Candan Öte ~ 41 | Bir Parça Aşk

“Yıldırım?”

“Benim.”

Uzun zamandır gitmek istediği memleketine kavuşmak ya da temiz bir orman havasında alınan nefes gibiydi, Yıldırım’ın derinden gelen o sımsıcak sesini duymak. Melek, uzun zamandır ilk kez yüzüne zoraki olmayan bir gülümsemenin yayıldığını hissetti. “Şaşırdım, affedersin. Nasılsın? Numaramı nasıl… Ah ne saçmalıyorum. Nasılsın?” Baştan sona saçma sapan bir cümle kursa da karşısındaki sesin sahibi bunu pek önemsemiş gibi durmuyordu.

“Ben iyiyim. Senin de iyi olma yolunda sağlam adımlar attığını biliyorum.” Sesi öyle içtendi ki.

Melek derin bir nefes aldı konuşmadan önce. “Ayrılıklarına alışmaya başladım sanırım. Onları her geçen gün daha çok özlerken artık gözyaşlarım sürekli akmıyor.” Yıldırım’a anlattığı zaman bu gerçeği fark etmek tuhaf bir rahatlık hissettirdi Melek’e.

“İnsan; alışıyor küçüğüm. İlk an hissettiğin acıyla yaşama devam edemeyeceğini sanıyorsun. Bir daha gülebilecek miyim diye düşünüyorsun. Sonra bir an geliyor ve bir bakıyorsun ki, acın hafiflemiş, hayat devam ediyor.” Söyledikleri acıyı en derinde yaşamış bir yetim, öksüz ve ağabeyinin acısını çekmiş yalnız bir adam olduğu için mi Melek’i bu kadar hüzünlendiriyordu? “Küçüğüm. Hemen hüzne düştün, değil mi?”

Melek, bir an Yıldırım’ın onu izlediğine dair garip bir hisse kapıldı. “Beni izlemiyorsun değil mi, yaşlı adam?”

“Küçüğüm. Bu can sıkıcı hitâbını bile özlemişim. Hayır… Seni izlemiyorum. Nefeslerin değişti ben konuşurken. Yavaş ve ritimsiz bir hâl aldı. Dinlemeye odaklı. Boğazında düğümlenenleri açığa vurmaktan korktuğun belli.” Adamın nefesine yaptığı analiz, ağzını aşağı doğru bir şaşkınlığa uğrattığında, yine Yıldırım’ın sesiyle toparlanabildi. “Bir akşam seninle dışarı çıkalım. Modern dünyada size bir akşam yemeği ısmarlamak istiyorum, küçük hanım.”

Melek, elbette böyle bir teklif beklemiyordu.

“Endişelenme lütfen. Sadece akşam yemeği.” Kesinlikle görüyordu Melek’i.

“Ben… Ben bu akşam Ayşe’ye söz verdim. Yani… Şey… Arkadaşıma. Onu dinlemeye gideceğim. Yani gelemem. Karşısındaki Yıldırım’dı. Omuzunda ağladığı adam. Babasına ve amcasına benzeyen Yıldırım. Şimdi neden böyle saçmalıyordu ki?

Neden?

Nedeni, kalbinde saklıydı.

Mete, belki başkalarıyla rahat rahat görüşebilirdi ama Melek… Melek sadece Mete ile olacaktı. Gerçi Melek, Yıldırım’a karşı aile sevgisi hissederken Mete’nin o kâinat güzeli mankene hissedeceklerinin ya da hissetmiş olduklarının bir arkadaşlık çerçevesinin dışında olduğuna emindi.

“Küçüğüm. Bu akşamı kastetmemiştim ben. Arkadaş olmamızın önünde hâlâ bir engel var sanırım. Seni rahatsız ettiğim için üzgünüm. Sesini duymak güzeldi.”

Telefonu kapadığını anladığında şaşkınlıkla baka kaldı elindeki cihaza. İcad edilen bir telefon değildi o an için Melek’in elinde tuttuğu. O alete bakarak telefonu kapayan kişiyi görebilmesine yarayacak bir nesne olmasını beklediği üstün bir tasarımdı.

Hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden kapaması hiç de uygun bir davranış değildi. Gözlerini sinirle kapayıp açtığında, yatağın üzerindeki Stanley’e takıldı gözü. Öfkesini Yıldırım’ın bir parçasıymışçasına kırlente kilitledi saçma olduğunu bile bile.

İlk yapmak istediği, Yıldırım’ı geri arayıp gönlünü kazanmaktı ancak dakikalar geçtikçe kapadığı telefonu içine sindiremediği için kızgınlığı arttı. “İnsan kaparken; kendine iyi bak ya da Allah’a emanet ol, der! Kendine iyi bak nedir ya! Hâlâ kullanan var mı bu deyimi?” Kendi düşüncelerinde boğulurken elindeki paspas beziyle banyonun zeminini kuruluyordu. “Ayrıca kendine iyi bak deyimi tedavülden kalkmalı.”

Duvarları, zemini, küveti, lavabosu ışıl ışıl parlayan banyonun güzelliğini, kapısından seyre dalmışken, Ayşe anahtarla içeri girdi.

“Ben geldi… Kuzum? Çamaşır suyu kokusu mu bu? Menüde bu mu var?”

“Hoş geldin, canım. Ben yemeği tamamen unuttum. Temizliğe dalmışım.” İfadesi, suçlu bir çocuk kadar yaptığı hatanın farkında olan bir masumiyetteydi.

“Ben gittikten sonra hiç mi bir şey yemedin?” Kaşları çatıldı çatılacak bir ifadesi vardı Ayşe’nin.

Melek, “Acıkmadım,” derken savunma yapar gibiydi.

“Ah kuzum ah. Hani dikkat edecektin artık?” Yeni temizlenmiş banyoda elini, yüzünü yıkayıp ardından Melek’i mutfağa götürdü. “Gel besleyelim seni.” Son zamanlarda en sık yaşadıkları an bu andı herhâlde. Ayşe, Melek’in elini tutuyor ve onu mutfağa çekiyor, elleriyle besleyip doyduğunu duysa dahi yemesi için zorluyordu.

“Peki anne.”

“Sen ne yapmışsın böyle? Bu kadar işi nasıl bitirdin?” derken bulaşık makinesinin içindekileri boşaltıp temizlenmiş dolap içlerine yerleştiriyordu.

Melek, omzunu silkti geçiştirmek istercesine. “Ne zaman bitirdim anlamadım.”

“E tabii! Aç susuz çalışınca bir mola vermeden. Yahu! Beraber yapardık, neden bu kadar yordun kendini?”

“Dert etme. Dolap içlerini sen yerleştirirsin, ütüleri de yaparsın mesele kalmaz.” Ütüden kesinlikle nefret ediyordu.

“Olur, kuzum. Şimdi! Ne yemek istersin?” Bulaşık makinesini boşaltmış, kapağını kaparken Melek’e soruyordu.

İstediği bir şey yoktu. “Makarna yapalım. Kolay, pratik. Olur mu?”

Ayşe, kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi bilen bir dost edasıyla. “Sebzeli bulgur pilavı yapmaya ne dersin? Hem vitamini daha çok hem de daha özenli.”

Melek’in yüz ifadesini gördüğünde, göz kırpmayı ihmâl etmedi. Buzdolabındaki cam saklama kabından sebzeleri çıkarıp doğrarken Ayşe, Melek de tencere çıkarıp ocağın üzerine yerleştirdi.

Yarım saat sonra, masanın başında sıcacık bulgur pilavını yoğurtla soğutup yemeğe çalışan iki genç kız, “Soğumasını mı bekleseydik?” deyip, mantığı elden bırakmadıklarını kanıtlıyorlardı.

Ayşe, “Sinan almaya gelecek bizi on gibi. Geleceksin, değil mi?” diye sorarken, gözlerinde bir umut vardı, genç kızın.

Melek, uzun zamandır dışarı çıkmamış, arkadaşlarıyla vakit geçirmemiş, Ayşe’yi ise en son… Anneanne ve dedesinin düğün günü, Mete ile anlaştıkları “Hastalıkta Sağlıkta” şarkısını söylerken dinlemişti. O günden bugüne bir daha nasip olmamıştı. “Geleceğim,” derken sesine bir parça heyecan katmak istedi ancak başarılı olduğundan şüpheliydi.

“Neyin var, kuzu?” Ayşe’nin şefkat dolu sesini duyduğu an, akmasına izin vermediği her gözyaşı, gözlerindeki kuruluğa bir tehdit hükmündeydi.

“İyiyim, canım. En son seni dinlediğim zaman “Kanlı Düğün” olarak anılıyordu… Neyse ki artık unutuldu.”

“Bir şey daha var?”

Hiçbir şey kaçmazdı o gözlerden.

“Yok!” dedi, ağzını bulgur pilavıyla doldurdu.

“Hadi ama! Gözlerindeki hüznü görüyorum, tatlım.”

Keşke “Tatlım” demese. Mete’nin sözleri, başkalarının dudaklarından hiç dökülmese.

“Dergide ne gördün?” diye devam etti Ayşe.

Bardağına su doldurup, bir yudum almaya çalıştı. Boğazına oturan her ne idiyse, suyun aşağıya indirmeyi başaramayacağı kadar kuvvetliydi. Derin bir nefes almaya çalışırken, tek isteği sesinin titrememesiydi. “Lucy Whitfield’ı gördüm. Eski bir arkadaşıymış. Yirmi iki mayısta, bir akşam yemeği yediği eski arkadaşı. Garip hissettiriyor. Konferanstan bir önceki gün birliktelermiş. O geceyi de muhtemel ki birlikte geçirmişler. Onun ilki olmadığımı biliyordum? Bunu bilmek bile sonu da olmayacağıma bir teselli olmuyor. Vicdanım; hayatını yaşamalı, senin veremediğin mutluluğu başkaları ona vermeli, diyor… Ama kalbim. Kalbim bu fikre tepki olarak atmayı kesiyor.”

“Geçen gün yanındaydım.” Ayşe’nin cümlesini duyduğu an elindeki çatal masaya düştü. “Ayrılığınızı gün olarak değil dakika olarak da tutuyor. Saati saatine; “Şu kadar zamandır meleğimden ayrıyım” dedi bana.” Gözlerine hissettiği hüzün yansırken Ayşe’nin, amacı Melek’i teselli etmek ya da Mete’yi savunmak değildi. Sadece onun da mutlu olmadığını bilmesini istiyordu belli ki.

O..” Gözlerinden süzülmeye başlayan gözyaşları boğazında düğümlendi.

Ayşe, elindeki peçeteyle gözünden akan yaşı silerken, “Ağzından; “O” en lâtif ses tonuyla, en özel kelimeyi vurgulamak istiyormuşsun gibi bir ifadeyle çıkıyor..” Bir şey daha söylemek istiyor gibiydi. “Keşke… Keşke ayrılmasaydım, diyor musun?”

Ve söyledi.

Fısıltıdan daha yüksek değildi, Melek’in ses tonu konuşmaya başladığında. “Ben kendimi düşünerek hareket etseydim… Bir ömür yanımda kalsın, bana dokunamasa da gözleri hep gözlerimde olsun derdim. Kendimi düşünseydim; asla beni bırakma, derdim.” Gözünden süzülen incecik gözyaşı damlasını, elinin tersiyle sildi. İçine çektiği nefes hıçkırıkların acı tonlarını yaşarken inci tanesi gibi gözyaşları, kezzap misali bir yakıcılık bıraktı boğazında. “O an için kolay olanı seçtim sanırım. Onu özgür bıraktığımı düşündüm. Mesele ne aslında biliyor musun? Ben galiba sevdiğim kadar, sevildiğimi fark edemeyecek kadar körüm.”

Ayşe dirseğini masaya, elini çenesine yasladı Melek’i incelerken. “Bazen insan olamayacağını düşündürüyorsun bana. Neden kendini hiç düşünmüyorsun? Neden bencillik edemiyorsun?”

“Bencillik etmek için çok geç… Ben de şık duracağını da sanmıyorum,” dedi tabağını bitirmeye odakladı kendini.

Bir gün iyileşebilirse bu kalbindeki yaralar, zamanın şifâlı eli en karanlık kâbuslarını aydınlığa kavuşturursa…

Belki o zaman…

*

“Çok bekletmediğimi umuyorum.”

Lucy, zarif bir hareketle yerleşti Lange Rover’in arka koltuğuna, tam Mete’nin yanına.

“Bekletmedin.”

Lucy, tatlı küçük bir kahkaha attıktan sonra, “Ardahan..! Sakın gereğinden fazla cümle kurma!” dedi.

Mete, “Alışmak zor… Konuşmaya yani.” Cümlenin sonunda karşısındaki kadına gülümsediğinde, Lucy’nin değişen nefeslerini duydu.

Kendi bedenine hiçbir etki etmeyen nefesler!

Ertesi gün New York’a dönecekti Lucy. Ayrılmadan önce son kez bir akşam yemeği yiyeceklerdi. Sessizliği, gereksiz sözlerle dolduran bir kadın olmaması bir nimetti. Mete’yi konuşturmaya çalışmıyor ya da sessizliğinden dert yanmıyordu.

Mekânın önüne geldiklerinde, Cevat, Lucy’nin kapısını açtı, Mete ise beklemeksizin araçtan inip Lucy’nin yanına geldi.

“Koluma girmek ister misin?”

“Asla hayır demem.”

Bir sürü merasimin ardından nihayet masalarına geçebildiklerinde Lucy, “Göz önünde olmayı pek sevmiyorsun, değil mi?” diye sordu.

“Kesinlikle!” Uzandı, kadehine doldurduğu sudan bir yudum aldı. “Çok dikkatlisin.”

“Sadece konu sen olduğunda, Mete…” Bir şey daha söyleyecekken sustu. Beyaz şarap dolu kadehi eline alıp, bir yudum aldı. Aldığı yudum dilini çözmeye yetti, “Onu unutacak mısın?” sorusunu sormak için.

“Asla!”

Kısa. Öz.

Lucy, derin bir nefes aldı. “Nasıl bu kadar sevebiliyorsun onu? Seni bıraktı, perişan etti. Nasıl..? Gözlerinde hâlâ ona olan aşkı görebiliyorum.” Bir yudum daha aldı elindeki kadehten.

Önlerine gelen servislerin ikram edilmesi süresince hiçbir şey söylemedi, Mete. Garson, “Afiyet olsun, efendim,” deyip gittiği zaman konuştu ancak.

“Beni sevdiği için bıraktı, istediği için değil.” Fuat’ın ona anlattıklarından sonra hiçbir şüphesi kalmamıştı. Yalnızca Mete’yi düşünerek aldığı bu karara, ancak sabır gösterecekti.

Lucy, belli ki anlamaya çalışıyordu. Kaşları çatıldığında, elindeki kadehi masanın üzerine bırakıp, çenesini eline yasladı, Mete’nin yüzünü incelemeye başladı. “Nasıl yani?” Tertemiz bir merakla soruyordu karşısında, dünyayı peşinde sürükleyen süper model.

Bir gülümseme titredi Mete’nin dudaklarında söz Melek’e geldiğinde. “Meleğim, bir gün bana dönecek. Bu umuda tutunmasam benden gitmesine asla izin vermezdim. Bana dönecek. Acılarına alışarak yaşamayı öğrendiğinde, beni yeniden hayatına kabul edecek.” Bunu sessiz sessiz içinde hep tekrarlıyordu. Koşarken, çalışırken, insanlar yanındayken, yalnızken. Uyumadan hemen önce ve uyandığı ilk saniye. Bu niyet, içinde duâ olup akıyordu. “Onsuz nefes almayı bile istemediğimi anlayacak.”

Kadehin sonunu tek dikişte kafasına diken kadın, “Bu gerçek mi?” dedi. “Bir insan nasıl bu kadar sevilir?” Masmavi gözlerini Mete’nin gözlerine çevirdi, “Bir insan nasıl böyle sever?”

Anlamaya çalışıyor gibiydi.

“Karşısındaki bir Melek ise sever.” Başka bir şey söyleyemedi.

Aldığı derin nefesle, “Ve o sana geri geleceği için başka kimse olmayacak hayatında, öyle mi?” Soruyu sorarken, ümitsizlik yayıldı ifadesine.

“Bana meleğimden başkası haram. Bırakalım artık bunları. New York’ta ne kadar kalacaksın?” Konu değişmezse, alamadığı nefeslerle boğulacağını hissediyordu Mete.

“Kasım ayının ikinci haftasına kadar devam eden bir dizi defile var. Ajanstan çıkan takvime göre üç haftayı bulacak sanırım.” Parmakları bardağın kenarıyla oynuyordu.

“Öyleyse, sizi Los Angeles’de gerçekleşecek açılışımıza bekliyoruz.” En azından bunu yapmalıydı.

“Sen ciddi misin?” Teklife inanamadığı, sarıya çalan kızıl kaşlarının alnına doğru yükselişinden belliydi.

“Neden şaşırdın?” Dudaklarına bir gülümseme yayıldı. Lucy’nin bakışları dudaklarına kaydığında yine nefeslerinin değiştiğini duyabiliyordu.

Bir kez yutkunduktan sonra ancak cevap verebildi. “Ben… O otele sevdiğin kızın adını verdiğini duymuştum.”

“Yani?” Sesi ince, nazik bir tonla çıkıyordu.

Derin bir nefes daha aldı. “Yani. Bilmiyorum. Senin böyle acı çektiğini görmek bana iyi gelmiyor. Kalkalım mı?”

Söylediklerinde samimi olduğu gözlerinin deniz mavisine inen buğuda gizliydi. “Hiçbir şey yemedin. Çok kötü bir ev sahibi gibi hissettim şimdi kendimi.” Çatalına uzanıp, önüne sunulmuş cannelloniden küçük bir parçayı Mete’nin hareketlerini dikkatle izleyen Lucy’nin ağzına uzattı. “Aç ağzını, tatlım. Belli ki yemek yemeyi unutmuşsun.”

Asıl unutan kendiydi. Ama bunu bu konuya dahil etmeyecekti.

Lucy, önce Mete’nin gözlerine sonra uzattığı çatala baktı. “Unutmadım, Mete. Senin yanında biraz zorlanıyorum.” O nazik dudaklarını açıp, çatalla uzatılan ikramı aldığında lezzetiyle gözlerini kapayıp, küçük bir inilti eşliğinde çiğnemeye başladı. “Ah Tanrım! Bu muhteşem!” Gözlerini açıp, “Çatalımı alabilir miyim?” dediğinde, Mete uzun zaman sonra ilk kez gerçek bir gülümsemenin dudaklarına yayılmasına izin verdi.

“Afiyet olsun.” Kendisi su içmeye devam ederken, Lucy’nin yemeğini keyifle yemesini izledi.

“Sen neden yemiyorsun?” derken bir lokma daha aldı yemeğinden.

“Aç değilim.”

“Bunu yedikten sonra üç saatim spor salonunda geçecek!” Buna rağmen yüzündeki tatlı gülümsemeyle yemeğe devam etti.

Melek’in hiç takılmadığı meseleler. O, kızarmış patatesi eliyle yiyen, çay yerine süt içen, kalori hesabı yapmak yerine frambuazlı pastayı bütün olarak tüketmeyi tercih eden bir kadındı. Şimdilerde sabahları yürüyüş yapıyordu fakat spor için yapmadığı o sakin adımlarından belliydi. Yoksa iki kilometrelik bir alanı altmış dakikada yürümezdi.

“Yine daldın.”

Farkında değildi. Lucy’den duyduğu an, “Affedersin,” diyerek geçiştirmeye çalıştı ayıbını.

“Kalkalım mı?”

“Pek keyifli bir arkadaş değilim sanırım, öyle değil mi?”

Bu sözü duyduğu an masanın üzerinde duran Mete’nin elinin üzerine elini yerleştirdi, “Lütfen öyle düşünme! Ben sadece… Yalnız kalmak isteyeceğini düşünmüştüm,” dedi.

Boştaki elini Lucy’nin eli üzerine koydu, parmaklarıyla genç kadının elini okşarken, “Çok değerli bir arkadaşsın,” diye mırıldandı. Genç kadının elini elinin içine alıp ayağa kalktığında planının kusursuz işlediğini hissediyordu. “Hadi!”

Arabaya bindiklerinde Tarabya’daki otele kadar havadan sudan tatlı bir muhabbetleri vardı ama konuyu bir daha Melek’e hiç getirmedi, Mete.

Aklından çıktı mı?

Hayır!

Anlatacağı misalleri yok muydu?

Vardı!

Her cümlesini Melek ile süsleyebileceğinden de fazla anısı, anlatmak için yanıp tutuşan bir kalbi vardı.

Ama karşısındaki kadını kırması için bir neden yoktu. Hele de Mete’ye yardım edebilmek için böyle bir iyi niyet göstermişken.

Otelin önünde arabadan indi iki genç de.

Lucy, “Gitmesen bu gece. Beraber kalsak. Sana saldırmayacağıma dâir yemin etsem mesela..?” dediğinde, samimi ricası Mete’ye, “Tamam,” dedirtti.

“Ah Tanrım! Teşekkürler!” Bakışlarını göğe çevirdi, şükranı bittiğinde Mete’nin gözlerinde sabitledi. Sağ elini havaya kaldırıp, “Ben Lucy Whitfield. Mete Ardahan’a asla ve asla cinsel istekle yaklaşmayacağıma yemin ediyorum,” diye fısıldadı.

Mete, ikinci kez zorlama olmadan dudaklarına yayılan gülümsemeyi hissetti. “Kendimi güvende hissediyorum artık.” Genç kadının kulağına biraz yaklaşıp, nahif bir ses tonuyla konuştu. “Burada kalmayalım. Bin arabaya.” Henüz indikleri arabanın kapısını Lucy için açarken eliyle yardımcı oluyordu rahat edebilmesi için.

Lucy, nazik bir reveransla, “Size hayır demek mümkün değil, bayım,” diyerek zarif bir hareketle oturdu henüz indiği arabanın koltuğuna.

Emine, bu durumdan hiç hoşlanmayacaktı. Surat asacağından yüzde yüz emindi ama bu gece Lucy için, en azından bunu yapabilirdi. Melek’ten sonra Tarabya’ya davet ettiği tek kadın için…

Tarabya’ya ilk gidişleri hâlâ aklındaydı. Onun o masum heyecanı, beraber yatma fikrine olan utancı, oynadıkları tavla, kırdığı tabaklar, gözlerindeki teslimiyet… Yine Melekli düşlere dalmıştı. Arabadaki huzur dolu sessizlik kendi açısından nimet olsa da yanındaki kadın açısından sıkıcı olsa gerekti.

Tarabya’ya geldiklerinde saat geç olmadığı hâlde, Emine ve Öykü odalarına çekilmişti. Emine’nin ortalıkta olmaması iyiydi. En azından kırıcı bir davranış gösteremeyecekti, Lucy’e.

Mete, bir eşofman ve rahat bir tişört giydiğinde misafir odasına Lucy’nin giyebilmesi için kendi kıyafetlerinden bıraktı. Melek için alınan her şey odasında dolabının içindeydi. Değil ihtimâl, aklının ucundan bile geçmedi o kıyafetlerden Lucy’e vermek. Bahçede oturan zarif kadının yanına yaklaşırken, kendi kıyafetlerinin içinde kaybolmuş dupduru bir güzel vardı karşısında.

“Yakışmış,” dedi tatlı bir ıslık eşliğinde dile getirdi, genç adam beğenisini.

“Hep böyle bol bir eşofmanla senin karşına çıkmayı hayal etmiştim.” Eliyle kendini gösterirken yüzünde keyifli bir gülümseme vardı.

“Bak sen,” dedi oturdu koltuğa. “Hava biraz serin. Üşüdüğün an içeri giriyoruz, tamam mı?” Kabulünü başını eğerek gösterirken Lucy, Mete tam karşısına oturdu.

“Ne yapmak istersin?” Çok masum bir soruydu.

Lucy’nin ufak gülüşleri kahkahaya dönüşürken ve o ince uzun parmaklar dudakları üzerine kapanıp, gülüşünü engellemeye çalışırken fark etti Mete ne derece ucu açık bir soru sorduğunu. Ve tam da bu anda, uzun bir aradan sonra ilk kez kahkahalarla güldü Mete.

Sakinleştiklerinde, “Eğer cesaretiniz varsa, bayım… Satranç oynamak için meydan okuyorum size!” dedi büyük bir ciddiyetle.

Mete, yerinden kalkıp satranç takımıyla geri gelirken, “Umarım pişman olmazsınız, leydim,” diyordu.

*

“İçeriye baktım. Sanki gittikçe daha kalabalık bir dinleyici kitleniz oluşmuş hanımefendi, yanılıyor muyum?” Hissettiği sevinçle konuşurken, ellerini Ayşe’nin ellerine kenetledi.

Gözlerine heyecanla bakan gözlerde geçip giden yıllara duyduğu nefretin izlerini silmiş bir özgüven vardı. “Ah can koç… Sahiden öyle! Bir şeyleri başarmak öylesine güzel ki…” Söylemek istediği diğer sözleri yutup, kapıya ısrarla vuran kişiye cevap vermeye karar verdi, “Kimsen, ya vazgeç ya da içeri gir!”

“Çemkirme, huysuz!” İzni alan Cengiz, başını uzatıp yüzündeki rahat ifadeyle Ayşe’ye çıkıştığında, Melek neredeyse eskisi gibi hissediyordu. “Melek’i almaya geldim. Seni yalnız bırakacağız! Hadi kuzu!” Melek’in elini, elinin içine aldı.

Melek, Ayşe’ye, “Heyecanla bekliyoruz, küçük hanım,” dedi, kulisten Cengiz’in sımsıcak dostluğuna sığınıp çıkarken.

“Nebahat teyzem nasıl izin verdi bara gelmene?”

“Buraya gelmeme karışmıyorlar. Ayşe’yi tanıyorlar, Sinan’a sürekli serseri diyor annem ama çok da seviyor onu. Alkol kullanmamaları da büyük etken… Benim… Sana söylemek istediğim bir şey var.” Ses tonunda hafif bir mahcubiyet sezinlese de Melek ne olabileceğine dair hiçbir fikri yoktu.

“Nedir, Cengiz?”

Adımları yavaşlarken Melek’in tam karşısında durdu. “Kasr-ı Ardahan’da Mali yönetim bölümüne alındım. Önümüzdeki hafta işe başlayacağım…”

Melek, mutluluğunu içtenlikle gösterdi Cengiz’e. “Çok sevindim, canım! Eminim başarılarını kısa sürede göstereceksin ve zekânın karşılığını alacaksın.” Lafta değildi Mete’nin iş teklifi. “Haber veren kimdi?”

“Gülay Hanım. Bir ay sonra emekliye ayrılacak bölüm şefi. Ben teklif unutuldu diye düşünürken hiç de öyle değilmiş. Üç aylık bir anlaşma yaptık aramızda. Bu sürecin sonunda eğer memnun olurlarsa performansımdan, bana bir referans mektubu hazırlayacaklar. Yüksek lisans için üniversiteye dönebilir ya da o bölümde yükselebilirmişim.”

Cengiz, heyecanla anlatırken Melek garip bir duyguya kapıldı ister istemez. Yani tekliften sonra geçen aylar boyunca incelenmişti arkadaşı. Şirketlerine başarı sağlayabileceğine kanaat getirildiğinde de herhangi bir üniversite mezunu gibi değerlendirilip işe alınmıştı. Ne bekliyordu ki?

“Çok sevindim, Cengiz. Nebahat teyze ve Kemal amcanın tepkisi ne oldu?”

“Sevindiler. Sana teşekkür etmeliyim.” Cengiz’in gözlerinde derin bir minnetin ışıltıları vardı Melek’i mahcup eden.

“Ben ne yaptım ki?”

Sadece gülmekle yetindi Cengiz. “Hadi,” diyerek sahnenin önündeki masalarına götürdü, genç kızı. “Ne içersin?” Hafif bir müzik vardı fonda. Ayşe ve Sinan daha sahneye çıkmamıştı ama içerideki kalabalığın uğultusu kendi seslerini bastırmaya yetecek kadar yüksekti.

“Meyve suyu olabilir.”

“Vişne?”

“Hayır!” Ret cevabı birden dökülünce dudaklarından, yanakları kızardı Melek’in. “Affedersin ya. Mümkünse şeftali. Kayısı da olabilir. Süt bile olur,” dedi yüzüne yerleştirdiği sahte gülümsemesiyle.

Cengiz, başını eğip, “Anlıyorum,” dediğinde anladığı, hâline yayılan hüzünden belliydi. Anneannesinin kına gecesinde vişne suyuyla yıkandığını görmeyen mi kalmıştı?

Yalnız kaldığında etrafı incelemeye başladı. İlk dinlemeye geldiğinde de hatırı sayılır bir kalabalık vardı ama şu anki durumla kıyaslanamazdı. Öyle ki, gelmeye devam edenler bara alınamıyordu.

Ve ilk geldiğinde yanına oturmuş, nefes alışlarını teninde hissettiği, ilki vardı. İlk aşk. İlk sevgili. İlk ilişki. Ve tabii sonu. Son aşkı. Son sevgilisi, son ilişkisi. Bir insan daha var mıydı, bir ekonomi dergisinin kapağında gördüğü yakışıklı bir adama âşık olan? Söyleşisini okurken o adamın fikirlerine hayran olan? Bu, bir aktör ya da magazin basınında yer alan bir adama olan aşktan farklı olsa gerekti.

Gözlerinde bir yanma hissettiğinde sımsıkı yumdu. Kulağında duyabiliyordu buraya geldikleri gece; “Beni şaşırtmaktan vazgeçmiyorsun…” sözlerini. Elini çantasının üzerine koyduğunda titrediğini hissetmesiyle telefonunun varlığını hatırladı hiç istemediği hâlde.

“Yıldırım?”

“Demek artık rehberinize kabul edildim, küçüğüm. Ne kadar naziksiniz.” Sesi ciddi yapısına tezat bir sıcaklıkla geldiğinde, Melek içinden gelen bir gülümsemenin dudaklarına yayılmasına izin verdi.

“Bir günde ikinci kez arıyorsun. Bu şerefi neye borçluyuz?” Öğleden sonraki konuşmalarından daha mantıklı bir sohbet gerçekleştirebileceğine dair bir his vardı, Melek’in içinde. Aradığını gördüğünde herhangi bir panik hissetmemişti ne de olsa.

“Bu saç modelinin sana çok yakıştığını söylemeden bu gece bitsin istemedim. O güzel saçlarını daima serbest bırakmalısın, küçüğüm.”

Bir anda sandalyeden ayağa fırladığında Melek, “Yıldırım?” diyerek etrafına bakındı. “Neredesin?”

“İstersen yanında olurum, istemezsen görünmez. Karar senin.”

Melek, tereddüt etmedi. Duraksamadı. Düşünmedi ama söz ağzından çıktıktan sonra pişman da olmadı, “Lütfen yanımda ol,” derken.

Birkaç saniye sonra arkasından duyduğu etkileyici sese, iç huzuruyla gözlerini kapadı, Melek.

“Merhaba, küçüğüm.”

Gözlerini açtı, Yıldırım’a döndü. “Merhaba, yaşlı adam. Hoş geldin.”

Melek’in uzanan eline göz ucuyla bakan Yıldırım, Melek’in elini tutup kollarının arasına çekti bedenini. Yıldırım’a sarıldığında hissettiği huzura sığınıp, “Bu hareketi alışkanlık haline getirdiniz, yaşlı adam,” diyerek sitem etmeye çalışıyordu.

Yıldırım, başının üzerine, saçlarının kokusunu içine çekerek bir öpücük kondurdu. “Benim hayran olduğum bu eyleme alışkanlık dersen, kalbimi incitirsin, küçüğüm.” Söylediği sözler öylesine sevgi doluydu ki, uzun zamandır yapmadığı bir şey yaptı.

Sadece içinden gelerek, hiçbir baskı hissetmeden ya da yüzüne oturtmaya çalıştığı o sahte gülümsemelerden uzak bir gülüşün dudaklarına yayılmasına izin verdi. İzin miydi, yoksa artık vakti geldiği için mi tutamamıştı gülüşlerini bilmiyordu ama mutluluğun, kalbindeki karanlık odaları aydınlattığını hissediyordu. En son ne zaman güldüğünü hatırlamaktan aciz zihni, bu anıyı şimdi su üzerine çıkarmış ve hiç hamlık göstermeksizin gülüşüne izin vermişti.

“Yemek yemiyorsun, küçüğüm!” Bir azar tonu hâkim olduğunda sesine, Melek de ciddiyetle, “Affet babacığım. Bundan sonra yerim,” diyerek dalga geçmeye çalıştı.

Cengiz, elinde iki meyve suyuyla geri geldiğinde Melek, Yıldırım ve Cengiz’i birbirleriyle tanıştırdı. Sanki ikisi de uzun zamandır tanışıyorlarmış gibi bir muhabbet başladı masaya geçtiklerinde. Yıldırım, Cengiz’in anlattıklarıyla ilgili olmakla kalmıyor bir de sorduğu sorularla daha fazlasını öğrenmeye çalışıyordu. Nazik ve samimi hareketleri, Melek’i mutlu etti.

Ve Ayşe ile Sinan sahneye çıktı, ortalık çığlık çığlığa sallandı.

Ayşe’nin sesine, Sinan’ın gitarına yağdırılan övgüleri, kalbine yayılan huzurla dinledi, Melek. Sinan gibi bir dehâ… Ayşe gibi kanadı kırılmış, küçük bir yavru kuş.

“Bu gece “Going Under” diyelim mi arkadaşlar?” dedi ıslık sesleri ve alkışlar barı doldurduğunda doğru seçim olduğunu anladı, Melek. Elektro gitarı eline alan Sinan, en tiz sesi veren tele dokundu ve rock severlerden bir çığlık tufanı koptu. Bas gitarist ve bir de bateri çalan dört kişilik bir ekipten çıkan enfes bir ritim dolu müzik şöleniydi yaşattıkları.

Ayşe’nin sesi iki perde birden yükseldiğinde, Melek teninin ürperdiğini hissetti. Dupduru, enfes bir sesti Ayşe’deki. Her ne kadar Yıldırım’ı gördüğü an kaşları çatılsa da Melek ile göz göze geldiği an yüzüne yayılan huzuru da gördü.

Toplam beş yabancı, beş de Türkçe şarkıyla bitirdiler programı.

En fazla on dakika sonra Ayşe ve Sinan yanlarındaydı. Ayşe göz ucuyla Yıldırım’ı süzüp başıyla selamladığında, ne elini uzattı, ne de nezaketen de olsa hoş geldin dedi Yıldırım’a. Sinan ise elini uzatıp, “Hoş geldiniz,” derken Ayşe’nin göstermediği samimiyeti de göstermeye çalıştı. “Siz bakmayın bu yabaniye. Onun yabancı gördüğünde alışma süresi birkaç aşamalı. Biz fâniler gibi değil,” diyerek Ayşe’nin hareketiyle dalga geçerken, Yıldırım’ın o ciddi yüz hatlarında bir gülümsemeye neden oldu sözleri.

“Boğaziçi Üniversitesi konservatuvarı mezunusunuz, değil mi?” diye sordu Yıldırım.

“Evet. Nereden bildiniz?” diyerek cevap verdi şaşırdığını gizleme gereği görmeyen Sinan.

“Şahabettin hocadan ders almışsın belli ki. Onun tarzıyla çalıyorsun elektro gitarı.”

“Tanıyor musunuz, Şahap hocayı?” Sinan’ın şaşkınlığı, tebessüme dönüştüğünde sağ yanağındaki sevimli çukur belirginleşti.

Yıldırım, fazlasına izin vermediği hafif bir gülümsemeyle Sinan’a biraz daha yaklaşırken, bir sır verecekmiş gibi bir havası vardı. “Ona “Şahap” diyenlere sıfır çektiğini bilecek kadar.” Arkasına geri yaslandığında, Sinan kahkaha atıyor, Yıldırım, “Aramızda kalacak,” diyerek devam ediyordu.

Sinan, biraz şaşkınlık biraz da keyif dolu bir ifadeyle, “Abiciğim. Nasıl arkadaş olabildiniz? Adam hiç gülmüyor. Gereğinden fazla konuştuğuna bile şahit olmadım ben,” dedi.

Melek bir anda, “Ne kadar birbirleriyle müsavi. Gerekmedikçe konuşmayan biriyle nasıl arkadaş olmasın?” diyerek muhabbete girmiş buldu kendini. Cengiz, Sinan ve Ayşe inanamıyormuş gibi baktıklarında, “Ne?” diye sordu. Arkadaşlarının bakışlarında hem bir sevinç hem de bir hayret vardı.

Ayşe, “Kuzum… Sen sana sorulmadıkça muhabbete mi katılmayamı başladın?” dediğinde, anladı ne kadar normal görünmeye çabalasa da bu üç arkadaşı, kardeşi, canından öte sevdikleri onu çok iyi tanıyorlardı. Ayşe’nin, Cengiz’in ve Sinan’ın gülen gözleriydi Melek’i hayata geri çağıran.

“Zamanı geldi sanırım,” derken hissettiği mahcubiyeti gizleyemedi Melek. Meyve suyunun ardına gizlenmek ister gibi yudumlar aldı midesine hadsiz bir fazlalık gibi geldiği hâlde.

Yıldırım’ın derin sesi, “Muhabbete bana laf sokarak başladınız, küçük hanım? Demek gerekmedikçe konuşmuyorum, öyle mi?” derken yine içinden susmak gelmedi, Melek’in.

“En uygun andı sanırım, yaşlı adam. Gerekmedikçe konuşmaz, kahkaha ile gülmeyi yaşına mı yakıştıramıyor bilinmez ama vâki değil! Belki bir kez gülmüştür.” Melek’in tarifine masadakiler -Ayşe hariç- gülerken, Yıldırım yine sadece hafif bir tebessümle gülüyordu. “Adamın yüz kasları kahkahaya müsait değil. Tıbbi bir sorun olabilir mi, Yıldırım Bey? Belki de gerçekten yaşla ilgilidir, ne dersiniz?”

Zorlama olmaksızın gülebilmek güzeldi.

Hatırladığından daha güzel.

Daha rahatlatıcı.

“Seni eğlendirecekse, başka hakaretlerini de keyifle dinleyeceğim küçüğüm.” Melek’in kulağına yaklaşıp, onun duyacağı bir mesafeden söyleyip, bakışlarını görebilmek için genç kızın gözlerine bakmaya başladı o simsiyah gözleriyle. Melek ise gözyaşlarının tehdidiyle karşı karşıyaydı.

“Neden?” diye acı bir fısıltı döküldü dudaklarından Melek’in.

Yine kulağına yaklaşarak cevap verdi, “Çünkü sen benim küçüğümsün.”

Bu kadar.

Bu yeterli bir açıklamaymış gibi.

“Saat çok geç oldu, can koç. Hadi eve gidelim!” Ayşe’nin ses tonunda, derin bir öfkenin soğuk tınısı varken, Melek itiraz etmeden kalktı yerinden. Ayşe’nin söyleyeceği herhangi bir sözün Yıldırım’ı üzeceği fikri, “Haklısın. Bize müsaade, beyler!” demesi için yeterliydi.

“Sizi biz götüreceğiz, nereye gittiğini sanıyorsun, meleğim?” Sinan’a teşekkür ederken Melek bir yandan da ceketini giyiyordu.

Yıldırım, “İyi geceler, küçük hanım,” dedi Melek’i kollarının arasına çekip sımsıkı sarıldı.

Melek’in elleri Yıldırım’ın omuzlarını kavradığında, “Ayşe’m seni öldürecekmiş gibi bakıyor!” diye uyarıda bulundu.

Yıldırım, kollarının arasından serbest bıraktığı kadının gözlerine baktı. “Sorun olmaz! Daha önce yaşamadığım bir şey değil.”

Sözleri kalbini yakarken anlayamadı Melek. O tür bakışlarla mı ilgiliydi alışkanlığı yoksa ölmekle mi?

Ayşe, Melek’in koluna girdi, “İyi geceler Yıldırım amca!” dedikten sonra Melek’i çıkışa doğru tabiri caizse sürüklemeye başladı. Melek, “Yavrum… Ne bu şiddet ne celâl! Sakin ol!” sözleriyle sakinleştirmeye çalışsa da arkadaşını, başarılı değildi.

“Sus kız! Seninle evde konuşacağız!”

Dedi ve Melek çok çok uzun zaman sonra bir kahkaha attı. Ayşe onun kahkahasını duyduğunda dayanamayıp belki sevinç, belki Yıldırım’a olan sinirinden kahkahasına katıldığında, iki kız karınlarını tutmuş gülerken çıktılar barın önünde bekleyen Sinan ve Cengiz’in yanına.

“Oy benim meleğim gülmeyi mi hatırlamış?” dediği an hâlâ kahkahalarla gülen Melek’i kucağına alıp, kendi etrafında döndürmeye başladığında Sinan, “Aferin, kuzuma. Unutmamış bu güzel gülüşleri nasıl çıkaracağını,” diyerek, başının üzerine elini koyarak, saçlarını karıştırdı Cengiz.

Melek karışmış saçlarına, dönmekten bulanan midesine rağmen mutluydu. “Alıştıra alıştıra mı gülseydim? Şu hâlime bakınca…” derken bile devam ediyordu gülüşleri.

Eve gelene kadar arabanın içindeki tatlı muhabbete de katıldığında bu akşam çok büyük bir aşama kaydettiğini fark etti, Melek.

Ayşe, Yıldırım’dan nefret etse de Melek’in yaralı ruhuna şifâ oluyordu varlığı.

*

“Hiç yenildin mi bu oyunda?” Lucy, ciddiyetle sorduğu soruda şahını, vezir tehlikesinden korumanın derdindeydi.

“Hatırlamıyorum.”

“Resmen mat oldum! Bir kez bile yenemedim. Uykum geldi, uyuyarak bu utancı unutacağım!” derken küçük bir kız çocuğu gibi esniyordu, genç kadın.

Mete ayağa kalktı, Lucy’nin elini tutarak onu da peşinden kaldırdı. “Tatlım, üzme kendini. Ben satrançta kazanabilen bir kadınla tanışmadım daha.” Amacı sadece ukalalıktı kibirli gülümseyişiyle Lucy’e göz kırparken.

Lucy, “Melek..? O da yeniliyor muydu sana?” dediğinde yaptığı ukalalığa içten içe küfretti.

Derin bir nefes çekti içine cevap vermeden önce. Bu arada üst kata çıkan merdivenleri yarılamışlardı. “Biz, meleğim ile hiç satranç oynamadık.” Sabah olmak üzereydi bu farkındalığın melankolisi içine yayılırken. Melek ile yaşayamadığı ne kadar çok aktivite vardı.

“Onu çok özlüyorsun.” Sitem ya da soru değildi. Belli ki Mete’nin lisanıhâlini inceliyordu.

Odasının kapısının önüne geldiklerinde, “İyi uyu, tatlım. Sabah görüşürüz,” deyip ayrılmak istese de, Lucy’nin elleri gitmesine izin vermedi.

“Ona verdiğin aşkın küçük bir parçasını bile veremez misin bana?” derken sesi titredi, Lucy’nin.

Gülümsedi, elini bırakmadan önce nazikçe okşadı, “İyi uykular,” dedi, odasının yolunu tuttu.

Lucy kadar hesapsız bir kadın, çok iyi bir âşığı hak ediyordu. Onun değerini bilecek ve her şeyin üzerinde tutacak. Ama o kişi asla Mete değildi.

Mete kendinde de değildi.

*

“Ne kadar sürecek?” Melek, yaşadığı hüznü, ayrılıklarına duyduğu endişeyi belli etmek istemiyordu. Tek isteği Ayşe’nin gönül rahatlığıyla gidebilmesiydi. Ama beş yıldır iki-üç haftadan daha uzun ayrı kaldıkları bir zaman hatırlayamadığında, o olmadan ne yapacağını bilemiyordu.

“Üç aylık bir eğitim süresi. Bana gerçeği söyle, canımın içi. Gitmemi istemezsen, yalnız olmak istemezsen söylemen yeter. Şahap hocaya vazgeçtiğimi söyleyebilir…”

“Ah be canım. Seni çok özleyeceğim sadece. Elbette gideceksin! Böyle bir fırsat kaçar mı?” Fırsat denilen dünyanın en ünlü müzisyeni, Ayşe’nin çocukluğundan beri albümlerini dinlediği, Pierre Hugo Lambert tarafından özellikle Ayşe’nin sesi göz önünde tutularak bir eğitim süresi oluyordu ki, her konservatuvar öğrencisi bu şansı elde edemezdi. Hocanın anlattığı kadarıyla, adamı en çok etkileyen, her müzik türünden okuduğu şarkılara sesini pürüzsüz bir berraklıkta yansıtmasıymış. “Ayşe’m! Belki de dünyanın en beğenilen ses sanatçısı olacaksın.” Hüznü ve mutluluğu aynı anda yaşarken sağ elini Ayşe’nin yanağına uzatıp, kardeşinin kadife yumuşaklığındaki yanağını sıktı nazikçe.

“Ah meleğim. Dünyanın en beğenilen bir şeyi olmak umrumda değil ki! Bana kardeşimin en sevdiği olmak yetiyor.”

Ayşe’nin gözlerindeki bakış, şüpheye mahâl vermeyen bir samimiyetle bakarken aksini iddia etmesi mümkün değildi. Lafta değildi Ayşe’nin, “Seni bırakmaktansa gitmem..” demesi. “Sen cansın Ayşe’m.”

“Sen candan da ötesin, can koç…” Düşünceli ifadesi, gözlerine dolan buğuyu gönderme çabasıydı, Ayşe’nin. “Çok garip geliyor, meleğim.”

“Nedir garip olan?”

Sıkıntı dolu bir nefes çekti içine, Ayşe. “Dünyanın en ünlü müzisyeni beni dinliyor, bana eğitim vermek ve birlikte müzik icrâ etmek için Fransa’ya davet ediyor, yetmiyor kalacak yer ayarlıyor, her şeyi benim için düşünüyorlar. Her şey mükemmel, değil mi?”

Melek, gülümsemesine engel olamadı. “Haklısın! Her şey fazla mükemmel. Ve bu mükemmeliyet sana zorlama gibi geliyor, yanılıyor muyum?”

“Ah senin şu zekâna hayranım, kuzu! Aynen öyle geliyor. Bir şekilde, bu işin altından Fuat çıkarsa kalbim kırılır gerçekten.”

Melek, yerinden kalkıp Ayşe’nin sandalyesinin önüne diz çöktü. “Ayşe’m,” dedi ellerini ellerinin arasına aldı. “Faraza, Fuat, Pierre Hugo’ya senden bahsedip, adamı birlikte çalışmanıza ikna etti. Sence adam senin sesini beğenmese, sende bir gelecek olduğunu düşünmese, böyle bir teklifle seni Fransa’ya çağırırlar mıydı? Şahap hoca böyle bir teklif getirir miydi sana?” Tane tane, mantığın sesi tonunda konuşuyordu Melek, Ayşe’nin gözlerine bakarak.

“Hmm. Haklı olabilirsin. Duyduğum kadarıyla adam çok zenginmiş. Fuat adamın yakasına yapışıp “Ayşe Ferah’ı eğitmek için ne kadar para istiyorsun?” dememiştir herhâlde. Ah meleğim. Yine kalbimi feraha kavuşturdun!”

Gözlerindeki hüzün dağıldı, Ayşe’nin.

“Kalbin hep ferah olsun canım. Ne zaman yolcusun?” İçi acırken, belli etmeme çabaları gülen yüzünü tehdit eden hüzünle savaş hâlindeydi.

“Öğrenci olarak vize ve pasaport işlemlerine başvuracağım. Bir ya da iki haftadan uzun sürmezmiş. Pasaport çıktığı an Fransa yolcusuyum.” Bakışlarını, ellerine kenetli ellere çevirdi. Sesinde Ayşe’nin sert mizacına ters bir yumuşaklık vardı. “Artık zengin bir kadınsın. Arada sırada gelirsin, beni yalnız bırakmazsın? Beni unutmazsın, değil mi?” Yumuşacık sesine hâkim ümit, tâ kalbine aktı Melek’in.

Sımsıkı sarıldı Ayşe’nin boynuna. “Ah Ayşe’m! Ne zaman istersen gel demen yeter. Sana ihtiyacım var demen yeter. Sen benim canımsın. Elbette geleceğim. Sensiz duramam ki ben.”

Aile sevgisi, aidiyet miydi?

Samimiyet miydi?

Sevgi miydi?

Bağlılık mıydı?

Hepsi bu iki genç kızın birbirlerinde saklı muhabbetlerinde gizliydi.

*

“Mete Ardahan uzun aradan sonra ilk kez eski bir arkadaş dediği Avusturalyalı güzel mankenle bir akşam yemeğinde görüntülendi. Çiftin birbirlerine olan sıcak davranışları objektiflerden kaçmadı. Mete Ardahan genç ve güzel mankeni eliyle besledikten sonra beraber gülüp eğlendikleri de kameralarımıza yansıyanlardan..” Fuat’ın ifadesiz yüzüne bakarken bu aptal magazin haberini okumasındaki amacı ciddi anlamda merak ediyordu.

“Devamında ne gelecek?”

Fuat, elindeki gazeteyi buruşturup bir kenara fırlatırken, “Ne bekliyorsunuz, paşam? Bu ne lan? Tekzip bir şey isteyelim. Yalan yanlış yazmışlar işte!”

Mete, baştan sona sahte bir tebessümün dudaklarına yayılmasına izin verdi. “Sen de,” derken üzerine basa basa konuşmaya başladı, Mete. “Sevgilin kadar çabuk celâllenir oldun. Sakin ol!”

“Güzel hasletler sirayet eder diyordu Emine abla. Karadan bana geçen huysuzluğu oldu desene…” Durdu, başını sağa sola salladı gülümseyişini savuşturmak istercesine. “Sana anlattıklarımdan sonra mı karar verdin bu yolu izlemeye?”

“Haberi gördüğünde üzülürse, şanslıyım. Ne hissedeceğini bilemiyorum. Belki o da dışarı çıkmaya başlar. Hayatın devam ettiğinin farkına varır. Sarmama izin vermediği yaralarına kendi dermanını bulursa, beni tekrar kabul eder hayatına. Bilmiyorum. Tek isteğim, onun beni kıskanıp kıskanmadığını bilmek.” Planı işe yararsa nasılsa bir şekilde öğrenecekti bunu.

“Tersi de olabilir. Dün gece kim vardı yanında, biliyorsun. Yaralarını onun sarmasına da izin verecek misin?”

İşte bu nefesini kesiyordu.

Bir şey söylemedi. Yorumda yapmadı.

Melek’ten emindi. O nispet yapacak fıtratta değildi. O tertemiz niyetleriyle kıskançlığını bile kendi yöntemleriyle yaşayacaktı, bundan emindi.

*

Ayşe’nin günlerden beri İnternet’e girmesine izin vermemesi, televizyonu açmamaları ve gazete alınmaması kararının nedeni şimdi önünde duruyordu ne yazık ki. Yürüyüş dönüşü apartmanın önünde karşılaştığı, apartmanın toprak sahibinin kızının elinde duran poşetin içinde, ekmeğin yanındaki gazetede.

“Sen de kalsın istersen, Melek.”

Melek’in kıpırdamadan gazeteyi incelemesi, kadını tedirgin etmiş olacakki poşetin içinden çıkarıp, karşısındaki kızın ayılabilmesi için gazetesini feda etmeye razıydı kadıncağız.

“Lale abla. Borcum olsun sana,” dediğini hayal meyal hatırlıyordu apartmanın merdivenlerini deli gibi koşarken. Anahtarla kapıyı açıp, banyoda olan arkadaşını rahatsız etmeden sessizce odasına geçti elinde gazete olduğu hâlde. Yatağın üzerine bağdaş kurup oturduğu an ellerindeki yoğun titremeyle okumaya çalıştı haberi.

Olacak gibi değildi!

Ellerindeki titreme, yazılanı görmesine imkân vermedi. Yatağın üzerine bıraktığında eğildi suçun kanıtı üzerine.

O kadınla el ele tutuşmuş, bir de onu eliyle beslemişti demek!

“Başka nerelerini besledin, Allah’ın cezası!” Ağzından çıkan bu sesli sitem içindeki öfkeyi birkaç kat daha katladı. “Hanımefendi, derin göğüs dekoltesi olan siyah gece elbisesi, baştan çıkarıcı güzelliğiyle ve en arzu dolu bakışlarıyla senin nerelerini doyurmuş acaba?”

Hakikat beyninde patladığında fark etti; olması gereken bu değil miydi? O hayatını yaşayabilecekti ki ayrılıkları bir işe yarasın. O mutlu olcaktı ki Melek’in çektiği bu hasrete şifâ olsun. Gazetedeki fotoğrafın görüntüsü net olmadığı için onun yüzünü göremedi. Onun o kusursuz güzellikteki yüzünü öylesine özlemişti ki, burnunda sızlayan nokta, gözlerine bir yaş selinin dolmasına yetti.

Tek damlanın bile akmasına izin vermediği sel.

Hissettiği bütün öfke bir anda şefkate dönüştü kalbinde. Net olmayan fotoğrafın üzerinde parmakları şefkatle dolaşmaya başladı. “Sen benim bir tanemsin. Senden öncesi olmadı, senden sonrası da olmayacak. Ne yaparsan yap, kiminle yaparsan yap. Sen bana ait değilsin… Biliyorum. Ama ben daima sana aidim…” Parmakları bir aşağı bir yukarı okşadı yârinin fotoğrafını. Son sözler ağzından çıkarken bir hıçkırık da peşi sıra sürüklendi o kırık dökük kelimelerin ardından. “Çok uzun zamandır…”

Gözünden tek damla gözyaşı dökülmedi.

Dışarı akıtamadığı her damla kalbine indi, asit etkisiyle yaktı gücünün kalmadığı küçücük yüreğini.

*

“Oğlum. Paşam. Bak o çayı bir dikişte iç. Ilık o, zarar vermez. Ardından hemen şu çorbayı da içersin ki kemiklerin güçlensin.”

Emine’nin her sabah gerçekleştirdiği bu ritüel, Öykü’nün isyansız bir itaatle kabul ettiği seremoni hâlini almıştı artık. Tarabya’ya geldiği ilk günden bugüne fark edilen gelişme de bu sitemsiz itaatine bir gerekçe olabilirdi.

Ve.

“Mete’m. Bak sana da koyuyorum çorba! Bari bu sabah iç şundan bir lokma!” Sıranın Mete’ye geldiği belliydi. Mete, blendere attığı muza, süt ve bal eklerken, “Ablam, ben böyle iyiyim. Sen besle paşamızı. Ben şunu içip koşuya gideceğim,” diyerek çalıştırdı aleti.

Birbirine karışan malzemeyi büyük bir bardağa döküp içerken, Öykü o garip renkteki sıvıyı yüzünü buruşturmadan içmeye çalışıyordu.

“Bir isteğin var mı, kardeşim?” Öykü’yü Emine’nin içirdiklerinden kurtaramazdı ama en azından onun için bir şeyler yapabilirdi.

Öykü, içtiği tesirli çaydan sonra elini ağzının üzerine kapayıp derin nefeslerle sindirmeye çalışırken, “Sağ olun, Mete Bey. Bir ihtiyacım yok,” diyecek kadar bir aralık verdi sözüne.

Son baharın hissedilen serinliği, hışırdayarak dökülen sararmış yaprakların yerde rüzgarın etkisiyle uçuşunda gizliydi. Büyüleyici bir güzellikti hazan mevsimi. Hırkasının önünü göğsüne kadar çekti, başlığını örttü.

Kapının önünde arabaya yaslanmış, Mete’nin çıkışını bekleyen Fuat, Mete’yi gördüğü an, “Bu sabah nereyi tercih ediyor paşam?” diye sordu.

Gitmek istediği tek bir yer vardı;

Beşiktaş Sahili.

Ama, “Emirgan’a gidelim,” dedi.

Arabayı Fuat kullanırken sağ tarafa kurulan Mete, pencereyi sonuna kadar açıp, dirseğini yerleştirdi kapı üzerine. Nefes alabiliyor, ara sıra acıktığını hissediyordu artık. Geçen günlerin ardından insanî ihtiyaçlarını tekrardan hissetmeye başlaması iyi bir şey miydi, bilmiyordu. Yine her ânında yakıcı bir özlem vardı. Melek’in kapısına dayanmasını haykıran düşünceleri vardı. Ama vicdanı sabret dedikçe düşünceleriyle çelişen vicdanına kulak veriyordu.

“Dalma düşüncelere, birader. Anlat bana!”

Fuat’ın sesiyle çıktı düştüğü düşünce selinin içinden. “Kaç gün olduğu satır satır aklıma kazanıyor her gün. Ölenlerden sonra… Ona sarılmadan, gözlerine bakmadan geçen kaç gün olduğu… Birkaç hafta daha sabredeceğim onu göreceğim ân için.”

“Geleceğinden çok eminsin.” Fuat’ın sesinde sıkkın bir ton vardı.

“Meleğim, o çocuklar için her şeyi yapar. Vakfın kimsesiz sokak çocukları için olduğunu öğrenmesi yeter. Gelecek.”

Son cümle bir kelimeden ziyâde duâ gibiydi. Kırk kez tekrarlayıp gerçekleşmesini dilediği bir duâ.

Fuat, sıkıntılı bir nefes çekti içine. “Eğer Lucy ile fotoğraflarınızı gördüyse o çocuklara rağmen gelmek istemeyebilir.”

Bu, Mete’nin de aklına gelmişti. Ama o Melek’i biraz tanıdıysa, en azından gözleriyle görmek isteyecektir Mete’nin hayatına gerçekten devam edip etmediğini. “Meleğim… O...  normal bir kadın değil. Ve eminim ki normal bir kadının vereceği tepkiyi vermeyecektir.” Yüzüne bir gülümseme yayıldı onun o deli hareketlerini düşününce. İskoçya’daki sabah uyandırması dersi esnasında yüzüne boşalttığı bir bardak suyu liste başı yaptı, genç adam.

“Başka bir kadın olsa, şöyle bir sahne canlanıyor gözümde. Senin nefret ettiğin -ki aklıma ilk gelen isim Yıldırım- adamı koluna takıp sırf seni rahatsız edip, etmediğini görmek için gelebilirdi açılışa.” Gözünün ucuyla yandan bir bakış attığında Mete’ye, öfke dolu ifadesi derin bir kahkaha atmasına yetti Fuat’ın. “Bu ayrıntı hiç aklına gelmedi mi arslan parçası?”

“Yapmaz, bilirim!” Damarlarına öfke sıcaklığı yayılsa da dile gelen ihtimale karşı, Melek’i tanıyordu… Yapmazdı.

*

Haberi gördükten sonra eve sığabileceğini hissetmedi, Melek. Yapması gereken yani tekrar hayata dönmesi için yapılması gerekenler listesinde:

-Kahvecideki işine vedâ et!

İlk sıradaydı. Apartmandan çıkıp karşı tarafa durağa ilerlediğinde bomboş gözlerle izliyordu etrafı. Apartmanlarının altında boşaltılan mekândan ayrılan nakliye kamyonundan geriye, güzel, boş bir dükkân vardı artık.

Bir an gözünün önünde, o dükkân kendine ait olsaydı neler yapabileceği canlandı hayal perdesinin pusuna sarılı. Bir turta dükkânı?

Adı bile hazırdı!

Karar verdiğinin farkında bile değildi ancak, dükkânın kalan çöpünü dışarı atmaya uğraşan genç kızın yanına doğru ilerledi insiyaki bir güçle. “Kolay gelsin.”

Kız, elinde büyükçe bir çöp torbasına tıkmaya uğraştığı eskilerle ilgilenmesine kısa bir ara verip Melek’e baktı. “Teşekkür ederim, Melek Hanım.” Ufacık kesilmiş küt saçları, alnına dökülen kakülleri, kendine iki beden büyük keten gömlek ve pamuklu kumaştan dar paça pantolonuyla, dünyanın en tatlı mavi-yeşil gözleri ve sevgi dolu bakışlarıyla Melek’in gözlerine bakıyordu.

“Sanırım siz tanıyorsunuz beni, öyle mi?” Yüzünde tatlı bir tebessüm vardı Melek’in karşısındaki kızın kibarlığına mukabil.

Kaşları şaşkın bir ifadeyle havaya kalktı genç kızın, “Sizi tanımayan kaldı mı?” derken ve tebessümü dondu. “Başınıza gelenler çok üzücü gerçekten. Adım Feride, bu arada. Size taziyeye de geldik aslında ama hatırlamamanız normal. Başınız sağ olsun tekrardan.” Saçını kulağının arkasına sıkıştırırken gözlerinde oluşan hüznü, saklama çabasındaydı Feride.

Feride nazikti. Ve tabii samimi. Ama yine de daha iyi hissettirmiyordu.

“Çok anlayışlısınız… Taziyeniz için de teşekkür ediyorum.” Feride başıyla kabul ettiğini gösterdiğinde, Melek devam etti. “Bu dükkân size mi ait?”

Feride, şöyle bir etrafını inceleyip, “Evet,” dedi buruk bir ses tonuyla. Gözleri dolu doluydu. Sanki bu dükkânda birçok anı saklıydı Feride için.

“Ne yapacaksınız burayı?”

Derin bir nefes aldı, sıkıntıyla verdi. “En geç bu ay sonuna kadar satacağım İnşAllah.”

Üzüntüsü Melek’in rikkatine dokunmuşken sormadan edemedi. “Esasen satmak istemiyorsunuz, yanılıyor muyum?”

Yutkundu, gözleri parıldadı. “Haklısınız… Babadan yadigâr.” Keten gömleğinin kol ucuyla sağ gözünü ovuşturdu. Belki ortamdaki tozdan belki de gizlemek istediği hüzündendi bu hareketin nedeni ancak yorgun görünen gencin babadan yadigâr dükkanı Melek’e kendi düşüncelerini unutturdu.

“Çok özel değilse eğer… Bu kadar üzüyorsa neden satıyorsun?”

Gülmek her zaman neşeyle gelen bir eylem değildi. Bazen acıyı maskelemenin alaycı bir oyunu da oluyordu. Tıpkı Feride’nin de yaptığı gibi. “Özel bir yanı kalmadı! Maalesef borç batağındayız. Metafor değil ha, gerçekten batak! Kusura bakmayın, lütfen. Sorunlarımı anlat…”

Feride içinde biriktirdiklerini, bir dinleyene dökebilme derdindeydi sanki.

“Yargılamadan dinlerim.” Melek samimiyetle gülümsediğinde Feride de gülümsedi. Bir parça rahatlama gördü yüz ifadesinde biraz önceki çekingenliğini silen. “Bu dükkân için ne kadar istiyorsunuz?”

“Sekiz yüz bin.”

Kaşları çatıldı Melek’in. Cadde üzeri, merkezi bir yerde böyle bir dükkan milyondan aşağı satılamazdı. “Bu çok düşük bir rakam?” Şaşırdığını gizlemedi Melek. Böyle bir dükkan o fiyata hemen satılırdı herhangi bir fırsatçıya.

“Haklısınız. Aslında burası bir milyondan aşağı satılmazmış ama biz sekiz yüz yüz bine razıyız. İnternet’teki ilan sitelerine sekiz yüz elli olarak verildi ilanlar. Aslında ben daha fazlasına satıp artanıyla evi de kurtarmak istiyorum ama kiraya çıkmak da bir seçenek. Emlakçılar kolay satılsın istiyorsanız fazla naz yapmayın diyorlar. Geriye bize bir şey kalmaz ama en azından borcu bitirir. Evi de aldıklarında belki düşerler yakamızdan.” Bezgin bir nefes çekti içine.

Melek, yüzüne yayılan samimi gülümseme için hiçbir çaba harcamadı. O gülümsemenin gözlerinin içine ulaştığına da emindi. “Feride Hanım. Bir milyon iki yüz bine bana burayı satar mısınız?” dedi, elini uzattı karşısında gözleri şaşkınlıkla kocaman açılmış genç kıza.

“Si… Siz ciddi misiniz?” Kız şoka girmiş olabilirdi.

“Çok ciddiyim. Düşünmek isterseniz, acele etmeyelim. Belki fiyat konusu sizi düşün…”

Feride sözünü keserek, “Melek! Siz ne diyorsunuz? Ben neredeyse yarı fiyatına satmaya razıyım.” Melek’in havada kalan elini iki elinin içine alıp, “Sattım gitti!” dedi.

“Danışmanız gereken, meşveret edeceğiniz kimse yok mu?”

“Ne edecek?”

“Meşveret. Konuşup tartışacağınız, fikir alışverişi yapacağınız kimse yok mu?”

“Ha..! Yok! Annem umursamıyor. Ağabeyim de sağ olsun onun sayesinde bu durumdayız ya zaten. Koca aptal, hangi götüne güvenip o kadar kumar oynadı bilmiyorum ama hepsi onun suçu. Onun fikrini almak yerine… Ya… Affedersin. Ağzım fazla bozuk sanırım,” deyip bir elini dudaklarının üzerine kapadı.

“En sevdiğim.” Feride’nin hayat ışığıyla parıldayan gözleriyle gülümsedi Melek. “Bana banka bilgilerinizi verin. Devir işlemlerini hemen gerçekleştirelim. Vaktiniz varsa avukatımı arayıp bize katılmasını isteyeyim. Hemen bir sözleşme hazırlar, hesabınıza parayı yatırırız.”

Feride, elini kalbinin üzerine koydu, “Sanırım otursam iyi olacak,” dedi.

Genç kızın zaten solgun olan rengi iyiden iyiye kaçtığında, Melek endişeyle, “İyi misin?” diye sorarken etrafta su arıyordu.

“İyiyim. Fazla heyecanlandım sanırım. Bu kadar çabuk olacağını düşünmemiştim. Sen, Hızır gibi yetiştin.” Ve o an aradaki resmiyet de kalktı.

Dünyada tek dertli kendisi değildi… Anlattıkları bir insanın nasıl bir çıkmazda olabileceğine en büyük kanıttı. Belli ki ağabeyine söz geçiremiyor, annesi ise önemsemiyordu. Babası vefât etmiş. Bütün sorumluluğu üzerine yıkıp, kızı yapayalnız bırakmışlardı. On yedi yaşında ya var ya yoktu. “Kaç yaşındasın, Feride?”

Elleriyle gözlerini ovuşturduktan sonra, “On altı. Şubatta on yedi olacağım,” dedi.

“Şubatın kaçında doğdun?”

“Yirmi dört.”

“Ben de yirmi sekizinde doğdum. İkimizde kış kızıyız desene.” Kızın dupduru güzellikteki yüzünü inceledi Melek. Açık kestane renginde saçları, buğday teni ve mavi-yeşil gözleri.

“Ve tabii bir de balık,” derken küçük, melodik bir kahkaha attı Feride. “Aynen öyle,” diyerek kızın o tatlı kahkahasına karşılık verirken, Melek sabah hissettiği kırgınlığın çoktan geçmiş olduğunu fark etti.

“Seneye şu liseden kurtulursam hemen doğru düzgün bir iş bulacağım!” Gülüşleri sakinleştiğinde, gözlerinden belliydi yorgunluğu.

“Üniversite okumayı düşünmüyor musun?”

Histerik bir kahkaha attı deminki o neşe dolu kahkahaya zıt. “Deşme yaramı!” dedi, sustu.

Melek, kırık bir tabure alarak Feride’nin tam karşısına yerleştirdi, “Dinliyorum,” diyerek oturdu.

Feride, bir gözlerine baktı, Melek’in bir de samimi olup olmadığını inceledi yüzündeki ifadeden.

Belli ki ikna olmuştu derin bir nefes çekerken içine. “Annemle ilgilenmeliyim. Hem çalışıp hem okuyabilecek kadar vaktim yok. Temizliğe gidiyorum evlere bir yıldır. Apartmanların merdivenlerini temizlemekle başladım. İşimi çok iyi yaptığımı görenlerin sayesinde terfi ettim.” Her şeye rağmen kendiyle ve yaşadıklarıyla dalga geçmeyi düstur edinmiş gibiydi Feride’nin ifadesi. Aynen kendi gibi… Aynen Ayşe gibi…

“Başka bir geçim kaynağınız yok mu?”

“Babamdan kalan emekli maaşı var. Bize fazla fazla yeterdi buranın kirasıyla beraber. Abim olacak kafasına sıçmaklık… Affedersin ya. Çok edepsiz olduğumu düşünüyorsun, değil mi?”

Melek, karşısındaki çocuğun masumiyetine içi titrerken, “Hayır, canım. Çok tatlı olduğunu düşünüyorum,” dedi.

“Asıl tatlı olan sensin. Ve tabii çok da zarifsin. Senin karşında konuşmak zor,” deyip gülümsedi.

“Burayı sattıktan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı Melek.

Etrafı inceledi yine özlem dolu gözlerle. “Önceliğim; evin üstündeki ipoteği kaldırıp, abimi kumardan uzak tutmak.” Çektiği sıkıntılar, umudunda en ufak bir kırılma vermemişti bu küçücük kıza. “Burayı neden almak istiyorsun?”

Melek daldığı düşünceden bu lâtif sesle çıktı.

“Buraya ihtiyacım var.”

“Neden? Özel değilse yani.”

“Bir turta dükkânı açacağım burada.”

Feride, iki elini coşkuyla birleştirip, “Ah ne harika! Buranın yine sımsıcak olmasını sağlayacaksın. Biliyor musun, burası babam ölmeden önce terzihaneydi. Sizden önceki kiracımız İnternet cafe olarak kullandı. Ama şimdi… Senin sayende yine eski sıcaklığına kavuşacak.” Heyecanı gözlerinden taşıyordu, Feride’nin.

“İnşAllah, Feride,” dedi kızın coşkusundan nasibini almış bir sesle.

“Peki adı ne olacak?”

Melek, ne gözlerindeki aşkı sakladı, ne de Mete’ye olan özlemini.

Melek, Mete’yi yanında yokken çok uzun yıllardır seviyordu ya…

Yine sevecekti.

Bugün ve daima.

“Bir Parça Aşk.”

Candan Öte ~ 41 | Bir Parça Aşk” için 2 yorum

  • 15 Ekim 2018 tarihinde, saat 16:10
    Permalink

    LutfiyEM kamplarda eğitimlerde uğraşıyordum bir haftadır bi döndüm ki bölümler birikmiş oh ne özlemişim okumayı ahh metem ahh ??
    LutfiyEM beğen butonu yok…

    Yanıtla
    • 16 Ekim 2018 tarihinde, saat 11:29
      Permalink

      çok çok kolay gelsin Gülayım. beğen butonunda sıkıntı vardı eklentiyi kaldırmak zorunda kaldım.

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir