Candan Öte ~ 43 | Bela

“Kardeşim… O geldi,” dedi, Fuat kulağına yaklaşıp.

O an kalbine giden damarlardaki kanın akışı değişti. Akciğerleri oksijen çekip karbondioksit vermeyi kısa bir an iki katı bir hıza ulaştırdı. Beynindeki hücreler bu haberi duyduğunda, mevcut varlıklarına binlercesini ekledi. Ve midesi… Hissettiği heyecanla tepetaklak oldu.

Arkasını döndü ve uzun zaman sonra hissettiği huzura şükretti. Huzur; Melek’in varlığıydı. Onun o dupduru güzelliğinde, tertemiz gülüşünde, varlığıyla etrafına yaydığı sevgideydi.

Kırk üç gün önce hayatı içinden söküp gitmişti bu kadın küçücük bir kafede, masada Mete’yi bırakıp. Seksen beş gün önce de bir umut vermişti gönlüne evliliğe dair. Şimdi yanında Cengiz ile zarif adımlarla merdivenlerden inerken, Mete de adım adım genç kıza yaklaşıyordu.

Son basamağa adımını atmadan, Mete elini uzattı.

İçinde kopan fırtına hareketine etki etmedi, elini titretmedi ya da, “Hoş geldin,” derken sesini boğmadı. Eline uzanan soğuk parmaklar, heyecandan mı yoksa soğuk hava nedeniyle mi bu kadar üşümüştü, bilemedi. “Hoş bulduk.” Efsun yayan sesine kırk üç gündür hasretti Mete.

Elini dudaklarına götürüp bir öpücük kondurduğunda, gözlerini hüzünle bakan yemyeşil gözlerden ayırmıyordu. Bir de o öpücüğü parmaklarında hissettiği an değişen nefesleriyle kızaran yanakları vardı kalbini o titreyişle kavuran.

Tekrar tekrar öpmek istediği hâlde öpmedi. Bunun yerine elinin içine alıp Cengiz’e çevirdi bakışlarını. “Hoş geldin, Cengiz.” Boştaki elini uzatarak gencin elini sıktığında parmaklarının arasında Melek’in soğuk teni vardı.

“Hoş bulduk, Mete Bey,” dedi, ardından Melek’e döndü. “Kuzum. Bahane göstererek mi ayrılmalıyım? Yoksa sizi yalnız bırakmak için uzaklaştığımın hesabını sonra mı soracaksın?”

Melek cevap vermek yerine Cengiz’e kınayan bir ifadeyle bakmakla yetindi.

“Endişelenme, Cengiz. Yokluğunda hanımefendiyle ilgilenirim.” Melek’in buz gibi elini, elinin içine aldı kolunun üzerine yerleştirdi. “Üşüdün mü?” Sesinin en nahif tonuyla hitâp ederken, Melek’in nefes alışverişlerine kilitliydi.

“Üşümedim… Yani… Geçer birazdan.”

‘Senin o heyecanına kurban olsun bu adam.’

İçinden geçene mukabil, Melek’e sımsıkı sarılıp bir daha bırakmak istemiyordu. Hatta daha da fenâsı vardı! Melek hazır kendi ayaklarıyla gelmişken onu bir an önce buradan çıkarmalı, yalnız kalacakları bir yere gidene kadar da kollarının arasına hapsetmeliydi.

Protokole doğru sakin adımlarla ilerledikleri sırada, şeref konuğunu karşılamak, onunla tanışmak isteyenlerle çevrelendiler bir anda. Mete, gözlerini üzerinden alamıyordu, karşısındakileri büyülerken Melek. Dedesinin okul arkadaşı, babasının her konuda destekçisi olmuş Bahri ile Türk ekonomisine katkı sağlayacak fikir alışverişinde bulunurken, Bahri’nin şakayla karışık iş teklifiyle gülümsedi Melek.

gülümsediğinde, hayatından acının silindiğini bir kez daha gördü. Toprağa düşen ilk kar tanesi gibi temizliyor kötü ne varsa. O yanında değilse Mete acı çekiyor, yanında değilse Mete’de iyilik de kalmıyordu. Bu güzelliğin gerçek olduğuna gören gözleri hayret ve şükrü aynı anda yapıyordu.

Salondaki her konukla tanışıp, selamlaştığında Melek, Mete’nin refakatinde yuvarlak masada yan yana oturacakları sandalyeye yerleşti zarafetle. O yerleşene kadar sandalyesini tutmak, bedeninin kıvrılışını seyretmek hasretiyle kavrulan bedenine mânen içtiği şerbetti.

Çocuklar için yapılan her bağışla dudaklarındaki tebessüm derinlik kazanırken, onu bir ömür sadece seyretmeye bile razıydı Mete. Bir ara başını çevirdi, Mete ile göz göze geldi. Mete ne kadar utanmıyorsa ona nazar ederken yakalanmaktan, o alt dudağını bembeyaz dişleri arasına alıp başını kucağına eğecek kadar büyük bir utancı yaşıyordu.

Hâlâ nasıl utanabiliyordu Mete’den?

Bağışlar toplandıktan sonra kısa bir teşekkür konuşması yaptığında, Mete’yi kendine daha fazla bağlandığından habersizdi Melek. Saf bir samimiyetle, içinden geldiği gibi konuşuyordu, candan öte sevdiği. Bir konuşma metni hazırlamamıştı. Böyle bir konuşma daveti beklemediği de her hâlinden belliydi.

Ama o fıtratındaki zarafetle üstesinden geldi.

Zarafet ve şefkat.

Şimdi çalan müzikle gecenin dans açılışını, Mete ve Melek’ten bekleyen kalabalığın sabırsızlığını dindirmek adına yerinden zarif denebilecek bir tavırla kalktı, Melek’in elini elinin içine alıp, “Dans edebilir miyiz?” diye sordu.

“Tabii,” dedi buz gibi elini, Mete’nin elinin içine bırakırken. Sahneye çıktıkları an salondaki fazla ışık kısılmış, romantizmin en tatlı hâli orkestradan dökülmeye başlamıştı. Elini Melek’in beline yerleştirip, o incecik bedeni kendi bedenine yaklaştırırken hareketleri kontrollü olsa da her an dizleri üzerine çökebilecek bir çaresizdi iradesi kollarının arasındaki güzelle titreyen. Onun çıplak teni her gece rüyalarını uyanmak istemeyeceği şekilde aydınlatırken, şimdi elinin altındaydı.

Tıpkı hatırladığı gibi; pürüzsüz ve muhteşemdi.

Melek’in çekingen eli omzunu bulduğunda, sol eli Melek’in sağ elini kavradı. Tatlı bir ritimle dönmeye başladıklarında kırk üç gündür nefes almadığını hissetti Mete. Başını Melek’in saçlarına yaklaştırdı. Burnu o ipeksi alna değdiğinde içine derin bir nefes Melek çekti. İçine aldığı hayattı o tenden. Hayatıydı.

Başını geri çekip, Melek’in kapalı gözlerinde yaşadı huzuru.

“Meleğim…”

“Efendim.” Yavaşça açtı gözlerini.

“Çok özledim seni.” Yemyeşil gözlerine kilitlendiğinde, o gözlerin bakışından bir saniye olsun mahrum kalmak istemiyordu, Mete.

“Öyle mi?” Yüzünde mesafeli bir gülümseme vardı, Melek’in hüzünle bakan yeşil gözlere tezat.

“Sen beni… özlemedin sanırım?”

“Özlemeye pek fırsat olmadı, Mete Ardahan. Gazete ve dergilerdeki haberlerini takip ettim. Ne kadar renkli bir hayatın var.” Konuştukça bir sitem hâkim oldu ses tonuna.

Çapkın bir tebessüm yayıldı yüzüne. “Kıskandın mı, Melek Ar…” Kasıtlı olarak Ardahan diyecekmiş gibi bırakıp, “Yakut?” diyerek seyretti, Melek’in tepkisini.

Gözleri hissettiği öfkeyle koyulaşırken, dudaklarına alaycı bir tebessüm yerleştirdi. “Seni kıskanmak ne haddime! Ben kimim ki?”

Mete, Melek’in canının yandığını gözlerinde gördü. Acıtan kelimelerini önemsemeye ise hiç niyeti yoktu. “Benim hayatımsın.” İki kelimeyle özetini çıkardığında kendisi için ne ifade ettiğinin, gözlerinde titreşen yaşlar olduğuna yemin edebilirdi genç kızın.

“O kadına neden dokundun?”

Gazetecilerin çektiği fotoğraflar, ardı ardına şimşek misali çakan flaşlarla loş ışığın hâkim olduğu romantizme saldırıyordu Melek ve Mete acıları döktükleri sırada

Ancak iki gencin de umurunda değildi. Mete, Melek’in kulağına yaklaşıp fısıldarken, dudaklarıyla hayallerinden çıkmayan tende vuslata ermek istiyordu artık. “Senin için.”

Mete’nin yakınlığı, tenine değen nefesi Melek’i alt üst ettiğinde geri çekilip aralık dudaklarını seyre daldı Mete. Neden sonra kendini toparladı, zoraki bir gülümseme yayıldı Melek’in titreyen dudaklarına. Öpmek için yanıp tutuştuğu dudaklara. “Benim için demek! Anlamama yardım eder misin? Eski sevgiline dokunman nasıl benim için olabiliyor?”

Acının hüzün kattığı o melek sesine de hayrandı. “O eski bir arkadaş, başka bir şey değil. O gün, o masada beni bıraktığında bana geri geleceğin an için devam ettim hayata. Şimdi seni bana getiren, sadece hissedebileceğin kıskanmaya sarılan beni; “Neden o kadına dokundun?” diyerek sorguluyorsun…”

Durdu. Melek’in vücudunu daha fazla yaklaştırdı kendi bedenine. Uygunsuzdu belki ama umrunda değildi. “Seni bana getireceğini bildiğim her şey, her yol! Kusura bakma fakat mübahtı! Anlatabildim mi?”

“Anlatabildin.” Başka bir şey söylemedi ama bu yakınlıktan uzaklaşmaya da çalışmadı.

Onun o derin nefesler alırken kabaran göğsü, Mete’nin içinde kırk üç gündür hasret çeken âşığa şehvet işkencesi olsa da sabırlı ve kendinden emin tavrını bozmadı.

Bir Parça Aşk, hâyırlı olsun.” Amacı konuyu değiştirmek değil, isme vurgu yapmaktı.

“Teşekkür ederim.”

“Meleğim…” dedi müzik sona erdi. Müsait bir yere geçip konuşmayı teklif edecekken biten müzikle bu teklifini geciktirmek zorunda kaldı Mete. Alkışlar başladığında kısa bir mola aldı, hem dans edenler, hem de orkestra.

“Ben, izninle lavaboya gideceğim.” Dans etmeksizin birbirini seyreden bu iki gencin üzerindeydi istisnasız bütün gözler.

Kollarının arasından çıktığında Mete’nin yokluğu yaşamayı reddeden kalbi izin vermedi bu gidişe. “Sana eşlik edeyim.” Peşinden gitmek isterken, Melek zarif bir hareketle Mete’yi durdurup, “Gerek yok! Birazdan yanında olurum,” dedi.

Melek kıskanmakla kalmamıştı. Kahrolmuştu. Şimdi uzaklaşırken, omzunun üzerinden son bir kez baktı ve gözden kayboldu. O, Mete’ye olan aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bunu o kırgın gözlerinden; “O kadına neden dokundun?” diyen acı dolu ses tonundan büyük bir huzur hissederek anladı Mete…

Melek’in gidişiyle saydığı dakikalar, altıyı bulduğunda hissettiği yokluk yanına doğru zarif adımlarla yaklaşan kadını gördüğünde şaşkınlığa dönüştü.

*

Beş dakikadır kendini bir tuvalet kabinine kapamış, klozetin üzerine oturup dirseklerini dizlerinin üzerine yerleştirmiş düşünüyordu. Onun o bal rengi gözlerini görüp, kusursuz güzellikteki yüzüne bakıp nasıl kırgın kalacaktı? Üstelik onu, yanındayken mutlu edemeyeceğine inanıp o mutluluğu başkalarıyla yaşama şansı vermek için terk ettikten sonra.

Çırağan Sarayı’nın tuvaletinde bir itiraf geçti Melek’in içinden.

Ondan zaman isteseydi… Belki de…

Derin bir nefes alıp çıkmaya karar verdiğinde eli kapı koluna uzandı. O an tuvaleti kullanmaya gelen kişilerin sesiyle kabinden çıkışını geciktirirken neden böyle yaptığına dair hiçbir fikri yoktu. Kadınlar gidecek, Melek de rahatlığın içine yayılmasına izin vererek, Mete’nin yanına dönecekti. Onun gözlerinde gördüğü aşksa… En azından ayrı kaldıkları zamanda neler olduğunu belki kendi ağzıyla anlatmak isterdi.

İlk tanıştıklarında ne dediğini hatırlıyordu. “Ne olursa olsun, benden duymadığın hiçbir şeye inanma!”

Kadınların kısık sesle başladıkları dedikodu, Melek’te tuhaf bir his uyandırdı. Onları dinlemek istemese de sırf kabinde kaldığı için başka şansı da kalmadı. Tam kapıyı açacakken, “Bence Melek Yakut, Lucy Whitfield’i gördüğü için kaçtı. Baksana! Kadın salondan içeri adımını attığı an küçük fare ortalıktan yok oldu.”

“Küçük fare ney lan!” Konuşan, ağzıyla hezeyan kusanın lafını bölerek ikinci kadın konuşmaya başladı. “Eh! Onun gibi sıradan bir kızın, kâinat güzeli karşısında ne şansı olabilir? Kaçarak en akıllıca olanı yaptı!”

Melek, olayları anlamaya çalışıyordu. Balo salonunda… Lucy Whitfield mi vardı? Onun burada işi neydi?

“Ah Tanrım! Aptalın teki! Bunun peşinden mi koşmuş Mete Ardahan? Bence benim güzelliğim o kızı ikiye katlar. Cadı, büyü mü yapmış ne yapmışsa adamın gözünü boyamış işte! Bizi göremiyor. Aslında büyünün etkisi geçmiş olabilir. Şimdi Lucy Whitfield’den başka kimseyi görmüyor.” Sözün sonunda iki kadın senkronize sayılabilecek bir uyumla kahkaha attı.

Melek, “Daha ne kadar rezil olabilirim?” fısıltısıyla kullanmadığı tuvaletin sifonunu çekti, açtı bulunduğu kabinin kapısını.

İki arkadaş, mermer lavabo tezgâhından uzak durarak altın varaklı aynada makyajlarını  tazeliyorlardı. Dedikodunun en iğrenç tonunu yakaladıklarındaysa karşılarında görmeyi bekledikleri en son kişi herhâlde Melek Yakut’tu. Yüzlerinin ifadesine bakınca, bundan başka bir sonuç çıkmıyordu.

Vakarın hâkim olduğu bir tavırla ellerini yıkayarak göz ucuyla iki kadını süzdükten sonra bir de tebessüm ekledi dudaklarına. Ellerini kuruladığı peçeteyi çöpe atarken şaşkın bakışların kendi üzerinde olduğunun son derece farkında olarak döndü. Önce bir kadına sonra diğerine baktı. Bir adımla yanlarına yaklaşıp, “Benim adıma kurulmuş vakfın, bu muhteşem açılışında, size iyi eğlenceler hanımlar!” dedi. Zarif bir hareketle selam verip çıktığında, dedikodularıyla bir insanın ne hissedeceğini düşünmeyen iki eblehten uzaklaştı.

Tuvaletin altın ışıltılar yayan kapısı kapandığı an titremeyi bütün vücudunda hissetti. Ona müsavi çantasında da telefonu titredi.

“Yıldırım?” Sesi boğuktu Melek’in. Ağlamak istemeyip, gözyaşlarıyla verdiği savaşın en zor ânını yaşıyordu. Çırağan Sarayı’nda mermer döşeli zeminde ilerlerken titreyen dizlerinin ayakta durmaya verdiği isyanla, olduğu yere çökmemeye çalışıyordu.

“Küçüğüm. Ne oldu?” İlk sözü endişe dolu bir ses tonuyla bu üç kelimeydi Yıldırım’ın.

Derin bir nefes alıp, “Kendimi… iyi hissetmiyorum. Vakfın açılışı için davete geldim… Ah… Yıldırım… Mecalim… yok konuşmaya. Sonra…”

“Sakın kapama! Hemen seni almaya geleceğim! Beş dakika sonra ana giriş kapısının önünde olacağım. Anladın mı?”

Bu geceden kurtuluşu, Yıldırım’dı belli ki.

“T… Tamam.” Yanından geçen garsonun servis tepsisi üzerinde duran kadehleri gördüğünde, “Bir kadeh alabilir miyim?” diye fısıldadı.

Garson yanına yaklaşıp bir reveransla eğildi, “Tabii, lütfen buyurun!” diyerek uzattı genç kıza doğru kadeh kadeh günahı…

Aldığı şampanya kadehini, nefes almadan başına diktiğinde, nispeten titremesinin geçtiğini fark etti, Melek. Utanmasa, Besmele çekerek içecekti haramı. Boş kadehi geri bırakıp dolu bir kadeh daha aldığında onu da tek nefeste içti. Sükûnet bütün bedenine yayıldı günahın vesilesiyle.

“Teşekkür ederim.” Sesinde ne bir titreme vardı ne de fısıldamasını gerektirecek bir burukluk. İlk kez içtiği içkinin müspet tesiri, girdiği günahı kısa bir anda olsa unutturdu Melek’e.

Zarif adımlarla yaklaştı, sırtı kendisine dönük Mete’nin yanına. Karşısında duran kızıl saçlı manken, resimlerinden daha güzeldi.

Ve o iki dedikoducu fesat, haklıydı.

Lucy Whitfield buradaydı!

Melek’in geldiğini gördüğü an Mete bakışlarını, genç kızın üzerinde sabitledi. Bir grup insan etraflarında olduğu hâlde, Mete ve kâinat güzelini çevrelemişler tatlı bir muhabbet içine girmişlerdi.

Mete’nin eli izin beklemeden uzandı, Melek’in beline ve yanına çekti. “İyi misin?” Soruyu sorarken, başını bonuna yaklaştırıp dudaklarını kulağına sürtmekten çekinmedi.

Melek’in o an hissettiği tek şey; Mete’nin kendisiyle oynadığı oyundu. Başka bir şey değil!

“Elini üzerimden çek! Birazdan burayı terkedeceğim. Sana eski arkadaşınla mutluluklar diliyorum.” Yüzünde mesafeli bir gülümseme, gözlerinde olabilecek en soğuk bakışlar vardı Melek’in. Bedenindeyse alkolün cesareti…

Bir ses duydu tam yanlarında, “Merhaba,” diyen. Dönüp baktığında elini uzatan kâinat güzeli kendini tanıtıyordu ağır aksanıyla. “Ben Lucy Whitfield. Siz Melek olmalısınız. Mete’nin Melek’i… Sizden o kadar çok söz etti..”

Melek, karşısında konuşan bir böcek, uzanan el ise bir dal parçasıymış gibi göz ucuyla bakıp, içinden hissettiklerine zıt bir samimiyetle karşılık verdi. “Merhaba!” Nazik ama kısa süreli bir el sıkışmasından sonra gruptakilere hitaben, “Müsaadenizle,” dedi. “Herkese iyi geceler!”

Bu kısa vedalaşmanın ardından elindeki portföy çantadan telefonunu çıkarıp gidişini, Cengiz’e haber verdi. Ona ayıp olacaktı ama şu an bekleyecek dermanı yoktu! Mete’nin yüzüne bir kez olsun bakmadı fakat belinin üzerinde kasılan parmakları hissedebiliyordu. Rezalet çıkmasından endişe etmese hissettiği öfkeyle o eli iterdi ancak sabretti.

“Bırak beni!”

“Neden gidiyorsun?” Ses tonunda öfke vardı.

Durdu… Gözlerine baktı yârinin. Ne olursa olsun. Ona ne kadar öfkeli olursa olsun. Bu adam daima onun yâri olacaktı. O gözlerde acı vardı. Bal rengi ışıltılar yoktu. Hüzün vardı. Hem de en derinden.

Melek’te ise boyunu geçen bir kırgınlık. “Bana ilk tanıştığımızda; “Benden duymadığın hiçbir şeye inanma!” demiştin. Senden duymak istiyorum… 22 Mayıs gecesi… Bu kadının koynunda mıydın?”

“Geçmişi mi öğrenmek istiyorsun?”

Acı, Mete’nin ses tonundaydı.

“Hayır! Şimdiyi. O gece onunla mıydın?”

Ve Melek’in.

“Evet.”

Gözlerini yumduğu an Melek, farkında olmadığı gözyaşları akmaya başladı yanaklarından damla damla. “Onunla olan geçmişin de mi engel olamadı o kadına tekrar dokunurken?”

Mete’nin elleri bileklerini kavrayıp, bedenini kilitlerken gözlerinde bir genç kızı tam kalbinden vuran yaşların pırıltısı vardı. “Sensiz nefes aldım mı sanıyorsun? Sen gittikten sonra… ben ölüydüm. Kırk üç gün sonra bu akşam yaşadığımı, nefes aldığımı hissettim. Sen kollarımdayken.”

Mete’nin kolları arasından kurtulmaya çalışırken, “Ben yaşadım mı? Yaşıyor muyum? Mutlu muyum yanımda sen yokken? Değilim! Ama gidip teselli aramıyorum kendime. Bırak beni!” dedi hasretiyle yanıp tutuştuğu kollardan uzaklaştı. Koşarak vestiyerden pelerinini aldı. Üzerine bırakılan pelerini tutarken yardım eden kişiye teşekkür bile etmedi.

Ardından geldiğini duysa da dönüp bakmadı. Mermer merdivenlere serili kırmızı halıyı ayağındaki stillettonun yorgunluğuyla koşarak inerken tek isteği, bir an önce bu saraydan kaçıp gitmekti… Kapısı Melek dışarı çıktığı an ciddi bir adam tarafından açılan arabaya doğru hızlı adımlarla yürürken, “Yine gitme!” dediğini duydu Mete’nin. Omzunun üzerinden baktı, devam etti yürüyüşüne. Yıldırım arabadan çıktığı an Mete’nin, “Ona mı gidiyorsun?” dediğini duydu.

Arabayla arasında beş adım vardı. Yüzünü tamamen Mete’ye döndü. “Ona gitmiyorum. Eski bir arkadaşa gidiyorum,” dedi ve dönüp arabaya attı kendini.

Yıldırım’ın kalbi üzerine başını yaslayıp, pelerininin başlığını bütün yüzünü örtecek şekilde kapadığında, ağlamanın en derin hüznüne bıraktı kendini.

*

“Ona gitmiyorum. Eski bir arkadaşa gidiyorum.”

Eski bir arkadaş.

Felç geçirmiş olabilirdi.

Belki de şok.

Kıpırdayamamasında ki en önemli unsur neydi?

Yaşadığı her neyse hareket etmesine imkân vermedi.

Fuat’ın, yanına geldiğinin farkındaydı. Elini omuzuna koyduğunun da farkındaydı.

“Neler oluyor?” dediğinin de farkındaydı.

Ama cevap veremedi.

“Mete! Kendine gel!”

Bu sözler Fuat’ın ağzından çıktığı an kardeşinin endişe dolu bakışlarına çevirdi kendi karanlık bakışlarını.

“Kesinlikle! Cevat!” diye seslendi. Cevat’ın uzakta olmadığından emin bir tavırla.

Cevat yanına gelip, başını eğdiğinde ölüm soğukluğu dile geldi kelimeleriyle, “Arabayı hazırla!”

“Emredersiniz!” Cevat emre itaat edip uzaklaşırken, Fuat soran gözlerle Mete’ye bakıyordu. “Ne yapmayı düşünüyorsan vazgeç!”

“İçeri git! Çok acil bir durum olduğunu ve herkesten özür dilediğimi ilet.”

“Hayır! Şimdi sakinleşeceksin ve beraber davete döneceğiz!” Mete’nin koluna elini yerleştirdiğinde geri götürmeye çalışıyordu.

“Bırak! O orospu çocuğunu öldüreceğim!” Kolunu silkip, Fuat’ın tuşundan kendini kurtardı.

Fuat derin bir nefes aldığında ifadesi bezgindi. “Mete! Sonra ne olacak?”

“Sonrası umurumda değil! Gidip alacağım onu, gerekirse kilitleyeceğim ama bir daha gitmesine izin vermeyeceğim!”

Ağzından çıkanlar kulağına ulaşırken bile hastalıklı bir öfkede olduğunun farkındaydı. Ama umrunda değildi.

“Sakin olmazsan ben seni kilit altına alacağım! Kızın kalbi kırıldı, anlamıyor musun? Röportaj, gazete, yetmedi Lucy içeride! Ne bekliyorsun?”

“YETER!” Bağırmadı Mete. İçinde ne kadar bastırılmış haykırışları varsa serbest bıraktı yalnızca. Dizlerinin üzerinde yere çökerken sırtında dünyanın değil, bütün kâinatın yükü var gibiydi.

Fuat, kardeşini kollarından tuttu, ayağa kaldırdı. “Bu da geçecek. Delice bir şey yapmadan önce düşün. Hadi! İçeri geçelim…”

Mete, dayanacak gücünün kalmadığını hissediyordu. Cevat arabayı getirirken Fuat’ın başıyla işaret ettiğinin farkındaydı Mete. Melek’in gidişiyle yıkılmıştı içinde umuda dair ne varsa. “Ona gitmiyorum. Eski bir arkadaşa gidiyorum..” sözü içinde döndükçe daha büyük bir öfke yayıldı bütün vücuduna.

Mete, o gece kimseyi öldürmedi ya da sevdiği kadını kilit altına almak için, kolundan tutup peşinden gelmesi için zorlamadı. Etrafındaki insanlarla seviyeli bir muhabbet sürdürürken yüzünde hiçbir samimiyeti olmayan soğuk bir ifade vardı.

“Mete… Çok üzgünüm..” Lucy’nin hüzün dolu ses tonunu duyduğunda yavaşça çevirdi başını genç kadına.

Uzansa, kendini bekleyen dudakları öpebilirdi. Ama o bir adım geri çekilip, “Üzülme, tatlım. Her şey düzelecek,” demeyi tercih etti.

“Ben sadece onu merak edip, tanışmak istemiştim. Lütfen! Ne yapabilirim, söyle. Bir şeyler..” Çektiği vicdan azabı gözlerinin buğusunda gizliydi, Lucy’nin.

“Şii… Sakin ol.” Kendisinin asla bulamayacağı teselliyi, Melek’in nefretle baktığı, deli gibi kıskandığı kadına gösterdi.

Melek’in kıskandığı.

Melek, Mete’yi kıskanmakla kalmamıştı.

Aynen istediği gibi.

Melek… Çıldırmıştı.

*

“Şiii… Kalkmaya çalışma sen.”

“Emretme bana!”

Yıldırım’ın fazlasına izin vermediği yüz kaslarında hafif bir tebessüm oluştu. “Affedersiniz, küçük hanım. Lütfen, siz zahmet etmeyin. Pelerininize sıkı sarılırsanız iyi olur. Tekne soğuk olabilir.”

Melek, başını adamın göğsünden kaldırıp yüzünü inceledi. “Ne teknesi?”

“Küçüğüm. Seni kaçırmıyorum. Merak etme. Benim evime geldik.”

Şu an kaçırılmayı tercih ederdi herhâlde. Zihni karmakarışık olsa da şunu anlayabiliyordu: Yıldırım’ın evi!

“Evin bir tekne mi?”

Arabadan çıktı Melek’in elini, elleri arasına aldı. “Evim bir tekne, küçüğüm.”

Melek, pelerininin önünü sıkı sıkı tutarken denizin sert rüzgarına karşı kendini koruma derdindeydi. Bir marinede, dünyanın bilinen en pahalı tekneleri arasında ahşap iskelede Yıldırım’ın yanında duruyordu. Hıçkırıkların can sıkıcı ritmi hariç, olabilecek en sakin ânını yaşıyor olabilirdi, Melek.

Ve bir teknenin yanına yaklaştılar.

İki kadeh şampanyadan sarhoş olmuştu belki de. Hâlâ Çırağan’ı seyrediyor da olabilirdi. “Sen buna tekne dersen, teknesi olan fâniler ne diyorlar? Hiç israf korkunuz yok değil mi? Dünyada onca insan açlık sınırında yaşıyor ama… Neyse. Zenginleri sevmediğime karar verdim…” Kollarını birleştirdi pelerininin içinde.

“Melek Yakut. O sevmediğiniz zenginlerdensiniz, hatırlatırım.” Yüzünde eğlenen bir ifade vardı, Yıldırım’ın.

Melek, pelerinin başlığını yüzünden uzaklaştırmak ve adamın kibirli ifadesine bakabilmek için elini dışarı çıkardığında başlığı geriye doğru itti. “Ben asla zengin olmayacağım! O parayı da en kısa sürede dağıtacağım.”

Yıldırım, cevap vermek yerine Melek’i sıcacık bir havaya sahip iç salona götürdü sakin sakin çıktığı merdivenlerin ardından. Gri ve siyahın hâkim olduğu dekorasyon soğuk bir hava verse de ortama, şömineden yayılan ısı üşüme hissi bırakmadı bedeninde.

Geniş bir kanepeye oturmasını işaret ederken, “Çok üşüdün. Sana konyak dolduracağım ve itiraz etmeden içeceksin!” dedi.

“Hayır!”

Yıldırım, bir elini kenepenin koluna diğer elini Melek’in yanağına yerleştirdiğinde üzerine eğildi. “Her şeye itiraz ediyorsun, küçüğüm! İçeceksin ve ısınacaksın. Sonra da yemek yiyeceksin.”

“Konyak içmeyeceğim! Günaha gireceksem, hiç değilse tadı güzel bir şey içmek istiyorum!”

Yıldırım, gözlerinin kenarlarında küçücük kırışıklıklara neden olan gülümsemesinin yüzüne yayılmasına izin verirken, “Konyak seni daha çabuk ısıtmak içindi. Sen sarhoş olmak mı istiyorsun?” diye sordu.

Melek’in aklına, Lucy’nin o kusursuz güzelliği ve aksanlı İngilizcesinden dökülen muhteşem ses tonu düştüğü an, “Evet!” diye yanıtladı.

“Gel…” dedi, Melek’in elini yine elleri arasına aldı. Salonun dışında, sağda duran ilk kapıdan içeri bir antreye girdiklerinde, şık bir dresuarın üzerine asılı, gümüş renginde çerçevesi olan aynada kendini gördü Melek. Saçları biraz dağılmış, elbisesi yer yer kırışmıştı. Ama aynaya uzun uzun bakmak istemeyip yanından hızla uzaklaşmasının nedeni bunlar değildi. Nedeni; kendi gözlerinde gördüğü acıma ifadesiydi…

Melek kendine acıyordu…

Birkaç merdiven indikten sonra zarif bir halının zemini kapladığı holden geçtiler. Sonra birkaç merdivenle yine yukarı çıkıp bir odaya girdiler. “Önce şu elbiseden kurtul. Her ne kadar, o tapılası vücudunun kusursuz güzelliğini ortaya çıkarsa da daha sıcak olman gerekiyor.” Bir eşofman çıkardı, bir tişört ve kapüşonu olan bir hırka. “Bunları giy. Seni bekliyorum,” dedi, Melek’in bir şey söylemesine fırsat vermeden çıktı.

“İyi de! Ben bakalım bu muhteşem elbiseden kurtulmak istiyor muyum? Yaşlı adam! Bana fikrimi sormayı unuttu,” diye söylenirken boynundan pelerin bağını çözdü. Elbise değil ama o ayakkabılardan kesinlikle kurtulmak istiyordu. “Sarhoş olabilir miyim?” Bu gerçeği umursamıyordu ancak, Yıldırım’ın neden aradığını umursuyor ve merak ediyordu. “Bu adam beni mi izliyor?”

“Söylenip durma ve acele et lütfen.” Sesi kapının dışından gelse de netti. Öyle ki eğlenen bir ifade vardı tınısında.

“Duyduysan cevap ver, ihtiyar! Sen beni mi izliyorsun?”

“Görüşmediğimiz zamanlarda, çok kırıcı olmuşsun küçüğüm.”

“Falakaya mı çekeceksin?” Bu arada hırkasını giymiş fermuarını çekiyordu. “Hani eski çağlardan kalma bir ceza yöntemi ya! Hani senin kadar eski ya…” Gülümsedi. İçinde bulunduğu bu karma karışık ruh hâli ve gözyaşları gözünün kenarında titreşirken, o kendi esprisine nereden geldiğini anlayamadığı bir neşeyle gülümsedi. Odanın kapısını açtığında o tebessüm vardı dudaklarında.

Yıldırım ise omuzunu pervaza yaslamış, yüzünde duyduklarından alınmaktan ziyade mutlu olmuş bir ifade vardı. “Neredeyse gülebilirsin, yaşlı adam,” derken gözlerini simsiyah gözlerden bir an olsun ayırmadı.

“Neredeyse… Hadi!”

Yıldırım önde Melek arkada peşi sıra ilerledi. Mutfağa girdiklerinde istemeden aynı üzüntüyü yaşadı yine. Baştan sona baktığı her yerde israf vardı. Ellerini beline dayadığında, tezgâhın altından wohk çıkaran Yıldırım’ı seyrediyordu.

Yıldırım, elindeki wohk tavayı ocağın üzerine yerleştirdi, gömleğinin kol düğmelerini açıp dirseklerine kadar kıvırdı. Yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. “Bakışlarında kınama var. Yanılıyor muyum?”

Melek paçalarını kıvırdı. “Mümkün oldukça.”

“Ayakların çıplak?”

“Evet?”

“Gel, otur buraya!” dedi, Melek’i kaldırıp tezgâhın üzerine oturttu. Sakin hâline geri dönüp sebze doğramaya başladı yeniden. Soğan, kırmızı ve yeşil biber, ince uzun doğradığı tavuk. Sebzeler sotelendikçe enfes bir koku kapladı mutfağı hem de tasarım harikası davlumbazın o sessiz çekim gücüne rağmen.

“Demek yemek yapmayı biliyorsun. Nasıl öğrendin?”

“Bir çaba harcamadım.” Eli öyle hızlıydı ki. Aynı anda sanki iki kişi çalışıyordu.

“Hep yalnız mı yaşadın?”

“İki döneme ayıralım mı? Çocuk esirgeme kurumu ve sonrası diyerek?”

Melek o an hatırladı onun çocuk esirgeme kurumunda büyüdüğünü. Öykü gibi. Hatta… Ada gibi.

Kısa bir an ara verdi işine Melek’e baktı. “Dalma düşüncelere. Benimle kal,” deyip işine geri döndü. Birkaç çeşit baharat attı pişen yemeğe ve üzerini örttü.

Giydiği kıyafetlere bakarken, “Seni spor kıyafetler giyebilen biri olarak hiç gözümde canlandıramıyorum,” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı. Yemeğini yedikten hemen sonra, sarhoş olmadan hemen önce mutlaka o konuya geri dönecekti.

Yıldırım, tabak ve çatal bıçak çıkarırken, “Tabii ya! Yatarken de takım elbiseyle yatıyorum zaten!” diyordu.

Melek, ellerini yanaklarına yaslayıp, alaycı olmasına çalıştığı ses tonuyla, “Oh-my-God! Sen espri mi yaptın?” diye sordu.

“Ukala!” Bu sözden sonra en azından yüzünde rahatsız olduğunu belirten bir ifade olmalıydı fakat yoktu. Pişen yemeği, iki tabağa paylaştırdığında masaya, bembeyaz suplaların üzerine yerleştirdi. İki kadeh ve koyu kahverengi, üzerinde altın yaldızlı yazıları olan bir şişeyi de masaya yerleştirdiğinde ekmek ve suyun ardından, “Sıra sizde, küçük hanım,” dedi, hiç zorlanmadan Melek’i de kaldırıp masanın kenarında, sandalyeye oturttu.

“Ben yürüyebiliyorum.”

“Ve?”

“Beni kucağına alma!”

“Pekâlâ! Bekle öyleyse.” Hızlıydı gidişi de geri gelişi de. Elinde duran çorap ve terliklerle Melek’in önünde diz çöktü. “Madem küçük hanım yürümek istiyor. O ne derse o!” Önce bir çorabı sonra diğerini giydirdi. Kendi ayağının iki katı çoraplar ve aynı büyüklükte terlikleri giydiğinde, Yıldırım karşısındaki sandalyeye oturdu. “Artık istediğin kadar yürüyebilirsin.”

Gözlerine dolmaya çalışan yaşlara rağmen, çatalı eline alıp yemekten bir lokmayı ağzına koydu. Tadı enfesti. Ayşe gittikten sonra eziyet olan yemek yeme çabalarından sonra şifâ gibiydi. “Bu çok güzel,” derken bir parça ekmek aldı, enfes lezzetin suyuna batırıp ağzına attı. Uzun zaman sonra bu gece Mete‘yi gördü, kalbini bir kez daha kırmasına izin verdi, kahrolmaya yetecek kadar gözyaşı döküp, Yıldırım’ın kollarında ağladı ve şimdi hayatında yediği en güzel tavuk soteyle tekrar yaşadığını hissetmeye başladı.

Yıldırım’ı görmek için başını kaldırdığında, o sağ elini çenesine yaslamış, Melek’i izliyordu.

“Sen neden yemiyorsun?”

“Yemek istemiyorum.”

“Neden?”

“Aç değilim.”

“Ama tabağına yemek koydun?”

Gülümsedi. “Senin için.”

“Neden?”

“O önündeki sana yetmeyecek. Bunu da yemek isteyeceksin. Tava da bırakabilirdik ama sıcaklığı hızını keserdi.” Biraz duraksayıp, “Yeterli mi cevabım?” diye sordu.

“Yeterli.” Tabağı neredeyse bitmişti ve hâlâ aç hissediyordu. Şimdi Ayşe’yi aramalı ve bu mucizevi ânı, onunla paylaşmalıydı. Tabii Yıldırım’ın yanında olduğunu söylemesiyle, Fransa’dan buraya uçup en sonunda bu adamı öldürmesi bir olurdu, o ayrı. Fakat bir gerçek daha vardı ki, Yıldırım’ın önündeki tabağa uzanıp içindekini kendi tabağına boşaltırken dile getirdi. “Beni nasıl bu kadar iyi biliyorsun?”

Yıldırım, kadehine doldurduğu krem-pembe bir renge sahip içecekten bir yudum aldı. “Zor değil.”

Melek için yeterli bir cevap değildi. Ama çok uzun bir süre sonra ilk kez, yediği yemeği isteyerek yiyordu. “Neden?”

“Her soruna cevap vereceğim. Önce yemeğini, iştahın kapanmadan ye… Şöminenin önünde ısınırken sorularını sorarsın.” Hareketleri rahat, ifadesi ilgiliydi.

Uzun zamadır ilk kez yediği yemek mutlu etti, Melek’i. “Eline sağlık. Çok yeteneklisin.”

“Afiyet olsun, öyleyim haklısın…” Yıldırım’ın gülümseyişini seyretmek yerine boş tabakları kaldırdı Melek. Tâ ki, “Ne yapıyorsun?” sorusunu duyana kadar.

“Toparlıyorum?”

“Gerek yok, hâllederler.”

Zengin bir adamın, işini başkalarına yaptırmaya alışık hâlleri.

Daha önce de yaşadığı benzer hâller!

“Yemeğini kendin pişirme nedenin, bundan keyif alman, öyle değil mi?” Elindeki tabakları ona rağmen kaldırıp lavabonun içine koydu. Sudan geçirip makineye yerleştirirken Yıldırım’ın bakışlarını üzerinde hissetti ancak umursamadı. İşini bitirdi, Yıldırım’a döndü.

“İçiniz rahat ettiyse, gidebilir miyiz?”

Sadece başını sallayabildi, Melek.

Teknenin ana bölümünde, döner merdivenden bir üst kata çıktıklarında bembeyaz bir kapı açıldı olabilecek en sıcak mekâna. Melek yavaş yavaş ilerliyordu çıtır çıtır yanan odunların süslediği şömine önüne. Yumuşacık yastığın üzerine otururken ânılar sadece zihnine değil, gözlerine de doluyordu.

Uludağ.

Mete’nin yaptığı yemekler.

Şömine.

Seyreyle Güzel.

Bacaklarını midesindeki yiyecekler izin verdiği nispette bedenine doğru çekip, başını dizlerine yasladı. Damla damla akan gözyaşlarının, dizlerine verdiği ıslaklık rahatsız bile etmedi, Melek’i.

İçinde onun sesinden dinlediği türkü dönüp dururken, şimdi bulundukları hâli düşünmek daha çok yaktı kalbini.

Acı, olabilecek en sert dalgalarını vurdu Melek’in bedenine. Bütün vücudu sarsılıp titrerken, hıçkırıkları serbest kalabilmek için genç kızı içten içe tüketmeye başladı. Bir kutu mendilin yanına konduğunu gördü önce sonra da bir tepsi üzerindeki iki kadeh ve bir şişe.

“Tadını seveceğini umuyorum, küçüğüm,” dedi eline aldığı kadehe, uçuk pembe ile krem rengi arasında, şeffaf sıvıdan döktü, Melek’e uzattı.

Tadından önce kokusuna baktı Melek. Üzüm ve sanki bambaşka aroması olan birkaç meyve daha kokuyordu. Tadına baktığı an, “Bu kesinlikle günah! Çok lezzetli,” dedi. Hem bir vicdan azabı hem de derin bir rahatlama hissetti içtiği her yudumda. “Bazen, beni hâlâ izliyormuşsun hissine kapılıyorum.”

Ciddi bir ifade vardı, Yıldırım’ın yüzünde. “İzliyorum.” Küçük kelime ağzından döküldüğü an kadehinden büyük bir yudum aldı.

Yine sinirlenmeye mecali yoktu, Melek’in. “Nasıl?” diyebildi sadece.

“Ciddiye alma, şakaydı.” Olmadığı belliydi. Melek’in kırgın bakışları sessiz kalmasına izin vermedi. “Seni aradığımda, seni duyunca, seni görmeme gerek yoktu.”

“Benim için kalktın Çırağan’a geldin…”

Bakışları gözlerine kilitliydi cevap verirken. “Elbette.”

Melek’in kaşları istemsizce çatıldı, “Neden?” diye sorarken.

Derin bir nefes aldı Yıldırım. “Çünkü benim için önemlisin.”

Söylediğinin açıklayıcı olacağını düşünüyordu herhâlde. “Önemli?”

“Sana zaafım var, küçüğüm.”

“Neden, kimim ki ben?”

“Benim için önemlisin dedim ya.”

Hissettiği sinir hareketlerine yansırken, şişeyi eline alıp elindeki kadehi başına kadar doldurdu Melek. “Soru sormak istemiyorum ama sorduruyorsun Yıldırım! Neden senin için önemliyim? Ne kadar tanıyorsun ki beni?”

“Bir insanı tanımak için ne kadar zaman gerekiyor? Bir ölçü var mı bu hususta?”

Belki sinirden, belki de içtiğinin etkisiyle kahkaha atmaya başladı, Melek. Beş dakika önce katıla katıla ağlayan ruhu, bu kahkahayı da belli bir olgunlukla karşılıyor gibiydi.

Elindeki kadehi önündeki tepsinin üzerine koyarken boşalan ellerini ağzına kapayarak, kahkahasını bastırmaya çalıştı. Neden sonra o kahkahalar tekrar hıçkırıklara döndüğünde kendini yine Yıldırım’ın kollarında buldu. Başını adamın şefkatli göğsüne yaslamış ağlıyordu.

“Neden, Yıldırım? Neden bu kadar seviyorsun beni?” Hissettiği acı, Yıldırım’ın gösterdiği şefkat, yaşadıkları öylesine derin bir yaraya sebepti ki gözlerinden akan yaş dinmedi.

“Sen sevmeyi unutmuş bir adama umut oldun, küçüğüm. Aşkın en temiz hâlini gösterdin. Bir adamın karşılık beklenmeden nasıl sevilebileceğini öğrettin.”

Akan burnunu kutudan aldığı mendille silip, Yıldırım’ın ciddi bakışlarına dikti gözlerini. “Sen hiç âşık oldun mu?”

Derin ses tonuyla sakin bir ifadeyle cevap verdi, “Olmuştum, küçüğüm.”

“Peki ne oldu aşkına?”

Melek’in saçlarındaki tokaları tek tek çıkarıp,  başına rahatlığı verirken Melek derin bir, “Oh,” çekti. Kıyıpta bozamamıştı saçının muhteşem topuzunu ama işkence gibiydi. Yıldırım, her tokayı tek tek çıkarıp saç derisine masaj yapmaya başladığında hâlâ soruya cevap vermediğini fark etti, Melek. “Cevap verecek misin?”

“Beni değil, parayı seçti.”

Melek yaslandığı yerden kalktı, Yıldırım’ın karşısına geçti yeniden. “Nasıl? Kim? Ve neden seni… İyi de… Sen zaten zenginsin, neden seni değil de… Anlatır mısın?”

“On altı yaşındayken zengin değil, çocuk esirgeme kurumunda yaşayan bir gençtim.” Gözlerinde çok kısa bir an, hayal kırıklığı gördüğüne yemin edebilirdi, Melek. O kadar kısa süren bir andı ki… Geldi ve hemen geçti.

“Anlatacak mısın?”

“Kendi derdini unutmak için beni dinlemek istiyorsun sanırım. Yanılıyor muyum, küçüğüm?”

Yıldırım, anlıyordu derdini ama… “Bir eksik var, beyefendi.”

Kadehi dudaklarına giderken durakladı, Yıldırım. “Nedir?”

Melek, en samimi gülümsemesinin yüzüne yayılmasına izin verdi. “Seni merak ediyorum.”

Yıldırım, Melek’in yüzündeki samimiyetten, dinlemeye odaklanmış hareketlerinden etkilenmiş gibiydi. “O... Orman yeşili gözleri olan, o güne kadar gördüğüm en güzel varlıktı…”

*

“Mete! Burada durmaya devam edemeyiz! Hadi!”

Davet, kazasız belasız bitmiş, soluğu Yeniköy marinede almışlardı, Mete ve Fuat. Melek, o cesedin yanındaydı tam üç saattir! O tekneyi ateşe vermesini engelleyen tek neden de buydu işte. Melek’in o ceset Yıldırım’ın yanında olması.

Onu nasıl bırakıp da bu adama gelirdi?

Nasıl; “Eski bir arkadaşa gidiyorum” diyebilirdi?

Aklına geldikçe sinir bütün hücrelerine yayılıyor, vücudunun insiyâki olarak titremesine neden oluyordu.

“Fuat! S*ktir git! Ben buradayım!” Gayet net olduğunu düşündüğü bu ifade de bir işe yaramadı.

“Kardeşim!” dediğinde Fuat, aklıselim bir konuşma geleceğinden şüphesi yoktu Mete’nin. “İkiniz de kırgınsınız. Bu gece gidelim, dinlen. Sağlıklı düşünmedikçe daha çok zarar alacak sevdanız. Hadi!”

Konuşma, Fuat’ın sakin ses tonuyla, kullandığı oturaklı kelimelerle karşısındakinde en azından bir mantık oluşturmalıydı. Ancak şu an değil! O, arabanın sağ koltuğunda otururken giydiği smokinin papyonu ayrık duran siyah bir bağ gibi boynunun iki yanından sallanıyor, gömleğinin düğmeleri göğsüne kadar açılmış, pencerenin aralık camından, müstakbel cesedin teknesini kesiyordu. Dışarıdaki kasım soğuğunun en ufak bir etkisi yoktu içinde yangın yerine dönmüş benliğine.

“Daha çoğu mu var? A*ına kod… Allah’ın belası deli sarı! Ömrümü yedi! Canımı alsa oh diyecek hâlde bıraktı beni! Şanslı ama! Kendimi kontrol edebiliyorum en azından. Gidip saçlarından tutup çekip almıyorum onu o tekneden! Burada sabırla bekliyorum!”

Öfke dolu titrek bir nefes çekti içine.

Hayatında ilk kez bir kadına bu derece yüksek bir öfke duyuyordu.

Hem de dokunmaya, bakmaya kıyamadığı bir kadına karşı. İstediği her şey olmuştu esasen. Lucy ile bir akşam yemeği yemiş, gazetecilere muhteşem pozlar alabilmeleri için kareler sunmuştu. Melek’in gördüğünde canının acıması için duâ etmişti. Hesaplamadığı tek bir şey vardı;

Melek’in 22 Mayıs’tan bahsedeceği!

Lucy için arkadaşça duygulardan başka bir şey beslemiyor olması Melek’in duygularına etki etmeyecekti. Çünkü gördüğüyle yargılamayı, gerçeğe tercih edecekti.

Şimdi içinden geçen ‘Allah’ım. Onu benden başkasına haram eyle’ duâsı tekrar tekrar dönerken, gözlerinde belki öfkeden, belki de sert esen kasım rüzgarlarından bir yanma hissediyordu. Kocaman bir adamın gözlerinden serbest kalmak isteyen gözyaşlarını acziyetine sığınıp akmalarına izin vermeden, kahrolarak bakmaya devam ediyordu sabrının sınavı tekneye.

*

Bir şişe The Champagne Crystal Brut ve bir kutu dolusu kağıt mendil bittiğinde Melek gözlerindeki ağrıyı ovuşturarak gidermeye çalıştı.

“Bu haksızlık!” dedi biraz sakinleştiğini hissettiğinde. Ama yanılıyordu. Daha şiddetli bir ağlama nöbetiyle, iki katı gözyaşı dökerken ellerini gözlerinden bir türlü çekemeyecekti, biliyordu.

Yıldırım, sakindi. Yaşadıklarını kabullenmiş bir olgunluk vardı üzerinde. “Haksızlık değil, küçüğüm. Gerçekler! Onun çevresinde para ve iyi bir soy isim önemliydi. Şimdi yaşlı kocasıyla istediği hayatı yaşıyor. Benden konuştuğumuz yeter. Ben de seni merak ediyorum. Ne oldu? Neden bu kadar yaralısın?” dedi ellerinin arasına aldı Melek’in yüzünü. Gözlerinden akan yaşları başparmaklarıyla silerken simsiyah gözlerinde bir his vardı.

O kadar nadir gerçekleşen bir durumdu ki bu. Onu hissizleştirmiş o kıza lanetler okurken, içinden doya doya baktı o kısacık duygu gösterisine.

“Ben içmek istiyorum,” diye fısıldadı.

Yıldırım, “Yarın bunun için benden nefret edeceksin,” derken, birkaç saniyenin ardından elinde yeni açılmış bir şişe The Champagne Crystal Brut ile geri geldi.

Bardaklarına o enfes renge ve tada sahip aromayı döktü. “Dinliyorum, küçüğüm.”

“Ben… En başta hata yaptım. Onun için ondan vazgeçerken bile benden başka kimseye dokunamasın istedim. Beni beklesin. Beni… Ben yanında olmasam da beklesin… Çok hastalıklı bir düşünce, değil mi?”

Yıldırım samimiyetle tek kelime söyledi, “Evet!”

Melek, eline aldığı kadehi, tek nefeste içti. “Keşke aklıselim bir insan olsaydım…” Hayal kırıklığı hissediyordu. Hem de kafası karma karışık olduğu hâlde.

Yıldırım, gülümsemeye benzer bir ses çıkardığında odaklayamadığı bakışlarını adamda sabit tutmaya çalışıyordu. Gerçekten gülümsüyordu. “Küçüğüm. Sendeki aşkın… Onda olandan fazla olduğunu mu sanıyorsun?”

Üzerine basa basa söylediği sözlere, Melek bu yarı bilinçli hâliyle bile heyecan gösterebildi. Sonra da geldiği hızla geri gitti. “Ve… Bana olan o büyük aşkıyla gitti o kadını mıncıkladı. Onun o kusursuz saçları, muhteşem vücut hatları ve tabii seksen iki santim olan muhteşem memelerini!” Muhteşem meme sanki yeterince açık bir ifade değilmiş gibi bir de ne olduklarını vurgulamak istermiş gibi kendi memelerini avuçlaması için sarhoş olduğunu öne sürmekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktu!

Ve Yıldırım’ın kahkahasını duydu yüzü öfke ve utançla alev alev yanarken.

“Utanma küçüğüm. Yarın hiçbir şey hatırlamayacaksın.”

“Umarım!” Büyük bir yudum daha içti.

“Kadınlar ve erkekler neden farklı, biliyor musun?”

Yıldırım’ın sorusuna sadece başını sağa sola sallayarak cevap verebildi, Melek.

“Erkekler nettir. Ne istiyorsa onu söyler, ya alır ya da sabreder. Ama kadınlar asla istediklerini söylemez. Mete’den ayrılırken bile aslında tek istediğin onun yanında kalmaktı fakat bencillik edip bunu ona söyleyemedin.”

Şimdi de kabulünü gösterircesine başını salladı Melek.

“Aranızda ne geçerse geçsin ayrılmak istememiştin. Vicdanın el vermedi, değil mi? O başkalarıyla görüşecekti, seninle beraber yas tutmayacaktı, değil mi?”

Her şeyi nasıl bilebiliyordu?

“Çok şeffafsın, küçüğüm…” Bir müddet durdu. Melek’in gözlerinin içine derin derin baktı ve devam etti. “Bütün bu acıları, kıskançlıkları ve sıkıntıyı yaşamadan yapacağın basit bir iş vardı; ne hissettiğini Mete’ye anlatmak.”

O kadar haklıydı ki. Öyle bir ayna tuttu ki Melek’in son aylarına. Yıldırım ile daha önce konuşmuş olsaydı belki bu kadar zaman kaybetmesine de gerek kalmayacaktı.

“O zaman… O acıyı yaşarken… Ve o kayıpları… Ben…” Gözleri yine yaşardığında, sesi boğuldu. “Ben bir daha gülebileceğimi sanmıyordum. Bir daha hayatı hissedeceği mi de sanmıyordum. Geçiyormuş, gerçekten. Bu gece onun kollarındayken hiç ses yoktu…” Ellerini gözlerine kapayıp hıçkıra hıçkıra ağlarken, “Hiç ses yoktu, Yıldırım! Ne silah sesleri ne de haykırışlar. Bir tek o kadına neden dokunduğunu sormamı isteyen bir âşık vardı içimde. Onun kollarındayken o karanlık psi.. Pisik..loj.. Of..!” Hıçkırdığında midesindeki bulantıyı hissetti. “O seni yakaladığında öldürecek. Sen neden onu savunuyorsun bana?”

Yıldırım ayağa kalktı, Melek’i bir bebek misali kollarına aldı. “Belki de aşka olan inancımı, siz iki gençle koruyorumdur, olamaz mı?”

Melek düşünüyormuş gibi kırışan alnını, Yıldırım’ın omuzuna yaslayıp, orada boğulan sesiyle cevap verdi, “Öyle olsun.”

“Belki de senin mutlu olman benim için her şeyden önemlidir.”

Melek’in en son söyleyebildiği mantıklı söz, “Neden bu kadar seviyorsun beni?” oldu yine. Sonrası televizyonun karşısında uyuyakaldığında babasının kucağında yatağına götürülüşüydü, Melek için. Aynı o zamanki huzur dolu derin uyku.

Altı yaşındaydı. Babası onu yatağına yatırmış, “Allah rahatlık versin benim küçük meleğim,” demiş, alnından öpmüştü.

“Baba. Bana masal okuyacak mısın?” diye sordu uykunun sıcak kolları bedenini sardığında.

“Ne okumamı istersin, küçüğüm?” Her gece Melek hangi masalı isterse onu okurdu Yusuf.

“Alice Harikalar Diyarında.”

Babasının o muhteşem sesi tatlı tatlı anlatırken dinlemek için odaklanmaya çalıştıkça, uykunun derinliğine teslim olmaktan başka bir çaresi kalmıyordu, Melek’in.

*

Sabah olmak üzereydi. Ufuk pembe ve grinin tuhaf ahengiyle doğarken Mete yaşadığı tüm öfkeyi içine hapsetti. Ne gidip Yıldırım’ın boğazını sıktı, ne de Melek’i saçından tutup bir eve kapadı. Gözleri bir an olsun uyku için kapanmadığında aklında sadece Melek’in o piç kurusunun yanına gitmesi vardı. Kalbinde bir yer vardı, ince ince kanıyor, yarasından akan her damla dermanını kesiyordu.

“Ne yapmayı düşünüyorsun?”

Bilmiyordu.

Sabaha kadar o cesedin yanındaydı. Elinden ne gelirdi? Hiçbir şey! Melek’in her şeyi olmayı isterken resmiyette hiçbir şeyiydi.

“Bilmiyorum!” dedi. Sağ elinin başparmağı bir gözünde işaret parmağı diğer gözünde olduğu hâlde gözlerini ovuştururken tekrar etti, “Bilmiyorum!”

Fuat’ın sükûnet yüklü ses tonu, “Kardeşim, sonradan pişman olacağın hiçbir şey yapma!” derken Mete’ye aklı hatırlatıyordu.

Gözleri baktığı yerin içini görmek isterken, içine kıskançlık ihanet hissiyle yayılırken ve arkadaşı ona aklıselim davranmayı hatırlatırken, Mete’nin tek yapabildiği içindeki haykırışı sessizliğe mahkûm etmekti.

Tek yaptığı, Melek’i göreceği ânı beklediği yerde, artık onun çıkacağı andan ümidinin yavaş yavaş kaybolduğunu hissetmekti.

Başka bir şey değil!

*

Gözlerinin üzerinde tonlarca yük vardı. Yoksa neden açmak bu kadar zor olsun? Neden bu kadar acı verici? Neden bu kadar imkânsız olsun?

Bir de başındaki ağrı vardı.

Ve midesi!

Onun hiçbir şey umrunda değildi! Soluğu klozette alırken gece içtiği alkol burnundan geldi. Bir el saçlarını yüzünden çektiğinde şüphesi yoktu Yıldırım olduğundan. “Lütfen bırak! Git..” Cümleyi tamamlayamadan tekrar tekrar kusarken içi dışına çıkıyordu.

“Şii… Küçüğüm, rahatına baksen. Miden temizlensin.”

Ne yalvarmasını umursadı, ne de git demesini. Saçlarını özenle yüzünden ve hiç durmadan kusan ağzından uzaklaştırıp Melek’in midesinin durulmasını bekledi.

Midesinde çıkacak bir şey kalmadığında, Yıldırım’dan destek alarak kalktı ayağa. Elini yüzünü yıkarken, “Duş almak istiyorum,” diye mırıldandı her aralıkta.

“Ayakta duramıyorsun. Yapmasan olmaz mı?” Melek için endişelendiği belliydi ama bunu o ifadesiz ses tonundan anlamak mümkün değildi.

“Daha iyiyim. Suyun altına girersem daha da iyi olacağım.”

“Pekâlâ! On dakika sonra çıkmazsan yanına geleceğim!” diyerek bir uyarıda bulunurken, kızın kullanabileceği havluları duşun cam kabin kapılarının dışında, askıya astı. “Lütfen acele et!”

Buradan çıkınca ne giyecekti? O muhteşem elbiseyi mi?

Ilık su vücuduna şok etkisi yaptığında hayatı boyunca bir daha içki içmeyeceğine dair bir yemin etti. “Neden haram olduğu belli!” derken vicdan azabı ve çektiği ağrı Melek’i tüketti. On dakika dolmadan çıkarken duştan, yüksek bir ses çıkarmaktan imtina edercesine, hafifçe araladığı kapıdan, “Müsaade eder misin?” diye fısıldadı.

“Pekâlâ. Yatağın üzerinde kıyafetler var. Önce komodinin üzerindeki hapları yut sonra giyin, olur mu? Seni bekliyorum.”

Nazik bir adam olduğu her hâliyle ortadaydı. Kapıdan çıktığı an Melek de banyodan çıktı. Yavaş adımlarla ilerlediği yerden hapları alırken kafasında bir dünya yük var gibiydi. Hapları içip alelacele kurulandıktan sonra kendisi için alındığı belli olan iç çamaşırı ve kıyafetleri giydi. Giyindi, mecalsizliğiyle yatağın üzerine çökerek saçlarını havluyla kurulamaya başladı.

Kapı önünde bekleyen Yıldırım izin istedi. “Gelebilir miyim?”

“Gel!” Bağırmadığı hâlde kulağına gelen kendi sesi haykırış hükmündeydi ağrıyan başına.

Yıldırım’ın elinde koca bir bardak dolusu yeşil renkli dumanı tüten bir çay vardı. “Bunu sabırla sonuna kadar içersen, beş dakika sonra kendini iyi hissedeceksin.”

Kendini iyi hissetmesi için zehir iç deseler yine de içerdi herhâlde. Yıldırım’ın siyasi bir tavırla neden uzattığını kokusunu aldığı an anladı. “Sabır gerektiren kokusu mu? Yoksa tadı mı?” derken nefesini tutup ilk yudumu aldı. Hatayı yudumdan sonra durduğunda yaptı. O hızla bitirmeliydi. Bir cesaret yine diklediğinde bitirene kadar durmadı Melek.

“Aferin sana,” dedi elindeki bardağı alıp Melek’i ayağa kaldırdı. “Şimdi kahvaltı yapacaksın ve seni evine götüreceğiz. Bugün yataktan çıkmayacaksın, anlaştık mı?”

“Peki, baba,” diyebildiğinde, fazlasına mecali yoktu. Savaştan çıkmış gibiydi.

Kahvaltıdan sonra biraz daha iyi hissediyordu. En azından midesindeki bulanma ve başındaki şiddetli ağrı geçmişti. Elbise ve ayakkabıları paketlenip arabaya yerleştiğinde Yıldırım’ın kolundan destek alarak tekneden ayrıldı.

Yüzünde samimi bir tebessüm vardı, “Bir daha sarhoş olmak istemiyorum.” diye fısıldarken.

Tebessümüne karşılık Yıldırım da gülümsedi, “Pekâlâ, küçüğüm,” derken.

“Ve asla içki içmeyeceğim!”

“Anlıyorum.”

“Bir daha senin yanında kusmayacağım!”

“Ah, küçüğüm!” dedi, Melek’i alnından öptü. “Şartlandırma kendini!” Tekrar öptü, bu kez saçlarından.

İskelenin ahşabını dövercesine yanlarına yaklaşan sert adımlar, her hareketi beynine çakarken, başını kaldırıp bakamadı o adımların sahibine. Yıldırım’ı yakasından tutan eli gördüğü an nefesini tutup, “Mete!” diyerek bırakınca içinde ne panik hissetti Melek, ne de korku.

Hissettiği tek şey hiç beklemediği bir anda, Mete’yi orada görmenin verdiği mutluluktu. Eğer Yıldırım’ın yüzüne bütün şiddetiyle, Mete’nin yumruğu inmeseydi o mutluluğu daim olurdu herhâlde. Ama endişeyle çığlık atarken hissettiği mutluluğun yerini derin bir acı aldı.

“Sen ne yapıyorsun?” diye haykırırken Melek, Mete yere serdiği adamın üzerine atladı, sağ sol yumruklarını acımadan geçirdi altında yatanın yüzüne.

“Sevgilinin-suratını-dağıtıyorum!” derken, her yumrukta daha büyük bir öfke kusuyordu.

Yıldırım’ın, Mete’yi üzerinden atmasıyla Fuat’ın yanlarına gelmesi, etraflarına kalabalığın toplanması saniyeler kadar kısa bir sürede gerçekleşti.

“Mete! Ne yaptığına bak!” derken Yıldırım’ın yanına diz çökmüş, yüzünden akan kanlara baktıkça kalbi kırılıyordu.

“Bir şey yok küçüğüm! Sakin ol!” diyerek teselli etmeye çalışıyordu Yıldırım.

Yıkık bir ses tonuyla karşısındaki kadını viraneye çevirirken, “Allah belanızı versin!” dedi arkasını dönüp arabaya bindi, Mete.

Mete’nin gidişinin ardından gerçekleşen olaylar; Melek’in arabaya binmesi, Yıldırım’ın ilk yardım görmesi, Melek’i şoktan çıkarabilmek için verilen mücadele ve hastaneye geliş süresiydi ancak Melek, ne tepki verebildi, ne konuştu ne de göz kırptı.

Yaşadığı hüsranın gözlerine yayıldığı o anda donup kaldı.

Mete’nin; “Allah belanızı versin!” dediği anda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir