Candan Öte ~ 34 | Davet

“Kalbi kırık genç kız!” O sıska kıçını sallaya sallaya gidiyordu söylediği cümlelerle, Mete’yi perişan edip. Arabadan çıkarken ya da Melek’in peşinden hızlı adımlarla giderken yaptığının bilincinde değildi. Sadece, kıza olan aşkıyla mantığını tüketen öfkesini hissediyordu.

Melek’in dirseğini tutup durdurmaktan başka yapabileceği, bir de omuzuna atıp onu dağa kaldırmaktı. İkincisi, Melek’in şu an bulunduğu hassas duruma saldırı niteliği taşıyacağı için onu seçenekler arasından çıkarıyordu. Ama ilki için… Kusura bakmayacak artık.

“Bırak!”

“Kes sesini!” Söylemek istediği; lütfen bana bak, iken ağzından çıkan hayvansı bir böğürme tonundaydı.

Melek mahcup bakışlarla etrafına bakarken yavaşça döndü, Mete’ye. “Ne istiyorsun?”

“Seni!”

Yaşlar gözlerinde titreşiyor, dudakları alaycılıkla gülümsüyordu karşısındaki meleğin.

“Herkes bize bakıyor. Kolumu bırakır mısın?” dedi, yüzündeki ifadeye oldukça zıt bir nezaketle.

“Şimdi gideceğim. İşin bittiğinde yanıma getirecekler seni. Sakın itiraz etmeye kalkma! And olsun ki; omuzuma atar dağa kaldırırım seni!” Melek’in boynuna, kokusunu içine çekerek bir öpücük verdi. Geri çekildiğinde o enfes tada doyamayıp tekrar öptü. Daha derin. Kızın dirseğini bırakıp o incecik bedeni kollarına aldı.

Sımsıkı sarıldığında, Melek’ten bir beklentisi yoktu. Kalbi bir hüzün yaşarken, Mete’ye karşı böylesi bir kırgınlık hissederken -her ne kadar haksız olsa da- o incecik kollar beline dolandığında derin bir oh çekme isteği çırpınıyordu Mete’nin gönlünde.

Başını, göğsüne yasladı, kokusunu içine çekti. “Ben geç kaldım. İzin verirseniz, işimin başına gitmem gerekiyor,” diyordu başını yasladığı yerden kaldırıp, Mete’nin gözlerinin içine bakarken.

“Seni bekliyor olacağım.”

Kollarının arasındaki aşktan kopmak istemediği hâlde, kıza yeteri kadar zor durum yaşattığının bilinciyle bıraktı aklını başından alan vücudu.

“Görüşürüz.” Toplantının başlamasına birkaç dakika vardı ama o, Melek’ten kesin bir söz alamamanın öfkesini, yerine kök salmış bir… bir… Meşe gibi yaşıyordu.

“Allah’ım, aklım sana emanet!”

Melek’ten sonra kalmayan aklı!

“Cevat, işten çıkar çıkmaz bana getirin onu!” derken arabaya biniyordu.

Cevat, kapanan kapının aralık camına eğilerek, “Gelmek istemezse?” diye sordu.

“Paket yapıp getirin, Cevat!” Gözlerini kapadı, bir-iki saniye açamadı sıkıntıyla. “Gelmek isteyecek merak etme. Gidebiliriz, Tamer!”

Dönüştüğü adamdan bıkmaya başlıyordu artık. Disiplin, kontrol, anlayışlı mizaç… Kalmamıştı hiçbiri. Hatta kibarlık. Kibarlığı ilk elden bırakmıştı zaten.

Kız; “Kaba meşe..” demekte çok haklıydı.

Az sonra “Ah-u Kalac” ile bir toplantı yapacaklardı. Kendi işletmelerinde Ardahan Şirketler Topluluğu’nun yansımalarını görebilmek için yüksek rakamlı tekliflerini sunacaklardı. Dünyaca ünlü bir Abu Dabi şirketi gelip Türklerden fikir almak istiyorsa, kafasındaki tüm karmaşaya rağmen o toplantıya katılmalıydı Mete Ardahan.

Kafasında, toplantıda geçecek konuların tetkikini yapmaya çalıştığı her an aklı candan öte olan kişiye ve onun kırgın bakışlarına kayıyordu.

Nasıl başarıyordu haksızken bile Mete’yi perişan etmeyi?

Adamı seks objesi gibi (Evet, küçük bir kız gibi gururunu kırıyordu ama doğru ifade buydu) görüp, bir gelecek olması fikrine karşı çıkarken, Mete’nin hayalleri ondan kopamıyordu.

Neden onsuz nefes alamadığını hissediyordu?

Neden bir gün Mete’ye evlenme teklifiyle geleceğinin umuduna sımsıkı sarılıyordu?

İyi ki öyleydi.

Şu an nefes aldığına şükrediyorsa, Melek’in varlığıydı şükrünün sebebi.

Onu tanımamış olsaydı, kuvvetle muhtemel Yıldırım canını almış olacaktı.

Bir farkındalık sardığında benliğini, Melek’e bir de can borcu olduğunu anlıyordu.

Candan ötesine can borcu.

“Allah’ım. Onu bana yâr eyle.”

Toplantı salonuna adımını attığında bile bu dua dilindeydi, kalbindeydi.

*

“Adam sana resmen köpek gibi davranıyor,” deyip bir kahkaha attı gider ayak, Aysel. “Ben de inanmıştım gerçekten büyük bir aşk yaşadığınıza.”

Aysel gibi gereksiz bir karakterin bu konuşmasına aldırmıyordu. Aldırmazdı. Tabii kulak misafirleri, Cevat ve Öykü olmasaydı.

Geri zekâlı kız, sanki onların duyması için özel olarak sesli konuşuyordu.

“Bir de herkesi bir masal yaşıyorum diye kandırıyorsun. Ah zavallı kedicik!”

Melek, mavi önlüğünün iplerini belinde bağlarken tek yapabileceği şeyi yaptı. Kıza sırtını döndü ve tezgâhın arkasına geçti. Onun üslubu seviyesizliğin dibini bulmuşken o seviyede söyleyebileceği hiçbir sözü yoktu, Melek’in.

Rezil olduğunu düşünmek yerine daha önemli mevzulara kafa yorması gerekiyordu.

On beş gün sonra avansları, yirmi üç gün sonra da anne ve babasından kalan yetim aylıkları bankaya yatacaktı. Semra’nın okulu için yıllardır Melek’e ödenmeyen aylık meselesi dayısını öyle üzmüştüki, vicdan azabıyla durumu telafi edeceğine dair Melek’e teminat vermeye çalışmıştı. Melek’in umurunda değildi bu durum. Hiç kimseye muhtaç olmadan üniversiteyi bitirmenin değerine paha biçemiyordu. Dayısını teselli ederken, “Sakın üzülme, dayı. Sende çok zor zamanlar atlattın. Yeni yeni toparlanmaya başladınız. Benim ihtiyacım yoktu zaten,” demişti. Seher Hanım ve Semra yarı yarıya burs aldığına dair hem Esat’ı hem de Kadir’i ikna ettiğinde planları tıkır tıkır işliyordu. Yıllardır eline geçen yetim maaşıyla yeni bir proje kafasında canlanırken Melek’i de yanında tutabileceğini sanmıştı. Fakat onun bir planı olduğu gibi Kader’in de planları vardı şüphesiz.

Şimdiyse Melek’e tek lazım olan; beklemesi gereken süreyi ferah atlatabilmek için nasıl bir ek iş yapabileceğiydi. En son, on beş lira vardı cüzdanında onu da havale ücreti diye vermişti, Şule’ye. Yine parasız kalışına gülmek istiyordu. Kapısında, BMW 650i Coupe, Tonga’da koskoca bir adası vardı ama cebinde minibüse verecek parası yoktu. Hayatı baştan sona tezat olmuştu.

Ada konusu da bir başka sıkıntıydı. Bu meseleyi Yıldırım ile konuşması gerekiyordu ama Mete’nin tepkisine hazırlıklı değildi.

Müşterinin kahve siparişini hazırlarken, “Melek, ne haber?” diyen Kahraman’ın samimi merhabasına kayıtsız kalamadı.

“İyi, senden?”

“Fena değil. Akşam bir organizasyon var. Uzun boy ve düzgün fizikli kız ve erkekler garson olarak istenmiş. Tek yapmamız gereken kanepe servisi taşımak. İyi para veriyorlar bir gece için. Ne dersin? Yazalım mı senin de adını?”

“Allah’ım. Çok şükür,” diyerek yumdu gözlerini. “Hemen yaz, Kahraman. Ben de on beş gün nasıl idare edeceğimin hesabını yapıyordum.”

Yüzüne yayılan gülümseme, genç kızın hissettiği umuttu.

“Hadi Melek hadi. Türkiye’nin en zengini kapında köpek, paraya ihtiyacın varmış gibi davranma!”

Kahraman söylediği sözleri öyle tatlı bir dille ve öylesine dalga geçer gibi söylemiştiki. Ama bu bile yeterli değildi, Melek’e kendini kötü hissettirmemesi için. Önce umuda tutunan tebessüm silindi yüzünden sonra gözlerindeki canlılık.

Tabii bakış açısıda gülünesiydi!

Bir iş arkadaşı köpek muamelesi benzetmesi yaparken, diğeri kapında köpek bir zengin âşığın var diyordu.

“Peki benim paraya ihtiyacım olduğunu düşünmüyorsan, neden bana bu teklifi yapıyorsun?”

“Kızma, Melek. Kötü bir niyetle söylemedim. Şakaydı yemin ederim. 1.75 boyun var. Kilon da uygun. Manken gibisin. Aklıma senden başka kimse gelmedi. Ağır iş adamlarına düzenleniyor. Sekiz erkek sekiz kadın. İçki servisi bize ait değil. Sadece kanepe servisi. Bana sorduklarında bir tek sen geldin aklıma servis konusunda deneyimli.”

Samimi görünüyordu.

“Aysel?”

“O kadar zenginin içine sokulur mu o sence?”

Haklıydı.

“Tamam, Kahraman. Kaçta bu davet?”

“20:30’da başlıyor ama bizim en geç 19:00’da orada olmamız gerek. Ben seni alırım istersen.”

“Gerek yok, Kahraman. Sağ ol.”

“Kendin mi geleceksin?”

Melek gözlerini sımsıkı kapama isteğini bastırarak, “Kahraman. Arkanda iki dev var, bu tarafa bakıyorlar. Sence beni kendi hâlime bırakır gibimiler?” dedi.

“Of..! Bu nedir ya! Ben kaçtım. Akşam görüşürüz,” dedi uzaklaşırken.

Bıktığını hissettiğinde derin bir nefes çekti içine.

Ne kadar sürecekti bu takip, korumacılık?

*

“Bununla ilgili size en geç bir haftaya dönüş yapacağız. Hiç merak etmeyin,” diyerek adamları temin ederken, aklında bambaşka meseleleri vardı Mete’nin.

“Mete Bey. Sizinle açık konuşmak istiyorum.”

Hem açık hem de ciddi olacaktı belli ki. “Buyurun, lütfen.”

“Tüm dünyada şöhret sahibi otelleriniz bulunuyor. İnsanlara en iyiyi muhteşem bir mimariyle sunuyorsunuz. Bizi etkileyen bu. Abu Dabi’nin son zamanlarda ne kadar revaçta olduğunun farkındasınızdır. Sizinle ortak hareket ederek ülkemizin ekonomisine çok güzel katkı sağlayacağını umduğumuz bu projeyi hayata geçirmemiz en büyük temennimiz.”

Adamın kurduğu bu uzun cümleyle, Arapça bildiğine şükrediyordu, Mete. “İnşAllah, Seyit Abdullah. İnşAllah.”

“İnşAllah, Mete Bey. Akşam davette görüşeceğiz. Orada devam ederiz. Biz şimdi izninizi istiyoruz.”

Arap iş adamı ayrılırken grubuyla birlikte, akşamki davete, Melek’i götürüp, götüremeyeceğini merak ediyordu Mete. Bu düşüncelerle geçirdi misafirlerini arabalarına kadar. El sıkıştılar ve adamlar uzaklaşana kadar bekledi. Cevat’ın şirketten çıkıp yanına geldiğini gördüğünde ilk yaşadığı şaşkınlıktı.

Melek de buradaydı yani.

“Ofisinizde sizi bekliyor.”

Cevat, içinden geçirdiği niyetini anlayıp bilgilendirdiğinde, derin bir oh çekiyordu Mete. “Keyfi nasıldı?”

“Mutlu görünüyordu.” Cevat’ın bu kadar az kelimesi olmasına ilk kez şükretmek istiyordu. Az önce uğurladığı Seyit Abdullah, hiç susmamış olabilirdi!

Asansörün yavaşlığına kızarken, içinden çıktığı katları sayıyordu. Pelin’in önünden geçerken başıyla selam vermeyi ihmâl etmedi alıştığı düzen üzere.

Odasından içeri girdi ve seyretti Melek’i. Kalçasını çalışma masasının kenarına yaslamış, kollarını önünde birleştirip masanın arkasında asılan iğrenç tabloyu inceliyor gibi görünüyordu.

Bir ömür seyrederdi karşısındaki kızı, bıkmadan, usanmadan. Kapıyı kapadı, usul adımlarla Melek’e yaklaşırken, “Selam,” dedi, her zamanki sevecen fıtratından taşan sıcaklığıyla.

Sesine kurban olduğu.

“Selam. Tablomun güzelliğine hayran oldun sanırım.”

Melek’in dudakları küçük bir tebessüme izin verircesine kıvrıldı. “Ah… Mete Bey. Bu tabloyu görmeden aldığınızı düşünüyordum. Yoksa bu tabloyu yapan kişiyi,” dedi ve başını genç adama yaklaştırıp sesini alçalttı, “…tanıyor muydunuz?”

İfadesinde olmaması gereken bir şeyleri ima eden bir tını vardı.

“Bunu bir mücevher olarak düşün. Ve o mücevheri yüz liraya aldığımı farz et. O yüz liralık mücevherin şu anki değerinin de beş milyon dolar olduğunu hesap et. Sence duvarda olmayı hak etmiyor mu hâlâ?”

Melek katıla katıla gülerken aradan zoraki sözler çıkarmaya çalışıyordu. “Bir yanlışlık olmasın? Seni kandırmış olmasınlar! Ben gözlerimi kapasam daha anlamlı şeyler çizebilirim,” derken öyle güzel bir kahkahası vardıki.

Mete, kızın bu neşesini fırsat bilip kollarına aldı o sarsılan bedeni. Kalçasını masaya kendi yaslayıp, bacaklarının arasına çekti kızı. Melek başını göğsüne yaslayıp kahkahasının şiddetini sakinleştirirken, Mete, “Neler çizerdin, meleğim? Çok merak ettim,” diyordu.

Melek, yasladığı yerden başını kaldırıp, Mete’nin gözlerinin içine baktı derin derin. Konuşurken anlattığı anılara tutunan küçük bir çocuk gibiydi. “Küçükken kara kalem resimler çiziyordum. Hem de çok büyük bir zevk alarak. Çizdiğim adamlar, hayallerimde senin kadar yakışıklı oluyordu ama kâğıda dökülen bed mi bed, hayallerimdekine çok uzak bir şey… şey… Cisim mi desem? Doğa resimlerinde fena değildim ama!”

Hayallerindeki yakışıklı adamları kıskanan bir Mete vardı, sevdiği kız kollarına aşkla sokulmuşken.

“Akşam bir davette bana eşlik eder misin?”

Sorudaki garipliği anlayamadığında Mete, yanakları kızaran Melek’i seyrediyordu. “Akşam işim var, Mete.”

“Ne işi?”

“Ek iş.”

‘Ek iş demek!’

“Sabah elinde ne varsa havale yaptın, değil mi?”

Gözlerini kaçırırken, “Evet. Aslında Ayşe ile ortak kasamız var ama ona dokunmak istemedim. Bu tamamen benim birikimim olsun istedim. İlk ödeme yani.”

Mahcup olmuş gibi duruyordu.

“Seni parçalamak isterken böyle hüzünlü bakışlarınla da sevip sarmak istiyorum. Bana bunu neden yapıyorsun? Neden yakıyorsun içimi? Neden beni hayatına dahil etmiyorsun? Senin varlığına şükreden ben! Her anımda olman için dua eden ben! Helalim olacağın günün hasretiyle yanan ben! Senden ne bir kabulleniş görebiliyorum teselli olabilecek, ne de umut!”

Kızı kollarından uzaklaştırırken derin bir iç çekti, camın önüne doğru ilerledi.

“Dün gece neden beni bırakıp gittin?”

Ses tonunda acı tonu hâkimdi. Acı ve hüzün.

“Neden kendini garantiye aldın?”

“Ne garantisi?” diyen ses tonu artık acı ya da hüzün değil, meraka dönmüştü.

Mete, istemeden Melek’in yüzüne baktı. Gözlerindeki bakışlarda bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı vardı.

“Bana güvenemedin yani, değil mi? Ya hamile bırakırsam! Ne yapa…”

Devam edecekti.

“YETER! ANLIYOR MUSUN, YETER!”

“Bağırma!”

“Her defasında beni kendi fikirlerinle yargılayıp, perişan edip gidiyorsun! Tıpkı Adana’da o gece olduğu gibi. Mete Bey ne düşünüyor bilemezsiniz! Bana sor! Beyninin karanlık odalarında beni yargılarınla kötüleyeceğine, aydınlıktaki bana sor! Ya da sorma! Gerek yok!”

Mete’nin karşısında dim dik dururken, genç adamın yakınlığını uzaklaştırmak için ellerini göğsüne koyup itmeye çalıştı. Mete’nin elleri, incecik bileklerini tutarken, “Rahat dur!” diye tavsiyede bulunmayı ihmâl etmiyordu.

“Bırak!”

“Rahat dur!”

“Durmazsam ne olur? Söyle ne olur? Bırak bileklerimi!”

Kızı çıldırtmayı başarmıştı en sonunda.

En az onun Mete’yi çıldırttığı kadar.

Ellerini bileklerinden çözüp ceplerine soktu. Hâkim olamıyordu iradesine. Bambaşka fikirleri vardı Melek’in yanına gelmesiyle ilgili. Ama şimdi iki kalbi kırık genç, birbirlerine bakmıyorlardı.

Melek’in kapıya doğru ilerlediğini duyabiliyordu. Durakladığını da.

“Senin için yapmıştım. Seni hissedebilmek için! Beni hissetmen için. İçim… İç… İçim…” ‘Ah Allah’ım!’ Biraz daha iç derse Melek, titreyen dizlerinin üzerine çökecekti, genç adam. Sözlerinin kalanını yutup gittiğinde, boşluğa bakıp yerine çakılı kalan Mete kalmıştı konuşulanlardan geriye.

*

“Aptal! Aptal Melek!”

Kendi kendine konuşurken Pelin’in masasının önünden geçiyordu. Kendini toparlamaya çalıştıkça şefkate muhtaç tarafı daha büyük bir hüzün yayıyordu vücuduna. “Pelin Hanım, iyi çalışmalar size.” Ses tonu titrekti ama en azından öfkesine bir dur diyebilmişti.

“Çok teşekkür ederim, Melek Hanım? Nasılsınız?”

“İyiyim, siz nasılsınız?”

“Ben de iyiyim.”

Ayaküstü muhabbet ederken Pelin ile, bir nebze de olsa sakinleştiğini hissediyordu Melek. En azından Cevat’ı, asansörün kapısında beklerken gördüğünde, direktif almış olduğunu bile umursamıyordu. Pelin ile vedalaştı, Cevat’ın yüzüne bakmadan girdi asansöre. Cevat’ın yanında olmasını umursamadan çıkardı cüzdanını. O hiç değer vermediği on kuruşa muhtaç kalışı, bu yorgun gününe güç katmıyor olsa da, minibüs şoförünün anlayış göstereceğini hissediyordu bu eksik ücretine. Bozuklukları avuçiçinde hazineymişçesine tutarken, yanında dikilen adama bakmayı reddediyordu.

Asansör kapıları açıldığında, artık özgürdü. Şirketin önünde duran bembeyaz Lange Rover’in yanında dikilen Öykü, “Buyurun, Melek Hanım!” diyerek Melek’i, patronunun emrini yerine getirebilmek için yönlendirebileceğini sanarken, Melek yanından geçip ilerliyordu aldırmadığını lisan-ı hâliyle göstererek. Hayatında hiç hissetmediği bir öfke hissediyordu ve bu öfke şirretlik olarak yansıyordu davranışlarına.

Arkasından takip eden adımları duyabiliyordu. Dönüp bakmadı. Beşiktaş minibüsünü gördü ve durdurdu. Yanındakinden kurtulmaktı umudu ama öyle bir şansı olmadığını bugün anlamalıydı. Minibüsün kalabalığına sığışmaya çalışan Öykü, genç kızda neşeye sebep olduğunda o neşe öyle kısaydıki, akmayan gözyaşlarının sızlattığı gözlerine, ihtiyacı olan rahatlığı bile verememişti.

“Şoför bey. On kuruş eksik…”

“Sorun değil abla.”

Tam teşekkürünü dile getirecekken, Öykü cebinden cüzdanını çıkarıp, “Şuradan al, kaptan!” dedi. Sesinde kendinden emin bir cüret vardı Melek’i sinirlendiren.

“Ben ödedim, sayıyorsunuz değil mi?”

Melek’in çaresizliğini ses tonundan anlayan şoför, “Kardeşim! Ablayı üzmüşsün belli. Sok paranı cebine. Para mara istemiyorum,” dediğinde, Melek bir ömür bu adama minnet duyacağını hissediyordu. “Çok teşekkür ederim. Kazancınız bereketli olsun.”

“Âmin abla. Sıkıntı yok,” derken Mete hariç herkesin kalbine dokunduğunu hissediyordu. En çok sevdiğinden göremediği şefkati, karşısına çıkan yabancılar esirgemiyordu.

Minibüsün kalabalığında ayakta dikiliyorlardı. Melek’in yanına yaklaşanları eliyle koluyla kalkan gibi uzaklaştırıyordu ya Öykü. İşte o kolları kırmak geçiyordu içinden. İnsanları itip çekiştirmesi sinirini bozuyordu.

“Neden beni takip ediyorsun? İşin gücün yok mu?”

Öykü’nün ifadesi güler gibiydi. “Yok, Melek Hanım. Siz nereye ben oraya!”

“Söyle o patronuna; beni-rahat-bıraksın-bırakın? Anladın mı?”

“Böyle bir şey söz konusu olamaz, Melek Hanım.”

“Neden?”

“Kaçırıldığınız için olabilir mi?” derken sesini incelttiğinde, başkalarının duymasını engellemek istercesine Melek’e doğru eğiliyordu.

“Sizin yanınızdan kaçırıldım, Öykü. Sokaktan değil! Müsait olunca inebilir miyim şoför bey!” dedi yavaşlayan araçta, Öykü’nün bir şey söylemesine ya da insanları iterek uzaklaştırmasını beklemeden indi araçtan.

Evinden içeri yalnız girdiğinde özenle hazırlandı. Siyah diz üstü bir etek, bembeyaz bir gömlek giydi. Ayağına zarif topuklu ayakkabılar giydiğinde kıyafeti tamamlanmış olacaktı. Davetin verildiği otele gidebilmesi için ise; Kahraman, tek şansıydı.

*

Minibüse verecek parası bile kalmadığını öğrendiğinde, o vakfın ismiyle ilgili kararı aniden alıyordu Mete.

‘Melek Şefkati’ ya da ‘Şefkat-i Melek’ hangisi daha çok eziyet olurdu, deli sarıya? Hangisiyse kesinlikle o olacaktı. Hatta ‘Melek Yakut’ olmalıydı ama işte… İçinde umudun tesellisine sığınan zavallı bir gün seninle olacak o kız dedikçe “Yakut” demek içinden gelmiyordu.

“Deli sarı!”

O zibidi arkadaşının külüstür arabasına binip giderken, aklından geçen Mete’yi daha fazla çıldırtmak mıydı, merak etmiyor değildi. Şimdi aynanın karşısında kıravatını bağlarken… Melek görmeliydi bu eylemini. O ukala ifadesiyle; “Senin kıravatını bağlaması için bile bir adamın var..” derken, belki bu haksız ithamı karşısında utanırdı!

Bu asi tavırlarına da meftundu.

O sessiz kız, şimdi her fırsatta Mete’ye haddini bildirmeye meyilli, dişli bir kadına dönüşmüştü.

“Sinirini yediğim!”

Şimdi yanında olması gerekirken, davetli olduğu etkinlikte garson olmayı tercih eden Melek, Mete’yi gördüğünde nasıl bir tepki verecekti merak ediyordu, genç adam.

Cevat, çalışacağı mekânı araştırıp; “Mete Bey, davetli olduğunuz etkinliğin yapıldığı salonda servis yapacakmış, Melek Hanım,” dediğinde Mete kızgınlıkla, çoşkun kahkaha atma arasında gidip gelmişti.

Allah’ın hikmeti değil de neydi bu?

Aynı otelde, dört farklı salonda dört farklı organizasyonda, Melek onun kısmetine düşmüştü yine. “Benim kaderim,” diye fısıldadı dudakları, üstüne başına son kez bakarken.

Hassas durumunu göz önünde bulundurup karşı çıkamıyordu. Çalışamazsın diyemiyordu. Demeye hakkı da yoktu.

Mete neydi ki Melek için?

Âşık? Sevgili? Koruyucu?

Hangisini becerebiliyordu?

İçinden dizlerine kapanıp ‘”Lütfen çalışma. Kendini yorma. Ben sana bakarım” diyerek yalvaran bir adam vardı ama dışındaki, hassas ruh hâlini göz önünde bulundurup, acısına acı katmak istemiyordu. Bu düşüncelerle bindi arabaya.

Böyle mutlu olacaksa katlanacaktı.

Kendisinden bir arabayı almak zoruna gidecek, Yıldırım’ın adasına lâf etmeyecekse susacaktı.

Ödeyeceği her kuruşta özgürlük hissedecekse, Mete onun hissedeceği bütün hüzünlü duyguları yaşamaya razıydı.

Melek’in bir gülümseyişine, ömrünü feda edecekti.

Kimi kandırıyordu ki?

Yıldırım’ın hediyesiyle ilgili ne hissettiğini bilmesi gerekiyordu.

Hem de en kısa sürede.

Otele yanaştıklarında arabadan indiği an derin bir nefes aldı.

Gösteri başlıyordu, Mete için.

Başrolde masum bir Melek!

Salona Levent ile beraber girdiklerinde, organizasyonu düzenleyenler tarafından karşılanıp, bir çemberin içine alınıyordu, Mete. Neredeyse her ülkeden iş adamı vardı. Gözlerini servis edenler arasında gezdiriyordu ara sıra. Kalabalık bir davetti ve herkes ayakta olduğu için görüş mesafesi çok kısıtlıydı.

“Mete Bey, bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?”

Soruyu soran, birkaç ay önce kendi grubuyla beraber gelen ve Mete’yi ortak bir çalışmaya ikna edebilmek için günlerini harcayan İngiliz afetti.

Fuat’ın, kadına yakıştırdığı bu lakabın Mete için hiçbir ehemmiyeti yoktu. Mete’nin gözü Melek’ten başkasını görmüyordu, görmeyecekti, görmekte istemiyordu.

“Ortadoğu’da her asırda bir kargaşa hüküm sürmüştür. Bu, yapacağımız yatırımı engellemeyecektir, sizi temin ederim.” İkinci bir kez daha düşünmeden verdiği kararı açıklıyordu Mete, İngilizlerin dikkatleri üzerindeyken. “Bugün, Seyit Abdullah ile bir toplantımız vardı. Birlikte, Abu Dabi’de ortak bir projede çalışmak, bizim için büyük öncelik taşıyor,” dedi büyük bir ciddiyetle.

Tercüman, konuşulanı Arapça’ya çevirdiğinde, söylenenleri anladığı an Mete’nin elini sıkıyordu, Seyit Abdullah.

Kendi aralarında sohbetlerine devam ederken yanlarına yaklaşan Melek’e bakmasına gerek yoktu. Tapteze çiçek kokusu ısınmış vücudundan, enfes çilek aroması saçlarından yayılıyordu. Kokusu muydu Melek’i hissetmesine neden?

Hayır!

Onu hisseden kalbiydi. Yaklaştığı an ritmi değişti.

“Alır mıydınız?”

Belli ki Mete’yi fark edememişti. İngiliz Jessica Marlowe hariç hepsi ikramlardan aldığında sıra Mete’ye geldi ve, “Alır mıydınız?” diye sordu. Melek, bakışlarını Mete’nin gözlerine kaldırmadığı için göremiyordu ona bakan aşk dolu gözleri. Sesini devreye sokmaya karar verdiğinde ilk Türkçe kelimesini döktü, “Benim tek isteğim seni almak, tatlım.”

Mete, tepsinin titrediğini fark ettiği an elini Melek’in eline destek yaptı.

“Sakin ol, meleğim,” sözleri dökülürken, çapkın bir gülümseme vardı genç adamın dudaklarında.

*

İnsanların yüzüne bakmıyor, bakmakta istemiyordu. İkram alıp almayacaklarını soruyor işini bitirip devam ediyordu yoluna. Oldukça kalabalık ve büyük bir alana yayılmış bir grup kaldığında, içten içe üzülüyordu Melek. Zavallıların tonla parası vardı ama şu davette oturacakları bir tabureleri bile yoktu!

Mete’nin kokusu burnuna dolarken o kokuyu kullanan kişiye içten içe öfkeleniyordu. Neden başka biri bu parfümü kullanıyordu ki? Kokunun kaynağını buldu, hissettiği siniri sesine yansıtmamaya çalışırken, “Alır mıydınız?” diye sordu.

“Benim tek istediğim seni almak, tatlım.” Duyduğu yumuşacık ses tonu mecal bırakmadığında vücudunda, Mete’nin eli tepsiyi Melek’in eliyle beraber tutarken havyar dolu ikramları dökeceğinin farkında bile değildi. “Sakin ol, meleğim,” diyen sevdiğinin dudaklarında salınan tebessüme, ömrünü feda etse azdı.

“Mete, ne işin var burada?” Fısıldayarak sorduğu sorusu, etrafa attığı çekingen bakışlarıyla ve kızaran yanaklarıyla aslında hemen uzaklaşması gerektiğinin bilincindeydi, Melek.

“Kader…”

Melek, o bal rengi gözlere dalıp gitti o âşığı olduğu dudaklardan bu iki hece döküldüğünde.

“Benim… gitmem gerekiyor.”

Ayrılmak istemediği sevdiğinin yanından uzaklaşırken, ikramların tazelenmesi için mutfağa gidiyordu. Takip mi etmişti, yoksa o dayanılmaz güzellikteki dudaklardan dökülen; “Kader..” miydi burada bulunma nedeni, çok merak ediyordu. Takip edeceği ihtimali komik, Kader’in kurgusunda ilerliyor olduklarını hissetmek fazlasıyla gizemliydi.

Mutfağa vardığında taze hazırlanmış kanepelerin dizildiği bir başka tablayı alıyordu. Küçücük milföy hamurları üzerinde bir renk cümbüşü yaşanıyordu, dereotu, zeytin ezmesi, jambon, kaşar peyniri ve kiraz domateslerle. Kahraman da, giydiği siyah kumaş pantolon, beyaz gömlek, siyah papyon ve siyah yelekle podyumlara layık bir ihtişamla kanepelerin bitişiyle elinde kalan boş tepsiyle mutfağa giriyordu Melek’in hemen ardından.

“Nasıl gidiyor, Melek?” diye sordu, ikram tepsisini eline almadan hemen önce gözlerine düşen kahverengi saçlarını geriye itti. Hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeyen arkadaşına gıpta nazarıyla bakıyordu Melek.

“Abi… Yorgunum ama bu yorgunluğun nedeni bu çalışma değil!” Buna rağmen yine de huzuru hissedebiliyordu. Bu akşam kazanacağı para birkaç günü rahat geçirmesine en tesirli reçete olacaktı.

“Dinlen istersen biraz.”

“Eve gidince dinleneceğim.” İçtenlikle gülümserken Kahraman’a, işe koyulma vaktiydi iki genç içinde. Önce Melek, ardından Kahraman servis tepsilerini alıp kalabalığa karışmaya hazırlanıyorlardı. Küçücük kanepelerle doymaya çalışırcasına yiyen bir adamın yanından tekrar geçmemeye kararlıydı Melek.

Mete’nin bulunduğu tarafa insiyaki bir hareketle döndüğünde, gruptaki tek kadının eşliğinde balkon tarafına doğru konuşarak ilerliyor olduğunu gördü. Mete’nin ayrılışını fırsat bilip, misafirlerin yanından ikramlarla geçerken, aklında sadece Mete ve o, beyazlığı sınırları zorlayan kadın vardı.

Sevdiği adamın giydiği lacivert takım elbisenin ona ne kadar yakıştığını, o ceketin omuzlarını nasıl sardığını düşünmeyecekti. O esmer tenine bembeyaz gömleğin ne kadar yakıştığını ya da o zarif kıravatın ceketin iliklenmiş noktasından kaybolurken nasıl bir gizem verdiğini… Düşünmeyecekti.

Düşünmesi gereken; ağıran ayaklarıyla yarın nasıl işe gideceğiydi! Oturup ayakkabıların işkence yaşattığı ayaklarına ağlama isteği vardı genç kızda, Mete balkondan içeri yüzünde sert denebilecek bir ifadeyle girerken. Bir dakika sonra da sinirli görünen hayalet kadın girdiğinde bir sorun olduğu belliydi. Kadının hâline bakılırsa, Mete ile gerçekleştirdiği sohbet hiç hoşuna gitmemişti.

“Olamaz! Gelme lütfen! Hay aksi!”

Mete’nin gelişi, geliş değildi. Melek, mutfağa kaçmak için ağrıyan ayaklarıyla hareket edene kadar, Mete’nin direktif veren sesini duydu.

“Melek!”

Kendi isminin altında okudukları sırasıyla şöyleydi, Melek’in;

Sakın kıpırdama!

Bir adım daha atma!

Kaçmaya çalışma!

Dur!

Hiçbir yere gidemezsin, deli sarı!

Adı gibi emindi ki; sosyal bir davet olmasa bunların içinden bir tanesi de sesli olarak dökülecekti o öfkeli dudaklardan.

“Efendim, Mete Bey?”

O ifadesiz yüzünde, sinirle parlayan gözlerinde kalmamıştı bal renginin sıcaklığı.

“Gidiyoruz. Elindekini bırak gel!”

“Bu kadar huysuz olmanızın nedeni havyara doyamamış olmanız. Anlıyorum… Bana iki dakika verin ve hemen alı…”

“Melek! Git hazırlan! Yoksa seni bu kadar insanın içinden omuzuma atarak çıkarırım!” Lafını tamamlatmadığı yetmediği gibi bir de tehdit ediyordu.

“Bak sen! Tehdit ediyor, yüce Mete! Sakin olun, beyefendi. İşimin bitmesine az kaldı. Bekleyeceksiniz ne yazık ki,” dedi. Arkasını dönüp omzunu, “Hıh!” eşliğinde silktikten sonra yoluna gidebileceğini tabii ki düşünmedi. Amacı, Mete’yi daha çok çıldırtmaktı.

“Tatlım… Ateşle oynuyorsun. Yapacaklarımdan ben sorumlu olmam. Uyarmadı deme!”

“Mete! Beni tehdit edip durma! İki saat daha var işimin bitmesine. Sırf senin keyfin beni buradan götürmek istedi diye, bu kadar saati çöpe atmayacağım! Anladın mı?”

Mete, gözlerini sımsıkı kapayıp, baş ve işaret parmağıyla burun kemerini sıkarken iyi bir şeyler beklemiyordu.

Ki, öylede oldu.

Çevik bir hareketle Melek’in elindeki tepsiyi aldığında, bileğini elinin içine hapsetti. Bütün bir salonun bakışları altında, kolunu çekiştirerek mutfak tarafına götürmeye başladı.

“Mete! Dur! Yoksa bağıracağım!”

“Güzelim… Bu sözler yatakta söylenmeli… Buraya uygun değil!” derken yüzünde karşı konulmaz, çapkın bir tebessüm vardı.

Tabii, Melek bu kadar kızgın olmasaydı. “Sizi buna pişman ederim, meşe bey! Hemen bileğimi bırakın!”

Mete, mutfağa sürükleyerek soktuğu Melek ile beraber girdiğinde bir mutfak dolusu çalışan şaşkın bakışlarla ikisine bakıyordu.

Kahraman, “Melek! Neler oluyor?” diye sordu.

Melek ağzını açıp cevaplamaya çalışırken, Mete, “Bu kız buradan kalkmayacak. Onun yerine ben yaparım servisi,” diyordu.

İnsanların ifadesi; doğaüstü bir varlık görmüş gibiydi.

“Mete Bey. Bu nasıl olur?” Adam, Melek ve Kahraman’ın bu geceki iş vereniydi ve Mete’nin aklını yitirmiş olma ihtimaliyle, şaşkınlıkla soruyordu sorusunu.

“İyi olur! Hadi, hazırım ben. Ne götürülecek?”

Kahkaha mı atsa, oturup hüngür hüngür mü ağlasa?

“Mete! Yeter!”

“Otur şuraya!”

Bıkkınlıkla bu geceki ilk sandalyesine oturdu ve acıyla inlememek için dudaklarını ısırdı. Başını ellerinin arasına aldığında, Yalçın’ın sesini duydu.

“Mete Bey. Melek Hanım’ın işi bitti sayılır. Ben de, ücretini ödeyip yollamayı düşünüyordum zaten. Tabii sizin içinde uygunsa.”

“Çok uygun.”

Adam ne yapmaya çalışıyordu anlayamadı, genç kız. Melek’in yanına yaklaşıp beş saat için iki yüz elli lirayı çıkardı ve Melek’e uzattı.

“Çok iyi çalıştınız, Melek Hanım. Buyurun,” dedi.

Melek gözlerini sımsıkı kapayıp, açtığında, “Teşekkürler, Yalçın Bey. Bir buçuk saatlik erken paydos için özür dilerim.” Yüz elli lirayı alıp, kalanını adama geri uzattı.

“Bu sizin hakkınız ama!”

“Teşekkür ederim ama saatimi dolduramadığım için kabul edemem. Herkese kolay gelsin. Kahraman yarın görüşürüz.”

Ayağa kalktığında da bir acı dalgası sardı tüm vücudunu. Yine belli etmemek için dudaklarını sıkma isteğine karşı koymaya çalışıyordu. “Buyurun, Mete Bey. İstediğiniz oldu mu?”

Melek’in bedenini tek hamlede kucağına alırken, “Tam olarak değil!” diye fısıldıyordu.

Omuz sayılmıyordu, dışardan bakan için romantik bile denebilecek bir pozisyonda, sevdiği adamın kollarındaydı. Ya da daha doğru bir ifadeyle; hükmü altında. “Mete! Lütfen beni bacaklarımın üzerine indir. Lütfen!”

Mete’nin yüzüne çapkın tebessümü yeniden yayılırken, Melek gözlerinden taşabilecek bir aşkın endişesini taşıyordu.

“Bir tehdit seziyorum, hanımefendi. Yanılıyor muyum?”

“Yanılmıyorsunuz! Beni-bacaklarımın-üzerine-indir!” Tekrar ederken de zafiyet göstermedi.

“O ayakkabıları ayağından çıkaracak mısın?”

“Neden?”

“Canına okuyorlar, neden olacak!”

“Nereden anladın?” Hâlbuki belli etmemek konusunda başarılı olduğunu düşünüyordu.

“Otururken değişen nefesinle kasılan ayaklarından olabilir mi?”

Bu arada çoktan arka çıkışa varmışlardı. Levent’in Tamer’e, “Arabayı arkaya getir!” dediğini hayal meyal duydu ama o esnada kucağında bulunduğu adamın büyüsüne kapılmış algıları, Mete’den başka her şeye karşı zayıf düşmüştü.

“Levent! Benim adıma bir özür ilet Seyit’e,” göz ucuyla Melek’e bakıp, “Sana zahmet,” diyerek tamamlıyordu sözünü.

Bu adam mıydı dün gece onu holde, bir halının üzerinde, kapıya bakıp, ağlarken bırakan?

“Sen misin beni dün gece bırakıp giden?”

“Sus!”

“Sen misin beni, bir kapıya bakıp saatlerce ağlatan?”

“Melek! Yeter!”

“Sen misin, arkasına bile dönüp bakmayan?”

Tebessümün yerini, düz bir çizgi hâlini alan dudaklar acıyla fısıldadı, “Yeter! Sus artık!”

“Mete’m.” Elini yeni tıraş olmuş, o âşığı olduğu güzellikteki yüze koyarken, bakışlarını gözlerine çevirmek için hafifçe kendine doğru çevirdi. “Nasıl hiç dinlemeden, konuşma şansı vermeden bırakıp gidebildin?”

Ses yoktu.

Acı vardı yalnızca.

“Neden gittin?”

“Aptalım da ondan! Ne sanıyorsun? Dursaydım yanında, konuşabilir miydim? Bana anlattıklarını dinleyebilir miydim? Acımasızsın… Karşındaki adamı ne hâle getirdiğin umrunda değil!” Tabiri caizse Melek’i patates çuvalı gibi bıraktığında koltuğa, aracın önünden dolaşıp direksiyon başına geçiyordu.

Ellerini kucağında birleştirmişken içinden geçen, elini elinin içine alıp, dizinin üzerine yerleştirmekti. Kalbi yapması için cesaretlendirse de yapamıyordu.

Tâ ki… Mete’nin eli, sol eline uzandı, önce derin bir öpücük bıraktı parmaklarına, sonra dizinin üzerindeki yerine yerleştirdi.

İnsana mucizeyi hissettiren bir andı, Melek için bu an. İlk günden bu güne. Mete Ardahan’ın ropörtaj ve söyleşilerini takip eden, seçkin ekonomi dergilerinden fotoğraflarını saklayan dünyadaki milyonlarca genç kızdan biriyken, şimdi o hayranı olduğu adamın arabasında, aşkı ve huzuru en derinden hissediyordu.

Evet… Huzur.

Onun sevdiği olmanın huzuru.

*

Ne o tek kelime konuştu, ne de Melek. Ara ara parmaklarına verdiği öpücüklerin haricinde ses yoktu altı yüz elli beygirlik arabada.

Önceki gece bıraktığı noktaya geri geldiklerinde, arabayı durdurdu, motoru kapadı. Melek’e dönüp, “Bekle!” dediğinde, Melek’ten beklediği itirazdı. Ama o, “Tamam,” cümlesiyle teslimiyet gösterdiğinde asıl teslim olan Mete idi.

Yârini kollarına aldı, teninden yayılan o büyüleyici kokusunu içine çekti. Melek’in kolları boynuna dolanırken, “Önce bizim çıkmamızı ister misiniz, efendim?” diyen Cevat’ın sesini, arkalarında bir yerden duyuyordu.

“Tamam, Cevat. Sorun yok!”

Melek çantasından anahtarlarını çıkarırken, bir yandan da, “Mete, bu ne kadar süre böyle devam edecek?” diye soruyordu.

Anlamazlıktan gelmesi işe yarar mıydı?

“Mete’m diyeceksin! Ney?”

“Anlamazlıktan gelme, lütfen. Kendini rahat hissetmen için sesimi çıkarmıyorum ama buna ne zaman son vereceksin, Mete’m?”

Yaramayacaktı demek!

“Benim yanımda yaşarsan. Yo hayır! O zamanda yanında birileri olmak zorunda. Tamam. Asla son vermeyeceğim.”

En azından dürüsttü.

“Mete… Mete’m. Ben yirmi bir yaşıma kadar özgürdüm. Kaçırılırken sizin yanınızdan kaçırıldım.” Mete’nin acıyla kapanan gözleri, Melek’in dudaklarından kalbine inen kezzap gibiydi. Yakıyordu her kasını, kavuruyordu kan pompalayan damarları, eritiyordu asitinde. “Mete’m. Lütfen. Bana isyan ettirme ve lütfen buna bir son ver.”

“Tamam.”

Tek kelime iki hece. Mete’nin dudaklarından dökülebilmesi en imkansız kelime tek seferde pes etmiş bir adamın yorgunluğunda döküldü.

Evin kapısından içeri girmeden ayakkabılarını eline aldı Melek ve Mete onu ayaklarını üzerine bıraktı. Hissettiği yorgunlukla yavaş adımlar atarken Melek, Mete kapıyı kilitleyip, ceketinden kurtuluyordu.

“Üzerimi değiştirip geliyorum,” dedi odasına doğru yürürken.

Mete’nin tek yaptığı kıravatını bollaştırmak ve gömleğinin ilk iki düğmesini açmaktı sahil manzarasına karşı otururken.

Dün gece konuşamadıkları konuları düşünüp kendine eziyet ediyordu. Nasıl anlayamıyordu Mete’nin… Kalbinin kırıldığını. Resmen küçük bir kız gibi kalbi kırılıyordu onun geleceğinde olmama fikrine. Bu boyda, bu cüssede bir adam, karşısındaki acımasız kadına karşı hissettiği romantik düşüncelerine teslim olmuş, dışında bir meşeyi gösterirken, içinde divane âşığı yaşıyordu.

“Ben çok açım.”

Kızın sesini duyup yüzüne bakmadan, “Yemek ye öyleyse,” dediğinde, Melek’in sıkıntıyla iç çektiğini duyabiliyordu.

“Reçete için teşekkürler.”

Mutfağa girip buzdolabından bir şeyler çıkarıyordu. Bu saatte bir de yemek ısıtıyordu galiba. Yerinden kalkıp ağır adımlarla yanına gidip, meşelenecekken kızın giydikleri ya da giymeyi unuttukları Mete de konuşma, cümle kurabilme, akıl, fikir, aklıselim ahval gibi hasletleri alıp götürmüştü birden bire. Kıçını örtmekten aciz ufacık bir şort, üzerinde kısacık bir atlet.

‘Vay insafsız!’

“Balkona çıplak mı çıkıyorsun sen?”

Melek, omzunun üzerinden bakıp, “Hiç çıplak çıkmadım,” dedi.

Sesine, hissettiği alaycılığın hepsini yansıtmaya çalışıyordu, “Hmm. Demek bugün bir farklılık olsun dedin, öyle mi?” derken.

“Şortum ve atletim olmadan çıkmalıydım, evet. Yapayım mı?” Kısılı gözleri, Mete’nin gözlerine bakarken meydan okuyordu.

“Cesaretin var mı, tatlım?” Ses tonundan akan yalnızca tehdit değildi. Yoğun bir öfke de yükselmeye başlıyordu.

“Ah..! Hem de nasıl! Deneyelim mi?”

Çektiği derin, “Ah..”tan sonra ne dedi ki? Kollarını göğsünün üzerinde birleştirip, dik bakışlarla Melek’i süzmeye başladı. Yanaklarında, heyecanının hediyesi olan pembelik vardı.

“Deneyelim, meleğim.”

Melek ile bakışları buluştuğunda kızda bir tereddüt var gibiydi.

“Pekâlâ… Önce yemek yiyeceğim ben,” derken yine buzdolabını açıyordu. “Sen de yemek ister misin?” Buzdolabına eğildiğinde, Mete’nin aç bakışlarına sunduğu o bedenini seyrederken, derin bir inilti yaymak istiyordu bütün mutfağa ama tutuyordu kendini. “Cacık yapacağım. Sarımsaksız. Sever misin?”

Neyi?

Konu neydi?

“Severim.”

“Tamam öyleyse. Salatalıkları soymak ister misin?”

Tek taraflı oyun oynaması haksızlık olmaz mıydı?

“İsterim. Nasıl soyulacağını öğretmek ister misin?”

Kapaklı, cam bir saklama kabından çıkardığı salatalıkları tezgâhın üstüne bıraktığında, kabı dolaba geri yerleştirip yoğurdu aldı. Çekmeceden bir kaşık alıp yoğurda daldırdığında Melek, arkasına geçip, kalçalarına bedenini yaslıyordu Mete. Kollarıyla her iki yandan Melek’i kuşattığında, burnunu bebeksi bir yumuşaklığa sahip tenine sürterken kokusunu içine çekiyordu.

Mete’nin yakınlığının verdiği telaşla kaşık rahatsız edici bir gürültüyle tezgâhın üzerine düşünce boğazını temizleme ihtiyacıyla öksürme girişiminde bulundu. Melek’in en ufak hareketi nasıl ki Mete’yi tahrik ediyordu, aynı şekilde Melek de dayanamıyordu ya…

Hissettiği huzuru nasıl tarif edebilirdi?

Tarifi Melek‘ti.

Huzuru da Melek‘ti.

Aldığı nefeste Melek‘ti.

Gören gözleri Melek.

Atan kalbi Melek.

Hayatının sebebine, özetti Melek.

“Tabii öğretirim, Mete Bey. Müsaade ederseniz, çekmeceyi açmam gerekiyor.” Kalçalarıyla Mete’yi geriye doğru iterken, Mete’nin gözleri istemsizce kapanıyordu. Açtığı çekmeceden çıkardığı aparatla, sebzenin kabuğunu soyarken, “Bak, böyle işte,” dedi.

Mete’nin yaramaz parmakları Melek’in avuç ölçeğinde bile olmayan şortunun belinde dolanırken, kızın ateşini parmak uçlarında hissediyordu. Belinde ve sırtının açıkta kalan her yerinde parmaklarını zevkle dolaştırırken, Melek teslimiyetle yaslanıyordu, Mete’nin bedenine.

“Hadi… Şu salatalıkları soyalım.” Kızın sırtını elleriyle dikleştirdi, tezgâha yöneldi.

Tam bir meşeydi!

Kabul ediyordu.

“Ah meşem..! Çok sinirlendiriyorsun beni ama çok seviyorum seni.” Kollarını beline sardı, başını sırtına yasladı. Mete, Melek’i kolları arasına alıp sımsıkı sarıldığında tekrar tekrar fısıldıyordu, “Hep sev!”

*

“Allah benim belamı vermiş olabilir dün gece.”

Çatalı elinde donan Melek, “Mübarek ağzından böyle kelamlar dökeceksen biber sürerim. Şimdi tevbe de bakayım!” derken oldukça ciddiydi.

“Tamam. Dır dır etme! Tevbe Estağfurullah. Oldu mu?”

“Oldu.” Mete’nin itaatine gülümserken, önünde uzanan manzaranın keyfini çıkarıyordu.

“Acaba bu kadar komik olan ne?”

“İtaatiniz gözlerimi yaşarttı, Mete Bey.”

Aradan birkaç dakika geçmişti Mete’nin, “Bu harika olmuş,” övgüsünü duyduğunda. “İlk kez mi yaptım demiştin?”

“Sahiden beğendin mi? Evet ilk kez yaptım. Ve senin için yaptım. Sevdiğin için. En çok sevdiğin için.” Gözlerini Mete’nin bakışlarından kaçırırken, “Dün gece daha güzeldi,” diye fısıldıyordu.

Bu yemeğin sonuydu.

Melek bulaşıkları makineye yerleştirirken, Mete masadakileri ona taşıyordu.

Mete, tezgâha kalçasını yaslayıp kollarını göğsünün üzerinde birleştirdiğinde omuzlarında oluşan gerginlikle yanında dikilirken, tezgâhın üzerini silmek gibi basit bir eylemde bile aklı bulanıyordu Melek’in. Yakası açık gömleği, salaş duran kıravatı, dirseklerine kadar kıvırdığı gömlekten görünen ölümlü akıllara zarar kolları.

Kalbi bu kadar kırıkken!

Konuşmaları gereken birçok mesele varken!

Kimi kandırıyordu ki!

Konu Mete olduğunda gurur mu düşünüyordu?

Kırgınlık mı umrunda oluyordu?

Kızgınlık mı kalıyordu?

“Otur baştan yaz beni!”

Melek’i duyduğunda yutkunup, “Ne?” diye fısıldarken Mete, bal rengi bakışları ıslandı. Bir anda kalbini acıtan kırmızılık hâkim oldu Mete’nin gözlerine.

Melek’in dudaklarından dökülen bu kelime aşk dolu aciz kalplerindeki kırgınlığa şifa oldu. Bakışlarındaydı, Mete’nin şaşkınlığı ve aşkı. Beklediği bir cümleyi beklemediği anda duyan insanın mutluluğu ve hüznüydü bakışlarındaki.

“Otur baştan yaz beni! Ben de neyi beğenmiyorsan onu sil! Sen yaz. Nasıl olmasını istiyorsan, o olayım. Ne söylemesini istiyorsan dudaklarımın, onları yaz bana. Sözlerim ol. Sana doyamayan bu kalbimin acısı değil huzuru ol. Bana kızıyorsun çekip gidiyorsun. Aşkımın adı değil, acımın adı oluyorsun! Nasıl yüzüme bile bakmadan gidebiliyorsun?” Elleri genç adamın kollarına uzandığında kaskatı kesilmiş bir beden vardı karşısında. Bütün aşk isteklerine rağmen, içinde tazeliğini koruyan acısı gözlerinden akarken, Mete’nin acı dolu ifadesiyle kendini tutma çabasından vazgeçiyordu. İçli içli ağlarken bir eli hâlâ o hayranı olduğu kolları okşuyor, diğeri pürüzsüz yanağının sıcaklığını hissediyordu. “Sen ne istiyorsan o olmaya razıyım.”

İçini çekip başını Mete’nin göğsüne yasladığında o taş kesilmiş kolların sıcağına sarmalanmak aklından bile geçmiyordu.

O kadar hayalperest değildi.

“Seni kusursuz yaratan Allah’a şükürler olsun,” dedi, sımsıkı kollarıyla kızı içine çekmeye çalışırken. “Seni kudret kalemiyle mükemmelleştirmiş Allah’a şükürler olsun. Huyunu ayrı güzel, sesini ayrı güzel yaratana, şefkatini ve sevgisini herkesten fazla verene, içindeki güzelliği teninden akıtana, kaşına gözüne, saçına dudağına, teninin rengine sanatını işleyene şükür sebebimsin.”

Kızın bedenini kucağına aldı ve yattılar.

Gömleği, pantolonu üstünde, kıravatı boğazındaydı. Sol omzu üzerinde yatarken, Melek’in yüzünü olağanüstü bir mucizeye bakıyormuş gibi seyrediyordu.

Melek kıpırdamadı yerinden, Mete mumları yakıp odaya romantik bir aydınlık verdiğinde.

Sağ omuzu üzerine yattı, sevdiği adamın yüzüne doya doya bakmak için.

Ne Mete dokundu, ne de Melek.

Konuşmadılar, dokunmadılar. Tek yaptıkları bakışmaktı.

Öyle bir andıki. Öyle etkileyici, o kadar eski. Tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş ve olabilecek en küflü kokularla kaplanmış bir eylemdi sadece bakışmak.

Melek, aşkı eliyle tutabileceğini hissettiği an uykuya yenik düşmüştü.

Mete’nin onu sabaha kadar seyrettiğini, kollarına aldığını, kokusunda huzur bulduğunu…

Bilemeyecekti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir