Candan Öte ~ 38 | Mesafe

Aşk sözcükleri kuş dilidir. Anlamak için Süleyman olmak gerekir.
Sinan Paşa

Başını yasladığı yerden kaldırdı. Melek, gözlerini açmaya çalışıyor ve her denemenin başarısızlığında yılmıyor, tekrar deniyordu.

“Allah’ım! Rüya mı bu?”

“Bence rüya… Sen… Bana… “Seni seviyorum..” diyordun,” dedi dudaklarında bir gülümseme çabası salınırken.

“Seni seviyorum, meleğim. Canım sana feda… Ömrüm de sana feda. Benim bütün hayatım sensin, canımdan öte.” Gözlerinden boşalan yaşları eliyle silip, toparlanmaya çalıştığı her seferinde, kalbinden daha fazlası geliyordu.

“Mete’m. Sırtüstü yatmak istiyorum, beni döndürür müsün.” Sesi yorgun, ifadesi güçsüzdü.

“Kurban olsun sana Mete’n. Hemen birilerini çağıracağım… Ben… Ben seni incitmek istemiyorum!” dedi koşarak yoğun bakım ünitesinin kapısından, hastaneyi ayağa kaldırmaya yetecek bir coşkuyla bağırdı, “Meleğim uyandı! Buraya gelin!” diyerek.

Kızın yanına geri geldiğinde diz çöktü yatağın hemen yanında. “Gözlerini göster bana, meleğim,” diye yalvardı. Melek titreyen göz kapaklarını açtığında o yemyeşil gözlerindeki feri sönmüş bakışlarla bakıyordu Mete’ye.

“Mete’m. Sen… Ağlıyor musun? Sen ağlama, Mete’m… Ah.!”

“Şi… bir tanem. Sakin ol! S*ktir et beni. Sen iyisin, çok şükür. İyisin…” Gözlerinden akanları yine tek eliyle silerken, diğer eli Melek’in yanaklarında ve alnında aşkla dolaşıyordu.

Bu arada hemşireler gelmiş, Melek’i istediği pozisyonda yatırmışlardı.

Tahir, “Hoş geldin, Melek kızım. Nasıl hissediyorsun kendini?” derken, Melek’in göz bebeklerini kontrol ediyordu.

“Çok yorgun hissediyorum. Onun haricinde iyiyim.”

“Pekâlâ öyleyse. Seni yarım saate odaya alalım. Bir de bilincin yerindeyken muayene edelim seni.”

Tahir, Melek’in hassasiyetini göz önünde bulundurup, sakin ve nâif bir ses tonuyla konuşuyordu.

“Mete’m… Anneannem, dedem… neredeler?”

Bu sorudan Melek iyileşene kadar kaçması mümkün müydü?

Hiçbir şey söyleyemedi. Sessizce seyretti Melek’in yorgun yüzünü. Dudaklarından, “Rabb’ime şükürler olsun. Seni bana bağışladı,” dökülürken, Melek’in yorgun eli, eline uzandı.

“Sen… Vurulmuştun, Mete’m. Seni kaybedeceğimi sandım. Çok korktum…” İçinden kopan hıçkırık monitörden çıkan stabil seste bozulmaya neden olduğunda, Mete dizlerinin üzerinde yatağın dibinde yere çöküyordu yine.

Melek’in ellerini, ellerinin içine alıp gözlerine bakarken, “İtaatte zafiyet gösterdiniz, küçük hanım! Bunun bir cezası olmalı!” dedi. Tek isteği Melek’in sakinleşmesiydi.

“Senden gelen ölüm olsa, bir mektup gibi açar okurum onu, Mete’m. Sen iyi ol.” Devam etmeden derin bir nefes almaya çalıştı. Belli etmese de aldığı nefesle çektiği acı, kaşlarının aldığı şekilden okunuyordu. “Cezayı buradan çıkışıma erteleyebilir miyiz? Şu an pek müsait değilim,” dedi. Yüzündeki tebessüm de hissettiği acıyı bastıramıyordu.

“Mete oğlum, sen çık, yemeğini yiyip, ilaçlarını al. Biz de Melek kızımızı odaya alalım.” Tahir’in yaptığı, Mete’yi gelecek sorulardan da koruyordu.

“Tamam abi… Tamam…” Eğildi, Melek’in alnına, ılık tenini dudaklarında hissederken ve o ânâ şükrederken bir öpücük verdi. “İyisin. Şükürler olsun iyisin. Canımdan öte.”

Sürgülü kapı açıldığında, Mete dışarı çıktı, kapı kapanana kadar da gözlerini Melek’ten ayırmadı. Yoğun bakımdan çıktığı an ayağa kalkıp, Mete’nin yanına gelen Ayşe heyecanla sorarken Melek’in durumunu, anneanne ve dedesini sorduğunu da anlatıyordu Mete sevdiği kızın durumundaki iyileşmenin yanı sıra.

“Mete. Nasıl söyleyeceksin?” Kırık dökük ses tonuyla fısıldarken Ayşe, Mete yaşadığı acının aynını okuduğu kahverengi gözlere bakıyordu bir çare görebilme ümidiyle.

“Sen olsan nasıl söylerdin?”

“Mete… Keşke elimden bir şey gelse diyerek bir cümle kurmak, beni kahrediyor,” deyip başını yere eğdi, genç kız.

“Sağ ol, meleğimin Ayşe’si.”

Yanlarına yaklaşan adımları duyduğunda, dönüp bakmasına gerek yoktu aslında Fuat olduğunu bilmek için. Mete, kardeşini adımlarından tanıyordu. Emine, elindeki poşeti göstererek, “Yeni macun hazırladım, Mete oğlum. Yoğun bakıma girelim, Melek kızıma da sürelim,” derken sesi hüzün dolu, ifadesi güçlü olma çabasındaydı, anne yadigârı ablasının.

“Meleğim uyandı. Birazdan odaya alacaklar. Doktor muayene etsin, sürersin ablacığım.” Mete’nin cümlesi bitene kadar, Emine’nin gözlerinden şükür gözyaşları akmaya başlamıştı.

“Bu gece teheccüt namazına kalktığım vakit Rabb’ime tek bir niyazım oldu, Mete’m. Melek kızımın sağlığına kavuşmasıydı duâm. Rabb’ime şükürler olsun. Beni huzurundan hiçbir zaman eli boş çevirmedi.”

Mete, sağ koluyla ablasına sarılırken, “Allah seni başımızdan eksik etmesin, Emine sultan,” diyordu.

Şimdi bir mesele vardı ki önünde, Mete’nin nefesini kesiyordu.

*

“Emine ablacığım. Sen böyle yoruldun mu hep?”

Utanç verici bir andı, Melek için. Yaşlı başlı kadın, kaç bin çeşit otu karıştırıyor, yetmiyor hastaneye kadar geliyor, bir de kendi elleriyle kızın sırtına sürüp, sargı yapıyordu.

“Ah benim Melek kızım. Sen iyi ol diye, ben canımı seve seve veririm. Şimdi şunu da şifa niyetine iç,” dedi elinde, cam bardakta duran, morun en tatlı rengini berbat kokusunda saklayan içeceği uzattı Melek’in eline.

“Ablacığım. Söyleme öyle ne olur.” Bardağı dudaklarına yaklaştırdığında kokusu istemeden burnuna doluyordu. “Bunu içersem ve sonra da kusarsam… Çok kızmazsın değil mi, ablacığım?”

Koku leş gibiydi.

“Hiçbir şey olmayacak, kızım. Tek nefeste iç,” dedi, Melek dikledi, “Bismillah,” eşliğinde.

“Şifa olsun yavruma.” Melek, yüz kaslarının tekrar normale döneceğinden şüpheliydi. İçtiği garip sıvıdan aldığı havacıva, biraz üstüne zencefil, adaçayı, bal, en alt noktasında da çörek otu tadındaydı. Aslında sayamayacağı daha nice tatlar vardı ama o karmaşada analizini gerçekleştiremiyordu.

“Abla,” derken yüzü hâlâ buruşuktu, Melek’in. “Ellerine sağlık.” Ciddi bir çaba harcadı, boğazını yakan tattan arda kalan kurumuşlukla.

“Tadı çok kötü, biliyorum. Sendeki nezaket onu bile dile getirmez. Şimdi Mete’ne içeri girme izni verelim. Kapının önünde volta atarken, yerde çukur açacak yavrum.” Gözlerine fer gelmiş gibiydi yaşlı kadının.

“Teşekkür ederim, ablacığım.”

Başka bir şey diyemedi.

“Gelebilirsiniz,” dedi Emine kapıyı açar açmaz.

Mete, Ayşe, Fuat, Kerem, Kemal, Nebahat, Kadir, Nevra. Herkes yavaş yavaş odaya giriyordu.

“Hoş geldiniz,” dedi hepsine tek tek yüzünde pırıl pırıl bir tebessümle.

Hiç kimsenin yüzü gülmüyordu. Dayısı ve Nevra ile sarıldığında, ikisinin de sesleri titredi, “Çok şükür iyisin,” derken.

“Dayı, Nevra. Lütfen ağlamayın. Kıyamam ben sizin gözyaşlarınıza. Nevra’m! Nerede benim sert kızım? Nerede benim Yankee’m?”

Bir tebessüm aradı, ağlamaktan şişmiş, rengi kırmızının en acı tonunu almış gözlerde.

Yoktu.

Tek görebildiği derin bir acıydı.

Bakışları odadakilerin üzerinde dolaştı. “Dayı, Semra… Nerede?”

Sesini düzgün tutmaya çalışması son kelimede boğuldu.

“Meleğim. Sen iyisin çok şükür.”

Bir-iki saniye kadar kısa bir süre bekledi yine tekrar etti. “Semra… Nerede?”

“Kızımız iyi. Ne bilmesi gerekiyorsa söyleyin. O güçlü bir kız,” dedi Mete’nin Tahir ağabeyi.

“Teşekkür ederim, doktor. Ben iyiyim. İyiyiz değil mi dayı… Semra da iyi…” Hıçkırıkları cümlesini tamamlamasına izin vermediğinde hissettiği acıyı, duymak istemiyordu hakikatte.

“Nevra ve Semra’yı masanın altına saklamıştım. Semra, senin vurulduğunu gördüğü an sana doğru koşarken vurdular, onu. Kızımın bedenine altı kurşun isabet etmiş… Semra’yı kaybettik.”

Nefes alamıyor, etrafa çevirdiği bakışlarıyla hiçbir şey göremiyordu. Giden elektrik miydi yoksa Melek’in bilinci mi, bilmiyordu.

Ellerini gözlerinin üzerine bastırdı. Sık nefeslerle baygınlığını önlemeye çalışıyor ama o nefesler tansiyonuna negatif bir etki yolluyordu.

Mete’nin hayat sıcağı, ellerini bulduğunda sesindeki yalvarışla nefesleri normale döndü, genç kızın. “Gözümün nuru. Lütfen… Lütfen sakin ol!”

“Tamam, Mete’m. Tamam… Dayı. Semra… Semra.”

Melek bayılmadı.

Bilincini de kaybetmedi.

Tek yaptığı hıçkırıklarının arasında, “Semra… Semra…” diye ağlamaktı.

“Dedem, ann… anneannem nerede?”

Ayşe, elini ağzına bastırıp dışarı çıkarken, Fuat’ın da peşinden çıktığını görüyordu. Kerem, Melek’in alnına şefkat dolu bir öpücük kondururken, “Güçlü ol, bir tanem,” sözleriyle güçlendirmeye çalışıyordu nedenini bilmek istemediği bir gerçeklikle. Kadir, “Çok şükür iyisin kızım,” tekrarından sonra gözyaşlarıyla ıslanmış yanaklarına birer öpücük kondurduğunda, Nevra ile birlikte yürüyordu kapıya doğru.

Kemal ve Nebahat yanına yaklaştı önce komiser, ardından Nebahat sarıldı Melek’e sevgiyle. “Sen benim tanıdığım en güçlü gençlerdensin kızım… Bu da geçecek,” dediğinde Kemal, başını okşuyordu baba şefkatiyle.

“Kemal amca… Amca?” Sorar gibi bakan gözlerinden gözlerini kaçırıp odadan çıkarken Kemal, Nebahat’ın, “Seni bize bağışlayana şükürler olsun kızım,” şefkatiyle sarmalanıyordu yeniden. Nebahat’ın gözlerindeki nem Melek’in içini acıtıyordu. O sevgiyle bakan gözler hep gülmeli, gözyaşı dökmemeliydi.

“Ağlama Nebahat teyze, ne olur ağlama. İyiyim çok şükür.” Teselli etmek istercesine eğilip başını başına yaslayıp sarıldığında Melek’e birkaç saniyeliğine, ardından Emine ile birlikte çıkıyorlardı odadan.

Mete ve Tahir doktordan başka kimse kalmamıştı yanında.

“Neler oluyor?”

‘Allah’ım. Güç ver bana.’

“Meleğim.”

Mete, çıkanların ardından kapıyı kapayıp yanına yaklaştı yavaş adımlarla. Yatağın dibine çöktü dizlerinin üzerine.

“Mete’m. Anneannemin ve dedemin… Yanına gitmek istiyorum… Beni götürür müsün?”

“Meleğim.”

“Lütfen… Onların yanına… Gidelim… Lütfen… Mete’m… Lütfen gidelim!”

Bir çocuğun yalvarışı vardı ses tonunda, genç kızın. Tıpkı yedi sene önce, o yalnızlık dolu acı haberi aldığı zamanki gibi.

“Meleğim.”

“Söyleme… Mete’m. Lütfen söyleme.”

Biliyordu.

Bildiğini duymazsa, gerçek olmazdı belki.

Mete, dudaklarından dökmezse…

Kalbinde hissettiği saklı kalsa…

“Meleğim.”

“Mete’m. Lütfen. Beni yanlarına götür.”

“Nereye, meleğim?”

Boğuktu ses tonu, Mete’nin. Boğuk ve acı dolu.

“Evdeler, değil mi? Ya da otelde? Neredeler? Dinleniyorlar, değil mi?” Bu fikre tutunmaya çalışan Melek, gerçek olsa diyerek duâlar ediyordu içten içe.

“Meleğim. Deden ve anneannen… Ö…”

“Deme! Lütfen! Söyleme!” Ellerini kulaklarının üzerine bastırıp, duymayı engellediği gibi engellemekti amacı hakikati.

Duymak istemediği hakikat boğazındaki yangına bir umman benzindi.

“Ne söylesin bu aciz dilim? Söyle, meleğim.”

“Bu bir kâbus de, Mete’m. Her gece sabaha ulaşıyorsun, yine uyanacaksın ve bitecek de. Ama lütfen onlar da gitti deme.” Ellerini yüzüne kapayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı elinde olmadan. Sarsılan bedenini, Mete kollarına aldığında, “Gittiler.. dem.. deme.. Mete’m!” diye feryat ediyordu başını Mete’nin omuzuna yaslayıp.

“Beni affet, meleğim. Seni koruyamadığım için affet. Seni üzmelerine izin verdiğim için affet! Onları… koruyamadığım için affet! Saçının teline hâlel gelmesin derken bedenine kurşun değdirdiğim için affet! Senin hayatına benim pisliğimi bulaştırdığım için affet, meleğim.”

Sözleri daha çok yaralıyordu, Melek’i. Onun ne suçu vardı ki?

Fısıldarken, kelimelerini hıçkırıklar bölemiyordu. “Neredeler? Yoksa cenazelerini de göremedim mi?”

Mete’nin elleri, yüzünü avuçlarının arasına alırken, sesi acının en saf tonuyla hitâp ediyordu, Melek’e. “Meleğim. Yakıyorsun bu acizi. Lütfen merhamet et.” Mete’nin ses tonundaki yalvarış tüketiyordu, Melek’i.

“Neredeler, Mete’m?”

“Senin uyanmanı bekledik. Aşağıda… Morgdalar…”

Mete’nin kollarından kurtulmaya çalışırken yarasındaki uyuşma acı hissettirmiyordu, Melek’e. “Bırakır mısın?”

“Lütfen dinlen. Daha yeni uyandın.” İsteyeceği en son şey, Mete’ye böyle bir üzüntü yaşatmakken, yapabildiği tek şey genç adamın sesindeki yalvarışla, gözlerine yayılan derin acıdan başka bir şey değildi.

“Kaç gündür uyuyorum? Bugün ayın kaçı?”

“Bir haftadır yoğun bakımdasın, meleğim. Bugün ayın on dördü.”

Melek’in dudaklarında titrek ve zoraki bir tebessüm oluştu. “Ben de neden bu kadar dinlenmiş hissediyorum merak ediyordum,” dedi bacaklarını yataktan sarkıtıp terliklerini giyerken. “Bu serum, ne için?” derken eline takılı iğneye bakıyordu.

“Beslenemediğin günlerin telafisi. Tabii bir de gücünü toparlayabilmen için.” Mete’nin Tahir abisi sabır dolu bir sesle dile getirirken durumunu, Mete’nin acı dolu bakışlarının yerini şefkat ve koruma duygusu almıştı. Kurban olurdu yârinin o bal rengi bakışlarına.

“Ben uyandım, doktor bey,” dedi, elinin üzerindeki iğneyi bandajıyla beraber söktü attı. Mete, engelleyemeden gerçekleştirdiği bu eylemle, kendi hanesine artı bir puan yazıyordu, genç kız. İlk kez Mete değildi hızlı olan. Melek’ti. “Ben uyandım artık. Endişeniz beslenmekse, sorun değil. Yemek yerim.” Komodinin üzerinde duran kağıt mendili kanı durdurmak için elinin üzerine bastırırken kendini Mete’nin kucağında buldu.

“İki söz dinlemez, bulmuşsunuz birbirinizi!” Tahir’in sesi sitem doluydu.

“Lütfen bırak! Sen benden de yaralısın!” Göğsüne aldığı yara yetmemişti, izi hâlâ dururken omzu ve sırtındanda yaralanmıştı, Mete’nin o dokunmaya kıyamadığı teni.

“Senden daha yaralısı yok, bir tanem.” Bu söz, alnına kondurulan şefkat sıcaklığında bir öpücükle birlikte geldiğinde, başını yârinin omuzuna yasladı, sessiz hıçkırıklarına teslim oldu.

İncinecek diye ödü kopuyordu. Neden kendini bu kadar zorluyordu ki?

“Mete’m. Yürümemi istemiyorsan sandalyeyle gidebilirim,” diye bir fikir verdi, genç kız.

“Meleğim. Bir kez olsun başkalarını değil, kendini düşün!” Sözünde acı dolu bir sitem vardı Mete’nin.

“Sen başkası değilsin, Mete’m. Sen bensin!” Hıçkırıkları, viran olmuş kelimelerini bölemesin diye fısıltıya sığınıyordu yine.

Tahir, kapıyı açtı odanın dışına çıktılar. Bir asansör ve birkaç merdiven vardı anneanne ve dedesiyle arasında.

Bir asansör ve birkaç merdiven uzağındaydı, hayatını güzelleştiren adam ve kadın.

Bir asansör ve birkaç merdiven.

Arkalarından gelen Cevat, elindeki battaniyeyi Melek’in üzerine örterken, Melek Cevat’ın o ciddi simasına yakışmayan, duygu dolu ifadesine şahit oldu.

“Teşekkür ederim, Cevat.” Fısıltısı karşısındaki deve ulaştığında Cevat’ın bakışları ilk kez Melek’in bakışlarıyla buluştu.

“Rica ederim, Melek Hanım. Yeter ki iyi olun.” Ve gereğinden fazla kelime çıktı o devden.

Cevat, morgun kapısını açarken, Tahir doktorun sesini duyuyordu Melek. “Kızım. Hassas dönemini atlatmayı bekleseydik, daha iyi olurdu.”

“Hocam, hassas dönemimi atlatmak istediğimi sanmıyorum.” Başka bir şey diyemedi karşısındaki yılgın görünen doktora.

“Bu kadar birbirinize benzemeniz, gözlerimi yaşartıyor çocuklar!” Soğuk morga doğru adım atarken, iki gence sitem edercesine söyleniyordu doktor.

Buz gibi bir odada anneanne ve dedesinin bulunduğu bölümü açarken Tahir, elleriyle gözlerinden akan yaşları siliyordu, Melek. “Mete’m. Bırakır mısın beni kucağından.”

Fısıltı tonundaki ricasıyla çözülüyordu Mete’nin elleri.

“Melek kızım. Dedeni görmemen daha iyi. Anneannen burada,” derken elini Melek’in dirseğine koyup yanına çekti.

Melek, Isabella’nın üzerindeki örtüyü açtı titreyen elleriyle.

Pırıl pırıldı yüzü. Eğildi yanağından öptü, başını anneannesinin omzuna yasladı. “Canım.. Neden kıydılar sana? “Sana gelen bana gelsin..” derken bu muydu kastettiğin? Anneanne. Uyanamadım kâbustan. Bitmedi kâbus. Beni bırakmadınız, değil mi?” Titreyen dizleri daha fazla taşıyamadığında bedenini, yere çöküyordu Melek. Kollarını vücuduna sarıp öne arkaya sallanıyor ve feryat ederek ağlıyordu, “Uyandırın beni… Uyandırın beni…” diyerek. Mete’nin sıcak dokunuşları bile tenine işlemiyordu bu soğuk odada. “Dedemi gösterin!” Mete’den destek alarak ayağa kalkmaya çalışırken, gücünün bitmek üzere olduğunu biliyordu Melek.

“Meleğim. Bakma lütfen. Lütfen!”

“Ne göreceğim, Mete? Ne? Ayrılıklarından daha acı ne olacak? Toprağın altında yatacakları zaman, son bir kez görme şansımı elimden kaçırdığım için pişmanlık duymak istemiyorum! Açın!” dedi, açıldı anneannesinin yanında duran örtü. Yavaş yavaş açıyordu, Tahir doktor.

Temizlenmiş yarasını gören Melek, ellerini ağzına koyup dedesinin parçalanmış tenine bakıyordu. “Dedem..” Uzanamıyordu, dedesine mesafeden dolayı. Elleriyle destek alıp dedesinin başucuna ilerledi. “Beni ilk kez ağlattın, dede. İlk kez kimsesiz bıraktın. İlk kez canınımı acıttın. Yedi yıl önce mi yetimdim şimdi mi? Dedem..” Elleri dedesinin sağlam kalmış yanaklarında dolaşırken, “Mekânınız cennet olsun…” dedi, eğildi dedesinin yanağına da bir öpücük kondurdu.

“Anneme benden önce kavuştun…” Dedesinin kurşun yarasını gördükçe kalbine sığdıramadığı hüzün, sel olup akıyordu gözlerinden. “Beni bir gün… Bu kadar üzeceğini… Hiç düşünmemiştim,” dedi ve tekrar öptü. Kollarını o buz gibi tene sımsıkı sardığında, bir kez daha öptü. Aynı ilgi ve aynı şefkatle anneannesini de öpüyor, ona da sarılıyordu. Elleri, ünitenin üzerinde titremeye başladığında gücünün bittiğini kararan gözlerinden, bir de ayaklarının altından kayan zeminden anlıyordu, Melek.

Derin bir uyku bilincini kapamadan hemen önce düşündüğü; her şeyi unutana kadar uyuma isteğiyle hiç uyanmama dileği arasında bir hüzündü.

*

“Meleğim.” Acı boğazını düğümlüyordu. Ne yutkuna biliyor, ne de nefes alabiliyordu.

“Yorgun düştü, evlat! Durumu iyi.” Tahir, elinden gelen tek şeyi yapıyor, Mete’yi sakinleştirmeye çalışıyordu.

Yanaklarındaki gül pembesi rengin yerine, hastalıklı bir sarı hâkimdi. O kadar çok gözyaşı, o meleksi gözlerden nasıl akıtabiliyordu? Gözlerinden akanlar, göz kapaklarında toplanmış gibiydi. Şişmiş ve kızarmıştı o öpmeye doyamadığı göz kapakları.

Ne kadar süredir Melek’i seyrettiğinin farkında değildi, Mete. Başını kaldırdığında oda doluydu. Ayşe, pencerenin dibine çökmüş, başını ellerinin arasına almış, sessiz sedasız oturuyordu gözlerine ellerini kapamış olduğu hâlde.

“Fuat!” Hırıltılı bir nefes gibi çıktığında, bir-iki öksürükle düzeltmeye çalışıyordu sesini.

“Söyle kardeşim,” dediği an, yanı başındaydı can kardeşi.

“Ayşe’yi götür. Perişan oldu kız. Kadir Bey. Çocuklar sizi Tarabya’ya götürsünler. Dinlenin. Emine abla, kızlara söyle hazırlık yapsınlar.”

“Tamam, oğlum.”

Kadir, başını kabul ettiğini gösterircesine sallamaktan başka bir şey yapamadı. Adam bitik durumdaydı.

“Tamer!”

“Buyurun efendim!”

“Estağfurullah. Sen bırak misafirlerimizi. Geri gelme. Dinlen.”

“Ben..”

“Dediğimi yap, Tamer. Yarın görüşürüz.” Emir verirse belki adamları dinlenmeye ikna edebilirdi.

Yalnız kalmak istiyordu işin özü.

Kerem, Mete’nin yanına gelip sırtında sağlam kalmış yere elini koydu. “Mete. Çağrılıyorum, kardeşim. Meleğim, önce Allah’a sonra sana emanet.”

“Cenazeye kalamayacaksın sanırım.”

“Kalamayacağım.”

“Her şey için teşekkür ederim sana. Sen olmasaydın… İnşAllah çok zorlamazlar seni.”

“Allah-u Âlem. Yapacak bir şey yok.”

Melek’in üzerine eğilip, alnına şefkat dolu bir öpücük kondurdu. O şefkat dolu öpücük bile Mete’nin yaralı kalbine sızı oluyordu. Melek’e, onun dokunuşundan başka dokunuş haramdı. Kimse dokunmamalıydı Mete’den başka. Kimsenin bakışı değmemeliydi Mete’den başka.

Herkes çıktığında tavanda yanan gereksiz ışığı kapadı, sağ omuzunun üzerinde yattı Melek’in yanına. Başucunda yanan ışık, Melek’in yüzünü görebilmesine yetecek bir loşluktaydı. Melek sol omuzunun üzerine yatmış, ellerini dizlerinin arasına hapsetmiş yatıyordu.

Parmak uçlarını, Melek’in tenine dokundurduğu an nefes aldığını hissediyordu, Mete. Yoktu Melek’ten ayrı bir hayat. Nefes! Varlık! Can! Sevgi! Hiçbir şey! Yoktu. Parmak uçlarından soluyordu yaşamı.

“Özür dilerim, meleğim. Özür dilerim.”

Kahrolası gözyaşları!

İzin istemeden damlıyordu hasta yatağına.

“Özür dilerim, canımdan öte. Bana bir fırsat daha ver. Ver ki, seni mutlu etsin âşığın olmuş divânen. O gülen gözlerine meftun olmuş Mete’n.” Sesi istemsizce titriyordu.

“Çırpınıp da Şan Ovaya çıkınca
Eğlen Şan Ova da kal acem kızı
Uğrun uğrun kaş altından bakınca
Can telef eyliyor gül acem kızı

Seni seven oğlan neylesin malı
Yumdukça gözünden döker mercanı
Burnu fındık ağzı kahve fincanı
Şeker mi şerbet mi bal acem kızı”

Parmakları, Melek’in küçücük burnunda lâtif dokunuşlarla bir aşağı bir yukarı hareket ediyordu.

“Çok güzel..”

“Meleğim?”

“Hmm.”

Uyuyor muydu?

“Beni duyuyor musun?” Gözleri kapalıydı. Ne bir titreme, ne de bir açıklık vardı, yeşil hayatta.

“Bir daha söyle,” gibi bir şeyler mırıldandı yarım yamalak.

“Şeker mi şerbet mi bal acem kızı,” dedi ve Melek’in bir tepki vermesini bekledi.

“Mete’m. Beni aradığında bu melodi çalıyor ve telefonda aşk yazıyor, aşkım.” Yüzünde bir tebessüm vardı.

“Aşkın sana kurban olsun.” Yutkundu. Sesindeki titremeyi önleyebilmekti amacı. “Bilinçaltında bana aşkım mı diyorsun sen?” Ses tonu öyle naziktiki, Mete’nin incitmekten korkan bir âşığın hassasiyetiydi.

“Öylemiymiş? Çöplükten farkı yok.”

“Kurban olduğum Rabb’im. Meleğim, sen nasıl bir şeysin?”

Âşık... Çok kötü bir rüya..” dedi, sustu.

Mete, bekledi. Gelmedi.

“Evet meleğim?” Yine cevap alamadığında Melek’in alnına gözünden damla damla akan yaşlarla, aşk dolu öpücükler veriyordu. “Gözümün nuru.”

*

“Yine mi?”

“Ne oldu, bir tanem?”

Annesinin sesini duyduğu an arkasına döndü, Melek. “Rüyadan uyanamadım, anne. Bir türlü uyanamadım.” Başı öne eğildi, Melek’in.

Annesinin sımsıcak eli çenesini tutup, gözleri gözlerini buldu. “Rüya mı olmasını istiyorsun, bir tanem?”

Melek, yalnızca başını sallayabildi aşağı ve yukarı. Çektiği acı kelimelerini de yakmıştı.

“Bu da geçecek, meleğim.”

Gözlerinden, sicim gibi gözyaşları üzerindeki pembe nedime elbisesine akıyordu, Melek’in. Başını eğdiğinde, gözyaşlarıyla ıslanmış elbiseye bakıyordu. “Rüya değildi, değil mi?” dedi ve gözleri açıldı. Açılan gözlerinden boşalan yaşlarla hıçkırıkları çözülüyordu, Melek’in.

Mete, kırmızının hüznünü taşıdığı gözleriyle bakıyordu Melek’in gözlerine. Fısıldayarak sordu Melek. “Rüya mıydı?” Bir ümitti belki de. Ya da aptallık. Biri dese ki; “Hepsi rüyaydı. Sen uyudun. Biz seni uyandıramadık. Gördüğün bir kâbustan başka bir şey değildi. Anneannen ve deden yaşıyor. Semra sapasağlam hayatta.”

Cevabı olmayan Mete’nin acı dolu bakışları söylüyordu hakikati.

“Mete… Söyle lütfen… Yine uyutsunlar beni…”

“Meleğim.”

“Uyumak istiyorum. Sadece uyumak.”

Hıçkırıklarla sarsılan bedenini, Mete kollarına aldı.

“Meleğim. Benim için uyan, meleğim. Sesime söz ol. Gözüme fer olsun bakışların. Meleğim. Uyan, meleğim.”

“Ben bittiğimi hissediyorum, Mete. Gücüm kalmadı,” fısıltısındaki acı yetiyordu hislerini anlatmaya, Melek’in.

“Meleğim. Morgda bekliyor sevdiklerin. Toprağa hasret çekiyorlar. Uyan ki, onları son yolculuklarına uğurlayalım.”

Birden kaldırdı, Melek başını yasladığı yerden. Mete’nin gözlerine bakarken, “Ben… Ben bunu düşünmemiştim, Mete. Onlara eziyet oluyordur… Bencil miymişim? Onların orada yatmalarını umut mu sanmışım?”  Yattığı yerden büyük bir çabayla kalkmaya çalışırken, Mete sırtında sağlam kalan teninden destek oluyordu, genç kıza.

“Sen bencil değil, gönlü bir umman dolusu şefkat taşıyan bir meleksin.”

Melek, yavaşça bakışlarını Mete’ye çevirdi. Söylemek istedikleri gözlerinden taşarken kelimeleri fısıltıyla bile çıkaramadı güçsüz dudakları. O da, yapabildiği tek şeyi yaptı. Bedenini Mete’ye döndürüp, sımsıkı sarıldı o hayatın sırrını vücudnda saklayan aşka. Anında belini saran kollar, başını boynuna gömen bir sevgiliydi tesellisi yaralı kalbini daha fazla acıtan. Mete’ye sarıldığı an gözlerine dolan ânılardan kurtulabilecek miydi? Ya kulaklarını istila eden o helikopter sesleri, çığlıklar, kurşunların dalga dalga yankıları?

Mete’nin tenini her hissedişinde, o kollardayken hayatını kaybeden onca insanı unutabilecek miydi?

Kollarını sevdiğinin boynundan çözerken, Emine içeri girdi.

“Melek kızım. Ne oldu?” diyen ses tonunda saklı olan anne şefkati de acıtıyordu genç kızın canını.

“Bugün cenazemiz var, abla. Yatma zamanı değil.” Söylemedi içinden geçenleri. Anlatmadı fırtınaya tutulmuş benliğindeki kasırgayı. Sessiz bir ciddiyet hâkim oldu ahvâline, gücünü mesafeden almaya çalıştı.

Emine yanına yaklaştı, alnına düşmüş perçemlerini kulağının arkasına yerleştirdi. Gözlerinde yaşlar, sesinde hüzün vardı konuşurken. “Kızım. Başın sağolsun. Acın çok taze, biliyorum. Hepimiz seninleyiz. Senin acın bizim de acımız. Ne gerekiyorsa abla yap demen yeter, canım.”

Bu sözlerin bir benzerini, anne ve babasından sonra, şimdi bir morg ünitesinde yatan dedesinden duymuştu.

“Eksik olma, abla. Ben… Teşekkür ederim.” Yutkunduğunda, boğazında oluşan yumruyu göndermekti amacı. Fakat başarılı değildi. Fısıltıya yakın bir tonla konuşmaya devam etti. “Değiştirmişsin sırtımdaki ilacı ama yardımım olamamış. Ellerin dert görmesin abla.” İçindeki; sen sağol ablam. Sen sağol, canım ablam, derken, dışında özgür olan dili mesafeyi dile getiriyordu. Kadının bakışları mümkünmüş gibi daha büyük bir hüzünle bakmaya başladığında, Melek bakışlarını çevirdi.

“Ne yapacağız, kızım?”

Sesindeki titrek şefkatle, kadının kollarına sığınmak isteyen bir çocuk vardı, içinde yedi yıldır bir dolabın içinde saklı olan. O dolap bir okyanusa atıldı. Okyanusun dalgalarında dövülen ahşabı, o küçük çocuğun çok yakında öleceğini fısıldıyordu, dıştaki mesafe Melek’ine.

“Ben elimi yüzümü yıkamak istiyorum.” Ağzından çıt çıkmayan Mete’ye döndüğünde yüzündeki derin acıyla sabit bir noktaya kilitlenmiş, düşünceli bir adam vardı kendi sesine kilitli, tetikte gibi duran. “Mete, sonra hemen çıkabilir miyiz?” diye sorduğunda sesindeki mesafeden güç alıyordu yine. Kalbi, kendini korumaya alıyordu.

Mete’nin dudaklarından, “Ne dersen,” fısıltısı döküldüğünde bakmadı o acı dolu fısıltının sahibine. Titreyen bacaklarıyla ilerken boşluğa attığı adımla yere yığılacağını sanıyordu, anında vücudunu kendi vücuduna çeken kocaman ellerin varlığını unutmak isterken.

“Meleğim. Kahvaltı yapalım, sonra hemen çıkarız.”

“Evime gitmek istiyorum, Mete. Banyo yapacağım. Dedemin yakınlarına bugün yapılacak cenaze haberini vereceğim. Anneannemin kimsesi yoktu… O yalnızdı…” Devam edemedi. Etseydi Mete’nin kollarından ayrılmak istemediği acısına teslim olacaktı. “Daha iyiyim.”

“Cenaze için herkes İstanbul’da, meleğim.” Sesi kırık döküktü, Mete’nin. “Haberi duyan Adana, İstanbul’a akın etti. Herkes, senin uyanmanı bekliyordu.” Mete’nin kollarından ayrılırken hıçkırıklarını bastırmak için dudaklarını ısırıyordu, Melek.

Banyoya geçti, kapıyı kilitledi. Aynada gördüğü hastalıklı yüz, eski Melek’in öldüğüne en yakın tanıktı. Boynunda kelebeğini göremeyince, eli insiyaki olarak uzandı yokluğunu yaşadığı yere.

Belli ki onu da kaybetmişti. Dudaklarındaki titremeyi eliyle bastırırken fark ediyordu…

Bugün, üç cenaze vardı.

Esat, Isabella ve her şeyini kaybetmiş Melek’ti o cenazeler.

*

Melek’in gözlerinde gördüğü feri sönmüş terkedilmişlik, nefesini kesiyordu Mete’nin. Melek iyileşecekti… Mete’yi terk etmeyecekti… Bu acıyı atlatacaklardı…

Banyonun kapısı önünde bir işkenceyi yaşıyordu, âdeta. İşkenceyi çekmeye razıydı, yeter ki Melek’in dudaklarından bir kez daha Mete’m kelamını duysaydı. Banyo kapısının pervazına omzunu yasladığında, Melek’in çıkmasını ve ona Mete’m demesini bekliyordu.

Kapı açıldığında, yüzündeki gözyaşlarının izi temizlenmiş, saçlarındaki örgüyü çözüp sımsıkı bir topuzla başının üzerine sabitlemiş bir kız vardı, Melek olmaktan çok uzak.

“Giyebileceğim bir şeyler var mı?” dedi dolaba doğru yavaş adımlarla ilerlerken.

“Yardım edeyim mi sana, kızım?” Emine’nin durumu anladığı, sesinden belliydi. Ürkütmekten çekiniyormuş gibi bir sakinlik vardı ses tonunda.

“Sağol Emine abla. Yeterince zahmet verdim zaten. Ben hâllederim,” dedi olabilecek en nazik ifadeyle. Nazik ve samimiyetten uzak!

“Ablacığım. Bize biraz müsaade eder misin?” Ablasının gözlerine baktığında, gözyaşlarını sildiğini görmesi yetmişti içinde işkence çeken ümitsizin feryadına.

“Tamam, oğlum. Kapının önündeyim ihtiyacınız olursa,” dedi, başını eğdi ve yalnız bıraktı iki yaralı genci.

Yaralıydılar.

Ruhları da yaralıydı, kalpleri de, bedenleri de.

Melek üzerindeki önlüğü yavaş hareketlerle çıkarmaya çalışırken, genç adam kızın arkasına geçip eteklerinden tutup başının üzerinden çıkardı, attı bir kenara. Kısa kollu bir tişörtü dikkatlice giydirirken Melek’e, sırtındaki sargıya zarar vermekten imtina ediyordu.

Kıpırtısızdı, Melek. Yatağın üzerine oturttu yorgun, genç kızı. Ayağından terlikleri çıkardığında bol bir eşofman giydiriyordu, küçüldükçe küçülmüş bedene. Çorap ve ardından ayakkabılar da aynı özenle giydirildiğinde, Melek hastaneden çıkmaya hazırdı.

Kolu, her hareketinde kendini hafif bir sızıyla hissettiriyordu. Sırtındaki ondan da hafifti. Kalbine yapılabilecek şifa dolu bir karışım yoktu ne yazık ki. Acısı kudurtuyor, soluksuz bırakıyor, nefes aldırmıyordu, Mete’ye. Kalbine tek şifa şimdi ondan her an uzaklaşan, Melek’ti.

“Ben… Anneannem ve dedem… Benim iki cenazem var ama… Onları nereye gömeceğimi bilmiyorum,” derken siyahların içinde ufacık bir kız çocuğu vardı karşısında.

“Her şey hazır. Kerem, Isabella’nın ölüm belgeleriyle ilgilendi, bizimkiler mezarlık ve defin işlemlerini ayarladılar. Birkaç saat içinde cenaze de hazır olacak. İçin rahat olsun.” Karşısındaki gözlere bakmaktan çekinen zavallılığına içten içe küfrediyordu, Mete.

“Teşekkür ederim.”

Başka bir şey söyleyemediğinde, Mete’nin içini titreten bir samimiyeti vardı sevdiği kızın. Elini eşofmanının cebine soktu, Mete. Gözleri Melek’in boynunda geziniyordu. “Bunu boynundan çıkardıklarında,” dedi elinin içindeki kelebeği gösterdi karşısındaki Melek’e. Melek elindekini gördüğü an boynuna doğru uzanıp fısıldayarak, “Kaybettim sandım,” dediğinde, söyleyeceği sözden vazgeçiyordu Mete. “Takmak istiyor musun?”

“Daima.” Tek kelime. İncecik gözyaşlarını eliyle sildikten sonra yine tekrar etti, “Daima.” Yaklaştı Melek’e, eğildi, boynuna taktı kelebeği. Melek’in başı Mete’ye dönüktü. Derin nefeslerle içine çekiyordu kokusunu. Hissedebiliyordu. Dokunmuyordu, öpmüyordu. Sadece Mete’yi soluyordu, Melek.

Sırtını dikleştirdi, komodinin üzerinde duran telefonu eline alırken, içinde kopan fırtınayı dışarı yansıtmıyordu. Ya da yansıtmamaya çabalıyordu.

“Cevat! Beş dakika sonra hastanenin arka çıkışında olun. Haberci istemiyorum!” dedi, telefonu kapadı.

“Çıkalım mı?” Melek’in gözlerine bakamıyordu, genç adam. Bakarsa dizlerinin dibine yığılacakmış gibi hissediyordu.

“Olur.” Derin bir nefes alıp ayağa kalktığında, Melek içine dolan havayı kıskanıyordu, Mete.

“Gel!” Aldı ufacık kızını kollarına.

“Mete, lütfen kendini yorma. Ben iyiyim. Yürüyebil..”

“Şi..! Bu kucaktan inmeyeceksin!”

Başını Mete’nin omzuna yasladı. O ilk duyduğu anda efsununa tutulduğu sesiyle, küçücük bir kelime döktü dudaklarından. “Peki.”

Burnu, boynunu kokluyordu. Derin bir nefes çekiyor sonra da sıcak, nemli bir buğuyla tenine üflüyordu. Yaptığının kasti olmadığının farkındaydı, Mete. Mete nasıl ki ona dokunmadan yaşadığını hissedemiyorsa, Melek için de öyleydi.

*

“Benim seninle konuşmam gerekiyor, Mete.”

Derin bir nefes çekti Mete. İçine çektiği nefes olabilmek için ömrünü seve seve feda ederdi, hiç düşünmeden. “Konuşuruz. Sandviçini ye önce,” dedi camdan akan manzaraya döndü. Gözlerine bakmıyordu ya, olması gerektiği bu iken, ölesiye acıtıyordu canını.

“Olur.” Uzatmadı. Elindeki domates dolu ekmekten, bir ısırık aldı. Beşiktaş yolundan farklı bir yol izliyorlardı. “Nereye gidiyoruz?” diye sordu mesafeli bir ses tonuyla.

“Riva.”

Ağzını açmak zor gelmiş gibiydi, Mete’ye. Melek umursamadı, “Neden?” diye de sorarken.

“Düğünü cenazeye çeviren aşağılıklara, hak ettikleri cezayı vermek için.”

Kanının damarlarında donduğunu hissediyordu, Melek. Yani o kadar insanın canına kıyanlar yakalamıştı. Elindeki sandviçi yiyecek mide kalmamıştı artık Melek’te. “Kim onlar?” Fısıltıyla söküldü içinden bu tek cümle. Sözler dökülürken, yangındı dudaklarını ele geçiren.

“Behrem’e kıyanlar. Diğer çocuklara kıyanlar. Dünyanın neresindelerse oradan toplandılar. Ne güçleri işlerine yaradı, ne de yarayacak!” Mete’nin ses tonunda ölüm, nefret ve intikam hırsı vardı. Bir de sadece katillerde olabilecek bir soğukkanlılık vardı.

Daha önce de geldiği, uçurum kenarında duran kulübeye inen merdivenlerin önünde durduğunda araç, sessiz, sözsüz yan yana yürüyordu iki genç. Cevat önden gidip kapıyı açarken, Melek’in teşekkür etmeye mecali kalmamıştı. Midesinde bir bulanma hissediyordu. Riva’ya bu gelişi de bir hesaplaşma gününe denk gelmişti belli ki. Bu zalimlerin can verdiğini görecekti.

Peki dayanabilecek miydi?

Cevat yanına yaklaşıp, “Melek Hanım. Bunu yüzünüze takmanız gerekiyor,” dediğinde, elindeki maskeyi gösteriyordu.

Sebebini anlamasa da itiraz etmeyecekti. Cevat önden giderek Mete’yi bilgilendiriyordu ama Melek konuşulanlara dikkatini veremiyordu. Tek düşündüğü; bu caniler can verdikten sonra küçük çocuklar, rızası olmadan fuhuşa zorlanan kadınlar ve erkekler kurtulacak mıydı?

*

Ürkek ve çekingen adımlarla yürürken yanında, yaralarını elleriyle sarmak istediği kız, mesafeler açıyordu Mete ile arasında. Ne açarsa açsın! Ne kadar açarsa açsın. O mesafe Mete için yok hükmünde olacaktı.

İçeri girdikleri an berbat bir kokuyla karşılandılar. Melek’in gelişi öncesi biraz toparlanmıştı ortalık ama koku için bir çare bulamamıştılar.

“Bu şerefsizler katliam emri verdi. Bu adiler çocuk, kadın, erkek demeden insan pazarladılar. Kendi zevkine, insan kurban etmekten geri durmadılar. Bu kadar nefes almalarına tek sebep senin uyanmandı. Şimdi söyle. Ne istiyorsun?”

Konuşulanlar cibilliyetsizlere ulaşabilsin diye özellikle İngilizce konuşuyordu, Mete. Melek’in gözlerinden tek damla gözyaşı akmadığını fark ettiğinde, şokta olabileceğine dair bir endişe hissediyordu Mete.

“Yaklaşabilir miyim?” dedi gözleri kadar kuru bir sesle. İtiraz etmeden onay verirken gölgesi misali takip ediyordu Melek’i. “Işığı açar mısınız!” Böyle bir anda bile rica ediyordu, Melek.

Işık açıldı ve altı ceset açılan ışığın yoğunluğundan gözlerini yumdu sımsıkı.

“Hangisi Rus?” dedi, adamların yanlarına yaklaşırken.

Mete, bir adım yaklaştı Melek’e. İçlerinde en iri olanı işaret ederken, “Bu,” dedi sesine yansıyan tiksintiyi önemsemeden.

“Sen miydin, Behrem’in çığlıklarını babasına yollayacak? Sen miydin daha on ikisine girmemiş çocukları kendine hebâ eden? Sen misin ailemi, arkadaşları mı katleden?”

Karşısında dudakları patlak, gözlerinin yerinde şişkin morluklar olan, burnunun yerinde kanlı bir yığın tutunan adam, zoraki bir çabayla, “Affedin. Sizi zengin ederim. Ne isterseniz yaparım,” diye yalvarmaya başladı.

Melek, sırtını biraz eğdiğinde, tane tane konuşuyordu adam sıfatsız yüzüne doğru. “O küçük kızlar da sana yalvarıyor muydu? “Yapma” diyorlar mıydı?” Durdu. Adamın bir şey söylemesini bekliyor gibiydi. “Cevap ver!”

“Evet… Diyorlardı… Pişman…”

“Pişman? Seni bıraktığımız an çocuklara dokunmayacaksın, öyle mi?”

“Asla! Dokunmayacağım!”

“Senin pişmanlığın olsa olsa bizi öldürememendir!” dedi, sırtını dikleştirdi.

Mete bir adım daha yaklaştı, Melek’e, “Ne istiyorsun?” diye tekrar ederken.

“Bir daha kimsenin canını yakmasınlar istiyorum!” Mete’nin sıcaklığını yanı başında hissederek indiği merdivenlere yavaş adımlarla yaklaşıyordu… Bu isteği; ölüm demekti… Ve biliyordu ki tek isteği; ölmeleriydi…

Fransız lider, o dağılmış çenesiyle, “Yazık olmuş. O küçük kızlar yerine, seni deşmeliydik!” dediği an, Melek Mete’ye bakıyor, Mete ise ne kolundaki yaraya, ne de sırtındakine ehemmiyet vermeden, masanın üzerinde duran bıçakla adamın boğazını, “Allah belanızı versin!” diye haykırarak kesiyordu.

Bu nefret soğur muydu? Soğumazdı. Tekrar tekrar kesse soğumazdı. Hırsını alamazdı cenabet cesetten. Kanlı bir yığın hâlini almış ceset ayaklarının dibine serilirken, duyduğu cılız sesle kendine geliyordu. “Mete… Gitmek istiyorum.”

Başını kaldırdı, Melek’in hissiz, ifadesiz bakışlarına kenetlendi. Onun sesiyle gerçekliğe dönerken, yine ondan duyduğu aidiyetsiz isminde yaşadı acısını tâ en derinde. Melek’in sesiyle gerçek dünyaya dönmüş bir çaresiz vardı geri gelen şuuruyla.

Mete’nin canını aldığı cesedin başına geldi, elini tuttu, kan akan elini elinin içine aldığında, “Bırak!” diye fısıldıyordu. O küçücük fısıltıyla çözüldü Mete’nin kanla kaplı bıçağı tutan eli. “Cevat! Hepsini gebertin!” Melek’e dokunmaktan korkan bir zavallı gibi olduğu yerden ayrılıp karşısında dimdik duran kızın gözlerinden akan aşka baktı.

“Hadi.” Mete’nin elini elinin içine aldığında insanlıktan çıkmış vahşi bir adamın kanı iki sevgilinin ellerine de bulaşmıştı fakat gözlerindeki aşk yakıyordu, Mete’nin içini. O gözler öyle bir aşkı haykırırken, hareketleri nasıl bu kadar soğuk olabiliyordu?

Sessizlik artık aralarındaki en ince çizgiydi. İnce, kırılgan.

“Tamer! Üst baş bulun!” Tamer aracın bagajında hazır bekleyen çantayı getirmek için ayrılırken yanlarından, kısılı bakışlarıyla seyrediyordu sevdiği kızın ciddi ahvalini. “Ben duşa gireceğim, sonra seni evine bırakırım.”

‘Ne olur bırakma desin. Sen de yanımda ol desin.’

İçi yanıyordu.

“Dışarıda bekliyorum.” Bakışlarını kaçırırken mesafeyle dile getirdiği bu iki kelime, ancak kâbus olmasını dileyeceği bir uzaklıktaydı Mete için.

“Tamam.”

Dışı ise serindi.

*

Kaç ay önce burada o küçücük kızlarla oturmuştu? Bir, iki? Hatırlayamıyordu. Şimdi Mete’yi beklerken yalnız başına oturmuş, Karadeniz’in dalgalarında dövülen kayalıkları seyrediyor ve bir yükten kurtulmuş kadar rahat hissediyordu kendini. Karşısında bir adam öldürülmüştü. Kanının donması gerekmez miydi? Gerekmiyordu demek ki. Rahatlamadan başka bir şey hissetmiyordu.

Melek, benliğinde değişen, kopan, dağılan hüsrana sarılıyordu o acımasız adamların katledilişine. Merhamet duyamıyordu vicdanında.

Mete’nin, Melek’e söz söyleyen adamı öldürüşündeki öfke, zerre ürkütmüyordu genç kızı. O aşağılık canavar, bir daha hiçbir çocuğun, kadının, erkeğin canını yakamayacaktı. “Ebedi yeriniz cehennem olsun,” diye fısıldarken, Karadeniz’in hırçın dalgaları da bu duaya “Âmin” diyordu mânen.

Tamer, Serdar, Levent, Cevat. Hepsini görmüştü ama Öykü’yü görememişti. Düşünmekten çekindiklerini dile getiremiyorken nasıl soracaktı Öykü’nün, nerede olduğunu? Verecekleri cevabı kaldırabilecek miydi? Gücü yoktu. Mecali yoktu. Dermanı yoktu. Yaşama dair bir hevesi de yoktu.

“Gidebiliriz.” Mete’nin sesini duyduğu an döndü hayatında kalan son mutluluğa. Ayağa kalkarken oturduğu yerden sırtındaki yaranın sızısını hissediyordu. Emine’nin sürdüğü ilacın etkisi geçiyor gibiydi ki uyuşukluğu azalıyordu. Mete’nin de canı acıyor muydu böyle? Onun tenine değen acıya tahammülü yokken gözlerini Mete’den çok uzaklara çevirmek zorunda kalıyordu Melek.

“Yoruyorsun kendini.” Söylemek istediği; yorma kendini, canımdan öte, iken ağzından çıkanlar mesafeli bir tespitti.

“İyiyim ben.”

Elini sahiplenircesine elinin içine aldığında Mete, kalbi bir volkan misali kaynıyordu Melek’in. Bırak beni! İzin ver yokluğuna alışayım, diyemedi. Sessizce buz gibi parmaklarını kavramış sıcak tenin huzuruna sığındı.

“Bu koku, sana özel mi?”

En olmadık yerde, en olmadık zamanda, en çok merak ettiği soruyu, en aşk dolu ses tonuyla soran, Melek verdiği kararla hayatının sonuna kadar bu kokudan mahrum olmayı başarıp, başaramayacağını düşünüyordu içten içe.

“Evet.”

Başını kaldırdı, sevdiğinin yüzüne baktı. Bir şey söyleyemedi. Sadece yutkundu.

Mete, bindiğinde Melek’e öylesine yakın oturuyordu, sıcaklığı öyle içine işliyordu ki sımsıkı sardığı kollarının arasından çıkmasına asla izin vermeyecek gibiydi lisanıhâli. Sol yanağını, başına yasladığını hissettiği an gözlerine dolan hüzün boğazında düğümleniyorduMelek’in. Sessiz sözsüz bir yolculuktu Beşiktaş’a geliş süreleri. Sesi olan yalnızca hüzündü. Notaları iki genci de can evinden vuruyordu.

Evin önünde arabadan indiklerinde, Cevat zile bastı, kapı açıldı. Açan ya Fuat’tı ya da Ayşe. Melek, merdivenlere doğru ilerlediği an kendini Mete’nin kollarında buldu. İki kurşun yarası vardı yâri…nin. Bir daha yâr diyemeyeceği adamın. Onun yorulması, incinmesi Melek için eziyetten başka bir şey değildi. “Yürümek istiyorum, Mete.”

“Hayır!” Kesin ve net bir ifadeyle söylediği küçücük bir sözdü.

Melek, elini Mete’nin yanağına koydu, yüzünü kendine çevirdi. Boynuna taktığı kelebek kolyesine dikili bakışların, gözlerine ulaşmasını bekliyordu. “Gözlerime bakar mısın?” Fısıldıyordu, Melek. Fısıltısı güçlü müydü, güçsüz müydü bilemiyordu fakat gözlerine bakan o gözler, bedenindeki gücü eritiyordu. Mete’m… Mete’m, diyerek boynuna sarılmak isteyen aptal bir çocuğa çeviriyordu, Melek’i.

Feri sönmüştü, Mete’nin bal rengi bakışlarının. Bir yalvarış vardı o kalbini eriten gözlerde ciddi duran yüzüne inat.

“Mete. Lütfen yorma kendini.”

“Yormuyorum!” dedi, kızı kucağında daha sıkı tutarken çıkmaya başladı merdivenleri.

Tam bu anda, kollarını boynuna sımsıkı dolayıp, onu içine hapsetme isteğiyle sarmalamak istiyordu. Ama hiçbir şey yapmadı. Ne başını o sımsıcak omuzlara yasladı ne de burnunu aşkı kokladığı boyna sürttü.

Fuat, kapıda bekliyordu Ayşe’nin hemen yanında. Ayşe, Melek’i görür görmez ayaklarındaki ayakkabıyı çıkardı. Mete, kızı içeri ayaklarının üzerine bıraktı. Hayatını sadece o kolların arasında bitirmek isteyen, Melek yaz sıcağında yokluğuyla üşüdü o şefkat sıcaklığındaki kolların. Bir daha aralarına girip giremeyeceğini bilmediği kolların.

“Mete! Gelmiyor musun?” dediğinde Ayşe, gitme hazırlığı yapan Mete’ye döndü, Melek.

“Ben, izninizi istiyorum. Bir-iki mesele var hâlletmem gereken. İki saat sonra yanınızdayım,” dedi, soğuk ve mesafeli bir ses tonuyla.

“Ben de geliyorum kardeşim. Allah’a ısmarladık,” diyerek iki kıza veda etti Fuat, Mete’nin peşi sıra giderken.

“Selametle.”

Ayşe, sevdiğinin ardından bir söz söyleyebildiğinde, Melek sadece ardında bıraktığı yokluğa gözyaşı dökebildi banyoya doğru ilerlerken.

Dikkatli olursa yarası ya da sürülen ilacı ıslatmadan banyosunu yapabilirdi. Ayşe, banyoya yanına geldiğinde, eşofmanını çıkarıyordu Melek.

Üzerindeki tişört akan gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuştu.

“Meleğim..” Ayşe’nin titreyen sesi, güç bırakmıyordu Melek’in dizlerinde. Banyonun zeminine, dizlerinin üzerine çökerken, Ayşe’nin kolları sımsıkı sardı, titreyen bedenini. “Meleğim… Başın sağ olsun.” Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu iki genç kız.

“Ayşe’m… Nasıl kıydılar… Nasıl… Nasıl kıydılar…” Ne feryadının duyulacağını umursadı ne de anlamsız kelimelerini. “Ayşe’m… Dedemin yüzünde sağlam kalan yanaklarını… Anneannemin tertemiz tenini öptüm. Artık yoklar, Ayşe… Onlarda gitti…”

Ayşe, birkaç kez yutkunduktan sonra Melek’in yanaklarını ellerinin arasına aldı. “Meleğim. Ayşe’n sana kurban olsun. Canım sana feda olsun. Ne olur sakinleş. Ne olur gözümün nuru. Kalk hadi,” dedi Melek’in bedenini ayağa kaldırırken. “Banyo yaptıralım sana. Abdest alalım. Bizim bugün cenazemiz var, canım. Rabb’im anneannemizi de dedemizi de… Cennetiyle şereflendirsin..”

‘Bugün bizim cenazemiz vardı.’

“Âmin,” dedi Melek sicim gibi gözyaşları gözlerinden akarken. Ayşe, küvete oturttu, genç kızı ve şefkatle yıkamaya başladı. Dokunmaktan korkuyor gibiydi. Yıkadı, duruladı. Aldığı banyo havlusunu Melek’in bedenine yine aynı şefkatle sardı. Odasına geçtiklerinde oturttu yatağın üzerine.

“Cenaze, ikindi vakti mi?”

Melek daldığı düşüncelerden, Ayşe’nin sesiyle sıyrılıyordu. “Evet.”

Çekmeceden atlet ve şort çıkardı iç çamaşırlarıyla birlikte. Yatağın üzerine, yanına bıraktı. “Ben kahvaltı hazırlayacağım, canımdan öte. Bunları giy, karnını doyuralım.”

Ayşe’nin söylediklerine mukabil başını sallayabildi yalnızca. Sadece ufacık bir çocuk gibi başını sallayabildi.

Ayşe çıkar çıkmaz, bacaklarını yatağın üzerine toparlayıp, karnına doğru çektiğinde, sırtında bir ağrı hissediyordu. Ona yaşadığını hatırlatan bir ağrı. “Allah’ım… Derdimi verdin… Dermanı mı da verecek misin?” Dudakları titriyor, sesi boğuluyordu.

Şifoniyerin üzerindeki deodorant şişesi, pencereden esen rüzgarla çerçevenin üzerine devrildi. Bu darbeye dayanamayan çerçeve yüzüstü düşmek yerine arka üstü yere düştü. Mete’nin 23 Mayıs günü üniversitelerindeki konferansı şereflendirdiğinde çekilmiş fotoğrafı. Ne kadar melankolik olsa da, Melek o anı çerçevelemişti. Şimdi o fotoğraf, İlâhî bir mesajı iletmek istermiş gibiydi yere düştüğünde, esen bir rüzgarın pamuk kadar hafif bir şişeye verdiği güçle çerçeveye dokunduğu an. Bacaklarını sarkıtıp ayağa kalktığında, eğildi, Mete’nin fotoğrafını aldı. Parmakları o âşığı oldu simâda hayranlıkla dolaşırken, “Rabb’im, seni bana derman olarak mı yolladı, Mete’m?” diye fısıldıyordu kendi fikrindeki ironiye içten bir tebessüm gösterebilmeyi isterken. Fotoğrafı yerine yerleştiremedi. Görmeye dayanamıyordu o güzel yüzü. Kapadı çerçeveyi kendi üzerine, kesti yârine ettiği nazarı.

*

“İçinde bitirmiş bu sevdayı.”

Arabanın koltuğuna oturur oturmaz dilinden bu kelimeler dökülürken başını ellerinin arasına alıyordu Mete. Bir fırtına vardı içinde. Kasıp kavuruyordu içinde Mete’ye dair ne varsa.

“Acısı çok taze, Mete. Sana bakışlarını gördün mü? Gideceğini duyduğu an düştüğü yokluğu? O gözler seni bırakamaz, kardeşim.” Fuat’ın sözleri teselli şerbetiydi lâkin  hakikat yangınına etki edemeyen bir şerbetti.

“İçinde bitirmiş, Fuat. Gözlerinde olsa ne fayda…” Yıkık cümleler, virane olmuş bir ses tonu, Mete’den arda kalandı artık. “Benimle konuşmak istiyormuş. Ne söyleyeceğini biliyorum. Elimden tek gelen, erteleyebildiğim kadar ertelemek. Belki, bir ümit… O zaman süresince vazgeçer, beni… Beni..” Derin bir nefes aldı boğazındaki yangına bir fayda sağlaması için ama heyhat! Yangın bütün vücudunu ele geçiriyordu. “O gidecek ve benim kal demeye hakkım bile yok!”

Hissettiği suçluluk duygusu yarınını ele geçiriyor, parçalıyordu Mete’nin umutlarını, zavallı bir hâle düşürüp bitiriyordu yaşama dair olan tüm sevincini.

Melek yoksa yaşam da haramdı, mutluluk da.

“Kardeşim. Toparla kendini. Böyle olmaz! Böyle acı yaşanmaz! Her şey hâllolur. Biraz zaman ver kıza.” Fuat’ın ifadesindeki acı, Mete’nin ne yaşadığını anladığına en büyük kanıttı.

“Geçecek mi?” derken ellerini saçlarının arasından geçirip, başını kardeşine çevirdi.

Fuat, sol elini Mete’nin omuzuna yerleştirdi başını biraz daha yaklaştırdı kardeşine, “Biz neleri atlattık? Neler geldi geçti? Bu da geçecek, Mete. Bu da geçecek,” dedi.

Derin bir nefes daha aldı, Mete.

‘Allah’ım. Meleğimden ayrı nefes almayı nasip etme bana.’

Duâ mıydı? Beddua mı?

İçten yakarışına bakıldığında duâ gibiydi yüreğindeki yangına akan kelam. Ama bildiği gerçeği, dile getiremediği hakikati düşününce de beddua gibiydi.

O hakikat şuydu ki; Melek yanında kalmayacaktı…

*

Yarım kol, diz altı, dar kesim siyah elbiseyi üzerine giydi. Altına siyah opak çorap giyerken gözyaşları damla damla akıyordu nereye rast gelirse. Ayağına siyah babet giydiğinde tek eksik kalmıştı. Başına ötürteceği örtü. Saçını sımsıkı bir topuzla başının üzerine sabitlediğinde yine siyah renge sahip şalı başına özenle örttü.

Ayşe yanına geldiğinde gözlerinden akanı eliyle siliyordu.

“Meleğim. Hazır mısın?” dedi sarıldı arkadaşına. Başını Melek’in omzuna yasladığında, ellerini Ayşe’nin ellerine sardı, Melek.

“Hazırım…”

“Cevat bekliyor kapıda. Çıkalım istersen.”

Kapıda bekleyen Cevat, Melek’i ve Ayşe’yi gördüğü an ellerini cebinden çıkardı. “Melek Hanım. Söylemeye fırsatım olmadı. Başınız sağ olsun.” Cevat’ın her zamanki ciddiyetinden uzak ifadesinde derin bir şefkat vardı.

Gözlerinde gözyaşları, sesinde hüzün titrerken cevap vermeye çalıştı, “Teşekkür ederim, Cevat,” diyerek. Boğazında oluşan yumruyu yutkunarak gidermeye çalışmadı. Nasıl olsa işe yaramayacaktı. Ona da alışması gerekecekti, büyük ihtimal.

Simsiyah SUV’ın arka kapısına yaslanıp bekleyen Mete, Melek’i gördüğü an yaslandığı yerden doğruluyordu. Arabanın arkasında yan yana oturduklarında tek kelime söz yoktu sessizliği bozan. Ayşe ön koltuğa oturup, selam verdiğinde, selamına mukabil söylenen sözlerden sonra arabaya tek hâkim, yine sessizlikti.

Teşvikiye Camiinde kılınacak cenaze namazı için, yarım saat öncesinde camideydiler. Camiye girdikleri an ilk gördüğü kişi, Gleen’di. Anneannesinin bütün acılarının şahidi ve en yakın arkadaşı. Melek, Gleen’in yanına koştuğunda sımsıkı sarılıyorlardı birbirlerine. Teşvikiye Camii, dedesinin cenaze haberini alanlarla doluydu ama anneannesi için gelen tek kişi, Gleen’di. Bu acıyla daha fazla sarıldı kollarındaki yaşlı kadına, birlikte döktüler gözyaşlarını.

“İnanamıyorum, Melek… İnanamıyorum Isabella’mın öldüğüne.”

‘Ben de.’

Bir şey söyleyemedi, Melek. Başını, yasladı anneannesini, kendisi kadar seven kadının omuzuna. Hıçkırarak ağlarken o kollardaki şefkate sığınıp, ancak toparlanabildiğinde taziye vermeye gelenlerle görüşmeye devam edebilecek gücü buluyordu kendinde. Sıra dedesinin en yakın arkadaşlarından doktor Mustafa’nın kızı Peri ile görüşmeye geldiğinde, kırklı yaşlardaki kadının çökük omuzları ve sarı cildi vardı aynada gördüğü kendi yüzüyle müsavi.

“Başın sağolsun, Melek. Annem de taziyelerini iletmemi istedi. Babamın ölümü…”

Melek, Mustafa’nın da öldüğünü o an öğreniyordu. “Mustafa amcam… Öldü mü?” Dudaklarındaki titreme sesinden daha fazlaydı.

“İki kurşun isabet etmiş hayati organlarına.” Karşısındaki kadın, babasını kaybetmiş ve babasının en yakın arkadaşının cenazesine gelmiş, taziyede bulunan, eşine ender rastlanan nadide bir insandı.

“Ben bilmiyordum, Peri abla. Başın sağolsun,” dedi mahcup bir ifadeyle.

Kadının şefkat dolu eli, Melek’in elini okşarken, “Üzme kendini, canım. Kaç gün yoğun bakımdaydın zaten. Çok şükür sen hayattasın. Güçlü ol, Melek. Ölenle ölünmüyor, değil mi? Bunu en iyi sen bilirsin.” Peri’nin sözleri kalbine işlerken, gözlerinden iri damlalar hâlinde yaşlar dökülüyordu elinde olmadan.

Cenaze namazının ardından Zincirlikuyu mezarlığına gidiş süresince nispeten daha sakindi, Melek. Gözyaşları sessizce akıyordu ama en azından hıçkırık ya da hareketlerini esir alan titreme yoktu vücudunda.

Isabella, vasiyeti gereği İslami usulle gömülüyordu. Anneannesini, Mete, dedesini Fuat yerleştiriyordu kabre. Kabirden çıktıklarında, Melek yaklaştı izin istemeyen sessiz gözyaşları gözlerinden akarken. Kabre yerleştirilmiş anneanne ve dedesinin üzerine toprak atarken fısıldıyordu kalabalığın uğultusuna aldırmadan. “Allah’ıma emanet olun ömrümü güzelleştiren insanlar.”

Yâsin-i Şerif okuyordu hoca yanık sesiyle. Melek durmaksızın dua ediyor, anneanne ve dedesi ile aralarına toprak girmeden önce yapabileceklerinin buruk tesellisine sığınıyordu genç kız… İçindeki acının tarifini yapmaktan aciz dili, dualarını dökerken, bir felâh hissediyordu çok derinlerde bir yerde. Mete, Fuat ve diğer herkes anneanne ve dedesine yapabilecekleri son yardımı yapmak için sıraya girdiklerinde hocayla birlikte tekrarlıyordu ezbere bildiği Âyetleri…

Üzeri kapanan mezarın başında, kollarını bedenine sarmış taziye verip ayrılanlara mukabelede bulunuyordu, Melek. Herkes gittiğinde Mete yanıbaşına geldi. “Gelenin seninle konuşmasını istemezsen, konuşmasına izin vermem!” Sesinde derin bir öfkenin titreyen tınısı vardı.

Melek, Mete’nin yüzüne çevirdi bakışlarını. Hoca ise hâlâ okuyordu pürüzsüz ses tonuyla. “Sorun değil…” Gerçekten de değildi.

Melek bakışlarını yavaş yavaş çevirdi karşısında dimdik duran, yüzünde her zamanki kibirli ve soğuk ifadesiyle bekleyen Seher hanıma. “Hak ettikleri yere gitmişler!”

Sesinin tonunda bir iğrenme varken Seher’in, etrafına bakıyordu Melek. Bir mezarlıktaydılar, hayatın sonunda. Fâni dünya hayatında insanın noktalandığı yerde. Hocanın okuduğu Âyetler eşliğinde veda ediyorlardı artık yaşamayan sevdiklerine. Dede ve anneannesinin mezarı başındaydı. Acısı gözlerinden taşarken karşısındaki kadının gözlerinden taşan tek şey; nefretti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir