Candan Öte ~ 4 | Affedilmek

Karanlık ağaçların kasvetine bürünmüş ormanın çamurlu topraklarında koşarken çıktığı aydınlık, uçsuz bucaksız gibi görünen bir denizdi yedi yıldır her gece. Gözlerini açtığında, yıllardır süregelen alışkanlığın aksine rüyanın etkisinin iki saniye bile sürmediğini fark etti. Nedeni; çok uzun bir zamandır görüyor olmaya ülfet eden bünyesi ya da o rüyadan artık korkmayan olgunluğu değildi.

Nedeni; bal rengi bakışları olan bir adamın dudaklarından dökülen, bir erkekten duymayı istemeyeceği sözlerdi. Gözleri açıldığı an önceki gün yine aklındaydı ne yazık ki. Israrla yatakta yatmanın ruh hâlini düzene soktuğu söylenemezdi. İçindeki sıkıntı, hüzün, pişmanlık ve acı birleştiğinde nefes almakta zorlanıyordu Melek. Tek çare; annesinin reçetesiydi. Kalkacak, banyoya gidecek, boy abdesti alıp, içini ferahlatacaktı.

Bir anı doldu gözlerine… Ağlayarak okuldan çıkıp, annesinin muayenehanesine gittiğinde, o şefkat dolu kollara sığınıp; “Annem… insanlar çok kötü!” diyerek hüngür hüngür ağlarken, annesi bir yandan saçlarını okşuyor diğer yandan da öpücükler konduruyordu şefkatle kızının eline, yüzüne. O şefkat dolu öpücüklere olan özlem gözlerini yakıyordu şimdilerde… Duş başlığından akan sımsıcak suyun altındayken… Melek yarım saat o dört küçük kelime eşliğinde ağlamıştı. Yarım saat annesi sadece okşayıp öpmüştü Melek’i. Ne zamanki hıçkırıkları hafiflemişti o zaman sormuştu sorusunu meleksi sesiyle; “Bana anlat bir tanem… Ne oldu seni bu kadar üzen?”

Başını yasladığı anne kucağından kaldırıp; “Kızlar bir grup oluşturmuşlar kendi ara… aralarında. Ben… Ben umursamadım ama… Biz Sinan ile hiç bakmadık onlara… Yeni gelen Özlem diye bir kız vardı ya… Hani yüzünde sağ taraftan çenesine doğru bir yanık izi var ya hani… Anlatmıştım ya hani…”

“Evet kızım. Üç kardeşi olan, ateş böceklerine hayran, iyi kalpli kız.”

Annesinin verdiği cevabın değerini şimdi anlayabiliyordu. O gün, sadece tekrar anlatmak zorunda olmayışına sevinmişti ama şimdi… Annesi onu gerçekten dinliyordu. Kaç yetişkin bir çocuğun söylediklerini böyle bir ilgiyle dinler ki?

“Evet o… Onların grubuna girebilmek için her isteklerini yerine getirdi. Sonunda gruba alınacağını sandı. Biz sadece seyrettik Sinan ile…”

“Sonra ne oldu meleğim?”

“Özlem’e; “Yüzündeki korkunç izden kurtulduğunda bizim grubumuza katılabilirsin,” dediler… Özlem, o sekiz kızın proje ödevlerini tek tek yapmıştı. Ne isterlerse yapmıştı… Öylece bakakaldı onlara… eli yanık izi üzerinde kapanmış bir hâlde. Sinan ile yanına gittik, arkadaşımızı dışarı çıkardık ama çok üzgündü anne. Annem… Neden insanlar kendilerinden olmayana kötü davranır? Neden incitmek ister? Neden böyle bir kabalık yapar? Kendi arkadaşlarını her yerde savunup, korurken Özlem’e neden bu hüznü yaşattılar?”

Annesinin sımsıcak eli çenesini tutup bakışlarını gözlerine çevirdiğinde gözlerinde oluşan ıslaklık bütün insanlık içindi. “Bir tanem… Tek bir nedeni var o da; sevgisizlik. Yaratılanı Yaratan Allah olduğu için sevememek. Şimdi eve gideceğiz, sen huzur dolu bir banyo yapacaksın sonra da boy abdesti alacaksın.”

“O ne için?”

“Sevgisizliğin en acısına şahit olmuş, derdi ummanlar kadar olan küçücük kalbini temizleyeceğiz abdestle ve sen Özlem’i üzen arkadaşlarına olan kinini de temizleyeceksin,” demişti…

Annesi, o şımarık kızlara karşı, ne bir kin duymasına izin vermişti, ne de verirdi. Özlem, Amerika’ya gittiğinde onu özleyen bir Sinan’dı bir de Melek.

Annesinin şefkati gözlerine dolarken abdestini bitirerek çıkıyordu banyodan.

Odalarına geri geldiğinde, Ayşe hâlâ uyuyordu. Gözlerine siyah boyaları sürmediği zamanlarda o kadar masum ve savunmasızdı ki. Onun yaşadıklarını yaşayan çok az insan Ayşe kadar güçlü kalabilirdi. İnsanlardan korunmanın yolunu gotik makyaj ve kıyafetlerin arkasında saklanarak bulmuştu. Değişmeyen bir gerçek var ki; insanlar farklı olanları, ne seviyor, ne de yanlarında istiyordu.

Hâlâ denemediği elbise aklına geldiğinde dokunmaya kıyamıyordu askıdan çıkarırken bile. Üzerine giydiğindeyse sanki pamuk ipliğiyle tutan hassas bir beze dokunuyormuş gibi dikkatli davranıyordu. Vücuduna göre dikilmiş olsa ancak bu kadar üzerine oturur, bu derece uygun olurdu herhâlde. Sırtında bel üzerinde başlayan ve kürek kemiklerinin altına dek uzanan fermuarı vuslata erdirdiğinde dönüp aynaya baktı.

Daha önce bir elbiseyi kendine bu kadar yakıştırdığını hatırlamıyordu. Sağ profilden inceliyor… Sol profilden inceliyordu…

Derken…

Kafasına çarpan yastıkla sarsıldığında, “Ne yapıyorsun ya? Çok korkuttun beni!” diyerek gülüyordu, Melek.

“Çok beğenmiş gözlerle bakıyordun kendine! Göz temasını bozdum ki nazara gelmeyesin!” Baştan aşağı Melek’i incelerken Ayşe, bir ıslık çalarak beğenisine ağırlık kattı. “Güzel demeye vicdanım elvermiyor! Başka bir şey olmuşsun kuzu, MaşAllah sana!”

“Ah be canım. Elbise muhteşem… Giymek bile özgüven duygusu yaşattı bana.” Kat kat eteklerini tuttuğunda kendi etrafında dönerek modellik yapıyordu Melek.

“Masraflısın kızım! Özgüvenini güzelliğinden al ve bu pahalı elbiselere bel bağlama! Amcan diplomattı, değil mi? Mafya falan değil?” derken yataktan kalkıyordu, Ayşe.

“En son görüştüğümüzde öyleydi. Boşver amcamı. Mesaim üçte başlayacak. Taksim’e alışverişe gidelim mi? Bu elbiseyle giyebileceğim spor ayakkabılarımdan başka ayakkabım yok. Hem dedeme ve diğerlerine de hediye alırım.”

“Ah benim aptal arkadaşım. Seni bir kaşık suda boğabilecek kuzenine ve annesine hediyemi alacaksın?” Kaşlarını çattığında öfkeyle bakıyordu Ayşe’nin gözleri.

“Dedem eminim çok mutlu olur.” Bakışlarını yere indirdiğinde, dedesini görmek için can atıyordu ama anneanne, yenge ve büyük kuzeninin varlığı midesinin düğümlenmesine neden oluyordu.

“Kusura bakma be kuzu! İyi olan sensin. Fakat… lütfen artık büyü ve bu sefer seni üzmelerine izin verme!” Ayşe, Melek’in omuzuna elini yerleştirdiğinde tek endişesi; onu üzeceklerine olan gerçekliğeydi. “Duştan sonra çıkalım, şöyle güzel bir kahvaltı edelim mi paraya kıyıp? A… benim bereketli paramdan kalmış olabilir,” bir taraftan banyo malzemelerini hazırlıyor diğer taraftan konuşuyordu.

Melek, elbiseyle vedalaşma vakti geldiğinde usul usul çıkarıyordu üzerinden. “Bugün benim kasamı kullanacağız canım.”

“Huhhu..! Aştın kendini güzellik.” Gözlerini tavana diktiğinde, “Vivienne Westwood, nelere kadirsin!” diyordu banyo için çıkmadan hemen önce.

Çıkardığı elbiseyi askıya asıp, kılıfa yerleştirirken, elbise külfetinden kutulmuş olduğuna sevinen benliği, dudaklarında bir gülümsemeyle ifadeleşti. Beyaz, askılı rahat bir elbise giydi, saçını tarayıp kuruttu. Bol, salaş bir örgüyle sırtına salıverirken hazırlanması on dakika bile sürmemişti. Kendi yatağını toparlayıp Ayşe’nin yatağına geçtiğinde Ayşe odaya giriyordu. “Neden zahmet ediyorsun can koç?”

Simsiyah, beline kadar uzanan saçları, bembeyaz teniyle öyle muhteşem bir kontrast oluşturuyordu ki o bebeksi yüzünün çevresinde… O siyah boyaların arkasına saklanma nedenini getiriyordu Melek’in aklına. Saklanmış… Ve o nedenlerden kaçmıştı Ayşe…

“Kardeşler böyle yapar. Ablalar dağıtır kardeşler toparlar tersi de olabilir. Ve… Bu böyle devam eder.” Yatakla işi bittiğinde Ayşe ile göz göze geldi. Ayşe, elinde havlu olduğu hâlde kollarını vücuduna dolamış Melek’i izliyordu. “Neden öyle bakıyorsun canım?”

“Bazen gerçek olduğuna inanamıyorum meleğim.” Saçını kurulamaya başladığında, Ayşe, Melek için hazırlanmak beş, en fazla on dakikalık bir zaman dilimiydi fakat Ayşe için bu vakit yarım saatten az olamıyordu. İtinayla eyeliner sürüyor, siyah far ile göz kapakları örtünüyor, göz altlı üstlü simsiyah boyandıktan sonra sıra dudaklarına geliyordu. Siyaha yakın bordo genel tercihiydi Ayşe’nin. Düşen bir melek portresi yapmak isteyen ressam için, Ayşe ilhama vesile olabilirdi bu güzelliği ve masumiyetiyle.

Minibüse bindiklerinde ücretler Melek’tendi. Bugün onun günüydü. Harcamaya kıyamadığı paralarını (Tabii ki hepsini değil!) harcayacaktı. “Menemen yiyelim mi?”

Melek’ten gelen fikre, “Yiyelim anasını satayım ya, bugün hovardayız,” diye karşılık verdiğinde Ayşe, kahkahalarını dizginlemek umrunda değildi iki arkadaşın.

Menemenci olarak geçen lokantaya girdiklerinde üst kata çıkıyorlardı kalabalıktan uzak bir yer bulma ümidiyle ancak; pazar sabahının güneşli güzelliğini belli ki evde geçirmek yerine, tadını çıkarmak isteyen insanlar Taksim’e sürüklenmişti. Cam kenarında ufacık, ahşap bir masaya karşılıklı oturduklarında o kalabalığa rağmen Melek’in dudaklarından dökülen, “İyi ki gelmişiz kuzu,” oldu.

Ayşe, etrafındaki kalabalığa kınayan gözlerle uzun uzun bakıp, ardından Melek’e dönerek, “İnsan sevmediğime karar verdim,” derken, özeleştirisi yanlış bir zamanda gelmişti zira Melek çaresizce yutmaya çalıştığı suyu gülerken ağzının içinden taşırmama mücadelesi veriyordu. “Hay Allah’ım! Az daha boğacaktın beni! Hadi, siparişi ver de yemeğimizi yiyelim. Çok açım ben.”

Ayşe, “Birader gelsene bir!” diye çağırdığında garsonu, adam başını eğerek onay verdi, siparişi almaya hazırlandı.

*

İki saat boyunca Mete Ardahan aklına her geldiğinde kalbine saplanan bir sızı hissetse de moralinde ne en ufak bir azalma oldu, ne de gülüşüne mâni bir engel. Dedesine pipo, anneannesine şal, dayı ve yengesine gömlek, Semra’ya bluz, Nevra’ya ise üzerinde “Yankees” yazan bir beysbol şapkası, elbisesi için de ayakkabı aldığında, alışverişleri bitmişti.

Gotik kıyafetler satan bir mağazanın önünden geçerken gördüğü bir kombin dikkatini çekti. Fiyatı hâlâ karşılayabiliyordu. “Ayşe, sen bizim baloda ne giyeceksin?”

“Sizin balonuzda ne işim var kuzu? Konuk öğrenci gibi.”

“Ne ilgisi var? Ben seni davet ediyorum, sen gelmeyeceksin, öyle mi?” Poşetlerin imkân verdiği nispette ellerini beline yerleştirip, “Sen, beni yalnız mı bırakacaksın?” diye sordu.

“Yemezler canım. Bu duygu sömürgecisi tavrınla beni kandıramazsın!” Melek insiyaki gülerken, Ayşe daha da yükseltiyordu ses perdesini. “Beni iplemeyip gülmeni isteseydim, cümlede komik duracak diye kıçtan uydurulmuş “kolonyalist” de derdim sana! Hem Cengiz orada olmayacak mı? Onun seni bir saniye boş bırakacağını sanmıyorum. Konu sen olunca kalkanınmış gibi davranmayı kendine görev biliyor.”

Evet öyleydi de ancak o Ayşe değildi. “Benim sana ihtiyacım var. Heyecanlandığım zaman, gözlerini gördüğümde beni sakinleştirebilen Cengiz değil, sensin.” Amacı duygu sömürüsü değil, hissettiklerini arkadaşına anlatma gayretiydi.

“Tamam, kahretmesin tamam! Geleceğim!” İçindeki nefesi oflayarak dışarı bıraktığında, Melek gözlerini dikmiş arkadaşına bakıyordu. Yüzünde ciddiyetten uzak bir gülümseme vardı. Ayşe, “Hiç hoşuma gitmeyecek, değil mi?” dediğinde o gülümseme ufak bir kahkahaya vesileydi Melek için. Ayşe’nin ise bu kelimeler dudaklarından dökülürken yüzündeki acı çeken ifade Melek’teki neşeye zıttı bütünüyle. Başını yukarı aşağı sallayarak onu tasdik ederken, elinden tutarak mağazaya soktu arkadaşını.

Hemen yanlarına gelen satış görevlisine vitrindeki takımı gösterip 34 bedenini istiyordu Ayşe’nin tüm engellemelerine rağmen. “Sen ne yapıyorsun? Tabii ki öyle bir şey yapmayacaksın! Çabuk gidiyoruz. Siz de getirmeyin lütfen.”

“Kapat çeneni ve kabine gir, yoksa seni burada soyar, zorla giydiririm!”

“Boyuna güveniyorsun değil mi? Kızım ben bu boyumla bile alt ederim seni!” Söylediklerinde ciddi olmadığı yalvaran bakışlarında gizliydi.

Melek bezgin bir hareketle yumduğu gözlerini açtığında Ayşe’nin gözlerinin içine baktı. “Boyuma değil, samimiyetimize güveniyorum, ve arkadaşlığımıza.” Bu söz tartışmaya son noktayı koyduğunda kazanan Melek’ti…

Hiçbir söz söylemediğinde, Ayşe arkadaşlığımız lafı ikna için yeterliydi…

*

Bir pazar günü yapmak istedikleri listesinde sıranın en sonunda bile olmazdı herhâlde bir kahve dükkânına gitmek ya da kahve kokusu solumak. Camekândan, içeride tezgâhın arkasında sipariş alan ve samimiyetle gülümseyen kızı seyrederken beklemekten fayda gelmeyeceği bilinciyle dükkândan içeri girdi, sırada bekleyenlere karıştı.

Daha önce sırada beklediğini hatırlayamadığında, bulunduğu yerden rahatlıkla görebildiği kızın nazik tavırlarını seyrederken, ne önünde tuhaf bir Türkçe ile konuşan kız umurundaydı, ne de dükkânın her yerine sinmiş kahve kokusu.

Seyrediyordu.

Mete’nin oradaki varlığının farkında olmayan, müşterilerini bir kahve bardağıyla memnun etme derdinde olan genç kızı… Seyrediyordu.

Ve sıra artık kendisindeydi. “Orta boy, sütsüz, şekersiz bir kahve ve affedilmek istiyorum.”

Tezgâhın arka bölümünden bardak almaya çalışırken ani bir hareketle döndüğünde Melek, elindeki bardaklar döküldü. Mete, cümlesini bitirene kadar toparlama çabalarını, yanaklarına yayılan pembeliği seyrederken merak ediyordu; bardakları tutamadığı için miydi bu utangaçlığı yoksa Mete’yi görmesiyle mi ilgiliydi?

“Kahvenizi hemen hazırlıyorum,” diyen kız yüzüne bakmadan siparişi hazırlarken, tavrı pek de motive edici değildi fakat bu hâle getirip batıran da kendisiydi.

Diğer müşterilere gösterdiği nahif tavra zıt bir mesafe vardı sesinde de sözünde de. “Paket mi olsun burada mı içeceksiniz?”

“Kesinlikle burada içeceğim… Kahve önemsiz… Benim asıl istediğim; affedilmek.

Melek, başını yavaşça kaldırdığında, gözlerine bakıp bakmamakta tereddüt yaşıyor gibi bir hâli vardı. O masum yüzdeki hüzün dolu ifadeyse, kalbinde bir fırtınaya dönüyordu Mete’nin.

O gözleri göremezse iflah olmayacağını hissediyordu.

Bir ömürlük bir süreydi geçip giden. Gözleri gözlerini bulduğunda utandığı her hâlinden belli olduğu hâlde dik bir şekilde gözlerine bakıyordu Melek. İkisi de gözlerini kaçırmadı. O gözlerde, sinir, öfke, hayal kırıklığı, heyecan (Erkeklik egosu haykırıyor, kendisi değil!) bekliyordu.

Beklemediği tek şey; utançtı. Kesinlikle şaşırtıcıydı.

“Kahveniz hazır ama… Başka bir sorumluluğum olduğunu sanmıyorum!” Bakışları gözlerini terk ettiğinde kâğıt kahve bardağını uzattı. Mete, hiçbir şey söylemeden ona bakarken, meleksi kız, “Ödemeyi kasadaki arkadaşa yapacaksınız,” dedi bekleyen adamı göstererek.

Kahveyi alırken, parmak uçları Melek’in buz gibi parmaklarına dokunduğunda, göz göze geldiler yeniden. O gözler birbirine kenetlendiğinde adı gibi emindi; küçücük bir temas nasıl Mete’yi etkilediyse, o dokunuşun büyülü etkisini bu küçücük meleksi kız da hissetti.

Ödemeyi yapmak için kasaya geçerken yaşadığı kısacık temas bir ateş misali yayılıyordu damarlarına. “Hoş geldiniz Mete Bey,” diyen genç belli ki Mete’yi tanıyordu. Başıyla selam verip ödemeyi yaparken neler olduğunu anlayamayan dimağı, nefesini kesen bir de heyecanı vardı Mete’nin.

Ve tabii elinde kokusundan bile tiksindiği kahve bardağı! “Güle güle efendim,” dediğinde genç, Mete’nin tek yapabildiği yine bir baş selamıydı… Fazlası değil.

Kapıya doğru yürürken içten içe yaptığı hesap; meleksi kıza dönüp baktığında kız Mete’ye bakmıyorsa, ne bir daha onu rahatsız edecekti, ne de karşısına çıkacaktı.

‘Allah’ım. Ne olur bana bakıyor olsun.’ Duanın kalbinde kaç kez dönüp durduğunu kapıya varana kadar sayaması mümkün değildi Mete’nin. Elini kapıya koyup, başını çevirdiğinde… Yeşil gözler, kilitlenmiş gibi Mete’ye bakıyordu. Ne hissettiğini asla saklayamayacak kadar masum bir Melek’ti karşısındaki. “Artık seni asla bırakmam meleğim.” Mırıldanarak çıkarken dükkân kapısından, aklını meleksi masumiyetin bakışlarında bıraktı…

*

Titreyen ellerini midesinin üzerine koyduğunda midesinin de bulanıyor olması en ufak olumlu bir etki sağlamıyordu ahvaline. Mete Ardahan’ı görüp hasta olmuştu belli ki. “Kahraman! İki dakika yerime bakar mısın? Lavaboya gitmem gerek!”

Kahraman, hızlı adımlarla Melek’in yanına geldiğinde, “İyi misin?” diye sordu.

“Değilim, Kahraman. Elimi, yüzü yıkarsam belki toparlarım.” Müteşekkir bir ifadeyle ayrılırken arkadaşının yanından, heyecanın bünyesine iyi gelmediğini bir kez daha anlıyordu. Yüzünü yıkayıp, elindeki ıslaklıkla boynunu ovuştururken, teninde renge dair hiçbir şey yoktu Melek’in. Aynada yüzünü incelerken kendi kendine mırıldandı. “Onun karşısında da bu kadar renksiz miydim? Yoksa o hissettiğim yangını dışarı yansıtmamayı başarabildim mi?”

Ne demişti Mete Ardahan’a? “Kahve vermekten başka sorumluluğum yok!” mu demişti? Çıkıp gitmesi normaldi tabii! Yine dilini ağzına sığdıramamıştı! “Tamam söyledin, bari klasını koruyup adamın arkasından üzgün, köpek yavrusu gibi bakma!” Ellerindeki titreme biraz olsun azalmıştı soğuk suyun rahatlatıcı etkisiyle ama sözleri ve adamın ardından attığı hüzünlü bakışlarla yakalanışı bütün metanetli ahvalini dağıtıyordu bir anda. Asabiyet dolu, “Allah’ım, bugün al canımı!” fısıltısı dudaklarından dökülürken sımsıkı yumduğu gözleriyle tek isteği sakinleşebilmekti.

Mete Ardahan’ın sesini duyduğu an, ne yapacağını şaşırmış, hissettiği panikle heyecanını gizleyememişti. Utançtan yüzüne bile bakamadığı yetmiyormuş gibi bir de elleri tutmaz olmuş, bardaklar tezgâhın üzerine saçılmıştı. Yanaklarına kan gelmeye başladığında o utanç verici anı tekrar yaşayıp tekrar utanıyordu Melek.

“Bir kahve ve affedilmek…” Mete Ardahan… “Bir kahve ve affedilmek istiyorum,” dedi.

Bardağı uzattığında parmaklarına değen ılık teni hissettiği an benliğinde iradeye dair ne varsa tükendiğini madde olarak hissettiği mübalağa değildi… Neredeydi? Kimdi? İşi neydi?

Aklında mantığa dair hiçbir şey kalmamıştı.

Mete Ardahan’ın parmaklarını hissetmek, teninde hayranı olduğu insanın dokunuşunu duymak, kazara bile olsa, mantığı alıp yerine hastalıklı bir hayran etkisi bırakıyordu Melek’te. Derin bir nefes alıp yavaş yavaş bıraktı. Sakinleşmeli, kalan yarım saati sağ salim atlatmalıydı.

Tezgâhın başına döndüğünde ses tonu mecalsizdi. “Sağ ol Kahraman.”

“İyi görünmüyorsun Melek. İzin al çık istersen,” derken elini alnına koyup ateşi olup olmadığını kontrol etti Kahraman.

Zoraki bir tebessüm dudaklarında salınıyordu, “İyiyim,” derken. “Yarım saatte ölmeyeceğim. Ölürsem de emin ol sebebi şu anki rahatsızlığım olmayacak.”

Kahraman, dikkatli gözlerle Melek’i incelerken, yüzünde söylediklerini hiç de umursamayan bir bakış vardı. “Mete Ardahan’ın gelişiyle mi alakalı?”

Bir cevap bekliyordu ama Melek cevap vermek istemiyordu. “Müşteriyle ilgileneyim,” diyerek arkadaşının yanından uzaklaşırken vereceği cevaptan onu kurtaran kahve severe müteşekkirdi. Yarım saat içerisinde iş yerini batırmayacağını ümit etti. Mete Ardahan kapıdan çıkıp gittiğinden beri üst üste hatalar yapıyordu. Caramel Macchiato isteyene Espresso Macchiato, Türk kahvesi siparişini Caffe Americano olarak almış, her şeyi birbirine karıştırmıştı.

Ne kadar da zavallı ve acınası bir hâldeydi!

*

Özgürlük hissini kapıdan çıkarken yaşadı Melek. Çantasından müzik çalarını çıkarıp, kulaklıkları kulağına yerleştirirken kısa bir an karşıya bakıp, kafasını eğdi.

Gördüğüne inanamadığında tekrar baktı… Mete Ardahan karşısındaydı! Arabasının kapısına yaslanmış, ona bakıyor, elinde kahve bardağı olduğu hâlde Melek’i seyrediyordu…

Bu kadar vakit beklemiş olduğuna inanamıyordu. Koşup boynuna sarılamayacağına ya da ‘beni mi bekliyorsunuz Sayın Ardahan?’ diye soramayacağına göre, yapabileceği tek şeyi yaptı Melek. İradesine hâkim olabilme çabası için dualar ederken, gözlerini aşağı indirip yoluna döndü. Yürürken için için arkaya bakmak istese de kırılan gururu son bir bakışa izin vermedi…

*

Emine’nin, besleyici diyerek ona zorla yedirmeye çalıştığı pis kokulu ve iğrenç görüntülü çorbalar bile şu an yaşadığı durumun yanında ikinci planda kalırdı.

Kahve dükkânından çıkan, kulaklıklarını kulağına yerleştirdiğinde göz göze geldiği kız, çekip gitmişti. Aralarındaki kısacık mesafeyle, bakışlarında şaşkınlığı gördüğüne yemin edebilirdi. Orada olacağını ummuyordu belli ki meleksi kız. Neden hâlâ beklediğine dair esasen Mete’nin hiçbir fikri yoktu. Gidip, yarınki mesai bitiminde yeniden gelebilirdi.

Mete ile konuşmaya karar verene kadar pes etmeyecekti.

*

“Ayşe… Orada bekliyordu ya… Arabasına yaslanmış, bekliyordu. Beni mi bekliyordu sence?”

Ayşe, yer sofralarında yemeğe çalıştıkları akşam kahvaltısında Melek’in hiç durmaksızın aynı hikayeyi anlatıp durmasını sabırla dinliyordu. “Meleğim… Ben sana geri zekâlı demek istemiyorum ama bak beni mecbur edersen söylerim! Kızım başka kimin için gelecek oraya, Aysel için mi?” Belli ki Ayşe’nin sabrı taşıyordu.

“Allah korusun!” derken, gülüyordu Melek.

“Gülmesene kuzu! Allah Allah! Adam belli ki bal görmüş sinek gibi yapışacak sana! Ne yapsak bu hıyar herifi, bilemedim ki şimdi!” Elindeki bisküviyi çaya batırıp yerken bir taraftan da Mete Ardahan’ı ortadan kaldırma planları yapıyordu ciddiyetle.

“Ayşe’m… Sabırla dinleyen Ayşe’m… En sonunda sabrı taşıp cinayet işlemek isteyen Ayşe’m… Pekâlâ! Ben de içimden düşünürüm.”

“Öyle bir şey yapmayacaksın! Senin iç düşüncelerinin ne olduğunu düşünüp kendimi yiyip bitiremem! Bana söyle! Ne varsa bana söyle! Ve yemek ye da! Hiçbir şey yemedin!” Kendi çayına batırdığı bisküviyi Melek’in dudaklarına uzattığında ikinci bir emir gelmeden anında kabul ediyordu zahmetsiz gelen rızkını.

Melek, ağzındaki bisküviyi yutup konuşmak isterken, Ayşe bir tane daha uzattı. “Konuştuğun kadar yesen biraz et biterdi vücudunda!”

“Ve bunu diyen tombul yanaklı bir genç kız!”

“Sus kız!” Bir bisküvi daha tıkıştırıyordu Melek’in ağzına. Melek’in iyice doyduğuna kanaat getirdiğinde, Ayşe ağzını rahat bırakıyordu. “Şimdi devam edebilirsin,” derken yüzünde, Ayşe’ye has, kibirli bir ifade vardı.

“Peki. Sence yarın da gelir mi?” Ayşe’nin bezgin bir ifadeyle sımsıkı kapanan gözlerine baktığında kahkahalarla gülmeye başlıyordu Melek. “Yüzünü görmen lazım Ayşe’m… Mete Ardahan zehirlenmesi yaşıyorsun…” Attığı kahkahalarla sırtüstü halının üzerine yayılırken çok uzun zamandır bu kadar eğlendiğini hatırlamıyordu.

“Mete diyerek başımın etini yedi, hayat enerjimi çekti aldı velet! Şimdi kıçını devirip gülüyor…” Ellerini beline koymuş, yüzündeki eğlenen ifadeye zıt bir duruşla Melek’ten hesap soruyordu. Neden sonra ellerini belinden indirdiğinde, gözlerine hüzün buğusu yayıldı. “Meleğim… Sen gül de… Ben ömür boyu senden Mete Ardahan dinleyeyim.”

Ayşe’nin kızgınlığı bu kadardı…

Dışarıda başlayan gök gürültüsüyle yattığı yerden anında kalktı Melek. Aklında şimdi, ne yarın vardı, ne de bugün yaşadıkları. “İyi misin?” Tek derdi; Ayşe idi.

“İyiyim… Gök gürültüsünü nasip edene şükürler olsun. Yatağın içine girip Türk sineması izleyelim mi?”

İtiraz etmek aklının ucundan bile geçmezdi. “Ne izleyelim canım?”

Hiç değişmezdi.

“Bizim Aile.”

Tanıştıklarında Ayşe, ne Türk sineması izlerdi ne de türkü dinlerdi. Şimdi Melek ile beraber Türk sineması izleyip, türkü dinliyordu.

Zuladan çıkan çekirdek eşliğinde filmi açtıklarında, gök gürültüsünün iki genç kıza huzur veren, korkakları ise hükmü altında tutan sesiyle Melek’in külüstür bilgisayarından izlemeye başlıyorlardı “Bizim Aile”yi…

*

Sürekli saate takılan gözü, sabrına en ufak olumlu bir katkıda bulunmuyordu. Zaman geçmiyordu! Yirmi dakika sonra işi bitiyordu fakat Mete Ardahan görünürde yoktu. Önceki gün sergilediği tavırdan sonra herhâlde adam; “Seninle mi uğraşacağım, elimi sallasam ellisi!” diyerek ikinci bir kez daha gelme zahmetine girmeyecekti.

Ağzına kadar dolu olan çöpü, temizlikle görevli arkadaşını beklemeden boşaltmaya karar verdiğinde hâlihazırda müşteri olmayışından yararlanacaktı. Boş paketler ve defolu bardaklarla dolu çöp sepetini eline alıp arka bölüme geçmek üzere tezgâh arkasından çıktığı an içeriye giren müşteriye, “Mete Bey, hoş geldiniz,” diyordu Kahraman.

“Hoş bulduk, merhaba.”

İsmi duyduğu an elinden düşen çöp sepetine mi yansın? Sesi işiten kulaklarıyla titreyen vücudunun derin ve sesli bir iç çekiş gerçekleştirdiğine mi yansın? Herkesin bakışlarını beceriksizliğiyle üzerine topladığına mı yansın?

Yine Mete Ardahan… Yine dağılan bir Melek Yakut!

İçeri giren kişiye elbette bakamıyordu. Ne de olsa kahve dükkânının orta yerine bir sepet çöp dökmüştü! Yere eğilip, dağılanları toplamaya çalışırken, heyecana dayanamayan sinirlerine içten içe kahroluyordu. Birinin varlığını yanı başında hissettiğinde, “Yardım edebilirim,” diyen sesin, yere saçılanları toplamak için uzanmasını beklemiyordu.

Utancın altında, içeride bir yerde ezilmişti belli ki ses tonu. Yoksa, “Lütfen yardım etmeyin!” demeye çalışırken sesini bulamayıp fısıldamasının başka bir açıklaması olamazdı. Yerden alıp, sepetin içine atmaya çalıştıklarını atamadıkça daha zor bir duruma düşüyordu Melek ve ne yazık ki; ne dibine girebileceği bir yer vardı, ne de kabustan uyanacağı tesellisine sığınabileceği bir uyku hissi.

“Lütfen… Sakin ol… Sadece… Yardım… Edeceğim…” Tane tane konuşuyordu. Kocaman elleriyle birkaç saniyede yerde ne varsa topladığında Kahraman, “Lütfen Mete Bey, siz zahmet etmeyin!” diyerek, engellemeye çalışmasından çok önce sepetin içine doldurmuştu bile.

Kahraman, sepeti Melek’in elinden alıp dökmeye götürürken Melek yerden destek alarak kalktı. Konuşmadığı zaman sorun yok gibiydi. İçinde kopan fırtına hareketlerine etki etmiyordu neyse ki. Karşısındaki adamın yüzüne bakmadığı hâlde karşılıklı duruyorlardı.

“İyi misin?”

Sesindeki şefkate aldırmayacaktı Melek, “İyiyim, teşekkürler…” derken ki ciddiyetle. “Belki ellerinizi yıkamak istersiniz… Yani… Çöpler falan…” Derin bir nefes alıp, cümleyi toparlayabileceğine inandığında olabilecek en hızlı şekilde sordu, “Ellerinizi yıkamak ister misiniz?”

Güldüğünü duyduğu an insiyakiydi gözlerini Mete’ye kilitleyişi. Bal mı? Kehribar mı? Bu nasıl güzel bir renkti?

“Teşekkür ederim.” Gülümseme, yüzüne tatlı tatlı yayılırken dudakları bu iki kelimeyle kıpırdadı.

“Efendim?”

Konu neydi? O muhteşem renge sahip gözler mi?

“Ellerimi yıkama imkânı verdiğin içindi teşekkür.

Bir buz parçasını yüzüne koysalar erir giderdi yanaklarındaki ısıda. “Buyurun, yol göstereyim.” Utancı, sesinin üzerinden kalkmaya karar verdiğinde, kavuştuğu sesiyle giden özgüveniydi zira şu an yanaklarındaki ateş huzur vermiyordu Melek’e.

Erkekler tuvaletine giren Mete, kadınlar tuvaletine giren Melek. İlk iş ellerini sabunla yıkadıktan sonra birkaç kez de yüzünü soğuk suyun serinliğine kavuşturdu. Önceki gün nasıl titriyorduysa yine öyle bir titreme vardı ellerinde.

Derin bir nefes alırken, “Yardım et Allah’ım,” diye fısıldadı. Elini yüzünü kurulayıp lavabodan çıkarken, nispeten daha iyi hissediyordu kendini… Tabii karşı duvara sırtını yaslayıp, kollarını göğsünün üzerinde birleştirmiş, bekleyen adamı görene kadar!

Az önce elleri titrerken, şimdi dizleri de titriyordu.

Sırtını duvardan dikleştirip, yanına yaklaşırken Mete Ardahan, insiyakiydi etrafına bakıp kaçacak yer araması Melek’in. “Lütfen sakinleş!” Kadife yumuşaklığında ses tonuyla tenini okşadığına yemin edebilirdi aralarındaki mesafeye rağmen.

“Neden?” Gözlerini, göğsünden, boynundan, dudaklarından -ki bu kötü bir fikirdi- burnundan, gözlerine sürüklerken titremeyen sesine şükretti Melek.

Başını biraz yaklaştırdığında, “Siparişimi almayacak mısın?” dedi.

Öyle rahat, öylesine etkileyiciydi ki sesi… Aralarında geçmemesi gereken o konuşma hiç yaşanmamış olsaydı şu an gülebilirdi ancak… “Buyurun lütfen!” derken, kendine hiç yakışmayan buz gibi bir tavır ve mesafe dolu bir sesi vardı Melek’in.

Melek, tezgâhın arkasına geçiyordu, Mete ise müşterilerin yanına, sıraya. Bir kez olsun ona bakma izni vermedi kendine. Bir kez olsun onu görmeye aç gönlüne, o bakışı tattırmadı. Ve ikinci kez Mete Ardahan’ın kahve siparişini aldı, “Ne alırdınız?”

Yüzünde ciddi denebilecek bir ifade vardı. “Orta boy, sütsüz, şekersiz bir kahve istiyorum…” Bal rengi bakışlar gözlerine kavuşuncaya kadar dili sustuğunda, o gözlerde gördüğünün yalvarış olduğu gibi iyi düşüncelerle fikriyatını müspet kılıyordu.

“Paket mi olsun, burada mı içeceksiniz?”

Başıyla işaret ediyordu. “Dışarıda içeceğim.” Eğer elinde herhangi bir nesne olsaydı yaşadığı heyecanla yine rezil olabilirdi; “Dışarıda içeceğim” kelimesini duyduğu an.

Gitmeyeceğini anlamak, ellerindeki dermanı aldığında, “Hemen hazırlıyorum,” demeye çalıştı, sesinin gizli kaldığı yerden.

Kahvesini alıp, başını eğerek Melek’i selamladığında, ödeme yapmak için kasaya geçti. Ne bir veda cümlesi vardı Mete Ardahan’dan Melek’e ulaşan, ne de affetmek ile ilgili bir söz.

Ne için geldiğiyse tam bir muammaydı!

*

Ödemeyi yaparken, Melek’in bakışlarının üzerinde olduğuna yemin edebilirdi. Gördüğü için değildi bu kendinden emin düşüncesi. Damarlarındaki kan akışından, sessiz olduğu hâlde nasıl ki şüphesi yoktu… O meleksi kızın bakışlarının üzerinde olduğundan da bir şüphesi ve tereddütü yoktu.

Kasiyer gencin nazik tavrından sonra çıkışa doğru ilerlerken çıkmadan önce son bir kez daha baktı Melek’e. Ve yine Mete’yi seyrederken yakaladı al yanaklı meleği. Mete’nin bakışlarına yakalandığı an arkasını dönse de geç kalıyor, teselli arayan kalbi için o bakış, şerbet hükmüne geçiyordu.

Elinde kahve olduğu hâlde bekliyordu yine… Arabanın kapısına yaslanıp, elindeki bardaktan bir yudum almaya çalıştı ancak, başaramadı. İçiyormuş gibi yapması bile mümkün değildi.

Yüzüne bir tebessüm yayılırken elindeki kahvenin tiksindiren kokusu bile engel olamadı kızın o heyecanlı hâllerini düşünüp eğlenmesine. Aklına getirmek istemediği ihtimallerin her ne kadar gerçek olma olasılığı yüksek olsa da o meleksi kızın gözlerinde korktuğuna dair en ufak bir emare yoktu.

Çıkış kapısına doğru yaklaştığını görebiliyordu ardında bal rengi bir şelaleyi andıran saçları uçuşurken. Bu kez yanına gelir, Mete ile konuşur muydu bilemiyordu ancak bakışlarının buluştuğu o kısacık anda kalbine yayılan huzurdu o meleksi masumiyeti seyretmek.

Kısa süren bakışmalarının ardından yine gidişini seyrediyordu Mete.

Gelmeyecekti yine affetmeye. Gelmeyecekti yaptığı hataya, söylediği ahlaksız sözlere rağmen bir şans vermeye.

Elindeki kahveyi çöpe attığında, kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi.

Hangisi daha kötüydü, bilemiyordu.

Bir meleğin kalbini kırdığı hâlde, tamir edebilmek için elinden hiçbir şey gelmemesi mi?

Üçüncü kez o meleksi kızın gidişini seyretmesi mi?

Bildiği ya da ümit ettiği tek mesele; onunla konuştuktan sonra artık bu vicdan azabından kurtulmayı beklediğiydi. Her an aklında olan o hüzün dolu, hazin bakışlar ve tek kelime etmeden yanından uzaklaşan meleksi bir bedendi…

*

Tek isteği; dönüp bakmaktı Mete Ardahan’ın beklediği yere.

Elinde kahve, dağınık saçları mayıs ayının meltemiyle uçuşurken Melek’i bekliyordu… Ancak Melek onu bekleyen, hayranı olduğu ve var oldukça hep hayranı olacağı adamı seyredemiyor ya da yanına gidemiyordu.

Hayatında değişen bir şeyler var gibiydi. Olumlu hisler peyda olan fikirlerine, Mete Ardahan’ın, kendisini beklediğini düşündürüyordu müspet bir keyfiyetle. Dönüp bakamadığı ama bakışlarını üzerinde hissettiği adam oradaydı Melek minibüse doğru yürürken. Rutin alışkanlığı gereği müzik dinleyebilirdi, istemiyordu. Minibüsün o tıkış tıkış kalabalığında yüksek sesle telefonda konuşan kadına içten içe sitem edebilirdi, edemiyordu.

Aklı Melek’te değildi ki, etrafındakilere dikkat edebilsin. Aklı; onun çıkışını bekleyen, gizli gizli sevdiği Mete’deydi.

Trafik yoğunluğuyla Taksim’den Beşiktaş’a gelmesi kırk beş dakika gibi uzun bir süre aldığında minibüsten inerken ancak fark edebildi geçip giden vaktin. Onun gözlerinde bir hüzün vardı bakıp göremediği caddelerden ilerlemeye çalışan minibüsteyken. İçini yakan bir hüzün. Nefesini daraltan ve onu soluksuz bırakmaya çalışan bir hüzün.

Odalarından içeri girer girmez selam verip, çıkardığı ayakkabılarını kutusuna yerleştirirken, Ayşe’nin coşkun sesi, “Hoş geldin,” diyerek karşıladı Melek’i.

Melek, başını kaldırıp Ayşe’ye baktığı an, bağdaş kurup oturduğu yatağın üzerinden tek hamlede kalkıp yanına geldi. “Ne oldu canım?” Sesindeki endişe Melek’in dudaklarına kendiliğinden yayılan tebessüme sebepti.

“Bugün yine geldi.”

“E… Sonra?”

Kolundaki çantayı yatağın üzerine attığında ifadesi bezgindi. “Ellerim tutmaz oluyor onu görünce. Ne çöpü tutabiliyorum, ne de bardakları! Salak olduğumu düşünüp bir daha gelmeyecek! Eminim!”

“Otur şuraya kuzu!” Ayşe, Melek’i yatağın üzerine oturttuğunda gözlerine bakıyordu dikkatli bakışlarla. “Şimdi anlat; ne çöpüydü ve o çöp neden senin elindeydi? Bardak dolu muydu elin tutmadığında boş muydu? İyi misin? Fiziksel bir sıkıntın var mı?”

Ayşe’nin sıralaması nasıl bu kadar komik gelebilmişti bilemiyordu ancak yatağın üzerinde otururken, hayattan hiçbir beklentisi olmayan derbeder misali kendine acırken, kahkahalarla gülmesi kesinlikle normal değildi.

“Oh! Meleğim de kafayı yedi hayırlısıyla.” Karnını tutarak yatağın üzerine serilmiş bir hâlde gülen kızı izlerkenki tepkisiydi Ayşe’nin.

“Ayşe’m,” dedi sakinleşebildiği an aldığı derin nefesle. “İşgüzarlık yapıp, Oya abla dökmeden çöpü boşaltayım dedim. Tam sepeti elime aldım Mete Ardahan’ın sesi… Ah! Elim tutmaz oldu!” Yatağın üzerinden kalktığında bağdaş kurarak oturdu. “Kim bilir benim hakkımda ne düşünmüştür!”

Oturduğu yerden kalkıp, Melek’in yanına oturduğunda kolunu omuzuna attı. “Maalesef bu hareketinden sonra, içinde bir şüphe vardıysa da yok olmuştur ona olan hayranlığına dair. Baksana! Adamı gördüğünde heyecandan elin ayağına dolanıyor.”

Melek, omuzunda duran eline hafif dokunuşlarla onay vuruşları yaptı. “Herkesin senin gibi destek verip, salaklığını örtmeye çalışmayan bir arkadaşı olmalı.”

“Bence de, canım. O adam yarın da oraya gelecek yine. Sadece bekle ve gör.” Kendinden emin ses tonuyla bir de gözlerindeki gerçekçi bakış vardı Ayşe’nin. Melek, teselli şerbeti hükmündeki sözleri kalbine içerken, “Âmin canım,” diyordu sessizliğe sığınmadan hemen önce.

*

Yanındaki arkadaşıyla konuşurken bir yandan da müşterilerinin siparişini alıyordu, meleksi kız. Mete ise öylece durup, camekândan içeriye bakıp, genç kızı seyrediyordu. Konferans gününden beri, ne uyuyabiliyor, ne de normal hayatına dönebiliyordu. Sebebi; bir genç kızın kalbini kırmış olmanın verdiği vicdan azabıydı. Ve o gün bugündür, buradaydı… Bir kahve dükkânının o nefret edilesi kokusu eşliğinde Melek’i seyrediyordu.

Dün, sesini duyduğu an o telaşla tutmayan elleri, utançla kızarmış yanakları Mete’ye affedileceğine dair bir ümit verse de gelmesi için yanıp tutuştuğu af bu kadar uzun sürdüğü için de ümitsizlik hissetmiyor değildi.

Akşamın karanlığı, İstanbul semalarını örterken Melek Yakut’un çıkış saati yaklaşıyor ve Mete hayatında daha önce hiç hissetmediği bir heyecanı yaşıyordu; masum bir genç kızın affına olan çaresizliği. Yirmi dokuz yaşında bir adam, her gece rüyasında hüzünlü gözlerle bakan ama tek kelime etmeden çekip giden kızı görüyor, o kıza ne dokunabiliyor, ne de yanına yaklaşıp, gidişini engelleyebiliyordu.

Kapıyı açıp, içeri girdiğinde, “Hoş geldiniz Mete Bey,” diye karşılayan genci başıyla selamlayıp ilerlerken gördü yemyeşil gözleri… Kendi gözlerine derin derin bakan ve her defasında ânâ inanamayan bir ifadeyle. Mete’yi ne sanıyordu? Kalpsiz mi? Kalbini kırdığı küçücük bir kızın hislerini önemsemeyeceğini mi?

Bu şaşkınlığına bakılırsa öyledi zira; ona söylediği o ahlaksız sözlerden sonra herhâlde Mete’nin, dünyanın en kötü adamı olduğunu düşünüyor olmalıydı.

“Merhaba.”

Melek, önce zarif bir yutkunuş gerçekleştirdiğinde, Mete’nin bakışlarının boynuna inmesine vesile olduğunun farkında bile değildi. “Merhaba.”

“Orta boy, sütsüz, şekersiz bir kahve alabilir miyim?”

Yeşilin bu tonuna sahip bir göz rengini daha önce gördüğünü hatırlamıyordu, Mete. Hitit taşını andıran, başka hiçbir rengin kendine yer bulamadığı yemyeşil gözler. “Burada mı içeceksiniz, paket mi olsun?”

Dışarıda beklerken rüzgarla dağılan saçını eliyle sağ tarafa çekip gözlerine dökülmesini engellemeye çalışıyordu Mete, “Burada içeceğim,” derken.

Gözlerini kapayıp, başını iki yana salladığında belli ki Mete’nin tavrını çözmeye çalışıyor, ama yapamıyordu. Hiçbir şey söylemeden orta boy bardağa kahveyi doldurup hazırlarken, Mete kızın zarif hareketlerine kilitlenmiş gibiydi.

“Buyurun…” Parmakları, Melek’in parmaklarına kasten dokunurken, yanakları al al olmuş bir kızın, ellerinde hayat belirtisi ısıdan eser olmamasına bir kez daha şaşırdı. Elektrik etkisiydi dokunuşlarını hisseden bedenlerinin tutulduğu. Birbirine kilitli gözlerden belliydi o çarpılmayı hisseden kalplerin normal ritmin çok ötesine geçen hızı…

Kahve bardağı elinde olduğu hâlde kasaya geçip ödemeyi yaptığında, o başka bir müşteriyle ilgilenirken, Mete ritmini bulamayan ve sakinleşmekten çok uzak kalp atışlarıyla attı kendini dükkândan dışarı. Küçücük bir dokunuş muydu böyle dermanını kesen? O soğuk ten miydi ona kim olduğunu unutturan?

Bir elindeki kahveye baktı, bir de içeride müşterilerle ilgilenen Melek’e. Derin bir nefes almaya çalışırken sakinleşebilme umuduyla, arabanın kapısına yaslandı. İlk dokunuşu kazara olmuştu, evet. Şimdi tamamen bilinçli bir çakallıkla kızın tenine dokunduğu için çarpılmıştı belli ki.

“Allah’ım… Neler oluyor?” fısıltısı dudaklarından dökülürken, bakışları karanlık İstanbul semalarındaydı. Alnına düşen yağmur damlası eğer ki bir mesaj içeriyorduysa o mesajı olumlu değerlendirmeye niyetlendi Mete; “Allah Kerim…”

Dükkânın kapanmaya yüz tutan loş ışığı altında dışarı çıkarken meleksi kız, giydiği yazlık kıyafetleriyle ıslanacaktı mayıs yağmuruyla. Elinde duran kahveyi çöpe atarken kızın bakışlarının üzerinde olduğunu görebiliyordu. Kurtulduğu kahve bardağı külfetinden hafifleyen Mete, Melek’in yanına ilerlediğinde hızını arttıran yağmur damlalarıyla ıslanıyordu.

“Seni yurda bırakabilirim.” Dirseğinden tutarak dükkânın sundurması altına çekerken Melek’i, bakışlarına hâkim olan şaşkınlığı görebiliyordu.

“Yurtta kaldığımı nereden biliyorsunuz?”

“Yağmurda ıslanmadığın bir gün anlatacağım sana.”

Karşısındaki kızın, bir sanatkârın kaleminde çizilmiş kaşları, ortasında sevimli bir kırışıklığa neden olan çatışı gerçekleştirdiğinde, Mete’nin umurunda değildi gelecek olan ciddi konuşma. Tek isteği; eğilip o sevimli kırışıklığı öpebilmekti masumiyetin dokunuşuyla.

“Şimdi de anlatabilirsiniz? Her gün buradasınız! Hakkımda araştırma yaptığınız için mi?” Bir adım gerilemeye çalışırken Melek, dükkânın girişini süsleyen sarı seramik içindeki limon çamına takılıp gerisin geri düşecekti, Mete belinden yakalayıp son anda vücudunu kollarının hükmüne almasaydı…

*

Hiç böyle bir an hayal etmemişti… Sakarlığı gününe hâkim olacak, Mete Ardahan düşmekten Melek’i, kollarıyla kurtaracak… Hayal alemi tam kapasiteli çalıştığı günlerde bile gücü en fazla; onu yakından görüp, birkaç kelime sohbet ettikten sonra el sıkışıp ayrılacakları ânâ kadardı.

Bir eli sırtında diğer eli belini sarmış olduğu hâlde, “Lütfen korkma!” diyordu yalvarışın şefkate karıştığı ses tonuyla, Mete Ardahan.

Öyle yakınlardı ki… “Lütfen bırak…” sözleri, fısıltıdan ibaretti.

“Ayakta durabilecek misin?” derken yalvarışa dair hiçbir his kalmamıştı ses tonunda. Dudaklarına yayılan çapkın tebessümüyle dikleşirken Melek’in bedeni de onun bedeniyle hareket etti.

Başını aşağı yukarı salladı, gözleri gülümseyen dudaklardayken. “Durabilirim.” Gülüşü; mükemmeldi. Gözlerinin bal rengi de o gülümseyişle yumuşuyor gibiydi. Aklından geçenlerle dudaklarından iradeyle dökülen sözler bambaşkaydı. İmdat beklediğini anlamış gibi pürüzsüz bir berraklıkta çıkan sesiyle bu teselliye sığındı Melek.

Durabileceğinin teminatını verdiği hâlde o kollar hâlâ sıcaklığıyla sarıyordu Melek’i. Tekrar etti, “Durabilirim dedim.”

“Emin olmak istedim…” Önce belindeki elini çekti yavaş yavaş sonra sırtını destekleyeni. Yokluk hissi miydi onu böyle üşüten yoksa yağan yağmurun ıslaklığı mıydı, bilmiyordu.

Sundurmaya tüm şiddetiyle çarpan yağmurun altında, çantayı omuzuna yerleştirip Mete’ye hiçbir şey söylemeden uzaklaşıp gitmekti amacı. İki adımda bileğini yakalayan adam engellemeseydi gider ve bu rüya gibi ânâ veda edip, gerçekliğe adım atardı ama… Bileğini bütünüyle saran kocaman parmaklar gidişini engellerken, “İzin ver ben götüreyim seni!” diyordu yine.

“İlk kez yağmurda yürümeyeceğim, lütfen endişelenmeyin ve bırakın gideyim!” Gayet mantıklı, bir o kadar da nazikti Melek’in sözleri ancak derin bir nefes alırken, Mete Ardahan tahammül etmeye çalıştığı bir sorun yaşıyormuş gibiydi. “Araba şurada!” Başıyla işaret ettiği yere, Melek de baktı. “İnat etme ve arabaya bin!”

Otorite akan ses tonuna rağmen, “İstemiyorum!” dedi Melek kendine her daim yakıştırdığı cesaretiyle. “Arabanıza binmek istemiyorum!”

“Peki!” Gökten indirilmiş gibi gelen taksiyi bir ıslıkla durdurduğunda, “Taksiye binersin öyleyse!” dedi. Bileğini bırakmaya hiç de niyeti yok gibiydi taksinin durduğu yere doğru yürümeye başladıklarında. Ağzını açıp itiraz edemeden, omuzundan tutarak taksinin içine tabiri caizse tıktı Melek’i.

“Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” derken kaşları çatık, hissettiği öfkeyle sesi hiddet doluydu. “Amacınız ne?”

Kibirli bir eda vardı ahvalinde, göz ucuyla Melek’e bakıp, söylediklerine hiç aldırmadan şoföre, “Hisar Kız Yurdu’na gideceğiz,” derken.

Korkmalıydı belki de. Öfkeyi unutup korkmalıydı. Hissettiği aptal heyecanı görmezden gelmeli… Kırılan gururunun, Mete Ardahan’ın gösterdiği ilgiyle sımsıcak sarmalanmasına izin vermeden korkmalıydı. Ona konuşma fırsatı vermeden bileğini tutarak… Ki hâlâ… “Bileğimi bırakır mısınız?” Eli, sımsıcaktı dışarıda yağan yağmurun serinliğini umursamadan tahakkümü altında tutarken.

Boşta kalan bileği kollarını kendi bedenine sarma imkânı verdiğinde tek isteği; titrememekti. Çok üşüyor…

“Şoför bey, kaloriferi açar mısınız?” Melek üşüyordu ve Mete Ardahan da bunun farkındaydı.

Ne ara, nerede, nasıl uyuyakalmıştı ki böyle bir rüya görüyordu? Yanıbaşında oturan ve taksinin arka koltuğuna sığışmaya çalışan adam, bir aydır her gün konferansa katılacak mı, acaba gelecek mi diyerek beklediği adam mıydı?

Ne olurdu o sözleri Melek’e söylememiş olsaydı?

Hatırladığı an aynı utancı yaşıyordu yine. Yanıbaşında oturan adamın, vücuduna yapmak istediklerini aklına getirmesi için çok yanlış bir an seçmişti. Arka koltukla ön koltuk arasına sığdıramadığı dizi dizine değiyordu ve bu ufacık dokunuş öfkesini yerle bir ediyordu.

Hayatında belki de ilk kez trafik olmayışına üzüldü Melek. Yirmi dakika boyunca bir taksinin içinde yan yana oturdukları hâlde hiç konuşmamış ya da birbirlerine bakmamışlardı. Araç yurdun önünde durduğunda Mete Ardahan şoföre, “Kardeşim bekle burada, paranı ödeyecek arkadaşlar,” dedi.

“EyvAllah, bekleriz,” dediği hâlde anlayamadığı, şaşkın ses tonundan belliydi ancak penceresini tıklayan devasa adamı görüp, aldığı paralar iknaya yetmiş gibiydi.

Önce Mete Ardahan çıktı araçtan ardından Melek. Aksilikler miydi bu gece Melek’in peşini bırakmayan yoksa Kader miydi yazdığı oyunda genç kızı sürükleyen? Kesilen elektrikle karanlığa düşen sokakta, kaldırımı hesap edemeden attığı adımla bir kez daha düşmeye yaklaşan Melek, Mete’nin ellerini yine vücudunda hissetti, kalbindeki saklı köşeden ‘çok şükür’ teşekkürü yükselirken.

“Bekle!” diye emrettiğinde, bir eliyle belini tutuyor, diğer eliyle cebinden telefonunu çıkarıp önlerini aydınlatıyordu. Her tarafın böylesine bir karanlığa mahkum olması fikri öylesine sinir bozucuydu ki… Böyle bir anda, sırılsıklam yağmur yağarken… Yanında Mete Ardahan varken… sokakları karanlığın çaresizliğinde Melek’e ironik nağmelerini yağmur damlalarının sesiyle sunarken…

Biri yanlarına yaklaşıp, tepelerinde şemsiye tuttuğunda neler olduğunu anlayamıyordu, Melek. Yurdun aralanan kapısında Ayşe’yi görürken bile aklında etrafında dönen masalın, absürtlüğünden başka bir şey yoktu.

Mete Ardahan’ın korumacı bir tavırla belini saran eli, milim ayrılmamıştı bulunduğu yerden. Buraya kadardı, Kader’in karanlık bıraktığı gecenin verdiği çaresizlik. Sokak lambaları ışığıyla etrafı aydınlatırken, o loş ışığın altında titreşen yağmur damlalarını seyretmenin her zaman huzur verdiği düşüncesi geçiyordu aklından kısacık bir an. Ancak şimdi, “Bir daha düşmeyeceğim. Artık bırakabilirsiniz,” demenin acı hüznünü yaşatıyordu sadece.

İçinde, mantıksızlığın çamurunda boğulan bir hayran vardı, işittiği söz ne kadar ahlaksız olursa olsun bu adamın iyi biri olduğunu fısıldıyordu.

“Bırakacağımı sanıyor musun sahiden?”

Yakındı… Çok yakın… “Lütfen!”

Yurdun ışıkları altında belini terk eden el, “İyi geceler, küçük hanım,” diyen, yumuşacık sesi olan Genç ve Başarılı İş Adamı.

Ve ardından öylece bakıp kalan Melek.

“O neydi lan!” diyen Ayşe’nin hayret dolu ifadesiyle baktığı hakikatte donup kaldığı noktadan ayrıldı Melek. “Benim yurtta kaldığımı biliyormuş…”

Ayşe, Melek’in koluna girip, kızı odalarına çıkardı. “Sapık olmasın bu adam? Genç kızları kötü emellerine alet edip hevesini aldıktan sonra binlerce parçaya böldükten sonra çöp poşetlerine doldurduktan sonra Atlas Okyanusu’nun orta yerine atıp geri döndükten sonra kendine yeni kurbanlar arayan bir manyak olmasın? Ve ben bu cümlede kaç “Sonra” dedim? Melek, iyi misin?”

Hiç nefes almamış olmasından mütevellit, son söz ağzından boğuk bir ses tonuyla çıktığında, “Ben iyiyim,” dedi Melek, tamamı yalan bir beyanla. Odalarına girdiklerinde cevabını verebildiği tek soru; son soruydu. O da, her ne kadar muğlak bir durum olsa da ezbere cevap vermenin sakıncası olmayan kalıplaşmış bir durum olması nedeniyleydi.

Banyo malzemelerini aldı Melek, “Bir duş alayım, sonra konuşuruz canım,” deyip çıkmadan hemen önce. Aklındaki karmaşada sormadan geçemeyeceği bir gerçek vardı. “Sen yolumu mu gözlüyordun da sana ihtiyacımı görüp aşağıda karşıladın beni?”

Kibirli gülümseyişi şekillendi Ayşe’nin dudaklarında. “Elbette. Yağmur yağdı, elektrikte kesilince camdan bir bakayım dedim ne var ne yok, seni belinden avlamış adamı görünce koşturdum sana doğru.”

“Belinden avlayan?” Komik bir ifadeydi tekrar ettiği kelimeler. Başını aşağı yukarı sallayarak kabulünü sunarken Ayşe, gülümseyerek karşılık verdi Melek.

Odadan çıkarken belinin üzerinde hissediyordu hâlâ Mete Ardahan’ın o büyük elini. Korumacı bir tavırla, sıcağında muhafaza etmek istiyordu sanki Melek’i. Bir an son sözleri geldi aklına, kalbinde garip bir sıkışma hissederken.

“Bırakacağımı sanıyor musun sahiden?”

Abdest alıp çıktığı hâlde, en ufak bir ferahlama hissetmiyordu bulunduğu yer dar gelen kalbinde.

Odaya döndüğünde, Ayşe ikisi için tost yapmış, ufacık masalarında çay kahvaltısı hazırlamıştı. Havlusunu dolabın kapağına asıp Ayşe’nin karşısına çökerken Ayşe sessizce Melek’in anlatmasını bekliyordu.

“Anlatsana kızım! Uzaktan bakışmalar nasıl birden bire yurt kapılarına bırakma eylemine dönüştü?” Bekleyişi buraya kadardı.

“Geldi… Beni benden aldı gitti…” Neler olduğunu anlatırken, aynı etkiyi tekrar yaşadığını hissediyordu.

Şimdi yatağında yatarken, yağmurun sesini dinliyor ve Mete Ardahan’ın sözleri kafasının içinde dönüp duruyordu.

“Bırakacağımı sanıyor musun sahiden?”

“Lütfen… Beni asla bırakamasın…” Ne dilediğinin tam farkında değildi fısıltısı kulaklarına ulaştığı hâlde uykuya yenik düşmeden hemen önce.

*

Kızda bir efsun vardı. Bir de taze kır çiçeklerinin o tertemiz kokusu. Baba yadigârı evin çatı altında, bir mart kedisi edasında otururken, uçsuz bucaksız gibi görünen ormanı seyrediyordu yağmurun bereketiyle. Odalara sığamadığında, gözüne uykuyu haram eden aklı, kendinden çok uzak küçücük bir kızda, ceseti ise huzuru bulabileceği tek yerde, anıların saklı olduğu tavan arasındaydı. Sırtını çatının kirişine dayayarak, yere çöktü.

Melek’i, yurda götürdüğünde, ne elini çekmek istiyordu o narin beden üzerinden, ne de yanından uzaklaşmak istiyordu bir adım…

Başını ahşap kirişe yaslarken, gözlerini yumdu. Tek isteğiyse; beklediği affa kavuşmaktı.

*

“Peki aranızda ne var?”

Gözlerini sıkıntıyla sımsıkı yumduğunda cevap vermek külfet geldi Melek’e. “Kahraman, bininci kez söylüyorum arkadaşım! Hiçbir-şey-yok!”

Durup dururken sorduğu soruya ‘kim’ demesine bile gerek yoktu.

“Peki…” yapmacık kabullenişiyle attığı sessiz kahkahanın hemen ardından, “Bu adamın dört gündür burada işi ne?” sorusu geldi.

Başını çevirdiği an karşısındaydı Mete Ardahan. Özenle şekillendirilmiş saçları ve lacivert takım elbisesiyle karşısında duruyor, yalnızca ciddi denebilecek bakışlarla Melek’i seyrediyordu. “Orta boy, sütsüz, şekersiz bir kahve?” diye sorarken Melek, kendinden beklemeyeceği bir özgüven yayılıyordu eğlenen sesinden.

Genç adamın dudaklarına bir gülümseme yayıldı, “Evet,” derken.

“Hemen hazırlıyorum.” Sormuyordu bu kez burada içip içmeyeceğini. Sadece hazırlıyordu kahveyi. Beş dakika sonra çıkacaktı ve gözlerine bakıp soracaktı Mete Ardahan’a asıl niyetini, ne istediğini.

Kahveyi alıp, ödemeyi yapmak için kasaya geçerken Mete, Melek’in kontrollü hareketlerine kilitlenmiş gibiydi. Onun çıkışının ardından Kahraman yanına geldiğinde, “Bir yerde okuduğuma yemin edebilirim ki; bu adam kahveden nefret ediyor. Adı Melek bir kız için kahveye müptela olmuş anlaşılan…” dedi yüzündeki gülümsemeyle. Ne dalga geçen bir sırıtma, ne de kibirli bir ifadeydi Kahraman’ın yüzündeki. Sımsıcak bir dost samimiyetinde hakikat anlatımıydı en amiyane tabirle.

Kahraman’ın söylediklerine gülmeden edemedi, önlüğünü çıkarıp giyinme odasına giderken. Ama o an idrak ettiği hakikat beynine küt diyerek çarparken adımları sendeledi Melek’in aydınlık koridorun duvarından destek almaya çalışırken. “Allah’ım… Mete Ardahan’ın ne hesabı var ki… Rabb’im…” dedi, sustu. Ne hata yapmak istiyordu, ne de üzülmek.

Son kez baktığında aynaya maddi olarak hazırdı zahiren ama bir fırtınaydı kopan kalbinde batınen. Kararlıydı! Bu kez kaçmayacak, Mete Ardahan’a sebeplerini soracaktı.

Kapıdan çıktığı an beklediğini görmek, aldığı kararı yerle bir etti. Elinde içmediği kahve bardağı, bedenini arabasına yaslamış bekliyordu. Dört adım yeterliydi ona yaklaşabilmesi için. Dört adım, cevap olabilirdi bütün sorularına. Dört adım. Adımları Genç ve Başarılı İş Adamından uzaklaşırken gözleri; kaybettiği cesaretinin öfkesiyle yanıyordu… Kalbi ise gururunun, tüketen hiçliğinde…

*

Yine gidişini izliyordu.

Tek kelime etmeden gidişini.

Mete’ye bakma gereği bile duymadan gidiyordu yine.

Elinde tuttuğu kahvenin, kesif kokusu geliyordu burnuna ümitsizliğin nağmeleri kulaklarında çınlarken. Kahve! Asla kahve sevmeyecekti! Asla! Ne Türk kahvesi, ne de bilmem ne kahvesi. Asla sevmeyecekti!

“Neden her gün buradasınız?”

Efsunlu ses, bir adım ötesinden geliyordu elindeki bardak titremeye başladığında. Geri döndüğünü anladığında başını yavaşça kaldırırken genç kızın meleksi yüzünü görebilmek için, kalbinde bir şükürdü dönüp duran anı nasip edene.

Candan Öte ~ 4 | Affedilmek” için 4 yorum

  • 17 Eylül 2018 tarihinde, saat 19:51
    Permalink

    Hep ayşe gibi hesapsız sorgusuz bir arkadaş istedim. Aci sözlü olsun ama aci sizden de kaçmasın maskesiz bir arkadaş. Belki ben olamadim maskesiz bilmiyorum. Ama var olan dostlarıma şükürler olsun:-) hic dostu olmayan da var, dost olmayı bilmediği için:-)

    Yanıtla
    • 17 Eylül 2018 tarihinde, saat 20:38
      Permalink

      Ben galiba dost olmayı bilemeyenlerdenim ? iki ablamdan başka gerçek hayatta görüştüğüm kimse yok. Ayşe bi açıdan benim hayallerim.

      Yanıtla
      • 19 Eylül 2018 tarihinde, saat 21:41
        Permalink

        Bence senden çok iyi dost olur 🙂 ama dost olmayı bilenlerle karşılamamışsındır 🙂 bir de ablanlar yakında oturunca başkasına ihtiyaç duymuyorsun artı ortamda pek oluşmuyor,oluşsa da devam etmiyor. Benim ablam çok uzakta. Mecburen arkadaşlarla görüşüyorsun o zaman da birileri yıllar içinde aradan sıyrılıp dost oluveriyor:-):-)

        Yanıtla
        • 19 Eylül 2018 tarihinde, saat 23:21
          Permalink

          ne mutlu arkadaşlarına. inşAllah değerini hep bilsinler (:

          Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir