Candan Öte ~ 35 | Elbise

Sabahın ilk ışıkları pencereden süzüldü, Melek’in tertemiz cildinde parıldadı. Gece söylediği sözlere eriyen kalbi, gözlerine uykuyu haram kıldı. Belki on, belki beş dakika gözlerini kapamak uyku ihtiyacını sildi gözlerinden. O yanındayken uyuyamamak yormak yerine enerji veriyordu Mete’ye. Yavaş hareketlerle kalktı sevdiği kadının yanından, telefonu eline alarak çıktı odadan.

Mutfağa girip kapısını kapağında, Cevat’tan temiz kıyafet ve ayakkabı istedi. “Geldiğinde beni ara, zile basma.” Karşısındaki adama bunu söylemesi yanlıştı ancak söz konusu Melek’in rahatı olunca mantık gidiyordu Mete’den.

“Tabii, Mete Bey.”

Yarım saat dolmadan Cevat kapıdaydı elindeki takım elbise ve ayakkabı kutusuyla. “Sağ ol, Cevat.” Başını eğdi, hiçbir söz söylemeden gitmeye niyetlendi tâ ki Mete hiç gönlü olmasa da söylemek zorunda olduğu mesele için durdurana kadar. “Cevat. Şu takip işini gizli mi yapsak? İsyan geldi.”

“Siz nasıl uygun görürseniz.”

“Nefes alsın hanımefendi.” Mete fısıldasa da, Cevat’ın algısı bu fısıltıyı duyacak kadar açık, ahlakı ise duymazdan gelecek kadar yüksekti.

“Başka bir emriniz var mı?”

“Yok, sağ ol.” Kapıyı kapadı. Geceden beri boğazında asılı duran kıravatı çözerken adımları Melek’in odasına izin istemeden ilerledi. Yatılabilecek en bet pozisyonda yatarken yüzündeki o bebeksi güzelliğe bakmaya doyamadı fâni gözleri. Kırış buruş gömleğini, pantolonluktan çıkmış kumaş parçasını üzerinden attığında, banyo yapmak yerine oturup Melek’i seyretmek istiyordu, Mete.

Banyo yaptığında, beline sardığı havluyla tekrar Melek’in odasına geçti. Güzel bir kahvaltı hazırlayabilirdi. Giyinmeye gerek görmeden mutfağa geçtiğinde, Cevat’a alınacakları bildirip, başladı hazırlığa. Kızaran patateslerin kokusuna pişen sucuk da eklenince, Melek’in uyanmaması imkânsızdı. Uyandığını banyodaki seslerden anlayan Mete’nin yüzüne bir tebessüm yayıldı.

“Uyanamadım sanırım. İlahî bir varlığın mutfağımızı kutsadığını görüyorum,” deyip, Mete’nin çıplak sırtında parmaklarını gezdirmeye başladı. Etkisini vücudunun her yerine titreme olarak yayan bu küçük dokunuşlar nefesini keserken, “Uyanabilmene sevindim, tatlım. Pek mümkün görünmüyordu,” diyerek dalga geçmeye çalıştı.

“İlk kez böyle huzurlu bir uyku uyudum sanırım. Hiç kâbus görmedim.”

“Her gece kâbus mu görüyorsun?”

Endişesi sesine ve bakışına yansıdı, Mete’nin.

“Genellikle. Rüya görmediğim geceler sıkılıyorum… Çok alıştım kâbuslara. Tek değilim ama.” Dudaklarında tatlı bir tebessüm salındı. Gülümsemesi böyle içten olduğu zaman bir kişiden bahsediyordu; “Ayşe’m de benim gibi.”

Ayşe’sinden.

“Bir psikoloğa görünmeyi hiç düşündünüz mü?”

“Hayır. Biz buna alışarak yaşamayı tercih ettik. Ah şuna bak!” Kızarmış patatesin sıcak olmasını umursamadan aldı ve ağzına attı. “Ah… Çok sıcak!”

Gülümseyişini sakladı, “Arsızsın kızım sen!” derken.

Ağzını yuttu, Mete’yi yine mecnuna çevirdi. “Arsız bir kadının yanında böyle dolaşman senin için akıllıca değil, yavrum.” Bu söze gülüp geçebilirdi ama o incecik parmaklar yanağından bir makas alırken tek yapabildiği o parmakları tutup tek tek öpmekti.

Melek’in koyulaşan gözlerinde kendi aç bakışlarının yansımasını görebiliyordu.

Parmakları, Mete’nin hassas teninde keyfince yol alırken göğüs uçlarında durakladı. “Sen bana dokunduğunda ben çıldırıyorum ya, sende de aynı etki oluyor mu?”

‘Ah..! Bilemezsin!’

“Yani ben böyle emersem…” dedikten sonra tenine değen dudaklarıyla Mete yapabileceği tek şeyi yaptı. Sucuğun altını kapadı, patatesin üzerini örttü. Melek’in bedenini kucağına aldığında, “Hissettiğimi anlatacak kelam yok güzelim! Gösterebilirim ancak!” dedi, olabilecek en hırıltılı ses tonuyla.

“Ama ben başka bir şey daha yapacaktım.”

“Yaparsın! Sus şimdi!”

“Daha nazik olabilirsiniz meşem…”

“Tarzım değil!” Melek kucağında olduğu hâlde yatağın kenarına oturdu. Giydiği atletin kenarlarından tutup çıkardığında, aşağılık bir cisimmiş gibi odanın dışına attı. “Var mı yok mu belli değil! Bir daha giyme şunu! Giyeceksen de sakın balkona çıkma!”

“Hâlâ mı bu atlet meselesi?” Saçlarının arasında hayranı olduğu parmaklar dolaşırken, söylemek istediklerinin bir ehemmiyeti kalmadı.

“Şimdi sana neler yapsam?” derken Melek’in vücudundaki en hassas yerlere ateşten dokunuşlar bırakıyordu Mete.

*

“Bacaklarım titriyor.”

Ağlamaklıydı, Melek’in ses tonu.

“Açsındır. Yemek yediğin zaman geçer. Git yıkan!”

Banyodan çıkıp yanına geldiğinde, saçını kuruladığı havlunun altından Melek’e kabalığının yanında enfes vücudunu da sunuyordu. Banyo havlusu kalçalarının üzerine tutunmaya çalışırken, o görüntüyle Melek’in aklını başından alırken birkaç cümlesiyle de anında geri getirebiliyordu.

“Rica kelimelerini öğrenememenizin nedenini artık zekânıza vereceğim, Mete Bey! Kardeşim; yapar mısın, demek, bunu öğrenmek ne kadar zor olabilir? Öğren artık nezaket kaidelerini! Yemek yediğim zaman da geçmeyecek! Yıkanmayacağım da! Sen rica edeceksin so…”

“Melek! Git yıkan! Yoksa sana öyle şeyler yaparım ki yarına kadar değil ayağa kalkmak, oturamazsın bile!”

İlk önce ne diyeceğini bilemedi. Ardından banyoya doğru ilerlerken odanın dışına fırlatılmış atlet ayağına takıldığında çıktı hayret etkisinden. “Bu atletle balkona hiç çıkmamıştım ama şimdi sabah akşam o şort altımda, bu atlet üstümde olduğu hâlde çıkacağım. Anladın mı? Sabah akş… Ay! Ah..!”

Ne ara adamın omuzundaki yerini alıp, çıplak kalçasına tokat yemişti?

An kadar kısa bir süreydi.

“Senin o çok konuşan diline ben! Tövbe tövbe! Ne yapacakmış hanımefendi? Atletti balkondu!” Melek’i küvete bırakıp açtı suyu üzerine. “Pis cenabet! Günahlar zihnini bulandırdı senin! Al abdestini de beynin çalışsın! Kızım, o atleti de o avuç kadar şortu da unut!” Şampuanın kapağını açıp, israfı düşünmeksizin saçlarına dökerken Mete, kurtulmak için çırpınıyordu Melek.

“Çek ellerini kendim yıkanabilirim! Bir de benim çok konuşan değil mi? Çekil! Beynim kulağımdan akacak şimdi. Sen o atlet ve şorta dokunursan… Çıplak çıkarım balkona!”

“Yaparsın, deli sarı! Allah korkusu mu var sende? Allah korkusu olsa bana bu eziyeti etmezsin!”

Dedi, banyonun kapısını çarpıp gitti.

“Hepsi şakaydı” diyemedi. Alelacele yıkanıp, abdest alıp çıkarken Mete’nin gitmiş ya da gidiyor olacağından emindi.

Banyonun kapısını açtığında mutfaktan gelen seseyse hazır değildi.

Blender miydi o?

Odasına geçip normal boyutlarda bir şort, kısa kollu bir tişört giydi. Saçındaki havluyla mutfağa giderken Mete’nin nasıl olupta hâlâ gitmediğini düşünüyordu.

“Gitmedin!”

“Gideyim mi?”

“Gitme, Mete. Asla gitme.” İki adımlık mesafeyi koşarak aştı, Melek, Mete’nin boynuna sarılmak için.

“Çilekli süt hazırladım sana, geç kahvaltı yapalım.”

Pırıl pırıl gömleği, vücuduna özel dikilmiş kumaş pantolonuyla, o büyük patron kimliği üzerinde etiket olmuşken, Melek’e sofra kurmuştu. Melek’in yerine oturdu, Mete hazırladığı sütü büyük bir bardakla önüne sundu.

“Teşekkür ederim.” Yine bir mesafe girmesini istemiyordu aralarına. Mete, çayını doldurup karşısına oturduğu hâlde hiçbir söz çıkmıyordu dudaklarından. Onun sessizliğine mukabil Melek, “Bana söylediklerinde ciddi misin?” dedi birden bire.

“Evet.”

“Allah’tan korkuyorum, Mete.”

“Hmm. Bak sen. Peki neden benimle evlilik dışı cinsel ilişki yaşıyorsun?”

Cinsel kelimesine yaptığı vurgu, Melek’e gözlerini kapattırdı.

“Ve bunu söyleyen; hayatı boyunca eşinden başka kimseyle cinsel ilişki yaşamamış, tertemiz bir adam.” İşe yaramış mıydı, emin değildi ama sesine olabilecek en yüksek düzeyde alaycılığı katmaya çalıştı, Melek.

“O eskidendi. Şimdi bana senden gayrısı haram. Ben eski diyebiliyorum, değil mi? Onlar geçmişimdi diyebiliyorum… Peki sen benim için ne diyorsun? Senin için hayatının neresindeyim ben? Bir dönemi bekliyorsun sanırım? Hı..? Senin için eskin olmamı falan? Söylesene! Ben senin neyinim?” Ses tonundaki eğlenen ifadeye zıt bir hüzün vardı, Mete’nin gözlerinde.

“Sen benim beklediğimsin. Umudumsun. Yolunu gözlediğimsin. Aldığım nefese şükürler olsun diyebilme sebebimsin… On yedi yaşındaki kız çocuğunun gördüğü fotoğrafa âşık olup, yirmi üç mayısta onu karşısında görmeyi nasip eden Allah’ın hediyesisin.”

Gözlerindeki kuruluk, diken gibi battı acısıyla. Önce gözlerini ovuşturdu, ardından dirseklerini masaya yaslayıp, başını elleri arasına aldı. “Sözlerin şifa oldu…” dediğinde Mete, eli şefkatli dokunuşlarını cömertçe bağışladı, sırtına.

“Üzme artık, Mete.”

“Yüzünüme bak önce,” dedi parmakları çenesini latif bir dokunuşla kavradı. Bakışları gözlerine kavuştuğunda Melek tekrar etti, “Üzme! Gitme!”

“Beni sensiz bırakıp gidebilir miyim? Sensiz ben… Hadi kahvaltını yap. Aç bakayım ağzını,” dedi eline aldığı çatala kızarmış patates alıp Melek’in ağzına uzattı.

“Neden bu kadar kızdın korunmama? Neden hiçbir şey söylemeden çekip gittin? Nasıl o kadar kızabildin? Beni neden bırakıp gittin?”

Mete’nin, ağzını boş bırakmasını fırsat bilip yaşadığı o korkunç gecenin hesabını sormaya başladı.

“Konuşmak istemiyorum!”

Kesin ve net bir ifade kullanırsa Melek’in vazgeçeceğini sanıyordu belli ki. “Neden, Mete? Ben korunmasam sen korunuyorsun. Hatam ne?”

“Gerçekten benim alacağım zevki düşündüğün için mi korunma gereği duydun?”

“Evet… Bana söylediklerinden sonra senin için bir şeyler yapmak istedim. Ve sen mahvettin!”

“Ben mi mahvettim? Kızım sen belli ki geleceğinde olmayan benden ve çocuklarımızdan korumuşsun kendini! Hadi Melek! İtiraf et. Korktun değil mi? Seni hamile bırakmamdan. Benden çocuğun olursa evlenmek zorunda kalacağından! Korkma! Ben sözümün arkasındayım. Bana evlilik teklifiyle geleceksin, ben de kabul edeceğim. O ânâ kadar rahatına bak. Sanma seni bırakırım. Ya da senin beni bırakmana izin veririm. Ama benimle rızan olmadan evlenmen için de sana tuzaklar hazırlamam. Endişelenme!”

Melek, Mete’nin yüzüne baktı, baktı, baktı ve tutamadığı kahkahalarıyla sarsılan bedenini kollarıyla sardı.

O güldükçe Mete’nin kızgın ifadesinde yumuşama oldu.

“Ah imtihan!”

“Sen… beni çok seviyorsun. Kaybetme korkun var ve böyle bir senaryo yazdın kafanda, değil mi? Vay anasını! Hem de ne senaryo! Bana imtihan diyorsun ya… Asıl sensin o imtihan! Mübarek. Beni perişan edip gideceğine, konuşsaydık ya! Sadece seni düşünerek yaptığım bir şey için, sadece senden görebileceğim bir muameleyle tükettin beni, Allah’ın cezası!”

Neredeyse tek nefeste sayıp döktü kalbini bunaltan sıkıntıları.

“Süt iç, motorun soğusun! Ne çene var sende…”

Melek, yüzünde oluşan gülümsemeyle uzandı sürahi boyutlarındaki bardağa ve bir yudum aldı. Sonra birden, “Gelecek hafta anneannem ve dedem evleniyor,” dedi.

Mete’nin dudaklarına yayılan çapkın tebessüm, kadife yumuşaklığındaki ses tonu Melek’in söylediklerinin hoşuna gittiğine bir işaretti.  “Ve sen de bana evlenme teklif ediyorsun, onlarla beraber aradan çıkalım diye. Anlıyorum, tatlım. Sorun değil. Bana uyar,” dedi çayına uzanıp bir yudum aldı.

Melek’in gülüşü insiyakiydi. “Aşk olsun. Hem evlenmek istemediğim için beni perişan et, hem de düğünümüzü beleşe getirmeye çalış! Hiç yakıştıramadım sizin gibi cömert bir adama.”

Mete’nin içtiği çay boğazından geçmedi, etkisi öksürük olarak yayıldı bedenine. Melek elini kaldırıp, parmağını şıklatırken, “Bak, bak kuş var,” diyerek gülüyordu adamın bu çaresiz hâline.

Mete, krizi atlatıp titrek nefeslerini düzene sokmaya çalıştıktan sonra, “Ölümüm elinden olacak!” diyerek gülümseyen dudaklarıyla, sitem etmeye çalışıyordu.

“Allah korusun! Söyleme öyle şeyler!” Düşüncesi bile yaktı bütün hücrelerini.

“Deli sarı..! Peki… Nasıl bir düğün olmalı bizimki?”

Melek düşünme gereği bile duymadı.

“Kapalı bir mekânda olmasını istemem sanırım. Bahçe düğünü… Kır da olur.” Düşüncesi bile gülümsemeye vesileydi Melek için. “Bembeyaz güller olmalı bembeyaz örtülü masalarda. Bir piyano ve gitar. Gitarı çalan kesinlikle Sinan olmalı.”

“Bu kadar mı?”

“Şimdilik evet,” dedi aynı gülümseme dudaklarındayken. “Neden?”

Bilen bir insanın kendinden emin ifadesi vardı Mete’nin yüzünde, “Aklımda bulunsun. Bakarsın bir gün lazım olur,” derken.

Mete’nin yakışıklı fakat ciddi yüzüne bakarken, “Sen benim hissettiğim huzursun, Mete’m,” diye fısıldadı.

Sözünü tamamladı, tamamlamadı gibi bir andı çilekli süt aromalı dudaklarına derin bir öpücük verdiğinde Mete. Söz değildi dudaklarından dökülen, kor gibi yakan bir öpücüktü. Mete, geri çekildiğindeyse yokluğu kaldı geriye. “Demek anneannen ve deden evleniyor. Vuslat yakın yani.”

Melek mutluluğunu gizleme gereği görmedi. “Evet. Onlar için çok mutluyum. Vuslat derken? Onlar kaç aydır beraberler zaten.”

Mete, Melek’in yüzüne eğlenen bir ifadeyle bakıyordu. “Küçük meleğim. Deden yıllar sonra bulduğu aşkını zinayla lekeler mi sence?”

Melek, şaşkınlığının sesine yansımasını sorun edecek durumda değildi. “Mete. Sen ciddi misin birincisi? İkincisi ise bunu nereden biliyorsun?”

“Yani… Kasıtlı olarak söylenen bir şey değildi. Sakın farklı düşünceleri beynine doldurma. Deden bir keresinde; “Sevdiğine hasret yaşamanın zorluğunu bilirim. Isabella’ma kavuşacağım günün umudu beni hayata bağlıyor,” demişti, sen yanımda yokken. “Siz ona kavuştunuz, o yanınızda,” dediğimde; “Ona kavuşacağım gün evlendiğimiz gün olacak,” dedi. Gözlerindeki hasretten anladım. Nasıl deme! Sen anlamazsın!” diyerek meşeliğiyle noktaladı cümlesini.

“Belki kastettiği evliliğin kutsal bağıydı. Olamaz mı?”

Mete, çayından keyif dolu bir yudum aldığında, “He yavrum he! Öyledir, küçük bebeğim. Öyledir,” diyerek dalga geçiyordu.

“Bugün anneannemi kesinlikle göreceğim.”

Mete’nin derdi başkaydı. “Bitir sütünü hadi!”

Mete’nin ifadesine, “Tamam anneciğim,” diyerek mukabelede bulundu. “Sürahide yapmadın iyi ki. Yoksa nasıl bitirebilirdim, değil mi?”

“Ukala velet! Benim çıkmam lazım. Kahvaltıyı toparlayacak kabiliyette olduğunu ümit ediyorum.”

Melek, Mete ile birlikte ayağa kalktığında, kollarını beline sardı, ayaklarını yerden kesti. “Uçacaksın be kızım. Daha çok yemek ye!” derken başını Melek’in boynuna gömmüş, oradan hayatı soluyordu.

“Olur… Mete!”

Bedenini ayakları üzerine bırakıp geri çekildiğinde, itaat sözleri dilinden dökülen Melek’i seyrediyordu. “Efendim, meleğim?”

“Şu Öykü ve Cevat ile ilgili. Buna bir son verin artık, lütfen.” Sözleri ciddiyet, ifadesi yalvarış içeriyordu.

“Tamam. Rahatına bak sen. Seni rahatsız etmeyecek kadar uzak, ihtiyacın olduğunda ulaşabileceğin kadar yakın olacaklar.” Yatak odasında, askıda duran ceketini almaya doğru giderken sesi boğuk geliyordu.

“Yanlış duymadım, değil mi?”

O da Mete’yi takip etti. Ceketi kılıfından çıkardığında ayna karşısında giyerken, güzelliği Melek’in dayanabileceğinin çok ötesindeydi.

Hayır!

Yakışıklılığı.

“Beni seyrediyorsunuz, hanımefendi!”

“Tefekkür sebebimsiniz, beyefendi,” derken gömleğinin yakalarını düzeltmek için uzandı parmakları. Saçlarını Melek’in tarağıyla taradığında, Melek bıraktığı tarağı koynunda saklamak istedi.

“Ne yapacaksın, bugün?”

“Evi toparlayıp anneanneme gideceğim,” dedi engelleyemediği gülümsemesiyle.

“Kızım, rahat bıraksana kadını!”

“Olmaz. Öğreneceğim. Hem düğün planı yapacağız, çok heyecanlıyım!”

Melek’in elini elinin içine alıp kapıya doğru ilerledi. “Gereksiz yere yorulma. Arabanı kullan, lütfen. O senin. Adamın adasına laf etmedin, küçücük arabayı kullanmıyorsun. O adamı o adaya göm…”

“Bana sordun mu ne yapmak istediği mi? Yine kafanda kurup beni yargılama! Adayı kabul etmem söz konusu değil… Yıldırım’a bunu nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum… Onunla görüşürsem kızar mısın?”

Masum bir soruydu.

“Allah’ım! Sınıyor musun beni? Kafayı mı yedin sen? Ha kızım?”

“Al işte! İstemediğimi adama nasıl bildireceğim? Fikri bile seni çıldırtı…” Dudaklarının üzerine kapanan sert dudaklar, cümleyi bitirmesine fırsat vermedi.

“Artık bir avukatın var, değil mi? O bir çaresini bulur. Merak etme!” Kapıyı açtı, ayakkabılarını giydi ve, “Allah seni benim için korusun, deli sarı. Görüşürüz,” dedi ve gitti.

Melek, şaşkınlığın verdiği sessizlikle baktı, sevdiği adamın arkasından. Kendi aklına nasıl gelmemişti? Avukatının varlığına alışabilmesi için belli bir süre geçmesi gerekecekti belki de. Şahika Bilen… Kesinlikle bir yolunu bulacaktı.

Kapıyı kaparken, yüzündeki tebessüm hissettiği rahatlığın bir armağanı gibiydi. Arabalar, adalar, pahalı eşyalar. O bunların insanı değildi.

Her meseleyi konuşmuşlardı. Bir tek şey hariç! O bembeyaz kadınla balkonda ne konuştukları. Bu merak kıskançlıktan değildi.

Tamam!

Yabancı bir kadınla balkon köşelerinde yalnız kalmış olmaları fikri, Melek’e tuhaf gelse de bu mesele, kadının o garip yüz ifadesiyle içeri girmesinin yanında -25 altta kalmıştı. Mete’ye sorsaydı ne düşünürdü? Evli olsalardı yakasına yapışabilirdi. Şimdilik sadece ettiği merakla kalacaktı.

Ayşe’ye hâlâ büyük haberi vermemişti. Verdiğinde bir gün daha ayrı kalmayacaklarını biliyordu…

*

Yıldırım ile görüşme fikri sırf aklından geçiyor diye, her an patlamaya hazır bir volkan oluyordu Mete’nin öfkesi. Önüne çıkabilecek her ne varsa yakıp yıkabilirdi sakinleşebilme ümidiyle derin nefesler alıp veriyor olmasaydı.

“Yıldırım’a da adasına da!” Melek’in adayı kabul etmiyor oluşu sükûneti sağlarken kalbinde, “Çok şükür,” diye mırıldandığının farkında bile değildi.

“Efendim?”

İçine sığmayan teşekkürü dudaklarından dökülürken, yüzüne bir gülümseme yayıldı. “Çok şükür, Tamer. Çok şükür.”

Önceki gece, Jessica Marlowe ile kısa balkon turlarından sonra içeri girdiğinde Melek’in kızaran yanakları kıskandığının en bariz göstergesiydi ama ne gece bir şey sormuştu o olaya dair ne de sabah.

O İngiliz de ayrı bir sıkıntıydı zaten. Kadındaki cüret ve özgüven, Mete’nin midesini bulandırıyordu. “Mete Bey, sizinle özel olarak bir-iki konuyu görüşmemiz mümkün mü?” dediğinde; “Mümkün değil!” dediği hâlde, kadını başından savamadığı gibi, vaz dahi geçiremediği için; “Çok kısa, lütfen,” ısrarlarına muhatap kalmıştı. En sonunda; “Beş dakikanız var!” diyerek kadınla balkona çıkmayı kabul etmişti.

Az çok tahmin ediyordu kadının ısrar nedenini. Abu Dabili iş adamlarıyla yapılacak ortak bir proje, İngiliz grubu tedirgin ediyordu. Neden Araplar da neden İngilizler değil?

“Mete Ardahan. Araplarla birlikte hareket etmeye razı mısınız yani? Yıllardır sizi ortak bir projeye ikna etmek için o kadar zaman harcadığımız hâlde herhangi bir yol kat edemedik,” diyerek Mete’ye bir adım yaklaştı.

“Arap iş adamlarıyla, Abu Dabi’de başlayacak yeni projemiz için heyecanlı olduğumuzu söyleyebilirim.” Anlamak istermiş gibi bakan kadın, Mete’ye yaklaşmaya devam etti.

“Babanız kadar inatçı olduğunuzu söyleyebilirim.” Dudağındaki kırmızı ruj, bembeyaz teninde parlarken gülümsüyordu.

Mete ise gülümsemekten çok uzakta bir tahammülsüzlük yaşıyordu. “Bizi ikna çabalarınıza son vermeniz için size bir tavsiyede bulunabilirim; babadan kalan bir miras olarak değerlendirin ve sizin şirketinizle ilgili bir başka teklif daha sunmayın bize. Başka bir mesele yoksa salona dönebiliriz!”

İngiliz aksanıyla yayarak konuştuğu kelimeler, âdeta kulağını tırmalıyordu Mete’nin. “Sayın Mete Ardahan. En çok merak ettiğim şey,” diyerek aralarındaki kısa mesafeyi de kapatırken Jessica, artık Melek’ten başka hiçbir kadınla böylesi bir yakınlıkta olmak istemediğini biliyordu genç adam. “Sizin kadar çekici, zengin ve başarılı bir iş adamı neden alelade bir weitresle birlikte? Neden etrafınızda binlerce kaliteli kadın varken bir garson kıza bu hayranlığınız? Sırf onun için Şahin Grubu ile tüm ilişkilerinizi kesmişsiniz..”

Mete, yaparken düşünmemişti. Düşünseydi, düşünerek yapsaydı belki daha mantıklı bir eylemde bulunabilirdi.

Kadının küçücük çenesini elinin içine alıp sıktığında, kocaman parmaklarının arasında kalan yanakları, o sert dokunuş altında ezildi. Yüzlerinin arasındaki birkaç santim mesafeden, dünyanın en karanlık ses tonuyla konuşurken beklediği; kadının çekinme ya da korkmasıydı. Beklemediği ise hızlanmış nefesiyle, arzuyla parlayan gözlerin sahibi kadının aç bakışlarıydı.

“Beni iyi dinle! Kurduğun cümlelerde bir daha meleğimi sıfat olarak kullanmaya cüret eder ya da; meleğime başka bir sıfat yakıştırarak konuşmaya çalışırsan..” Bir müddet sustu. Çok kısa. Kadının yutkunuşunu izledi. Tekrar tekrar yutkunuyordu ama fayda veriyor gibi durmuyordu. “Bu incecik boynunu tek elimle kırarım. Anladın mı?” Kadından bir tepki gelmediğinde sesini yükseltip, “Anladın mı dedim?” diyerek bağırdı.

Kadın, sadece başını sallayabildi. O da Mete’nin tutuşu izin verdiği ölçüdeydi. Mete bıraktı, kadın sendeledi. Sinirle bir tarafları dağıtma isteği, içeri girip Melek’in kızaran yanaklarını gördüğü an bitti. Annesine kurabiye çalarken yakalanmış bir çocuk ifadesiyle, yanaklarında enfes bir pembelik olarak kendini gösteren utancını gördüğünde, ne İngiliz kadın kalmıştı aklında, ne de imâ ettiği o saçma sapan sözler.

O Melek’e baktığında ondan gayrısı yalandı. Boştu, gereksizdi.

İngilizler Mete’nin özeline neden bu kadar vakıftılar?

Daha çözememişti ama altında pek hâyırlı niyetler olduğunu da düşünmüyordu.

Hiçbir meselenin gizli kalmayacağı bir çağda fazla merak etmesine gerek kalmayacağından emindi.

Aklında, Melek’in düğünlerinin hayalini dudaklarından döküşü geldi ve kendi dudaklarından da bir dua döküldü, genç adamın;

“Allah’ım. Meleğimi bana helâl eyle..”

*

Birkaç gün sonra…
Kına Gecesi

“Büyükanne. Muhteşem görünüyorsun!”

Melek, hayranlıkla izliyordu anneannesini. Zümrüt yeşili kumaşın üzerindeki, yine aynı renkten danteli olan elbisesiyle bir İngiliz’den ziyade, Osmanlı sarayından bir padişah zevcesi gibi duruyordu.

“Meleğim… Kızlar. Sizce bu çok abartılı değil mi?”

Melek, Ayşe, Hale ve Semra. Hepsi aynı anda itiraz ederken Isabella’nın söylediğine, “Hayır! Çok yakıştı…” gibi sözlerle, Ayşe, “Artık alış büyükanne. Sen de bir Türk’sün. Her kadın, kına gecesinde böyle bir elbise giyer,” diyordu.

Hale, “Tatlı Isabella. Bu elbisede bu çekingenliği yaşıyorsan, daha sonra giyeceğin bindallı kıyafetinde ne yapacaksın?” diye sordu.

“Hale haklı, Isabella sultan!” Melek, Ayşe, Hale ve Semra sanki anlaşma yapmış gibi benzer ifadeleri kullandıklarında Isabella yüzünde oluşan gülümsemeye engel olamadı.

“Ah Tanrım… Bu yaştan sonra, olacak iş mi?”

“Elbette, Isabella sultan. Bizde böyle. Daha eline kına yakacağız. Bu ne ki!”

Hale’nin sözlerinden sonra şaşıran anneannesinin imdadına, “Her şey çok güzel olacak, büyükanne. Eminim çok hoşuna gidecek,” diyerek Melek yetişti.

“Tamam, tamam. Bakalım daha neler göreceğiz.”

Derin bir nefes aldı heyecanlı kadın. Ayşe, saçının son rötuşlarını yaptı, Hale çok hafif bir rengi olan ruju anneannesinin dudaklarına sürdü, Semra kına yakılırken giyeceği bindallı kıyafetini kılıfına yerleştirdi. Melek hayranlıkla izliyordu becerikli arkadaşlarını.

Mete’nin teknesini bu geceye özel düzenlerken Cevat, Öykü ve Serdar bir an olsun yalnız bırakmamışlardı, Melek’i. Teknenin her tarafı bembeyaz tüllerle süslenmiş, mis kokulu güller, bakanı hayran bırakan kasımpatılar dekorasyona enfes bir güzellik katmıştı. Sergüzeşt’in mutfağından muhteşem yiyecekler hazırlanmış, akşamki misafirlerini bekliyordu.

Kırk yıllık hasretleri bitecekti sonunda. Kırk yıl. Dile kolay kalbe zor, bu olsa gerekti. Mete ile konuştuklarını anneannesiyle konuşmayı çok denemiş ama hiç başarılı olamamıştı, Melek. Yeri gelsin sorarım, diyebileceği bir mesele değildi ki; anneanne, sen dedemle yatmıyor musun?

Elhasıl. O gün bugündür hâlâ merak ediyor ve asla sormaya teşebbüs edemiyordu.

“Kızlar. Ben de hazırlanayım, birazdan almaya gelirler bizi.” Melek, ayağa kalktığında Ayşe, “Makyajını ben yapayım mı kuzu? Ne olur ben yapayım mı?” diye sordu olabilecek en ısrarlı bakışlarıyla.

“Makyaj yapmayı düşünmüyorum. Bu saç bana yeter.” Maşayla şekillendirdikleri saçlarının buklelerini işaret etti.

“Az yapsam? Az ama! Yapsam mı biraz? Gözlerini mi boyasaydık sadece? Az ama ha!”

“Tamam, canım. Tamam. Sen nasıl istersen.”

Ayşe bir şey isteyecek, Melek de onu kıracaktı… Vâki değildi!

“Allah’ım! Senin bu torununa hayranım, büyükanne,” dedi Isabella’nın yanağına hafif bir allık sürerken. Sürdü, eserini hayranlıkla seyretti. “Ben de hepinize hayranım, güzel kızlarım,” dedi Isabella, odadan çıkmadan hemen önce.

Melek ve Ayşe artık baş başaydı. İçinde garip bir his, adını koyamadığı karamsar bir duygu vardı. Kötü bir olay yaşamış ve onu atlatamamış gibi bir ruh hâlindeydi. Sebep de yoktu esasen çünkü en mutlu olması gereken gündü. Sonunda anneannesinin mutlu olduğunu görebilecekti… “Ayşe… Bu akşam… Farklı hissediyorum.”

Melek’i yatağın üzerine oturttu, dik bakışlarla arkadaşının yüzünü incelemeye başladı, Ayşe. “Nasıl farklı? Canın sıkkın gibi. Neler oluyor, meleğim?”

“Ah… Ayşe’m. Bilmiyorum.”

Bilmiyordu fakat sıkıntı gittikçe boğuyordu, Melek’i.

“Hâyırlara gitsin, kuzum. Sıkma sen canını,” dedi arkadaşının omuzunu şefkatle okşadı.

“Âmin…”

“Gel şimdi sana tatlı bir makyaj yapalım.”

“Az ama!” dedi ve iki arkadaş kahkahalarla gülmeye başladı.

“Aferin sana, yumurcak… Ne dedim lan ben! Allah cezanı versin, Fuat! Bana o sürekli yumurcak diyen dilini… Anasını si… dikeyim..!”

“Aklına Fuat düştüğünde, dilinden küfür dökülmüyor Ayşe’m…”

Ayşe’nin ifadesi yumuşayıp, dudaklarında oluşan tebessümü zor bastırır bir hâle geldiğinde, “Tamam ya… Hadi makyaj yapalım,” dedi ve aldı boyalarını eline.

Eyeliner sürülmüş gözleri, rimelle fırçalanmış kirpikleri dudağındaki bordoya yakın tondaki koyu rujuyla şehvetin vücut bulmuş hâli gibiydi, Melek.

“Ayşe! Az yapacağız dediğin bu mu? Canım, bu bana benzemiyor ki! Daha çok iki âşığın arasına girmeye çalışan sarışın kötü kadın karaktere benziyorum. Bir de leopar desenli bir elbise giyersem o role uygun kadın olurum.”

Ayşe, güldü hiçbir tasası olmayan bir genç gibi. “Sus kız! Karnıma ağrılar girdi. Bu gece böyle olacaksın.” Sözleri öyle kesin bir ses tonuyla dile geldi ki Ayşe’nin, Melek’in haddi değildi itiraz etmek.

“Rakun misali gözler, bordo dudaklar… Mete ne diyecek, merak ediyorum doğrusu.”

Aynada kendini incelerken tek merak ettiği, Mete’nin tepkisiydi.

“Niye gülüyorsun, kuzu?” Aynadan yansıyan Melek’e bakan, Ayşe yüzünde tatlı bir tebessümle sordu. “Gerçi, benim meleğim Mete’sini düşündüğünde böyle parlar gözlerinin içi. Yüzü, sadece Mete’sini düşünürken böyle içtenlikle güler, sizin için gülüyorum düsturundan uzak.”

“Ayşe’m.”

“Canım.”

“Yarın… Yarın Mete’ye evlenme teklif etmek istiyorum.”

Planını anlatırken hissettiği heyecan sesinden titreme olarak akarken, bu planı gerçeğe dönüştürmeye çalıştığında düşüp bayılmaktan korkuyordu.

“Ah..!” diye attığı çığlıkla Melek’in boynuna sarıldığında, Melek Ayşe’nin dümdüz saçlarını okşuyordu. “Allah’ım sana şükürler olsun. Sonunda Mete’nin duası kabul oldu.”

Melek, Ayşe’ye daha sıkı sarılırken, “Düşüp bayılmaktan korkuyorum, kuzum,” itirafını yaptı. “Ya heyecandan yine kusarsam? Elim ayağım titriyor düşündükçe.” Şu an bile düşündüğü zaman midesinden yukarı tırmanmaya çalışanları hissedebiliyordu.

“Şimdi sakinleş, meleğim. Elbiseni,” dediğinde zilin sesini duydular, “Giy, ben bakarım.”

Melek, anneannesinin hediyesi takılarını taktığında eli kolye ucunu okşuyor, dudakları fısıldıyordu. “Allah’ım. Birbirimizi üzmeyi, bize nasip etme.” Tekrar tekrar.

Streç formunda, straplez dizüstü bir elbise giyecekti. Rengi neredeyse Stanley ile aynıydı. Yine merak ettiği tek şey; Mete’nin tepkisiydi. Üzerine ikinci bir ten gibi oturan elbiseye söyleyeceği çok söz olacaktı, emindi. Ayağına beş santimlik topuğu olan bir ayakkabı giydiğinde hazırlığı tamamdı. Ayakkabılar Mete’den, elbise Ayşe’dendi. Yarın giyeceği elbise ise anneanne ve dedesinden hediyeydi. İyice beleşçi mi olmuştu ne?

Oda kapısını açtığında, Mete’nin sesini duymak yetti vücut ısısının yükselmesine. Bu şehvet değil, ihtiyaç değil, alışkanlık değildi.

Bu aşktı.

Mete’ye olan aşkıydı.

İlk gün, konferansa geldiğinde onun sesini duyduğu an nasıl heyecan hissettiyse o heyecan hiç değişmiyordu. O heyecana bir aşk karışmış, Melek’i leylaya çeviriyordu.

Isabella’nın tatlı gülüşü yankılandı salonda, “Sahiden mi?” diyordu.

“Isabella. Esat, heyecandan ne oturabiliyor, ne de yemek yiyebiliyor. Çok zor onu sakinleştirmek.” Mete de gülüyordu.

“Umarım sizi çok yormaz, Mete.”

“Hoş geldiniz, Mete Bey.”

Mete’nin arkasına yaklaşıp incecik bir ses tonuyla söylediği sözlee Mete yavaş yavaş döndü.

*

‘Ah o ses!’

Çok kısa bir süre gözlerini yumdu, Mete. İçine çekti o enfes sesi. Yavaş yavaş Melek’e dönerken ilk baktığı gözleriydi. O yemyeşil gözlerin sanki daha fazla dikkat çekmeye ihtiyacı varmış gibi altını üstünü boyamışlardı!

O masum gözler, nasıl bu kadar vahşi görünebiliyordu?

Gözleri daha aşağıya kaymamalıydı.

O renk nedir? Bordo?

O öpülesi dudakları, bu katmanın altında saklaması iyi miydi kötü müydü? Anlayamadı, Mete. Şok geçiriyor olabilirdi. Saniyelerdir Melek’in dudaklarını ve gözlerini inceliyordu.

“Meleğime ne kadar da benziyor yüzünüz.”

Dudaklarında salınan gülümsemeyle, “Bak sen… Peki vücudum?” diyerek bir adım geri gitti, kendi etrafında döndü.

Yasaklanması gereken bir elbise daha. Melek bununla dışarı çıksın… Çıkamaz! Çıkmamalı! ‘Meleğim lütfen çıkma!’

“Benim meleğim giyinmeyi tercih eder,” diyerek Melek’e bir adım yaklaşıp kulağına eğilerek fısıldadı, “Siz yatağa atılmaya hazırsınız, hanımefendi.” Boyaların ardına saklanan teninden utandığı anlaşılmasa da gözlerindeki mahcubiyet onu ele verdi. “Seni gözlerime görmeyi nasip edene şükürler olsun, meleğim.”

“Çok çabuk toparladın, tebrikler.” Yanındakilerin gülen yüzlerle ikisini izlediğini fark ettiğinde, “Hadi gidelim artık,” dedi zoraki bir gayretle.

“Yok! Gitmesek ya. Aşkı izliyorduk biz,” diyen Ayşe, “Çok romantiksiniz,” diyerek içini çeken Hale.

“Bu gece konu biz değiliz… Bu gece büyükannemizin gecesi.” Odasına gidip üzerine siyah, incecik bir kumaşa sahip, salaş bir ceket giyip geri geldiğinde çıkmaya hazırdılar.

“Tatlı hanımefendi. Size eşlik etme şerefini bana bağışlar mısınız lütfen?”

Mete’nin nezaketine, “O şeref bana ait, genç adam. Sizin kadar yakışıklı ve nazik bir gence, asla hayır denmemeli, öyle değil mi meleğim?” karşılığını verdi Isabella. Onun nahif mizacına hayranlığı artıyordu Mete’nin.

“Haklısın, büyükanne.”

“O zaman bu fırsatı iyi değerlendirmeli.”

Kulağa lâtife gibi geldiği, hanımların gülüşünden belliydi fakat Mete o kadar ciddiydi ki…

*

Nebahat, Semra, Şahika, Şule, yurttan ve sınıftan birkaç arkadaş. Hanımlar için hazır bekleyen iki ayrı Cadillac Escalade ESV limuzine binerken, kraliyet ailesine mensup prensesler olduklarını düşünmelerinin hiç de zor olmayacağı bir muamele görüyorlardı.

Bu gece anneannesinin kına gecesi vardı. Kaç insan anneannesinin kına gecesini görebilirdi ki?

Âşık bir çiftin, dünyada yaşayabileceklerine inanmadıkları mutluluğu yakalamalarına şahitlik edecekti, Melek. “Allah’ım. Çok büyüksün,” diye tekrarlıyordu içinden anneannesinin mutlu yüzünü her görüşünde. Gözlerindeki hüzün büyük ölçüde dağılmıştı. Birbirlerini ilk gördükleri gün, o ipeksi saçları arkasında bir örgüyle salınırken, çiçeklerine şefkatle dokunurken gözlerindeki hüzün Melek’in tâ kalbini yakmıştı. Şimdi gülen o gözler, o zaman hasret ve acı akıyordu.

Şimdiyse mutluluk.

“Ne oldu, meleğim?”

Isabella, Semra aracılığıyla Nebahat ile muhabbet ederken Ayşe, Melek’teki farklılığı ilgiyle gözleyip, samimiyetle sordu.

“Ayşe’m. Anneannem sonunda mutlu olacak. Hayatını tek adama adamış, o adamdan olan evladına bir ömür hasret çekmiş, o adama kavuştuğunda dahi evladını görmesi nasip olmayan, hayatı yalnızlık ve hasretle geçen tertemiz bir kadın. O mutlu olsun, Ayşe’m…”

Ayşe, kollarını Melek’in boynuna doladığında, “Sen de mutlu ol, canımdan öte. Sen de mutlu ol. Sil gözünün hüznünü,” diye fısıldadı kulağına.

“Aman! Bunlarda birbirini bulunca başka kimseyi görmezler. Hey..! Size diyorum!” Cemre’nin sitemine, “MaşAllah de kızım, nazar etme!” karşılığını verdi Ayşe.

On dakika sonra limuzinlerin açılan kapılarından toplamda yirmi kadın indi, kırmızı halı serili iskelede, tekneye doğru yürümeye başladılar. Tekne, ışıklandırması ve her yanını süsleyen tül ve çiçeklerle bu dünyaya ait gibi durmuyordu.

Tamer, Serdar, Levent ve Öykü yani Adana yolculuğunda, otobüsü kutsayan yakışıklılar, hanımlara tek tek selam verip karşılarken, genç kızlar nefeslerini tutmuş, adamların endamlarını içlerine sindirmeye çalışıyorlardı.

Ayşe, “Bakmayın kızlar böyle durduklarına! Şu içlerinde en uzunu var ya,” derken incecik parmağıyla Öykü’yü gösterdi. “İşte onu ben ringde yere serdim! Yalansa yalan de Öykü,” dediğinde, Melek, “Ben şahidim, inkâr edemez,” diyerek tasdik etti.

“Bizde hanımlar baş tacı, el kalkmaz! Yapmayın Melek Hanım! Ne yaptım da, beni bu utanca terk ettiniz?”  Ciddi yüzünde her an gülecekmiş gibi bir ifade vardı, Öykü’nün.

Melek, sinirle dev boyundaki adama bir adım yaklaştı, ellerini beline koyup, “Öykü!” dedi. Başka kelimelerde gıdıklıyordu dilinin ucunu ama omuzunu silkti. “O kadar mutluyum ki… Bu bile canımı sıkmaya yetmedi.” Öykü’nün yanından uzaklaşırken, kocaman adamın gülmemek için dudaklarını ısırdığına yemin edebilirdi.

Bu gece, Mete’nin yanından ayrılmayan dört adam ve bir de Sinan vardı gemide kadınlardan başka. Mete’nin de yanında olmasını çok istiyordu aslında ama… Onlar da kendi aralarında toplanıp, sohbet edeceklerdi.

Sinan, gelenleri gördüğü an kıyafetini düzeltti, mavi gözlerini kapayan saçlarını başının mest eden bir hareketiyle geriye savurdu. “Neredesiniz yahu! “

Arkadaşına sımsıkı sarıldı, Melek. “Geldiğin için teşekkür ederim.”

“Benim kuzum isteyecek ben hayır diyeceğim! Gömsünler beni o gün! Hadi hadi. Sinirliydim ne güzel, bak yine güldürdün beni.”

“Bir tanesin… Yemek yedin mi?”

“Siz gelene kadar her şeyin tadına baktım. Valla kral muamelesi gördüm hayatımda ilk kez. Senin bu adam işi biliyor.”

‘Hem de nasıl!’

“Bilir. Sağ olsun.” Başka bir şey söyleyemedi.

“Eğlence başlasın öyleyse. Hadi bu gece de oynama da göreyim seni.” Gülümsedi gamzesini ortaya çıkararak gitarının başına geçti.

“Çok beklersin!”

İçindeki bütün hüzne rağmen, Sinan yine yüzünü güldürdü.

Ve Sinan… aldı gitarını eline.

Hale, Isabella’nın elini tutup halaya kaldırdığında, melodik kahkahaları müziğin izin verdiği ölçüde kulağına geldi Melek’in ve kalbi huzur doldu. Çok sürmedi kendini halayın içinde bulması.

Kıyıdan ayrılan yat Marmara Denizi’nin sakin sularında yol alırken, iki saat aralıksız her tür oyun havasında eğlenmişlerdi. Sinan bir mola istediğinde, Melek anneannesine yatak odasına kadar eşlik etti.

“Şimdi sırada ne var, meleğim?” Yanakları pembeleşmiş, saçının topuzu hafif gevşemiş kadın, yirmili yaşlarını yaşayan bir genç kadının parlaklığıyla duruyordu karşısında.

“Şimdi sana bu bindallıyı giydireceğiz,” derken yatağın üzerine bırakılmış, rujunun bordosunda bir renge sahip bindallıyı alıp anneannesinin arkasına geçti, kıyafeti giymesine yardım etti. “Başına kırmızı örtünü örttük mü, Ayşe’nin o büyülü sesiyle söyleyeceği Türkçe şarkıyla ağlamanı sağlayacağız.” Melek anneannesinin ellerini elinin içine aldı, yüzünün örtüsünü açtı. “Büyükanne,” dedi içtenlikle elinin içindeki elleri öptü. “Bugününüzü gördüm ya, ölsem de rahatım artık.”

“Tanrım bana senin acını göstermesin, meleğim… Sana gelecek olan bana gelsin. Ben hem torunuma kavuştum hem de sevdiğim adama.”

‘Ah tam sırası!’

“Büyükanne… Siz dedemle… Şey yani… Hani… Hiç… Yani..”

“Hiç yattık mı?”

Melek yangının sadece yanaklarına değil, vücuduna da yayıldığını hissetti. Yaşadığı utanç yangını sözlerini yaktığında, başını aşağı yukarı sallayabildi kabulünü sunarcasına.

“Ben aşkımı bir kez lekeledim, bir hata yaptım. Bana ait olmayan bir adamla günah işledim. Ona hissettiğim aşkı… Bir daha lekelemedim. Bunca yıl bekledikten sonra birkaç ay beklemişiz, çok mu?”

Hıristiyan olan anneannesinin dudaklarından bu teslimiyet dolu sözler dökülürken, Müslüman olan Melek’in vicdanını delip geçti bile bile işlediği günahlar. Ve kaderin fısıltısını duydu âdeta… ‘Mete’ne evlenme teklif et..’

“Harika bir insansın sen büyükanne. Seni bana gönderene şükürler olsun. Hadi şimdi bir Türk geleneği daha yerini bulsun, Isabella Eroğlu,” dedi anneannesinin örtüsünü indirdi.

Isabella, kendisi için hazırlanmış sandalyeye zarif bir edayla otururken yüzünü örten kırmızı örtüye şükreder gibiydi. Kızların başında papatyadan taçları, ellerinde mumlarıyla başladılar efsane türküyü söylemeye.

“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar.”

Türküleri bittiğinde Ayşe, Isabella’nın dizlerinin önüne çöktü ve başladı.

“Kınamı yoğurdular
Hamur ettiler anam
Gözlerimin yaşını
Yağmur ettiler anam
Ben senden ayrılmazdım
Kader ayırdı anam”

Ayşe’nin, Rize şivesi ve sesine kattığı hüzünle söylediği şarkıya, Isabella sözlerini anlamadığı hâlde ağlamaya başlamıştı bile. Bir Melek çekiyordu burnunu, bir Isabella.

“Tamam. Kızımızı ağlattık. Şimdi elini aç ki kına yakabilelim,” dedi Ayşe.

Melek anneannesinin kulağına eğildi, “Büyükanne, ne konuşmuştuk hatırlıyorsun, değil mi?” diye fısıldadı.

“Hatırlıyorum, meleğim,” dedi, elini sımsıkı kapadı.

Melek, “Kızımızın eli açılmıyor!” derken, tuttuğu kahkaha boğazını tıkamaya çalışıyor gibiydi. Bir kere izin verse, bütünün esiri olurdu.

“Hay Allah! Damat oğlumuz bana bir mücevher vermişti. O işe yarar mı acaba? Öykü, alabilir miyiz emaneti,” dediğinde, Öykü anında kutuyu Ayşe’nin avucuna bıraktı. “Gelin hanım. Bir bakın! Belki bu avucunuzu açmanıza yardım eder…”

Anneannesi, örtünün altında bile heyecanla ışıldayan gözleriyle, “Olur mu?” diye fısıldayarak Melek’in onayını almak istedi.

“Eh! Ne yapalım. Olsun madem. Allah mesut etsin,” dedi.

Her kadının elinde kına vardı istisnasız.

Ve yine başladı Sinan.

Çaldığı o muhteşem şarkılarla dans isteği kendiliğinden geliyordu. Danstı, oyun havasıydı sevdiği meşguliyetler olmamıştı hiçbir zaman ama şimdi anneannesinin kına gecesiydi. Bu gece oynamayacaktı da ne zaman oynayacaktı? Üzerindeki ceketi çıkarıp arkasında bir yere savururken umrunda değildi nereye gideceği. Dönüp baktığında Öykü yerden alıyordu Melek’in ehemmiyet göstermediği kıyafeti.

Bir hareketlilik vardı etrafında, dönüp baktığında yanaşan tekneye olan mutluluğuyla gülüşünü bastıramadı. “Şunlara bakın kızlar!” dedikten sonra elini ağzının üzerine kapayıp kahkahayla güldü, Melek. Teknenin kenarına yaklaşıp, “Mete’m! Ne yapıyorsunuz?” diye sorarken, elleri tırabzanları sımsıkı kavramıştı.

“O ceket hemen giyilecek birincisi! İkincisi ise; size katılıyoruz, meleğim,” diye bağırıyordu karşısındaki tekneden.

Fuat, Ömer, Cevat, Esat, Cihan ve Esat’ın en yakın arkadaşı Kasım ve doktor Mustafa. Herkes oradaydı. Teknenin kıç tarafına yanaşıp demir attıklarında, kurulan köprüyle zorlanmadan planlarını gerçekleştirdiler hiç beklemeden.

Melek, Mete’den ayrı kalmadığı için gülümseyen dudaklarına başka bir ifade yerleştiremezken, Mete yanına geldiği an, elleri ceplerinde olduğu hâlde ayaklarından saçlarına kadar inceliyordu, Melek.

“Hadi! Hadi bir şey söyle. Hadi!” dedi attı kendini Mete’nin kollarına.

“Söyleyeceğim, hanımefendi! Hiç merak etmeyin! Ama önce,” saçının kokusunu derin nefeslerle içine çekerken, “Önce içime hapsetmeliyim seni mânen. Ya da senin içine kendimi mi hapsetsem? Ah..!” Çektiği; “Ah!” Melek’in kalbinde yangına dönüşürken o en etkileyici ses tonuyla devam ediyordu, “Bu kesinlikle parlak bir fikir,” diyerek.

“Gelmenize çok sevindim.”

Melek’in yanağına masum sayılabilecek bir öpücük kondurdu. “Kaç, meleğim! Kaç. Yarın akşama kadar kaçabilirsin.”

“Dedemin ve anneannemin yanına gidiyorum.” Yapacağı eylem sözde kalırken tek adım atamadı Melek. “Gidiyorum” dediği hâlde yerine çakılı kalmasına mukabil, “Beceremeyeceksen ben götüreyim seni,” dedi Mete olabilecek en alay dolu ifadesiyle.

“Hıh! Ben kendim giderim,” derken sağ omuzunu silkti, uzaklaştı kibirin yanından.

Esat ve Isabella, Sinan’ın yanında, ondan bir şey istiyorlardı. İkisinin sırtına ellerini koyup, “Benim kumrularım kavuşmuş mu?” diyerek yanaklarına birer öpücük kondurdu. Aynı anda dede ve anneannesi de onu öptüklerinde o yalnız yıllarından bir yaprak daha silindi. Koptu, uçtu, gitti.

Anne ve babasından sonra tavan arasında ya da saklı bahçeye giderken, üniversitenin ilk yılı yorganın içine girdiği her akşam. Yalnızlığına ağlayan küçücük bir çocuk vardı. Şimdi her tarafında ona yalnızlığını unutturan, canına can, ömrüne neşe katan sevdikleri vardı.

“Şimdi büyükanneni ilk gördüğüm gün çalan melodi eşliğinde onunla dans etmek istiyorum, meleğim. O gün de tek istediğim onu kollarıma almaktı, bugün de.”

Dedesinin bu kadar romantik olması, Melek’i şaşırtıyordu. Esat, daima kibar, nazik, insanlarla iyi diyaloglar kurabilen sosyal bir adamdı ancak hiçbir zaman romantik olmamıştı. Şimdi ise bakmaya doyamadığı, yılların aşkına hasret kattığı sevgisiyle bir acıyı yaşamış kalbi, romantizmin zirvesindeydi.

“Size hayranım, Esat Bey!” Melek dedesine hayranlığını sunarken, Esat, “Gözümün nuru, yavrum,” diyerek yanağına öpücük daha kondurdu.

“Ben izninizle Kasım ve Mustafa amcalarıma hoş geldiniz demek istiyorum. Görüşürüz kumrularım.”

*

Efsun dolu sesi, o enfes bedeni, gözlerine çektiği sürme, dudağına değen boya… Bir adam nasıl derbeder edilir dört işlemlik bir sırla ortaya dökebilirdi şu vakit!

Efsunlu sesi duyduğu her an çarpılan kalbi

Enfes bedenine her bakışında kan toplayan vücudu

O yemyeşil gözlerine bakarken bölünen aciz iradesi

O dudakların dolgunluğunu tadamadığı her an çıkan canı

Dese ki; ‘tenini gören bir ben olayım, haram gözler seni göremesin.’ Ya da ‘bana sakla vücudunun hazinesini, canım sana fedâ olsun, ey güzel gözlüm.’

“Var mı böyle seven?”

Fuat, hâlâ dalga geçebileceğini sanıyordu belli ki. “Var be kardeşim. Seni, beni bir de Esat abiyi üç saydık mı, dünya aleme yeter nâmımız.” Tekdüze bir ses tonuyla söylemeyi başardığı bu cümle, Fuat’ın aldığı derin nefese vesileydi.

Mete’nin omuzuna bir yumruk attığında, sözleriyle hakikatini dile getirdi. “Dalga geçmeye geçmeye hamlamışım lan… Sevinme! Alışırım birkaç güne.”

“Bekleriz, âşık çocuk.” Melek, omuzunun üzerinden baktığında elinde olmadan öyle bir yutkundu ki, sesi duyan Fuat, “Zavallı âşık çocuk diyecektin herhâlde kendini de kastederek,” diyerek dalga geçti.

Belini yasladığı tırabzandan, dirsekleriyle destek alırken tek yaptığı, Melek’in büyüsüne kapılmış, hayranlıkla onu seyretmekti. Melek’in yaklaştığını gören Fuat, Ayşe’nin yanına giderken, “Âşık zavallı,” diye mırıldandı.

“Beni seyrediyorsunuz, Mete Bey! Neden?”

‘Kalbe şifasında ondan.’

“Kızım, giysene şu ceket midir hırka mıdır her neyse!” Kulağına eğilerek devam ederken sözlerine, işaret parmağı bal rengi buklelerde dolandı. “Bu elbiseyi vücudundan çıkardığın an at! Benim elime geçerse, önce elbiseyi paramparça edeceğim, sonra da o parçaladığım paçavrayla seni bağlayıp, sen böyle bir şey giymeye tövbe edene kadar sana işkence edeceğim… Anladın mı?”

Melek baktı, baktı…

Ve kendine yakışanı yaptı.

“Beni çok kıskanıyorsun,” diyerek kıvrılan kibirli dudaklarında bir gülümseme salındı ve kollarını Mete’nin boynuna doladı.

Mete’nin elleri incecik beli sardığında, Melek’in narin yapısı nefesini kesmeye yetti. “Sus kız! Git hırkanı giy! Sevimli hâllerinle gözümü boyamaya çalışma!” İçinde ne kadar romantikse, dışında tam bir meşeydi.

Melek’in anında kasılan, hislerini gizlemekten aciz bedeni Mete’nin gözlerine bakmak için biraz geri çekilirken, Mete yüzünde oluşan gülümsemeyi engellemeye çalışıyordu. “Bana iki de bir; “Kızım..” deme bu bir. İkincisi ise kibar ol canımı ye. Sen emrettiğinde yapacağım varsa da yapmam! Anladınız mı, Mete Bey?”

“Anladık. Gidip şu mübarek hırkanızı giyip, çıplaklığınızı örter misiniz, Melek Hanım!” Ses tonu kibarlık alt metninde tehdit yüklüydü.

“Çıplak değilim ben!” Lafını söyleyip uzaklaşmaya çalışırken, Mete kollarını daha sıkı doladı Melek’in bedenine.

“Çıplak değilmiş, küçük hanım! Külahımı çıkarayım mı? Ona daha iyi anlatırsınız belki!” Melek gözlerini sımsıkı kapayıp başını sağa sola sallarken kendi saçma cümlesi umurunda değildi. Melek tam bir şeyler söyleyecekken pişkinliğiyle bastırdı sözlerini. “Ayıp ayıp! Anneanne ve deden yarın evleniyor, sen beni kenara çekmiş… Tövbe tövbe. Hadi hırkanı giy de, insanların yanına gidelim.”

Mete serbest bıraktı Melek’i, gözleri gözlerine kenetlendi. “Delisin sen… Allah’ım…” Tutamadığı kahkahası şenlendirirken kalbini, âb-ı hayat niyetine dinliyor, dinlemekle kalmıyor manen içiyordu.

“Hırkanı giy!”

“Giymeyeceğim!” Hem güldü hem cevap verdi, Melek yâri.

“Giyeceksin!”

“Hiç şansın yok!” Durdu. Parmaklarını elbisenin göğüs bölgesine yerleştirdi ve yavaş bir hareketle hafifçe yukarı çekti.

Yutkunmak istedi, Mete yutkunamadı. “Sen öyle san!” dediğinde, misafirlerin yanındaydılar.

Esat ve Isabella için dans alanı oluşturulmuş, çalgıcı Sinan’ın ustalığıyla gitardan dökülen “Love Story”nin efsane melodisi eşliğinde dans ediyorlardı. Yaşadıkları aşk mıydı onları böylesine güzel gösteren, yoksa dünyanın en harika insanları olmaları mıydı? Mete, sorunun cevabına vakıf değildi ancak en az Melek kadar hayrandı bu çifte. Yılların özlemini, yarın vuslata erdirecektiler.

Melek’in arkasına geçip, “Ne içersin?” diye sordu, kulağına fısıldayarak.

“Meyve suyu olabilir.”

“Hangi meyve?”

“Fark etmez. Meyve olsun da.”

“Olmaz, bir tanem. Seçmen lazım.”

Gözlerine baktı derin derin Mete’nin aklını okuyormuşçası, sonra “Vişne olabilir,” dedi.

“Hemen getiriyorum prenses…” Melek’in önünden geçerken eline bir öpücük kondurarak uzaklaştı.

Az sonra yapacağı şey için bir özrü yoktu ama inada dönmüş bir mesele varken nasıl geri durabilirdi ki? Mizacına tersti bir kere.

İki bardak vişne suyu aldı. Kuruyan boğazına şifa niyetine birini dikledi, tek nefeste içti. İkincisini götürürken gülümsemesini bastırarak ilerledi Melek’in yanına. Arkasına geçti, boynuna bir öpücük kondurduktan sonra, “Size içirme şerefine erişebilir miyim, aşk?” diye sordu.

Karşı çıkmak yerine sıcak bir gülümsemeyle baktı Mete’nin yüzüne. “Elbette, Mete Bey. Size güveniyorum,” derken, gözlerindeki parıltı da saklıydı, işin aslını bilen neşesi.

“Canımdan ötesin,” dedi, kadehi Melek’in dudaklarına yaklaştırırken. Aralanan dudaklarına yaklaşan bardağın üzerinden bakışıyorlardı. Başı Mete’nin omuzuna yaslanmış, Mete’nin kolu Melek’in vücuduna dolanmış olduğu hâlde, o küçücük kadeh aralarında asılı dururken ve gördüğü en güzel gözler gözlerine kilitlenmişken…

Yine de yaptı yapacağını.

Kadehi fazlaca diklediğinde Melek’in çenesinden, göğüslerinin arasına akan meyve suyunun soğukluğuyla nefesini tuttu bir müddet ardından gözlerini kapadı.

Gözlerini açtığında beklediği öfkenin yerinde sımsıcak bir sevgi vardı. “Elbisemi mahvettin…” Gözlerinin içi gülüyordu.

“Beni buna rağmen seviyorsun.”

“Hayvansever bir fıtratım var diyecek olsaydım sizi tenzih eder miydim, Mete Bey? Ey aşk! Ne istedin elbisemden?”

“Hakaretini yediğim. Gel, aşağıda ben sana benimkilerden bir şeyler veririm,” deme pişkinliğini de gösterdi, Mete.

“Daha bir şey yemediniz, Mete Bey! Ha, cömertliğiniz gözlerimi yaşarttı, o ayrı,” derken, bakışlar Esat ve Isabella üzerindeyken yavaş yavaş kamaraya doğru kaçtılar.

Kamaradan içeri girdikleri an kapanan kapıya dayadı incecik bedenini. Bir eliyle kapıyı kilitlerken, diğer eliyle Melek’in elbisesini çıkarıyordu. “Böyle kumaş yoksunu bir şeyi ne demeye giyersin be kızım!” Çıkardığı an gördüğü manzaraya ise asla hazır değildi!

“Bu ne?”

“Utandırma da bana kıyafet ver!”

“Kızım! Utanmamışsın bunu giymişsin, şimdi ben bakınca mı utanıyorsun. Hay senin a…”

“Şi..! Edepsiz! O elbisenin altına bunu giymek zorundaydım,” dedi eliyle vücuduna oturmuş büstiyer ve jartiyeri gösterirken.

“Ben hayatımda daha güzel bir şey görmedim,” derken umrunda değildi dudaklarından dökülen aşk cümlesi.

“Sahi mi?”

“O kadar sahi ki… altımdan kalkamazsın!”

O dudakları öpmesi bir hataydı. “Tadına doyamıyorum, meleğim,” demek için geri çekildiğinde Melek’in hızlanan nefesi dermanını kesiyordu.

“Devam etmeyecek misin?”

İnleyip tekrar o dudaklardan hayatı tattı. Daha fazlasını arzulayan dudaklar Mete’nin dilini ağzına kabul ederken, o iniltilerine biten bir âşıktı, Mete. “Meleğim…” Dudakları kızın çenesine, oradan boğazına, boynuna doğru aşka meftun bir yol izlerken, Melek yalvarış tonunda mırıldanıyordu, “Efendim?” diyerek.

Mete, geri çekildi, Melek’in vücudunu serbest bıraktı ve, “Gitmeliyiz,” diye fısıldadı iradesinden dökülen kırıntılarla.

“Kendimi iyi hissetmiyorum.”

Ben dedemek yerine, “Sana kendini harika hissettirecek birkaç yol biliyorum ama anneanne ve dedene ayıp olur. Şimdi sana giyecek bir şeyler bulacağız ve yukarı çıkacağız,” demenin daha doğru olacağını düşündü.

Melek’in boğazından çıkardığı sevimli öfke sesine gülmekten imtina ederek açtı dolabı, v yaka, siyah bir tişört çıkardı. “Şıklığını tamamlamak için bak bu şort tam senlik,” derken elinde, hakî rengi penye bir şort tutuyordu.

“Sen… Sen… İnanılmazsın! Elbisemi mahvettin ve bana bu gecede verdiğin kıyafetlere bak! Bu tişörtleri üreten bir fabrikanız olduğundan şüphelenmeye başladım.” Mete’nin elinden aldığı kıyafetlere bakarken gülmemek için dudağını kemiriyordu insiyaki. “Belki de,” derken yemyeşil gözleri Mete’ye kilitliydi. Ellerindekileri yatağın üzerine bıraktı, iki elini beline yerleştirdi. Konuşmaya başladığında sesindeki tını, Mete’nin vücuduna hızla yayılan afrodizyak gibiydi. “Belki de bu şekilde çıkmalıyım. Ne dersin?” Elleri belinden göğüslerine doğru büstiyerin sıkılığını vurgularcasına acıtan bir yavaşlıkla ilerledi.

“Ölmemi istiyorsan emret yeter, güzelim.”

Melek’in değişen yüz ifadesi, göğüslerinin üzerinden düşen elleri, hızlı hareketlerle tişört ve şortu alarak giymesi… Tam isabet bulmuş sözün hedefinden alınan ödül gibiydi.

“Al giydim! Şort değil mübarek kapri! Tişört değil elbise! Allah’ım, iradem sana emanet! Ayrıca büstiyere de bulaşmış meyve suyu!”

Banyoya geçip çekmece ve dolapları sinirle açtığını duydu, Mete ancak çıt çıkarmadı.

“Battım! Uf ya!”

Melek isyan etmekte sonuna kadar haklıydı.

“Abartma be kızım! İki damla bulaşmış. Bir şey olmaz ondan!”

Dayak istiyordu… Melek’in artık ciddi olan ifadesi hak ettiğine çok yakın olduğunun bir göstergesi gibiydi. Bulduğu ıslak mendille, göğüslerini ve boynunu temizlerken, hissettiği sinir kadar bir de eğlenen ifadesi vardı o şefkat dolu kalbin.

Amacı herhâlde Mete ile muhatap olmadan çıkıp gitmekti giyinip, kapıya doğru yürürken.

“Melek!”

“Ne!”

“Efendim denir!”

Döndü ve, “Nezaket dersi mi veriyorsun bana?” derken gülmek ve gülmemek arasındaydı, Melek.

“Eh, eğitim şart kızım!” Sallana sallana Melek’in yanına yürüdü, elini elinin içine aldı, “Hadi,” diyerek yukarıya çıkan merdivenlere doğru ilerledi.

“Hayatı sorgulama nedenimsiniz, meşe bey!”

“Hayata şükretme nedenimsiniz, Melek Ardahan.”

*

Ardahan…

Yarınla ilgili Ayşe ile konuşmuş olabilir miydi, hiçbir fikri yoktu Melek’in. Ama Mete’den duydukları heyecanını arttırırken, ne diyeceğini bilemiyordu.

“Sakin ol, tamam! Kusacak gibisin.” Yarın Mete’nin hiç beklemediği bir anda, üzerinde nedime elbisesi, saçında pembe güller varken evlenme teklif edecekti, Mete’ye. Kendini erkek kıyafetlerinin içinde, çirkin ördek yavrusu gibi hissederken değil.

“İyiyim ben… Sorun yok…” Mete’nin gözleri, aklından geçenleri okuyormuş gibi bakarken gözlerine, sükunete dair ne varsa uçup gitti benliğinden.

Nihayet güverteye geri geldiklerinde, dans ve müzikle devam ediyorlardı kına gecesine. Çok severek giydiği elbisesinin yerini erkek kıyafetleri almış olsa da hissettiği mutluluğa en ufak bir gölge düşüremedi bu detay.

Gece Ayşe’nin sesinden “Biz ayrılamayız” ile bitti. Ellerin, yılların, yolların ayırdığı anneanne ve dedesi bir daha hiç ayrılmayacaklardı.

Şimdi balkondan sevdiği adama, Esat’a el sallarken Isabella, gözlerinde o on yedi yaşındaki genç kızın özlemi vardı. Onların yaşadığı büyük aşkın arasına her şey girmişti. Ama ne dedesinin aşkında en küçük bir azalma olmuştu, ne de anneannesinde.

“İnanması zor geliyor, meleğim. Yarın sevdiğim adama kavuşacak mıyım gerçekten?”

Mutluluktan mıydı akan gözyaşları, yoksa kaybettikleri yıllara mıydı? İçini, bir de burnunu çekerken anneannesine sarılıp, “Sizi bana verene şükürler olsun. Yarın vuslat, büyükanne. Ebedi huzurunuzun ilk günü olacak, Allah’ın izniyle,” dedi.

“Ah, bir tanem. Siz nasıl diyordunuz? İnşAllah. İnşAllah kızım,” dedi ve sımsıkı sarıldılar.

O gece üç kadın da aynı yatakta uyudu.

Isabella, Ayşe ve Melek.

Acılarını en derinlerine gömmüş üç kadın birbirlerine sarılıp yattılar.

Isabella, bu yaşta bu huzuru bulduğuna şükrediyordu.

Ayşe, sağında anneanne dediği muhteşem varlık, solunda canımdan öte dediği canının varlığına şükrediyordu.

Melek ise bu ânâ ve Allah’ın ona nasip ettiği karara şükrediyordu.

Aldığı karar, Mete’ye helâl kılacaktı, Melek’i.

Daima helâl.

Daima ona ait…

Candan Öte ~ 35 | Elbise” için 4 yorum

  • 8 Ekim 2018 tarihinde, saat 01:09
    Permalink

    Ah acı günler geliyor LütfiyEM ?
    Ahhh metem ahhh ?

    Yanıtla
  • 8 Ekim 2018 tarihinde, saat 01:13
    Permalink

    Aci günler yaklaşıyor ha LütfiyEM ?
    Ahh metem ahh ?

    Yanıtla
    • 8 Ekim 2018 tarihinde, saat 09:38
      Permalink

      ? öyle olcak GülayIM

      Yanıtla
  • 16 Ocak 2019 tarihinde, saat 03:56
    Permalink

    Wattpadde de burada da baştan sona bilmem kaçıncı kez okuyorum, pişman değilim .d ama en hüzünlü kısımlar yaklaşıyor :/

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir