Candan Öte ~ 33 | Kapı

“Yalnız aptallar ve ölüler fikrini değiştirmez.”
Paskal

“Sabah gelir seks hizmetimi sunarım, küçük hanım! Hiç merak etmeyin!”

Dedi ve gitti.

Titreyişini sakinleştirmekti amacı, antrenin ortasında ayakta dikilmiş, üzerine çarpılan kapının ardından dudaklarını kapayan elinin. Vücudundan akan Mete’yi, Mete için aldığı elbiseyle temizlerken, ağırlığını taşıyamayan ayaklarına yenik düştü. Gözlerinden süzülen yaşlarla yığıldı halının üzerine. Yaşlar sevimli bir ritimle dökülüyordu sağ gözünden burnuna, burnundan sol tarafa yere. Birbiri ardına. Yağmur damlarının cama vuruşu gibi.

Ah yağmur!

En son Tonga’da görmüştü yağmuru.

Yağmur gibiydi gözyaşları, tabiri şu an Melek için en uygun betimlemeydi belki de. Elinin tersiyle burnunu silerken titrek sesiyle bir türkü mırıldanıyordu, Melek.

“Üflediler söndüm
Karanlıkta gönlüm
Hiç bilmezdim ama
Derindeymiş pek derdim

Bak içime gör beni
Tut elimden yak beni
İstemezsen bu aşkı
Otur baştan yaz beni…”

İçli içli ağlama isteği; “Otur baştan yaz beni..” de daha fazla artıyordu.

Perişan edip gittiği yerdeydi işte.

Antrenin ortasında sol omuzu üzerine yatmış, üzerine çarpılmış kapıya bakıyordu. Bakıyor ve ağlıyordu. Ağlıyor ve türkü söylüyordu.

Bir de… Kendi kendine konuşuyordu, genç kız.

Acısının tarifini yapmaktan acizdi hüzne bulanmış aklı.

Mete!

Acısının adı.

Aşk dolu dakikalardan sonra, Mete’nin kollarında sabaha ulaşmak, sabahlarına mutlulukla başlayıp mutlu bir gün geçirmek belli ki sadece hayaldi Melek için. Boğazında bir yangın vardı. O yangın, yutkunduğu her nefeste kalbine iniyordu Mete olup.

Bacaklarını kollarının arasına aldı.

Hatasını düşünüyordu, bulamıyordu.

“Nasıl bu kadar kızabiliyorsun bana? Nasıl yüzüme bile bakmadan bırakıp gidebiliyorsun? Neden gidiyorsun?” Şimdi geri gelse, çarparak çıktığı kapıdan içeri girse, “Meleğim” deyip kollarına alarak şefkatiyle ısıtsa üşüyen bedenini… Ne olurdu?

Üşüyordu.

Daha sıkı sarıldı bacaklarına.

“Acımın adı! Gel ne olur!”

Kapıya bakarak konuşan Melek, sanki Mete’yi orada görecekmiş gibi inceliyordu üzerine çarpılmış kapıyı.

Üzerine çarpılmış kapı.

Melek’in baktıkça ağladığı kapı.

Mete’nin aldığı halının üzerinde yatıp baka kaldığı kapı.

Mete’nin aldığı halının üzerinde uyumaya karar verdi.

Yorgundu.

Çok yorgundu hem de.

Halı!

Yarın ödeme yapmalıydı. Ayın beşini beklemeyecekti.

Ne kadar vardı elinde hatırlamıyordu ancak bakıp, ilk iş Mete’nin o suratı dağıtılmaklık kibirli avukatını arayacak ve hesap numarası isteyecekti. Keşke şimdi kalkabilseydi… Ne kadar ödeyebileceğine bakarken bile bir parça rahatlayabilirdi belki.

Neden daha önce aklına gelmemişti?

İlk iş sabah bir avukata gitmeliydi. Kendi gerekçelerini ve şartlarını sıralayıp, eve alınan eşyaların fiyat araştırmasını yapmalı ve bir meblağ çıkarmalıydı.

Hatta bunu şimdi yapmalıydı.

Gözlerini, burnunu silip yattığı yerden kalktı. Çıkardığı geceliği çamaşır makinesine atarken elinin üzerine damlıyordu gözyaşları. Kavuştuğu özgüveni, hiç ediyordu o gözyaşları.

“Beceriksiz dudaklarım, ne durumumu güzel bir küfürle anlatabilir, ne de bana yaşattığınız acıyı, çok sayın meşe bey!”

Aynada gördüğü şiş gözleri de özgüven bırakmıyordu ahvalinde.

Neyse ne!

Güzel görünmesi gereken, kapıyı çarpıp gitmişti.

Saçlarını yıkadı, vücudunu yıkadı. Saçları değil de, vücudunu yıkamak istemiyordu boy abdesti alması gerekmese.

Aptalın tekiydi ne yazık ki. Onunla konuşmak yerine kapıyı çarpıp giden adama olan aşkı, vücudundan onun kokusunu, dokusunu atmak istemiyordu.

Yıkandı ve çıktı.

Başında havlu, elinde çamaşır suyu ve paspas bezi, vukuatı yaşadıkları yerin zeminini temizliyordu. Temizliyor ve bu gecenin anlam ve önemini anlatan bir başka şarkı dudaklarından dökülüyordu.

“Tenimi, kokuna dokuna
Günahına bulayıp yarım bıraktın
Ya kuşan zırhını ya soyun gel
İnadına yenilip kalmasın aklın”

Teni, yetmemişti bir de zemine bulaşmıştı günahları. “Bu gidişle ilk albüm çalışmamı gerçekleştireceğim, meşe bey!”

Ve artık buram buram çamaşır suyu kokusuna da bulanmıştı, genç kız.

İşini bitirdiğinde hiç girmek istemese de sıra mutfaktaydı. Pilavın örtüsünü açtığında hâlâ sıcaktı. Şimdi gelse yine yiyebilirlerdi. Ama tabii ki söz konusu Mete Ardahan’dı. O afrasıyla tafrasıyla cakasını satar ve giderdi.

“Ah..! Yarın göreceksiniz Mete Ardahan!” derken pilavın tadına bakmaya karar verdi.

“Imm… Harika olmuş bu! Stanley!”

Odasına koşup mavi yastığı kucağına aldı. Balkonun yanan ışığını kapayıp kendine bir tabak pilav, yanına da musakka koydu. Bu saatte bunu hangi aklı başında insan yemek yerdi bilemiyordu ancak Melek bir bardakta ayran doldurduğunda balkonun en keyifli yerine kurulacaktı. Oturdu, ayaklarını da başka bir sandalyeye uzattı. Stanley koltuğunun altında olduğu hâlde yemeğe başladı hissettiği Mete’ye rağmen, yaşadığı bütün hayal kırıklığına rağmen.

Gözlerinden akan boş gözyaşlarına rağmen.

Tabağındaki yemeği bitirdi.

İlk kez yaptığı ve Mete için yaptığı.

“Bunca yıl neden beklemişim ki! Umarım yemediğiniz için çok, çok ve çok çok pişman olursunuz, sayın meşe bey!” dedi, akan burnunu yukarı çekti.

Dişlerini fırçalarken de Stanley kucağındaydı, yatağına girerken de. Melek, sımsıkı sarıldı o şefkat sıcaklığındaki yastığa. Arada gözlerinin yaşını ve hiç durmak düşüncesi olmadan akan burnunu silmek için uzandığı mendille ara veriyordu sarılışına, işini bitirince yine yastığın sıcaklığına kavuşuyordu.

Ağlayarak uyudu, genç kız.

Ağlayarak ve yârinden ayrı.

Yüzüne bile bakmadan çekip giden yâri.

Kapıyı çarparak çıkıp giden yâri.

*

Saçındaki su, ensesinden aşağı sırtına doğru damlıyor oradan yuvarlanarak beline sarılı havlunun emiciliğine sığınıyordu. Boğucu bir sıcaklık varken hafif bir serinlik veriyordu, Mete’nin vücuduna bu küçük damlalar.

Omzunu terasın kapısına dayamış İstanbul’u seyrediyordu.

Dili kendiliğinden mırıldanmaya başladı.

“Bak içime gör beni
Tut elimden yak beni
İstemezsen bu aşkı
Otur baştan yaz beni”

Kızın umrunda değildi ki.

Baştan yazıp ne yapacaktı?

Onu hayatına kabul mü edecekti?

Birlikte bir gelecekleri mi olacaktı?

Yaralı kalbine merhem mi olacaktı, “Çocuğumuz olsun…” demesi?

Söz konusu, Melek’ti. Melek, Mete’den hamile kalma ihtimaline karşı kendini garantiye alıyordu. Tebrik etmek lazımdı tabii. Becerip, yapmıştı ne de olsa.

“Otur baştan yaz beni.”

Bu türkü nereden gelmişti aklına?

Aynadan gördüğü gözler, acı doluydu. Şu an genç adamın gözlerine dolan bir acı. Gözleri ve o efsun dolu titrek sesi. “Lütfen gitme!” derken titreyen, Mete’nin kalbine işleyen, beynindeki acıya müptela kısmı felç eden.

Onun için pilav ve patlıcan… Musakkaydı herhâlde. Lafını tamamlatmamıştı ki kıza.

Mete için yapmıştı.

İlk kez yapmıştı.

Yine bir yara açmıştı Melek, kalbinde.

Neydi alelacele korunma yöntemlerine baş vurmasının nedeni?

Biraz sakinleşebilseydi, karşısına alıp sorabilirdi ama orada kalarak mümkün değildi.

“Ah meleğim. İçimde bir yara oldun,” diyerek derin bir iç çekti, Mete.

Kesin mantıklı nedenlerini sunacak ve Mete’ye kendini yine bom bok hissettirecekti. Şimdi, kalbinde hissettiği yangına rağmen, ona olan bütün kızgınlığına rağmen, geleceğinde Mete’ye yer vermek istememesine rağmen, Mete’nin tek isteği; o kızın yanında olmaktı.

“Senin için yaptım,” diyerek önüne koyacağı yemeği yemek ve ona; “Eline sağlık, meleğim,” demekti.

Sonra da sabaha kadar kollarında olacaktı. Sevişecek ve uyuyacaklardı. Uyuyacaklardı, uyandıklarında tekrar sevişeceklerdi. Onun o taze bahar kokusunda huzur bulacaktı kalbi. Şimdiyse yokluğunda kalbine düşen, derin bir yangındı. Kalbi bir orman, kızın o acı dolu ses tonu yangın. Baharına düşmüş ateş, mevsimini ateşinde kavurup küle dönüştüren zamansız afet!

Belinde havlu olduğu hâlde geçti, yatağına sırtüstü uzandı. Gözleri tavana dikili, dudakları aklına düşen mısraları mırıldanıyordu.

“Otur baştan yaz beni. Yaz ve hayatına kabul et beni, deli sarı!”

*

“Allah’ım… Bu nasıl bir ağrı?”

Gözlerini açmaya çalışırken hissettiği baş ağrısı, Melek’e büyük bir darbe gibiydi. Ne bekliyordu ki? O kadar ağladıktan sonra beyninin eriyip burnundan akmadığına, şükretmeliydi.

“Sana da günaydın, Stanley.”

Kahvaltı yapıp hemen bir ağrı kesici almalıydı. Ağrısını kesip, avukatla parlak bir zihinle konuşmalıydı.

Yavaş hareketlerle kalktı yataktan. Yatağını toparlayıp, Stanley’i düzenli yatağın üzerine yerleştirdikten sonra banyoya attı kendini. Elini yüzünü yıkamak için baktığı aynada gördüğü korkunç canlı, bugün dışarı çıkmaması gereken bir tipti. Tabii öyle bir şansı yoktu, Melek’in. Önce avukata sonra işe gidecekti. Yan gelip yatabilecek, rahat bir hayatı kimin vardı ki?

Kahvaltısını yaparken, alınan eşyalar ve evin tadilatını fiyatlandırmaya çalıştı. Mete’ye olan borcunu tahminen ölmeden önce bitirebilirdi belki. Kaç bin ödeyeceksiniz demişti Mete’nin, avukatı? Beş bin beş yüz müydü? On beş bin dört yüz müydü?

Hadsiz!

Telefonuna kurmadığı e-posta hesabına girerken, engellenmiş de olsa istemediği bir şeyler görmekten korkuyordu.

İlk gördüğü, Enver Soysal’dan önceki gün gelen maildi. Konu başlığı, başından aşağı akan kaynar su etkisine vesileydi. En çok düşünmesi gereken konuya yeteri kadar önem vermediğini biliyordu.

Gönderen: Enver Soysal
Konu: Yüksek Lisans
Saat: 13:45

Kızım, üniversite diplomanı harcama ve en kısa sürede Yüksek Lisansınla ilgili istişare yapalım. Sana önerebileceğim birkaç üniversite var. Hatta oradaki profesörlerle görüşmeler yaptım. Kısa zamanda dönüş bekliyorum bilesin. Yeter sana bu kadar tatil.
Evlenip, çoluk çocuk sahibi olmak istemiyorsun bu yaşta, değil mi?
Haber bekliyorum senden kızım.

Boğaziçi Üniversitesi Dekanlığı
Prof. Dr. Enver Soysal

Evlenip çoluk çocuğa karışmak! Mete’ye benzeyen çocuklar.

Melek’in istediği neydi?

İktisat profesörü olmak mı?

Mantıklıydı… Üniversitede kalabilir, akademisyen olabilirdi. Hele de Enver Soysal gibi bir akıl hocasının engin birikimleriyle bu tercihi en mantıklı hareket olabilirdi…

Fakat…

O an kararını veriyordu, Melek. Sonu ne olursa olsun o, Mete’nin hayatına dahil olmak istiyordu. Ondan ne gelirse kabulüydü. Kalbini ateşinde yakmaya razıydı artık. Bu sinirle bile kalbinde bu istek varsa, neyin direnişini yaşayacaktı? Kendini mi koruyacaktı? Kendini korumak için çok geç kalmıştı. Kalbi artık, aşkın ateşinde kavrulmak istiyordu.

Ne olursa olsun.

Kahvaltı, ilaç, giyim ve hazırlanma. Yakınlardaki avukat adreslerine de kısa bir göz attığında, en yakın Şişli’de olan adresi gözüne kestiriyordu. Avukatın adı, ikinci bir kez düşünme ihtiyacı vermiyordu Melek’e.

“Şahika Bilen.” Okudu ve kararını verdi. Titreyen parmaklarıyla numarasını çevirip, bu saatte ofisinde olması için dua ediyordu, içindeki yoğun hüzünle.

Beşinci kez çaldıktan sonra kapamayı düşünürken elinin içindeki telefondan, “Avukat Şahika Bilen. Buyurun!” diyen bir ses yükseldi ve genç kız telefonu kulağına yapıştırıp, o umut dolu sesi duyduğuna şükretti.

“Günaydın, Şahika Hanım. Sizden bir randevu isteyecektim uygunsanız.”

“Tabii. Ne zamana almak istersiniz randevunuzu?”

Melek, hissettiği mahcubiyetle, “Bu sabah olabilir mi? Boş vaktiniz varsa?”

“Saat dokuz buçuk uygun mu sizin için?”

İlaç asıl bu kadındı galiba. Şimdiden rahatladığını hissediyordu başındaki ağrının. “Çok uygun. Çok teşekkür ederim. Görüşmek dileğiyle.”

“Bilmukabele. Bekliyorum sizi. İsminiz neydi?”

“Melek. Melek Yakut.”

“Bekliyorum sizi, Melek.”

Bekliyor!

Bu umutta yeterliydi şimdilik yüzünün gülmesi için.

Gözlerine bir güneş gözlüğü yerleştirmeli ve bu gününü simsiyah geçirmeliydi. Ama o bunun yerine az sonra yapacağı şey için Cevat’ın gözlerine bakmak istiyordu. Siyah spor ayakkabılarıyla hissettiği özgüvenle, önceki gün Cevat’ın ona verdiği dosyayı eline alarak çıktı evden. Bir kez bile kapağını açıp bakmadı içinde yazan isimlere. Bakmayı da düşünmüyordu. Kapının önüne indiği an Cevat ve Öykü yanına geldiklerinde, saat dokuz bile olmamıştı henüz.

“Günaydın, Melek Hanım. Nereye gitmek istersiniz?”

Melek, hiçbir şey söylemeden adama gülümsedi, elindeki dosyayı gizleme gereği bile görmeden, aksine Cevat’ın keskin bakışlarının görüşüne sunarak havada salladı ve yanlarından geçen, kağıt toplayan gencin çuvalının içine attı.

“Patronunuza iletirsiniz,” deyip geçen taksiyi bir ıslıkla durdurduğunda, kapısını açıp binecekken Cevat, “Melek Hanım, lütfen! Biz sizi istediğiniz yere bırakırız,” diyordu.

“İstediğim yere kendi kendimi bırakabilirim, endişelenmeyin! İyi sabahlar size.” Hayatında yaptığı, en cesur hareketlerden biriydi belki de bu yaptığı. Söylediği sözler Melek’e keyifse, karşısındaki deve eziyetti.

Telefonunu eline alıp, o kibirli patronunu aradığından emindi. Hiçbir üzüntü ya da pişmanlık hissetmediğinde peşinden geleceklerinden de emindi.

“Nereye gideceğiz, abla?”

“Hanım” demediği için adama minnet duyuyordu Melek içten içe. “Şişli’de, Rumeli caddesinde bir adrese gitmem gerekiyor.”

“Tamam, abla,” diyordu taksimetreyi açtığında.

“Abla. Senin o konuştuğun arkadaşlar bizi takip ediyor. Haberin olsun?”

Adam ya çok dikkatliydi, ya da maceraya aç bir kişilik.

“Dert etmeyin. Sıkıntı yok.”

“EyvAllah, abla. “Atlat onları” de hemen atlatırız.”

Nereye gittiğini bilmeliydilerki patronlarına iletebilsinler. “Hiç gerek yok. İşlerini yapıyorlar.” Pencereden akan manzarayı sathi bir nazarla seyrediyordu kalbindeki kırgınlıkla mantığı bulanmışken.  Telefonunun titrediğini hissediyordu ama bakmak içinden gelmiyordu. “Müsait olunca inebilirim,” dedi çantasından cüzdanını çıkarırken.

“Tamam, abla.”

Kaldırımda sağa yanaşırken şoför, cüzdanın içinden çıkardığı parayı uzatıyordu Melek. Ödedi ve indi. Cevat’ın da indiğini, peşinden geldiğini görüyordu ama görmezlikten gelmeyi tercih ediyordu.

Cadde de durmuş tabelaları okuyordu. Ayşe ile arada sırada kitabevine geldikleri tatil günlerinde, sandviç yedikleri büfenin beşinci katında tabelada yazan; “Avukat Şahika Bilen” yazısını okurken bir gülümseme yayıldı yüzüne. Daha önce avukata ihtiyaç duymayışı mıydı bu tabelayı görmeme sebebi, bilemiyordu ama şimdi şükrediyordu…

Arabalardan müsaade alarak karşıya geçti, açık bırakılmış kapıdan içeri girdi. Durumu nasıl açıklayacağını düşünüyordu, merdivenleri tek tek çıkarken de zile basarken de.

Kapıyı açan uzun boylu, dolgun vücut hatları olan kadın Melek de düşünme yetisi bırakmadı. Karşısındaki kadın, turuncu kıvırcık saçları, üzerindeki rengarenk ve karmakarışık desenli elbisesi ve birkaç adet kolyesiyle, parmaklarındaki çeşit çeşit yüzük ve pırıl pırıl bir gülümsemeyle bakıyordu, Melek’e.

Bu kılığıyla bir avukat değil de, elinde gitarı, sahillerde gitar çalıp şarkı söyleyecek özgür ruhlu bir hedonist, mistik güçleri olan, doğaüstü bir hazine gibiydi.

“Merhabalar. Adım Melek Yakut. Sabah aramıştım hatırlarsanız.”

Kadının gülümsemesi daha da yayılırken, “Melek Yakut. Sizi bekliyordum. Lütfen buyurun,” dedi içeriye eliyle davet ederken. Sımsıcak karşılamasına, “Kahvaltı ettiniz mi?” sorusuyla devam ediyordu.

“Evet,” dedi gülümseyerek, Melek.

“Öyleyse ne içersiniz?” Kadın, yirmili yaşlarının sonunda ya da otuzlu yaşlarının başlarında gibiydi. Kendinden emin duruşu, karşısındakine güveni hissettiren bir ses tonu vardı.

“Su, mümkünse.”

“Tabii, hemen.”

Yanında çalışan biri yoktu herhâlde. Ya da daha iş başı yapmamıştı.

Suyunu Melek’in önüne bırakıp masasının ardına geçtiğinde, “Söyle bakalım, Melek Yakut. Seni bana getiren, Mete Ardahan’ın avukatına gitmeni engelleyen nedir?” dedi.

Duyduğu an, içtiği su nefes borusuna kaçmış olacak ki bir tıkanma yaşıyordu, Melek.

“Ah, sakin ol canım ya! Hay Allah! Tavana bak, tavana!” diyen kadının tavsiyesine uyup tavana bakmaya çalışıyordu ama gözleri alamadığı nefesle dolmuş, soluğu kesilen boğazında bir yanma eşliğinde yaşıyordu o dehşetli öksürükleri.

Biraz sakinleştiğinde, “Siz beni tanıyor musunuz?” diyebildi.

“Tanıyorum. Emin ol, artık seni tanımayan çok az insan var… Şimdi bana anlatmanı istiyorum. Nedir mesele?”

Melek, kadının açık yeşil gözlerine bakarken emin olmak istiyordu. “Aramızda kalacak değil mi?”

Cevap veren kadının ifadesi, gücenmiş gibiydi. “Kılığım size serseri gibi görünmüş olabilir, küçük hanım ama İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. Avukat müvekkil ilişkisinin gizliliği maddelerini sırasıyla noktası virgülüne kadar ezberimden sayabilirim size!”

Sözlerindeki samimiyeti dinlediğinde, “Size güveniyorum,” derken, Melek de samimiydi. “Benim… Bazı sıkıntılarım… Var.”

Melek, dudaklarındaki titremeyi engellemeye çalışıyordu ama başarılı olamıyordu. İşe yarar düşüncesiyle derin bir nefes aldı. Aldığı nefesteki titreme dudaklarından da fazlaydı.

Şahika, masasının arkasından çıkıp Melek’in tam karşısına otururken bir kutu mendili de yanında getirdi.

Melek, kutunun içinden iki mendil alıp gözlerine kaparken, sarsılarak ağlamaya başladı.

Mete, kapıyı çarpıp çıktıktan sonra hiç ağlamamış gibi.

Halının üstünde acı dolu türküsünü söylerkenki gibi.

Yatağının içinde, Stanley’in sıcaklığına sığınırken olduğu gibi.

Hiç ağlamamışçasına ağladı.

Sakinleştiğinde kutudaki mendiller hafiflemiş, masanın yanına koyulan çöp kovası dolu durumdaydı.

“Şahika Hanım. Mete Ardahan ile aramızda bazı alışverişler olmuş ve kendisi benim ödememem için elinden geleni yapıyor. Bana aldıklarının piyasa araştırmasını yaptım. Elli bin lira ödeme yapmam gerekiyor ama bunu asla kabul etmez.”

Yine titrek bir nefes çekti, Melek.

“Anlıyorum,” dedi, kağıt kalemini eline aldı. “Anlaşma maddelerini öğrenebilir miyim?”

Bir öksürükle boğazında oluşan yumruyu gidermeye çalıştı, Melek konuşmasına başlamadan önce. “Ayın istediğim döneminde para yatırabilmeliyim. Elli bin liralık ödemenin sekiz yüz liradan az yapılamayacağı. Hoparlörü ve beyaz eşyayı hediye olarak kabul ettiğimi anlaşmada belirtebiliriz. Başka…” Başka bir şeyler daha vardı ama hatırlayamıyordu.

“Sizin üzerinizde kurduğu baskıyla ilgili bir şeyler eklemek ister misiniz?”

Melek, tereddüt bile etmeden, “Hayır!” dedi. “Ben onun mizacını değiştirmeye çalışmıyorum. Sadece ödemem gerekeni ödeyebileyim yeter.”

Kucağında birleştirdiği ellerine bakarken, son olmasını dilediği gözyaşları aktı gözünden.

“Pekâlâ,” deyip, kalktı yerinden avukat.

Bilgisayarının başına geçtiğinde sesli sesli okumaya başladı metni.

“Müvekkilim Melek Yakut, Mete Ardahan ile yaptıkları anlaşma maddelerini kendi uygun gördüğü şekilde düzenleyerek, tarafıma yeni bir anlaşma hazırlatmıştır. Anlaşma maddeleri aşağıda belirtildiği gibi;

1. Melek Yakut ödeyeceği meblağa alacaklı tarafın karışmasını kesinlikle reddetmektedir

2. Melek Yakut ödenecek meblağı ₺50.000,00 olarak uygun görmüştür

Tam sırasıydı çalan telefonun!

“Avukat Şahika Bilen… Evet son günü biliyorum… Söyle onlara hiçbir işe yaramadıkları gibi haraca bağlamaları yetmiş!” Kısa süren sessizliğinde dudağını ısırırken, “Şakaydı! Bir ara getireceğim, merak etmeyin!” deyip geri adım atıyordu. “Allah’ın cezası baro ve bitmek bilmeyen haraçları!” diyerek sitem dolu kelimelerini savurduktan sonra devam etti maddeleri sıralamaya.

“Nerede kalmıştık?

3. Bu meblağ itiraz dahilinde değildir

4. Melek Yakut ayın istediği vaktinde ödeme yapacağı hakkını kendine saklamayı uygun görmüştür

5. “Ev hediyesi” olarak beyaz eşya ve hoparlör grubuna ödeme yapılmayacaktır

6. İş bu metnin elinize geçtikten sonra yedi iş günü süresince cevap alamadığımız takdirde mutabakata vardığımızı kabul edeceğiz

Uygun görmediğiniz bir nokta var mı?”

“Harikasınız!” diyebildi sadece.

“Güzelim… Belli ki çok seviyorsun. Neden sana yaptığı yardımları geri çeviriyorsun?”

Melek, yaşlı gözleriyle cevap verdi yeni tanıştığı kadına. “Yardım olduğu için.”

Başka bir şey söylemesine gerek kalmamıştı.

“Sizden son bir isteğim var.”

“Nedir?”

“Bundan sonra hukuki bir işim olduğunda size gelebilir miyim? Sizi benim avukatım bilebilir miyim?”

“Tabii, güzel kız. Bunu Mete Beyin avukatına da bildirelim. Bundan sonra sizinle ilgili bir mesele olduğunda önce benimle iletişime geçmek zorunda kalacak, sizi rahatsız etmeden.”

Derin bir nefes aldığında bir parça da olsa rahatladığını hissediyordu Melek. “Keşke sizi daha önce tanısaydım. Onların bana okudukları anlaşma metnini dinlemek için, sap gibi gitmiştim görüşmeye,” dedi ve buruk bir tebessüm geçti, Melek’in dudaklarından.

“Geç olsun, temiz olsun derdi annem. Önümüze bakalım.”

Kadının samimi gülüşüne hayranlığı artıyordu, Melek’in.

“Haklısınız. Ben ilk ödemeyi bugün yapmak istiyorum. Ne olursa olsun. Bunu ayarlayabilir misiniz?”

“Tabii, Melek. Hesap numarası yok sanırım sende, yanılıyor muyum? Nereye ödeme yapabileceğin söylenmedi sana?”

‘Ah, güzel kader!’

“Aynen öyle.” Başı yine kucağına düştü.

Bir sessizlik olduğunda başını kaldırıp karşısındaki kadına baktı. Kulağında telefon, karşı tarafın cevaplamasını bekliyordu belli ki.

“Ömer Bey. Melek Yakut’un avu… Teşekkür ederim… Ben de iyiyim… Melek Hanımın sizden bir hesap numarası talebi olmuş, sanırım ihmale gelmiş. Size mail adresimi vereceğim… Peki… lütfen bilgileri ulaştırın bize… Teşekkürler. İyi günler…” Telefonu kapayıp Melek’in yüzüne ciddiyetle baktı, Şahika.

“Ne dedi?”

Heyecan hissediyordu, genç kız.

“Melek Hanım. Ömer Bey, bana adımla hitap etti kendimi tanıtmaya çalışırken.”

“Nasıl?” Tam bu sırada kapı nazik sayılabilecek bir üslupla çalınıyordu. Kapıdakinin kim olduğunu tahmin etmesi ise hiç de zor değildi.

“Merhaba, Şahika Hanım.” Mete’nin sesinden taşan özgüven, ilk kez Melek’in sinirine dokunuyordu.

“Merhaba, Mete Bey. Buyurun lütfen.”

Ne gerek vardı davet etmesine. Her halükârda içeri girecekti zaten.

Melek, dönüp bakmayı reddetti. Koltuğun önünde ayakta duran, cüssesiyle psikolojik olarak genç kızın üzerinde baskı kuran, o enfes parfümünün kokusu burnuna, önceki gecenin acımasız hayali gözlerine dolarken… Başını kaldırmamak için, o gözlere kırgın bakışlarla bakmamak için mücadele veriyordu, Melek.

“Sanırım, yolunu şaşırmış, küçük bir kız var.”

Sesi kadife yumuşaklığındaydı fakat şehvet değil, tehdit taşıyordu. Bir de Yıldırım’ın en çok kullandığı; “Küçük kız..” sözünü kullanması… Birbirlerine neden bu kadar benziyorlardı?

Ama bir fark vardı. Yıldırım’ın şefkat gösterdiği her duruma, Mete ancak bağırıp çağırabilirdi!

“Burada ne işiniz var, hanımefendi?”

Şahika, “Mete Bey, içecek olarak ne alırdınız?” dediğinde kadına dönüp bakmadığından emindi.

“Çok naziksiniz, Şahika Hanım. Hiç zahmet etmeyin.”

Bu kibar ses tonu, Melek’in tenini ürpertmeliydi normalde. Heyhat ki şu an umursadığı yoktu.

Şahika, yerine geçmiş, bilgisayarıyla ilgilenirken, “Bilgiler gelmiş, Melek Hanım. Hemen bir çıktısını almamı ister misiniz?” diyordu.

“İyi olur. Alıp gideyim. İş beklemez,” dedi avukatından tebessümünü eksik etmeden.

Karşısındaki koltuğa otururken ceketinin önündeki düğmeleri açışını görebiliyordu bakmadan dahi. Bacak bacak üstüne atışını. Parmaklarını dudaklarına yerleştirmesini.

Hissettiği adrenalin vücuduna dolarken, yanaklarına kırmızılık olarak yayılıyordu. Mete’ye olan tavrından öylesine zevk alıyorduki, heyecan vücudunu ele geçiriyor, nefesini kesiyordu.

“Buyurun, Melek Hanım.”

Melek, kadının uzattığı kâğıdı alıp inceledi. Buradan çıktığında ilk iş bankaya gidip ilk taksidi yatıracaktı.

“Yardımlarınız için çok teşekkür ederim, Şahika Hanım. Borcum?”

“Borcunuz yok. Bu ilk işimiz benden.” Göz kırptığında yeşilin en güzel tonuna sahip gözleriyle, Melek, gülümsemekten başka bir şey yapamadı. Ayağa kalkıp kadının elini sıkarken, “Çok naziksiniz. İyi günler size,” dediğinde, Şahika’nın ifadesi güldü gülecek gibiydi.

Mete’nin ayağa kalktığını fark etmemesi mümkün değildi tabii. O kocaman cüssesiyle küçücük ofisi doldurmuş gibiydi.

Kapıya doğru, Şahika’nın eşliğinde yürürken, Mete’den yayılan elektriği bütün vücudunda hissediyordu. Şu an Melek’e sinirli olduğu, sakin görünmeye çalışan hâllerinden belliydi.

Umursamadı.

“İyi çalışmalar, Şahika Hanım,” diyen adam öylesine naziktiki!

“Teşekkür ederim, Mete Bey.”

El sıkıştılar Melek, Şahika’ya son bir kez gülümseyip, daireden dışarı hızlı adımlarla yürürken, spor ayakkabılarının sessizliğiyle iniyordu merdivenleri. Kapı kapandığı an dirseğini kavrayan parmaklar acımasızdı.

“Bana bak!”

“Bakmazsam ne yapacaksın, kolumu mu kıracaksın!” derken adama bakmak yerine dirseğine yapışmış ele bakıyordu.

Merdivenin ortasındaydı en son duvara çarpılmadan önce.

Sırtı duvara yapıştığında, Mete’nin sağ eli çenesini avuçiçine aldı. “Bana bak!”

Melek, gözlerini sımsıkı yumduğunda hissettiği hüzün, akacak yer arıyordu.

“Ne yapmaya çalışıyorsun? Delirtmeye mi? Delirdim! Anlıyor musun? Delirttin en sonunda! Şimdi seni alıp, bir kaleye kapamamam için tek geçerli neden söyle bana! Söyle!” derken kızı sarsıyordu.

“Dokunma bana! Çek ellerini üzerimden!” Çenesindeki eli itmek, dirseğindekinin baskısından kurtulmak istiyordu ama o güç ne yazık ki Melek’te yoktu!

“Sana dokunmam için yalvarıyorsun aslında değil mi? Beni istediğin için bu uyuz tavırların! Beni istiyorsun. Şu an bile! Dizlerin titriyor, nefes alışların hızlanıyor. Dudakların kurumuş… Onları zevkle ıslatabilirim, ister misin? Bacaklarını birbirine bastırsan da beni buranda,” derken elini genç kızın mahremi üzerine koydu ve devam etti, “Hissedemediğin için acı çekiyorsun…”

Melek, gözyaşlarını saklama gereği duymuyordu artık. İçli içli ağlarken açtı gözlerini. Açılan gözlerinden boşalan yaş, dirseğini mengene sıkışmasından, bedenini inciten dokunuştan kurtardı.

Mete, kızın yaşlı gözlerini gördüğü an bir adım geriledi merdivenin genişliği izin verdikçe.

Karşısındaki kız hıçkıra hıçkıra ağlarken tek yapabildiği onu seyretmekti.

“Ne istiyorsun benden? Ne yapmaya çalışıyorsun? Canımı…yakıyorsun, beni perişan ediyorsun.” Mete, yaklaşmak istedi, Melek izin vermedi. “Sakın yaklaşma! Sakın!” Çantasını önüne aldı, kendini korumaya çalışıyormuş gibi tutmaya başladı. Onun bu hareketini gören Mete, ellerini cebine soktuğunda başını eğdi, bakışlarını yerdeki bir noktaya sabitledi.

“Bana bunu neden yapıyorsun? Ben sana ne yaptım ya?”

Gerçekten bir cevap bekliyordu.

“Lütfen peşimden gelme!”

Merdivenden inerken gözlerinden akanı silmeye uğraşmadı. Yaşlı gözleriyle baktı banka bilgilerine. Her bankanın bilgisi vardı. Karşısındaki bankanın adını önemsemeden daldı içine.

Sıra numarası alıp, oturduğu yerde beklerken, sessiz akan gözyaşlarını kurulama derdindeydi.

Yanında oturan, bir mendil paketi uzattığında teşekkür ederek alacak mecali yoktu. Gözlerini ve burnunu temizledi. Derin bir nefes alıp, “Teşekkür ederim,” dedi.

“Rica ederim, kızım. Su ister misin?”

Ses tonunda şefkat vardı, yaşlı adamın.

Melek, sadece başını sallayabildiğinde, lisan-ı hâli evet diyordu yalnızca.

“Hemen getireyim, kızım.”

Adamdan başka insanların ilgisi de Melek’in üzerindeydi. Herkes, “İyi misiniz?” diye sorarken büyük bir utanç hissediyordu elinde olmadan.

“İyiyim, teşekkür ederim.” İyi olacaktı. Hele bir de şu ödemeyi yapınca çok iyi olacaktı.

Yaşlı adam elinde bir şişe soğuk suyla geri geldiğinde, adama olan minneti de gözlerini yaşartıyordu. “Teşekkür ederim,” deyip yudumlamaya başladı suyu.

“Rica ederim, afiyet olsun,” dedi nazik insan.

Oturduğu yerden dışarı baktığında, orada duruyordu Öykü. Neden gitmiyordular sanki? Mete de orada mıydı?

Mete!

Acı!

Yanında oturan yaşlı adam sırası geldiğinde kalkarken, “Canını sıkma, kızım. Her şey hâllolur,” diyordu.

Melek, zoraki bir gülümseme çabasıyla başını sallayabildi yalnızca.

Her şey hâllolur.

En sonunda sıra ona da geldi.

“Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk. Bu hesaba havale yapmak istiyorum.” Elindeki kağıdı, veznedeki kadına gösterdi.

“Tabii. On beş lira havale ücreti var. Ödeyeceğiniz miktardan mı düşelim?”

Düşüncesi bile midesini bulandırdı. O bin lira eksiksiz gidecekti Mete Ardahan’a!

“Hayır! Affedersiniz,” sesinin tonu asabiyetle yüksek çıktığında farkına varan ve yanakları elma kırmızısına dönen bir genç kız. Gözleri ve yanakları aynı renkte birleşmişti.

Kırmızı!

“Afedersiniz. On beş lirayı da ödeyeceğim.” Çıkardı cüzdanından son kağıt paralarını bıraktı kadının önüne.

“İsterseniz bankamızda bir hesap açabilir, havale ücreti ödemekten kurtulabilirsiniz. Ne dersiniz?”

‘Hiç vakti değil!’

“Başka bir gün düşüneceğim.”

“İşlemler uzun sürmüyor emin olun. Sadec..”

“Bu sizin için önemli mi?” Melek, bu ısrarın nedenini merak ettiğinde, mahcup bir gülümseme yayılıyordu kadının esmer güzeli yüzüne, “Evet. Yeni hesap yeni müşteri demek. Yeni müşteriyi de bankamıza kazandıran elemanın aylığı bundan etkileniyor,” dedi.

“Sahiden mi? Tamam öyleyse. Şu havaleyi gönderelim, işlemleri yaparız.” Minnet dolu bir gülümsemeyle bakan kadının gönlüne verdiği huzur, efkârına bir nebze de olsa şifa oluyordu.

“Teşekkür ederim, Melek Hanım. İşleminiz bitti. Sedef Hanım, Melek Hanımı Servet Beyin yanına götüreceğim. İki dakika en fazla.” Yanında oturan ilgisiz kız, garip bakışlarıyla isteksiz bir onay verdiğinde, adının Şule olduğunu öğrendiği kadın veznenin arkasından çıkıp yanına geldi. “Buyurun, Melek Hanım. Bu taraftan.” Eliyle kibarca yol gösteriyordu.

“Servet Bey. Melek Hanım hesap açtırmak istiyor, yardımcı olursanız. Bir şey içer misiniz?”

“Hayır, teşekkürler.” Bir an önce bitirmek ve gitmek istiyordu. “Benim çok fazla vaktim yok. Yarım saat sonra işbaşı yapmam gerekiyor. İşlemler uzun sürmez, değil mi?”

Karşısında yaşı geçkin, masa başı işinin ona kattığı göbek yağları ve bankacılığın armağanı dökülmüş saçlarıyla oturan bir adam vardı.

“Çok hızlıca bir giriş yapalım öyleyse,” dedi ve gülümsedi. “İsim, soy isim?”

Melek de gülümsemeye çalıştı cevap vermeden önce. “Melek Yakut.”

“Doğum tarihi?” Ve daha nice sorular. Bitirdiklerinde on iki dakikası kalmıştı.

El sıkıştıktan sonra iyi günler dileğiyle ayrıldı adamın yanından. Veznenin önünden geçerken, “Şule Hanım. Size kolay gelsin,” demeyi ihmâl etmedi.

Kadın, pırıl pırıl bir gülümsemeyle, “Teşekkür ederim, Melek Hanım. Güle güle,” karşılığını verdiğinde ezici minnetini hâlâ hissettiriyordu.

Kapıdan çıktığı an karşısında gördüğünü görmemeyi dileyerek başını çevirdi.

“Melek!”

Dönüp bakmadı.

“MELEK!”

İstediği kadar bağırabilir, bütün Şişli halkını toplayabilirdi ancak umrunda değildi!

“Canımdan öte. Dur!”

Durdu.

Duran aklı ya da beyni değildi!

Ayakları değildi!

Duran kalbiydi!

Dönmedi genç adama.

“Sadece işe bırakacağım seni. Lütfen.”

Lütfen dediğine inanamıyordu.

‘Vay canına.’

Cüzdanında taksiye verebileceği para yokken, Taksim’e kadar yürümek iyi bir fikir değilken, mesaisi başlamak üzereyken… Mete’nin arabasının hızını kullanmaya karar verdi.

Geçti, bir prenses edasıyla kuruldu koltuğa.

“Ne yapmaya çalışıyorsun?”

“İşe gitmeye.”

Mete’nin, sinirle titreyen ses tonuna inat, gayet sakin ve mesafeliydi, Melek’in ses tonu.

“Avukata gitmek ne demek, Melek! Beni çıldırtma! Neyi çözemedik? Ne istediğin gibi olmadı? Beni hizaya getireceğini mi sanıyorsun! Kızım, bana bak!”

Ve Melek baktı.

Gözlerinden dökülen sicim gibi gözyaşlarıyla.

Titreyen dudaklarıyla.

Kalbindeki acının adı Mete ile baktı.

Mete’nin elleri, genç kızın yanaklarını avuçlarının arasına aldı. “Aldığım nefese şükrettirirken, bu gözyaşlarını görmektense ölseydim dediğimsin. Bana bunu yapma! Neden bana söylemek yerine avukata gitme ihtiyacı hissettin?”

Melek içine çektiği titrek nefesle, “Senin için yemek yaptım. Sadece beğen diye elbise aldım. Neden bırakıp git..” Titreyen sesine, içli ağlamaları katılınca, Melek cümlesini tamamlamaktan vazgeçti.

Yutkundu. Derin bir nefes aldı.

“Çek şimdi ellerini üzerimden. Bu kızın kalbi kırık. Bence ondan uzak dur!”

Mete’nin kucağına düşen ellerinin yokluğunda üşüse de taviz vermeyecekti.

Araba durduğu an SUV’ın kapısının açılmasını beklemeden kendi açtı. Sağ ayağını dışarı çıkardığında Mete’nin sesini duydu.

“Gitme!”

Melek sadece gülebilirdi bu ânâ.

“Gitme, meleğim!”

“Hırsınızı alamadıysanız, Mete Bey… Akşam evime gelebilirsiniz öfkenizi dökmek için,” dedi kapıyı üzerine çarptı ve gitti.

Kapı.

Tıpkı, dün gece kendi yüzüne kapanan kapı gibi.

Çarptı ve gitti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir