Candan Öte ~ 32 | Aksi

“Buraya gelmek kimin fikriydi?” Melek, Kız Kulesi’nin tarihi yapısını hayranlıkla izlerken, Mete’ye bakmadan soruyordu.

“Onun.”

Melek’e karşı kontrollü ve mesafeli davranmaya çalışıyordu. Böyle olmasa her an kendini kaybedebilir, o şerefsizle görüştürmektense, kızı kolundan tuttuğu gibi alır götürürdü buradan çok uzaklara. Hatta kendinden başka herkese uzak olabileceği kadar uzaklara.

Nasıl da cazip bir fikirdi!

“Hep buraya gelmek istemiştim.”

‘Vay, vay! Yıldırım Efendiye on puan öyleyse!’

“Hadi!” dedi Melek’in elini, elinin içine aldı.

Kapıdan içeri girmeden aranacaklarını biliyordu ama Melek’e uzanmaya cesaret edecek biri olabileceğini düşünmemişti.

“O aklından geçeni yap da, seni boğazın ılık sularında boğayım!” diye tısladığında, karşısındaki kadın yerine mıhlanıyordu.

“Mete!” Bir inilti gibi ismini sayıklayan Melek’e baktığında genç kızın yüzü sapsarıydı.

“Tamam, sakin ol!”

“Peki.”

Peki dediğinde itaatkârlığına sevinmeliydi ama sevinemiyordu ne yazık ki! Gereksiz bir kabulleniş, yapmacık bir EyvAllah gibiydi.

Mete, üzeri aranırken en ufak bir harekette bulunmadı. Sadece Cevat’ın onlarla içeri girmesine izin verilirken de sorun çıkarmadı.

Boşaltılmış Kız Kulesi, Mete’ye şaşırtıcı gelmiyordu ancak o şerefsizin ayakta karşılaması şaşırtıcıydı. Yanlarına doğru geldikçe arkasında olan bir şeyi tuttuğunu farketmesi zor olmadı.

Melek’in eli, o yaklaştıkça kasılıyordu parmaklarının arasında. Nedenini anlayamadığı bir sebepten. Neden bu kadar gergindi?

“Hoş geldin, küçüğüm.”

‘Dalsa mıydı şimdi?’

“Bunu özlemiş olma ihtimalin var mı?” dedi, ceset Yıldırım ve arkasında duran elleri, mavi bir yastıkla öne geldi.

“Stanley!” Melek’in fısıltısından okuyordu özlemini. Yastığı mı özlemişti yani?

“İstiyor musun, küçüğüm?”

Cevap vermedi, Melek. Sadece elini uzatıp küçük yastığı eline aldı. Onun için anlamı vardı belli ki. Aldı ve tek eliyle göğsüne bastırdı. Mete’nin eline kenetli eli daha da sıkıyordu elini.

Adam, göz kırpmadan bakıyordu neredeyse yanında duran Melek’e!

‘O bakan gözlerini oymalı senin…’

“Mete Ardahan! Sonunda karşılaştık,” dedi, bakışları Mete’ye döndüğünde.

“Aldığın nefes sayılı, Şahsuvaroğlu!”

Konuşmaya tehditle başlamayı planlamamıştı tabii ki. Ama hadsiz, Melek’e; “Küçüğüm..” dedikçe içindeki canavar diş biliyordu.

“Ağabeyime de son sözlerin bunlardı, değil mi? Yazık! Kendini mi tekrar ediyorsun?” İfadesiz gözlerle birbirlerini süzdükleri çekilmez birkaç saniyenin ardından, “Şöyle geçelim,” dedi. Yıldırım’ın sakin hareketleri daha çok sinirlendiriyordu, Mete’yi. “Ne içersiniz?”

Cam kenarında bir masaya geçtiklerinde, Melek, Mete’nin tam yanına oturup, elindeki yastığı kucağına yerleştirdi.

“Meleğim. Ne konuşacaksan çabuk konuş!” Kulağına yaklaştığında Melek’in, sessiz olma gayretinden eser yoktu Mete de.

Melek, hüzünlü gözlerle bakarken gözlerine, bu anı yaşamak istemediği belliydi.

“Bunlar da senin.” Cevat’ın emsali iri yarı bir adam oldukça büyük bir kutu getirdiğinde, Melek, göz ucuyla bakıp içini açmaya tenezzül bile etmiyordu Yıldırım’ın açıklamasına rağmen. “Neden bu kadar kırgın bakışların, küçüğüm?”

‘Hay senin ben küçüğünün tâ a…’

“Beni kaçırdın, yetmedi Mete’mi…” Dile dökemediği acısı, boğazında düğümlenmişti Melek’in. Yutkundu, devam etti. “Madem, Mete’min canını yakacaktın… Beni neden kaçırdın? Çok eğlendirdim mi seni? Hı..? Keyif aldın mı? “Aptal, küçük kız. Sevdiğin adam hastanede, sen arkadaşın için endişeleniyorsun!” Dedin mi bunu? Keyif verdi mi sana aptallığım? Sana acıyorum! Yalnız, sevgisiz, içindeki nefretle yaşamak zorunda olan bir zavallısın sen!”

Sözlerinin ardından öfkeyle ayağa kalktığında, tek bir damla bile yaş olmayan kupkuru gözleriyle Mete’ye bakıyordu. Çakmak çakmak yemyeşil gözlerinde; acı, keder, öfke ve çok derin bir hayal kırıklığı vardı. Yastığına sımsıkı sarılı olduğu hâlde gitmeye hazırlanırken, Yıldırım’ın sesiyle durdu. Mete ise Melek’in hareketlerine meftun olduğu için duruyordu.

“O sevdiğin adamı öldürebilecekken, sadece birkaç günlük bir yavaşlama verecek bir yara için zavallıyım! İntikam almak isterken, affettiğim için zavallıyım! Sana dokunmaya kıyamadığım için, zavallıyım! Senin için, ağabeyimin intikamından vazgeçtiğim için, zavallıyım! Unutma, küçük kız! Senin gözünden akacak tek damla yaş için ben ömrümü yaktım!” dedi, Melek’in akan gözyaşları için mendil uzattı.

Mete’nin başına gelebileceklerin düşüncesine kadardı meleksi sevgilisinin gözyaşları. “Mete’me nasıl kıydın?” diyen ses tonu acı olup dökülüyordu âdeta. Mete’yi perişan eden bir acıyla…

Mete’n ağabeyime nasıl kıydıysa, ondan daha insaflı olduğu kesin!”

Bu kadarı yetmişti Mete’ye. “Senin; “Ağabey” dediğin şerefsiz, işini benimle hâlledeceğine küçücük bir kızı kaçırdı! Benim canımı alacağına, ufacık bir bedeni katlettirdi! Ama siz de bir aile geleneği, değil mi? Meselenizi benimle hâlletmek yerine, masum kızları kaçırmak!” Sözünü söyledi, Melek’in eli elinde çıkışa doğru yürümeye başladılar.

“Dur!”

Sesinde his yoktu. Emir ya da rica…

Hiçbir şey.

Durdu, kendi de Melek de.

“O kızın ailesiyle görüşmek istiyorum,” dedi.

Mete, bunu beklemiyordu.

“Neden?”

“Onlara bir özür borçluyum.”

Mete, ceset farzettiği Yıldırım’a dönerken adamın yüzünde en azından bir vicdan azabı kırıntısı olur diye bekliyordu. Ama yoktu! Olabilecek en ifadesiz surat vardı karşısında.

“Git görüş!”

Elinden tutup, velisi olmasını beklemiyordu herhâlde.

“Beni sen tanıştıracaksın. Ağabeyim kadar sen de hatalısın. Hiç kendini temize çıkarma, Mete Ardahan! Sizin pis dünyanız yüzünden ölmüş bir çocuk ve hayatı bataklık olan bir adam var!”

“Ben seni öldürmeyi planlıyorum, sen benimle ilgili bir gelecek hayalindesin, düşman!”

“Sen beni öldürmeyeceksin, meleğin buna izin vermez. Ben de seni öldürmeyeceğim, küçüğüme kıyamam. Sensiz kalmak onu ne hâle getirdi gözlerimle gördüm,” derken gözleri, Melek’in üzerindeydi.

*

İçinden ettiği dualar mı kabul oluyordu?

Yoksa rüyada mıydı?

Öldürmeyeceklerdi birbirlerini. Sebep ne olursa olsun!

Elini, Stanley’e sarıp koltuğunun altına yerleştirdi, boşta kalan elini Mete’nin koluna doladı.

“Seninle el sıkışacağımızı düşünmüyorum, asla! Gebermen tek temennim ama bu benim elimden olmayacak. Bunda anlaştığımıza göre ne zaman istersen gidebiliriz, Aksaray’a.”

İfadesi gayet netti, Mete’nin.

“Pekâlâ, Mete Ardahan. Pazartesi öyleyse.”

“Uygun, Yıldırım Şahsuvaroğlu.”

Dönüp kapıdan çıkacaklardı Yıldırım’ın, “Görüşmek ümidiyle, küçüğüm,” sözünü duyduklarında.

Melek ise, olabilecek en soğuk ifadeyi yüzüne yerleştirip, omuzunun üzerinden Yıldırım’ın ifadesiz yüzüne baktı, “Görüşmemeyi ümit ederim, yaşlı adam,” derken.

Geldikleri tekneye adımını atarken son bir kez bakmak istediği hâlde dönüp bakmadı Kız Kulesi’ne. Her tarafta takım elbiseli adamlar varken hissettiği tedirginlik, Melek’in midesini bulandırıyordu.

İki ay öncesine kadar karşıdan baktığı Kız Kulesi’ne özel bir tekneyle, yanında âşık olduğu adamla geldiğinde, bir peri masalını yaşıyordu şüphesiz. Pazartesiye kadar da bu peri masalı devam edecekti. Kahve önlüğünü üzerine giyip, sipariş almaya başladığında belki normal hissedebilirdi.

*

“Şimdi nereye gitmek istersin?”

Kucağında “Stanley” dediği yastık enfes parmakların okşayışına maruz kalırken, dalgın düşüncelerle bakıyordu penceren. O güzel kafasının içinden geçenleri öğrenebilmek için şu an ömrünü feda ederdi, Mete. Büyüleyiciydi düşünürken dahi. Diğer elinin ince, uzun parmakları yanağının üzerinde, avuçiçi çenesine dayalı olarak bakıyordu ya… O zarif parmaklarına temas eden saçının teli olmayı diledi bir an, kalbi yanık âşık adam!

“Evime… Beşiktaş’a… Mümkünse.” Fazla kelime yoktu harcayabileceği belli ki. Sözü bittikten sonra yeniden pencereden izlediği manzaraya geri döndüğünde Mete’nin tek istediği; sevdiği kızın sessizliğe sığınmamasıydı. Birkaç dakika sonra, “Pazartesi işe başlıyorum,” dedi aniden Mete’ye dönerek.

‘Haydi!’

“Çalışmak zorunda mısın?”

“Evet.”

“O zaman benimle çalış.”

“Teşekkür ederim, Mete Bey. Şeref duydum.”

Dalga geçiyordu.

“Ama?”

“Ama işimden memnunum.” Kısa bir süre gözlerine baktı, sonra yine pencereden akan manzaraya döndü.

“Pekâlâ.” Konuyu uzatmamaya karar verdiğinde her gün iki adamla işe gitmekten pes edeceğini ümit ediyordu. Bu gerçeğiyse şimdilik söyleme gereği duymuyordu.

*

Garip hissediyordu.

Kaçırılmış, yirmi üç gün hapsedilmiş, sevdiklerinden ayrı bırakılmıştı. Kıyafetleri ve takıları alınmıştı.

Bu adam mı zarar vermişti sevdiğine?

Bu adam mıydı o planları yapan?

Hâlâ kulaklarında yankılanıyordu; “O sevdiğin adamı öldürebilecekken, sadece on günlük bir yavaşlama verecek bir yara için zavallıyım! İntikam almak isterken, affettiğim için zavallıyım! Sana dokunmaya kıyamadığım için, zavallıyım! Senin için, ağabeyimin intikamından vazgeçtiğim için, zavallıyım! Unutma küçük kız! Senin gözünden akacak tek damla yaş için ben ömrümü yaktım.”

Yankı, yankı büyüyordu.

Hiç kimseye bir faydası dokunmuyordu. Ne Mete’ye ne Yıldırım’a.

Kendine de bir faydası dokunmuyordu ama kendisine dokunmayan faydasının bir önemi de yoktu.

*

“Meleğim. Bu kutu da kaçırıldığın gece üzerinde olan eşyalar var.” Kapısının önünde durmuş, içeri giren Melek’e kutuyu uzatırken gözlerine bakmadan konuşuyordu, Mete. O gözlere bir kez baksa bu gece gidemezdi, bırakamazdı Melek’i.

“Neden gidiyorsun?”

‘Senin o hüzün sesine bitiyor bu adam da ondan!’

Yine gözlerine bakmıyordu, “Kutuda eşyalarından başka, bir de Yıldırım’ın bir özrü var. Yalnız olmak istersin diye düşündüm,” derken.

“Yanlış düşünmüşsün! Gitmek istiyorum, kalmak istemiyorum de. Bu gece yalnız kalmak istiyorum de. Her gece yanında olmaktan bıktım de ama; “Yalnız olmak istersin diye düşündüm..” diyerek uyduruk bir bahanenin ardına saklanma!”

Bağırırken bile büyüleyiciydi.

Ve o gözlere bakmama iradesi bu sözlere kadardı.

“Bağırma! Apartmanı ayağa kaldırdın!”

Dudaklarını birbirine bastırdı, boğazını temizledi. “Bağırtma apartmanın içinde! Ver!” Bir eliyle kutuyu Mete’nin elinden hışımla almaya çalışırken, diğer elinde “Stanley” dediği yastığı vardı.

“Yürü!”

‘İnsan ol oğlum’ diyen mantıklı bir ses vardı içinde.

“Bir gece önce, benden ayrı kalmak istiyordun, bu gece yanında olmamı. Ayarınız mı bozuk, Leydim?”

Dışındaki, içindeki romantiğin mantığını öldürüyordu!

“O zaman, bana dokunma fikrin beni sinirlendiriyordu, çünkü sana kırgındım. Senden ayrı kalmak istesem, gidip senin yatağında yatmazdım herhâlde!”

Saçlarını savurarak döndü, ayakkabılarını ayakkabılığa yerleştirdi.

“Ah, imtihan!” sözünü duyduğu an Melek, hareketi bıraksa da dönüp Mete’ye bakma gereği duymadı.

Elinde tuttuğu beyaz kutu ya da her ne renkse, Melek’in peşinden eve girerken, ağırlığıyla eziyordu, Mete’yi. Anneanne ve dedesiyle vakit geçirirken, Ayşe ile telefonda uzun uzun konuşurken, hayranlıkla seyretmişti sevdiğini. Şimdi gecenin bir vakti evine bırakacak ve ona huzurlu birkaç saat verecekti ki, Melek ayrı kalmak istemiyordu.

Melek’in uzattığı terlikleri giyerken gülmek istiyordu hissetttiği tüm karmaşık duygularına rağmen.

“Çay içer misin?”

“Hay ağzını öpeyim!”

Melek’in yanaklarına yayılan pembelik bu eylemi gerçekleştireceklermiş hissi veriyordu ümitsiz Mete’ye.

“Sen rahatına bak, çayı koyup yanına geleceğim.”

‘Rahatına bak derken?’

Ceketini çıkardı, koltuğun üzerine attı, gömleğinin kollarını, dirseklerine kadar kıvırdı. Ön düğmelerini de göğsünün altına kadar açtığında rahatlamıştı. Tabii içinden geçen düşünce çırılçıplak soyunup, ne kadar rahatlayabileceğini daha uygun bir biçimde göstermekti ama kızın duygu yoğunluğuyla karışan zihnine, bir de cinsel açlık yüklememeye karar veriyordu.

“Su kaynar kaynamaz demleyeceğim. Üzerimi değiştirmem lazım,” diyen boğuk sesi yankılanıyordu odasına doğru ilerlerken.

“Hani çayı koyup gelecektin?” diye mırıldanırken, payına düşenin beklemek olduğundan emindi.

*

Anneanne ve dedesinin otele geri döndüğünü görmek hüzne vesileydi melek için. Melek ve Ayşe’nin düzenini bozmak istemedikleri için bu fedakârlığı göstermeleri yanlış geliyordu iki genç kıza da. Anneannesinin planı; daha büyük bir evde hep birlikte yaşamak, Ayşe ve Melek’i yanından ayırmamaktı. Isabella’nın kalbi şefkat doluydu. Kaç insan kanından olmayan bir çocuğu ya da bir genç kızı böylesi bir sevgiyle sahiplenirdi? Hele de Ayşe’nin öz annesi ona sahip çıkmamışken…

İnce bir pijama altlığı, üzerine de zarif bir atlet giydi. O her an şık olan kadınlar vardır ya… Hani rahatlık değil de güzellik önemlidir ya onlar için. Hayrandı o kadınlara. Melek, giydikleriyle aynanın karşısında kendine bakarken gülmek istiyordu. Gençken giyinmeye bu kadar üşeniyorsa, yaşlanınca hâli ne olacaktı, bilemiyordu.

Yatağın üzerinde duran kırık beyaz kutuya gözü gittiğinde, yüzünden tebessümü siliniyordu en önce. Dönüp yavaşça yaklaştı kutuya. Kapağını açarken ellerindeki titreme umurunda bile değildi. Siyah kadife kaplı bir kutu vardı en üstte, içindeyse anneannesinden hediye kehribar rengi takılar. Tuvalet masasının üst çekmecesine yerleştirdi kutuyu özenle.

Çayın suyunu kaynaması için bıraktığı aklına geldiği an mutfağa doğru koşuyordu, bağlamayı unuttuğu saçları arkasında uçuşurken. Mutfağa girdiği an gördüğü ise; rahatlamış bir Mete’ydi. Ceketi çıkmış, gömlek vücuduna göre şekil almış çay demliyordu.

“Affedersin. Ben… Dem… Ah..! Kusura bakma!” Kafası karma karışıkken, mantıklı bir cümle kurmayı beceremiyordu.

“İşini bitir çabuk gel.”

Öylesine ciddiydiki ifadesi, Melek’in beklentisi ne kusuru, tatlım. İşine baksen, ben beklerim ümidindeydi. “İnsan, meşe olunca böyle naif sözler de söyleyemiyor demek ki.” Kısık bir fısıltıdan ibaretti sözleri içinden tekrar eder gibi.

“Efendim?”

“Ne?”

“Tatlım, “Meşeler naif sözler söyleyemez demek ki” dedin sandım.”

“Söylemiş olabilirim. Söyledim ama içimden söyledim. İçime çip mi taktın? Dinleniyor muyum?”

Gayet mantıksız ama ciddiyetle sorduğu espirisine, Mete kahkaha atarken, cümlenin neresine bu kadar eğlendiğini düşünüyordu.

Ellerini saçlarının arasından geçirip tek adımda kızı kollarına aldığında, buzdolabıyla kendi bedeninin arasına hapsetti. Bal rengi gözlerde parıldayan tutkuya bir de kadifemsi ses tonu eklendiğinde Melek’in nefes ritmi çoktan değişmişti.

“Bir tanem. Sana öyle bir takarım ki… Hatta bir kereden fazla… Şimdi o sıska kıçını al, git! İşini hâllet gel!” dedi, sözlerini kızın dudaklarına hızlı bir öpücük vererek noktaladı.

Mete, Melek’i bıraktığı hâlde kız kıpırdayamıyordu.

“Hadisene, kızım!”

“Meşe!” derken ses tonu ağlamaklıydı. “Bir meşenin dokunuşuyla dağılan, aptal Melek! Kız zaten, bağır! Bir de utanmadan; “Kızım..” de.” Hem sayıyor hem de odasına gidiyordu. “Kızım ney ya! Sen öyle bir öpücük ver karşındaki kıza, sonra da; “Kızım..” de.”

“MELEK!” ‘O da bağırıyor!’ “Çabuk!”

‘Yok! O bağırmıyor, direktif veriyordu.’

“Meşe!”

Saniye geçmemişti odanın kapısında Mete’yi gördüğünde. Tehditkâr adımlarla yaklaşıyordu.

“Yaklaşma, bağırırım!”

“Hmm… Bak sen!”

“Yeminle bağırırım!”

“Ah be güzelim, çok korkuttun,” dediğinde çektiği; “Ah..!” Melek’in kalbinde yankılanıyordu âdeta. “Korkmalısın!” Adım adım yaklaşıyordu. “Ne kadar süre bağırabileceksin ki? Seni yatağa atıp, üzerine çıkmam, o enfes ağzını dudaklarımın hükmüne almam iki saniye. Bu iki saniye için değer mi mücadeleye?”

Ses tonu, karanlık bakışları, gömleğin gerildiği geniş göğsü, açılmış düğmelerden görünen enfes boynu.

“Allah kahretsin…”

“Beddua etme, tatlım.”

Bir adım daha attı ve Melek avazı çıktığı kadar…

Bağıramadı!

Saniyelerle anabileceği kadar kısa bir sürede Mete yanına geldiğinde, Melek ile birlikte yatağa bırakıyordu bedenini. Bu hız düşüncelerini altüst ederken, ne bağırmak vardı aklında, ne de karşı koymak. Mete vücuduna boylu boyunca uzanmışken, altında eziliyordu ve gözleri o sımsıcak gözlerin güzelliğine kilitlenmişti.

“Aksiliğe bakar mısın!”

“Kader, bir tanem… Aksilik değil!”

“Benim beceriksizliğimde olabilir…”

“Mümkündür…” Yüzüne biraz daha yaklaştığında parfümünün tertemiz kokusu doluyordu Melek’in hücrelerine. Daha önce sarhoşluk yaşamadığı için bilemiyordu ancak, bu baş dönmesini neyle açıklayabilirdi? Dudaklarının arasındaki kısacık mesafeyi gururu bir kenara bırakıp kapamak isteyen benliğini hangi sebebe dayanarak haklı gösterebilirdi? Mete, kabaydı… Sözleri de davranışları da. Ama, “Düşünme!” derken incelen ses tonu yalvarır gibiydi. Eğildi, dudaklarına naif bir öpücük kondurdu.

O geri çekildiğinde, Melek bırakmasını istemiyormuş gibiydi ona doğru yükselişi. Bir gülümseme geçti Mete’nin dudaklarından.

“Ben, sen yanımdayken o dediğini her an yaşıyorum.”

Yine söylediği küçücük bir cümleyle iradesini küle çevirmişti işte… İrade neymiş ki? Melek, eriyip muma dönmeye razıydı adamın ateşinde. Ağzı yavaş yavaş ağzına yaklaşırken yine bakışları bir dudaklarında, bir gözlerindeydi.

Parmakları saçlarının arasından kayarak yüzüne ilerlerken elinin altında hissettiği tertemiz cilde dokunabildiğine şükrediyordu. Elleri daha fazlasını hissetmek istiyordu telaşlı hareketlerle gömleğin düğmelerine saldırdığında.

“Şii, tatlım. Sakin ol!”

“Çıkar şunu!”

Melek, nefes nefeseydi ama Mete’nin sesinde ne bir titreme ne de zafiyet vardı. Tek duyulan, tutku titreşimiydi. Mete, kızın kalçalarının yanına yerleştirdiği dizlerinin üzerinde doğrulurken gözleri… O tutkuyla kararan gözleri, şehvetin kısıklığıyla bakıyordu Melek’e ve o Melek, çaresizce daha fazla titriyordu o bakışlardaki yoğunlukla.

“Meleğim, emret yeter!” derken pantolonunun kemerini çözüyordu, Melek’in gözlerinin içine baka baka. Gömleğin etekleri pantolondan kurtulduğunda seri hareketlerle çözdü düğmeleri.

O açılan gömlekten görünen göğüs kasları, köprücük kemiklerinin erkeksi çıkıntıları derken, gözü yine sol taraftaki ize kayıyordu ve cinselliğe dair düşünceleri keskin bir kılıcın tek darbesiyle giden hayat gibi gidiyordu.

Mete’nin tenine değen acının düşüncesi gözlerine dolan gözyaşlarının sebep beklemeksizin akması için kâfiydi. Mete’nin şefkatli kolları vücudunu sararken az önce cinsel açlıkla titriyordu, şimdi Mete’yi kaybetme ihtimaline olan korkusundan.

Mete’nin bağdaş kurmuş ayaklarının üzerine oturdu, başını sağ omuzuna yaslayıp, gözyaşlarının hafiflemesini, en azından cümle kurabilecek bir rahatlık vermesini bekledi.

Ama beklediği, kısa bir vakitte gelecek gibi durmuyordu.

“Ağlama, bir tanem.”

“Başaramıyorum, Mete’m… Dur… Durduramıyorum. Ben o… Ona inandım. Onu ailem gibi gördüm… O… O san… Sana nasıl kıydı? Neden kıydı? Ben yoruldum artık.”

Yorgundu.

İnsanların samimiyetsizliğinden, bencilliğinden, hainliğinden, menfaatçiliğinden, sevgisizliğinden…

“Bir tanem.”

Öyle sıkı sarıldı ki Melek’e. Öyle sıcak… Öyle bir sahiplenmeyle sarıldı ki.

Yataktan, Melek kucağında olduğu hâlde kalktı, banyoya götürdü kızı.

“Yine mi ya?” Gelecek olandan bıkmıştı. Yine yüzünü yıkayacaktı belli ki.

“Şikayet etme! Bedava hizmet buldun kullan işte,” derken çoktan başlamıştı kızın yüzünü yıkamaya. Yıkadı, kuruladı, odasına bıraktı Melek’i. Bıraktığı yerden gömleğini alıp üzerine giyerken, “Seni bekliyorum, çabuk ol!” diyerek odadan çıkıyordu. Birkaç dakika sonra mutfaktan gelen gürültüye kulak kabartırken gözleri kutuya takıldığında sesle alakası da kesiliyordu.

Kutunun kapağını yavaşça açtı, bir kenara bıraktı yatağın üzerinde. Bir daha görmeyi düşünmediği her şey kutunun içindeydi. Amcasından hediye elbiseyi çıkarıp dolabındaki kılıfına astı. Anneannesinden hediye ayakkabıları da kutusuna yerleştirdi. Kırmızı süet bir mücevher kesesinin ağzını açtığında avuç içine yine anneannesinden hediye kehribar rengi takılar düştü. Fark etti ki… Kutuda, Melek’in kendine ait hiçbir şey yoktu.

Tuhaf bir tezattı.

Yıldırım, aslında Melek’e ait hiçbir şey almamıştı.

Bir zarf duruyordu kutunun dibinde Melek’ten önce başkasının okunuşuna maruz kalmış.

Elleri titriyordu o küçük kağıt parçasına uzanırken.

Ne diyebilirdi?

Ne diyecekti de, Melek’in içindeki bu acıyı hafifletecekti?

Kesinlikle yalnız okumak istemiyordu.

Balkona doğru ilerlerken ağlamamaya dair kendi kendine telkin veriyordu.

Mutfağa girdiğinde Mete’nin kendine çay doldurduğunu gördü.

“Sana çilekli süt hazırladım. Geç otur.”

‘Gel de ağlama!’

“Teşekkür ederim.”

Önemsemediği sesin kaynağı blendermiş meğer!

Önce Beşiktaş manzarasını çekti içine doya doya. Sonra dizlerini karnına çekip oturdu sandalyeye. Mor salkım Pakize’nin görüntüsüne şükretti. Seneye bu vakit donatırdı bütün çardağı çiçekleriyle.

Mete’nin bir elinde çay, bir elinde kocaman bir bardak çilekli süt varken o görünüşüne gülümsemeden edemedi, Melek bütün hüznüne rağmen. “Koskoca Mete Ardahan, hizmet ediyor,” diyerek, içinden akan sözlere ses oldu.

“O koskoca dediğiniz adam, size duyduğu büyük aşk karşısında küçücük, hanımefendi. İç şunu.”

Önüne bıraktığı süt bardağına bakarken de gülümsüyordu, Melek.”Aslında iyi gidiyordun adamın. Tâ ki emredene kadar!”

Süt bardağını eline alıp, yudumladığında, “Imm… Bu muhteşem olmuş,” diyerek inlememesi kaçınılmazdı.

Karşısına geçip oturdu, dirseklerini sandalyenin kollarına yerleştirdi. Çayından yudumlar alırken, bakışları Melek’in üzerinde geziniyordu.

Melek, boğazını temizledikten sonra zarfı açtı, içinden çıkan iki kağıttan ilkini okumaya başladı. Son derece zarif bir el yazısıyla yazılmıştı.

“Küçüğüm ve onun Mete’si

Senin kadar masum ve hesapsız birinin bu mektubu tek başına okumayacağından eminim. Ve tabii ki Mete’nin bunu kontrol ettirmeden sana vermeyeceğinden de bir o kadar eminim.

Seni kandırdığımı düşünüyorsun. Sana dürüst olmadığımı…

Mete’nden seni ayırdım.

Evet.

Seni asla kandırmadım, küçüğüm. Asla. Sana karşı hep dürüsttüm.

Şimdi de dürüstüm.

Sen, Mete’ne bir hayat bahşettin.

Sonra o bahşettiğin hayat, Mete’nin acı çekmesine de izin vermedi.

İlk gün seni izlerken, o çaresiz haykırışların, kafesin ortasında kalmış bir kuşun çırpınışlarını yaşaman. Hepsi sadece keyif veriyordu bana.

Boynunda olmayan kelebeğine ağladığın ânâ kadar da keyif verdi.

Sandalyede uyuya kaldığında seni ben taşıdım yatağına. Ben sardım yaralayıp incittiğin dizlerini.

Uyurken çok konuşuyorsun, küçük meleğim.

Adımı bilmediğin hâlde; “Yıldırım..” demiştin.

Rüya görüyordun, bütün masumiyetinle.

O gün hissettiğim tek şey meraktı.

Mete’nin yarasını çok iyi hesapladım, küçüğüm. Yanında Fuat varken o yara asla ölümcül değildi, bunu unutma! Ve o yara Mete’ne benden ulaşmasaydı, çok daha fazlasını yapacak birileri vardı.

On gün sonra yanına gelip evin her yerine donatılmış kameraların hakkını verecektim. O gün hapsolduğun evi temizleyip, her temizlenen odadan sonra hayranlıkla izledin kulübenin eski tahtalarını. Stanley’i kucağına alıp, ona sarıldığın an, hayatımda ilk kez kahkahalarla gülmek istediğim bir andı. O eski çarşafın altında ne bulmuş olabileceğini düşünüyordum. Beklediğim bir kediydi. Ama senin kucağına alıp sarıldığın bir; yastıktı.

O günden sonra bir daha gözden geçirdim kararımı. Ve sana geldim. İlk tepkin öyle latif, öyle doğaldı ki.

Seni tanıyıp, sana kıyabilecek kimse yoktur.

Ben senin gibi seveni görmedim, küçüğüm. Gözlerindeki hasret, ona olan özlemin. Hepsi bambaşka. Aşkı yaşayışın bambaşka. Bir kez bile sormadın seni bırakmak için ne istediğimi.

Son gün, sana söylediklerim.

Affet, küçüğüm.

Ama bilmem lazımdı. Gerçekten aşkı mı seçecektin, yoksa özgürlüğü mü?”

‘Hadsiz, adam. Denemiş mi yani beni?’ diye düşünürken duraksadı, okumaya ara verdi. Bardağına uzandı, büyük bir yudum aldı içindeki ateşi söndürmesi için o enfes lezzetten ve devam etti.

“Şimdi bana yine kızdın değil mi?”

“Kesinlikle!”

” ‘Hadsiz! Beni mi denedin!’ dedin değil mi?”

Gülmek ve ağlamak arasında gidip geliyordu, Melek. ‘Ah Monalisa! Sen de böyle mi hissetmiştin?’

Seni denemedim, küçüğüm. İnsanlıktan umudunu kesmiş bir adama insanlığa tutunma şansı verdim. Özgürlüğün için teklifimi kabul etseydin seni yine tertemiz gönderecektim sevdiğin adama. O gün seni son görüşüm olacaktı. Ama sen bana kelimesi kelimesine söylediğin sözlerin, kalbime kazındığı cesaretinle… O sözler bir adamı umuda bağladı, küçüğüm. Kalbimin, umutla tekrar attığını hissettim.

Ve hayatımda ilk kez bir insanı kıskandım.

Bir adamı.

Mete’ni.

Bir şekilde, Allah onu seviyor ki, karşısına bir Melek çıkardı.

Ve beni de seviyor…

Seni tanıma imkânı tanıdı.

Bana olan bütün öfkene rağmen hâlâ şefkatini hissedebiliyorum. Sevgini hissedebiliyorum.

Benim, küçüğüm.

Sana tek yaptığım haksızlıktı.

Affet beni.

Pişman olmadığım için affet.

Seni incittiğim için affet.

Pişman değilim.

Mete’ni öldürmediğim için, pişman değilim.

Sana dokunmadığım için, pişman değilim.

İntikam için kaçırdığım masum kızın aşkını kıskandım.

Birinin böylesine sevilebilmesini kıskandım.

O ada.

Yarın elinde belgeler olacak. O adanın ismi yazacak.

‘Melek’in Aşkı’

Ada, senindir küçüğüm. İçindeki kulübeyle birlikte. Elektrikli çitler kaldırıldı. Tertemiz, pırıl pırıl bir adan var, küçük kız.

Beni affet küçüğüm.

Yıldırım”

“Melek’in Aşkı mı?”

Melek, başını kaldırıp Mete’ye bakarken okuduklarının etkisinden çıkmaya çalışıyordu.

“İyi misin?”

Mete, oturduğu yerden kalkıp Melek’in sandalyesinin önünde diz çöktüğünde kızın titreyen ellerini ellerinin arasına alıp, mektubu kenara bıraktı.

“Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum.”

Sesini bulmuştu neyse ki.

“Gel!” dedi kızı kucağına alırken.

Melek, kollarını Mete’nin boynuna doladığında karmakarışık ruh hâline rağmen boynunun kokusunu içine çekiyordu.

Mete, içeri doğru ilerliyordu, “Sütümü bitirmeliyim!” dediğinde, Melek. Mete, “Al!” diyerek masanın üzerinde duran bardağın yanına geri geldiğinde bakışları Melek’in üzerindeydi.

Melek, tek nefeste koca bardağı içerken, sabırla bekledi. Bardağı mutfak tezgâhına bıraktıktan sonra yatak odasına ilerliyorlardı, Melek dudağında kalan sütü elinin tersiyle temizlerken.

Mete’nin dudaklarından fısıltı gibi, “Pasaklı!” döküldüğü hâlde umursamadı çocukluğunu. Başını yasladı, sığındı o ömrüne ömür katan omuzların şefkatine.

Yavaşça bırakırken Melek’i yatağının üzerine, “Yat, dinlen!” diyordu.

Mete’nin gideceğini anlamak ağlama isteğiyle dolduruyordu gözlerine yaşları. Ondan birkaç dakika bile ayrı kalmak istemiyordu. “Sen?”

“Birazdan geleceğim.”

Geldi de. Gömleğini, pantolonunu sallanan sandalyenin üzerine bıraktı, iç çamaşırları üzerinde olduğu hâlde yanına uzandı. Dokunmadı, öpmedi fakat gözlerini bir an olsun Melek’in gözlerinden ayırmadı. Melek uykuya yenik düşünceye kadar birbirini seyreden iki genç, aşkı gözlerden kalbe etkisinde yaşıyordu.

*

“Öykü ve Cevat hep seninle olacak. Lütfen, onlara bilgi vermeden bir şey yapma olur mu?”

“Mete, çalışma demenin başka bir yöntemini bulduğunu düşünüyorsun, değil mi?” Belli belirsiz gülümserken, “Hiç merak etme! Tuvalete giderken dahi haber vereceğim, çocuklara. Olur mu?” diyordu.

‘Ukala!’

“Anlaştık!”

“Yani kabul ediyorsun çalışmamam için yaptığın eziyeti! Ah..! Çok tehlikelisiniz beyefendi!”

Yüzünden okunuyordu hissettiği öfkesi de siniri de.

‘Sinirini yediğim.’

“Kızdırma beni, Melek!”

“Mete Bey! Ben işe, siz şehir dışına gideceksiniz. Böyle vedalaşmasak mı?” Genç adamın omuzlarına ellerini yaslayıp, yanağına aşkını hissederek bir öpücük kondurdu. “Böyle vedalaşsak!” Dudaklarına yayılan o tatlı tebessümüyle bakarken gözlerine, aksini iddia edebilir miydi Mete?

“Harika fikir, güzelim!” Asla!

Melek’in yüzünü avuçlarının arasına aldı, uzun uzun, acele etmeden, tutku tadında bir öpücükle vedalaştı. Merdivenlerden inerken başı sürekli dönüp kapının pervazına yaslanmış genç kıza bakıyordu insiyaki bir tavırla.

Melek balkona çıktı, ellerini kenarlıklara dayadı. “Rabb’im seni benim için korusun!” duasıyla uğurlarken Mete’yi, sevdiğine koşmak isteyen âşık tarafı, dizlerini titretiyordu genç adamın.

“Bilmukabele, küçük hanım.” Fazlası bu karışık ruh hâlinden çıkış bulamıyordu.

Yıldırım ile Aksaray’a gideceklerdi.

Bu nasıl bir işti?

Ağabeyini katletti, Yıldırım onu öldürecekti, vazgeçti. Hatta öldürecek insanlara da engel oldu. Nefes alma sebebini kaçırdı, kılına zarar vermedi geri getirdi. Şimdi de birlikte yolculuğa çıkacaklardı.

Bir mantığı yoktu fakat oluyordu.

“Tamer, son durum nedir?”

“Havaalanında bekliyor. Hazırlıklar da tamamlanmış.” Gereğinden fazla tek kelime etmeyen disiplini, Cevat’tan örnek alınmış bir olgunluk gibiydi.

Yarım saat sonra havaalanındaydılar.

Davut’u ya da Saniye’yi arayamamıştı, Mete. Nasıl karşılayacaklarını bilemiyordu. Telefonda da denilecek bir şey değil hani; yavrunuza kıyan şerefsizin kardeşi, sizi görmek istiyor!

En iyisi, Yıldırım’ın kendini tanıştırmasıydı.

Karşılıklı durduklarında sadece kısa bir baş hareketiyle selam verdiler birbirlerine. “Haber vermedim. Kendin anlatacaksın o insanlara kim olduğunu.” Birbirlerini öldürmemeleri, kibar olmalarını gerektirmiyordu, nihayetinde!

“Pekâlâ.” Boş konuşan, gereksiz ses kirliliği yapan bir adam değildi.

“Uçuşa hazırız, efendim,” diyen Tamer’e bir baş onayıyla cevap verdi uçağa doğru yöneldiklerinde.

Bir saat sonra, bir adam bir vicdan muhasebesi yaşayacaktı. Adamın yaşayacağı umrunda değildi.

Peki ya o aile?

Onlar ne hissedecekti?

*

Cevat’tan öğrendiği kadarıyla o saçma sapan mailleri yollayanların arasında pek sevgili iş arkadaşı Aysel de vardı. O an, ilk hissettiği tepki, ne şaşkınlıktı, ne de kızgınlık.

Hissettiği tek şey hayal kırıklığıydı.

Kaç yıldır birlikte çalışıyorlardı? Beş yıla yakın!

Beş yılda kendini iş arkadaşına sevdirmeyi nasıl başaramamıştı?

İş arkadaşına sevdirememişti ama Yıldırım’a belli ki sevdirmişti. Mete ile ayrıldıktan sonra Cevat’ın eşliğinde kapısına bir adam geldiğinde; “Melek Hanım. Bu belgeler size ait. Kaybolur diye endişelenmeyin lütfen. Tonga yerel bankasında sizin adınıza özel bir kasada tutulan kopyaları var. Hâyırlı olsun,” deyip gitmişti, Melek’in şaşkınlığını umursamadan.

Küçücük kızın, yetmiyormuş gibi bir de adası olmuştu!

Şimdi işinin başına geçmek için girdiği kapı, yaşadığı masala gerçeklik katıyordu.

“O Melek Hanım. Biz, işi bıraktığınızı sanıyorduk!” dediğinde mutlu bir karşılama beklememişti, düşman bakışlı arkadaşından.

“Hoş bulduk, Aysel. Sen nasılsın?”

Aysel’in gözleri Melek’ten ziyade, arkasında duran iki adamdaydı; Cevat ve Öykü.

Harika bir karşılama tabii ki beklemiyordu ama en azından dalga geçilmemesini tercih ederdi. Mete, durumu Sevil’e açıklamış, kaçırılma olayının gizli kalması gerektiğini söylemişti. Patronlarından yana bir arıza çıkmıyordu ki bu iyi bir şeydi. Ancak bu çalışanları etkilemiyordu ne yazık ki.

Diğer arkadaşlarının samimiyetle, “Hoş geldin,” demeleri gibi bir karşılamayı Aysel’den beklemiyordu elbette ancak kafasına takıp kendini yorması da gerekmiyordu. Aysel’e sorduğu sorunun cevabını bekleme gereği görmeden üzerini değiştirmek için soyunma odasına geçti. Artık kabalığa tahammülü olduğunu hissetmiyordu, genç kız.

Cevat ve Öykü hemen kapının dışında bekliyordu. Umursamadı. Yüzünde bir gülümseme oluştu kıyafetlerini dolabına yerleştirirken. Mete’den ona geçen bu tahammülsüzlük huyunu, içinde bir yerlerde saklı kalmış asi kız, mutlulukla karşılamış hoş geldin, tahammülsüzlük deyip bağrına basmıştı sanki.

Tezgâhın başına geçtiğinde patronu olan kadın zarif adımlarla yanına yaklaşıyordu. “Hoş geldiniz, Melek.”

“Hoş bulduk, efendim.”

Biraz yaklaşıp, sesini incelterek, “Geçmiş olsun,”dedi.

“Sağolun. Bunca zaman beni idare etmeniz büyük incelik.”

“Ah, sorun değildi. Mete Bey, durumu bizzat açıkladı bize. Sizin için çok endişelendiğimi söylemeliyim. Bulunmanız bizi de çok mutlu etti. Şimdilik size kolay gelsin. Sonra görüşürüz,” deyip ayrılırken anlattıklarından tek umrunda olan; Mete Beyin bizzat durumu açıklamak için bu afetle görüşmüş olması, idi.

Sevil’in ardından kendi düşüncelerinde kayboluyordu yine. Yüksek lisans öncesi bir-iki ay şirket deneyimi olsun isterken, birden bire “Sevil Hanım, ben işten ayrılıyorum” diyemiyordu. Ne yapacaktı? Bir özgeçmiş hazırlayıp birkaç şirkete başvuru ya da… Hiç uğraşmayıp Kasr-ı Ardana ile başlayabilirdi kariyerine! Ne de olsa sahibinden torpilliydi…

Düşüncesi bile midesini bulandırırken Aysel’in hırçın sesiyle kendine geliyordu. “Patronu bile dize getirmiş senin sevgilin. Ne diyordu sana?”

“Çok önemli şeyler!” Kıza biraz daha yaklaşıp, kulağına doğru eğildi. “Aysel’i takma kafana. Boş konuşanların başkanı seçtik onu, dedi. Nasıl, hoşuna gitti mi?”

Kızın kararan ifadesinin beğenmekle uzaktan yakından alakası yoktu.

“Kibirli bokun tekisin!”

Melek, kahkahasına engel olamadı.

Aysel, şaşkınlıkla bakarken, Melek kızın söylediği aptal hakaretlere katıla katıla gülüyordu.

“Deli şey!”

Melek, Cevat ve Öykü’nün durumu çözmeye çalışan bakışlarına daha da çok sinirlenip daha fazla gülerken, Aysel, “Neyse ki mesaim bitti!” deyip üzerini değiştirmek için gidiyordu.

“Oh..!” diye bir rahatlama nefesi verdi, Melek.

Bir ton hakaret yemişti manyak iş arkadaşından. Çalışmaya hiç ara vermemiş gibi hissediyordu değişmeyen düzende. Aradan o kadar zaman geçmiş olması bir farklılık gerektirmiyor muydu? Gerektirmiyordu belli ki. Sırada bekleyen müşteriler bile neredeyse aynı gibiydi. Kafasında dönüp duran düşünceler, işini yapmasına engel olmuyordu.

Sipariş aldı, sipariş hazırladı.

Aklı, Aksaray’da, kızlarının acısıyla yanan bir ailedeydi.

Ve oraya giden iki adam da.

*

Yıldırım, ifadesiz bir yüzle bakıyordu yolun sonunda gördüğü eve.

Arabadan önce Mete indi kapısının açılmasını beklemeden, sonra Yıldırım.

Davut, bahçede tamir yapıyor gibi görünürken, Saniye fasülye sırığından taze sebzesini topluyordu.

Bahçeden içeri girerken, “Selamünaleyküm. Destur var mı?” diye sordu, Mete. Bir eli bahçe kapısını açan demirin üzerindeydi.

Saniye ve Davut aynı anda baktılar sesin geldiği yere.

“Mete kardeşim. Hoş geldin!” Yıldırım’ı fark edip, “Hoş geldiniz!” diye düzeltti Davut sözlerini.

“Hoş bulduk, abi!” dedi, Mete yanında sadece başını eğerek karşılık veren Yıldırım’a mukabil.

Saniye, nispeten daha uzaktaydı, “Hoş geldiniz, kardeşim. Girsenize içeri,” derken.

“Eyvallah, ablam!” Yıldırım ile birlikte yürürken, Saniye de yanlarına doğru yaklaşıyordu. Yıldırım’ı gördüğü an yerine çivilenmiş gibi kala kaldı. Elleri, kalbinin üzerinde birleştiğinde önlüğünün eteğine yığdığı fasülyeler ayaklarının dibine döküldü özgürlüğü fırsat bilerek.

“Siz… O adamın kardeşisiniz!”

Davut, Mete ve Yıldırım.

Üç adam da kadının acı çeken ifadesiyle karşıladığı misafirine, gözlerine dolan yaşlarına bakıyordu.

*

İlk iş gününü bitirmenin mutluluğunu yaşarken Melek, Mete ile hiç konuşamamış olmaları hüzünlendiriyordu âşık kalbini.

Âşık.

Ne sıcak bir ifadeydi.

Telefonu eline aldığında, cevapsız kalan aramaların içinde göremediğindeyse bir sorun olabilme olasılığı sıkıştırıyordu kalbini. Ne de olsa “Öldüreceğim!” dediği adamla Aksaray’a gitmişti. Yıldırım’ın hediyesiyle alakalı da tek kelime konuşmamışlardı. Seher Hanımın, sık sık Melek’i kastederek söylediği; “Sessiz duran dereden kork!” lafı geliyordu aklına ister, istemez. Saatine baktı 18:02’yi gösteriyordu. Arayıp rahatsız etmekle, aramayıp kendi kendini yeme arasında bir yerlerdeydi, çaresizce.

“Meleğim.” İnsiyaki olarak aradığında duyduğu sese ömrünü feda etse azdı.

“Mete’m, müsait misin?”

“Senin için, evet. Bitti mi mesain?”

“Bitti. Şimdi çıkıyorum. Ne yapıyorsunuz?”

Derin bir iç çekti telefonun diğer ucunda, Mete. Çektiği nefesi verirken, “Yeni geldik sayılır. Konuşmaya başlayacağız,” dedi.

“Ah bir tanem ya! Müsait değilsin işte. Neden sonra görüşelim demezsin ki! Görüş..” demeye çalışırken, kıyafetlerini askıya asıp, dolabı kapıyordu.

“MELEK!”

“BAĞIRMA!”

“Bağırtma, deli sarı!”

“Biri duyacak! Tamam, sakin ol koca oğlan!”

“Ayı muamelesi yapma bana!”

Masum gülüşleri kahkahaya dönüşürken, “Ben öyle bir şey söylemedim!” diyordu.

“Söylememişmiş! Gece sakın uyuma!” Ses tonu hâlâ öfkeli çıkıyordu ama Melek umursamıyordu.

“Pekâlâ. Başka bir isteğiniz var mı?”

“Yok!”

“O zaman izninizle. Allah’a emanet olunuz.”

“Sen de.”

Melek, ne kadar kibarsa o da o derece kabaydı fakat şu da bir gerçekti; telefonu kapatırken bile gülümsüyordu. Aradaki mesafeler önemli değildi Mete’nin öfkesini hissetmesine.

Kapıyı açtığında bekleyen Cevat’a gülümserken, onun eşliğinde arabaya doğru yürümeye başladı. Cevat, “Melek Hanım, Ömer Bey sizden bu belgelere göz atmanızı istedi,” derken kalın bir dosya uzatıyordu.

“Tabii de. Nedir bunlar?”

“Yirmi sekiz kişi var ve onlara açılacak dava başlıkları.”

“Bu benimle mi alakalı?”

“Evet, Melek Hanım. Size mail atmış herkes o dosyada.” Cevat, bu saçma sayılabilecek mevzuyu öylesine sakin bir ses tonuyla anlatıyorduki neredeyse normal bir vaziyet olduğuna Melek de ikna olabilirdi.

“O kadar insana nasıl ulaştınız?” Melek, aslında soru sormamış, içinde dönen düşünceleri salıvermişti dudaklarından.

“Mete Beyin isteyip, Ömer’in yapamayacağı bir şey olduğunu sanmıyorum.”

Dışarıda, Öykü DTS’nin kapısını Melek’i gördüğü an açarken, şaşkınlığını gizlemeye çalışıyordu Melek. Yaşadıkları fazlasıyla absürt bir komedi olarak yazılmış masaldan kareler gibiydi. Bir kahve dükkânında çalışıp, evine son model bir Cadillac DTS ile dönüyor, ona sataşma cesareti gösteren herkes kara prens tarafından cezalandırılmak isteniyordu.

“Hoş geldiniz, Melek Hanım.” Öykü başını eğip, Melek’e selam verdiğinde Melek ağzından çıkanla kulağına gelenin tutarsızlığını fark ettiği an kırmızı domatese döndüğünden emindi. İçinden hoş bulduk derken dışındaki, bezgin fani, “Hanım girsin gözüne, Öykü!” diyordu. Adama, bu sözü ulaşmamış da farz edemiyordu zira, karşısındaki dev o ciddi duruşundan taviz vermiş, kahkahalarla gülüyordu.

“Buyurun lütfen, Melek Hanım!” Ses tonu utanmazca alay akıyordu hâlâ.

Arabanın arka koltuğuna oturduğunda, kucağındaki dosyanın manevi ağırlığı hakkında Mete ile uzun bir konuşma yapmaları gerektiğinin farkındaydı ancak şimdi alışveriş yapması gerekiyordu. “Öykü, alışveriş yapmam gerekiyor. Uygun bir yere gidebilir miyiz?”

“Tabii, efendim. Yetişebilecek misiniz akşam yemeğine? Biz yardımcı olabiliriz, isterseniz.”

“Ne yemeği?” Soru aklını kurcalamıyor olsaydı hitabındaki alaya öfkelenebilirdi, Melek.

“Anneanne ve dedenizle birlikte. Amcanız da eşlik edecek size.”

“Ve bundan en son benim haberim oluyor…” Mırıldanırken, Mete’nin bütün bu meselelere nasıl yetişebildiğini merak ediyordu içten içe. “İşim uzun sürmeyecek.”

“En yakın alışveriş merkezi, uygun mu?”

“Tabii, tabii!”

“Hemen, hanımefendi!”

‘Yetmedi; HANIMEFENDİ!’

Alışveriş merkezine gidene kadar anneannesiyle konuştu, yüzünde huzur dolu bir tebessümle. Ayşe ile de konuşmak istiyordu ancak Fuat’ın telefonundan Ayşe aramadıkça Melek, arkadaşına ulaşamıyordu. Cep telefonu kullanmak istemeyen bir kızla arkadaş olmanın zorluğunu ilk kez bu kadar hissediyordu Melek. Oysa, her an onunla konuşmalı, birbirlerine mesajlar gönderebilmeli, anlık fotoğraf paylaşımlarıyla da hasret gidermeliydiler.

Ama Ayşe cep telefonuna küseli yıllar olmuştu ve barışmak gibi bir niyeti de yoktu.

Öykü aracı otoparka götürürken, Melek ve Cevat güvenlikten geçerek AVM’den içeri giriyorlardı. İç çamaşırı satan bi mağazaya girerken, “Bir-iki dakika yalnız kalabilir miyim,” dediğinde Cevat’a, yanaklarındaki sıcaklık, boynuna doğru yayılıyordu genç kızın.

“Tabii, Melek Hanım.” Cevat da “Hanım” diyordu ama onun söylediği alaycılıktan çok uzak bir olgunluk taşıyordu.

“Teşekkür ederim.”

Askıda sergilenen geceliklere baktı, cansız mankenlerin üzerinde teşhir edilenleri inceledi. Renkler, tül ve dantel parçalarda zenginleşirken, birbirinden güzel modelden vişne çürüğü, mini bir gecelikte karar kılıyordu. Bedenine uygun olanı seçip, ödemesini yaparken elleri titriyordu, Melek’in. Kocası için alışveriş yapan, yeni gelin heyecanı da herhâlde böyle bir duygu olsa gerekti.

Sıra sebze alışverişindeydi. Marketin sebze reyonunda patlıcan musakka için gerekli her malzemeyi aldığında alışverişi bitmişti yarım saat bile dolmadan. “Alışveriş..” dediğinde; “Yetişebilecek misiniz?” diyen Öykü’nün gözüne sokmalıydı aldıklarını.

Hayır!

En iyisi Mete’ye yakın insanların gözlerini rahat bırakmalıydı.

Öykü de yanlarına gelmiş, Cevat ile ardından takip ediyordu. Öykü’nün Cevat’a bakışlarında, ses tonunda öyle bir saygı ve sevgi vardıki, öz ağabeyine hayran bir kardeş gibiydi Öykü’nün samimiyeti.

AVM’den çıkmadan gördüğü eczaneye girerken utancını derinlere saklamaya çalışıyordu Melek. Orta yaşlı bir adam, yanında on yaşlarında bir çocukla ilaç alan kadın müşterisine yardım ederken, Melek bilgisayar ekranına bakan kızın yanına yaklaşıyordu. “Özel olarak sormak istediğim bir şey var size.”

“Tabii, hanımefendi, buyurun lütfen.” Nazik bir tebessümle Melek’e bakarken, ilk rahat nefesini alıyordu genç kız.

“Korunma yöntemlerinden hangisini tavsiye edersiniz?” Tıbbi geçmişi, sağlık durumu ve diğer bilinmesi gerekenlerin ardından karar verdikleri yöntem iğne olurken, Mete’nin hoşuna gideceğinden emindi bu durumun. Çünkü artık kondom kullanmak zorunda kalmayacaktı.

Evin önüne geldiklerinde, Cevat arabadan indi, kapısını açmaya niyetlendi. Melek ise ondan önce kapıyı açıp indikten sonra, koca deve dönüp, “Teşekkür ederim, Cevat,” dediğinde adam nazik bir tavırla başını eğiyordu.

“Buyurun, Melek Hanım. Size eşlik edeyim.”

Bir şey söyleyemedi arabanın bagajından paketleri almaya niyetlendiğinde. Tâ ki Öykü, “Melek Hanım, paketlerinizi ben alırım müsaadenizle,” diyene kadar.

“Öykü! Hanım girsin gözüne! Kardeşim. İşiniz gücünüz vardır sizin. Lütfen geri kalmayın! Yapışık üçüz gibi geziyoruz sürekli!”

“Siz nasıl uygun görürseniz, Melek Hanım,” derken adamın güldü gülecek bir ifade vardı yüzünde. “Bizim işimiz sizin yanınızda olmak.” Son söylediği cümle noktayı koyuyordu esasen.

Melek, sıkıntıyla şişirdiği yanaklarını, “Of..!”layarak bırakırken, “Çok sıkıcı değil mi, sizin için?” diye soruyordu karşısındaki iki deve.

“Sizinle, sıkıcı olmaktan çok uzak…” Bir şey diyecekti Öykü, vazgeçmiş gibi boğazını temizledi, Cevat’ın yüzüne bakarak.

“Pekâlâ.”

Başka bir şey söylemeye mecali kalmamıştı, Melek’in.

Sessiz adımlarla takip etti, Öykü’yü. Evini açtı, paketleri bıraktı, “Sizi yemeğe götürmek için bekliyor olacağız!” dedi, gitti.

Melek bilmeden, kendiyle ilgili her şeyi bilen birileri vardı.

Elini yüzünü yıkayıp, odasına geçtiğinde aklında, Mete’nin garip hayatına benzemeye başlayan, kendi sıradan hayatına sinirden gülmek isteyen bir Melek vardı. Gardırobun aynasında gördüğü yansımasına bakarken, efsane dizinin yapı taşını oluşturan söz dilinden alayla dökülüyordu.

“Her şey değişir!”

Gülmek istiyordu. Ağlamakta istiyordu.

Anneannesinden hediye elbiselerden birini giymeye kararlıydı. Lacivert bir elbise vardı kare yakasına, sıfır kol olupta, iki ayrı paletle omuzlara tutunmaya çalışan o muazzam kumaş parçalarına hayran olduğu. Askıdan alırken o zarif kumaşı parmaklarının arasında hissetmek bile ayrı bir zevk veriyordu, Melek’e.

Üzerine giydiğinde ilk giydiği zamana kıyasla daha bol oluyordu bedenine ama yine de yakıştığını görebiliyordu. En son Adana’da, dudaklarının yarasını kapamak için sürdüğü parlatıcısına gitti gözü. O küçücük parlatıcının taşıdığı anlam gözlerine dolarken, onu tekrar sürmek aklının ucundan bile geçmiyordu Melek’in.

*

“Davut abi, Saniye abla. Sizinle biraz baş başa konuşalım.”

Bu anı yaşamaktansa…

Bir an önce bitmesi için dua ediyordu, Mete.

“Tabii, Mete kardeşim. Buyurun oturun. Taptaze çayımız vardı,” deyip, içeri seslendi, “Ali, oğlum çay getirir misin, bize.” Davut misafirlerinin özel konuşma isteklerini anlayışla karşılayıp, bir de ikram hazırlatıyordu.

Ali, kapıya çıkıp Mete’yi gördüğü zaman, “Hoş geldiniz, Mete abi. Hemen getiriyorum çayınızı,” dedi, başıyla Yıldırım’a da selam vererek.

“Mesele nedir, kardeşim?”

“Size karşı çektiğim vicdan azabının aynını çeken biri daha var. Yıldırım,” dedi, sözü Yıldırım’a bıraktı bahçedeki sedire yerleştiklerinde.

“Kanımdan biri… Canınızı yakmış. Elimde olsa telafi edebilmek için canımı veririm hiç düşünmeden!” Adam konuya direk giriş yaptığında, Mete istemeden de olsa bir takdir etme isteği duydu. Uzatmıyor, lafı döndürüp dolaştırmıyordu.

“O adamın kardeşisin, değil mi?”

Saniye’nin acı dolu ses tonuyla üç adam yine kadına bakıyordu.

Saniye de takdir edilmeliydi. O da lafı tutmamayı tercih edenlerdendi.

“Evet!” Saniye’nin sorusunu hiç de yadırgamış görünmüyordu, Yıldırım.

“Ne istiyorsun bizden?”

Davut da anlamıştı belli ki.

“Öğrenmek!”

“Neyi?” Davut ve Saniye’nin sesi bu soruda buluşurken, Yıldırım dirseklerini dizlerine yerleştirip öne doğru eğildi, anlamaya çalışıyormuş gibi. “O… Abim. Sizin yavrunuza kıydı. Sizden, ne af dileyebiliyorum, ne de bunu dilemeye cüret edebilirim.  Masum bir çocuğun acısına nasıl dayandınız? Sebep olanları nasıl affedip kardeşiniz olarak baş köşeye yerleştirdiniz?”

İşte bunu Mete de merak ediyordu.

Davut, sessizce inceledi önce Yıldırım’ı ardından kendinden emin bir ifadeyle konuşmaya başladı. “Ağabeyin, insanlıktan çıkmıştı. Bunu biliyorsun, değil mi?”

Yıldırım, simsiyah gözlerini dikmiş karşısındaki adamı pür dikkat dinlerken yalnızca başını salladı, evet diyemediği sözlerine sessiz bir kabullenişle.

“Kimse psikopat doğmuyor, kimse cani, katil, hırsız olarak yaratılmıyor. Bir insan hırsızlığa meyilliyse, önce anne karnında bulunduğu dönemlerde annesinin hâl ve hareketleri ele alınıyor. Annesinin doğasından ona geçen güçlü duygular. Şiddete meyilliyse babasının annesine karşı olan davranışları öncelik kazanıyor. Eğer sapkın davranışları varsa, önce çocukluğunun ilk dönemleri değer kazanıyor psikolojinin gözünde, değil mi? Basit görünebilen bir resim bile bir çocuğun ne derece büyük bir istismara maruz kaldığını anlatabiliyor çoğu zaman…”

Durdu, derin bir nefes aldı ve devam etti. “Ağabeyinin, katli vacipti tabiri caizse. Yaşadığı her ne olursa olsun -ki belli ki zor şeyler yaşamış- çektiği sıkıntı ne olursa olsun! Kendine yazık etti, yetmedi bizim meleğimize kıydı ve daha kim bilir başka kimlerin canını yaktı. Şimdi bize nasıl dayandınız derken… Sizin çektiğiniz acı da en az bizimki kadar. Biz, yavrumuzun hasretiyle yanıyoruz, siz vicdan azabıyla. Biz, yavrumuzla kavuşmayı Âhirete sakladık. Acısı geçmiyor, özlemi bitmiyor ama Rabb’imizden gelene; “Amenna” diyoruz.”

Davut, gözlerindeki acıma ifadesiyle bakıyordu Yıldırım’a.

“Ben yavruma; “Şehit” diyorum ve onun yükseldiği makama ancak şükredebiliyorum. Peki siz? Beni teselli eden Âyet-i Kerime’ler var. Ya sizi? Mete, benim kardeşim, ailem. O gün de emindim bugün de. Sümeyye’min saçının teline zarar geleceğini bilseydi kardeşim, canını feda ederdi!”

Ederdi! Hiç düşünmeden! O şerefsizin bu aileden uzak kalması için her şeyi denerdi. Canınıysa… İkinci kez düşünmeden feda ederdi!

“Baba, çay hazır!”

Ali’nin elinden tepsiyi alıp ilk Yıldırım’a ikram etti, Davut.

“Teşekkür ederim.”

Adamın ses tonu da ifadesizdi, bakışları da.

“Afiyet olsun.”

Çaylarını yudumlarken, Saniye titreyen sesiyle, “Yıldırım Bey. Neden ağabeyinize engel olmadınız? Siz kötü biri değilsiniz, belli ki… Lütfen! Anlatın! Neden?”

“Beni tanıyor musunuz?” Adam, muhatabına sorduğu sorunun cevabını büyük bir sükûnetle bekliyordu.

“Tanımıyorum,” dedi başını sağa sola sallarken, Saniye.

“Peki ilk gördüğünüzde neden öyle bir tepki verdiniz?”

İkinci merak konusu.

“Sümeyye’m… Meleğim… Bazen rüyalarıma girip. “Biri daha var, anne. Senin gibi, babam gibi büyük bir acı yaşayan biri var. Umudu olmayan, yalnız biri,” diyordu. Sizi hiç görmedim. Ama hissettim. Bilmiyorum anlatmak zor. Sizi bu kadar üzen ağabeyinizin kaybı mı? Kızımızın katli mi?”

Yıldırım’ın yüz ifadesine dik dik bakmak istiyordu, Mete. Bu gudubet adamın hissiz yüzü, üzgün müydü yani?

“Kızınızın… acısı.” Dedi ve başını eğdi. Yıldırım’dan beklenmeyecek bir tepkiydi. Konuşurken ses tonunda bir hüzün saklı gibiydi. “Özür dilerim. Ağabeyimin işlerine karışmadığım, onu sizden ve yavrunuzdan uzak tutamadığım için. Bir anne ve babaya yaşatılacak en büyük acıyı yaşatmasına engel olamadığım için…”

Başını kaldırdı. Gözleri, Saniye ve Davut’un üzerinde gidip geliyordu.

“Ne yapmalıyım? Emredin!”

“Önce derin bir nefes al, kardeşim.”

Davut, bütün olgunluğuyla mukabele ediyordu karşısındaki adama.

“Ya sonra?”

“Bu vicdan azabına alışmaya çalış. Bizim için yapabileceğin hiçbir şey yok. Biz, kızımızın hasretini bir ömür çekeceğiz. Öldükten sonra İnşAllah ona olan hasretimiz de bitecek.”

Saf teslimiyet kokan sözleri, Yıldırım da ve Mete de benzer etki oluşturmuş gibiydi. İkisi de birbirlerine bakarken duyduklarının azabında yanıyorlardı.

Mete, sebep olduğunu düşündüğünden.

Yıldırım, engel olamadığından.

*

“Çok güzel görünüyorsun, bir tanem.”

“Teşekkür ederim, büyükanne.”

Garsonun tuttuğu sandalyeye otururken, kızaran yanaklarına yayılan ısıyla zoraki cevap verebildi, genç kız.

Bu ne kadar da saçma bir adet, öyle değil mi?

Neden sandalyesini tutmak zorunda kalıyor, garson?

Neden hizmetkâr gibi görülmek isteniyor birileri?

Hani kölelik bitmişti?

Bu neyin nesi oluyor öyleyse?

Kapısını açamayan, sandalyesini çekemeyen, çantasını taşıyamayan, kendi tırnağını kesmekten aciz modern zaman insanı bir şekilde asla bırakmadı kendinden düşük geliri olana köle muamelesi yapmayı. Kapısını açtırıp, sandalyesini tutturdu. Çantasının yükünü taşıtırken, kırılan tırnaklarını törpületti.

Bütün bu olumsuz düşüncelerle oturduğu sandalyeye, “Çok teşekkür ederim, beyefendi. Zahmet oldu size!” sözleriyle ve yüzüne yerleştirdiği pırıl pırıl tebessümüyle hitap ediyordu garsona.

Başını eğdi, büyük bir nezaketle, “Estağfurullah. Vazifem, hanımefendi!” dedi. Belki çocukları vardı, belki de hâlâ ailesiyle yaşayan bir adamdı. Bakışlarıysa teşekkür duymaya alışık olmayan bir adamın şaşkınlığını taşıyordu.

Bir anneannesini inceliyordu, bir dedesini. Onları yan yana oturmuş, mutlulukla gülümsüyor görmek geçip giden yıllara şifaya vesileydi. Isabella elini uzattı, Melek’in elini elinin içine aldı. “Kızım… Çok zayıflamışsın,” diyerek üzülen dedesi, “Meleğim. Kendini nasıl hissediyorsun?” endişesiyle elini okşayan anneannesi.

İkisini de üzdüğü için kahrolurken Melek, “Çok iyi hissediyorum. Gerçekten. Yemeğimi düzenli yiyorum artık. Birkaç güne toparlarım EvelAllah,” sözleriyle beceriksiz bir çabayla teselliye uğraşıyordu.

“Meleğim. Hiç değişmiyorsun. Hep birilerini mutlu etme derdindesin.” Dedesinin ses tonunda bir sitem vardı.

Melek, sadece gülümserken, söyleyebileceği bir savunması yoktu.

“Meleğim. Bizim sana söylemek istediğimiz bir şey var,” dedi Isabella, Esat âşık olduğu kadının boştaki elini ellerinin arasına alırken. “Deden bu ay sonu boşanıyor. Biz gelecek ay evleneceğiz.”

Melek, yerinden kalkıp önce anneannesini, ardından dedesini tebrik ediyor, tekrar tekrar sarılıyordu. “Ah… Rüya gibi! Çok mutluyum… Sonunda âşıklar kavuşacak, Allah’ım! Sana şükürler olsun. Peki nasıl oldu bu dede? Nasıl bu kadar çabuk boşanacaksın?” derken inanamıyordu kavuşacak âşıklara.

“Yaşla ilgili olabilir ya da iyi arkadaşlara sahip olmanın avantajı.” Gözlerinin içi gülüyordu dedesinin, daha önce hiç görmediği bir ışıltıyla.

“Hemen tarih belirleyip hazırlıklara başlamalıyız öyleyse! Muhteşem bir balayı ayarlayacağım size. İkinci değil, ilk baharınız olacak.” Melek, içine sığdıramadığı heyecanla şakırken, Isabella ve Esat da onun heyecanıyla gülmeden edemiyorlardı.

Melek, yerine otururken hissettiği heyecanla yerinde duramıyordu. “Büyükanne! Ayşe ve ben nedimen oluruz. Nasıl bir kıyafet giyeceğine birlikte karar verelim mi? Ya çok heyecanlandım! Nerede yapacağız düğününüzü?” Hiç nefes almadan konuştuğunda aklında Mete’nin sözleri yankılanıyordu; “Sakin ol! Nefes ver!”

“İyi akşamlar. Katılabilir miyiz?”

Arkasında o sımsıcak, şefkat dolu sesi duyduğu an ayağa kalktı amcasını karşılamak için, Melek. “Hoş geldin amca…” diyecekken, yanındaki kişiyi görmeye asla hazır değildi.

“Gitmemi istersen, hemen giderim!” diyecek kadar anlayışlıydı, Ada.

“Hoş geldin amca,” diyerek yineledi sözlerini daha güçlü bir ifadeyle. Ada’yı ise, görmezden gelmeyi tercih ediyordu Melek.

Kerem, Melek’e sımsıkı sarıldı. Saçlarından koklayarak öperken, “Benim, küçük meleğim. Kocaman bir kadın olmuş. Nasılsın, güzeller güzelim?” dedi o duyanı mest eden ses tonuyla.

“İyiyim, Kerem’im. Sen nasılsın? Hiç değişmeyenlerdensin, farkında mısın?” derken sandalyelerine oturmuşlardı. Melek, yuvarlak masada anneannesinin yanında otururken Kerem de diğer yanına oturdu. Isabella’nın yanında Esat, ne yazık ki tam karşısında da Ada vardı. Ona göz ucuyla bile bakmayı reddediyordu.

“Sen çok değişmişsin, meleğim. Büyümüş ve muhteşem bir kadına dönüşmüşsün.” Amcasının gözlerindeki sevgiyi görebiliyordu, genç kız. Eli Melek’in perçemlerini kulağının arkasına alırken, “Sanki her an o sekiz yaşındaki kız, annesinden kaçıp kestanenin tepesine çıkacakmış gibi hissediyorum, bir tanem.” Bir hüzün geçti amca ve yeğenin gözlerinden.

“Annem ilk zamanlar ne çok korkuyordu, değil mi amca?”

Servislerini masaya yerleştiren garson gittiğinde devam ettiler.

Kerem, hafif bir tebessümle gülümsüyordu. “Haksız mıydı, meleğim! Küçücük bir melek, mutluyken ağaçta mutsuzken ağaçta! Her inişinde çıkışında, Zeynep nefesini tutardı. Nur içinde yatsın… İkisi de,” dediğinde masadaki herkes, “Âmin,” diyordu.

Melek, yaşaran gözlerini etrafta dolaştırıp, gözlerini kandırmaya çabalıyordu.

Bu gece mutlu bir geceydi, gözyaşlarına yer yoktu!

“Amca. Önümüzdeki ay, büyükannem ve dedem evleniyorlar,” diyerek konuyu değiştirmeye çalışıyordu, Melek.

“Sizin adınıza çok sevindim. Isabella, Esat. Aşkın yaşı yok!” derken başını sanki Ada’ya çevirecek gibi oldu Kerem.

Ada’nın karanlık fıtratı, güzelliğinin yanında bir ehemmiyet taşımıyordu. Sarı saçları, deniz mavisi gözleriyle her erkeğin aklını başından alabilirdi belki de. Sohbet o kadar sıcak ve samimiydiki, Melek ağzından tek kelime çıkmayan Ada’yı varlığını rahatlıkla görmezden gelebiliyordu.

Kerem, “Yarın İngiltere’ye dönüyorum,” dediğinde, dile getirmek istediklerinin başka sözler olduğunu haykırıyor gibiydi.

“Amca, nedir söylemek istediğin?” Melek’in artık olmayan tahammülü söylenmesi gerekenlerin saklı kalmasını istemeyen bir aceleciliği taşıyordu âdeta.

“Ada’nın neden burada olduğunu merak ediyor musun?”

“Hayır!”

“Sana anlatmak istedikleri var. Bilirsen…”

“Bilmek istemiyorum, amca. Onunla görüşebilmem için miydi bu akşam yemeği isteğin?”

“Öyle olduğunu mu düşünüyorsun gerçekten?” Her duyduğunda huzuru hissettiği o mükemmel ses tonu artık kırgın geliyordu.

“Sen söyle, amca! Bana düşünme imkânı verme! Dinliyorum,” derken Kerem’in gözlerine bakıyordu.

“Amcan bu akşam seni göreceğini söylediğinde ben ısrar ettim. Gelmek için. Seni görmek için. Özür dilemek için. Oynadığım oyun için affet, Melek. Yıldırım’ın… bu plan olmasaydı, Mete’yi yaşatmazlardı… Sen de biliyorsun.”

Bakışlarını Ada’ya çevirdiğinde kızın gözlerinde her zamanki alaycı titreşimler yoktu.

“Mete içindi yani?”

“Evet!” Fısıltı gibiydi Ada’nın cevabı.

“Ölmemi istedin mi? Yıldırım’ın beni öldürmesini?”

Verdiği cevaba inanacak mıydı?

“Hayır, Melek! Bir an bile Yıldırım’ın sana zarar vereceğini düşünseydim… Nisa annemin üzerine yemin ederek söylüyorum ki; başka plan yapardım,” dedi.

Mete’ye olan bağlılığı sayesinde iyi bir plan yapmış, Yıldırım’a yem olarak atmıştı Melek’i alt tarafı. Mete sağ olsun, Melek canını seve seve vermeye hazırdı. “Hiç düşünmez… Sevdiğim insanı korumak için… Senin yaptığını… Yapardım!”

Bir kere daha düşünmeden.

Tabii ilk tercihi beni alın demek olurdu herhâlde. Ama bazı anlar var ki… O anlar, düşünecek fırsatlar sunmuyordu.

“Biliyorum.”

Ada olmayan bir şeyler vardı kızın ifadesinde.

Sohbetin tatlılığı kısa bir molaya uğramış olsa da toparlanmıştı bir süre sonra. Sohbet ilerliyordu ama Melek’in aklı fikri Mete ve Yıldırım’daydı. Dönüş yolunda mıydılar? Yoksa hâlâ Aksaray’da mı?

Bilmiyordu.

Isabella ve Esat’a ayıp olmasa telefonuna bakar, bir haber var mı diye kontrol ederdi ama. Yarın gidecek amcasıyla veda akşamında, anneanne ve dedesinin güzel haberini aldığı akşama saygısızlık etmek istemiyordu, Melek.

Ayrılık vakti geldiğinde, amcasının o geniş omuzlarına sarılırken, “Amca. Önümüzdeki ay düğünümüz var. Bekliyorum,” dedi yanaklarından öperken.

“Geleceğim, meleğim.” Kulağına eğilip, “Ve en yakın zamanda senin ve Mete’nin düğününe de geleceğim,” sözlerini fısıldadı.

Aniden bastıran sıcak kendini ilk yanaklarında hissettirdiğinde, çok geçmeden vücuduna da yayılıyordu. “İnşAllah, amca.” Söylediği boğuk kelimeleri amcası anlamış gibiydi.

Güldüğüne göre.

“Sen benim canımsın, meleğim.”

“Sen de benim, canımsın amca. Allah’a emanet ol!”

“Sen de, bir tanem… Sen de Allah’a emanet ol.”

Ayrılık güzel değildi. Yedi yıl önce de güzel değildi, şimdi de.

Ada, yanında olduğu hâlde çıkışa ilerlerken, Melek amcasının üzerinde babasının silüetini seyrediyordu. Aynıydı. Uzun boyu, geniş omuzları. Yürüyüşlerindeki vakar.

“Güle güle, Kerem’im,” diye fısıldadı anneanne ve dedesiyle vedalaşmadan önce.

“İyi geceler, canlarım. Ben de müsaadenizi istiyorum.” Çantasını alıp anneannesinin boynuna sarıldı, kokusunu içine çekerek öptü. Sonra da dedesini aynı içtenlikle öptü.

“Bir tanem. Yarın da görüşebilir miyiz?” Anneannesinin gözlerindeki bu sevgi, genç kızın yıllarca hissedemediği sevginin açtığı yaraları kapıyordu.

“Ah, annem. Ben sizi görmeden duramam ki!” dedi, yaşlı kadının boynuna tekrar sarılırken.

“Kıskanıyorum ama! İhmâl ediyorsunuz beni, hanımlar!” diyen Esat, iki kadının sarılışına aynı anda kavuşuyordu. “Ha şöyle!”

“Ne güzel sevgi yumağı olduk biz böyle.” Melek, gülüşlerinin arasından bu cümlesini keyifle döküyordu dudaklarından.

Uzun süren vedalaşmalarının ardından otelin kapısından çıktığında, derine işleyen vicdan azabını karşısında görüyordu, Melek. “Öykü, saatlerdir burada mı bekliyorsun?” Ses tonu titrek, ifadesi ağlamaklıydı.

“Elbette, Melek Hanım. Buyurun!”

Derin bir nefes aldı, Öykü’nün gözlerine baktı yüzündeki tebessümle. “Çok mutluyum, neyse ki. Alaycılığınıza takılmayacağım, beyefendi!” Arabaya bindiğinde ilk işi telefonunu eline alırken, heyecanla aldığı telefon, hayal kırıklığıyla düşüyordu kucağına. Ne arama vardı Mete’den gelen ne de mesaj!

Evin önüne geldiklerinde arabadan inerken, saat 21:53’ü gösteriyordu. Apartmanın merdivenlerini Cevat’ın ardında ikişer ikişer çıkarken, evine girişinin ardından teşekkür ediyordu Cevat’a. Acelesi vardı, vakti yoktu. Üzerini değiştirip, elini yüzünü yıkadığında, besmele çekti, başladı Mete için yemekler yapmaya. Bir saat sonra pilavı, Ayşe’den öğrendiği gibi temiz bir örtüye sararken, pişmiş musakkanın üzerine maydonoz döküyordu.

Saçlarını yıkamayacaktı ama vücudunu kesinlikle yıkamalıydı. Kızaran patlıcanın kokusu üzerine sinmiş gibiydi. Yemeği pişirmiş, mutfağı temizlemiş durup eserini izlemeye başlamıştı, Melek. Lezzeti nasıl olacaktı bilmiyordu tabii ama birkaç ay önce bu kadarını bile yapamıyordu. Mete’nin bu yemeklerin tadına bakacağı ânı, benliğini eriten bir heyecanla bekliyordu…

*

Yıldırım denen ceset olamayacak sefille, havaalanında ayrılmışlardı. Aksaray’da uzun uzun konuştukları meseleler, Yıldırım’a nasıl bir etki etti bilemiyordu, Mete. Umrunda olduğundan değil tabii. Artık ne zaman isterse görüşebilirdi Davut ve ailesiyle. Mete, görevini yerine getirmiş, yapması gerekeni yapmıştı.

Melek’in sesini en son duyduğu andan bu yana, geçen saatlerde aramadığı için boş verecek, hadi neyse diyecekti. Ailesiyle birlikte, akşam yemeğindeydiler. Masadan kalkması kabalık olurdu fakat o telefonunda, kelimelerine karakter katacak özellikler yok muydu?

Masanın altından dahi olsa bir şeyler yazmaya neden çalışmıyordu?

Yüz yüze nasılsa sorabilecekti!

‘Yemekten sonra eve gittin, o sıska kıçını devirip yattın! Beni sesine hasret bırakmaya ne hakkın var?’

Böyle de denmezdi ki.

Hani sitem?

Daha çok ona olan ihtiyacını, bağımlılığını ve yoğun duygularını itiraf için önsöz gibi duruyordu. Kıza, afili cümlelerle kuracağı psikolojik baskısı, ilân-ı aşka dönüyordu.

“Mete Bey, inişe geçeceğiz. Bir isteğiniz var mı?”

Melda kibarca, otur koltuğuna kemerini bağla diyordu.

“Yok, teşekkürler.”

Ah bu anı Melek görecektiki, puan kazanacaktı.

“Rica ederim, efendim.”

Şimdi Melek’in mutfağında yanan ışığı seyrederken, Mete’nin yüzünde de benzer bir tebessüm vardı. Mutluluğun kalbine yayıldığını hissediyordu.

Yani Melek, oturup onu mu beklemişti?

Arabadan inerken, merdivenleri adım adım tırmanırken… Aklında hep ‘söz konusu Melek ise, daima süprize hazırlıklı ol’ diyen mantıklı bir ses vardı. Arkadaşlarının evde olma olasılığı yüksekti. Onu beklemek için açılan kapıya baktığı an, gördüğü kıza ömrünü seve seve feda ederdi.

O giydiği yasaklanmalıydı birincisi, ikincisi ise… Bir gün bile geçmeden bu kızı nasıl böyle bir ateşle özlemişti?

“Hoş geldin, Mete’m.” Melek elini, son basamağa adımını atmış genç adama uzattığında, Mete de tereddüt olmadı o ele dokunmak için. Parmakları birbirlerini aralarına kabul edip kenetlenirken, o aralıktan akan muhabbeti, Mete tutabileceğini hissediyordu.

Bir şey söylemesi gerekirdi.

En azından bir selam verebilirdi.

Ama Melek’in üzerindeki vişne suyuna benzeyen, enfes rengi olan bu mini elbiseyle tek yapabildiği, kızın başını eliyle kavrayıp, gözlerinde öfkeli denebilecek bir ifadeyle yaklaştıktan sonra dudaklarına yapışmaktı.

Karşısındaki hayattı.

Dudağına değdiği an hücrelerine yayılıyordu.

Hayattı.

Her anı bir bayram günü.

Aldığı nefese, genç adamı şükrettiren.

Melek’in bir eli elinde, diğer eli saçlarına uzandı ve kontrol bitti Mete için. Kucağına aldığı kızın ardından kapıyı örterken, kırmızıya dönen yanaklarını seyrediyordu, Melek’in.

“Yani… Sen beni çok mu özledin?” derken nefes nefeseydi. Cümlesi bittiğinde bir gülümseme çabası salındı Mete’nin hayranı olduğu dudaklarda, bir de gözlerine baktı gözleri âşık ve istek dolu bakışlarıyla.

Genç kızın sırtını duvara yasladığında, hırıltılı nefesi kulağının yanında fısıldıyordu,  “Meleğim…” tekrarıyla. “Özlemek yetersiz bir kelime! Öyle ki; iradem hiçbir yerime hâkim değil…”

Hayrandı

Âşıktı

Meftundu

Müptelaydı

Mecnundu

Divaneydi…

Melek’in tazecik bedeni için acele ettiğini fark ettiğinde kızın bedeninden yırtarak çıkardığı iç çamaşırı, holün zeminini süsleyen halı üzerinde duruyordu çöp misali. Sırtı duvara yaslı, bacakları beline sarılı, ellerinden biri saçlarını avuçlarken hissettiği şehvet ateşiyle, diğeri omuzlarından destek alıyordu.

Hazzın en saf hâliydi hayranı olduğu bedenin mahremiyetini en derinden hissetmek. Hele de aşk dolu yorgun sesini duyduğu sevdiği kadının, “Size âşığım, Mete Ardahan!” sözleriyle eriyip gidiyordu iradesi de hâkimiyeti de.

“Ben size hayranım, Melek Yakut!”

En çok istediği, kızın derinliklerine akmakken, son anda kondom için geç kaldığını fark eden şuursuz bir hâl yaşıyordu, genç adam.

“Öleceğim sandım, meleğim!” dedi, kızın dudaklarına aşkının ateşiyle bir öpücük daha verdi. O ise, “Neden içime… Yani.. İçime?” gibisinden garip bir şeyler fısıldıyordu.

Hissettiği heyecanla, Mete de konuşma yetisi kayıptı!

‘Vay anasını!’

Şoka girmiş olabilir miydi? Melek, ciddi bir beraberliğe mi hazırdı yoksa?

“Hamilelik tehlikesi kalmadı. Ben korunuyorum,” dedi yanaklarının pembeliğine kırmızılık katan bir utançla.

Mete’nin romantik, içinde çocuklar geçen aşk masalı, buraya kadardı.

Mete, kızı bacaklarının üzerine, pantolonunu yere bıraktı. Melek’in yüzüne bile bakmadan kendini banyoya attığında, üstünü başını temizlerken hissettiği öfke, dağları eritirdi. En kötü yanı, yüzünü onuncu kez yıkadığı hâlde sakinleşemiyordu.

Buydu onların olayı demek ki. Sadece seks!

Bir geleceği olmayan!

Hanımefendi, kaza ihtimaline karşı gidip kendini sigortalatmıştı!

Klozetin üzerine oturup, başını ellerinin arasına aldığında, düşündükçe daha fazla sinir yayılıyordu hücrelerine. Buradan bir an önce çıkıp gitmezse ciddi anlamda hasar alabilirdi ikisi de. Kalbini kırmak istemiyordu, dokunmaya kıyamadığı, deli sarı lanetinin!

Klozetin üzerine oturmuş, hayranı olduğu kadının ömrüne kabul edilmeyişine yanan zavallı bir adamdı o, kendi gözünde.

Derin bir nefes alıp çıktı banyodan.

Hâlâ bıraktığı yerdeydi, Melek. Mete’nin pantolonunu yerden almış, elinde tutuyordu. Genç adam, yüzüne yerleştirdiği kibirli ve soğuk ifadesinin arkasına sığınmakta kararlıydı. Kalbindeki yangını, kendisiyle bir gelecek düşünmeyen kıza kesinlikle göstermeyecekti. Kızın elinden pantolonunu alıp giyerken de yüzüne bakmadı, üstünü başını Melek’in yansımasını gördüğü aynada düzeltirken de.

Gömleğinin yakasını düzeltip kapıya yöneldiğinde duyduğu ses, gözlerine karanlıkta vuran güçlü ışık etkisindeydi. O parlaklığı görüp iradesi dışında sımsıkı kapanan göz gibiydi o acı dolu sesin beyninde yankılanışı.

“Lütfen gitme!”

“Sabah gelir, seks hizmetimi sunarım, küçük hanım! Hiç merak etmeyin!”

Eli, kapı kolunu kavradığında tekrar beynine çakıldı o yüksek ışık.

Duyduğu acı dolu ses, benliğinde gözlerinin dayanamadığı güneşti.

“Mete! Lütfen. Senin için pilav yaptım. Ve patlıcan…”

“Aç değilim!” dedi, kapıyı açtı, kızın yüzüne son bir kez bakmadan üzerine çarptı ve arabaya attı kendini tek nefeste.

“Bebek’e geçelim, Serdar!”

Başını yasladığı koltukta sakinleşebilmeyi dilerken, Melek’in sesi beynini deliyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir