iyiyim. Evime gidebilir miyim?”

“Melek. İki saat boyunca hiç kıpırdamadın, konuşmadın. Bunun nedenini araştırmamız gerekiyor. Sabır gösterip buna izin verecek misin?”

Kadının ifadesi, ürkütmekten çekinir gibiydi.

Melek ellerini iki yana açtığında, “Aciz bedenim, tıp bilimine feda olsun! Kesin beni!” diyordu.

Karşısındaki kadın esprisine içtenlikle gülerken, Melek “Kesin!” derken aslında şaka yapmıyordu. Şu an mutluluk ona uzaktı ama en azından kadının gülen gözleri içinde bir parça huzur hissetmesine vesileydi.

Yıldırım, içeriye girdiğinde yanında kırklı yaşlarının ortalarında gibi görünen bir adam vardı. Melek’in bakışını gördüğü an, “Nasılsın?” diye sordu. Sesindeki endişe, hissiz Yıldırım’a biraz aykırı düşüyordu.

Sağ ve sol elmacık kemiklerinde toplamda altı dikiş vardı. Gözleri o noktaya takıldığında, Yıldırım hemen fark etti. “Beni düşünme! Kendini nasıl hissediyorsun?” diyerek sorusunu tekrar etti.

“İyiyim. Gidebilir miyiz?”

Zaten neden onu müşahede altında tutmaya çalışıyorlardı ki?

“Ferhat çok iyi bir arkadaşım, küçüğüm. Seninle ilgilenmek istiyor izin verirsen.” Temkinliydi ifadesi.

“Yaralı olan sensin, Yıldırım. Ben değil!” dedi ve yüz kaslarının bütün isyanına rağmen bir gülümseme yerleştirdi dudaklarına. Kesinlikle tescilli olanlardan değildi. Böyle zoraki, böyle samimiyetsiz ve ruhu eksik bir gülümseme daha önce kullanmamıştı.

Yıldırım, yatağın önünde diz çöküp, ellerini iki yanına yerleştirdi.

“Senden yaralısı yok, küçüğüm..”

Dediğinde, asıl o sözler içinde derin bir yara açıyordu.

Anılar zihninden önce gözlerine dolmaya çalışırken, Melek mücadele veriyordu gözlerinden akmaması için. Anneanne ve dedesini morgda görmeye gidecekken, o Melek’i kollarına almıştı; “Yaralısın, bırak!” itirazlarına aldırmadan. O da tıpkı şimdi Yıldırım’ın söyledikleri gibi; “Senden daha yaralısı yok,” demişti.

“Benden yaralısı yok! Benden yaralısı yok! Benden yaralısı yok! Benden yaralısı yok!”

Yıldırım’ın kolları, bedenini sardığında tekrar tekrar söylüyordu bu üç kelimeyi. O kocaman eller saçlarını şefkatle okşarken bir sükûnet hissettiriyordu ahvâlinde.

“Benden yaralısı yok! Götür beni buradan, Yıldırım… Lütfen götür beni… Gidelim!”

Yıldırım’ın kollarının şefkatine sığınıp, toparlanmaya çalışıyordu.

“Tamam, küçük hanım. Bu seferlik kaçabileceksin ama benden söylemesi. Ferhat vazgeçmeyecektir,” dedi Melek’i kucağına aldı.

“Mete’m ve sen. Neden ben sizin yanınızda yürüyemiyorum? Neden sürekli bacaksız muamelesi görüyorum? Ben yürümek istiyorum!” Sitemleri şımarık ama çaresizliğinin bilincindeki bir çocuk gibiydi.

“Pekâlâ, küçük kız. Yürü bakalım.” Melek’i ayaklarının üzerine bıraktı. “En azından kolumdan destek alsanız, bu sizin o öpülesi gururunuzu kırar mı?”

Ya bakışlarındaki şefkatten ya da şu an bulunduğu durumda kendine acıyışından. Hangisi bilemedi ama Yıldırım’ın vücuduna kendini çarpıp, başını göğsüne yasladığında ve kolları karşısındaki adamın belini sardığında, hasretini çektiği baba sevgisinde buluyordu kendini. Gözlerinden akanlar, Yıldırım’ın ceketinde leke de bıraksa umursamıyordu.

Yıldırım, Melek’in çenesini baş ve işaret parmaklarının arasına aldı, şefkatle gözlerine baktı. “Küçüğüm. Yürüyebildiğine senden iyi şükreden bir insan daha yoktur. Hâle bak!” Boştaki eli, Melek’in inci tanesi gibi akan gözyaşlarını siliyordu. “Yürüyebildiği için ağlayan kaç kişi vardır ki dünyada?”

Öyle tatlı, öyle samimi bir ifadesi vardı ki.

Neredeydi ifadesiz Yıldırım?

Yıldırım’ın biten sözü, Melek’te bir gülme isteği uyandırdığında durmadan akan gözyaşları, acilen silinmesi gereken burnuyla bir gülücük kaçtı dudaklarından o iğrenç ağlama sesiyle karışık.

Yıldırım, cebinden bembeyaz bir mendil çıkardığında açarak Melek’e yaklaştırıyordu. “Yüce Rabb’im! Adam cebinde, baş harflerinin işlendiği mendil taşıyor!”

“Ne olur ne olmaz, küçük kız. Her an yanımda gözyaşından ziyade burnu akan biri olabilir, değil mi?”

Mendili burnuna yaklaştırdığında boğulan sesiyle, “Sen ciddi ciddi espri yapabiliyormuşsun. Aferin adamım!” diyerek dalga geçiyordu Melek. Burnunu sildiği mendil yumuşacıktı. Yıldırım kirlenen mendili cebine geri koyacakken, “Anlıyorum, benden ayrı kalamıyorsun ama ver şu mendili yıkayıp, hatta ütüleyip sana geri veririm,” dedi.

Yıldırım gülümsüyordu. “Pekâlâ, küçük hanım. Ben de yıkayabilirdim ama sanırım senin istediğini yaparsam için rahat edecek.” Otoparka doğru sessiz sessiz yürümeye başladıklarında aralarında geçen son sözler bunlardı.

Arabaya yaklaştıklarında hazır kıta bekleyen adam kapıyı açtı. Yıldırım başıyla selam verdikten sonra Melek’in sağ koltuğa yerleşmesini bekledi. Adamla bir şeyler konuşuyordu ama Melek duyamıyordu. Kafası karma karışıktı. Fazla beklemeden direksiyona geçti, Yıldırım.

Geçtikleri manzarayı seyrediyordu bomboş bakışlarla.

Şimdi ne yapıyordu?

Melek’e nasıl bu kadar kızmıştı?

“Allah belanızı versin!” dedirtecek kadar…

Aklından bir şeyler geçiyordu ama bunu ona yakıştıramıyordu. Böyle bir iftirayı insan olan hiç kimseye de yakıştıramazdı.

“Mete… Bize kızmasının nedeni..?” Gelmiyordu kelimeler. Çıkaramıyordu heyhat ki!

Yıldırım, derin bir nefes aldı içine. Gayet rahat bir ifadeyle, “O adamdaki aşk… Senin düşündüğünden daha fazla,” dedi.

Onun kendisini düşürdüğü duruma, çektirdiği bu acıya, yaşadığı hayal kırıklığına rağmen Yıldırım’ın sözleriyle teselli olmuş, kalbindeki enkazı kaldırmaya uğraşan bir Melek ayağa kalkıyordu içinde.

“Ah Yıldırım! Ben ne yapacağım?”

Yıldırım’ın dikkatli bakışları yola kilitlendiği hâlde cevap verdi Melek’e. “İçinden ne yapmak geçiyor?”

“Neyi merak ediyorsa anlatacağım. Belki onun da anlatacağı bir şeyler vardır…” Boğazına bir yumrunun oturduğunu hissedebiliyordu. “Ya da beni hâlâ isteyip, istemediğini.”

Başını yasladı koltuğa. Geceden beri yaşadıkları bir bir gözlerinin önündeydi.

Çırağan Sarayı, dedikoducu kadınlar, Lucy Whitfield… Yıldırım’dan Melek’i kıskanmaya ne hakkı vardı?

Ne hakla Yıldırım’ın yanında olduğu için ona zarar verirdi?

Hem de kendisi için kurulmuş vakfın açılış gecesine eski sevgilisini davet ettikten sonra!

Melek, Yıldırım’ı ailesi olarak görürken, Mete, Lucy Whitfield’i neyi olarak görüyordu acaba?

“Yirmi üç mayıstan önce ne kadar da sakin bir hayatım varmış,” diye mırıldandı. Tek derdi dersleri, yüksek lisans için birikim yapmak, yurt kütüphanesi için daha çok kitap ve tabii geçinebilmek için para kazanmaktı. Ayşe ile olan ortak kasası… Gözlerinde derin bir yanma hissetti, Ayşe aklına düştüğünde. Yanında olması için şu an fedâ edeceği birçok şey vardı.

Gözlerini kapadı ve öylece kaldı.

*

“Kardeşim. Allah’a emanet ol! Seninle gelmemi istemediğine emin misin?”

Fuat’ın hiç hoşuna gitmese de bu gidiş, yine de desteğini göstermekten çekinmiyordu.

“Fransa’da seni bekleyen biri var, kardeşim. Ben iyiyim. İstanbul’dan çıktığım an daha da iyi olacağım. Açılışa az kaldı. Görüşeceğiz nasılsa,” dedi sarıldı kardeşine.

“Ömrümü yedin be Mete!”

“EyvAllah, kardeşim!”

Kalkış saatine beş dakika vardı. Uçaktaki yerini aldı.

Uçuş görevlisi Melda bir ihtiyacı olup olmadığını sorduktan sonra kalkış için koltuğuna geçiyordu. Birkaç saat sonra Los Angeles’de olacaktı. İçindeki öfkeyi de İstanbul’da bırakmış olmayı diliyordu. Ama öyle bir şansı olmadığını biliyordu. İliklerini titreten… Nefessiz bırakan… Gözlerine aydınlığı haram eden öfkesi durduğu gibi duruyordu içinde.

Los Angeles’e gidecek kendini işe verecek ve… Unutmaya çalışacaktı.

Yatak odası kabinine doğru ilerlerken, her tarafta bu kadar onun olması canını sıkıyordu. Açtığı kapıyla yatağının üzerinde gördüğü de oydu… Hayali bile güzeldi. O sımsıcak bal rengi saçları, derin derin bakan yemyeşil gözleri, gülüşünde huzuru fısıldayan bir âhenk ve o efsun dolu sesinde Mete’nin o olmadan yaşayamayacağını haykıran gerçek.

olmadan asla nefes alamayacaktı.

Ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın.

Bir tek Melek vardı Mete için.

Gerisi koca bir yalandı.

*

Gözlerini yavaş yavaş araladığında odasında, yatağın üzerinde yatıyordu, Melek. Üzerinde pijamaları vardı.

Üzerinde pijamaları vardı.

“Ah Yıldırım!”

Etrafına bakındığında tuvalet masasının üzerindeki beyaz kağıt dikkatini çekti. Yavaş hareketlerle kalkıp kağıdı eline aldı.

“Küçüğüm. Pijama olayına takılmayacağını umuyorum. Birkaç saat rahat uyumanı istedim. Gitmek isteyeceğin yere seni bırakmak üzere kapıda bekleyen biri var. Adı Şamil. Nereye gitmek istediğini söyle yeter.

Dikkat et!

Yıldırım”

Saate baktı, üçe geliyordu. Elini, yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Mete ile konuşacaklarını kafasında tekrar tekrar listelerken, “Söze nasıl başlamalıyım?” sorusuyla en başa dönüyordu.

Mesela; her ne düşündüysen… Ayıp lan! Beni hiç mi tanımadın, demeli, ağzının ortasına Allah ne verdiyse yapıştırmalıydı!

Dar paça bir kot, kalçalarının altına gelen bir triko giydi rengi şeker pembesi. Saçını örüp sol omuzunun üzerinden önüne aldığında beyaz, el örgüsü şapkasını başına geçiriyordu. Siyah, kabanını da giydiğinde hazırdı gitmeye.

Apartmanın kapısından çıktığında gördü kendisini bekleyen arabayı ve Şamil kişisini. Adamın görünüşü, aklına Cevat’ı getirdiğinde, “Merhaba. Burada beklemek zorunda değildiniz. Taksiyle de gidebilirdim,” diyordu.

Adam nazik bir hareketle başını eğdi. “Lütfen buyurun.”

Hissettiği heyecan izin verseydi gülebilirdi, Melek. Patronuyla müsavi bir çalışan. Fazla ve gereksiz cümleler kullanmıyor, kısa ve öz konuşuyordu. Melek, arka koltuğa oturduktan sonra gideceği yeri söylüyordu ancak Şamil’in hâlihazırda bildiğine dair bir şüphe uyanıyordu içinde.

Elleri buz gibiydi. Bu heyecana nasıl dayanacağınıysa bilmiyordu. Tepkisi ne olacaktı Mete’nin? Kovacak mıydı Melek’i? Ya evden içeri dahi almazsa?

Belki de gitmekle hata ediyordu. ‘Allah’ım.. Yolumu kaybettim.’ Tereddütten sıyrılıp, duâya sığındı. ‘Bana yolumu göster!’

Yirmi dakika sonra güvenlikten geçmiş, Mete’nin kapısı önünde bir cesaret arabadan inmeye çalışıyordu. Buraya, Yıldırım’ın arabasıyla gelmesine de kızacaktı belki ama anlaması gerekiyordu ki; Yıldırım iyi bir arkadaştı!

Kapı, Melek çalmadan açıldığında Emine’yi gördüğü an, onu ne kadar çok özlediğini fark ediyordu. “Hoş geldin, Melek kızım,” dedi kollarını açtı.

Melek, tereddüt bile etmedi kendini o kollardaki şefkate bırakırken. “Hoş bulduk ablacığım,” dedi tekrar tekrar sarıldı Emine’ye.

“Hadi, içeri gel!” Kızı içeri davet ederken, Melek’in içinde hâlâ rahatlamaya dair bir duygu yoktu. Ablası onu çok içten karşılamıştı ama…

Ya Mete?

Fransız kapılarının Boğaz manzarasına açıldığı terasa bakan ana salona geçtiler. Denizin rengi, yağmurlu İstanbul gününde karanlık bir griyi andırıyordu. Şöminenin önündeki berjere oturması için davet ederken Emine, buz gibi titreyen ellerini çıtır çıtır yanan ateşe uzatmamak için birleştiriyordu, Melek. Dışarıda yağmur tüm şiddetiyle devam ederken terastaki mermer zemin üzerinde birikmiş yağmur damlalarının sesi sıkı sıkıya kapalı camlardan boğuk bir melodi misali içeri doluyordu.

“Nasılsın, kızım?” Emine, hemen yanındaki koltuğa oturduğunda, gözlerindeki derin sevgi ve muhabbetle soruyordu. Sanki yıllar öncesinden bir anı gibiydi Emine’nin samimi kelimelerle Seher Hanıma Melek’i övüşü. Bir akşam yemeğinde, ailesine hissettiği uzaklığı. Her şey nasıl da değişmiş, herkes geri dönüşü olmayacak şekilde dağılmış. Hâlbuki kaç ay öncesiydi ki hatıraları…

“İyiyim, ablacığım. Sen nasılsın?”

Fuat, “Emine ablam, bize bir müsaade eder misin?” diyerek içeri girdiğinde, görmeyi beklediği en son kişiydi Melek’in.

“Sen dönmedin mi?” diye sordu bir merhaba ya da selama gerek duymadan.

Fuat’ın, genç kızı kısılı gözleriyle süzüp, Emine’nin çıkışını sabırla beklerken yanağını içten içe ısırdığını görebiliyordu.

“Kızıma nazik davran,” diye fısıldadı Emine. Ve maalesef Melek’in kulakları o fısıltıyı duyacak kadar keskindi.

Fuat Emine’nin ardından boşalan koltuğa oturduğunda, Melek terasa açılan kapılardan yağmurla dövülen mermer zemini seyrediyordu görmeyen gözlerle. Damlalar birbiri ardına düştükçe su giderleri bile yetişemiyordu o hıza ve yağmurun gücüne.

Sağ çaprazında Fuat, sol çaprazında İstanbul varken, “Bana bak!” dedi olabilecek en lâtif ses tonuyla yanındaki adam.

Bu ânı yaşamak istemiyordu. Fuat ne diyecekse onları duymak istemiyordu.

O nerede?” diye sordu. Fısıldamadı. Nazik de değildi.

Fuat, o lâtif ses tonuyla gamzesini ortaya sererek gülümserken, Melek bu gülüşü de görmek istemediğine karar veriyordu.

“O… Nerede? Hmm… O nerede?” Keskin gözleri alaycı bakışlara sahipti, “Gitti!” sözleriyle cümlesini tamamladığında.

Gitti?

“Nereye gitti?”

“Los Angeles’e.”

Boğazında oluşmaya çalışan yumruyu dağıtmak için yutkundu. “Neden?” Çıkan boğuk ses tonunu duyduğunda başarılı olamadığını anlıyordu.

Dirseklerini dizlerine yerleştirip, öne doğru eğildi, Fuat. “Seni öldürmemek için!”

Kanının donması gerekiyordu.

Ama hissettiği; hiçbir şeydi.

“Neden?” dedi yine. Kendini tekrara düşüyordu, Melek.

Fuat’ın kaşları çatılır gibi oldu. “Yıldırım ile aranda ne var?”

Kendini edebiyata vermek için doğru zaman mıydı? Değil miydi?

İçi kan ağlıyordu.

Aşağılanmıştı.

Hatta iftiraya uğramak bile söz konusuydu.

Umursamadı.

İnsan hayatı boyunca nelerle karşılaşmıyordu ki?

“Ayşe’m ile aranda ne var?”

Soruyu beklemiyordu. Oturduğu koltukta geriye yaslanırken kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi. “Benim için önemli,” dedi sadece.

Melek, bacağının üzerine dirseğini yerleştirip biraz eğildi. Sorgu sırasının kendisinde olduğunu bu hâliyle ortaya koymuş oluyordu. “Nasıl önemli? Anne, kardeş, kuzen, arkadaş? Hangisi kadar önemli?” Sorusu tam isabetti ki duyduğu hoşuna gitmemiş gibi gözlerini yumdu.

Gözlerini açmadan cevap verdi. “Hiçbiri. O benim için… Sevgili olabilir, başka bir şey değil!”

“Demek ki ona verdiğin değer sana sevgili oluşu. Bu… Çok güzel. Peki benim için ne düşünüyorsun?”

“Çok… Çok önemlisin benim için?” Gözlerindeki bakış aksine şüphe bırakmıyordu.

Melek biraz daha eğildi. “Neden? Âşık mısın bana? Neden önemsiyorsun ki beni?”

Fuat bu kez gülümserken samimiydi. O buz gibi gözleri sımsıcak bir hâl alıyordu, “Anladım,” derken. “Yıldırım, ailen gibi. Zaten senin iki erkeği aynı anda idare edebilecek kapasite de bir kadın olmadığından eminim. Bunu,” dedi Melek’in dizinde duran elini ellerinin arasına aldı. “Ben anlayabiliyorum. Çünkü sen benim küçük kardeşimsin. Ama bunu âşık bir adama anlatamazsın. Bir de sen Yıldırım’ın sana âşık olmadığını biliyor musun?” diye sordu.

Melek, Fuat’ın bu kadar nazik olabildiğine inanamıyordu. “Bana âşık değil.”

Fuat’ın kaşları, bu kez sorarcasına çatıldı. “Nereden biliyorsun?”

Melek, dün gece tamamen sarhoş olmadan önce konuştuklarını hatırladı. “Onun için önemliyim, bana çok düşkün ama âşık değil. Gençken sevdiği kızı unuttuğunu sanmıyorum. Bana… O… O…” Adını söylemek istiyordu ama kalbinde kırılmışlığın verdiği acı izin vermiyordu. “Onun ve benim, birbirimize olan aşkımızın onu mutlu hissettirdiğinden bahsetti. Hatta Mete’nin haklılığını savundu. Yıldırım… Bana iyi geliyor. Garip bir şekilde benim kendime bile itiraf etmediğim sırlarımı anlıyor. Ve bana babamı hatırlatıyor.” Son cümle ağzından bir fısıltı gibi çıktı. Annesini rüyasında hep görüyordu ama babasını… Babasını, Yıldırım’ın yanındayken ilk kez rüyasında görmüştü. Melek’i yatırmış, masal bile okumuştu o tatlı rüyada.

Fuat ayağa kalkarken Melek’i de kaldırdı. “Size zaman gerek. Mete’nin bu öfkesi elbet geçecektir,” dedi sımsıkı sarıldı Melek’e.

Melek, bu temasın şaşkınlığıyla bir müddet kıpırdayamadı. Ellerini Fuat’ın sırtına yerleştirdiğinde, “Kardeşimin Melek yâri. Onu sakın bırakma!” dedi saçlarına bir öpücük kondurdu. Bir ağabey edâsıyla kızın yanağından bir makas aldı bir de. “Benim çıkmam gerek.”

Arabasına yerleşene kadar tatlı bir muhabbet vardı aralarında. Fuat, ayrıldıktan sonra bir sürahi suyu ardından döktü Emine hâyır duâsıyla. Eve geri döndüklerinde tabii ki bırakmadı, Emine Melek’i bulmuşken. Birlikte akşam yemeği yediler ve görüşemedikleri günlerin acısını çıkarmak istermiş gibi sohbet ettiler.

“Emine abla… Bu gece burada kalabilir miyim?” diye sordu. İçinden gösterdiği cüreti yadırgadığında, Emine’nin gülen gözlerine şükrediyordu.

“Ah benim gözümün nuru yavrum. Ne kadar mutlu edersin beni bilemezsin,” dedi, Melek’e sarıldı.

Kapının önünde sabırla bekleyen iri yarı adamın yanına gitti. “Sizi bu kadar beklettiğim için çok üzgünüm. Ben bu gece burada kalacağım. Lütfen siz daha fazla beklemeyin.”

“Sorun olmayacak, hanımefendi. Siz keyfinize bakın.”

Bu sözü duyduktan sonra ısrar etmenin faydasızlığını anlıyordu Melek. Cebinden telefonunu çıkarıp işi kökünden çözmeye karar verdi. “Yıldırım, müsait misin?”

“Senin için her zaman, küçüğüm.”

“Çok naziksiniz, yaşlı adam. Sizden bir ricam var. Arkadaşınızı özgür bırakmak istiyorum ama benimle kalmakta oldukça ısrarcı. Lütfen kendisine beni bırakmasını söyler misiniz?”

İkna etmeye uğraşan bir ses tonu hâkimdi kızın konuşmasına.

“Mete’nin yokluğunda orada mı kalmaya karar verdin?” Melek, yine aynı paranoyayla izlendiğine dair duyguyu hissediyordu. “Seni izlemiyorum, küçüğüm. Mete’nin ülke dışına çıktığını biliyorum.”

Melek sinirli bir nefes alıp, “Peki bunu biliyorduysan, neden bana söylemedin?” diye sordu.

“Oraya gitmeden önce şu an hissettiğin huzuru hissediyor muydun, küçüğüm?” Haklıydı… Hissetmiyordu.

“Peki. Tamam. Baştaki konuya dönüp sana gereksiz dır dırda bulunmayacağım. Adamını yanına çağır!”

“Pekâlâ, küçük hanım. Siz ne derseniz o!”

Vedalaşıp kapadıklarında uzun zamandır ilk kez hissettiği; huzurdu.

Gece yarısına kadar muhabbet etmişlerdi ancak Melek yorgun düştüğünde Mete’nin odasına çıkardı Emine, genç kızı. “Allah rahatlık versin kızım,” dedi kapıdan çıkmadan hemen önce.

“Allah rahatlık versin ablacığım.”

Kapanan kapıyla zihnine dolmaya başlayan anıların insafı yoktu. Ne ayakları izin bekledi yatağa doğru yürürken Melek’in, ne de elleri o yatağı okşarken. Dizlerinin üzerine çöküp başını yasladı yatağa.

“Ben ağlarsam ağlayıp gülersem gülen
Bütün dertlerim anlayıp gönlümü bilen
Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen.”

İçindeki yangın, bu türkünün sözleriyle dökülüyordu. Yanık yanık. Gözlerinden dökülenlerse yatak örtüsünün kumaşı üzerinde ince bir ritim sesi veriyordu. “Ömrümü yedin be Mete…” dedi bir gözyaşı nöbeti sardı bütün vücudunu. Elleriyle yataktan destek alarak kalktı.

Dolabın kapısını açtığı an gördükleriyle, gülerken aynı zamanda ağlamasına da devam ediyordu. Kıyafetleri yerli yerindeydi? Bir teki bile kaldırılmamıştı. “Allah’ım! Sana şükürler olsun!” dedi, gözlerindeki yaşı sildi. Tuvalet masasının yanına ilerlediğinde, parfüm şişesini eline alıyordu. Kapağını açıp kokladığı an, yanındaydı. Bileğine sıktığında masanın üzerine geri bıraktı, dolabın içinden Mete’nin kokusunun sinmiş olduğu yastığı aldı. Yatağın üzerindeki örtüyü sıyırırken gözlerinden damlayanlar artık umrunda değildi. Mete’nin tişörtünü giydi, yatağın içine girdi. Başını yastığa yaslarken kokunun Mete’nin üzerindeki hâline ulaşmasını sabırla bekliyor, geldiğindeyse derin soluklarla içine çekiyordu.

“Çok özledim seni.” Önceki gece bunu ona söyleyebilirdi… söylemişti… Ama Melek…

Yastığına sıkı sıkı sarılırken, “Şimdi sana sarılabilirdim,” fısıltısı vardı en son Mete’nin kokusuyla mest olmadan önce. Sonrası, onun kollarında olduğu rüyalarla dolu bir uykuydu sabaha dek.

*

Otelde çalışacak personel hazırdı. Beş yüz kişilik personelin dosyasını bizzat incelemiş, onayı olmadan hiç kimsenin işe alınmasını istememişti. Onu, İstanbul’dan uzak tutacak her işi, her ayrıntıyı, gözden geçiriyor, akşam olup eve gittiğinde bile boş vakti kalmayacak şekilde çalışmalarını yanında götürüyordu.

Hatta bütün bunlar yetmemiş gibi, Abu Dabi’de yapılacak yedi yıldız olması garanti otel için manzarası güzel bir arazi beğenme işini de yürütüyordu. Seyit Abdullah çeşitli çekimleri, özel bir sunumla yollamış, Mete’nin beğenisine sunmuştu. Şu ânâ kadar gördüğü hiçbir arazi tam olarak istediği özellikleri taşımıyordu.

Seyit ile gittikleri davet aklına geldiğinde, o davetin aklına gelmesinin, Seyit ile hiçbir alakasının olmaması da canını sıkıyordu Mete’nin. Aklında sadece onun o inatçı tavırlarıyla beş kuruşsuz kalıp bulduğu ek işte Mete’yi karşısında görmesiyle, yaşadığı şaşkınlık vardı. O yemyeşil gözler, hissettiği heyecan ve mutlulukla bambaşka bir pırıltıya kavuştuğunda, Mete nefesinin nasıl teklediğini de hatırlıyordu.

Önündeki dosyayı öfkeyle masanın üzerine fırlatıp, ellerini hırsla saçlarının arasından geçirdi. Ne yaparsa yapsın onu unutması mümkün değildi. Bir an geliyordu ve yine Melek oluyordu her düşüncesi.

Telefonu eline aldı. Vazgeçti geri bıraktı.

Ayağa kalktı, ellerini cebine soktu.

Gözlerini telefondan uzaklaştırıp manzaraya çeviriyordu ancak heyhat! O gözler telefondan ayrılmıyordu ne yazık ki.

“S*ktir!” dedi telefonu bıraktığı yerden geri aldı.

“Cevat, bir saate uçuş ekibi hazır olsun!”

“Emredersiniz, efendim. Uçuşu nereye gerçekleştireceğiz?”

“İstanbul.”

Yanılmış da olabilirdi ama galiba, Cevat, “Çok şükür,” diye fısıldıyordu, “Peki, Mete Bey,” demeden hemen önce.

Gidecekti. Artık umrunda değildi.

Saatine baktığında akşam sekiz gibi onun evinde olacağı hesabını yapıyordu.

Onun…

Meleğinin.

*

” “Gaslight.” Hmm… Bu filmin galasında bulunmuş muydunuz, yaşlı adam?” Elindeki patlamış mısırı aralarına yerleştirip, filmi başlatmak için kumandanın düğmesine basıyordu.

Yıldırım’ın yüzünde hafif bir tebessüm vardı fazlasını beceremediği. “Küçüğüm. Yeni bir tedavi yöntemi geliştirmiş olabilirim seninle.”

“Bu ne işinize yarayacak beyefendi?” diye sorduğunda, nostaljik bir müzik eşliğinde MGM aslanı kükrerken efsane film başlıyordu.

Gayet sıradan bir şeyden bahseder gibi, “Öğrencilerime anlatabileceğim yaşanmış ve kanıtı olan bir tez olarak çok işime yarar,” dedi masanın üzerindeki kola bardağını eline alıp bir yudum aldı.

O an, ağzında mısır olması hiç de sağlıklı değildi. Meraktan mı boğulacaktı, mısırdan mı? Öksürükten de olabilirdi.

Yıldırım, Melek’in bardağını eline alıp, “Boğulmadan önce şundan bir yudum alır mısın?” diyerek genç kıza uzatıyordu.

Melek sakinleştiğinde, önce derin bir nefes aldı. “Senin öğrencilerin mi var?”

“Bunun seni bu kadar şaşırtması gururumu incitti.” Yüzünde gerçekten incinmiş gibi bir ifade vardı. Tabii bu arada artık izledikleri efsane yalan oluyordu.

Melek, önce televizyonu kapadı sonra da ışığı açtı. Yıldırım’ın yanına yüzü adama bakacak şekilde oturduğunda, “Dinliyorum! Hangi Üniversite ve hangi bölüm?” dedi heyecanla.

“Sakin ol küçüğüm. Çok olağanüstü bir tavır içine girdin!” Yüzünde tatlı bir tebessüm vardı o kibir dolu kelimelerine inat. “Yale Üniversitesi Psikoloji Ana Bilim Dalı. Tam on yıldır oradayım,” dedi ve sakin sakin mısır yemeğe devam etti.

Şaşkınlıkla açılan ağzını, Yıldırım parmağıyla kapadığında o parmağın tutuşundan öfkeyle silkinip uzaklaştırıyordu başını.

“Sen! Enver Soysal’ın bahsettiği, Yale’deki arkadaş değilsin, değil mi?” Zaten dükkânının açılışındaki o samimi hâlleri, yeterince şüphe uyandırıcıydı.

“Küçüğüm, Yale Rektörü Rose Cunningham, Enver’in ve benim çok eski arkadaşımız ve aynı zamanda yazdığı İngiliz Emperyalizmi’ni anlattığı teziyle de efsane bir kadındır.” Duraksadı. Bakışlarını Melek’in bakışlarına kaldırdığında, “Enver’in sana neden bu kadar düşkün olduğunu hiç sorgulamadın, değil mi?” dediği an fark etti Melek gerçeği.

Evet. Öyleydi.

O kadar öğrenciden, neden Melek onun için bu kadar önemliydi?

Neden. Cengiz bölümü birincilikle bitirdiği hâlde, o değil de Melek? Tamam birinci neden maddiyatla ilgili olabilirdi ama o zekâda bir öğrenciye herkes burs verirdi, değil mi?

“Ben… Hiç sorgulamadım,” diye bir itirafta bulunuyordu Melek. İçten içe öğrenmekten korkmuyor değildi. Ya midesinin kaldıramayacağı bir nedense?

“Düşündüğün gibi değil, küçüğüm.”

“Yine aynı şeyi yapıyorsun!”

Sorarken anlamak istermiş gibi çatıldı kaşları, “Ne yapıyorum?”

“İçimi okuyorsun!” Çok sinir bozucuydu.

Yıldırım’ın işaret parmağı yanaklarının üzerinde gezinirken, “Küçüğüm, yüzün soldu. Bunun da bir nedeni olabilir; kırk dört yaşındaki dekanın sana âşık olabilme ihtimali.”

Haklıydı.

“Asla soğuk kanlı biri olamayacağım sanırım,” dedi ve gülümsedi. “Şimdi bana anlatacak mısın, Enver Soysal bana neden bu kadar düşkünmüş?”

Yıldırım oturduğu yerden kalkarken, “Hayır, küçük hanım! Bunu Enver ile konuşacaksın. Film izleyecek dikkatimiz dağıldığına göre,” kolundaki saate baktı, “Geç olmuş. Müsaadeni istiyorum, küçüğüm.”

Melek, “Bir kaçış seziyorum sanki,” derken kalkmış, Yıldırım’ı geçirmek için kapıya doğru eşlik ediyordu.

“Eyvah! Hâlbuki belli etmemeye çalışmıştım!” Sahte bir endişeyle konuşurken, Melek kahkahasına engel olamıyordu.

“Allah’ım! Dalga geçmeyi de öğrendi ya bu adam… Şükürler olsun!” dedi ellerini birleştirdi.

Yıldırım kapının dışında olduğu hâlde, kızı kollarının arasına çekip sımsıkı sarıldı. O an aklına geldi Melek’in. Yıldırım’ın kollarının arasındayken, “Yıldırım, tedavi yöntemi neydi?” diye sordu.

Yıldırım, Melek’i görebilmek için biraz geri çekildi, çenesini parmaklarının arasına alıp, “Aşk acısı çekenlere, dalga geçmekten zevk duyacakları bir arkadaş edinmeleri ve o arkadaşa istediği her şeyi söyleyebilme özgürlüğü tanıma, tedavinin ana hatlarını oluşturacak.”

Öyle bir ciddiyet vardıki yüzünde. “Ya… Yıldırım ya…” dedi kollarını Yıldırım’ın boynuna sardı tekrar.

Bambaşkaydı, Yıldırım. Anlıyor, dinliyor ve en önemlisi, lâtif tavırlarıyla kızı incitmekten korkar gibi davranıyordu.

“İyi ki yanımdasın.”

“İyi ki izin verdin.”

*

Bir de balkondan bakıyordu gidişine.

Bu görüntüye daha fazla dayanamayacağını biliyordu. Arabanın kontağını çevirdiği an kendini, Tarabya yolunda bulurken, aklının ucundan bile geçmiyordu esasen Tarabya’ya gitmek fakat kafası karma karışıktı. Los Angeles’ten buraya gelmiş, iki saat boyunca onun kapısı önünde arabanın içinde beklemiş, Yıldırım’ı gebertip gebertmemenin hesabını yapmıştı.

Arabasını asla garaja sokmaz, daima kapının önünde iner, çocuklardan birinin götürmesine izin verirdi. Garaja girdiği an görüyordu, Grand Cherokee’yi. Anavarza Kalesi’ne gittiklerinde aşk yaşadıkları, sevgiyle birbirlerine dokundukları güne giderken aklı, gözlerine geliyordu o günlere olan özlemi.

Nefes alamadığını hissediyordu, ânıların saklı olduğu arabaya doğru ilerlerken. Kapısını açtı arka koltuğa oturdu. Başını ellerinin arasına alıp, dirseklerini dizlerine yerleştirdi. Daha birkaç ay önce bu koltukta kucağında, o vardı. Mis gibi teninin kokusunu alabiliyor, onu doya doya öpebiliyordu. Sırtını yaslayıp başını dayadı nereye denk geldiyse. Yükünü taşıyamıyordu başının. Mecali yoktu. Ellerini koltuktan destek almak istermiş gibi arasına soktu.

Çok derinde bir yerde kanıyordu kalbi.

Kalbinden akan kan, şuurunu çözmüştü belki de. Yoksa parmaklarının ucunda bir saten dokunuşu hissediyor olamazdı, değil mi?

“Bu ne?” dedi eline değen nesneyi keşfetmeye çalışırken. Yavaşça çekip çıkardı yumuşak kumaş parçasını. Garajın loş ışığı bile ne olduğunu görmesini engellemiyordu.

“Meleğim…” dedi, kurdeleye baktı. Papatya sarısı, o âşığı olduğu saçı süsleyen kurdele.

Kaybettiğinde her yeri arayıp da bulamadığı kurdele.

Kurdele.

Şimdi kendine ait olmayan, hatta belki de hiç ait olmamış Melek’in kurdelesi.

Kurdeleyi sağ bileğine sardı, nasıl görüneceğini önemsemeden. Madem artık birbirlerine ait değillerdi, tek eşliliğe vedâ edebilirdi, öyle değil mi?

Direksiyona geçti, kontağı çevirdi. Çalan şarkıyı duymak iyi gelmese de değiştirmiyordu da. Efsane sözler dökülüyordu:

“Ben topraktan bir canım senin gibi
Çiğnesen ne fark eder yolun gibi
Dil söylemiş, kalp kırılmış
Ha bir eksik ha bir fazla
Ne fark eder derdim gibi
Ben seni her hâlin ile seviyorum toprak gibi
Benim aşkta tek dileğim
Benim cefâ da örneğim
Ağlatmayı hüner bilen
Benim vefâsız sevdiğim
Gel..”

Belki kader belki…

Belkisi yoktu. Mete için bir tek Melek vardı bunca zamandır.

Bebek’teki bu mekâna uzun zamandır gelmemişti. Kapısından içeri girdiği an sahibi -ki liseden arkadaştılar- yanına gelip, “Hoş geldin kardeşim,” diyordu.

“Hoş bulduk.” Bu bile zoraki çıkıyordu ağzından.

“Ne habersin? Görüşemedik uzun zamandır. Gel seni VIP’e ala…”

Mete sözünü kesiyordu, “Kardeşim. Canım çok sıkkın, kafa dağıtacağım kalabalıkta,” sözleriyle.

Çağatay bara doğru yönlendiriyordu Mete’yi. “Dertlisin. EyvAllah. Seni ortağımla tanıştırayım anında derdi tasayı unursun. Eğlenceli hatundur.” Cebinden telefonunu çıkardı. “Irmak, müsaitsen bara gel. Mete Ardahan ile tanıştırayım seni.”

Mete, kimseyle tanışmak istemiyordu. Tek isteği konuşmayan, sesiz bir kadın bulup içinde kendini kaybetmekti. Ne güzel olması gerekiyordu, ne de biçimli bir vücudu. Üzerine sinen pembe aşk örtüsünü yırtıp atmanın tek yoluna girmeliydi.

“Sen hâlâ tevbeli misin?” derken Çağatay, kendine tekila shot söylüyordu.

Mete, derin bir nefes aldı, “Bu gece değil!” derken.

Çağatay, “Sek viski koy sen,” dedi barmene ve anında emre itaatle geldi önüne yıllar sonra bir içki. Tek dikişte bitirdiğinde bardağı gösterip bir tane daha istiyordu. O da tek nefeste bitti. Boğazını yakıyordu. Hem de yılların acısını hatırlatmak istercesine. Söke söke.

“Merhaba,” diye bir ses duydu yanında birkaç dakika sonra. İnce, zarafet dolu bir ses. Böyle bir sesin sahibi de güzel olurdu diye bir önyargıyla döndüğünde sesin sahibine, önyargıya lanet ediyordu.

Bu kadın çok çirkindi!

Öyle ki, Mete içinde bir huzur hissediyordu kadının çirkin yüzüne bakarken.

Çağatay, “Ortağım, Irmak Çağlar, Mete Ardahan,” diyerek tanıştırdı.

Irmak denen çirkin, elini uzatırken o güzel ses tonuyla, “Sizinle tanışmak bir şeref Mete Ardahan,” diyordu. Simsiyah kıvırcık saçlarını belli ki bir şekle sokamamış, karma karışık bir at kuyruğuyla, kaderlerine terk etmişti. Zayıf yüzüne fazla büyük gelen mavi gözleri karşısındaki adama heyecanla parlasa da hiçbir anlam taşımıyordu. Kocaman bir ağzı vardı. Julia Roberts da çok seksi dursa da bu kadında tek kelimeyle vasattı.

Bu kadın harikaydı!

Mete, kadının elini dudaklarına yaklaştırıp bir öpücük kondurdu. “O şeref bana ait sanırım, Irmak. Lütfen Mete de.”

Hoşuna gitmiş olacak ki bir gülümseme yayıldı dudaklarına, “Teşekkür ederim, Mete,” derken.

“Ne içersin?” diye sordu Çağatay ve kadın ortalarına oturdu. Giydiği kısacık elbiseyle hiç zorlanmadan kuruluyordu bar taburesine. Bacak bacak üstüne atarken bir hadımı bile etkileyecek derecede seksi bacaklara sahip olduğunu fark ediyordu Mete bu çirkin kadında.

“Ben de tekila shot, istiyorum Cenk! Limonda cimrilik yapma lütfen.” Aynı zamanda elindeki telefonda bir şeyler yazıyordu. Bittiğinde, telefonu masanın üzerine bırakıyordu.

Keyifli bir muhabbet başlamıştı aralarında, bileğinde sarılı olan saten kumaş parçasına rağmen. Irmak, “Sınıftan içeri bir girdim o zamanlar, bir de 4,5 numara gözlüğümle tam inek öğrenci tipine sembol oluşturacak vahim bir hâlim var. Herkes kıkır kıkır bakıyor gülüyorlar ki görmen lazım. Ha! Ben taktım mı onları? Yok..! İlk kez mi başıma geliyor? Aman dedim. Geçtim amfide boş bir yere oturdum. Kızlar muhatap olmuyordu, çirkinliğin bulaşıcı olduğunu düşünüp, erkekler de benden uzak duran kızların peşinde olduğu için kafam rahattı.”

Öyle kendiyle barışık bir ifadeyle anlatıyorduki hayran olunasıydı tek kelimeyle.

“Sonra?” diye sordu Mete.

“Sonra, Çağatay -Üniversitenin popüler çocuğu- ile tanışınca işler değişti. Ben Çağatay’a derslerinde yardım ettim, o da beni arkadaş ortamlarına soktu. Birbirimizi anlamak için konuşmamıza bile gerek kalmadı zamanla. Burayı işletmeye karar verdiğimizde ben pek aktif değildim,” dedi ve Çağatay söze karıştı, “Batacağımızı anlayınca işe karışmaya karar verdi,” dedi.

“Tebrikler. Saygın gece klüplerinden biri olduğunuzu okumuştum geçenlerde.” Başarıya takdir gerekirdi.

Çağatay’ın çalan telefonuyla izin isteyip yanlarından ayrılmasıyla, Irmak ile baş başa kalıyorlardı.

Sol elinin üzerindeki tuzu yalayıp küçücük shot bardağını kafasına diktiğinde hareketteki erotizm bile etkilemiyordu Mete’yi. Bir limon dilimini ağzına alıp, seksi denebilecek bir hareketle yerken, kalın ve simsiyah çerçeveli gözlüklerinin ardında parıldayan mavi gözleri Mete’nin gözlerine kilitliydi. “Çağatay sizin lisedeki maceralarınızdan bahsederken çok eğlenirdim.”

Acaba hangi maceralar? Kızları sütyensiz bırakmaları mı? Yoksa liseler arası en çok kızla yatma maceraları mı?

“Hangi maceralarmış onlar?”

Irmak ile konuşmak bir gerçeği haykırıyordu.

Kadında güzellik değil, akıl önemliydi.

Şu an bu çirkin kadını yatağa atıp, başka hiçbir şey düşünemeyecek hâle gelene kadar becermek istiyordu. Bütün sorunları da çözülmüş olurdu ancak bedeni aynı fikri paylaşmıyordu zira hiçbir heyecan hissetmiyordu!

Irmak biraz daha yaklaşıp, “Lisede yattığınız kızlarla ilgili bir skor tuyormuşsunuz, bu doğru mu?” Cürete bak sen!

Mete’nin yüzüne çapkın bir tebessüm yayılırken, “Ne yapacaksın güzelim?” deyip, gözlerindeki kısık bakışlarla baktı karşısındaki kadına.

Yirmili yaşların sonunda, olgun ve tek seferlik ilişkileri normal karşılayan bir kadın tam da bu gece ihtiyacı olan şeydi. Bedeninin, kadının bacakları önünde açıldığında ânı yaşamak isteyeceğinden emindi.

Irmak, boynunu okşuyordu, “Listene… Bir Irmak eklemek istemez misin?” dediğinde.

Kadehini dudaklarına yaklaştırıp, üzerinden karşısındaki kadının hızlanan nefeslerini dinledi, gözlerini gözlerine kilitledi. “Bir önerin mi var?”

Soru karşısındakini daha da heyecanlandırmış gibiydi. “Benimle odama gelmek ister misin?”

Hayatı, ondan önce böyleydi… Uğraşmasına gerek bile kalmıyordu ihtiyacını karşılamak için. Elindeki bardağı, masaya çarparak kalktı. Kadının incecik kolunu ellerinin arasına alıp, “Yolu göster!” derken, kadının gözlerindeki ışıltıda verdiği vaatler, Mete’yi ondan uzaklaştıracak değerdeydi.

Onu unutacaktı!

Asma kata çıkan asansöre bindiklerinde kadının kolları boynuna dolanmış, dudakları boynunu yalıyordu. İşini iyi bilen dudaklar, çenesi ve boynu arasında ateşten sıcak, ıslak öpücükler bırakıyor, bedenini uyarmak istercesine kasıklarına bastırıyordu. Asansör bir odaya açıldı ve kontrol bitti.

Kadının zaten hazır olan bedenini bekletmeye hiç niyeti yoktu. Masasının üzerine belinden tutarak oturttu, genç kadını. Sert bir hareketle ayırdığı bacaklarının arasına yerleşirken, sağ eliyle kadının önüne düşen saç tutamlarını geri çekti.

Çektiği an o sarı kurdele, bitiriyordu yapmak istediği her şeyi aklında. Lanet saten parçasını ne demeye takmıştı ki bileğine?

Kader bir oyun oynuyor gibiydi Mete’ye.

Başını genç kadının başına yasladı, “Gitmem gerek,” diye fısıldadı.

Irmak elini şefkatle Mete’nin yanağına yerleştirdi. “Onu unutmaya mı çalışıyorsun?”

Bilmeyen yoktu onu…

“Evet.” Tek kelime yetiyordu. O kelimenin ağzından acıyla dökülmesi de o yeterliliğe bir dereceydi belki de.

Ona git! Ne yapmak istiyorsan yap. Sonra daha net düşünebileceksin,” dedi bilen kadın.

Ona gitmekten başka şansım yok ki zaten,” dedi az daha içine gireceği kadının bedeninden uzaklaşırken…

Yirmi beş dakika sonra

İçeriden gelen şarkıyı duyabiliyordu. Yine içinde, kader oyunları dönüyordu. Başka bir açıklaması yoktu.

*

“Razıyım senden gelen her şeye
Razıyım aşkın ile ölmeye
Senle geçen bir günümü
Değişmem senden sonra can vermeye.”

Şarkı ikinci tekrara girdiği hâlde, Melek hâlâ dinliyordu. Orhan baba sanki Melek’in bu derbeder hâlini görmüş yıllar öncesinden, derman niyetine bu şarkıyı yazmıştı. Melek, Mete’den gelen her şeye razıydı.

Ne olursa olsun.

Bulaşık makinesini çalıştırmak için düğmesine bastığı an, eşzamanlı kapı zili çalıyordu. Yıldırım’ın geri gelmiş olma olasılığıyla koşarak odasına gidip uzun bir elbise geçiriyordu üzerine giydiği küçücük şortu kapayacak.

Kapıyı açtığı an gördüğüne inanamıyordu, “Hayal mi?” diye fısıldarken. Karşısındakinin çapkın tebessümü yüzüne yayılırken elini uzattı, son anda geri çekti. “Gerçek misin?” diye fısıldarken ellerini dudaklarına kapıyordu, Melek.

“Beni içeri almayacak mısın, güzelim?”

Sesi kadife kumaş gibi yumuşacıktı… Kulaklarından çıkmamasının nedeni muhteşem bir ahengi olması mıydı?

Yoksa o sesin sahibine olan aşkı mıydı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir