Candan Öte ~ 39 | Ayrılık

Mevt idam değil! Tebdil-i Mekândır.
Bediüzzaman

“Hak ettikleri yere gitmişler!”

Ses tonunda bir nefret, ifadesindeyse iğrenme vardı, yirmi bir yıldır anneanne dediği kadında. Tek kaşı havadaydı her zaman olduğu gibi. Bir acı dalgası tozlarını Melek’in gözlerine savururken, derin bir nefes aldı sakinleşebilme umuduyla.

“Semra… Semra neyi hak ettiği için öldü, Seher Hanım?” Ne içindeki yangını belli edecek, ne de yıkılmış hâlini gösterecekti. Sadece sesine, yaşadığı hüsranın yansımamasını teselli bilip onunla avunacaktı Melek.

Semra anıldığında, Seher’in gözlerinde beliren acı gerçekti. Neden sonra hemen toparlandı ve, “Dudağının kenarındaki iz de hatırlatmıyor sana, değil mi? Kızımın adını o zehirli ağzına almayacak…” demeye çalışırken, Melek bu tatavayı dinleyemeceğine karar verdi.

“Başınız sağ olsun, Seher Hanım. Acımasızlığınızı, yaşadığınız kayba veriyorum. Allah’a ısmarladık,” dedi anneanne ve dedesinin mezarı başında dikilmiş kadına. Dayısının, annesine, “Anne, lütfen!” dediğini duyduğunda ayakta durmaya mecali kalmamıştı. Ayakları birbirine dolandığında, yine Mete’nin kolları sardı bedenini.

“Melek kızım. Biz, Adana’ya dönüyoruz. Akşam… Kızımın… Kur’an okunacak. Hülya yalnız kaldı… Buraya gelemediği için kusuruna bakma ama toparlayamadı kendini. Allah’a ısmarladık, kızım. Neye ihtiyacın olursa, söylemen yeter.” Mete’nin kollarından uzaklaşıp sımsıkı sarıldı dayısına.

“Güle güle gidin, dayıcığım. Gözün arkada kalmasın.” Evladını kaybetmiş, bağrı yanan bir babaydı şimdi Kadir. Tıpkı dedesinin tattığı evlat acısını, Kader-i İlahî ile dayısı da tadıyordu.

Rengi solgun, gözleri şiş Nevra ile ayrılmak daha zordu Melek için. Sımsıkı sarıldılar birbirlerine.

“Melek abla. Özletme kendini. Sık sık görüşelim, olur mu?” diyen ses tonundaki hasret bitirdi Melek’in Adana’ya olan bütün kırgınlığını.

“Sen benim canımsın. Görüşürüz tabii ki.” Amacı vaatte bulunmak değildi. Gerçekte hissettiğini, o anki psikolojisinin verdiği kararla dile döktüğüne karşısında sevinen küçücük kız, Melek’e umudun güzelliğini hatırlatacaktı neredeyse.

“Geleceksin Adana’ya, değil mi abla?”

Melek ikinci kez düşünmedi cevap verirken. “Elbette, canım…”

“Benim evimin eşiğinden adımını bile atamazsın! Sakın aklından…”

“Seher Hanım! Buraya hangi akla hizmet geldiğinizi bilmiyorum fakat! Gitmediğiniz takdirde, başınıza geleceklerden sizi uyararak, sorumluluğu üzerimden atıyorum!”

Seher’in ağzına lafı tıkayan, kollarıyla vücudunu sarıp, dizlerindeki titremeyi fark etmişçesine sımsıkı kendi bedenine yaslayan Mete’ye, Melek’in yapabildiği tek şey, “Teşekkür ederim,” diye fısıldamaktı o hayran olunası güzellikteki yüze bakarak.

Kadir ve Nevra ile son bir kez daha vedalaştıktan sonra Mete’nin kollarının sıcaklığına sığındı. Sıcak ve şefkat doluydu o güçlü kollar.

Çok yorgun ve ağırdı adımları. Hayatını iki mezarın içine atmış, üzerini tazecik toprakla örtmüş gibi hissederken, ancak Mete’nin sözüyle düşüncelerinden çıkabildi. “O sürtüğü bir gün öldüreceğim!”

Melek, Mete’nin gözlerinin derinliğine baktı, baktı. Konuşurken gözlerini kaçırmak zorunda kaldığında, dayanamadı o şefkat dolu bal rengi bakışlardaki teselliye aç ifadeye. “O artık hayatımızda değil. Benim umrumda da değil. Unuttum gitti.”

Mete’nin kolları beline sarılı olduğu hâlde ilerliyorlardı arabanın park edildiği alana doğru. Ayşe ve Fuat’ın bekledikleri yere yaklaştıkça tanıdık gelen bir ses duydu. Gördüğündeyse, “Yıldırım?” diyebildi sadece.

Yıldırım, Fuat ve Ayşe’nin yanından ayrılıp yanına doğru yaklaşırken, yüzünde her zamanki hissiz ifadesi yoktu. Aksine, o kapkara gözlerinde, hüzün dolu bakışlar vardı. Aralarında bir adım mesafe kala durdu. Elini uzattı, “Başın sağ olsun, küçüğüm,” diyerek.

Melek, Mete’nin ne tepki vereceğini bilemiyordu ama anneanne ve dedesinin cenazesine gelmiş bir adamı geri çevirecek güçlü psikolojiye sahip değildi şu an bir yıkım yaşarken.

Titreyen elini uzattığında Yıldırım’ın eline, eski bir dost sıcaklığındaydı karşısındaki adamın eli. Aralarına yılların girdiği, muhabbetlerine mesafelerin karıştığı eski bir dost. Hatta amcası kadar nadir gördüğü diğer amca. Bir ironi! Kerem işi yüzünden katılamamıştı cenaze törenine. Manevi amcası yanı başındaydı.

“Sağ ol, Yıldırım,” dedi oldukça kuru bir sesle. Melek’in eli uzandığı an, belinde gerilen parmaklar tenine batıyordu.

“Küçüğüm. Akşam görüşeceğiz. Senin şimdi dinlenmen lazım,” dedi Mete’ye döndü. “Tekrar başın sağ olsun.” Elini, Melek’in elinden çekip Mete’ye uzatırken, samimi bir ifadesi vardı.

“EyvAllah!” Mete de ise zoraki bir kabulleniş.

“Görüşürüz, Yıldırım. Bugün buraya gelmen… Çok değerli.” Mete’nin, belini sıkan ellerinin üzerine ellerini yerleştirdiğinde, yâr diyemediği adama son bir teselli verme gayretiydi sıcaklığı. Arabaya oturdukları an Mete’nin kolları arasında buldu kendini. Hâli yoktu; bırak sensizliğe alışayım, demeye.

Sormaya cesaret edemediği, cevaplarına kalbinin dayanamayacağı bir mesele kalmıştı ki o mesele nefesini alırken, perişan ediyordu Melek’i.

Hale, Cengiz, Sinan ve Öykü.

Neden hiçbiri, ne camide, ne de mezarlıkta değildi?

Şu an soruyu soracak, cevabına dayanabilecek kadar güçlü hissetmiyordu kendini. Sormadı. Onun yerine başını yasladı yârinin omzuna. Kokusunu doya doya içine çekti. En son hatırladığı başındaki şalı çıkardığı, topuzunu çözüp serbest kalmış saçlarını aşkla, şefkatle okşadığıydı Mete’nin. Sonrası, kokusuna âşık olduğu yârinin teninde huzuru solurken derin bir uykuya teslim olmaktı.

*

Kaçıncı kez öpüyordu Melek’in alnını? Yol çalışması nedeniyle tek şeritten ilerlemeye çalışan araçların trafiği olumsuz etkilemesine şükretti doya doya sarıldığı kadın kollarında uyuya kalmışken. Melek yorgun olmasaydı, yol açık olsaydı, Zincirlikuyu’dan Beşiktaş’a gitmeleri birkaç dakikalık bir olaydı?

Ya şimdi… Sanki Kader; sevdiğine doy, diyordu…

Melek’in, Yıldırım’ı gördüğü an vücuduna yayılan huzuru hissetti Mete tâ kalbinde. Çekingen elini Yıldırım’a uzatırken yaşadığı tereddüt, Mete’yi soluksuz bıraktı. O tereddüte rağmen geri durmadı, adamın taziyesini kabul etti.

Neden?

Acı çektiği için mi? Yoksa bu acı dolu gününde yalnız bırakmadığı için bir minnet göstergesi miydi?

Bilmiyordu.

Soramıyordu.

Kıyamıyordu.

Deliriyordu.

Nefessiz kalıyordu.

Akşam okunacak Kur’an tilaveti için bir-iki saat dinlenme imkânı vardı yorgun, yaralı Melek’in. Aldığı düzenli nefesler derman oldu Mete’nin yaralı kalbine. Bugün şaşırarak bile dudaklarından dökülmemişti; “Mete’m” kelamı. Bu hissettiği yangın sönecek miydi gerçekten? Geçecek miydi? Peki, sabretmekten başka çaresi var mıydı? İçine çekmek istermiş gibi bir öpücük daha verdi Melek’in alnına.

“Ayşe,” dediği an, ön koltuktan dönüp, Mete’ye baktı Ayşe.

“Efendim, Mete?” Sesi o her zamanki gücünü yitirmiş gibiydi.

Derin bir nefes alma isteğiyle yanan ciğerlerine bu rahatlamayı vermeyen Mete, fısıldayarak sordu. “Meleğim. Benimle, bizimle ilgili bir…” Dili varmadı. “Bir şey konuştunuz mu?” Uzatmadı.

“Konuşmadık, Mete.”

Bir şey söyleyemedi. O beni bırakacak mıdiyemedi.

“Mete! Lütfen kendine eziyet etme.”

Bir karşılık veremedi, yalnızca sustu. O ipek saçları okşamaya devam etti. Elleri, Mete’nin kalbinin üzerindeydi. Başını da o ellerin üzerine yaslamıştı. Yâri, kalbinin üzerinde uykunun rahatlatıcılığına varmıştı. “Mete’m,” diye inlediğinde, o acı dolu ses tonuyla anladı ki aslında rahat bir uyku uyumuyordu, Melek. O da rüyasında Mete’nin vurulduğu anı mı görüyordu?

Kollarını daha çok sardı, Melek’e. Korumak için sardı, kâbuslarından kurtulsun diye sardı, kalbindeki aşk için ve onsuz kalmamak için sardı.

Evin önünde araba durduğunda, uyandırmaktan korkarak, yavaş hareketlerle çıktı arabadan. Onun ateşine meftun bir pervaneydi, Mete. Yanacağını bildiği hâlde korkmuyordu ona yaklaşmaya, dokunmaya.

Yatağına yatırırken kolları Melek’in bedenini bırakmak istemiyordu. Bir dağ yük vardı, Mete’nin sırtında. O yükü taşıyamayan dizleri, çöktü Melek’in yatağının yanına. O hayranı olduğu eli elinin içine aldı. Başını yatağın kenarına yasladı. Derin, titrek bir nefes çekti o nefese hasret çeken ciğerlerine. “Allah’ım…” diye fısıldadı, gözündeki yaşları silip Melek’in eline, “Seni çok seviyorum, meleğim,” diyerek bir öpücük kondurdu ve o hızla kendini sadece odadan değil, evden dışarı attı.

*

“Mete’m…” Melek’in kapalı gözlerinden inci tanesi gibi bir gözyaşı süzüldü, dudaklarından bu cümle döküldüğünde. Gerçek ve rüya arası bir yerde, Mete’nin sesini duyduğunu biliyordu. Acı ve hüznün titrettiği sesinden; “Seni seviyorum, meleğim,” dediğini…

Gözlerini açmaya korktu. Gözlerini açtığı her an, yaşadığının bir rüya olmasını dileyip, her şeyi gerçekten yaşadığını görmekten yorulmuştu yaralı kalbi.

Yavaş yavaş açtı göz kapaklarını, açtığı an sel gibi boşaldı gözlerinden gözyaşları. Yavaşça kalkıp yatağın kenarında oturduğunda ikinden kalma güneş son demlerindeydi. Nazik bir esinti tülü havalandırıyor, geri çekildiğinde tülü de beraberinde sürüklüyordu. Şişkin gözleri, bu saçma sapan görüntüyle tekrar yaşardı. Rüzgarın hareketine kilitli bir tül. Onunla beraber hareket ediyor, geldiğinde geliyor, gittiğinde yokluğuyla kalıyordu ardında.

“Uyandın mı, canım?” diyen Ayşe’nin sesiyle, tül ve rüzgarın aşkından kopabildi.

“Uyandım.” Gözlerini yine pencereye çevirdi.

Ayşe yanına geldi, ürkütmekten çekiniyormuş gibi yavaşça oturdu. Kolları bedenini sardı, başını omzuna yasladı. “Yemek hazırladım. Antibiyotik saatin geldi.” Nahif ses tonunda, Melek’e duyduğu şefkat vardı Ayşe’nin. “Emine abla yaran için merhem verdi. Yemekten sonra onu da sürelim. Yavaş yavaş hazırlanırız.”

Kalkmaya çalışırken, “Tamam,” dedi.

“Meleğim,” dediğinde Ayşe, geri oturdu yatağın üzerine.

“Efendim?”

Gözlerinin içine bakarken, derin bir acının izleri vardı Ayşe’nin gözlerinde. “Mete… Neden Mete’den uzaklaşıyorsun? Neden anneanne ve dedenin acısından sonra bir de ayrılık acısını ekliyorsun yaralı kalbine?”

Yaralı kalp…

Gözlerini Ayşe’nin gözlerinden kaçırdığında, mânen çok uzaklara gitti bakışları. Adana’da dedesi yanı başındaydı tavan arasındaki odada. Saçlarından öpüp, anne ve babasının acısı için teselli etmek istiyordu torununu. Bir de İskoçya’da anneannesini pembe sulağı elinde olduğu hâlde gördü. Melek’e, “Sen ne kadar güzelsin…” diyordu.

Derin bir nefes aldı, yorgun titreyişlerle bıraktı aldığı nefesi. “Ayşe’m. İçimde bir şeyler öldü. Ben eski ben değilim… Eski Melek’ten arda kalan bu ceset… Ruhu olmayan bir ceset. Ne kendime ne de Mete’ye bir faydam yok artık.” Bir daha gülemeyeceğini düşünürken, gülmek istemediğini de biliyordu.

“Ah be canım. O seninle acıyı da mutluluğu da yaşamaya razı. Biraz zaman tanı kendine… Mete, senin dermanın olur. Yaralarına şifâ olur. Yâr olur. Sevdan olur…”

“İçimde hiçbir şey kalmadı. Ona sarıldığımda sadece o sıcaklığı hissedebileceğim, anıların zihne dolmadığı bir an gelecek mi? Benim ömrüm onun aşkıyla son bulacak…” Başka bir şey söyleyemedi. Ayşe’nin kolları beline sarıldığında, başını yasladı o kardeş sıcaklığındaki omuza.

“Keşke bir şey yapabilsem seni ikna edebilsem. Lütfen kendini yalnız hissetme. Ne beni kendinden ayır, ne de Mete’ni.”

Melek’in kalbine akıttı sözlerini, ayağa kalkarken Melek’i de kaldırdı. “Elini yüzünü yıkayalım, kuzum. Yemek vakti.”

Melek sormadan hiç kimse söylemiyordu kaybettiklerini. Mustafa amcasının ölümünü kızından öğreniyordu mesela. Hale, hastanede yoktu. Cenazede de yoktu. Hale’nin sesi de yoktu. O şen şakrak, neşe saçan sesi. Bir şeyleri kontrol etmek isterken otoritenin kararlılığını hissettiren sesi.

“Hale…” dedi nefesi gitti bir an. Ayşe’nin ellerinin içindeki eli, kardeşinin titreyen ve kasılan parmaklarını hissetti kendi parmaklarına sımsıkı sarılı olan. Derin bir nefes almaya çalıştı, titreyişiyle rahatlatmaktan çok uzak. Ayşe’nin gözlerine bakan, yaşaran gözleri cevaptı aslında. “Hale… Kaybettik, değil mi?” Bir cümle ancak bu kadar titrek, bu kadar mecalsiz olurdu.

“İlk vurulanlardan biri de, Hale idi.” Ses tonundan hayatı çekip almışlar, yerine ölümün yokluğunu hissettiren bir acı koymuşlardı sanki. “Dört kurşun isabet etmiş küçücük vücuduna. Mekânı cennet olsun, kabri nurla dolsun. Ertesi gün memleketine götürdü ailesi. Memleket toprağında gömüldü, kardeşimiz.”

Melek, kalbinde sağlam hiçbir parçanın kalmadığını vücudundan çekilen kanda hissetti.

Hale.

Bir arkadaş.

Bir kardeş.

Beş yıllık okul hayatındaki yakınlarından biri.

Hale.

Dört kurşunla, gencecik yaşına ya da tazecik bir insan olmasına önem verilmeden canı alınmış bir genç kız.

Melek’ten geriye hiçbir şey kalmadığında umudu da bitti, sevinci de.

“Cengiz? Sinan?”

Nefesini tuttu.

‘Allah’ım. Fazlasına gücüm kalmadı. Merhametine sığındım.’

İçinde bu kelimeler tekrar tekrar dönerken, Ayşe’nin dudaklarından dökülecekleri bekledi.

“Onlar iyi. Hale’nin cenazesi için Antalya’ya gittiler. Bu akşam dönüyorlar.”

Melek, tuttuğu nefesi, “Çok şükür, Allah’ım,” diye verdi.

Ölüm, bütün yüküyle omuzlarındaydı. Melek o yükü yalnız yaşamaya hazırlanıyordu. Mantık aramıyordu içinden geçenlere. Mantığı yoktu. Belki pişman da olacaktı ama mecburdu.

*

Onsuz geçen zaman ölümdü. Şimdi arabanın içinde durmuş, geleceği anın umuduna tutunurken bile ölümdü.

Apartmanın açılan kapısından önce Ayşe çıktı, ardından Melek. Yaklaştıkça, onu gördükçe daha büyük bir ateş kapladı benliğini. Onu görmek şimdilerde onsuz geçen dakikalara şifâ olmuyordu. Aksine nasıl dayandığını anlayamadığı bir yangını körüklüyordu.

Zarif ve dikkatli hareketlerle oturdu yanına. Dikkatli ve mesafeli. Ayşe ve Fuat da karşılarına oturduğunda gitmeye hazırdılar.

“Nasılsın?” diye sordu mesafeyi hatırlatan bir ses tonuyla. Araya ne koymaya çalışırsa çalışsın, hâlâ Mete ile ilgiliydi ya, bu küçücük umut derin bir nefes aldırdı, Mete’ye.

“İyiyim. Sen nasılsın?” Demek böyle olması gerekiyordu. Yanında olsun, bu mesafeye de razıydı.

Bir gülümseme çabası salındı dudaklarında, ağlamaktan şişmiş gözlerine inat. “Cesetten hâllice. Rengim, Emine ablanın içirdiklerine rağmen hâlâ sapsarı.” Dudaklarından kendisine olan alayı dökülürken, çok kısa bir an tanıdığı Melek oldu yeniden.

Eli izin beklemeden uzandı Melek’in yanağına. Parmaklarının tersi o ipeksi cildi okşarken, “Çok güzelsin,” diye mırıldandı.

Gülümsemesi dudaklarından silindiğinde, yanaklarına bir pembelik yayıldı. Elini çenesinin altına koyup, dirseğini kapıya yasladığında pencereden akan manzaraya döndü. İçindeki hüzün tüketmiş gibiydi, Melek’teki hayatı.

Yol boyunca Mete, Melek’i seyretti, Melek pencereden akan manzarayı.

Araba, Sergüzeşt’in önünde durduğunda, önce Mete indi araçtan. Elini Melek’e uzattığında, uğruna bütün hayatını fedâ edeceği el, eline çekinerek uzandı. Mete’nin karşısında, başı önüne eğik durduğunda derin titrek bir nefes aldı Melek, Mete’nin tâ içine işleyen.

İçeri girip, Kur’an Tilavetinin yapılacağı salondaki kalabalığı gördüğünde, Melek’in nefesini tuttuğunu duydu. “Ne oldu, meleğim?”

Hüznün buğusu gözlerinde parıldıyordu Melek’in. “Çok kalabalık,” diye fısıldadı kulağına yaklaşıp.

“Deden, sevilen bir adamdı.” Yanlış bir söz söylediğini, Melek’in boynu büküldüğünde anladı Mete.

“Haklısın. Dedemin seveni çoktu. Anneannemdi yalnız olan…”

‘Ah meleğim.’

“Yalnız değil… Sen, ben, Ayşe, Fuat…” Hale de, diyemedi. Yokluğunu hatırlatır gibi, cümlesine katamadı, tazecik bedeni kurşunlarla katledilen genç kızı. Melek’e, arkadaşını kaybettiğini söyleyen olmak istemedi. “O hepimizin en sevdiği oldu.” Cümleyi, içinden geçirdiği en samimi ama tamamen sorulardan uzak kelimelerle tamamladı.

Başını aniden kaldırıp Mete’nin gözlerine bakarken, “Öyleydi, değil mi?” diye fısıldadı sesli kelimelere gücü olmayan sessizliğiyle. Ömrünü tam bu ânâ sermek istiyordu, Mete. Melek’in gözleri, gözlerine kilitlenmişken. O gözleri bir daha görememe düşüncesi içini parçalarken şu ânâ fedaydı bütün benliği.

“Selamünaleyküm.” Sesi duyduklarında ikisi de aynı anda dönüp baktı.

“Aleykümselam,” dedi iki genç aynı anda. “Saniye abla?” Melek, Saniye’yi gördüğü an, Mete’nin ellerinin arasından çıkıp ablasının yanına koştu.

“Meleğim,” dedi kollarını açtı, Saniye. Mete, Davut’a, “Hoş geldiniz, abi,” derken iki kadın birbirlerine sımsıkı sarılmış, bırakmak gibi bir düşünce olmaksızın hasret gideriyorlardı.

“Cenazeye yetişemedik. Yanında olamadık kızım, kusura bakma,” dedi şefkatle öptü, Melek’in yanaklarını.

“Ablacığım. Geldin ya, bu bana yeter.”

“Başın sağ olsun.”

“Teşekkür ederim, ablacığım.”

“Başın sağ olsun, Melek kardeşim,” dedi Davut acıyı paylaşan bir ifadeyle.

“Sağ olun. Hoş geldiniz, Davut abi. Saniye abla, İçeri geçelim, seni arkadaşımla tanıştırayım,” dedi, ablasının elini, elinin içine aldı. Gözlerine son bir kez bakmadan giderken Melek, salondan içeri girişlerini izledi, Mete çaresizce.

“Kardeşim. Kayınvalide de yolcu gibi. Cenazeye yetişemedik, kusura bakmayın.”

“Allah yardımcınız olsun abi. Kusur olur mu hiç…” Saniye’yi gördüğünde mutlu olduğunu hissetti Melek’in. Sesine gelen canlılıktan, Saniye’ye sarılışındaki içtenlikten.

Peki bir daha içtenlikle güldüğünü görebilecek miydi?

“EyvAllah, kardeşim.”

Program başlamak üzereydi. “İçeri geçelim abi,” dediği sırada ceset olması şart Yıldırım teşrif etti.

Medeni dünyanın mecburiyetiyle, “Hoş geldin,” diyerek elini uzattı.

“Hoş bulduk,” dedi, Davut’a dönerek, “Nasılsınız?” diye sordu.

Hâl hatır sorma faslının ardından salondan içeri girdikleri an Melek’e kilitlendi gözleri. Herkesle büyük bir nezaketle ilgileniyor, acısını taşıdığı vakarla güzelleştiriyordu.

Melek’e yaşadığı hüzün bile yakışmıştı. Başı dimdik, yüzünde bir kabulleniş, gözlerindeki şişlik, bakanı hüzne boğuyordu ama o sanki sırtında bir kurşun yarası yokmuş gibi dimdik dolaşıyordu. Anneanne ve dedesini şereflendirmek için ne gerekiyorsa, onu yapıyordu.

O neredeyse Mete de oradaydı. Aydınlıksa aydınlık, karanlıksa karanlık.

*

Salona girdiği an Cengiz ve Sinan’ı gördü, Melek. Cengiz ve Sinan, Hale’nin cenazesi için gittikleri Antalya’dan yeni dönmüşler, bir nefeslik dinlenme yaşamadan Melek için Üsküdar’a gelmişlerdi. Hale’nin her gece okunan Kur’an cemaatine kalmış, arkadaşları için yapabilecekleri son vazifelerini yerine getirmişlerdi.

Cengiz sarıldı önce sımsıkı. “Başın sağ olsun, meleğim. Cenazenin bugün olacağı haberini alır almaz yola çıktık ama, yetişemedik. Affet,” derken acı vardı ses tonunda arkadaşının.

“Sağ ol, Cengiz. Başımız sağ olsun. Siz, Hale’mizi yalnız bırakmamışsınız. Affetmek ne demek? Allah razı olsun sizin gibi vefâlı arkadaşlardan.” Boğazı düğümlendi. “Hale… Ailesi yıkılmış olmalı…” Kelimelerin bittiği yerdeydi, Melek. Birkaç karaktersiz harfle kurmaya çalıştığı cümleler, içindeki yangından savrulan küller gibiydi.

“Annesinin hâli dayanılacak gibi değildi, kuzu. Mekânı cennet olsun.” Devam etmeden önce Melek’in yüzünü inceledi. “Meleğim. Senin hâlinde dayanılacak gibi değil. Eridin resmen! Lütfen toparla kendini be canım.”

Sözleri bittiğinde Sinan’ın, “Bir yeter kardeşim! Bırak artık meleğimi!” diyerek ettiği sitemi duydu, birbirine sarılmış iki arkadaş.

Cengiz, “Çeneyi görüyor musun? Taziye verecekken bile sitem yapabiliyor,” dedi bıraktı Melek’i.

Sinan, Melek’i kollarına alıp, her zamanki gibi yerle olan temasını kesmeden sarılamadı. “Kuzum. Uçacaksın, bu ne hâl?”

“Sizin kollarınızda olduğum her an uçuruyorsunuz zaten, beyefendi.” Sinan’ın o masmavi gözlerindeki hiçbir şeyi takma kafana ifadesinin yerini yorgun bir acı almıştı.

“Başın sağ olsun,” derken ayaklarının üzerine bıraktı, Melek’i.

“Sağ ol, Sinan. Burada olmanız o kadar değerli ki.” Bakışları iki arkadaşının üzerinde gezindi. “Saniye ablam, Cengiz ve Sinan. Cengiz üniversiteden, Sinan da çocukluk arkadaşım.” Geç de olsa arkadaşlarını ablasına tanıştırıyordu, Melek.

Sinan ve Cengiz saygıyla selamlarken Saniye de, “Çok memnun oldum,” diyerek mukabelede bulundu.

“Bilmukabele, abla,” diyen Cengiz, “EyvAllah, abla,” diyen Sinan.

“Ablamı, Ayşe ile tanıştıracağım. Bize müsaade,” diyerek izin aldı arkadaşlarından, Melek. Saniye’nin koluna elini yerleştirip, anne sıcağına sığınırken, Şahika ve Şule ile sohbet eden Ayşe’nin yanına ilerlediler.

“Hoş geldiniz,” dedi Ayşe, Saniye’ye muhabbetle sarıldı. Saniye hakkında o kadar çok şey anlatmıştı ki, Ayşe tanıyor gibiydi.

“Hoş bulduk, kardeşim.”

“Meleğimin Saniye ablasıyla tanışmak bugüne kısmetmiş.”

“Nasip, kardeşim. Nasip.”

Şule ve Şahika da aynı samimiyetle selamladılar Saniye’yi. Ayaküstü kısa bir muhabbetten sonra yerlerine geçtiklerinde, Kur’an ziyafeti başladı. Okuyan üç ayrı imam vardı. Seslerinden dökülen Âyetler, Melek’in kalbine işledi. Gözlerinden ince ince akan gözyaşlarını mendille temizleyip, Âyetlerin tesellisine sığınmaya devam etti.

Hoca, duasını yaptı, “Ruhları için El-Fatiha!” dedi. Okudu, Melek. Sıcak gözyaşları elbisesine damla damla akarken okudu. O Fatiha’nın onların ruhuna ulaşacağı tesellisiyle okudu. Okudukça huzur buldu, huzur buldukça okudu.

Yanına yaklaşanı gördüğü an ayağa kalkmaya mecali olduğunu hissetmiyordu, Melek. Yıldırım’ın uzanan elini samimiyetle sıkarken, gözyaşları yanaklarından aktı istemsizce.

“Küçüğüm.” Sımsıkı tuttuğu elinden ayağa kaldırdırdığında güçsüz bedenini, kollarının arasına çekip sarıldı sormadan, korkmadan, çekinmeden… Sırtındaki yaranın yakınına yaklaşmayan şefkatli eli, teskin edici dokunuşlar bağışlarken vücuduna, Melek ne kontrolü önemsedi, ne de olmazı.

Ağlarken boğulan ses tonuyla başını yasladı Yıldırım’ın omzuna. “Gittiler,” diye fısıldarken gözyaşları adamın siyah ceketinin koluna akıyordu. Kerem, Cengiz ya da Sinan’a sarılmak gibiydi Yıldırım’a sarılmak. Aynı huzur, aynı rahatlama, aynı aile hissi.

Yıldırım, Melek’in yanaklarını ellerinin arasına aldığında, bakışlarını kendine çevirdi. Başparmakları gözünden akan yaşı silerken, “Gittiler, küçüğüm,” dedi. Teselli etmeye çalışmıyordu sözleriyle. Sadece gerçeği paylaşıp, yaşadığı acıyı dindirmek için şefkat gösteriyordu. “Ben de gitmek zorundayım sevgilin canımı almadan önce. Lütfen, bu kadar gözyaşı dökme, küçüğüm. Bu yaşlar, iki adamı canlı canlı mezara sokuyor.”

Başını aşağı yukarı sallamaya çalıştı bu kabule gözlerini de ikna edebilme ümidiyle. Ama biliyordu ki bu mümkün değildi…

“Merhaba, Saniye Hanım. Nasılsınız?” Melek’i hâlâ kolları arasında tutarken, arkada oturan Saniye’ye hitaben konuştu Yıldırım.

“Merhaba, Yıldırım Bey. İyiyiz çok şükür. Siz nasılsınız?” Öyle nazikti ki Saniye. Kızını katleden adamın kardeşi olarak görmüyordu Yıldırım’ı belli ki. Onun da benzer acıları olduğunu düşündüğü, imtihanını kabullenmiş bir kader arkadaşı olarak görüyordu. Eğer öyleyse hiç şaşırmazdı. Ne Davut, ne de Saniye. Bu iki insan da kin duygusuyla karşılarındakine muamele edecek insanlar değillerdi.

“Teşekkür ederim, iyiyim.”

Başını yine Melek’e çevirdiğinde o gece siyahı gözlerindeki şefkatle baktı gözlerine. Melek’i hâlâ kollarının arasında tutmaya devam ediyordu.

“Yine görüşeceğiz, küçüğüm.”

Yıldırım gittiğinde Melek, Ayşe ve Saniye’nin yanına geri oturdu bedeninin yükünü taşıma külfetinden kurtulabilme ümidiyle. İki kadının bakışlarını üzerinde hissederken, servis görevlileri ikram dağıtıyordu misafirlere.

Ayşe’nin kızgın ses tonuyla, “Mete’nin karşısında sana nasıl sarılır!” demesi, Ayşe’nin, Mete’ye olan sevgisinin bir göstergesiydi.

“Taziyede bulundu. Abartacak bir şey yok…” dedi Saniye’ye döndü. “Ablacığım. Bu gece bizde kalalım mı?”

“Tabii, canım. Davut, Mete ile gider, ben sizinle gelirim.”

Emine’nin ilgisi, Şahika’nın samimi dostluğu, Şule’nin yakınlığı. Herkes, Melek’e kendini daha iyi hissettirmek için âdeta yarışıyorlardı birbirleriyle. Melek, içinden geçenlerle dışarı yansıttıkları arasındaki tezatı, kalp kırıklığıyla yaşıyordu.

Dekan, hafif bir yara almış, evinde istirahat ediyordu ama cenazeye çelenk göndermiş ve gazetelere tam sayfa taziye ilanında bulunmuştu. Biraz daha toparlandığında ziyaretine gitmesi gerekiyordu. Ama şimdi değil. Birçok kişinin taziye ilanları vardı gazetelerde, Melek’in hiçbirine bakamadığı. Efsane bir aşkın vuslat günü ‘Kanlı Düğün’ olarak anılıyordu. Bunu bilerek nasıl açabilirdi ki herhangi bir gazeteyi? Gazete, dergi, İnternet haberi. Hepsine tevbeliydi artık.

Ceyhun Maraz’ın gönderdiği düğün fotoğraflarına da bakmadı… Bakamadı. Belki bir gün, bakabilecek gücü, cesareti, metaneti kendinde bulabilecekti ama şu an buna hazır değildi.

Salonda kalan son on kişiydiler, giden misafirlerin ardından. Mete, yanına yaklaşıp kulağına eğildi. Sesinde hiçbir duygu olmadan, “Eve götürelim sizi. Çok yoruldun,” dedi. İçinden geçen, başını çevirip o enfes kokan tenine, tam boynuna derin bir öpücük kondurmak ve oraya başını yaslamaktı. Yaptığı ise, sırtını dikleştirip, “Tamam,” demekti.

*

İçindeki sitem ateşi bütün dünyayı yakmaya yeterdi.

Şimdi arabaya biniyordu ve Fuat’ın eşliğinde eve gitmeye hazırlanıyordu. Ne konuşurken göz göze geliyordu, Mete ile ne de kazara! Bakmıyordu. Yaklaşmıyordu. Dokunmuyordu.

Mete’ye dokunmuyordu ama Yıldırım’a sarılabiliyordu!

Mete’nin gözlerine son bir kez bakmadan giden yaralı Melek, Mete’yi karanlık kuyulara attığının farkında bile değildi.

“Allah yardımcın olsun, kardeşim.”

Davut’un samimi duâsına, duymazlıktan gelemeyeceği, ihtiyacını en net karşılayacak duâya ancak, “Âmin,” diyebildi, Mete.

“Neler oluyor, kardeşim?” Davut, Mete’nin yanı başındaydı.

Mete, derin bir nefes çekti yanan ciğerlerine. Verirken, “Abi, anlayabilsem… Melek’i kaybediyorum ve kazanabilmek için yapabileceğim hiçbir şey yok,” dedi. İçinden geçirirken bile acısı kalbini parçalarken, Davut’a sesli olarak dile getirdi bu en korktuğu hakikati.

“Acı, hayata olan umudunu almış kızın. Her şey çok taze, kardeşim. Benden sana bir ağabey tavsiyesi. Üstüne gitme. Gidersen bütün bütün kaybedersin. Zamanın şifâ dolu ilacının tesiri pek güçlüdür. Belki uzun sürer, belki kısa. Ama illâki etki eder. Allah’ın izniyle sizin ömrünüz bir.”

Eğer teselli; yangındaki kalbe o yangını söndürecek bir derman, düşüncelerin kemirdiği beyne bir ferah, kıskançlığın tükettiği benliğine rahatlamaysa şu an en has teselliyi bulmuştu Mete’nin acıya gark olmuş mevcudiyeti.

İçinde ilk kez bir umut hissetti genç adam.

“Abi,” dedi başka bir şey diyemedi. Boğazı düğüm düğümdü, Mete’nin. Cümle kurmasına izin vermediği gibi teşekkür bile edemiyordu ne yazık ki.

“Hadi gidelim, Mete oğlum. İlaç vaktin geldi.” Emine’nin şefkat dolu sesini duyduğunda, “Gidelim abla,” diyebildi sadece, içindeki fırtınadan kurtulan birkaç harfin oluşturduğu yıkık dökük bir ifadeyle.

Yarım saat sonra, Davut yatsı namazını kılarken, Fuat durum bilgisi veriyor, Emine ise sırtına pansuman yapıp, macun hâline getirdiği ilacı sürüyordu.

“Senden ayrıldığı an sel gibiydi gözyaşları. Beşiktaş’a gidene kadar durmadı. Arabanın camından seni görme çabalarını görseydin, ne demek istediğimi anlardın. Ne yapmaya çalışıyor anlamış değilim. Gözleriyle kalbine kilitliyor seni ama hareketleri, yabancı olana daha sıcak.”

Fuat da aynı umudu verdiğinde Mete’ye, fısıltıyla sordu, “Hiç bakıyor mu bana?” Zavallı bir âşıktı. Cümleleri, yirmi dokuz yaşındaki bir erkeğe değil, on beş yaşında, ilk aşkını yaşayan bir kıza daha çok yakışırdı.

“Senin bakmadığın her an.” Fuat, gazlı bezi Emine için keserken, “Neden böyle davranıyor?” diye sordu daha çok sesli düşünüyormuş gibi bir ifadeyle.

Emine, “Kız acı çekiyor, Fuad’ım. İnsan sevdiklerini kaybettiğinde karanlık bir kuyuya düşüyor. Çıkmak istemediği bir umutsuzluk kuyusu… Ne birinin yanında olmasını istiyorsun, ne de kurtulmak. Melek kızım, bunu tek başına yaşamak ve aşmak istiyor. Sevdiği insanlardan kendini uzaklaştırırsa, kalan ömründe bir daha böyle bir acı yaşamayacağını düşünüyor,” dedi ve iki genç adam haklı olarak şaşkın bakışlarla kadına baka kaldı.

“Ne?” Emine dikkatli bakışların sebebini sorarken, Mete’nin omzunu ve sırtını mumya gibi sarıyordu.

İlk konuşabilen Fuat oldu. “Abla, ne yaptın sen ya? Bu nasıl bir analiz?”

Emine, kaşlarını çatarken, “Fuat oğlum, başımdaki saçları kaç kez gördün örtüm yokken? O saçlar kendiliğinden ağarmadı, evlat,” dediğinde, Mete ile işi bitti.

Ellerini yıkayıp geri geldiğinde, Mete, Emine’nin elini elinin içine aldı, üzerini hürmetle öptü. “Teşekkür ederim, ablacığım.” Gözlerine baktığında gözleri yaşlıydı ablasının. “Ben o kuyuya gözüm kapalı iner, sessiz sedasız yaşarım, meleğimin yanında, abla. Bana bir reçete ver. Ver ki, meleğim bu sessiz Mete’yi yanına kabul etsin…” Cümlenin sonu derin bir yalvarıştı dudaklarından kopup giden.

Emine, Mete’nin yüzünü ellerinin arasına aldığında, içinden kopup gelen duygu dolu ses tonu vardı Mete’nin kalbine işleyen. “Mete’m… Yavrum… Gözümün nuru evladım… Sana tek diyebileceğim, zaman ver meleğimize. Zaman ver canımıza. İzin ver yaralarını bildiği gibi sarsın yaralı ceylanımız.” Oğlu saydığı çocuğun yüzünü bıraktı, ellerinin tersiyle gözlerindeki yaşı sildi. “Hadi çocuklar! Kemik suyuna çorba pişirdim. Davut Beyi de çağırın, kılmıştır şimdiye kadar. Sıcak sıcak için,” dedi ilaç malzemelerini toparlamaya başladı.

Zaman.

Ne kadar zaman?

Üç gün?

Bir hafta?

On beş gün?

Bir ay?

Ne kadar?

*

“Emine ablanın bu formülü gizli kalmamalı! Bir yara nasıl bu kadar çabuk iyileşir? Elleri dert görmesin İnşAllah,” derken incecik parmaklarıyla yaranın üzerini kapıyordu, Ayşe.

Melek, “Âmin,” diye fısıldadı içinde hissettiği minneti saklı tutarken.

Ayşe’nin, sırtıyla işi bittiğinde omuzuna bir öpücük kondurup, “Ben içerideyim, canımdan öte,” dedi, çıktı.

İnce bir pijama takımı giydi, saçını bol bir örgüyle sağ omuzunun üzerinden önüne aldı. Aynanın karşısında gördüğü kadında, ne renk vardı, ne de hayat. Şifoniyerin üzerinde duran, ters çevrilmiş çerçeveye uzanırken elleri titriyordu. Uzandı, geri çekildi. Mete’nin fotoğrafına uzanan elleri uzanamadan dudaklarına kapandı.

Çerçeveye dokunmaktan vazgeçip mutfağa geçtiğinde, Saniye yatsı namazını kılmış, Ayşe ile sohbet ediyorlardı.

“Çay demlenmiş. Siz oturun ablacığım ben doldurup getireyim.” Melek, ince bel bardaklara demlenmiş çayı doldururken, bitiremeyeceğini bilse de kendisine de doldurdu.

“Sen nasıl dersen, meleğim.” Ayşe, Saniye ile beraber balkona çıkarken, dikkatli bakışlarını üzerinde hissediyordu her ikisinin de.

“Burası ne kadar güzel MaşAllah,” diyen Saniye’nin sesini duyduğunda o lâtif ses tonu kalbine aktı ılık ılık.

Ayşe, Saniye’nin yanına oturdu kahvaltıya dair planlarını paylaşırken. “Sen bir de sabah gör, abla. Kahvaltımızı burada yaparız, nasipse.”

Melek de oturdu, şekersiz ve oldukça sıcak çaydan bir yudum aldı. “Ali nasıl ablacığım?”

“İyi çok şükür. Asistanlık yapıyordu dönem boyunca profesör efendiye. Sezon bitti hâlâ bırakamadı evladımı. Neredeyse her gün birlikte o seminer senin, bu konferans benim dolaşıyorlar.” Sözü bitti, Saniye de çayından bir yudum aldı.

“MaşAllah. Akıllı olunca evladın, hasret çekmek mi düşüyormuş annelerin payına?” Bir gülümseme çabası eşliğinde sorarken soruyu, tek isteği normal hissedebilmekti.

Saniye, elindeki çay bardağını bıraktı. Sağ elini uzattı Melek’in elini okşadı şefkatle. “Canım. Acını yaşa. Kimseye iyi olduğunu göstermek zorunda değilsin.”

Saniye’nin sözleri, zembereğinden boşalmışçasına çözdü güçlü görünme çabasını. Masanın üzerine bıraktığı çay bardağının dökülme tehlikesinden kurtulduğu an, titreyen dudaklarına kapadı ellerini. “Abla! Ecelleriyle ölselerdi de bu kadar acı çeker miydim?” Saniye’nin gözlerinde titreşen gözyaşlarıyla daha büyük bir hüzne boğuldu. “Hangisi daha acı bilmiyorum? Anneannemin ve dedemin düğün günleriyle cenaze günlerinin aynı güne yazılması mı? Yoksa katledilmeleri mi? Arkadaş, akraba… Hiçbir şey bırakmadılar.” İçine çektiği nefes öyle bir acı verdi ki, feryadı arş-ı âlâyı titretirdi.

Saniye’nin şefkat dolu elleri Melek’in ellerini sardığında gözlerinden akan yaşları, Ayşe elindeki kağıt mendille temizledi. “Meleğim. De ki, her şeyin bir sebebi, sebebinde bir yaratıcısı var. Amacım seni teselli değil ama şunu biliyorum ki, derdin yükünü Cenab-ı Hakk’a verdiğinde ancak yoluna devam edebilirsin. Anneannen ve deden belli ki iyi insanlardı. Bu son onlar için hâyırlı bir başlangıca önsöz olabilir. Ölüm idam değil, canım kızım. Ölüm son değil. Hasrete alışmak zor. Neyse ki ebedi bir âlemde beraberiz.” Melek’in ellerinden kopan sevgi sıcaklığındaki eller gözlerinden akanları kurularken, Melek yerinden kalkıp Saniye’nin dizleri dibine oturdu.

“Abla,” diyerek sımsıkı sarıldığında karşısındaki kadına, içine attığı her anne özlemi canından kopup tekrar tekrar ulaştı acısını en derinden yaşayan gözü yaşlı anneye.

Saniye’nin kolları Melek’i incitmekten korkarcasına sarıyor, “Yavrum,” fısıltısıyla başına öpücükler konduruyordu. “Benim Melek yavrum.”

“Elimi yüzümü yıkayıp geliyorum.”

Yüzünü gözünü temizlediğinde, annesinin kitap notları arasında gördükleri aklına geldi, Melek’in. Kelimesi kelimesine ezberindeydi. “Mevt idam değil, tebdil-i mekândır.” Saniye’nin söyledikleriyle annesinin söyledikleri, aynı ışık kaynağından dökülen parlak aydınlık gibiydi. Sabah ezanları okunurken, acının en saf hâlini yaşamış üç kadın, birbirlerine olan muhabbetlerinde teselliyi buldu.

Hava henüz aydınlanmaya başladığında yatağına yatarken Melek, Stanley’i kollarının arasına alarak, sessizce gözyaşı döküyordu kaybettiklerine…

*

Her gün, sabahın ilk ışıklarıyla anneanne ve dedesinin mezarına gidiyor, mezarlarının başucunda Kur’an okuyor, hissettiği özlemle bir müddet içi kopacakmış gibi ağladıktan sonra eve dönüyordu, sevdiği kadın.

Melek, iki mezarın ortasına oturup okuduğu ayetleri anneanne ve dedesinin ruhuna hediye ederken, sırf rahatsız olmasın diye, içindekileri rahat dökebilsin diye Melek’in yanına gidemiyor, her gün arabanın içinde oturup, onu uzaktan seyrediyordu.

Ne kolunda ağrı vardı geçen yirmi beş günün ardından ne de sırtında. Zaman, maddi yaralarını Emine’nin ilacını vesile tutup sarıyordu. Manevi yaralar daha derinden kanıyordu ama zararı yoktu.

Umudu vardı, Mete’nin. Bu da geçecek, diyerek sığındığı zamanın ilaç mefhumu vardı.

Hiçbir şey konuşmamışlardı geçen bu zaman boyunca. Konuşmadan, dokunmadan, sarılmadan. Hatta öpüşmeden.

Belki de sevgililerin payına düşen samimiyeti, çok çabuk yaşadıkları içindi şimdiki uzaklıkları. Uzaklardı. Yabancı gibi. Birbirlerine dokunmak yasakmış gibi.

Düşüncelerin istilasına isyan eden kalbi, daha fazla dayanamadı. Arabadan çıktığında Melek’in dikkatini çekmiş olacak ki, Mete’ye döndü bakışları. Kapadığı kapıya sırtını yaslayıp, kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi. Gözlerini bir an olsun alamadı, Melek’in üzerinden. Ona olan hasreti kalbinden gözlerini kullanarak taşmaya çalışıyordu ama Mete, erkekliğe sığınıp gözlerinden taşmasına izin vermiyor, vermediği her hasret damlası kalbinde daha büyük bir ateşi körükleyen oluyordu.

Melek, ellerini yüzüne sürüp yanlarından ayrıldı ailesinin. Yavaş yavaş yaklaşırken, her sabah olduğu gibi yüzünü gözünü temizliyordu mendiliyle. Karşısına gelip gözlerini bulmayan bakışları yeleğinin düğmelerini incelerken, “Her sabah benimle gelmene gerek yok, Mete,” dedi. Kafasının içinde yaptığı hesaba göre şimdi kesin, “Sana yeterince zahmet verdim,” diyecekti.

Dedi de.

“Bana verdiğin zahmetin yeterini bilemezsin, meleğim.”

“Üzgünüm,” dediğinde, gözleri artık yerde sabit bir noktaya kilitliydi.

Arabanın kapısını açtı Melek’in oturması için. O zarif hareketleriyle oturduğunda kapadı, şoför koltuğuna geçti. Tek isteği, yârinin elini elinin içinde hissetmekti. Dokunmaya doyamadığı, doymayacağı tenini hissetmek… Dokunsa bir daha bırakmayacağını biliyordu. Derin bir irade hâkimdi genç adamın ahvâline. Elini dizine, Melek’in eli olmadan yerleştirdi.

Belki bir yirmi beş gün daha bekleyecekti o âşığı olduğu teni, teninde hissetmek için. Çaresizdi. Tek yapabileceği beklemekti.

*

Kırk birinci gün.

Anneanne ve dedesinin ardından kırk birinci güne yine mezarları başında başladı. Cismanî sağlığına kavuşmuş, nefes aldığında sırtındaki ağrıyı hissetmez olmuştu. Sağlığına kavuşamayan mâneviyatını da artık önemsememeyi öğrenmişti.

Şahika, kırk bir gün sabırla beklemiş, miras açıklaması için Melek’e hiçbir baskı yapmamıştı. Etrafındaki insanların varlığı bir nimetti. Herkes öylesine anlayışlı, öylesine sabırlıydı ki. Melek, onların bu iyiliklerini unutmayacağını bildiği hâlde kalbine not düştü gösterdikleri vefayı.

Mezarlık dönüşü Şahika’ya gitmesi gerektiğini söylediğinde, Mete yalnızca başını kabul edercesine eğmiş, hiçbir şey söylememişti.

Kırk bir gündür, her ânında yanında olan yârine bir teşekkürden âcizdi dili. Onun yaptıkları karşılığında basit bir teşekkürü nasıl dile getirebilirdi ki?

“Yanında olmamı istiyor musun?” Mete’nin ses tonundaki mesafeyi duyduğunda derin bir nefes alma ihtiyacı hissetti, Melek fakat bahsettiği meselenin ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Anlamadığını duraksamasından anlayan Mete, “Miras açıklanırken, yanında olmamı istiyor musun?” diye tane tane izah etti.

Gözleri dikkatli bir bakışla yola kilitlenmişken, doya doya seyretti bakmaya doyamadığı simâyı. En son bir hafta önce tıraş olmuş gibiydi Mete. Ellerini o sakalların arasında gezdirebilmek için bütün ömrünü feda edebilecek eski bir Melek vardı içinde, derinlere sakladığı. “Evet. Müsaitsen tabii.”

Şişli’ye kadarki yol sessizlik içinde geçti. Mete’den karşılık olarak tek bir söz çıkmadığında arabadan inip, Melek’in yanına gelerek gösterdi yanında olacağını. Tamer, arabayı götürürken Mete ve Melek, Şahika’nın bürosunun olduğu kata çıkıyorlardı. Ne Melek dokundu, ne de Mete. Sessiz bir anlaşma var gibiydi aralarında.

Kapıyı açmış olduğu hâlde bekliyordu Şahika. Mete ile tokalaşıp, Melek’e sarıldığında, “Hoş geldin. Nasılsın, canım?” diye sordu.

“İyiyim, canım. Sen nasılsın?” Tanışıklığı eskiye dayanmıyordu fakat Şahika kadar sıcak kanlı bir insana samimiyet insiyaki olarak gelişmişti Melek’te.

“İyiyim.” Isabella’nın iki avukatı hazır bekliyordu. Kısa bir selamlaşmanın ardından Şahika, “İsterseniz hemen konuya geçelim,” derken adamların anlayabilmesi için, İngilizce konuşuyordu.

Şahika’nın küçücük ofisi, bu dört kişiyle, tarihinin en yoğun gününü yaşıyor olabilirdi. Mete ile Melek, ikili koltukta yan yana oturduklarında mesafeyi korumaya özen gösteriyordu, Melek. Zarif bir hareketle bacak bacak üstüne attı ve adamların anlatacaklarına odaklamaya zorladı kendini.

“Bayan Yakut. Anneannenizden birçok gayrimenkul ve banka hesaplarında nakit paranın size kaldığını ve gerekli yasal işlemlerin prosedürleriyle ilgili sizi bilgilendirmek için buradayız. Hazırsanız başlayalım mı?” Söze başlayan avukat diğer adamdan daha yaşlı görünüyordu.

Avukat konuşurken, Melek bu yaşında neden hâlâ çalıştığını merak etti ister istemez. “Tabii, buyurun.”

İhtiyar adam başını eğdi ve başladı. “İngiltere’de, ailesinden kendisine kalan tarihi ev, İskoçya Dundee’de bulunan malikane…” dediği an Melek, “Affedersiniz. Bölmek zorundayım. Dundee’de olan o evin, büyükannemin çok yakını olan Gleene Thomas’a devredilmesini istiyorum,” dedi.

Avukatın kaşları büyük bir şaşkınlıkla havaya kalkarken, kaşlarıyla saçları ortak bir çizgide buluşmak üzereydi. “Ama Hanımefendi! O ev çok değerli!” dedi, karşısında çocuk olarak gördüğü kıza, nasihat etme çabasında olan yaşlı adam.

Koltuğunda biraz öne eğildi, Melek sağ dirseğini dizine yerleştirdi. “Devredileceği kişi kadar değerli değil, emin olun. İşlemlerin hemen yapılmasını istiyorum.” Önemli ayrıntısını aktardıktan sonra rahat bir nefes alarak yaslandı geri. “Devam edebilirsiniz.”

Karşısında, adam boğazını temizleyip, devam etti. “İngiltere’de ve İskoçya’da iki iş merkezi var. Geliri her ay çeşitli hayır kuruluşlarına dağıtılıyor. Bunun yanı sıra vakıflara bağlı düşkünler evinin ihtiyaçları da bu iş merkezlerinden sağlanıyor. Büyükannenizin iki ayrı vakfı bulunuyor. Yaşlılar ve kimsesiz çocuklar için ayrı ayrı. Eğer değiştirilmesini istediğiniz herhangi bir mevzu olursa işleyişle ilgili hemen bir çalışma yapar, isteğinize uygun hâle getiririz. Fransa’da on dört dönüm üzüm bağı ve bu bağın işlendiği şarap fabrikası mevcut.”

Adam yeni cümleye geçmeden, Melek, “O bağı ve fabrikayı istemiyorum. Satılsın. Geliri yine vakıflar arasında bölüştürülsün,” diyerek kesti. Adamın kaşlarının az önce aldığı şekilde kalması en son isteyecekleri listesinde ilk sırayı aldı ikinci kez o görüntüye maruz kaldığında. “Devam edebilirsiniz.”

“New York’da bir çatı katı var, yüz elli metre kare. Rezidansın 1948 yılında yapıldığı düşünüldüğünde değeri paha biçilemez.” Avukatın ifadesi; bari bunu elinde tut be kızım, der gibiydi. Melek’ten olumlu ya da olumsuz bir tepki gelmeyince devam etti. “Yüz bin dolar, İskoçya’da Clydesdale Bank’da büyükannenizin talimatıyla Gleene Thomas adına ayrılmış durumda. Yedi milyon Amerikan doları İsviçre’nin Zürih kentinde Credit Suisse Group Bankasında Campbell hesabında sizin adınıza korunuyor.”

Belki yanında oturan adam kadar zengin değildi fakat artık hiç kimse parasının peşinde olan bir sürtük de diyemezdi Melek için… Tabii artık bugünden sonra öyle bir sıkıntı kalmayacaktı. Bugün konuşulması gereken konuşulacaktı.

Mete’nin hayatına uygun hâle gelmişken, Mete’nin hayatından çıkmak için gerçekleştireceği konuşma aktı içinden. Ne diyerek ikna edecekti onu? Hiçbir fikri yoktu.

Bildiği tek şey vardı; Mete’yi kendi karanlığına hapsetmeyecekti.

*

Melek artık birbirlerine uygun olmadıklarını söyleyemeyecekti. Tabii o parayı da geldiği gibi geri göndermeyecekse.

O çatlaktan her şeyi beklerdi, Mete.

“Bilmem gereken başka bir şey var mı?” Ses tonundaki bu mesafeli nezakete bitiyordu, Mete. Bütün fantezilerinde bu ses tonuyla Mete’yi baştan çıkarıp ateşli bir… “Teferruatlarla canınızı sıkmayalım. Yasal birkaç işlem. İsterseniz avukatınızla da hâlledebiliriz,” diyen adamın sesi, gerçek hayata döndürdü, Mete’yi.

En son yaşadıkları aşk dolu dakikalar iki ay öncesinde kaldığı ve yanındaki kıza, o gün bugündür dokunmadığı düşünüldüğünde, aklından geçenler, fıtrî olarak normal olduğu kadar vicdanî olarak da normal olmalıydı.

“Avukatım, benim adıma en doğru olanı biliyor. Biz artık izninizi istiyoruz. Her şey için teşekkür ederim sizlere,” dedi tek tek ellerini sıktı avukatların.

Melek, Şahika ile konuşurken, insanlık tarihinin ilk avukatı bir şeylerden bahsediyordu, Mete’ye. Aklı Melek’te olduğu hâlde adamın son söylediğine, “Acısı olduğu için geri çevirmiyor, istemediği için geri çeviriyor,” dedi nezaketi umursayan, sorumlu bir Türk vatandaşı gibi.

“Ama o üzüm bağları çok değerlidir.” Mete’nin açıklamasına karşın, bom boş bir ikna çabası vardı karşısındaki avukatın.

Mete, dudaklarında oluşan gülümsemeye engel olamadı. “Hanımefendinin maddi değere önem vermediğini çok yakında anlayacaksınız.”

Birkaç dakikanın ardından Şahika’nın bürosundan ayrıldıklarında, sözsüz bir anlaşmayla birbirlerine dokunmuyorlardı yine. Ona dokunmak için ölüyordu. Tenini parmaklarında hissetmek için… O enfes kokusunu uzaktan değil, boynunda solumak için…

Mete, arabaya gideceklerini düşünürken, Melek apartmandan çıktıkları an döndü ve uzun zamandır ilk kez gözlerinin derinliklerine baktı. O gözlerdeki aşka ömrünü feda etse azdı!

“Vaktin var mı?” derken gözlerinde titreşen nem, Mete’nin nefesini kesti… Beklediği konuşmaya hiç beklemediği bir anda yakalandığı hissi kalbinde bir sızı oldu.

“Yirmi dakika sonra bir toplantım var,” dedi olabilecek en soğuk ifadeyle. Melek’in bakışları yere kilitlendiğinde, ne ses tonundaki soğukluğun kalbini kırmış olabileceğini önemsedi, ne de gözlerindeki nemi.

Bakışları hâlâ yerdeydi. “Çok uzun sürmeyecek.”

Kaçarak mı engelleyecekti?

Konuşmayı geçiştirdiğinde mi, Melek vazgeçecekti?

Gözleri böyle bir aşkla bakarken bitirdiği sevdalarını görmüyor muydu, Mete?

Görüyordu.

Her zamankinden daha yoğun bir aşk, hiçbir zaman olmayan bir ayrılık vardı o yeşil gözlerde.

Mete, “Tamam,” dediğinde, o yemyeşil gözlerinden bir damlanın süzüldüğünü, çenesine doğru ince bir yol izlediğini gördü Mete.

“Şurada oturalım mı?”

Mete, bir şey söylemek yerine eliyle yolunu açtı Melek’in. Temiz, küçük bir kafenin en arkasında bir masaya geçtiler. Derinden gelen bir müzik sesi yankılanıyordu hoparlörde.

Daha önce duyduğu bir şarkı değildi ama sözleri Mete’nin derdini anlatır gibiydi.

“Gel beni kendinden mahrum etme ne olur
Bu hayat sen yoksan zehir olur”

Garson yanlarına geldi, “Hoş geldiniz, ne alırdınız?” diye sordu.

“Hoş bulduk. İki su alabiliriz,” dediğinde başı neredeyse, Melek’e döndü. Son anda toparlanıp devam etti, “Çok kısa bir meselemiz var. Hâlledip kalkacağız.”

Tavuk döneri çeviren ustanın yanında, müşterilere soğuk sandviç hazırlayan bir başka çalışan daha vardı kalabalığa yetişmeye çalışan. Birkaç dükkân ilerideki kitabevinden çıkmış gençler ellerindeki kitap dolu poşetleriyle atıştırmalık alırken, bir yandan da eğleniyorlardı.

Mete ve Melek hariç…

Garson geldi, iki şişe su bıraktı yanlarına, ardından hemen vazifesine döndü. Melek… Hizmet eden birine teşekkürlerini samimiyetle sunan genç kadın… Başını bile kaldırmadığı hâlde önüne bırakılan servise ellerini sardı, soğuk su şişesinin serinletici etkisine sığındı.

Derin bir nefes aldı, Melek, “Ben artık karanlıkta yaşıyorum, Mete…” diyerek başladı kalbini nârında yakacak sözlerin ilkiyle. “İster depresyon de, ister acı. Bir daha gülecek miyim diye merak ederken, mutluluğun bana uzak olmasını isterken seni bu karanlığıma mahkum etmek istemiyorum… Seni sen olmadan çok uzun yıllar sevdim. Yine seveceğim…” Sustu… Yutkundu. Titreyen sesini toparlamaya çalışıyordu belli ki. “Ben… Sadece anneanne ve dedesini kaybetmiş biri değilim, Mete. Sevdiği herkesi bir şekilde kaybetmiş… İçinde umudu kalmamış biriyim. Sözümü tutamadığım için… Senin istediğin kadar değil, benim dayanabildiğim kadar yanında kaldığım için… affet beni.” Yine yutkundu.

Biten şarkının ardından başlayan efsaneyle hayattan koptuğunu hissetti, Mete.

“Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım
Unutma beni unutama beni
Gözünden damlayamayan gözyaşın olayım
Unutma beni unutama beni”

Derin, titrek bir nefes aldı içine. “Hoşçakal, Mete.”

Sesinden daha çok titreyen kelimeleriyle ayağa kalktı.

Mete, âdeta donmuştu. Kıpırtısız. Hareketsiz. Nefes bile almayı unutmuş gibiydi. Kokusu uzaklaşıyordu, Melek’in dönüp bakamıyordu o taze çiçek kokusunun sahibi kadına.

Esmeray; “Unutama Beni…” demeye devam ediyordu.

“Gölgen gibi adım adım
Her solukta benim adım
Ben nasıl ki unutmadım
Sen de unutma beni unutama beni”

Bir kafede, Esmeray’ın unutulmaz sesinden, “Unutma Beni” ile terkedilmiş bir adam. Yârinin gidişine başını bile çeviremeyen, kilitlenmiş bir adam.

Telefonu ikinci tura dönmüş aralıksız çalıyordu. Bakmadı. Başını kımıldatabildiğinde gördüğü; Melek’in az önce ellerinin arasında tuttuğu su şişesiydi. Onun elindeki sıcaklığa mukabelede bulunmaya çalışırken soğuk su, yol yol olup eriyordu masanın üzerine damla damla.

Cevat, yanına gelip, “Kurulacak vakfın toplantısı için görevlendirdiğiniz kişiler sizi bekliyor. Katılacak mısınız?” dediğinde çıktı Mete ölüm sessizliğinden. Nefes aldığında kalbine batan bıçak sızısına rağmen yaşıyordu.

Yaşıyordu…

Başını sözsüz bir kabullenişle sallayıp, gözlerini ayırmadığı su şişesini eline aldı. Cevat suyun bedelini öderken, Mete beklemenin yasak olduğu yerde, arabayla bekleme yapan Tamer’in yanına doğru ilerliyordu. Felce uğramış ya da şoka girmişti belki de. Melek’in çıkıp gitmesine nasıl izin verebilmişti? Nasıl; “Hoşçakal, Mete,” dediğinde tutup kolundan oturtmamıştı onu karşısına? Hiçbir yere gidemeyeceğini, ayrılamayacağını, bitmeyeceğini nasıl söylememişti?

Acı çektiği için.

Acısı Melek’i tükettiği için.

“Ona zaman ver,” diyen büyüklerinin sözüne verdiği ehemmiyet için.

Acısının geçmesini sabırla beklemesi gerektiği için.

Geçecek miydi peki?

Bir ay? Üç ay? Dokuz ya da on ay? Bir yıl?

Ne kadar?

Toplantıya gecikmiş olması sorun değildi bekleyenler için. Fuat için Mete’nin nasıl göründüğü önemliydi.

“Kardeşim, iyi misin?” derken sesindeki endişe anlamsız geldi, Mete’ye. Elinde ısınmış su şişesini toplantı masasının üzerine bırakırken boş boş bakıyordu Fuat’ın soran bakışlarına karşılık. “Renk kalmamış yüzünde, neyin var?” dediğinde Fuat, endişesinin sebebini anladı, Mete.

Kanının çekildiğini, Melek’in gidişinin ardından hissetmişti. Sadece his değildi demek ki… Damarlarındaki kan gerçekten bedenini terketmişti.

Tıpkı, Melek gibi.

Mete, bekleyen adamlara döndü. “Vakfın ismiyle ilgili kararsızdım. İsme karar verdim. İmar planında futbol ve basket sahası için özel bir alan bırakılmasını istiyorum. Bir de atlar için beş yüz metre karelik bir alan olmalı. Bu tür aktivitelerle ilgili olması ya da eklenmesi gereken maddeleri size yine bildirmeye devam edeceğiz,” dedi kuruyan boğazını, elinin içinde tutarak ısıttığı suyla ıslatmaya çalıştı… Melek’in dokunduğu son nesne olan su şişesi… Melek’ten kalan su şişesi…

“İsme karar verdim dediniz. Ne olacak, Mete Bey?”

Mete, elindeki şişeyi masanın üzerine bıraktı. Ağzında kalan son yudumu yavaş yavaş yuttu ve cevap verdi;

“Melek Yakut!”

Candan Öte ~ 39 | Ayrılık” için 3 yorum

  • 12 Ekim 2018 tarihinde, saat 02:12
    Permalink

    Ablacım keşke ayrılıkları uzun sürmese…ben daha okumadan eksik hissediyorum onlar nasıl dayanacaklar…

    Yanıtla
    • 12 Ekim 2018 tarihinde, saat 11:48
      Permalink

      ben bölümleri çabuk çabuk atarım inşAllah arayı açmamış oluruz =)

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir