Candan Öte ~ 40 | Dergi

Rüzgar ateş için ney ise ayrılık da aşk için odur; küçük bir aşkı söndürür, büyük bir aşkı daha da güçlendirir.
Mevlana

Sırtına kurşun saplandığında acı hissettiğini hatırlamıyordu. Ölüme, bir nefes alıp vermek kadar yaklaşmış, günleri yoğun bakımda geçmişti.

Düşünüyordu.

Şu an yaşadığı keskin acıyı mukayese edebileceği bir anı yoktu.

Paramparça olmuş kalbine bir avuç dolusu kor basıyorlardı âdeta. Yakıcı bir ateşin nârında kavrulan ağaç parçası gibiydi ya da. Yandıkça közlerin dağıldığı parçalar…

Ölüm acısı, ayrılık acısı…

Taksinin arka koltuğunda otururken sağ eline çenesini yaslamış olduğu hâlde, acının her tonunu yaşadığını düşünüyordu. Kalbi vazifesini unutmuş, nefesini yönetiyordu. Kendi karanlık hükmü altına almış, izin vermiyordu soluklanmasına. Canlı canlı bedeni kesiliyor, canından canı gidiyordu.

Yaptığı şeyi yaparken de pişmandı, yaptıktan sonra da, şimdi bir taksinin arka koltuğunda, kupkuru gözleriyle taksinin ilerlediği manzarayı izlerken de. Yaşadığı acının yoğunluğu, uyuşturuyordu sanki bütün bedenini. İçine çekmeye çalıştığı hava, titrek bir nefes olup ciğerlerini yakıyor ama rahatlama veremiyordu Melek’e.

Ona sarılmayı her istediğinde kulaklarına gelen o kurşun sesleri, insan çığlıkları. Helikopterlerin sesini bile bastıran o sesler bir gün çıkacak mıydı aklından? Ona sarılmak bir gün yine sadece sarılmak olacak mıydı?

Mete’nin kollarındayken duyduklarının tesellisine, yine aynı kollarında sığınamamış, o gücü kendinde bulamamıştı ne yazık ki.

Eğer o kadar sevdiği insan ölmeseydi de böyle hisseder miydi?

Bilmiyordu ve asla bilemeyecekti.

Eve yaklaştığı zaman fısıltıyla, “Müsait olunca inebilir miyim,” dedi, cüzdanından para çıkardı. Adam, kızın incecik sesini duyup, “Nasıl isterseniz, hanımefendi,” diyerek evin önündeki kaldırıma yanaştı. Melek’in perişan hâline anlayış göstermiş olacak ki, yüksek ses çıkarmaktan imtina edercesine bir ses tonuyla, naif bir cümleyle mukabelede bulunuyordu.

Sabah, Mete ile çıktığı eve yalnız dönüşü, attığı her adımda yere yığılacakmış gibi tüketiyordu, bedenini.

Ayşe kapıda durmuş, başını pervaza yaslamış olduğu hâlde sabırla Melek’in merdivenleri bitirmesini bekliyordu. “Ne oldu sana?” Melek’in perişan olmuş hâlini gördüğü an kızın bütün sabırlı ahvâli dağılıyordu bir anda. “Önce bir soluklan, canım…” Başka sözleri olsa da Ayşe’nin, karşısındaki yorgun kıza karşı şefkati izin vermiyordu kuracağı fazla cümlelere.

“Ben banyoya gideyim,” diye fısıldarken, normal bir ses tonu kullanamayacağını biliyordu. Boğazında bir yumru, nefesinde hıçkırıklarla ne konuşmaya çalışsa çıkaramayacağı kelimelerle yalnızca tıkanıp kalacaktı.

Ayşe’nin hüzünlü bakışları, sadece başını kabul edercesine sallayabildiği bir fer taşıyordu.

Banyoya geçtiği an klozetin üzerine oturup ellerini ağzına kapadı, bastıramadığı hıçkırıklarını serbest bıraktı. Gözünden akan yaşların sonu yok gibiydi. Bir ara sakinleştiğini hissediyor, Mete’nin masada donmuş bir hâlde, kıpırdamadan, konuşmadan, Melek’e bakmadan oturuşu geliyor ve hemen ardından daha büyük bir yoğunlukla ağlamaya başlıyordu.

“Unutama beni.”

Ellerini yüzünden çekti, oturduğu yerden sırtında bir dünya yük varmış gibi bir ağırlıkla kalktı. Yüzünü yıkadıktan sonra baktığı aynada gördüğü kendi değildi. Herhangi bir insan da değildi. Gözlerinin yerinde kırmızı şişkin yuvarlakları olan, rengi sapsarı, bitkin bir… Canlıydı.

Banyonun kapısını açtığı an, kapının dibinde tırnaklarını yiyen bir Ayşe vardı. Melek çıktığı an elini elinin içine alıp odasına götürüyordu arkadaşını. Üzerindeki elbisenin fermuarını açtı, çekmeceden bir tayt ve bluz çıkardı. Gözlerinde titreşen yaşların akmasına izin vermiyordu. Ayşe, sabırla Melek’in anlatmasını bekliyordu.

Melek, giyindi. Tersi çevrili fotoğraf çerçevesine bakmamaya özen gösteriyordu. “Canım, ben kahvaltı etmedim. Yapalım mı birlikte?”

Ayşe, kollarını Melek’in beline doladı, başını omzuna yasladı. “Canım feda kardeşime…”
Ayşe’nin sıcacık ifadeleri Melek’te itiraza dair bir şey bırakmıyordu. “Gel, gözümün nuru.” Mutfağa doğru ilerliyorlardı, Ayşe, “Çilekli süt içmek ister misin?” diye sorduğunda.

Çilekli süt!

“İstemem… Sade süt içebilir miyim?” Bir daha çilekli süt, içmeyecekti.

Ayşe, gözlerinde titreşen gözyaşlarıyla başını salladı yalnızca. Melek’i balkona, manzaranın karşısına oturttuğunda, “Kalkma buradan, ben şimdi ikimize de tost yapacağım. Afiyetle yiyeceğiz,” diyordu.

Şu an hissettiği en son şey bile değildi açlık. Yemek zorunda olmasa yemek görmek bile istemiyordu. Yemek zorundaydı. Mete’nin; “Daha çok yemek ye..” sitemleri kulaklarında yankılanıyordu. Göğsüne doğru çektiği bacaklarına başını yaslayıp seyretti dalgalı denizi.

Ayşe, hazırladığı tostları masanın üzerine bıraktı. Melek’in sütünü, kendi çayını aldı. Sabırla bekliyordu Melek’in anlatmasını. Ayşe’yi böyle bekletmekten nefret ediyordu ama biz ayrıldık diyemiyordu. Dili varmıyordu. Sesli dile getirmezse, kimse bilmezse…

Ne olacaktı?

Tekrar mı birleşebileceklerdi?

“Mete ile konuştum.” Tostundan bir ısırık aldığında, zorla çiğnemeye çalıştığı küçücük lokma, ağzında çoğalıyor gibiydi.

Ayşe’nin çay bardağı, içmek için havalandığı mesafeden elinde donakaldı. “Tepkisi ne oldu?” Sesine bir hüzün çöktü Ayşe’nin. Sadece Melek için değildi bu üzüntüsü. Aynı hüznü, Mete için de yaşıyordu.

“Hiçbir şey. Ben konuştum o… Tepki vermedi. Ya da veremedi, bilmiyorum. Söylemek istediklerim bittikten sonra bakamadım bir daha. Duramadım yanında. En trajik yanı ne biliyor musun?” dedi, sütünden bir yudum aldı. “Ben ayrılık konuşması yaparken, Esmeray “Unutama Beni” çalıyordu arkada.” Zihin yönlendirme. Bilinçaltı mesajı. Gizli ifade! Herneyse!

Elindeki çay bardağını içmekten vazgeçmiş gibi masanın üzerine bıraktı, Ayşe. “Zaman isteseydin, meleğim. O, seni bir ömür beklerdi eminim.”

“Buna hakkım var mı? O, genç…” Devam edemedi. İhtiyaçlarını dile getirerek, başka bir kadınla olması gerektiği fikrinden nefret etti.

“O, dediğin Mete. Mete, genç değil! İhtiyaçlarını düşünen bir adam, değil! O sana âşık bir adam, meleğim.” Ayşe’nin ateşli savunuculuğunu yaptığı, Mete kendini bu kadar iyi savunamazdı belki de. “Peki şimdi ne yapacaksın?”

Elindeki tostan bir ısırık daha almaya çalıştı. “Anneannemden bana kalan o kadar parayı dağıtacağım sanırım. Önce, Mete’ye olan borcumu öderim. Öykü gibi, disiplin suçları yüzünden sosyal hizmetlerin İllAllah dediği kimsesiz çocukların, on sekizinden sonra da kalabilecekleri bir yer kurabilirim. Çocukları gerçekten seven insanların yöneticiliğini yaptığı, şefkatiyle her çocuğa muamele edecek insanlar. Belki bir tane de korunmaya muhtaç kadınlar için. Okuma yazma bilmeyenlere Milli Eğitim Bakanlığı destekli eğitim verilebilecek bir yer.” Bu anlattıkları umut olmuş, genç kızın içinde umutsuzluğun kararttığı karanlık odalara ışık olup bir heyecan vermişti.

“Mete’nin o küçük kızlar için kurduğu ev gibi,” dedi ve bakışlarını denize çevirdi. “O küçücük kızları kurtarmakla kalmadı. Onlara ikinci bir şans verdi. Yaşadıkları evi birlikte gördük. Sırf özgüvenleri geri gelsin diye çocuklara, karate öğretmesi için üç ayrı hoca tutmuş. Behrem’e Fransızca çeviri yaptırıyor ana dili gibi konuşan onca çalışanı varken..” Ayşe’nin sözleri, havada asılı kalmış bir sesten fazlasıydı. Kalbine binlerce ok saplayan, maddi olarak da hissedilen sözlerdi.

“Lütfen, Ayşe’m. Mete’ye acıdığın kadar bana da acı,” diye fısıldadı, Melek.

Ayşe, elini uzattı, Melek’in elini şefkatle tuttu sımsıkı. “Sen benim canımsın, meleğim. Ayrılık çözümdü senin için ama değil. Psikoloğa gidelim. Yaşadıklarını kimse kaldıramaz. Profesyonel bir yardım alabiliriz.” Konuşurken o çikolata kahvesi gözlerdeki yalvarış, tüketiyordu Melek’i.

“Ayşe’m. Lütfen..” Toparlayamadığı kırık dökük sözleri, derdini anlatmasına imkan vermiyordu. “Ben çok yorgunum. Eline sağlık… Bunu sonra yerim,” dedi elindeki tostu tabağa bırakırken. Ellerini, yüzünü yıkayıp yatağına geçtiğinde, Stanley’e sımsıkı sarıldı. Gözlerinde yaş yoktu. Peki bu boğazında düğümlenen neydi?

*

“Hoş geldin, Ayşe.”

Hüzün dolu kahverengi gözleriyle, Mete’nin siyahların ardına saklanmış küçük kardeşi, Ayşe.

“Hoş bulduk,” dedi, Mete’nin oturması için buyur ettiği koltuğa geçerken. Fuat’ın dikkatli bakışları Ayşe’nin üzerine kilitliydi. “Melek, nasıl?” Fuat’ın sorusunun cevabına pür dikkat kilitlenen de Mete idi.

Boğazını temizledikten sonra konuşan genç kızın ses tonu, yorgundu. “Daha iyi. En azından artık acıkıyor.” Mete’nin gözlerine çevirdi bakışlarını. “Mete. Buraya geldiğimi bilmiyor… O.” Devamını getirmedi.

“Ne oldu, Ayşe?” Fuat’ın sesinin ilk kez bu kadar lâtif çıktığına şahit oluyordu, Mete.

Gözleri, Fuat’ın gözlerini bulduğunda boğazında oluşan yumruyu giderme çabasında gibiydi, Ayşe. İki kez üst üste yutkunduğunda bile konuşmaya başladığında sesi boğuktu. “Senin,” dedi bakışlarını yine Mete’ye çevirdi. “Nasıl olduğunu merak ettim.”

Nasıl olduğu, karşısındaki kızın titreşen kelimelerinde, her zamanki sert bakışların yerini alan kırılgan gözlerinde, boğuk çıkan ses tonundaydı. Nasıl olduğunu bu görünüşünden anlayamayacak insan ancak kör olabilirdi.

On beş gün önce hayatı bitmiş bir cesetti. Yemek yemiyor, demli çaydan başka, ara sıra bir de su içiyordu. Sabahlarına “In the End” ya da “Deep Six” şarkılarıyla bazen daha da sertleşen tonlarda metalle başlayıp, canı çıkana kadar koşar olmuştu.

“On beş gün, dört saat,” saatine baktı, “Yirmi beş dakika önce benim hayatım bitti, Ayşe. Şu an yaşadığım sadece zorunluluk,” dedi oturduğu yerden kalktı. İstanbul’u ayaklar altına alan ofis manzarasını seyretmek için elleri cebinde, camın önüne doğru yavaş adımlarla ilerledi. “Beni suçluyor mu?” Ayşe’nin vereceği cevabı gözlerini kapayıp bekliyordu.

Ayşe, oturduğu yerden hızla kalkıp Mete’nin yanına geldi. “Seni suçladığı için mi ayrıldınız sanıyorsun? Bir kez olsun ağzından öyle bir kelime çıkmadı. Melek’i hiç mi tanımadın, Mete?” Melek gibi ânında celâlleniyordu, Ayşe de.

Cevap vermeye mecâli yoktu. Sessizliğinin arkasına sığındı. Artık pek konuştuğu söylenemezdi zaten. En son, banka hesabına Melek Yakut tarafından transfer edilen altmış bin liralık havaleyi gördüğünde uzun bir cümle kurmuştu, o kadar. O da üç gün önceydi.

“Lütfen, Mete. İyi ol. Kendini bırakma. Meleğimin sana ihtiyacı var.” Sesindeki yalvarışı duyabiliyordu. “Ben… Gideyim artık. Sonra görüşürüz.”

O hüzün dolu ses tonuna bile mukabele edecek kelimeleri yoktu. Yalnızca başını sallayabildi. “Fuat, Ayşe’yi bırak kardeşim,” derken gözleri kapalıydı, Mete’nin.

“Olur, kardeşim,” dediğini duydu en son oturduğu yerden kalkan Fuat’ın, sonra bir de Ayşe’nin, “Allah’a ısmarladık,” dediğini çıkmadan önce.

Tekdüze bir ses tonuyla, “EyvAllah, kardeşim,” derken, içindeki yangını dışarı yansıtmadığına seviniyordu, Mete.

Kalçasını pencerenin önündeki kanepeye yasladığında, başı istemediği her an çalışma masasına dönüyordu. Ve her dönüşünde aklına, Melek’i bacaklarının arasına hapsettiği o dakikalardaki konuştukları geliyordu.

“Küçükken kara kalem resimler çiziyordum. Hem de çok büyük bir zevk alarak. Çizdiğim adamlar, hayallerimde senin kadar yakışıklı oluyordu ama kâğıda dökülen bed mi bed, hayallerimdekine çok uzak bir şey..şey.. Cisim mi desem? Doğa resimlerinde fena değildim ama.”

Diyen, o can yakan samimiyet.

Her yerde Melek’ten izler vardı… Masasının üzerinde duran su şişesinde, duvardaki çirkin tabloda, evde, sokakta, arabada… Her yerde.

Yangın. Bu acıya verebileceği başka bir isim yoktu.

Altmış bin lirayı hesabına yatırmış, Şahika, Ömer’e iletmiş, Ömer de nasıl anlatması gerektiğini çözememiş bir adam ifadesiyle, Mete’ye söylemişti.

Ömer’e kurduğu cümle kelimesi kelimesine, “Melek Yakut Vakfı’nın inşaat çalışmaları ile ilgilenen ekibe söyle, şu an çalışan işçilere iki misli eleman eklesin. Gerekiyorsa iki katı ücret arttırımı yapılsın. Bir ay sürmeyecek o inşaatın iğneden ipliğe her şeyinin tamamlanması. Bir ay sonra açılış yapılacak,” demişti.

Bir ay sonra açılışta görme şansı vardı, Melek’i. Yapacağı hiçbir şey için utanmıyordu, Mete. İlk kez kurduğu bir vakfın duyulmaması için değil, aksine bütün dünyaca bilinmesini ve duyulmasını istiyordu. “Melek Yakut Vakfı”nı duymayan kalmamalıydı.

Şeref konuğu olduğunu öğrendiğinde kızacak mıydı? Kırılacak mıydı?

Ne hissedecekti?

Bir ay sonra öğrenecekti nasılsa.

Kapıya tıklayan Pelin, izin isteyip içeri girdiğinde, “Mete Bey, kusura bakmayın rahatsız ettim ama… Öykü Bey için gönderilen hemşire az önce beni aradı. Kız ağlamaktan konuşamıyordu. Devam edemeyecekmiş görevine. Ne yapmamı emredersiniz?” diye sordu, Mete’den gelecek emri bekledi.

“Şimdilik bir şey yapmayın, Pelin Hanım. Ben gidip bir bakayım, küçük beye,” dedi, ceketini asılı olduğu yerden aldı. Hem çıkıyor hem de giyiniyordu.

“Güle güle, efendim,” diyerek uğurladı Pelin, genç adamı. Onun da gözlerinde Mete’ye duyduğu şefkat vardı. Tarabya’ya gitmiyordu uzun zamandır. Yemek yemek istemediği her an, Emine önüne koyduğu yiyeceklerle canından bezdiriyordu, Mete’yi.

Odasından çıktığı an hazır kıta bekleyen Cevat’a, “Şu bizim ufaklığa bir gidelim, Cevat. Dördüncü hemşireyi de göndermiş bugün,” dediğinde asansöre biniyorlardı.

“Temiz bir dayak istiyor. Saldı kendini şuursuz!” Cevat’ın hissettiği öfke sesine yansıdı ki bu olağan dışı bir davranıştı, Cevat açısından. Adam Cyborg olabilecek derecede duygulardan yoksun bir ciddiyete sahipti.

“Biraz daha sabır, Cevat.” Yaşadıkları, bir olgunluk katmıştı mizacına.

“İnşAllah…”

Kasımpaşa’da büyümüş bir çocuk, Kasımpaşa’dan ayrılamamış, Haliç manzarasına nazır bir çatı katında yaşamaya devam ediyordu. Cevat arabayı park edene kadar, Mete hava alabilmek için dışarı çıktı. Elleri cebinde, beklemeye başladı.

Yirmi beş gün yoğun bakımda yatmıştı, Öykü. Melek, Öykü’yü görmek istediğinde Mete’nin en son istediği, Öykü’yü o hâlde görüp kendini harap etmesiydi. Ama Melek’te de hâsıl olan şefkati engelleyememiş, birlikte girmişlerdi yoğun bakıma.

Öykü’nün sol bacağı ve sol kolu askıya alınmış, gövdesindeki sargı göğüs kafesi ve karnını içine alan bir genişlikle genç kardeşinin vücudunu sarmıştı. Solunum cihazına bağlı, ölüden hâlliceydi. Melek onu o hâlde görünce elleriyle ağzını kapamış, çıkacak hıçkırıklarını engellemeye çalışmıştı.

“İyileşecek mi?” diyen titrek ses tonu hâlâ aklındaydı, Mete’nin.

“Bilmiyorum, meleğim,” dediğinde, o bir adım daha yaklaşmıştı, Öykü’ye. Sağlam kalmış elini ellerinin içine alıp; “Lütfen sen de gitme,” demişti.

Öykü, ertesi gün yoğun bakım odasında, hemşire açık yaralara pansuman yaparken gözlerini açmış, ve solunum cihazından kurtulmuştu.

Şimdi en azından, değnekle de olsa yürüyebiliyordu. Kendi ihtiyaçlarını da az çok karşılıyordu. Bir de fizik tedavi için gönderilen hemşireleri, dövmekten beter bir hâle getirip, göndermese çok daha iyi olacaktı ama, çocuğun elinde değildi belli ki.

Cevat yanına geldiğinde, asansörsüz bir apartmanın beşinci katına yürüyerek çıkıyorlardı. Zile bastıklarında içeriden gelen Öykü’nün öfke dolu ses tonu, iki ciddi adamın sıfatında bir tebessüme vesileydi.

“S*ktir gitsene kızım! Yol al lan!” diye net bir ifadesi vardı yaralı arslanın. Cevat, tabii ki aldırmadı zile daha uzun basarken. “Alacağım seni içeri! Sonrada canın çıkana kadar seni bir güzel si…” dedi kapıyı açtı. Açtığı an karşısında görmeyi beklediği, ne Mete idi, ne de Cevat. Anında toparlanıp, “Mete Bey. Af edersiniz. Ben o yapışkanlardan biri geldi sandım. “Git”ten anlamıyorlarda,” açıklamasıyla, kapının önünden çekiliyordu. “Lütfen buyurun.” Eliyle içeri davet ediyordu.

Mete ve Cevat, Haliç’in enfes manzarasını seyretmek için terasa çıkarken Öykü de bastonuyla yavaş yavaş takip ediyordu patronunu ve yıllardır kendine koruyucu olup, kollayan Cevat abisini.

Mete, ciddi bir ifadeyle, “Ülkemizdeki genç kızları hemşirelik mesleğinden soğutuyormuşsunuz, Öykü Bey.” Öykü’nün çakmak çakmak olan orman yeşili gözlerinde yaşadığı sinir iki katına çıkarken, delikanlının hâline gülmek istiyordu. On beş gündür ilk kez içinde bir yaşam hissediyordu.

“O a*..” Elini alnına düşmüş saçlarının arasından geçirip derin bir nefes çekti. “Afedersiniz, Mete Bey. O geri zekâlılar şikayette mi bulunuyor?” Sesinin tonundan söyleyemediği sitemleri anlıyordu Mete.

“Hayır, Öykü! Pelin Hanım isyan etti. En sonunda Emine ablayı yollayacak sana, haberin olsun.” Sözleri, Öykü’nün rahat bir nefes almasına vesileydi. Belli ki genç hemşirelerden ziyade, anne şefkati görebileceği Emine’nin bakımı daha mantıklı geliyordu.

Bir müddet düşündü. Sonra derin bir nefes alıp, “Mete Bey. Tamam Emine ablaya razıyım ben. Yeter ki cırlak sesli, boya küpü yirmilik kızlar gelmesin.”

Emine’nin nasıl bir hasta bakıcı olduğunu bilmemesi onun yararınaydı.

“Tamamdır kardeşim. Cevat, beyefendi için birkaç parça eşya al. Tarabya’ya gidiyoruz.” Mete’nin kararlı ses tonu güneşli Haliç manzarasında, Öykü’ye yalnız kalmayacağını anlatıyordu.

Cevat’ın, yüz kasları imkân verse, gülecek gibiydi gözlerindeki ifade. Bulunduğu yerden ayrılıp içeriye doğru giderken, “Emredersiniz, Mete Bey,” diyordu.

“Şimdi sıçtım galiba,” diye fısıldıyordu, Öykü.

“Efendim?”

“Estağfurullah, Mete Bey. Teşekkür ederim,” dedi, yutkundu.

“Böylesi daha iyi, Öykü. Aklımız sen de kalıyordu zaten. Emine abla her gün seni bana sorup, gün aşırı kontrol için geleceğine, hep dizinin dibinde olursun. Şimdi ben seni sorarım ablama.” İtiraz edebileceği biri olsaydı karşısında, sonuna kadar, netice verene kadar, karşısındaki onu rahat bırakana kadar itiraz ederdi. Karşısındaki Mete olduğu için, saygı duyup, boyun eğmekten başka bir harekette bulunmadı genç adam. On sekizini yeni doldurmuştu akıbetini bilmeyen bu küçük çocuk yetimhaneden ayrıldığında. Cevat’ı, onun karşısına çıkaran Yaratana şükürler olsun. O gencecik yaşında bir kafeste ölüp giderdi. Birkaç yıldır birliktelerdi ve bir gün olsun bir yanlışını görmemişti, Öykü’nün.

Şimdi bile, içinde fırtınalar koparken karşısındakine itiraz etmiyor, emre itaat ediyor, karşı çıkmıyordu.

“Bunları alıyorum, evlat. İstediğin başka bir şey var mı?” Elindeki çantanın içine muntazam yerleştirdiği birkaç parça kıyafeti, Öykü’nün görüşüne sunuyordu, Cevat.

“Yeterli, abi. Daha ne istiyeyim.” Mahsun ve hüzünlüydü yaralı gencin ifadesi.

Mete, ellerini dizine vurdu, “Kalkalım öyleyse,” sözleriyle yerinden kalktı.

Öykü ve bastonu arabaya yerleştikten sonra, Mete öne Cevat’ın yanına geçti. “Cevat. Beni Bebek’e bırak. Daha sonra geçeceğim Tarabya’ya.” Pencereden akan manzaraya döndüğünde Cevat’ın, “Emredersiniz, Mete Bey,” dediğini hayal meyal duyuyordu Mete.

“Mete Bey. Dün… Melek Hanım ziyaretime geldi, Ayşe Hanım ile.” Hayal ve meyalden çıkması için Melek denmesi yetiyordu Mete’ye.

Başını pencere manzarasından çevirdiğinde pantolonundaki jilet misali ütü izine kilitlendi. “Biliyorum,” dedi kısık ses tonuyla.

Derin bir nefes aldı, Öykü. Söyleyeceğini söylemek isteyen ama bir türlü toparlayamayan insanın nefes alış verişleri vardı hâlinde.

“İyi görünmüyordu.” Toparlayabildiklerinden araya gelen bu iki cümleyle sımsıkı yumdu gözlerini, Mete. Yine aynı acıydı nefesini kesen. On beş günün ardından, Melek’in dudaklarından dinlediği ayrılık konuşmasından sonra, masada donmuşken Cevat’ın gelişiyle ayılan, ayılmasını kalbine saplanan acıyla hisseden Mete, aradan bu kadar gün geçtiği hâlde aynı acıyı tekrar tekrar yaşıyordu yine…

Melek’in iyi olmadığını Fuat’tan dinliyordu. Gülmediğini ama ağlamadığını da. Zorla yemek yeme çabalarını. Ayşe’yi mutlu edebilmek için sohbetlere zorla katılışını. Verdiği kilolarla ufacık bir çocuğa döndüğünü. O yemyeşil gözlerin feri sönmüş bakışlarını. Sesindeki ölüm sessizliğini. Sadece Mete’nin adı anılınca yaşaran gözlerini…

Öykü’ye söyleyebileceği başka bir şey yoktu. O, Melek’in gitmesine izin vermişti. Mete, Davut’un verdiği umuda sarılmış, Melek’i zorla yanında tutmaktansa, ayrılıklarını göğüslemeyi tercih etmişti.

Bebek’e geldikleri an, “Akşam görüşürüz kardeşim,” dedi. Bir şey söylemelerine fırsat vermeden kendini asansöre attı. Gerçek anlamda attı. Bu otoparka her girişi, asansöre her binişi anılar silsilesini gözlerinin önünde sallıyor, yüreğindeki acının üzerine kezzap döküyordu.

Yine de buraya her gün gelmekten geri durmuyordu.

Asansörün zeminine çöktü, dizlerini kendine çekti. Dirseklerini dizlerine yerleştirip, ellerini yüzüne kapadığında aldığı her nefes, en derine saplanan bıçağın verdiği acıyı anımsatıyordu, Mete’ye.

En fena olanı Tarabya. O yatak… Dolaptaki elbiseler… Melek’in çilek kokulu  şampuanıydı… Orada kaldığı geceler o şampuanla yıkanıp, onun yattığı yastığa sarılıp, kokusunu hissetme çabası vardı bir de. Sabah kendi şampuanıyla arınıyordu, Melek’in kokusundan.

Durumu iyiye gitmiyordu, gitmeyecekti de. Böyle yaşamaya alışacaktı, Melek iyileşene kadar… Mete’yi tekrar hayatına alana kadar…

Asansörün kapısı dairesine açıldığında, elleriyle yerden destek alıp kalkıyordu Mete. İlk iş müzik sistemini açtığında, Oasis’ten bir şaheserle kafasındaki her şeyden kurtulmaktı amacı. Sistem radyoya kendi hür iradesiyle mi geçti bilemiyordu ancak Apolas Lermi “Yağmur” diyordu. Eli kapamaya varmadı. Gitti geldi kumanda üzerinde.

En sonundaysa pes etti.

Kanepenin üzerine çöktü, “Allah’ım! Bu hasret bir gün bitecek mi?” diye fısıldadı, gözlerine ellerini kapadığında. Bir yer vardı şarkıda, âşık kalbini paramparça eden… Merhamet dilenecek bir derde Mete’yi düşüren…

“O yeşil gözlere şimdi kimler bakıyor
O sevdalı gözlere şimdi kimler bakıyor”

Düşüncesi, kudurmasına yetmişti. Melek’e bakacak gözleri oyardı ikinci kez düşünmeden.

“O yeşil gözlerine benden başkasını haram eyle, Allah’ım.”

*

Günlerdir televizyon izlememiş ya da gazete okumamış, içinde aşk geçen hiçbir şey dinlememişti. Şimdi ekmek almak için çıktığı sabah yürüyüşünde, gazete bayiindeki derginin kapağını gördüğü an parçalanan yüreği onun yokluğuna asla alışamayacağının bir göstergesiydi. Alışmak aklının ucundan da geçmemişti ki…

WM neden bir iş adamını kapağına koyardı ki?

Ah tabii ya!

Los Angeles’da devasa bir otel inşa edildiğinde ve o otelin prestijli sahibi, dillere destan bir yakışıklılığa sahip olursa, WM da bu trajdan payına düşeni almak isteyecektir. Tekrar on yedi yaşına dönmüş gibi hissetti bir an satıcıya, “Bir WM alabilir miyim?” dediğinde. Yine Mete Ardahan ile ilgili haberleri takip eden o küçük kız olmuştu. Ambalaj içindeki dergiyi tersinden rulo yapıp, elinin içinde sıkı sıkı tutarken kendinden utanıyordu o ayrı. Ama onunla yapılmış bir söyleşiyi kaçırma fikrinden bile nefret ettiğini hissediyordu.

Kapıyı anahtarla açıp mutfağa seslendi, “Ayşe’m, ekmekler sıcacık. Sen çayları koy ben elimi yüzümü yıkayıp geliyorum.” Ekmek poşetini portmantoya asıp, elindeki derginin ambalajını açarken, mutfaktan yaklaşan Ayşe’ye başını kaldırmadan, “Görünce dayanamadım. Söyleşiyi okuyup bırakacağım,” diyerek açıklama yapıyordu.

“Onu, merak mı ediyorsun?”

Bu ses kesinlikle Ayşe’nin değildi.

“Fuat?”

“Efendim.”

Çok yanlış bir iş yaparken yakalanmış insan psikolojisi hâkim oldu birden, Melek’in ahvaline. “Hoş geldin. Ben…” Utanç, sözlerinin kalanını hâkimiyeti altına aldığında devam edemiyordu Melek.

“Hoş bulduk. Sakin ol, Melek. Rengin kaçtı.” Fuat’ın ifadesi hâline gülmekten imtina eder gibiydi. Elindeki ambalaj çöpünü ve dergiyi aldığında, Fuat dik bakışları altında ezildiğini hissediyordu Melek. “Elini yüzünü yıka, gel.”

Yanan yüzüne çarptığı suda, kızgın demirin batırıldığı sudan çıkan ses efektini beklediği mübalağa değildi. Sevdiği adamın; “Kardeşim..” dediği adama, elinde dergiyle, kapağına konu olmuş kişiye olan hasretiyle yakalanmıştı.

Yüzünü kuruladı. Hâlbuki bugün çok normal hissetmeye başlamıştı. Sabah anneanne ve dedesinin mezarında içi dışına çıkacakmış gibi ağlamak yerine vakur birkaç gözyaşı dökmüştü. Sabah ezanından sonra gün ışır ışımaz mezarlığa gidiyor, mezarlarını suluyor ve çiçeklerini yabani otlardan temizliyordu.

Eve geldiğinde bir saat kadar uyuyup tekrar kalkıyor, bazen sahilde yürüyüş yapıyordu. Bu sabah çok normal, acısını sindirmiş bir kadın gibi hissederken, Fuat’a yakalanmasıyla bütün normal hissetme çabaları boşa gitmişti.

Banyo kapısını açmadan derin bir nefes aldı.

Üzerindeki ince hırkayı çıkarmadan geçti balkonda kurulmuş masanın başına. Masanın üzerinde duran dergiye baktığında derginin ana konusu, bembeyaz gömleği, siyah takım elbisesi ve olabilecek en zarif kıravatla kapağı şereflendirmiş, yüzünde mesafeli bir ifade, gözlerinde olabilecek en soğuk bakışla bakıyordu Melek’e.

“Sağol, yumurcak.” Fuat, Ayşe’nin uzattığı çayı alıyordu.

“Ayşe, Fuat Bey! Ayşe! Öğrenmek ne kadar zor olabilir?”

Ayşe’nin çatık kaşlarıyla hissettiği utançta bir dağılma oldu, Melek’in. Ayşe öyle tatlı görünüyorduki Fuat’a çatılmış kaşlarıyla bakarken.

“Öğrenmek kolay, yumurcak. Eğlenceli değil sadece.” İfadesindeki pişkinlikle, Ayşe derin bir nefes alıyor, başını olumsuzluğu vurgulamak ama aynı zamanda muhatap olmayacağını göstermek istermiş gibi sağa sola sallıyordu. Birkaç dakikanın ardından Fuat’ın dudaklarından dökülen ismini duydu. “E… Melek. Nasılsın?”

Hiç düşünmedi, tereddüt etmedi. Takılmadı da, “Çok şükür iyiyim. Sen nasılsın?” derken.

“Arabayı neden gönderdin, Melek?”

Konuyu uzatmaması iyiydi belki de. “Hesap sormak için mi geldin, Fuat?” Kaba olmak istemediği anlardan birinde, ağzından dökülenlere bir sempati katamadı.

Çayından bir yudum aldı, Fuat. “Mete’yi kahretmene sebep ney, onu merak ettiğim için geldim. Amacın ney, bilmek için geldim. Kardeşimin canını almaktan zevk mi alıyorsun, görmek için geldim.” Bardağı sertçe masaya çarptığında irkilmemek için kendini sıkıyordu Melek.

Ayşe’nin öfkeyle, “Sakin ol Fuat!” dediğini işittiğinde, bir teşekkür hissediyordu Melek, arkadaşına en derinden gelen. Fuat, olabilecek en ters bakışıyla Ayşe’ye bakıyor, Ayşe ise hiç umursamadan devam ediyordu. “Buraya gelip, kardeşime kızabileceğini mi sanıyorsun? İnsan gibi konuşacaksan kapımız sana açık…”

“Ayşe’m. Sorun değil.”

Fuat, içinde hiçbir neşe barındırmayan bir gülümsemeye izin verdi dudaklarında. “Bak! Melek için sorun değilmiş! Sana bir şey söyleyeyim mi Melek? Mete’yi öldürseydin senin boynunu zevkle kırardım. Bir şahsiyeti olurdu en azından. Kardeşimi yaşarken öldürdün, erittin, bitirdin. Şimdi de dergilerdeki röportajlarını takip ediyorsun. Seni öldüremiyorum, Mete’nin aklından çıkaramıyorum. Kardeşimin gözümün önünde tükenmesini elim kolum bağlı izliyorum.” Dergiyi eline aldı, Melek’in önüne fırlattı. “Al oku! Otelin adını iki kere oku!”

Melek, dağılan dergiyi eline aldı. Düzeltti. İçinde paramparça olmuş kalbinden geriye kalanlar da Fuat’ın acımasız sözleriyle tuzla buz olmuştu. Gözünden tek damla gözyaşı dökülmesine izin vermeden ayağa kalktı. Bir şey söylemekle, sessiz sakin odasına gitmek arasındaydı, Melek.

Balkon kapısından içeriye adımını atacağı sırada birden döküldü kelimeler. Döndü. Fuat’ın buz soğukluğunda, duman rengi gözlerine, gözlerini kilitledi.

“Kardeşim dediğin adamın bir hayatı olsun istedim. Ona sarılan kadın, onun sıcaklığını hissetsin. Gözlerini o kollarda kapadığında, mezarda yatan sevdiklerini değil, onun sıcaklığını yaşasın istedim. Kulaklarında nefesini duyarken, o enfes sesi, kurşun sesleri kirletmesin istedim. Benim hayattan bir beklentim kalmadı. O, bu cenazenin yasını tutmasın istedim.” Titreyen eliyle kendini gösteriyordu. “Beni öldürecek misin?” dedi ve güldü. Gülümsemenin anlamını unutalı çok uzun zaman olmuştu. Yaptığı eski alışkanlıktan kalma bir yansımaydı sadece. “Bana yapacağınız tek iyilik bu olur, beyefendi.”

Tam olarak ne söylediğinin farkında değildi. Söylediklerini bilinçli bir şekilde söylemediğini de biliyordu. Bir anda durup, dudaklarından dökülmek isteyen kelimeleri dinledi Melek’te.

Fuat’ın her zaman nazik yüzünü gördüğü içindi belki de ona karşı bir kırgınlık hissetmiyordu. Mete’ye olan sevgisi öylesine saf ve derindiki. Kardeşi için yapmayacağı hiçbir şey yoktu belli ki. Mete, şanslıydı Fuat vardı. Melek de şanslıydı, Ayşe vardı.

Odasına geçip yatağın üzerine oturdu kucağında dergiyle. Stanley’i kollarının arasına alıp, “Bak ne buldum dostum! Haklısın mazoşistin tekiyim.” Parmakları, sevdiği adamın fotoğrafı üzerinde hayranlıkla dolaşırken, ona olan hasreti daha fazla katlanıyor, bir yandan da bakabildiğine seviniyordu. İlk günler fotoğraflarına bakarken acı çekiyordu. Şimdi hissettiği acı hasret ateşine dönüşmüştü. Baktıkça ona olan hasreti artıyordu evet. O bile mutlu ediyordu artık. Hiçbir şey hissetmemektense, acı ya da hasreti hissetmek, yaşadığını hatırlatıyordu, Melek’e.

Titreyen parmaklarıyla açarken derginin kapağını görmeyen gözlerle bakıyordu sayfalara. Otuz beşinci sayfaya yaklaştıkça kalbi ritminin dışında atıyordu. Otuz üç.

‘Yapabilirsin kızım!’

Otuz dört.

‘Neden bu kadar titriyorum?’

Otuz beş.

Ropörtajı yapan kişinin kısa giriş yazısının ardından başlıyordu soru-cevap kısmı; “Son zamanlarda neyle meşgul oluyor, Mete Ardahan?”

“Bu ayın sonunda yeni kurulan vakfımızın açılışı var. O vakıf son bir aydır hemen hemen her günümü yoğunluğuyla doldurdu. Bir de Los Angeles’da Kasım ayında açılışı gerçekleşecek bir otelimiz var.”

“Daha ne olsun diyorsunuz yani. Los Angeles projeniz çok konuşuldu, çok tartışıldı, çok eleştirildi. Şimdiden aldığımız duyumlara göre 2017 yılına kadar rezervasyonlar doluymuş. Bu çok iyi bir başarı sizin yaşınızdaki genç bir yönetici için..”

Burada sözümü kesti, Mete Ardahan. Yakışıklı olduğu kadar, alçak gönüllü olduğu için de bir hayranlık daha uyandı kalbimde. “Bu başarı yalnızca benim başarım değil. Lütfen! Biz, otuz iki kişilik muhteşem bir ekibiz. Bir de Fuat Çakıroğlu var ki parlak fikirleriyle ‘Aşk-ı Melek’e (Aşk-ı Melek mi?) en iyi mimari düzeni sağladı.”

“Tabii, haklısınız. Peki, bu kadar genç ve başarılı iş adamının merak edilen iş hayatını konuşmaya devam edeceğiz fakat, sizinle röportaj yapacağımı hayranlarınıza duyurduğumda bir mail yağmuruna tutulduk. Deyim yerindeyse Ronaldo röportajını öğrenen hayranlarla yarışabilecek kadar yoğun bir mail trafiğinden bahsediyorum. Hayranlarınızın en çok merak ettiği; hayatınızda bir aşk olup olmadığı. Bu konuda bizlere neler söyleyebilirsiniz?”

“Son günlerde bu meselelere ayıracak vaktim olmadı. O maillerle beni yalnız bırakmamış oldular sanırım. Teşekkür ediyorum herkese.”

Ah..! Tam bir centilmen!

Mete Ardahan’dan aldığımız izinle söyleyebiliriz ki, genç bekârımız dinleniyormuş. Hayranlarına duyurulur.

“Herkes, Lucy Whitfield ile olan samimiyetinizi biliyor. New York moda haftasından sonra geçen hafta bir akşam yemeğinde bir araya gelmişsiniz. Bunun için endişelenmeli miyim? Ya da hayranlarınız endişelenmeli mi?”

Soruma bir tebessüm eşliğinde cevap verdi, yakışıklı bekârımız.

“Lucy, çok sevdiğim bir arkadaşım. (Lucy de kim?) Arasıra bir araya gelip yemek yer, sohbet ederiz.”

“Yani?”

“Endişelenecek bir şey yok.”

Son olarak bana söylediği; “Beni, bir magazin dergisine röportaj vermeye ikna ettiğinize hâlâ inanamıyorum,” oldu.

“Bu başka şeylere de ikna edebileceğim anlamına da geliyor mu, Mete Ardahan?” deyip kahkaha atarken şakayla karışık ümitlerimi döktüm ortaya.

O muhteşem gözleriyle bana göz kırpmayı ihmal etmedi ve o gülüşünü sizin için ölümsüzleştirmemize izin verdi.

Sevgili WM takipçileri.

Önümüzdeki ay Hugh Jackman’ı soru yağmuruna tutmayı planlıyorum.

Sakın beni yalnız bırakmayın.

Çok çok öptüm.

Caroline Wantwort
WM, U.S.A.

Gözlerindeki kuruluğu tehdit eden bir yanma hissediyordu, Melek. Lucy Whitfield kim?

Midesinde kıskançlığın bulantısı başladığında onun hediyesi telefonu eline aldı. Bu telefonu ona gönderememişti. Kıyamamıştı. Kelebeği gibi bu da özeldi. Fotoğraflarına, rehberinde yazan Aşka kıyamamıştı…

Öğrendiği ismi arama motoruna yazarken, midesindeki rahatsızlığı hissedebiliyordu.

Ve arama motoru döküyordu önüne ne var ne yoksa.

1.76 boy 56 kilo, masmavi gözlerinin erotizm içeren bakışlarına karışmış kızılın en tatlı tonundaki altın ışıltıları yayan saçlar. Kaşları da boya değilse, kadın orijinal kızıldı. 2012 Kâinat Güzeli ünvanı sahibi, ünlü bir iç çamaşırı markasının 2013 yılbaşı gecesinde boy gösterdikten sonra yıldızı parlamış Avusturalyalı güzel manken. Görsellerinde Mete Ardahan ile çekilmiş en az sekiz fotoğraf gördükten sonra telefon elinden düşüyordu Melek’in.

“Her şey olması gerektiği gibi, Melek! Sakin ol! O, hayatına devam ediyor. Mete’n mutlu olacak!” Bu cümleyi, on beşinci kez tekrarladığında sesli olarak, beyni gerçeği kabul etmiş gibiydi. Gözyaşlarının saldırısından kurtulmuştu en azından.

Telefonu sessiz sessiz titrerken ekranda gördüğü, arayanını tanımadığı bir numaraydı. Bakmayı düşünmüyordu fakat arayanın gösterdiği ısrara yenik düştü. Eline alıp açacağı sırada kapandığında, “Gerek kalmadı,” dedi attı telefonu yatağın üzerine.

Pencerenin önüne geçip, tülü araladığında parkta oyun oynayan, cıvıl cıvıl çocukların görüntüsü umudu saçıyordu, Melek’in gönlüne. Anneanne ve dedesinden sonra bir daha umut hissedebileceğini sanmıyordu. Şimdi en azından parkta oynayan çocukları gördüğünde, “Rabb’im hayatınızdan mutluluğu eksik etmesin,” diye bir duâ mırıldanabiliyordu karamsar düşüncelerle gelecekten ümidi kesmektense.

Kapının açılma sesini duymamıştı ama Ayşe’nin, “Meleğim. Fuat, neden öyle davrandı bilmiyorum ama kötü niyetli olduğunu sanmıyorum,” dediğini duydu.

“Canım… Sen çok seviyorsun, Fuat’ı değil mi?” Cevap vermek yerine, kızarmış yanaklarıyla bakıyordu. “Aynı şeyi Fuat sana yapsa, seni üzse, bil ki onun canına okurdum. Ben, Fuat’a kırılmadım. Lütfen endişelenme!”

“Sen nasıl bir insansın?” Arkadaşının boynuna şefkatle dolanan kollar, Melek’e sevginin en güzelini hissettiriyordu. Karşılık beklemeden verilen, en zor anında, en çekilmez olduğu zamanda, herkesin terk edeceği ama seven kişinin asla terk etmeyeceği o eşsiz vakitte.

Ayşe hep yanındaydı.

Bir kez olsun yüzünde sıkıntılı bir ifade olmadan, beş yıllık bir arkadaşlıkla değil ömürleri hep beraber geçmişçesine bir samimiyetle kenetlenmişlerdi birbirlerine.

“Şükretme sebebimsin, Ayşe’m.” Melek de kollarını sardı can arkadaşına, kardeşine.

“Bilmukabele, canım. Gel kahvaltımıza devam edelim ne olur. Unutalım hadsizin bu sabahki gelişini. Hı..? Olur mu?”

Gözlerinde öyle bir bakış vardıki Ayşe’nin, yalvarmaktan öte bir endişeydi Melek’i perişan eden. “Bal da yiyelim, olur mu?” Gülümsedi. Fuat’tan yediği azar ters bir etki yapmış gibiydi psikolojisine. Artık içinden gelmese de yüz kasları inattan vazgeçmiş, tebessümüne izin veriyordu.

“Ah be can… Sen ve şu, etrafındakileri mutlu etme gülüşlerin…”

Melek’in elini, elinin içine aldı. Masaya geçtiği an ılık süt doldurdu Melek’in bardağına. Bal tabağını önüne çekip bir dilim ekmeğin üzerine önce krem peynir sürdü, ardından kalın bir tabaka hâlinde bal.

“Hadi bakalım! Bunun ardından bir tane daha yiyeceksin, tamam mı?” derken, bir anne otoritesi vardı Ayşe de.

Melek, özenle hazırlanmış ekmek diliminden bir ısırık aldığında ağzındaki enfes tada inliyordu. “Tamam anneciğim.” Ayşe ise ellerini heyecanla çırparken, “Ah benim çiçeğim espiri mi yapmış… Aferin sana canım,” diyordu mutlulukla.

“Gelişme var,” derken tekrar ısırdı elindeki enfes lezzete.

“Kesinlikle.” Aradan birkaç dakika geçmişti Ayşe’nin istek dolu sesini duyduğunda. “Bu gece sen de gel klübe ne olur. Kaç aydır evdesin. Bir değişiklik olur hem. Hı..? Olur mu?”

En çok üzüldüğü şeylerden biri de, Ayşe’nin Melek’e endişelenip, onun için bir şeyler yapmak isterken yalvarmasıydı.

Elindeki ekmeğin son lokmasını yuttuktan sonra cevap verdi, Melek. “Olur.”

Ayşe’nin üzgün başı kucağına düştüğünde, cevabı algılayıp heyecanla kaldırıyordu yeniden. Gözlerinin içi gülen sayılı insanlardan biriydi Ayşe. Gülüşünün güzelliğini gözlerinde de gösterebilen. “Meleğim. Bak çok iyi gelecek sana dışarı çıkmak.” Sesinde çocuksu bir heyecan vardı Ayşe’nin.

Ayşe, kahvaltıdan sonra konservatuvardan hocasıyla görüşecekti. Siyah boyalarını sürmüş, simsiyah kotunu ve siyah tişörtünü giymişti. Sonbaharın serinliğini, siyah uzun hırkasıyla karşılıyordu. Ayağında kalın tabanlı siyah botlarıyla, simsiyah saçlarının perçemleri kaşlarını örterken diğer tarafları düz tutamlar hâlinde sırtından aşağı sallanıyordu.

Baştan ayağa siyahlar içinde, insanların kıyafetlerini gördüğünde; satanist, diyebileceği, yüzünde masumiyetin en nâif çizgilerini taşıyan bir genç kızdı, Ayşe.

“Nasıl olmuşum?” Kendi etrafında dönüyordu, Ayşe kapılarının önünde apartman dairesinde.

Melek’in eli siyah saçlarına uzandı Ayşe’nin. “Bir melek kadar masum.” Saç tutamını şefkatle kulağının arkasına sıkıştırdı.

Gözlerinden bir hüzün buğusu geçtiği an, “Bakalım ne diyecek Şahap Bey. Çok heyecanlıyım kuzu. Bildiğin gibi değil,” dedi, Melek’in yanağına bir öpücük kondurup merdivenlerden inmeye başladı. “Benim için duâ et, canısı.”

Derin bir iç çekti Melek. “Allah yardımcın olsun, Ayşe’m.”

“Âmin… Görüşürüz,” dedi ve gitti.

Heyecanlıydı. Hayatında birkaç aydır rahat günler yaşayan gencecik bir kızdı Ayşe. Gözlerine dolan yaşları geri gönderip kollarını sıvadı. Bugün temizlik günüydü. Bütün dolap, çekmece, yatak altı, pencereler ve daha niceleri temizlenecekti.

İlk iş mutfakla başlıyordu. Mutfak dolaplarının içini boşaltıp her dolap içi ve rafı özenle silerken, temiz olduğu hâlde ne kadar tabak ve bardak varsa hepsini bulaşık makinesine yerleştiriyordu. Odaların yeri dahil, her köşeyi çamaşır suyuyla sildiğinde ev buram buram çamaşır suyu kokuyordu.

Odasına tekrar girdiğinde, telefonunu eline aldı. Yine aynı numaranın bir kez daha aradığını gördüğünde tanıdığı birinin olma olasılığıyla geri aramayı düşündüyse de sonra vazgeçiyordu. Eğer çok istiyorsa ulaşmayı, bir kez daha araması gerekecekti her kimse. Telefonun sesini duyabilmek için sessizliğini açtı, işine geri döndü.

Banyonun temizliği kaldığında, hava kararmak üzereydi. Daha önceki tecrübeleri ona banyonun kapısını kapamamasını öğrettiğinden zehirlenmemek için açık bırakıp döküyordu her tarafa çamaşır suyunu, başlıyordu fırçalamaya. Küvet, lavabo, klozet, yerler ve duvarlar, her ayrıntı çamaşır suyundan nasiplenirken telefonunun sesini duydu.

“Ah be! Daha aksi bir zaman bulamazdın, mübarek!” Islak ayaklarını kurularken söylene söylene telefonunun yanına gidiyordu Melek.

Aynı numaraydı.

“Efendim?”

Ve derinden gelen tanıdık ses, “Size ulaşmak ne kadar zor, küçük hanım,” diyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir