Candan Öte ~ 36 | Teklif

Alçak ölmeden önce birkaç defa ölür. Yiğit ise yalnızca bir kere ölür.
William Shakespeare

Düğün

Gözleri açıldığında mutlu bir günün, harika sabahına merhaba demek istiyordu, genç kız. İçindeki hüzne rağmen. Boğazında düğümlenen tüm olumsuz hislere rağmen. Gözlerine dolan anlamsız gözyaşlarına rağmen.

‘Merhaba Ey Vuslat!’

‘Merhaba Ey Umut!’

‘Merhaba Ey Aşk!’

Anneannesi ve Ayşe öyle tatlı uyuyorlardı ki, uyandırmaya kıyamadı. Sessiz olma çabasıyla, iki candan öte sevdiği insanın yanından kalkıyordu. Dün gece yorgunluktan alamadığı duşu alıp, enfes bir kahvaltı hazırlamaktı amacı. Şifoniyerin üzerine bıraktığı telefonunu aldı, yine aynı sessizlik çabasıyla çıkıp banyoya geçti, Melek.

Telefonun ekranına baktığında aşk tadında mesajları görmek yetmişti içindeki hüznün dağılmasına, boğazındaki düğümün çözülmesine, gözlerinin gülmesine.

“Ah Mete’m,” fısıltısıyla okudu gelen mesajları. İlki, ayrıldıktan on beş dakika sonra yollanmıştı. Sonra sırasıyla gönderilmiş yirmi beş mesajın bazıları enfes bir aşk, bazıları tecrübesiz bir genç kızı dahi ahlaksızlığa sürükleyecek derecede yüksek bir tahrik içeriyordu.

Hatta okurken yanakları kızarıyor, nefesinin değişen tonu, dermanını kesiyordu. Nasıl ondan ayrı kalabileceğini düşünmüştü? Nasıl ona ait olmadığını sanıp, kendine eziyet etmişti? Ona uygun olmayıp, hayatına uyum sağlayamama korkusuyla Mete’nin geleceğinde olma fikrinden korkmuştu? Yaşayıp görüp, gerekirse acı çekmek varken, neden yaşamadan hasret çekmeyi reva görmüştü kendine de Mete’ye de?

“Allah’ım. Mete’me evlenme teklif edecek niyeti kalbime koyduğun için, beni ona, onu bana bu kadar sevdirdiğin için… Teşekkür ederim.”

Bu ve benzeri şükranlarını boy abdesti alırken sık sık tekrarlıyordu, genç kız. Dua ve şükür kalbindeki karamsarlığa da iyi geliyordu. Nefes alırken umut soluyor gibi hissettiriyordu.

Saçına sardığı havluyla banyodan çıktığında, Ayşe ve Isabella kalkmış, yatağı bile toparlamışlardı.

“Sıhhatler olsun kuzuma.”

“EyvAllah, canım. Ben size kahvaltı hazırlayacaktım, duştan çıkamadım,” derken hissettiği mahcubiyet, yanaklarına yayılıyordu pembelik olarak.

“Ayıpsın, yavrum. Beraber hazırlarız. Anneannen duşa girecekti. O çıkana kadar hâllederiz.”

Bir tuhaflık vardı, Ayşe’nin hareketlerinde. Konuşurken gözlerini kaçırıyor, heyecanlı ses tonuyla gülücükler saçıyordu. “Ayşe’m, bana söylemek istediğin bir şey mi var?” Ciddi olmasına uğraştığı ses tonu, Ayşe’nin yüzüne yayılmaya başlayan pembelikle sızıntı alıyordu.

“Elbette var kuzu. O pembe elbise! Çok mu pembe? Yani ömrüm siyahla geçmişken taze gül pembesi…” Laf gelmiyordu aklına belli ki. “Daha koyu bir şeyle başlayabilirdim… Mesela mor. Ah neyse! Ben de bu cesaret varken o pembeyi giyerim ben ya! Çok pembe değil aslında, değil mi canım?”

Ayşe’nin kıvırma konuşmalarını dinlerken saçını kurulayıp, tarıyordu Melek. “Sakin ol, Ayşe’m. Söylemedim hiçbir şey.” Ayşe’nin üzerindeki baskıyı arttırmak istercesine göz kırparken aynadan yansıyan görüntüsüne, Stanley’e sımsıkı sarılmış arkadaşı gittikçe daha çok kızarıyordu.

“Tamam. Yok öyle bir şey.”

Melek, Ayşe’nin yanına yaklaştığında pespembe yanağından bir makas aldı. “Çok pembe, canım… Çok pembe.”

“Ney?”

“Nedime elbisen. Çok pembe.” Kahkahasını daha fazla tutamadığında salıveriyordu. “Ben mutfaktayım, canımdan öte.” Ayşe’yi odada bırakıp çıkarken başka hiçbir şey söylemiyordu Melek.

“Alacağın olsun, kuzu! Sorgu memuru gibi… Tevbe tevbe ya!”

Arkadaşının önce söylenmelerini dinledi mutfağa doğru ilerlerken, birkaç saniye sonra gül yüzünü gördü hissettiği mahcubiyetle kızarmış. Beraber güzel bir kahvaltı sofrası hazırladıkları sırada kapı çalarken, Ayşe, monitöre bakıp, “Fuat ve Öykü gelmiş. Niye bu kadar erken geldiler ki?” diyordu.

Melek, “Fuat, senden ayrı kalamıyordur belki,” diyerek espri yapmaya çalıştığı hâlde anında yanındaydı, Ayşe’nin. “Canım, sen git boyalarını sür istersen, ben karşılarım.” Melek, Ayşe’nin erkeklere yüzünde boyaları olmadan görünmemesini, kalbine dolan acıyla biliyordu. O kendini korumaya çalışan küçük bir kız çocuğuydu.

“Bugün… Farklı olacak, meleğim. Bugün kardeşimin mutlu günü… Bugün siyaha ara günü.”

Gözlerine batmaya başlayan yaşları geri gönderirken Ayşe’nin alnından öpüp, “Ben mutfaktayım, bir tanem,” diyebildi sadece. “Böylesi sevgi dolu bir kıza böyle bir acı yaşatan şerefsizin, yeri mekânı cehennem olsun!” diye bir beddua mırıldandı, Melek.

Isabella duş alıp, günlük kıyafetiyle Melek’in yanına geldiğinde, “Meleğim. Günaydın,” dedi, torununun yanağına bir öpücük kondurdu.

“Günaydın, büyükanne. Nasılsın bu sabah?”

“Heyecanlı! Hiç geçecek gibi de değil, meleğim. Bu yaşta bu heyecan, bu mide bulantısı gerçekten fazla geliyor.”

“İlk baharınızın heyecanıdır büyükanne. Kahvaltı hazır. Hemen oturabiliriz.”

Kapıda, Fuat’ın selam verip içeri girdiğini duyabiliyordu. “Bakacak mısın? Alacak mısın?” dedikleri galiba gelin çiçeği ile nedime çiçekleriydi.

“Damadın sağdıcı olamayacak kadar çenesi düşük olman gururunu kırmadı mı hiç? Hoş geldin, Öykü,” Ayşe’nin ses tonu Fuat’a karşı bir alaycılık, Öykü’ye ise samimiyet içeriyordu.

“Hoş bulduk, Ayşe.”

“Çekil de içeri girelim, yumurcak!”

Simsiyah smokini içinde, uzun boyuyla ve yüzünde her daim olan pis sakalıyla mutfaklarını aydınlatan kişi, Mete’nin en yakın arkadaşı değil, kardeşi olsa ancak bu kadar benzeyebilirdi ona. “Merhaba, hanımlar. Kapıda bir çocuk var, tanıyamadım. Kiminmiş?” dediğinde, Melek boş bulunmuş gibi bir gülüş kaçırdı dudaklarından.

Ayşe’nin eleştiren bakışlarına maruz kaldığındaysa, “Affet, Ayşe’m. Ama komikti… Sanki.” Saldıracak gibi derinleşen bakışlara karşılık, “Hiç de komik değildi! Hoş geldin, Fuat,” diyerek durumu kurtarmaya çalışıyordu.

“Hoş bulduk, Melek. Ne haber?” Ceketini çıkarıp havada tutarken, “Alsana kız!” diyordu, Ayşe’ye.

“Hizmetçiniz yok, Fuat efendi!” diyerek, hissettiği siniri gizlemeye gerek görmezken, Ayşe, “Melek! Bu çocuğa hiç terbiye vermemişsiniz!” sözleriyle dalga geçiyordu Fuat.

“Merhaba,” dedi, Öykü elindeki paketi Melek’e uzatırken. “Sıcak simit aldık, Melek Hanım.” Yüzünde sinir bozucu bir ifade vardı.

“Hoş geldiniz, Öykü Bey. Zahmet oldu size. Buyurun beraber yiyelim.” Melek’in ağzından çıkan “Bey” istediği etkiyi sağlamış gibiydi.

“Estağfurullah, Melek Hanım. Ne zahmeti,” paketi Melek’in eline bırakırken alt dudağını ısırıyordu, karşısındaki dev adam.

“Melek! Bana ne dedi duydun mu?” Ayşe’nin sitem dolu ses tonuyla didişen ikiliye çevirdi bakışlarını, genç kız.

“Bence, böyle güzel bir günde, Öykü Beyin getirdiği sıcacık simitlerle keyifli bir kahvaltı yapabiliriz. On numara kahvaltımız var, bir bakın. Nasıl fikir?” Melek, sakinleştirmeye çalışsa da, aslında birbirleriyle bu çekişmelerini izlemekten büyük bir zevk alıyordu.

“Haklısın, Melek. Ben çok açım. Bize yetecek kadar var mı?”

Ayşe, Fuat’ın söylediğine mukabil, ağzının içinden, “Allah hayrımızı kabul etsin de doyuralım aç karnınızı,” dediğinde, Fuat, “Ne dedin, küçük? Size hizmet etmek şeref verecektir, efendim mi dedin, güzelim? Aferin. İstidadını takdir ettim,” dedi. Melek’e bir göz kırptı ve balkona kurulmuş sofranın başına, Isabella’nın elini, elinin içine alarak, “Lütfen bana eşlik edin, tatlı hanımefendi,” diyerek ilerledi.

“Çok naziksiniz, genç adam. Size eşlik etmekten mutluluk duyacağım.”

“Banyoyu kullanabilir miyim?” Öykü, her zamanki nazik ifadesiyle sorduğunda Melek, “Tabii, Öykü bey. Buyurun,” diyerek yolu gösteriyordu.

Çekmeceden temiz havlu aldı, tezgâhın üzerine bırakıp çıkacakken o alay dolu ses yine dile geldi, “Teşekkür ederim, Melek Hanım,” diyerek.

“Hanım tâ gözüne girs…” Ağzından fırlayan kelimeleri tamamlamaktan vazgeçerken, elini ağzına kapıyordu öfkeyle. Öykü, karşısında attığı kahkahaları tutma ya da edepli bir davranışla kızın hâline gülmeme gibi bir büyüklük göstermek yerine kahkahalarının arasında, “Ben de ne zaman patlayacaksınız diye merak ediyordum,” diyordu.

O ciddi, yüzü gülmeyi unutmuş, gerekmedikçe fazla kelime kullanmayan adamın yani Cevat’ın yanında bu adam nasıl bu kadar neşeli kalabilmişti?

“Bütün hanımefendi olma çabalarımı mahvettin, Öykü.” Amacı sitem etmekti ama Öykü ve Fuat’ın varlığına mutlu olmuş kalbinde dağılan hüzün, yerini neşeye bırakmış gibiydi. Ağzından dökülenler sitem, ses tonu keyifti. “Çabuk olun, beyefendi! Çayları soğutmayın.” Öykü’yü banyoda yalnız bırakırken, yüzünde derin bir gülümseme vardı Melek’in.

“Nasıl emrederseniz, Melek Hanım…” Öykü, banyonun kapısını kilitlemeden önce, o cüssesinde gizlenmiş çok şirin bir çocuk görebiliyordu Melek. Muzip ve espritüel.

Melek çayları doldurdu, Ayşe simitleri dilimledi.

İnsana umudu hatırlatan bir muhabbet vardı kahvaltı sofrasında.

“E… Fuat. Rize nasıldı? Beğendin mi?” Melek, Fuat’a hitaben sorarken, Ayşe’nin anlattıklarından farklı olmayacağını biliyordu esasen.

“Çok güzeldi. Benim çocukluğum Trabzon ve Rize’de geçti aslında. Uzun zamandır gitmemiştim. Çok iyi geldi. Özlemişim,” derken başı hafifçe Ayşe’ye döndü ama o duman rengi gözler Ayşe’nin gözlerine ulaşmadı.

“Sen nerelisin?” Melek, Fuat hakkında hiçbir şey bilmemesine şaşırdı bir an. Yârinin en yakın arkadaşı, mânevi kardeşiydi ama bildikleri sadece yüzeysel konulardı.

“Annem Rizeli. Babamın vefatının ardından annemin ikinci evliliğiyle Trabzon’a yerleştik.”

“Başın sağ olsun, Fuat. Bilmiyordum,” derken karşısında küçücük yaşında yetim kalmış bir çocuk vardı sanki.

“Dostlar sağ olsun. Ölümlü dünya.”

“Ailenle görüşüyor musun?” Isabella, nezaket dolu ses tonu ve samimi bir ilgiyle soruyordu.

“Ara sıra. Uzun zaman sonra ilk kez yüz yüze görüştüm.” Bir hüzün var gibiydi o soğuk görünme çabasında olan gözlerde.

Ayşe, sessizce dinliyordu sohbeti. Ne karışıyor, ne de yorum yapıyordu.

“Hayatta yalnız olmak… Zor. Sevdiklerinden ayrı, göremeden yaşamak.” Isabella elindeki çatalla, tabağındaki peynirlerle oynuyordu.

“Zordur… Ama benim çok şükür sevdiklerim yanımda,” dedi ve üç kadına da yanağındaki baş döndüren gamzesiyle bir gülücük bağışladı.

“Çok naziksiniz, genç adam.” Melek, anneannesinin gülen yüzünü mutlulukla izliyordu.

“Sizin karşınızda aksi mümkün değil, hanımefendi.”

“Mete ile nasıl tanıştınız?” En çok merak ettiği soruyu sordu, Melek.

“Ben her zamanki gibi kafa göz dağılmış bir hâlde Tarlabaşı’n da kavga ediyordum. Beş kişi, Allah ne verdiyse ve nereme denk gelirse sallıyorlardı. Yanımdan o kadar gelip geçen oldu, hiç kimse umursamadı kavga var da, ayıralım da… Mete, caddeden geçerken kavgaya şahit oldu ve anında daldı tam ortaya. O gün beni yerden tutup kaldırdığında ikimiz beş adamı öyle temiz dövdükki, prova yapmış olsaydık ancak öyle bir kaliteyle dövebilirdik benim üzerime çullanmış zibidileri. Ben serserinin tekiydim, o kolejli züppe. Ben, günü çıkartacak kadar paranın peşindeyken, o bir imparatorluk yönetmek için yetiştiriyordu kendini. Bir insan düşünün, sayılı zenginlerden olsun, önüne hayatı altın tepside sunulsun, o bunları önemsemeden sokak serserisini alıp, evine götürsün.”

Gözleri çok uzaklara dalmış gibiydi, Fuat’ın. Devam ederken yüzüne bir tebessüm yayıldı. “Ne Ahmet abi, ne de Nisa Hanım. Demediler ki; bu serserinin evde ne işi var? Bambaşka insanlardı.”

“Mekânları cennet olsun.” Sessizce mırıldanırken, “Âmin,” dediğinde herkes, çok da sessiz olamadığını anlıyordu, Melek.

“Mete, benden ümit kesmedi. Hayatımı ona borçluyum…”

“İyi ki tanışmışsınız,” dedi Melek. Mete’ye olan hayranlığı içinde katlanırken dudakları kendiliğinden döküyordu kelimeleri.

“Şükür sebebim bu, Melek. Şükür sebebim.” Fuat’ın yüzünde samimi bir tebessüm vardı.

“Sen nerelisin, Öykü?” Melek, ne alayı umursadı ne de laf sokma çabasını. Merak ediyordu. Bu genç neredeyse yirmi dört saat Melek ile beraberdi ama onun hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

“Şuraya aitim diyebileceğim bir yer yok, Melek Hanım.” Yüzündeki ifade, hiçbir şeyi umursamayan bir adamın rahat tavrını yansıtıyordu ama çayına uzandığında gözlerinde bir hüzün vardı, ne kadar gizlemeye çalışsa da.

Kalbinde bir şefkat hissetti, Melek karşısındaki gence karşı. Acıma değil, acziyet değildi. Yalnızlığı, yemyeşil gözlerinden belli olan çocuğa hissettiği kendi yalnızlığının şefkatiydi.

“Ailen yok mu?” Soru Ayşe’den gelince, Melek pür dikkat Öykü’nün cevabına kilitlendi.

“Kasımpaşa’daki çocuk esirgeme kurumunda büyüdüm. Bana anlatılan hikaye, diğer çocuklara da anlatılan klasikleşmiş hikayeydi,” güldü, genç adam devam etmeden önce. “On beş Şubat gecesi, yetimhanenin kapısına bırakılmışım. Bırakan her kimse önemsiyormuş galiba bıraktığı bebeği. En azından isim ve bilgi bırakmış benimle beraber. Üç aylık çelimsiz bir bebekti yetimhanenin kapısına bırakılan. Kim derdi o çelimsiz, şekilsiz velet büyüyecek de bir deve dönüşecek, değil mi Melek Hanım?” dedi yüzündeki tatlı tebessümüyle.

“Ya… Tabii… Kim bilebilir ki?” Üç ay bakan biri varmış. Peki neden üç ay sonra bırakılmış? “Sonra ne oldu?” dedi, içindeki merakı bastıramayarak.

“On sekiz yaşında beni dışarı attıklarında merdiven altı ringlerde gecede ertesi günü çıkartacak kadar bir paraya adam dövüyordum. Şimdi olsa belki de o kadar sorun çıkarmazdım yurttakilere… Gidecek yerim yoktu… Orada kalmaya sabrım olmadığını sanıyordum… Neyse ne! Bir gece Cevat abi o batakhane de beni izledi. O gece orada son kez dövüştüm. Beni Mete Bey ile tanıştırdığında bir daha ne para kazanma derdim oldu ne de gidecek yer.”

“Bir daha da öyle bir derdin hiç olmaz umarım, genç adam.” Anneannesinin sözüne fısıltıyla, “Âmin,” dedi Melek. Yine tam olarak fısıldayamamıştı herhâlde. Öykü’nün orman yeşili gözleri, Fuat’ın duman grisi bakışlarını üzerinde hissettiğinde yanaklarına yayılan pembelik yetmişti utancını anlatmaya.

Bir sessizlik hâkim oldu masaya. Fuat, saatine baktı ve boğazını temizledi. Bir şey söylemek ister gibi bir hâli vardı.

“Fuat, kaçta çıkmamız gerekiyor?” Anneannesinin heyecandan titreyen ses tonu, Fuat’ın söyleyemediklerine özet gibiydi. O titreyen ses, Melek’in kalbine dokunuyordu.

“On beşte nikâh başlayacak. Buradan Zekeriyaköy’e gitmek yirmi-yirmi beş dakika desek. On dört gibi çıkabilir miyiz?” diyen Fuat, sanki Isabella’daki heyecanı anlamış, olabilecek en sakin tonla soruyordu.

“Meleğim?”

“Çok vaktimiz var, büyükanne. Hemen hazırlanmaya başlayalım biz. Size ayıp olmaz diye umuyorum, Fuat Bey, Öykü Bey,” derken yüzünde samimi bir gülümseme vardı, Melek’in.

“Bu görevin bize verilmesinden duyduğumuz şeref bir yana, siz tatlı hanımları beklemek bir lütuftur bizim için. Öyle değil mi kardeşim?” dedi Öykü’ye çevirdi bakışlarını.

“Hiç şüphesiz, abi.” Öykü, Fuat’a dönüp başını eğdiğinde, ikisinin birbirlerine bakışı öyle samimiydiki. Patron çalışan ilişkisinden ziyade, ağabey kardeş ya da yakın iki arkadaş gibiydiler.

“Tatlı hanımlar! Masayı biz toparlarız endişelenmeyin. Siz rahat rahat hazırlanabilirsiniz.” Fuat’ın ses tonu huzur veriyordu. Karşısındaki üç kadının heyecanını anlamış, her şeyin kontrol altında olduğunu hissettirmek istercesine teskin ediciydi.

“Ne dedi o?” Fuat’ın dudaklarından dökülenlere, Ayşe hayret ederken Fuat, “Tatlı hanımlar diyordum, yumurcak. Yani seni ilgilendiren bir durum değil!” deme cüretini de gösterdi.

“Melek! Kesici aletleri göz önünden kaldırsak mı? Her an isteyerek bir cinayet işleyebilirim,” derken, yüzündeki ifade asabiyet miydi, yoksa keyfiyet miydi anlayamıyordu, Melek.

Anneannesinin saçına fön çekerken, Ayşe de makyajını yapıyordu.

Becerikli parmaklar, Isabella’yı düğüne hazırlarken, gelinin heyecanını almak için anlattıkları hikayelerle de sakinleşmesini sağlıyorlardı. Beyazın o temiz rengini yapraklarında taşıyan gülü, anneannesinin topuzuna sabitlerken duydukları hayranlığı dile getirdi parıldayan gözlerine bakarken, iki arkadaş.

“Muhteşem görünüyorsun büyükanne,” diyen Melek, “Esat dedenin, Allah yardımcısı olsun bu güzelliğin karşısında,” diyen Ayşe.

“Ah benim meleklerim,” dedi, oturduğu sandalyeden kalkıp aynaya yaklaşırken. “Ben, gençleşmiş gibi hissediyorum, kızlar. Tanrım! Yine midem bulanmaya başladı.”

Zarif elini midesinin üzerine yerleştirip kızlara döndüğünde iki genç kızın hayran bakışlarıyla karşılaştı, Isabella.

“Daha bitmedi!” dedi anneannesinin düğün günü için seçtikleri inci beyazı elbiseyi askıdan alırken.

Özenle giydirdiler sade elbiseyi Isabella’ya. Yarım kol, önü ve arkası aynı eşitlikte açıklık veren yakası, diz altına kadar uzanan eteği ile sade ama son derece zarif bir elbiseydi. Isabella, mücevher kutusundan incilerini çıkarırken, “Büyükannem bunları bana verdiğinde; “Düğün gününde bunları tak. Ben yanında olamasam bile, bu boynundayken yanında hissedeceksin beni,” demişti.” Kızının saçlarını sakladığı zarif kolyenin üzerine inciyi takıyordu. “Gerçekten yanımdaymış gibi hissediyorum. Sanki bir yerlerden beni izliyormuş gibi… Mutlu olduğumu hiç görememişti, biliyor musunuz? Keşke bu ânımı ona gösterebilseydim.”

Melek ve Ayşe aynı anda sarıldılar, Isabella’ya. Aynı anda, “Hep mutlu ol, büyükanne,” dediler.

“Hep beraber, kızlarım. Hep beraber. Şimdi,” dedi ve ayakkabılarına uzandı. “Ben içerideki yakışıklıların yanına gideceğim. İki erkeğinde görüşünü almam lazım. Siz de işinizi bitirin ve bize katılın, meleklerim.”

“Olur, büyükanne.” Ayşe’nin onayı olduğunda, Melek’in ağzından tek kelime çıkmıyordu. “Melek! Bir şey unuttun!” dedi, Ayşe heyecanla.

“Nedir, kuzu?”

“Büyükannenin ayakkabısının altına isim yazmadık,” dedi gülerek.

Her gelenek yerini bulmuşken, bunu nasıl atlayabilmişti?

“Tamamen çıkmış aklımdan, Ayşe’m.” Anneannesini yatağın üzerine oturttu sağ ayağındaki ayakkabısını çıkarıp, eline aldı. “İlk talihlimiz Ayşe. Sonra… Semra, Hale, Şahika, Berra, Şule, Nevra..” Saymaya devam etti.

Ayşe, dayanamayıp, “Kendini yaz artık! Yer kalmayacak ayakkabının tabanında!” dediğinde Melek gülümseyerek, “Ve Melek,” dedi, ayakkabıyı anneannesinin ayağına giydirdi.

Isabella, sormaktan vazgeçmişti artık. Kına geceleri, gelini ağlatmalar, el açtırmamalar. Bir sürü teferruat görmüştü. Şimdi tek yaptığı ayakkabılarının üzerinde zarif bir duruşla reverans yapıp, “Umarım yapmaya çalıştığınız şey, işe yarar canlarım. Ben içeri geçiyorum. Çok bekletmeyin beni,” demekti.

Kadının yaratılışında vardı bir zarafet. Yürüyüşü, endamı, hâli, tavrı.

“Makyajını yapalım ben de hazırlanmaya gideyim,” diyen Ayşe, Melek’in elini tuttu, az önce anneannesinin oturduğu sandalyeye genç kızı oturttu. Pembe tonlarında tatlı mı tatlı bir makyaj yaptı, Ayşe. Dudağındaki pembe ruj, sabah Fuat’ın getirdiği güllerle aynı tondaydı.

“Ayşe’m. Çok beğendim. Sen bir sanatkârsın biliyorsun, değil mi?” derken hayranlıkla yüzünü inceliyordu, genç kız.

Ensesinde, gevşek ama düzenli duran topuzunun iki yanına pembe gülleri yerleştirdiklerinde, saçı ve makyajı bitmişti, genç kızın.

“Sen ne diyorsan ben oyum… Ben de giyineyim, çıkalım,” dedi ve rüzgar gibi gitti. Ayşe’nin yaptığı makyaj bugün için aldığı kararın doğruluğunu anlatıyordu bir kez daha, Melek’e. Uçuk pembe şifon elbiseyi giyerken Mete’ye evlenme teklifini nasıl yapacağının provasını yapıyordu.

Nasıl girmeliydi cümleye?

Ne diyerek, daha etkili bir giriş yapabilirdi?

Mesela;

“Konuş.. Konuş sevdiğim. Yüreğinin şarkısını söyle bana..” gibi teatral bir havada söyleyebilirdi. Yanış bir fikir olsa gerekti! Konuşması gereken, Melek’ti. Mete, Melek’in dudaklarından duymak istiyordu o cümleleri.

Şöyle diyebilirdi; “Gel evlenelim lan! Evinin kadını, çocuklarının anası olayım. Beş tane çocuk yapalım.”

“Ben en iyisi düşünmeden karar veriyim.” Bilinçaltı çöplüğünden çıkan son sözlerinden sonra vazgeçiyordu planlı bir konuşmadan.

Hazırdı. Âşıktı. Ve tek bir isteği vardı;

“Mete’m.”

*

‘Meleğim.’

O efsunlu ses, kulağında değil, tâ kalbinde yankılandı, Mete’nin. Kalbinde hissetti yârinin dudaklarından dökülen ismini. Duyduğuna yemindi titreyen nefesi, ritmini yitiren kalbi. Saatine baktı. Onu beklerken geçmeyen zamana lanet etti.

Kırk beş dakika sonra nikâh memuru gelecekti. Semra ve Nevra dedelerinin yanından ayrılmıyorlardı. Kadir de babasını yalnız bırakmamış, Nevra’yı da alıp annesine rağmen babasının düğününe gelmişti. Semra ve Nevra’nın varlığı Esat’a biraz olsun heyecanını unutturuyor gibiydi. Adam sanki ikinci evliliğini yapan altmış yaşında bir adam değildi.

Yanındayken Melek’ten başka kimseyi gözü görmüyor, yanında değilken de aklında sadece Melek oluyordu. Bu nasıl bir şeydi? Nasıl aklı, fikri, iradesi, hâkimiyeti Melek’ten başka her şeye bu kadar kapalı olabiliyordu?

Tamer, yanına gelip çiftliğin önüne yanaşan araba konvoyunun haberini verdiği an Adana’dan ve üniversiteden arkadaşları tarafından sarılmış Esat’ın yanına gidip, “Abi gelmişler. İzninle ben karşılayıp, yanına getireyim gelinini,” dedi, Mete.

Tam ayrılacakken, “Evlat!” diyen Esat’ın sesiyle dönüp, adamın minnet dolu baktı. “Sağ ol… Her şey için.”

Cebinde annesinin armağanı elmas yüzük vardı, kadife kaplı bir kesenin içine koyduğu. Onu takacağı parmak, bu harika adamın muhteşem torunundu. “EyvAllah, ağabey.”

Evin önüne gidebilmek için hızlanan adımları, DTS’i gördüğü an yavaş ve ağır bir ritim alıyordu. Öykü, kapıyı açtı.

DTS’in açılan kapısından önce…

Tanıyamadığı küçük bir kız iniyordu. “Hadi, büyükanne!”

“Ayşe?”

“Mete!”

“Sesini duymasam sen olduğunu anlamazdım. Siyahların ardına saklanma çabanı takdir ettim. Hoş geldin.”

Ayşe’nin yüzünde olmayan boyalar, hissettiklerini saklayamayınca, o sert görünen kızın yanaklarına yayılan pembelik, Mete’nin gülümsemesine neden oldu. Ne yaparsa yapsın, neyin ardına saklanmaya çalışırsa çalışsın. Küçücük bir kızdı işte. “Hoş bulduk, Mete. Bugün bir farklılık olsun istedim.”

“Bugün önemli, kardeşim,” derken samimiyetle gülümsüyordu, Mete. Bu esnada Isabella araçtan çıkıyordu. Bir elinde beyaz tomurcuk güllerden oluşan gelin çiçeği varken, Mete boştaki elini zarif bir reveransla tuttuyordu. “Göz kamaştırıyorsunuz, Leydim.”

“Siz benim görünüşüme bir anlatım sözü buldunuz, beyefendi ama… Ben sizi tarif edecek cümleleri bulamıyorum.” Kulağına yaklaşıp, sesini biraz incelterek, “Torunumun, sizin karşınızda hiç şansı yok,” dedi eliyle gülüşünü gizlemeye çalışırken.

“Ah..! Isabella. Bu zavallı gencin ruhunu besliyorsunuz o güzel sözlerinizle.” Hürmetle öpmek istediği eli, bir beyefendi nezaketiyle öperken, “Size eşlik etme şerefini bana lütfedin, Leydim,” diyordu.

“Sanırım beni, siz götüreceksiniz aşkıma. Ama önce, meleğim!” dedi arabanın kapısına bakarak.

Melek’in elini gördü, kapıdan destek alan, sonra o zarif bacağını dışarı çıkarışını. “Merhaba, aşk,” diyen sesi kalbine ılık ılık akarken, nefesini tuttuğunun farkında bile değildi, genç adam.

“Merhaba… Hoş geldin, meleğim.”

Bambaşka kelimelerle, bambaşka, çok çok etkileyici bir giriş cümlesi kurmak isterken dudaklarından kopup giden sıradan birkaç cümle oldu.

“Şimdi siz burada böyle bakışın, ben gelinimizi odasına çıkarayım. Olur mu?” dediğinde Fuat, Mete gözlerini Melek’in üzerinden ayırmadan başını salladı yalnızca. Isabella’nın elini Fuat’a teslim ederken de gözleri Melek’teydi. “Gelini damada teslim edeceğin zaman çıkarsın transtan, değil mi?” Sesinden alay akan Fuat’a, “Beş dakika sonra yanınızdayım,” derken de.

“Melek gibisin.”

“Sevmiş gibisin.”

Sesinde bir heyecan vardı, Melek’in. Her zamankinden farklı bir heyecan. Titretiyordu küçücük cümlelerini.

“Daima!” Sağ elinin işaret parmağının tersiyle genç kızın yüzünü hissetmeye başladı. Pürüzsüz teni parmağının dokunuşuna kendini teslim ederken, derin bir nefes çekti içine Melek. “Çok heyecanlısınız galiba, Melek Ardahan?”

“Ardahan?” dedi, tatlı bir gülücük kaçtı dudaklarından. “İkidir bu hitap şekliyle beni divaneye çeviriyorsunuz, beyefendi. Ayşe ile benden gizli konuşmuyorsunuz, değil mi? Yani çok ayıp olur öyle bir şey yapıp, benim için söylenmemesi gereken şeyleri kendi aranızda konuş..”

“Meleğim! Sakin ol ve bu âşık adamın aklını daha fazla alma!”

Melek’in gözlerindeki ışıltıyı her gördüğünde, bu kelimelerden bir şiir dizelemek geçiyordu içinden, Mete’nin.

“Mete’m!” dedi kendini genç adamın kollarına atarken, Melek.

En güzel rüyaydı, hiç uyanmak istemediği. Kollarıyla sımsıkı sarıp bedenini o rüyaya hapsettiği.

“Efendim, bir tanem?”

“E… Her şey hazır sanırım, değil mi? Misafirler, ikramlar, hizmet. Benim tabii şüphem yok ama hiçbir şeyle ilgilenmemiş olmak çok garip. Yıllarca her işini kendin yap, sonra biri çıksın ve… Sen… Çok teşekkür ederim.” Sesindeki heyecan Mete’den iradeyi alıp götürüyordu.

“Kırk kişilik misafir listeniz eksiksiz, hanımefendi. Konuklar yerlerine geçti. Orkestra gelinin gelişine kendini hazırlamış durumda. Her ânı o muhteşem sanatıyla fotoğraflayacak Ceyhun Maraz da emrinize amade, küçük hanım.”

Bu son söylediği, Melek’in küçük bir çığlık atmasına yeterliydi. “İnanamıyorum, Mete’m! Ceyhun Maraz mı çekecek anneanne ve dedemin düğün fotoğraflarını?”

“Elbette, bir tanem. Teklifi yapan kendisiydi. Şimdi sakinleş ve misafirdi ikramdı, bunlar için endişelenmeyi bırak.” Gözlerindeki pırıltı, Mete’yi mecnuna çeviriyordu.

“İnanılmazsınız, beyefendi.”

Derin bir nefes aldı, Mete, Melek’in kokusunu içine çekerek. “Bana her bakışında, her dokunuşunda, sesini her duyduğumda, seni her öpüşümde, cennetine her kabul edilişimde… İnanamıyorum o hislerin gücüne, inanamıyorum sana duyduğum zafiyete. İnanamıyorum bu hayatımın gerçekliğine.” Alnını Melek’in alnına yasladı, kokusunu derin nefeslerle içine çekti.

Her dokunuşuna meftun olduğu eller, yüzünü avuçları arasına alıp, genç adamın kolları izin verdikçe yüzüne bakmaya çalışırken dile geldi, her duyduğunda tenine işleyen sesi. “Mete’m. Nikâhtan sonra seninle konuşmak istiyorum… Sana… Bir tek.. Nikâhtan sonra konuşalım, olur mu? Şimdi anneannemin yanına gitmeliyim.”

Biraz daha devam etseydi, tenindeki tek renk kırmızı olacaktı. Deli sarı, bir şey söylemesine fırsat bırakmadan acele adımlarla anneannesinin peşinden eve doğru koşturmaya başladı.

“Melek!” Durdu, omzunun üzerinden Mete’nin gözlerinin içine baktı. “Bekleyeceğim.”

Mete’ye dönüp, önünde bir reveransla eğildiğinde karşısında toz pembe elbisesi, saçındaki taptaze gülüyle bir prenses vardı âdeta. Kapısında kölesi olmaya, bir ömür hizmetinde bulunmaya, dudağından dökülecek tek kelimeye hayatını fedâ etmeye razı olacağı, bir Melek’ti o Mete için.

Onun dudaklarından dökülenlere kalbinin coştuğu, içine umudun yayılmasına izin verdiği bir an yaşıyordu âşık, genç adam.

Zaman ise kulağına fısıldıyor “Bekle… Sevdiğin senin” diyordu.

*

Merdivenleri çıkarken titriyordu dizleri. O bal rengi gözlerde gördüğü aşkın yoğunluğuyla teklifini yapacaktı neredeyse. O kadar provasını yaptığı, hayalini kurduğu ânı… Bir çift aşk renginde göze feda edecekti. Yine edecek! Artık dönüşü yoktu. Bir tek şey bu teklifi yapmasına engel olabilirdi.

Ecel.

Ondan gayrısı yalandı.

Anneannesine özel ayrılmış odaya girdiğinde, Semra ve Nevra da odadaydı.

“Nevra! Hoş geldin, bir tanem.”

Sımsıkı sarıldılar birbirlerine.

“Hoş bulduk, Melek abla. Prenseslere benzemişsin. Bak! Tarzım olmadığı hâlde ne dedim duydun mu?”

Öyle sevimliydiki.

“Duydum ve teşekkür ederim. Bizi yalnız bırakmadığınız için de teşekkür ederim. Semra. Sen de hoş geldin,” dedi ve sarıldı iki kuzen.

“Hoş bulduk, Melek. Çok güzel görünüyorsun.” O eski kıskanç ve kibirli Semra yoktu. Samimiyetle Melek’e iltifat eden, gözlerinin içiyle birlikte yüzü de gülen pırıl pırıl bir genç kız vardı artık.

“Sen de çok güzel görünüyorsun. Provasını yaptığımız gibi, siz dedemizin iki yanında durun. Ben ve Ayşe’m anneannemin peşinde olacağız. İki kültür bir araya gelince, bakalım ortaya ne çıkacak,” dediğinde heyecanları gülümseme olarak yansıyordu kadınların.

Kapıyı tıklayan Mete, “Hazır mısınız? Nikâh memuru geldi,” dediğinde Melek anneannesinin iki yanağından öptü.

“Hep mutlu olmanızı diliyorum, Rabb’imden.” Isabella’nın elini elinin içine alıp kapıyı açtı. Bir prens edasıyla bekleyen Mete’nin ellerine teslim etti ilk bahar gelinini.

Semra ve Nevra önden koşarak dedelerinin yanına giderken, Mete ve anneannesi kibar adımlarla ilerliyorlardı.

Ayşe ve Melek yerlerini aldığında arka bahçeye çıkmaya hazırdılar. Bahçedeki alana geçene kadar masalsı bir dünyanın içine adım atıyorlardı. Sarmaşık güllerinin çevrelediği geniş çardakta yerde serili olan kırmızı halı üç kadının da, “Çok güzel,” diyerek övgülerini sunmalarına neden oldu.

Çardağın sonunda çember şeklinde bir alana girdiklerinde tamamı çiçeklerle döşenmiş, en güzel masalın, en akılda kalan sahnesi alınmış, nikâhın kıyılacağı alana hediye edilmiş gibiydi. Daire şeklinde bir alan, bembeyaz işlemeli demir çitleriyle baştan aşağı pembe karanfil ve beyaz kasımpatılarla süslenmişti. Enfes bir çiçek kokusu hâkimdi bu geniş alana. Masalar bile beyaz ve pembe saten masa örtüleriyle süslenmişti. Masaların üzerindeki aynı renk çiçekler ‘bizlerde masalın bir parçasıyız’ diyerek bu ânâ şahitlik ediyorlardı sanki.

“Ayşe’m. Burası harika olmuş,” diye fısıldadı, Melek kendi düğün hayalini hayranlıkla seyrederken.

“Sus kuzu, sus! Ağlayacağım şimdi.” Etrafı inceliyordu Ayşe de aynen Melek gibi. Aynı hayranlıkla. Sol tarafta bir yeri başıyla işaret ettiğinde, “Baksana amcan da gelmiş” dedi Melek’e.

“Sözünü tuttu, amcam.” Yanında Ada’nın olmasını beklerken amcasını yalnız görmek derin bir nefes aldırıyordu huzuru hissederken. Her ne kadar Ada’ya minnettar olması gerektiğini bilse de etrafında olmayışı rahatlatıyordu Melek’i.

Adımlarına “Love Story”nin efsane melodisi eşlik ederken, Esat ve Isabella vuslata erişmek üzereydi. Mete, Isabella’nın eline bir öpücük kondurdu, Esat’ın ellerine teslim etti gelininin ellerini.

Melek, karşısındaki çifti hayranlıkla izliyordu şahit sandalyesine oturduğunda. Mete de tam yanına oturdu ve anında masanın altında eline uzandı. “Meleğim. Neden bu kadar heyecanlısın?”

Elleri buz kestiği için açığa çıkmıştı heyecanı. Heyecandan kusmadığına şükrederken ellerinin soğukluğu umrunda değildi, Melek’in. Hayal meyal farkındaydı nikâh memurunun sorularını çifte sorduğunun. Anneanne ve dedesinin dudaklarından; “Daima Evet!” kelamının döküldüğünün. Pembe bir bulut arkasından izliyor, dinliyordu.

Esat’ın en yakın arkadaşlarından Kasım ve doktor Mustafa şahitlik yaparken damada, Melek ve Mete Isabella’nın şahitliğini yapıyorlardı, masanın altında birbirine kenetli elleriyle. Sol eli Isabella’ya kenetliydi, sağ eli Mete’ye.

Yıllarca soğuk bir anneannesi olduğunu düşünüp sevilmeyişine üzülmüş, Seher’in, torunları arasında yaptığı ayrımı kalbinde en derinlere gömmüştü Melek. Şimdi elinin şefkatini parmak aralarına kadar hissettiği Isabella’ya, en mutlu ânında şahitlik ederken acılarının silineceğini bilmek, yaşadığı eski kül kaplı hatıraları ilkbaharın taptaze şifa kaynağı yağmuruyla yıkıyordu.

“Siz Melek Yakut. Şahitlik ediyor musunuz?” diyerek sorulan soruyla varlık gösterme sırası Melek’e geldiğinde, “Tüm kalbimle,” diye fısıldadı, Melek ve, “Ediyorum,” dedi büyük bir coşkuyla.

“Siz Mete Ardahan. Şahitlik ediyor musunuz?”

“Tereddütsüz hem de memur bey. Ediyorum,” diye içten bir şahitlik döküldü Mete’nin dudaklarından. O öpülesi dudaklara bakakaldığı, hayranı olduğu, tenine dokunduğunda çok şükür dediği dudaklar şahitliğini dökerken, Melek seyre dalmıştı aşkının dudaklarını.

Ceyhun Maraz’ın kamerasının hiç durmadan fotoğrafladığını görmek, Melek’te inanılmaz bir heyecana neden oluyordu. Unutulmaz günü, unutulmaz yapan dünyaca ünlü bir fotoğraf sanatçısı.

Bu muhteşem günü hediye eden adamı bir ömür seyretmek isterken, klasik laflarını söylüyordu memur diğer şahitlerin son sözlerinin ardından.

Mete, “Beni seyrediyorsunuz, hanımefendi!” dedi, bakışlarını Melek’e çevirdi.

“Ömrümün sonuna kadar seyretmek istediğimsin, Mete’m.”

Mete’nin heyecanı gözlerinden taşarken nikâh memuru, “Ben de sizi karı koca ilan ediyorum!” dedi.

“Âmin,” diye fısıldarken Mete, Melek’in eli elinde olduğu hâlde ayağa kalktı. Melek “Karı koca ilanı”mı yoksa; “Ömrümün sonuna kadar bakmak istediğimsin,” cümlesine miydi bu; “Âmin..” anlayamadı.

“Dede. Gelini öpebilirsin,” dedi Melek ve Esat, “Benim artık, değil mi?” diyerek, olacağına hiç inanmadığı bir mucizeye bakar gibi sevdiği kadına bakarken, Isabella’nın alnına aşk dolu bir öpücük kondurdu.

Alkışlar devam ediyordu Melek anneanne ve dedesinin yanına ilerlediğinde. “Sizi ilk tebrik eden olmak istiyorum.” Önce anneannesine sarıldı, ardından dedesine. “Çok şükür, sizi böyle görmek nasip oldu.” Hissettiklerini dile getirmekten aciz kalbi bu cümleyi zoraki dökebiliyordu.

“Çok şükür, meleğim. İnşAllah biz de yakında sizi göreceğiz, değil mi Mete?”

‘Ah dede!’

“Kaçarı yok, Esat abi,” derken bakışları şefkatle dolaşıyordu Melek’in gözlerinde, dudaklarında ve saçlarında.

Dedesinin, tanıdığı tanımadığı her arkadaşı gelip tebriklerini sunuyordu altmışlık damada.

Asıl sürpriz anneannesine yapılmıştı. Gleene, sakin adımlarla yanlarına yaklaşıp, “Ve benim hanımım mutluluğu buldu,” dediği an, anneannesi varlığını fark etti yalnız yıllarının unutulmaz arkadaşını.

“Gleene! Hoş geldin. Ah Tanrım! O kadar konuştuk, geleceğinden hiç bahsetmedin,” dedi sımsıkı sarıldı karşısındaki kadına. İki eski arkadaş gibiydi Isabella’daki samimiyet. Yanında çalışan birine sarılıyormuş gibi değildi. Ne sınıf farkı umrundaydı, ne de sosyal statü.

“Bay Eroğlu, sana sürpriz yapmak istiyordu.” Başını Isabella’ya yaklaştırıp, sesini incelttiğin de, “Ve benim gelişime olan sevincini görmek, çok başarılı olduğunu gösteriyor,” dedi o ağır aksanıyla.

“Torunun hasta sanıyordum.” Isabella gülen gözleriyle konuşurken, çektikleri onca sıkıntı, mutsuz yıllar… çok gerilerde kalmış gibiydi.

“Hasta. Onun için fazla kalamayacağım. Bay Ardahan benimle çok ilgilendi. Birazdan havaalanına götürecekler. Senin mutlu olduğunu gözlerimle gördüm. Artık ölürsem de huzurla öleceğim,” dedi ve hanımım dediği kadına tekrar sarıldı.

“Çok sevindim seni gördüğüme. Yine gel.” Isabella sımsıkı tutarken Gleene’in elini, ayrılmak istemediği her hâlinden belliydi.

“Geleceğim. Belki balayınızdan sonra siz de gelirsiniz…” Melek’in ellerini ellerinin içine aldı vedalaşırken. “Büyükanneni çok mutlu ettin. Sana teşekkür ediyorum.”

“Gleene. Geldiğin için de ben teşekkür ederim.” Melek, anneannesinin en yakın gördüğü arkadaşına sarıldı. Hem hoş geldin hem de bir vedaydı bu sarılma.

Kasım, Mustafa, Adnan, Necati ve daha niceleri. Dedesinin üniversite arkadaşları tam kadro gelmişlerdi. Hepsi tek tek tebrik ediyordu, gelin ve damadı.

Tebrik faslından sonra ilk dans için orkestra, Sinan’ın yönlendirmesiyle başladı tatlı bir dans müziğiyle. Melek, misafirleriyle ilgileniyor ve her şeyin anneanne ve dedesi için mükemmel olmasını istiyordu. Bir de yapacağı teklifin vakti yaklaştıkça heyecandan midesinin isyanını bastırmaya çalışıyordu.

Melek, misafirlerin masasına uğrayıp ayaküstü kısa sohbetler ediyordu. Her şey mükemmeldi. İçecekler, yemekler, ikram. Büyük bir titizlikle hazırlanmıştı hepsi. Kına gecesi kadrosu, Adanalı misafirlerle dolmuştu düğün gününde. Şahika, Şule ya da okuldan kızlar yoktu ama dedesinin çocukluk arkadaşları vardı. Ömer ya da Cihan yoktu, İngiltere’ye giden ODTÜ öğrencileri tam kadroydu.

Ve sıra en sevdiğine geldiğinde, “Hoş geldin, Kerem’im,” dedi en içten gelen samimiyetle. Babasına sarılamayışına derman gibiydi amcasının kollarına sığınmak.

“Hoş bulduk, prensesim. Çok güzel görünüyorsun.”

“Sana layık bir yeğen olmuş olurum herhâlde o zaman. Akıllara zarar bir yakışıklılığınız var, beyefendi,” derken bir öpücük verdi amcasının yanağına.

“Nasılsın, prensesim?”

Sesindeki ilgi kalbine akıyordu ısıtan bir etkiyle. Şefkat ve sevgiyi en duru hâliyle hissediyordu. “Çok iyiyim. Sen nasılsın?”

“Sen iyiysen ben iyiyim, meleğim.” Kerem, Melek’in kulağına yaklaşıp, “Sizin düğün ne zaman?” dedi ve tekrar dikleştirdi sırtını. Melek’in kızaran yanaklarına mukabil içten bir tebessüm vardı Kerem’in dudaklarında.

“Bugün bir tarih koyacağız, amca. Çok heyecanlıyım.” Amcasına anlatmakla üzerindeki heyecanın bir parçası sükûnet bulmuş gibiydi.

“Hâyırlısı olsun, meleğim.”

“Âmin, Kerem’im. Darısı artık senin başına diyorum.”

Melek’in söylediklerine, gamzesini ortaya çıkaran bir gülümsemeden başka hareket göstermiyordu Kerem. “Hadi sen misafirlerinle ilgilen. Ben buralardayım.”

“Yaşlanmadan evlenmelisin, amca! Otuz beş yaşında saçına ak düşmüş bir adam oldun. O kır saçlarının nedeni, her akşam yalnız yediğin akşam yemekleri olabilir, benden söylemesi.”

Arkada bir yere bakarken, “Bekleyenlerin var meleğim,” dediğinde, yüzünde tatlı bir tebessüm vardı Kerem’in. Dönüp baktığında, Dekan Enver Soysal’ın ayakta, beklediğini gördü.

“Pekâlâ, yakışıklım. Şimdi gidiyorum ama bu konu kapanmadı!”

Ardında amcasının, “Ne zaman isterseniz, küçük hanım,” dediğini duyduğunda, dudağında nazlı bir tebessüm salınıyordu.

“Hoş geldiniz, hocam.”

“Hoş bulduk, kızım. Demek yakında senin düğününe geleceğiz, öyle mi?”

“Öyle olacak İnşAllah, hocam.” Tereddütsüz döküldü bu cümleler, Melek’in dudaklarından.

“Kızım. Bu kararınla umarım pişman olmazsın.”

“Hocam. Sizin hakkınızı ödeyemem. Hayal kırıklığı yaşattığım için gerçekten çok üzgünüm ama… Tek istediğim Mete Ardahan ile evlenmek ve anne olmak.”

Birkaç gün önce Enver ile bir öğle yemeği yemişler, yemek boyunca hocasının; iyi düşünmek ve; geleceğini çöpe atmamak, konulu brifingini saygıyla dinlemişti, Melek.

“Umarım çok mutlu olursun, kızım.” Yüzünde herkese karşı takındığı kibirli duruş değil de gerçek anlamda samimi bir ifade vardı.

“Bunu ben de çok isterim.” İçtenlikle gülerken, Melek ardında, “Neyi çok istersin, meleğim?” diyen Mete’nin sesini duydu.

Mete’nin elleri belini sardığında içine yayılan huzuru, eğitimin hangi safhasında hissedebilecekti? Bu huzuru hissedebileceği dünyada başka bir yer yoktu. Huzur, Mete idi.

Yalnızca, Mete.

“Dans etmeyi,” derken belini saran ellerin üzerine yerleştirdi ellerini.

“Nasılsınız, Enver Bey?” Elini uzattığında, belinin üzerindeki sıcaklığı, yerini boşluğa bıraktı.

“İyiyim, Mete Bey. Çok teşekkür ederim. Siz nasılsınız?”

“Çok iyi… İzninizle öğrencinizi kaçırmaya geldim.”

Dekan, “Öğrencimin pırıl pırıl parlayan gözlerine bakınca bu kaçırılma değil de ancak gönüllü bir eşlik olabilir diye düşünüyorum,” dedi bir profesöre yakışacak engin bir ifade ve samimi bir tebessümle.

“Görüşürüz, hocam.”

“Görüşürüz, kızım.”

Mete de kısa bir baş selamıyla adama veda ettiğinde, Melek’in ellerini ellerinin içine alıp lâtif dokunuşlarla o büyülü dudaklarıyla öpücükler kondurdu. Sahneye bir göz kırptığında Mete, farklı bir müzik başladı.

Ve Ayşe’nin, “Şu hercai hayata bir kere geldik..” diyen o enfes sesini duydu. Sinan, gitarıyla peşi sıra takip ederken Melek’in titreyen yalnızca, elleri ya da bedeni değildi. Kalbiydi. Âşık kalbi. Ruhuydu. Mete’ye meftun… Mete’ye kilitli.

“Mete’m?”

“Şi… dinle!” Eli Melek’in beline yerleşip, bedenini kendi bedenine yaklaştırdı.

“Yedik, içtik, doyduk, kalktık, hesabı birlikte verdik
Sinsi hayat ihtirası, bana hiç uğramadı
Dünya malı zenginin olsun, sen benim kadınım

Seni hastalığımda sağlığımda da yanımda görmeliyim
Güneşin doğduğunu da battığını da senle izlemeliyim
Yanabilir saltanatlar, olsun yeniden yaparız
Biz de bu sevda sürdükçe, ölsek de yan yanayız”

Öyle bir andıki. Öyle özel, öyle etkili. Evliliğe inanmayan birini bile diz çöktürebilir, karşısında duran sevdiği kişiye evlenme teklifi yaptırabilirdi. Anneanne ve dedesinin düğününde, bir düğüne yakışacak en güzel şarkı Ayşe’nin dudaklarından dökülüyordu ve Melek, en çok gözlerine sımsıcak bir aşkla bakan bal rengi gözlerde görüyordu ne kadar özel olduğunu.

“Çok güzel.”

“Öyledir.”

“Mete’m!”

“Efendim, meleğim?”

“Dans bittikten sonra, biraz yürüyelim mi?”

“İstersen şimdi de yürüyebiliriz,” diyen Mete’nin tavrında, aynen sabah Ayşe de olan aceleden vardı.

“Ayşe bir şey mi söyledi sana?”

Çatılan kaşları gülen dudaklarına zıt bir duruş sergiliyordu, Melek’in.

“Kaşlarını çattığında burnun kırışıyor ya, bitiyorum ben ona,” dedi, eğilip kızın burnuna bir öpücük kondurdu. “Hadi! Yeter bu kadar dans!” Elini elinin içine aldığında, Melek’in bir şey söylemesine fırsat vermeden düğün alanından uzaklaşıyorlardı.

Melek, gülüşlerinin arasında, “Mete! Ayıp oluyor misafirlere,” demeye çalışıyordu ama Mete sahneye bir selam çaktığında artık misafir telaşı arka planda kalmıştı, Melek için. “Sizi esefle kınıyorum, Mete Bey! Sürprizimi bozdunuz!”

“Bozmadık hiçbir şeyi, merak etme. Sadece kızın gözleri gülüyordu. Ayşe bu kadar mutluyken sebebi sen oluyorsun.”

Bu arada, arka bahçede düğünün yapıldığı platformun sağ çaprazında kalan çardağa varmışlardı.

“Burası çok güzel. Hayalimdeki düğündeyim. Gelini ben değilim düğünün ama her şey harika,” dedi gördüğü güzelliği içine çekti. Asırlık çınar ağaçları, göletin üzerine doğru uzamış söğüt ağaçları, çardağı bir meftun gibi sarmış mor salkım.

“Beğenmene çok sevindim. Oturmak ister misin?”

“Bilmiyorum,” dedi derin bir nefes almaya çabaladı, Melek. “Oturmalıyım, sanırım.” Mete’nin yüzündeki tatlı tebessümde derman bırakmıyordu bedeninde. Vücuduna oturmuş smokini, bembeyaz gömleği, simsiyah papyonuyla ve alnından geriye taradığı dalgalı saçlarıyla yine ölümlü akıllara zarar bir görüntüsü vardı âşığı olduğu adamın. Dirseklerini dizlerine yerleştirdiğinde, karşısındaki kızı, başını hafif yana yatırmış olduğu hâlde izliyordu.

“Ben… Yüksek lisans yapmayacağım.”

İyi bir başlangıç sayılabilirdi.

“Hmm… Güzel.”

Neden diye sormalıydı. Ama sormadı. Sanki eksikmiş gibi bir de gürültücü bir helikopter sesi yaklaşıyordu.

“Neden sorman işimi kolaylaştırırdı!”

Mete, içtenlikle gülümsüyordu. “Oyundaki repliklerimi önceden vermeliydiniz.”

Birazdan üstlerinden uçardı helikopter.

Aksi!

“Hazır cevap! Ben… Yüksek lisans yapmak istemiyorum. İstediğim tek şey. Ömrümün sonuna kadar senin yanında olmak. Senin çocuklarına anne olmak ve…” Helikopterin sesine başka bir tane daha eşlik ederken bağırmak zorunda kalınca, sözlerine bir ara verme ihtiyacı hissetti, Melek.

Mete, yerinden kalkıp Melek’i kollarına aldı. “Ve..”

“Çok gürültülü,” derken gülümsüyordu Melek.

“Olsun! Gidecek nasılsa. Söyle sen!”

Bir gülümseme eşliğinde açılan dudaklardan, “Benimle..” kelimesi dökülürken aynı anda, sanki o kelimenin bir dudaktan dökülmesini bekliyormuş, o kelime o silahı ateşleyen emirmiş gibi başladı silah sesleri.

Bu kadar seri atışlar, basit bir tabancadan ya da tek bir tabancadan çıkamayacak kadar hızlıydı.

“Mete!”

“Burada bekle!” diyerek içeri giren Mete’yi beklemek umrunda değildi, Melek’in. Koşarak ilerledi çardakta. Dirseğini acıtan eli umursamadan ilerlemeye devam edecekken yere çivilenmişti o toz pembe elbisesiyle.

Mete elindeki tabancanın sürgüsünü çekerken, “Burada bekle! Melek! Burada bekle!” diye tekrar ediyor, Melek sadece başını sallayabiliyordu. Kâbuslarından birinin içinde miydi? Kıpırdayamadığı… Nefes alamadığı…

Etrafında korkunç olaylar gerçekleşirken Melek’in tek yapabildiği, “Allah’ım! Lütfen kötü bir şey olmasın!” diye dua etmekti.

Mete, Melek’in güvende olduğunu hissettiği an kalktı ve helikopterden ateş eden adamı hedef aldı. Herkes çığlık çığlığa bağırıyor, iki helikopter düğünün gerçekleştiği alanı tarıyordu.

*

Hedef aldığı adamı başından tek kurşunla vurduğu hâlde silah seslerini susturamamıştı ne yazık ki. Cevat ve Öykü ikinci adamı devirdiğinde, Öykü ciddi bir yara almış gibiydi. “Meleğim. Sakın buradan ayrılma!”

“Mete!”

Mete, Melek’in dudaklarından hayat öpücüğünü alıp, “Ne görürsen gör, sakın buradan ayrılma!” dedi ve menzilini genişletmeye çalıştı.

“Kerem!”

“Mete! Yaklaşmayın!” Kerem, bir masayı kendine siper almış elindeki uzun namlulu silahla tepesinden uçan helikopterdeki adamı tek atışta başından vurduğunda, her taraf kan revan içindeydi ama ne Esat’ı görebiliyordu ne de Isabella’yı.

“Bella’m!” diye haykıran Esat’ı duyduğu an kucağında Isabella’nın kanlı bedenini tutan adamın kafası, tek kurşuna layık görüldü. Cansız bedeni Isabella’nın üzerine yığılırken tek dileği Melek’in bu anı görmemiş olmasıydı.

“Mete! Eğil!” diyen Fuat’ın hakladığı adama bakmadı bile Mete.

“Esat abi!” dedi koşarken, ateş eden adiyi yere indirdi.

Ne işe yaradı?

Hiçbir işe yaramadı. Esat, sevdiği kadının cansız bedeni kollarındayken tek kurşunla hayatını verdi. O, sevdiği kadının nefes almadığı bir dünyada nefes alma yükünden kurtuldu.

Bir helikopter aldığı ağır hasarla uzaklaşırken, diğerinin uçuşuna aldırmadan ilerliyordu, Mete. Sağ kürek kemiğinde hissettiği ateş umrunda değildi arkasından duyduğu ses nefesini keserken.

“Mete’m!” çığlığını duyduğu an baktı Melek’e. Baktığı an bir kurşunda sol omuzunu deldi geçti. Kurşunun girişini de hissetti, çıkışını da. Melek’in Mete’nin sözüne itaati Mete vurulana kadardı.

“Meleğim!” Aralarında birkaç adım mesafe vardı. “Yere yat!” diyene kadar Melek bir adım mesafede karşısındaydı. Sırtına isabet eden kurşunla kollarına düştüğünde gözü yaşlı, Melek arkalarında bir yerde, bir kadının, “MELEK!” diyerek attığı çığlığı duyuyordu. Ne, kim olduğunu anlayabildi, ne de umursadı.

Yarası mıydı gücünü bitiren, yoksa Melek’in tenine değen kurşun muydu, bilemiyordu Mete… Melek kollarında olduğu hâlde sırtüstü düşerken, sırtına saplanan kurşun tekrar tekrar batıp çıkıyormuş gibi canını yakıyordu, Mete’nin.

Umrunda mıydı?

Değildi!

Tek umrunda olan bedeninin üzerine, hareketsizce yatan Melek’ti…

Candan Öte ~ 36 | Teklif” için 3 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir