Candan Öte ~ 31 | Yâr

İstanbul
Büyükada

“Cenneti, meleğimin içinde bana veren Rabb’im… Seni benden başkasına haram banaysa helâl kılsın.”

Sevdiğinin gözlerinin içine baka baka ilk kez “Seviyorum” dediğinde, o sözleri geri almak değil, o şefkatli bakışlar benliğini ele geçirirken tekrar tekrar haykırmak istiyordu.

‘Seni seviyorum.’

Yavaş yavaş geri çekilirken Mete, vücudunda onun yokluğunu hissetmek Melek’e nefret edilesi yalnızlığı yaşatıyordu… Bedeninden ayrıldıktan sonra alnına bir öpücük kondurup, “Kıpırdama!” diye emrettiğinde, o yataktan kalktı, alt dudağı dişlerinin hükmü altındayken Melek’i seyretti utanmasına yetecek kadar bir süre.

Çıplaktı, bir eli çenesinde diğer eli belindeydi ve o hâlde hiçbir söz söylemeden seyrediyordu. Eli istemsizce yatağın bir kenarında buruşuk bir vaziyette duran pikeye uzandığında üzerine eğilen adamla vücudunu kapamayı başaramıyordu, Melek. “Yok öyle örtünmek falan! Bırak!”

Pike, aşağılık bir bez parçasıymış gibi savrulduğunda yatağın dışına doğru, Mete’nin alt dudağını kemiren bembeyaz dişlerinin kendi vücuduna dolaştığı sahneler gözlerinde canlanıyor, daha fazla utanmasına neden oluyordu.

Mete, ceviz ağacından ince bir ustalıkla işlenmiş gardırobun kapağını bir gıcırtıyla açtığında, belindeki lastik kemerinde markası yazan bir boxer çıkarıp çabuk hareketlerle giydi, ardından odadan çıktı.

Ellerinin yüzüne kapanışı insiyakiydi. Adamın emrine uyduğuna da inanamıyordu! Örtünmek yok da ne demekti? Tam yerinden kalkıp, pikeye sığınma planları yaparken, Mete geri geldi. Elinde tuttuğu bembeyaz bezin ıslak olduğunu görebiliyordu.

Düşündüğü şeyi mi yapacaktı?

“Yok artık!” fısıltısıyla dudaklarını kemirmeye başladığında Melek, Mete’den kaçabilmek için kalkmaya yeltendi. Cinselliği bilmiyor, daha önce yaşamamış olabilirdi ancak kız arkadaşlarından dinlediği hiçbir hikayede böyle bir ayrıntı yoktu. Neden diğer erkeklerin yaptığı gibi yatağın kendi tarafına geçip uyumuyordu ve Melek’i de üzerine çekmiyordu?

Melek’in aklı git gide karmakarışık bir hâl alırken, Mete, “Sakın!” deyip kızı yatağa çiviledi sertliğin sınırlarını zorlayan bakışlarıyla.

“Lütfen, ben hâllederi…” deyip kalkmaya çalıştığında ne cümlesini tamamlayabildi ne de kalkmasına icazet alabildi.

“Yat! Bacaklarını arala!” Onun bu kaba tavrına mukabil söylemek istediği kelimeler dilinde bir kaşıntı olsa da Melek, tek kelime etmemeye and içiyordu. Dudaklarını sımsıkı kapadı ve sessiz bir kahroluşla denileni yaptı. Bir şekilde çok güzel anları, hep böyle bir sıkıntıyla bozuluyordu. “Canını yaktım mı?” diyen dil soğuk, mahremini temizleyen eller şefkat doluydu.

“Yakmadın…” Sesinin titremesini istememişti ama… Mete’nin mesafeyi hissettiren ses tonu kalbine dokunuyordu.

Vücuduna bulaşan kanı özenle temizledikten sonra tekrar kalktı yataktan. Geldiğinde başka bir bezi aralık bacak arasına yerleştirdiğinde soğukluğuna, “Ah..!” edip, gözlerini sımsıkı kapayarak, inliyordu Melek.

“Birkaç dakika kalsın orada!” dediğinde tenine değen nefesinden anlıyordu yakınlığını ancak yine de gözlerini açamadı.

“Ah… Ya bu çok soğuk… Ah…” İniltilerini bastıramayışının tek nedeni, bezin verdiği rahatsızlıktı, başka bir şey değil!

Ilık eli, belinde gezinirken, “İnlemeyi kes,” dedi, hırıltılı ses tonuyla. Gözlerini açıp, gözlerine kilitlendiği adamın boynunda bir damar atıyordu en belirgin hâliyle. “Lütfen…”

Ricasını duymak kalbindeki ateşe dökülen benzin etkisiydi. Ne kadar mesafeli olmaya çalışsa da belliydi içinde bir fırtına koptuğu. Sağ kolu sırtının altına, sol kolu diz kapaklarının altına girdiğinde paketlenmiş gibiydi Mete’nin kollarında. Bakışları çıplak bedenini süzdüğü hâlde bırakırken pencerenin önündeki koltuğun üzerine, rahat olduğundan emin olup ayrılıyordu yanından.

Ciddi hareketlerle çarşafı ve altındaki koruyucu kılıfı yataktan çıkarırken, Melek daha fazla bakmaya dayanamayacağını hissediyordu. Gözlerinde aşk varken bu kadar uzak mı olmalıydı hareketleri? Kaç duyguyu aynı anda yaşatabilirdi bir erkek bir kadına? Tülün arasından görünen yıldızları izlerken, hüzün hissetmesinin tek nedeni; Mete’nin işini görüp, temizleyip Melek’i âdeta kurusun diye camın önüne sermesiydi.

Hayır!

Dinlenmeye bırakmıştı.

Sesler kesildiğinde dönüp baktı… Mete yıkanması gereken çarşafı kucaklamış, Melek’i seyrediyordu. O bakışlar da kalbine yol buluyordu.

Gözlerine baktı baktı…

Gitti.

Ne kadar süre yalnız kaldığını hesaplamaya çalışıyordu ama süre çok uzun geldiğinde Mete’nin gözlerinde o şefkat dolu bakışı görmemiş olsaydı bir şeyler ters gitti diyecekti belki de.

Geri geldiğinde Mete, mumlardan yansıyan loş ışık, vücudunun bronz-altın karışımı bir renkle parıldamasına neden oluyordu. Onun kusursuzluğunu seyrederken yakalanmamak için tekrar çevirdi bakışlarını pencereye, Mete yatağa yeni örtüler sererken. İşini bitirip yatağa taşımak için az önceki pozisyonda alırken Melek’i kucağına, enfes parfümünün kokusu burnuna, adamın soğuk davranışları da gözlerine doluyordu.

Yatağa özenle yatırırken, “Işığı açıp, oraya bakmam gerekiyor. İzin verir misin?” deyip cevap bekledi.

Neyi kabul ettiğine tam dikkatini verememişti Melek, “Sorun değil,” derken ancak ses tonuyla gurur duyuyordu. Gâyet kendinden emin ve özgüven doluydu o iki kelime!

Mumların ve gece lambasının yetersiz ışığına inat açtığı tavan ışığının aydınlığına kavuştuğunda oda, bacaklarının arasına yerleşti Mete jinekolog misali.

“Biraz kızarıklık var…” Melek insiyaki titrerken o bal rengi bakışların altında bu zayıf iradesiyle ilgili bir mesele değildi. Tamamen hazırlıksız yakalanmasından kaynaklanıyordu. Adamın sözüne kulak verip, sorun olmadığından bahsetmeden önce dikkatini toplamalıydı. Şimdi ise; çok geçti! Parmak ucunu teninde hissederken, o, “…hafif bir şişlik oluşmuş,” diye devam ediyordu.

Derin bir nefes alıp, titreyerek boşaltırken ciğerlerine çektiği havayı, “Geçer herhâlde,” deyip sakinleşmeye çalışıyordu beceremese de.

“Boşuna titreme, güzelim! Bu gece bir daha olmayacak, senin için çıldırsam da…” Melek utançla yine gözlerini yumduğunda, hissettiklerinin vücudundan okunmaması için bir reçeteye ihtiyacı olduğunu biliyordu. “Utanma! Şimdi soğuk kompres yapacağız ve uslu uslu uyuyacağız.” Yine yataktan kalktı, yine ardında Melek’e bıraktığı, sırtının enfes görüntüsüyle yokluğunun verdiği hüzün karmaşasını yaşadı.

Odadan çıkmadan önce ışığı söndürdüğünde, omuzunun üzerinden yatakta serili kıza derin derin bakıyordu.

“Sabır!” diye inliyordu Melek. On dakika dolmamıştı, ağzından dökülen kelimelere edebiyat eseri gözüyle bakıyordu. Şimdi de kelimeleriyle donduğunu hissederken böyle çırılçıplak yatmak sinirlerini bozuyordu. Geri geldiğinde başka bir bez vardı elinde yine olabilecek en soğuk suyla ıslanmış.

Bu kez, “Ah..! Bu, bu kadar soğuk olmak zorunda mı?” diye isyan ederken sesinin tonunu da umursamayacaktı Melek.

Ellerini saçlarının arasından geçirirken, boğuk bir ses tonuyla biraz önceki ricasını yineliyordu Mete. “İnlemeyi kes… lütfen!”

İradesine hâkim olabilmek için böyle soğuk davranan adama hissedeceği merhamet yoktu Melek’te. “Kesmeyeceğim… Ah..! Kesmezsem ne olur?” derken zevk dolu bir tebessüm yayıldı yüzüne yanakları utançla pespembe olduğu hâlde. Bedeniyle bir bütün olduğu adamdan gizli saklı hiçbir şeyi kalmamışken utançla sinmeyi kabul etmeyecekti.

“Kesmezsen canını yakarım!” Söylediklerindeki acıya zıttı sesindeki şefkat. Yanına uzandı, sol eline başını yaslayıp Melek’in yüzünü seyretmeye başladı. Ilık parmakları yüzüne değen saçları alnından geriye alırken, “Tatlım,” diye fısıldıyordu kadife yumuşaklığında bir ses tonuyla. “Aklım başımda değil! Lütfen merhamet et!”

Mete’nin itirafı gözlerini yaşarttığında, Melek’in karşılık verecek gücü yoktu.

Sorular ise sabaha kalmıştı ne yazık ki.

Mete, Melek’in sırtını göğsüne dayayıp sol kolunu boynuna yastık yaparken, diğer koluyla da belini sarıyordu sımsıkı. Yatmadan önce üzerlerine serdikleri tertemiz pikenin yumuşatıcı kokusundaki naiflik bile bedenine yaslı adama duyduğu arzuyu köreltmiyordu. Başını boynuna gömmüş, kokusunu içine çekiyordu, Mete.

“Seni Seviyorum.” Fısıltısının Mete’ye ulaştığından emin değildi, Melek. Kendini çok yorgun ve bitkin hissediyordu. Bir de, o hayranlık duyduğu el belinden saçlarına doğru çıkmış, saçlarını şefkatle okşarken ânın tadını çıkarıyordu. “Seni çok seviyorum, Mete’m.”

Duydu ya da duymadı.

Seviyordu. Melek için bir Mete vardı, bir de ona olan aşkı.

Gerisiyse…

*

“Ben sana âşığım, meleğim,” diye fısıldadı Melek’in kulağına, uyuduğundan emin olduğunda. Utanmasa, hissettiği mutlulukla akmasına izin verecekti gözyaşlarının. Şu kollarının arasına sarıp sarmaladığı beden, aldığı her nefese şükrettiriyordu, Mete’yi.

Aklına, kaçırıldığı an yediği kurşunla yanına gidip, Melek’i o şerefsizden alamadığı an geldiğinde bütün bedenini bir öfkeye teslim ediyordu. Sırf o kurşun yüzünden, günlerce ayrı kalmıştı yârinden. Sırf o kurşun yüzünden sıkamamıştı o şerefsizin boğazını.

Kanının değdiği çarşafı yataktan alırken hissettiği duygu zafer değildi.

Aksine! Ya incindiyse korkusuydu. Bir de ona kavuşmuş olmanın enfes hazzıydı.

İnsan, hayatında kaç kez öyle bir an yaşayabilirdi? Çarşaf elinde banyoya gidip o lekeye bakarak şükretti, nasip edene. Melek’i ona yazana. Onun aldığı düzenli nefesler, Mete’ye huzur oluyordu. Aşkına kavuştuğuna şükrettiriyordu. Nasıl dayanmıştı o yokken aldığı nefeslerin acısına?

Nasıl delirmeden gelebilmişti bu güne kadar?

Melek kollarındayken ve onun masumiyeti Mete’ye nasip olmuşken. Onu ilk öpen de Mete’ydi… O tecrübesiz dudaklar dudaklarına suyun altında ilk kez değdiğinde içinde hissettiği yangın, kâinatı yakabilecek bir güçteydi.

Ve o gün bugündür…

Mete aşkının değerini içten içe şükürle anarken, Melek aynı pozisyonda fazlaca durduğuna karar vermiş olacak ki yüzüstü dönüp, başının altındaki yastığı karnının altına çekiyordu. Mete ise hayranlıkla seyrediyordu o zarif bedeni.

Derin bir nefes alıp, elini incitmekten korkarcasına uzattı o bakmaya doyamadığı yüze. Alnına düşüp, gözlerini kapayan ipek saç tutamlarını geri çekerken, dayanamayarak öpücükler kondurdu o mis kokan tenine, alnına, yanaklarına.

Günün ilk ışıkları doğuyordu Melek’in tatlı yüzünü seyrederken. En son, yaptığı hareketle yastığını yere attı, Mete’nin yastığına iltica etti.

“Allah’ım seni benim için korusun,” diye dua ediyordu, Mete aydınlanan günün ilk ışıkları odaya dolarken.

Gözlerini kapadı, Melek yanı başında yatıyordu. Uyumaya korkan gözleri, uyandığında onu yanında görememekten korkan gözleri, Melek’e bakmaya doyamayan gözleri uykusuzluğa karşı koymaya muvaffak olamadığında, son sözlerini fısıldıyordu, “Ben sana âşığım, meleğim,” diyerek. Sonrası derin bir uykuydu.

*

Melek, gözlerini yeni güne açtığında gece yaşadıkları birer birer aklına dolarken, eli izin beklemeden uzandı yârinin sıcaklığını hissetmek istercesine.

Bu adamın kabalığına bile âşıktı.

Kabalığına, meşeliğine, dediğim dedikliğine, emrivaki hâllerine.

Mete’yi Mete yapan her şeye âşıktı!

“Meleğim…” Uykunun o enfes boğukluğu sesinden dökülürken Melek’in parmakları, Mete’nin yara izine uzanıyordu.

“Bu yara, nasıl oldu?” derken parmakları okşamaya başladı, içini deşen yara izini. Nasıl kıyabilmişlerdi, Mete’ye? Nasıl yakabilmişlerdi canını?

“Benim canım sen yanımda yokken yandı… Anlat bana. Neler yaşadın?” Soruyu sorarken Melek’i kollarına aldığında, eli boynundaki zincirle oynuyordu.

Amacının zincir olmadığına emindi, Melek. Parmaklarının o sert kıvrımları köprücük kemiğinde bir yere sürttükçe vücuduna bir titreşim yayılıyordu. “On ikinci günün sabahında tanıştım, Yıldırım ile.”

“Yıldırım!” diye tekrarlayan Mete’nin sesi buz soğukluğundaydı. Kafasını yastıktan kaldırıp, dik dik Melek’in gözlerine bakarken sinirle koyulaşmış gözleri, genç kızın kalbine buruk bir acı veriyordu.

Neredeydi o kehribar bakışlar?

“Evet.”

“Melek! Çıldırtma adamı! Bu ne samimiyet?”

“Ne samimiyeti?” Melek’in anlamak istediği çatılı kaşlarından belliydi.

“Seni benden alan şerefsize ismiyle hitâp ediyorsun!”

“Neyle hitâp edeceğim?”

Adamın kollarıyla kıskıvrak sarılmıştı ama aşk değildi o sarılmanın nedeni. Hiddetti!

“A*ına koduğumun sokuğuna hitâp etme! Anladın mı?”

O ses tonu buz gibiyken, üstüne bir de öfke doluyken hissettiği aşkı kısa bir süreliğine rafa kaldırmaya karar veriyordu Melek.

“Küfretme! İki gün sabredemedin, değil mi? İki gün şımartamadın beni! Ne var adama adını söylüyorsam? Ama yok! Mete Bey ne derse o olacak ya! O istemezse hiç kimse hiçbir şey yapamaz ya! O, yaşadıklarına rağmen beni sana elleriyle getirdi! Senin geleceğini biliyordu, anlıyor musun? Biliyordu ve buna rağmen beni uzaklaştırmaya çalışmadı! Ne kaba bir davranışta bulundu, ne de saygısızlık etti!” Sırtüstü yatarken, gözleri tavana dikili olduğu hâlde konuştu, Mete’nin yüzüne bakmadan.

Sustu.

Ama yine Mete de en ufak bir ses yoktu.

Mete’nin kollarından çıkmaya çalışsa biliyordu ki izin vermeyecekti. Ümitsiz olduğu hâlde denedi.

Ve o kollar bedenini tutmak için en ufak bir çaba bile harcamadı.

Yatakta oturur pozisyona geçip Mete’nin yüzüne dönük durmak istiyordu. İstiyordu ama otururken bacaklarının arasındaki hassasiyet kendi egemenliğince hükmetme çabasındaydı oturamazsın diyerek. Buna rağmen yılmadı, üzerlerindeki pikeyle çıplaklığını kapayıp ayaklarının üzerine yerleşti hassasiyetine baskı vermemeye özen göstererek.

“Bir şey söyleyecek misin?”

Kibirli bir ifadeyle Melek’i süzerken, “Sanmıyorum,” dedi ve o da kalktı yattığı yerden. Sırtını yatağın başlığına dayayıp, kollarını dizlerinin üzerinde birleştirdi.

Ne bekliyordu?

O oturabilir durumdayken, Melek oturamaz hâldeydi!

“Ne yapacaksın peki?”

“Şimdi mi?” Ukala bir titreşim vardı ses tonunda.

“Mete!” Böyle olmayacaktı belli ki. Gözlerinden çektiği gözleri yarasına takıldı. “Bu nasıl oldu?” derken ses tonundaki boğukluğu ayarlayamıyordu, Melek.

“Yıldırım’a sor!” Nefreti sesinden okuduğunda, Mete yataktan kalkıyordu.

Tavrı acımasızdı, sinirliydi ve en önemlisi gidiyordu.

“Yıldırım ile ne ilgisi var?”

Melek nefes alamıyordu ancak Mete… Gitmişti bile.

Yerden Mete’nin gömleğini alıp, üzerine geçirirken umrunda değildi tozlu olabileceği. Banyodan gelen sese doğru ilerlediğinde, Mete duşa giriyordu.

“Bana mı katılacaksın, bebeğim?” Kibir doluydu ses tonu.

“Kes şunu, Mete! Bilmem gereken neyse, anlat bana!”

Tahammülü kalmamıştı.

“Gel bebeğim,” dediğinde, elini Melek’e uzatıyordu.

Melek, yanına gittiği an elini tuttu ve sert bedenine yasladı, genç kızı. Gömleğin aşağıda sarkık duran uçlarını tutup, sert bir hareketle açtığında her tarafa saçılan düğmelere aldırmadan söktü kızın bedeninden ve banyonun dışına fırlattı dağınık, keten kumaşı. Yüzündeki soğuk gülümsemeye zıt bir sinir vardı hareketlerinde. Melek’i, akan ılık suyun altına çekerken dudaklarına yapıştı en ufak bir yumuşaklık göstermeden. Yaladı, ısırdı… Ne bir şefkat vardı, ne de zevk verme arzusu.

Mete’nin dokunuşundan kalbine geçen tek his… Öfkeydi.

Mete’yi ele geçirmiş bir öfke.

Dokunmaya kıyamadığı kızı tüketmeye çalışan bir öfke.

Ne karşılık verdi, ne de hissettiği hüznün gözlerinden akmasına izin verdi.

Neydi suçu?

Kendisini kaçıran adama; “Yıldırım..” demişti.

Mete, kalçalarından tutup akan suyun altında vücudunu kucağına aldı. Bacaklarını beline dolarken, tek istediği bu anın bir an önce bitmesiydi. “Yapma de! Dur de! Bırak beni de bu adamı… kabul etme!” deyip, Melek’i bıraktı.

Dizleri tutmadığında duşun fayans kaplı duvarından zemine doğru, sırtı sürterek çöküyordu dizlerinin üzerine. Bitik bir melankoliye sarılıyordu yeniden. Sevdiği adam ise tepesinde dikiliyordu hiçbir şey söylemeden.

Titreyen ayaklarına aldırmadan kalktı duş zemininden. Üzerinden akan suya umursamadan çıktı kupkuru banyo zeminine. Dolapları tek tek açıp bulduğu banyo havlusunu vücuduna sardı, küçük bir taneyi de eline alıp, yatak odasına gitmek üzere banyodan çıkmaya çalışırken duydu Mete’nin acı dolu ses tonunu.

“Seni kaçırırken beni vurdu,” dedi. “Sana uzanamadım… Seni alamadım onun kollarından… Saçlarının rüzgarda uçtuğunu gördüm kabus dolu her gecemde… O orospu çocuğunun kollarındaydın… Ve ben… Tutamadım ellerinden.”

Acı, bütün hücrelerine yayılıp kızı felce uğratırken bir adım daha atmaya çalışıyordu Melek.

Melek, adımını boşluğa mı atmıştı?

Galiba öyleydi.

Ya da dizleri boşalmıştı.

Banyonun zeminine düştüğü sırada kafasını tezgâha vurmaktan kurtaran Mete oldu o güçlü kollarıyla.

Nefes alamadığını hissettiğinde, “Uyanmak istiyorum,” diye fısıldayabildi en son hatırladığı, sonrası ise… yoktu!

*

‘Hayvansın sen! Akıllanmaz hayvanın tekisin!’

Yetmişli yıllarda geçen bir dönem filmi çevrilebilirdi bu tarih kokan hastanede. Melek, aldığı serumun etkisiyle bitkin bir uykunun kollarındayken, Mete karşısındaki doktorun söyleyeceklerini bekliyordu.

Önündeki raporlara dikkatle bakan ihtiyar doktor, “Mete Bey. Melek Hanımın hiçbir şeyi yok,” diyerek söze başladı. “Testlerde her şey normal görünüyor. Biraz susuz kalmıştı ancak o da verdiğimiz serumla karşılanacaktır.” Gözlüklerinin üzerinden Mete’ye bakarken, endişelenmesini abes buluyordu belli ki.

“Peki, neden bayıldı?”

“Son zamanlarda psikolojik bir sıkıntısı oldu mu? Onu bunaltan?”

‘Hem de nasıl!’

“Psikolojik bir muayene mi gerekiyor?”

“Fizyolojik muayenede her şey normal, dediğim gibi. Tavsiyem odur ki, görünmesinde fayda var,” dedi Mete ile beraber ayağa kalkarken.

İhtiyarın elini sıkarken, “EyvAllah,” diyebildi düşüncelerin yoğunluğuyla beyni karmaşanın dibine çökmüşken.

Adımları, çekinerek atıyordu bir sonrakini. Melek’e neler oluyordu?

Odasının önüne geldiğinde derin bir nefes aldı kapıyı açmadan önce. Melek, camdan dışarıyı izliyordu. Serumun iğnesinin tenine battığı eli yatağın üzerinde, diğer eli saçının kıvrımlarında dolaşıyordu. Kapının kapanma sesini duyduğu an başını çevirdi, “Mete’m,” dedikten sonra.

“Ağzına kurban olurum senin…” Yatağına yaklaştı yavaşça, tam yanına oturdu. Boştaki elini ellerinin içine aldı, üzerine masum bir öpücük kondurdu.

“Gidelim mi artık, Mete’m? Tonga’da bir serum yedim, doymadım bir de burada yedim. Lütfen gidelim. Alsınlar şunu elimden, lütfen!”

Tonga’da hastalanmış olduğu gerçeği bir balyoz etkisiyle inerken beynine, sesini sakin tutmaya çalışıyordu, Mete. “Birazdan… Şimdi bana nasılsın onu söyle?” İçinde fırtına koparken bunu sesine yansıtmaması iyi miydi, kötü müydü, bilmiyordu.

“Çok iyiyim, Mete’m. Gitsek ya,” dedi, gülümsedi. “Aklıma ne geldi biliyor musun?” Gözlerini, Mete’nin gözlerine kilitledi.

O gülünce suya kanıyordu susuz kalmış kalbi. Kana kana içine çekiyordu o hayat dolu sesi. “Ne geliyor, meleğim?”

“Hani Uludağ’daki o harika evdeyken de sana; “Gitsek ya” demiştim sen de..” Aynı anda çıktı kelime ağızlarından; “Sevişsek ya…” derken. Melek devam ediyordu, Mete onun efsunlu sesine mecnun olmuş, dinliyordu sadece. “Demiştin…” Tamamladığı cümlenin ardından yüzündeki gülümseme daha da genişledi.

Yerinden kalkıp, kızın yüzünü avuçlarının arasına aldı bu kez de. Alnına, kokusunu içine çekerek bir öpücük kondurdu. “Ömrüm sana fedâ olsun, canımdan öte. Birazdan gideceğiz.” Melek’in elleri bileklerini kavramış olduğu hâlde yanından ayrılmak zor olsa da mecburdu.

Kapıyı açtı dışarıda bekleyen Cevat’a işlemleri hâlletmesini ve bir hemşire göndermesini söyledikten sonra Melek’in yanına gelip tekrar oturdu.

Sağ kolu kızın omuzlarını sararken, sol eliyle o gül yaprağının yumuşaklığındaki teni okşuyordu.

“Saçlarımı örmek ister misin?”

‘Saçlarının her bir teline ömrümü fedâ ederim.’

“Hmm… Düşünmem lazım,” derken kızın vücudunu dikleştirip, ipek saç tutamlarını incitmekten korkarcasına eline aldı. Saçını emaneten tutan tokayı bileğine dolayıp örmeye başladı.

“Bayramda da… Hastanedeydim ben…”

Meseleyi Mete sormadan anlatacak olmasıyla huzur dolu bir nefes vermek istiyordu çaresizliğini bilen genç adam. “Bayramda..?” İçi yanıyordu ama belli etmeyecekti.

“Evet… Üç gün uyudum… Çok ağlayan, çok kusan ve çok bayılan bir tip oldum ben sanırım…”

Sesindeki hüzne tükenirken benliği, “Sana bakmaktan, seni koruyup kollamaktan aciz bir adamın yâri oldun meleğim…” diye fısıldadı, bileğindeki tokayla saçını bağlayıp örgüyü bitirirken. Küçücük çenesini parmaklarının arasına aldığında, gözlerinin gözlerine ulaşmasını bekliyordu.

Ve vuslat… “Ömrüm, o aciz adama fedâdır beyefendi…” sözleriyle eritiyordu Mete’yi.

“Neden hastanede yattın?”

“Yemek yiyemiyordum… Seni özlerken…” Mete de o yanında yokken yiyememişti… Fakat bundan bahsetmeye hiç niyeti yoktu. Kısa bir sessizliğin ardından konuştuğunda, kalbinin titrediğini yiten ritminden anlıyordu, Mete. “Yarın… Anne ve babanın mezarına beni götürür müsün?”

‘Ney?’

“Götürürüm bir tanem.” Sesi, çıkış yolunda boğuldu genç adamın.

“Kendi anne ve babamı ziyaret edemiyorum. Sen benimsin… Anne ve baban da benim anne ve babam, değil mi? Sen benimsin değil mi? Benden vazgeçmeyeceksin… Bırakıp gitmeyeceksin… Seveceksin… Beni..” Yine değişen ruh hâli, Mete’nin ciğerini söküyordu ama Melek farkında bile değildi. “Biz birbirimize aidiz.. Hep öyleydik… Ayrılmayacağız… Değil mi? Bırakma beni… Beni bırakma!”

Hıçkırdığı an haykırmak isterken, Mete elinden gelen kalbindeki yangından savrulan bir fısıltının külleriydi. “Öldür daha iyi ama ne olur ağlama. Ağlama!” Melek’i kollarıyla sarıp, başını göğsüne yasladığında. Eli, sırtını şefkatle okşarken her hıçkırığı kalbinde bir kesik açıyordu.

Hemşire geldiğinde işte böyle bir hâldeydiler.

Oldukça kilolu ve bir o kadar yaşı ilerlemiş kadın yanlarına yaklaşıp, “Kızımızı ağlatıyor musun bakayım sen?” diyerek, Melek’in küçücük yüzünü tombul elleri arasına aldı.

“Ağlatmıyor. Ben… Ben sanırım biraz fazla duygu yüklendim.” Bir gülümseme çabası salınıyordu dudaklarında.

“Annem, sen ne tatlı bir şeysin. O güzel gözler gülmeli, güzel kızım. Ah şu yakışıklı erkekler! Bu da…” Kulağına eğilip fısıldar gibi yaparken, “Pek insana benzemiyor, kızım!” diyordu. Mete’yi inceden inceye alıcı bir gözle süzüp devam etti. “Oy! Bundan gelene de razı olunmaz mı? Ömür kısa yavrucuklar. Üzmeyin birbirinizi sakın. Engin’im yaşıyor olsaydı da bana yine sevgiyle baksaydı.”

Saniyeler kadar kısa süre içinde Melek önce gülüp ardından yine hüzünleniyordu hemşirenin yaşadığı kayıba. “Allah rahmet eylesin.”

“Âmin, kızım.” Melek’in eli üzerine solüsyon döktü, yumuşayan bandı nazikçe çıkardı. “Tabii asla bu genç adamın âşık bakışlarıyla bakmamıştı bana ama kendince seviyordu işte. Zaten bu bakışları ben daha önce kimsede görmemiştim. Yavrum sen bu kız yanında olmasın ölürsün ha! Dikkat et kendine,” dediğinde Melek’in bakışları kendi bakışlarını buluyordu.

“O yanımda yoksa yaşamanın da bir anlamı yok!” Hakikati, Mete için hayatın özetiydi.

“Allah ayırmasın öyleyse sizi.” Ettiği duanın ardından yanlarından ayrılırken hemşire ikisine de tatlı bakışlar atıyordu.

“Âmin,” diye fısıldarken iki genç, gözleri birbirlerine kilitlenmişti. Mete ayağa kalktı, itiraz kabul etmeyen bakışlarla kollarına aldı Melek’i. O tatlı dudaklara yayılan gülümseme dünyaya bedeldi. Hayatı o gülümsemeydi, ömrü de onun gülümseyen dudaklarına bağlıydı.

“Sizin yanınızda yürümeyi unutacağım, efendim.” Sözlerinin ardından, başını boynuna yasladığında derin nefesler çekiyordu boynundan. “Bu koku olmadan onca vakit nasıl kalmışım?”

“Tehlikedesiniz, küçük hanım!”

“Imm… Umarım öyleyimdir,” dedi ve bir inilti bağışladı, Mete’ye.

Ruh hâli o kadar değişkendiki takip etmekte zorlanıyordu, genç adam. Onu mutlu görmek dünyada isteyebileceği tek şeydi. Her istediğine sahip bir adam, küçücük bir kızın tek bir gülüşüne ömrünü fedâ ederdi.

*

Bir şekilde mutluluğu da beceremiyordu ne yazık ki.

Mete’nin kolları, bedenini bebek taşıyormuş gibi bir hassasiyetle kavramışken, onun o güzel yüzünü seyrediyordu. “Güzel, bir adama söylenecek en iyi kelime değil..” di. Bir erkeğe kendini kadın gibi hissettiriyordu değil mi? Mete ve o…

“Ben… İyi hissetmiyorum sanırım,” derken, daha çok sokuldu Mete’nin göğsüne. Faytonunun koltuğuna yerleşirken dahi bırakmadı Mete, Melek’i. Kollarını korumak istercesine sarmış, örgüden kurtulan saç tutamlarını okşuyor, başına şefkat dolu öpücükler veriyordu.

“Söyle bana, bir tanem. Ne istiyorsun?”

Melek, başını yasladığı omuzdan kaldırıp Mete’nin gözlerinin içine baktı. “Sana nasıl kıydı, Mete’m… Nasıl? Bana… Sana dokunmayacaktı. Ben Cengiz’in düşüncesiyle… endişelenirk…” Hıçkırıklar tıkadığında sesini, devam edemiyordu… Ya da kelimeler kayboluyordu hissettiği hayal kırıklığının enkazında.

Fayton, hızla dün gece çıktıkları tepeye doğru yol alırken, Mete’nin kolları Melek’i daha çok sarıyordu. “Öldürmek için değildi, meleğim. Emin ol! Sadece yavaşlatmaktı amaç. Belki biraz da acı vermek…”

Melek, elini Mete’nin dudaklarına kaparken, “Sana bir şey olmasın. Senin canın yanmasın.” Cümleleri kırık dökük bir ses tonuyla dudaklarından dökülürken kalbine düşen kor etkisiydi hakikati. Sevdiğinin tek bakışı tutuşturmaya yetti.

Yanıyordu içten içe.

“Ben de iyiyim sen de iyisin, çok şükür. Lütfen, meleğim. Unut artık!” Yalvarış vardı ses tonunda, Mete’nin.

“Onunla konuşmak istiyorum,” dediğinde başını yeniden yasladı, Mete’nin göğsüne. İzin vermeyeceğinden emin olsa da düşünmesine imkân olmadan söylediği sözleri artık geri alamazdı.

“Tamam,” dediğinde Mete, şaşkınlıkla bakıyordu başını yasladığı yerden kaldırıp.

*

‘Şaşırıyor bir de, deli sarı!’

Ne bekliyordu?

Onu bu hassas hâliyle daha da üzeceğini mi?

“Onu beraber göreceğiz. Eve bir gidelim, sen dinlenirken ben düzenlemeleri yaparım.” On yıl gitmiş olabilirdi ömründen. Şu an kesinlikle yirmi dokuz yaşında gibi hissetmiyordu!

Faytondan inerken de kollarından bırakmadı, Melek’i evden içeri girerken de.

“Burası çok güzel bir yer…” Kollarını Mete’nin boynuna sarmış olduğu hâlde etrafı izliyordu hayranlık dolu bakışlarıyla.

Melek’in ruh hâlinin değiştiği, sesinin tonundaki mutluluktan belliydi. “Dededen kalmadır ama hangi dede hiçbir fikrim yok!” derken çapkın bir tebessüm yayıldı Mete’nin yüzüne.

“Hmm… Demek bilmiyorsunuz, Mete Bey. Bence en az 1800’lü yıllardaki bir dede olmalı. Şu tavandaki oymalara baksana,” derken ince uzun parmağını kaldırdı, tavandaki işlemeleri gösterdi.

Mete, gösterilen yeri değil o parmağın zarafetini seyre daldı.

“Ama bakmadın!”

Melek sitem ediyor, Mete umursamıyordu. “Tavandaki oymalardan ziyâde, Allah’tan gelen sanatı seyre daldım ben, hanımefendi! Tefekkür sebebimsiniz.” Sözleri, Melek’in teninde boğuluyordu.

“Ben de sizin şahane vücudunuz için aynı şeyi söyleyebilirim. Sırtınız,” derken parmakları sırtını okşuyordu. Oradan önüne geçip, “Göğüs kaslarınız ve tabii…” elleri aşağıya doğru yoluna devam ediyordu, “…karın kaslarınız… Dokunmak bile tefekkür sebebi. Cenab-ı Hakk yaratmış dedirtiyor!” Elini Mete’nin yanağına yerleştirip güvenli bir bölgeye çıkararak, dudaklarına doğru çekerken iştah dolu bir öpücükle ödüllendiriyordu yanağını.

“Şimdi sen biraz dinleneceksin, ben bir-iki telefon görüşmesi yapacağım ve sonra yemek yiyeceğiz.”

Sonrasını dili kelimeye dökemedi.

Tabii Melek’in muzip bakışlarını hesaba katmamıştı. “Ya sonra?”

“Söylemek değil de, göstermeme ne dersin, güzelim?”

“Az da mı söyleyemezsin? İki kelime? Tamam ya!” dedi Mete onu kanepeye oturturken. “Ben de neticemi devirir, yatarım. Hıh!” Uzun bir aradan sonra gelen ilk hıh içten içe güldürürken Mete’yi, Melek’i kanepeye bırakıyordu. Ardından doğruldu dik bakışlarla seyretti sevdiği kadını. Kızın yanaklarını avuçları arasına aldığında önce gözlerine baktı sonra dudaklarına. Melek, hızlanan nefesiyle kuruyan dudaklarını ıslattığında ayrılığı bitiriyordu, Mete. Kavuştuğu dudaklardan hayatı hissedişi, susuz kalmış toprakların suyu bulduğunda kana kana içmesi gibiydi.

“Seni hissetmeye âşığım…” Nefes nefese bir fısıltı döküldü Melek’in dudaklarından.

Gözlerine bakan tutkuda kalbine akan bir sevgi vardı.

Melek’in beline kenetlenmiş ellerinde şefkat vardı. Dudaklarını yağmalarcasına öpen dudaklarda; ‘hayatım senin!’ vardı. Tıpkı Melek’in dudaklarının Mete’ye hissettirdiği gibi.

Bedenleri her birleştiğinde varoluşlarına şükreden bir âşık vardı.

Bu aşktı.

İhtiyaçtı.

Nefes alma ihtiyacı kadar… Aldığı nefes kadar büyük bir ihtiyaç.

Onu beklemişti böyle bir aşkı hissetmek için.

Kalbi bu sevgiyi tadabilmek için onu beklemişti.

Kalbe doğru çıkan aşkın coşkusu, nefesini kesiyordu Mete’nin dakikalar sonra sakinleşmeye çalışırken. Sırtını koltuğun arkasına yaslarken, Melek’i de kendisiyle beraber çekti nefeslerinin sakinleşebilmesi için omzuna yasladı başını.

“Bu… Harika bir şey!” fısıltısı, güçsüz bir ses tonuyla ulaşıyordu Mete’ye.

Harika basit kalıyordu bu anı ifade etmeye. Başını çevirdi, dudaklarından bir santim uzaklıkta duran burnuna bir öpücük bıraktı. “Öyledir.”

“Ah, Mete’m. Mecalim olsaydı, o pek kibirli ifadeni dağıtacak birkaç söz sarf ederdim ama… Ah… Senin bu negatif yorumlarını içimde farklı değerlendiriyorum. Meselâ; “Kesinlikle..” yerine; “Harika basit bir ifade..” diyorsun. Hah.. Hah.. Hah! Nasıl?”

‘Sesli mi düşündüm?’ diyecek oldu, Mete ama onun yerine, “Mecaliniz olmaması iyi bir şey sanırım. Bu söyleminizden sonra…” dedi, kızın saçlarının kokusunu içine çekerken, öpücükler kondurdu yaşadıkları hazla nemlenmiş o baldan şelaleye. Kızı koltuğa oturttu, kendisi ayağa kalktı eve geldikleri ilk an olduğu gibi.

“Kalsaydık böyle! Neden… Neyse,” dedi çıkardığı kıyafetleri giymeye başladı, Melek.

“Bir tanem. Yemek yiyeceksin, dinleneceksin ve konuşacağız. Sonra da sabaha kadar sevişeceğiz. Sıralama aynen bu şekilde olacak. Şimdi neticeni kaldır git abdest al, cenabet!”

Gülmemek için dudağını kemiren yirmi dokuz yaşında bir adamla, ifadesi yakıcı öfke diye tabir edilebilecek bir genç kız.

“Bana cenabet mi dedin? Ayıp ya!” derken, banyoya doğru yol alıyordu ama uzaklaşması sesine etki etmiyordu. Uzaklaştıkça dır dır etmek ses tellerini coşturuyordu belli ki zira perdeyi arttırıyordu. “Kendi kendime mi geldim ben bu hâle?” dediğinde Mete bir, “Yâ Sabır!” çekti.

“Beni bu hâle getiren kendisi… Getirene kadar… “Sanarsın ki Romeo. Ne diller dökerde teslim olur kapana Juliet. Kadınlar hassas ve hisli. Dilekleri içlerinde gizli. Hatırla işi bitince kaç Romeo gaddarca gitti?”

“Ağzını yediğim, sardı gene rap şarkılarına,” diye mırıldandı, Mete belli belirsiz. Bir gün hiphop dinleyeceksin diyen olsaydı ona hiç tereddütsüz s*ktir git derdi ama, artık dinliyordu. Melek’in dilinden dökülen birkaç kelimenin hangi şarkı olduğunu, anında ismiyle söyleyebilirdi.

Düşünürken aradı Cevat’ı.

“Buyurun, Mete Bey!” diyen adamın varlığı bile güven veriyordu Mete’ye.

Fuat’ı arayamıyordu. O, deli kara Ayşe’siyle Rize’ye doğru gidiyordu.

“Yıldırım Şahsuvaroğlu ile görüşme ayarlayın, Cevat. En geç yarın.”

“Tabii, Mete Bey. Başka bir emriniz var mı?”

“Yok kardeşim. Bana haber ver ayarlamalardan sonra,” dedi, kapadı telefonu. Cevat’a bir iş dediği zaman o işe bitmiş gözüyle bakmak, Mete’ye huzur veriyordu.

Tek istediğiyse; Melek’e huzur verebilmekti.

*

Aklına Yıldırım gelmediği her an, sonsuz bir huzur hissediyordu. Yıldırım’ı düşündüğü ansa sonsuz bir karanlık. Mete’nin canını yakmış, Melek’i kaçırmıştı.

Ve ona dokunmamış!

İntikam için video falan çekmemiş ya da her ne halt yapacak idiyse!

Elleriyle beslemiş!

Ona Nemesis getirmiş, oyunu baştan sona Melek oynarken izlemişti!

Ağabeyinin acısını yaşayan, annesi ve babası tarafından terk edilmiş, beş yaşında yalnız bir çocuktu? O küçücük meleğe dokunmak isteyen ahlâkı bozuk, şahsiyetsiz, haysiyetsiz, şerefsizlerden onu koruyan ağabeyinin intikamını almak isteyen yaralı bir adamdı.

Neydi onun günahı?

Neydi?

Gözlerinde gördüğü bütün o hisler yalnızlık, hüzün, acı… Hepsi yalan mıydı?

‘Madem beni kaçırdın, Mete’me neden kıydın?’

Bu düşünceler kemiriyordu genç kızın aklını, mantığını.

‘Mete’me nasıl kıydın, Yıldırım?’

Banyodan çıktığında, kendisi için getirilmiş kıyafetler arasından bir elbise alıyordu gardırobun içindeki askıdan. Lacivert, ipeğimsi bir yumuşaklıkta, göğüs ve sırt dekoltesi kadar boyuna harcanan kumaşla da oldukça cömert elbiseyi giydiğinde daha önce hiç hissetmediği kadar kadınsı hissediyordu kendini. Elbisedeki sihir; herhangi bir dantel gecelikten bile daha ayartıcı olmasıydı belki de. Saçlarını tarayıp, bol topuzla sabitlediğinde vücudunu sergilediği bir gerçekti… Mete’nin tepkisini merak ederken mutfaktan gelen enfes koku, aklında karma karışık düşüncelerin bezdiren sıkıntısını bir nebze de olsa dağıtıyordu.

Eve geldikleri ilk an aşkın büyüsü aklını başından aldığı için dikkat edememişti ancak evin her yanında taptaze kır papatyaları vardı. Yatak odasında, koridorları süsleyen dresuarların üzerinde, salonda… Gece tutkuyla seviştikleri an masanın üzerindeki güllerin haricinde her yer papatyalarla süslenmişti.

Baktıkça mutlu olduğu papatyalar…

“Prenses, teşrif ettiniz demek!” Üzerinde, bol bir şort ve salaş bir tişört vardı yakasından görünen boynunu koklamak istediği.

“Estağfurullah, Mete Bey! Emretmeniz yeterdi, neden beklediniz ki?” derken yüzüne yayılan gülümsemenin Melek’in iç dünyasıyla alakası yoktu. Tamamen karşısındaki adamla ilgiliydi. Duş sonrası, kendi hâlinde kuruyan saçları bağımsız dalgalarla salınırken, Melek’e dönüp baktığı an yüzündeki çapkın tebessüm siliniyordu.

Kalçasını tezgâha yaslayıp alt dudağını emerken Mete, teninin ısındığını hissediyordu Melek. Hesapçı bakışları bedenini santim santim inceliyordu. Ne yazık ki onun bakışları altında ne yapacağını bilemezken eli kolu bedenine fazla geliyordu genç kızın.

Nihayet işine geri döndüğünde Mete, “Geç otur şuraya, küçük ukala! Bu tabağın hepsi bitecek!” dedi, masaya yerleşen kızın önüne bir tabak…

“İzmir köfte! Ah..! Çok özlemişim,” koydu. “Buna ölürüm ben, bu nasıl bir lezzet?” derken inliyordu Melek o muhteşem tada.

“Sen biraz daha inlemeye…” diyen ses, kadifemsi bir yumuşaklığa büründü, “…devam edersen… Hiç merakın olmasın bitiremeyeceksin o tabağı. O inleyen ağzın, başka işlerle meşgul olacak!” Konuştukça dudaklarına öylesine yaklaşmıştıki nefesi tenini okşuyordu. Sesli sesli yutkunduğunda Melek, Mete sırtını dikleştirdi. “Şimdi yemeğini ye!” Gözleri göğüslerinden ayrılamıyordu ancak irade hâkimdi Mete’nin ahvaline ki yine tezgâha döndü.

“Senin o kaba ifadene inat yememek vardı ama işte… Nasıl yeme bu harika yemeği!” Sitemlerinin ardından çatalını küçük parçalar hâlinde böldüğü köfte ve patatesle buluşturuyordu.

Mete de tabağını hazırlayıp, Melek’in tam karşısına oturduğunda, o tenini ürperten bakışları üzerinde hissediyordu. Muhteşem bir hazdı onun o bakışlarına maruz kalmak. “Bunu kim yaptı?”

“Emine abla hazırladı, ben pişirdim.”

Tekdüze bir ses tonu kullanan Mete’nin sesine inat cıvıl cıvıl bir ifadesi vardı, Melek’in. “Becerikli bir adamsınız, Mete Bey. Pilav olmaması bir eksi gibi görünse de bunu telafi edeceğinize inanıyorum.”

Sanki dudağının kenarı kıvrılmıştı, Mete’nin neredeyse gülecekmiş gibi.

“Ben bitirdim,” dedi tabağını ekmekle tertemiz bir hâle getirdiğinde Mete’ye göstererek.

“Aferin sana, tatlım.” Buzdolabından çıkardığı ve Melek’e bir, “Ah..!” çektiren pastayı önüne koyarken, “Benim oluşunu mu kutlamalıyım, seni bulduğum ânı mı kutlamalıyım?” dedi yüzünde ciddi bir ifadeyle.

Melek’in sandalyesinin yanında diz çöktüğünde, gözlerinin içine aşk dolu bir sahiplenmeyle bakıyordu, Mete… “Beni bulduğun an, dün mü?”

“23 Mayıs, 10:25’te bana gönderilmiş maili bulduğum an, meraklı öğrenci...”

Neden gözyaşları batıyordu gözlerine?

Kalbi erimişti de o mu gözlerinden akacaktı?

Duyduğu sözlere hüngür hüngür ağlamak istiyordu. Öyle lâtif, öylesine naif bir ifadeydiki, Melek’in içine sığmıyordu hissettiği aşk. “O zaman, Mete Bey… O ânı bize nasip edene şükürler olsun.” Eğildi, Mete’nin yanağına bir öpücük kondurdu.

“Bunu böyle yesem ne olur?” Çatalını pembe bir renk cümbüşü yaşatan, çikolata konfetisinin arasından pastaya geçirerek ağzına attı. “Imm… Mete, bu harika!” Tadına övgüler yağdırırken bir çatal daha aldı pastadan. Mete’nin kısılı gözlerle, izleyen bakışları altında derin nefeslerle bir çatal daha alıp aşkının ağzına uzattı, “Canın çekti biliyorum,” eşliğinde.

Gözlerini bir an olsun ayırmadı, gözlerinden. Tâ ki Mete, çatalı dolgun dudakları arasına alana kadar. O dudaklar, çatalın önceki sahibini de aynen öyle sömüreceğini göstermek istercesine muamele ediyordu o metal parçasına.

“Canım çekti güzelim.” Üç kelimeyle, “Ah..!” diyerek, inletiyordu Melek’i.

“Pastanı ye, bir tanem. Konuşacağız!” dediği an büyü bozuldu.

“Peki.” Önüne döndüğünde, söylemesi gereken fazla bir kelimesi yoktu. Boğazında yer edinen yumruya inat bir çatal daha aldı pastadan bir diğerini almayı asla düşünmeyerek.

Yerinden kalktı, lezzet şöleninin üzerini kapadı ve buzdolabına kaldırdı. Bulaşıkları makineye yerleştiren Mete’nin görüntüsü bir anlığına da olsa hüznünü bastırıyordu. İlk kez beraber yaptıklarında, onun mutfak işleri yapması fikri Melek’i gülümsetmişti. Şimdi ise hayranlıkla izliyordu.

Hareketlerindeki zarafete hayran oluyordu.

“Beni seyrediyorsunuz, hanımefendi!”

“Arkanızda da gözünüz var sanırım, Mete Bey.” Hissettiği utanmayı örtmeye çalışan neşesiydi Melek’in.

Önce döndü, ardından kalçasını tezgâha yasladı, kollarını göğüsleri üzerinde birleştirdi. Gözleri gözlerinin içine kenetlenmiş gibiydi, “Yok…” derken.

“Peki… Nasıl görüyorsun sana baktığımı?”

“Görmüyorum. Hissediyorum. Sen bana baktığında, etrafımdaki hava fısıldıyor sanki Melek diyerek. Tonga’dayken… Uçaktan inerken, orada olduğunu hissetmek ve bana bakan gözlerine bakmak gibi.”

Şu an Melek’in kulaklarında efsanevi bir şarkı vardı.

Righteous Brothers diyordu; “Unchained Melody.”

“Ben..”

“Şi… Meleğim!” İki adım sonra Melek’i kollarına aldı. “Gel!” dedi.

Eli, elinin içinde olduğu hâlde, enfes boğaz manzarasını gören geniş balkona doğru yürüyorlardı. İki hasır koltuk vardı alçak balkon kenarına müsavi duran, sanki ahşap duvarın devamıydı da koltuk şeklini almıştı. Yumuşak minderine çöktüğünde hissettiği rahatlama olmalıydı ama değildi. Konuşacakları her neyse onun verdiği huzursuzluktu.

Birkaç rahatsız edici sessiz dakikanın ardından geldi sorusu. “Aranızda ne geçti?” Sırtını koltuğa yasladı, dirseklerini kol kısmına dayadı, yüzündeki soğuk ve mesafeli bakışlarıyla, Melek’i inceliyordu.

Ne geçmesini bekliyordu?

Derin bir nefes aldı, olabilecek en bıkkın ifadeyle. Konuşmaya başladığında hissettiği hüznü saklamaya çalışan bir hanımefendi vardı, Melek olmaktan oldukça uzak.

“Bana hikayesini anlattı. Anne ve babasının nasıl öldüğünü. Ağabeyi ile beraber çocuk esirgeme kurumuna bırakıldıklarını… Ağabeyinin onu koruma pahasına nasıl savaştığını… Mücadele verdiğini. Bir keresinde; “Beni pis işlerine asla bulaştırmadı. Daima oku, seninle gurur duymamı sağla derdi ağabeyim,” demişti. O Sinan Şahsuvaroğlu’nun değil; “Ağabeyim..” dediği adamın kardeşiydi. Ona Sümeyye’yi anlattığımda, gözlerindeki acıyı, hayal kırıklığını gördüm…” Sessizdi, Mete. Dik bakışları yüzünü inceliyordu fakat hiçbir şey söylemiyordu. Ne düşündüğünü bilememek kahrederken kalbini, istemsizce döküldü dudaklarından kelimeler. “Seni vuran olduğu gerçeğine dayanamıyorum…”

Anlatacak bir şeyi kalmamıştı. Galiba mecali de yoktu.

“Aranızda ne geçti, Melek?”

“Bana karşı çok anlayışlı ve şefkatliydi.”

Söylediği son sözler Mete’yi daha da öfkelendirmiş gibiydi. Gözlerine bakan gözlerde ölmesini istediği adama duyduğu nefret vardı. “Nasıl bir şefkatti?”

Yıldırım’a hakaret ettiğinde “Nemesis” diyerek o sırf Melek’in sevdiğini düşünüp bilgisayar getirmişti içinde yüklü oyunlarla. “Bana Nemesis getirmişti…”

Soruyu sorarken, “Nemesis ne?” diyerek çatılan kaşlarına, kalbi inciniyordu Melek’in.

“PS’nin efsane oyunu. Resident Evil 3 Nemesis.”

“Başka?”

“Hasta olduğumda eliyle besledi.”

“Devam et!”

“Ve beni sana getirdi.”

Sonra birden… “Onu öldürdüğümde üzülecek misin?” dedi.

Efsane melodinin kulaklarındaki varlığı sona erdiğinde, onun güzel dudaklarından dökülen soğuk kanlılıkla söylenmiş sözlere hazırlıklı değildi, Melek. Elleriyle kulaklarını kapadığında tek isteği; bu cümleyi duymadan örtebilmekti. Yine içine çektiği hava kesildiğinde, derin nefesler alırken, tıkadığı kulaklarının içinde olabilecek en yüksek sesle yankılanıyordu çaresiz solukları.

Ellerini tutan ellere karşı koyacak gücü yoktu.

Mete, bulundukları pozisyonda kızın bileklerini sıkıca kavradı, dizlerinin üzerine indirdi.

“Üzüleceksin! Emin ol, onun ciğerini sökeceğim. Bir de kalbini!”

“Yeter!” diye fısıldarken, Mete’nin dudaklarına bir vahşetten doğan kelimeleri yakıştıramıyordu.

“Yeter, öyle mi? Yeter! Sana anlattığı acıklı öyküsünden sonra şefkatli kollarınla sardın mı onu?”

Sarmıştı. Keşke sarmasaydı ve keşke pişman olsaydı.

Ama değildi.

Yıldırım, kayıp, kimsesiz bir çocuktu sadece.

“Cevap ver!” dediğinde bağırıyordu, sımsıkı kavradığı bileklerinden Melek’i sarsarken, gözleri çakmak çakmaktı hissettiği hiddetten.

Bir acı Melek’in kalbine yayılıyordu. Zemine yayılmış benzinin küçük bir kıvılcımla alevlere teslim olması gibiydi ruhunu esir alan acının tarifi. Kırık acısı gibi değildi ya da huzursuzluktan gelen bir acı.

Hayal kırıklığıydı acısının adı.

Hayal kırıklığı.

*

Yangındı vücudunu ele geçiren, Mete’nin.

“Cevap ver!” diyerek bağıran adamla, içindeki yaralı kalbin sahibi farklı kişilerdi.

Melek’in gözleri kucağındaki bir noktaya takılmış, kendi gözlerini çoktan terk etmişti o yemyeşil bakışlar. Dile geldiğinde sesi kırık döküktü ya… Bu daha çok yaralıyordu Mete’nin kalbindeki âşığı.

“Sardım. Başımı koluna yaslayıp teselli ettim. Beni bir kez olsun öpmedi. Dokunmadı. Dokunmaya çalışmadı. Bir teklif yaptı bana, senin beni bulduğunu öğrendiğinde. “İstersem seni buradan götürür, asla! Hiç kimsenin bulmasına izin vermem!” dedikten sonra yaptı teklifini. “Benimle bir gece geçir,” dedi; “Seni Mete’ne kendi ellerimle teslim edeyim.” Sana tertemiz geldim. Belki üzerimde beyaz bir gelinlik, belimde kırmızı bir kurdele yoktu ama… Dudaklarımda bile başka bir adamın öpüşü olmadı! Olmayacak da. Kalbim… Kalbimde ona karşı olan şefkatin derecesini bilemezsin. O yalnız, sapıkların şerrinden ağabeyinin acımasızlığıyla kurtulmuş beş yaşında bir çocuktu benim gözümde. Yalnızdı… Kimsesizdi. Bazen de babamdı bakışları. Sır saklamama izin vermeyen. Benim için endişelenen.”

Derin bir nefes aldı, Melek hüzün buğusuyla dolmuş gözlerini, Mete’nin gözlerine diktiğinde. Sesi de kırgındı, sözü de, gözlerindeki bakışı da.

“Ben sana tertemiz geldim. Beni sana kendi eliyle teslim etti. Ona karşı hissettiğim hiddet, neden senin canını yaktığı hâlde beni kaçırdığı için. Ama sana olan hiddetim… Mete. Ellerini çek üzerimden! Ve sakın ben sakinleşene kadar bana dokunmaya kalkma!” derken, gözlerine yayılan öfke değildi Mete’ye o incecik bilekleri bıraktıran. Melek’in kırgın bakışlarına karışan, hiç de Melek gibi durmayan bakışlardı.

“Ne sanıyorsunuz beni, beyefendi? İki erkeğin aşkıyla kendini tatmin edecek bir aciz mi?”

Ayağa kalktığında, Mete anladı ki öldürücü cümleyi söyleyecek ve gidecekti, Melek.

“Beni ilgilendiren sadece bir erkek var ve onun gerçekliğinden artık şüphe duymaya başladığım aşkı. Beni kıskanırken şunu aklından çıkarma, sakın! Mete’den önce de erkek vardı, Yıldırım’dan önce de. Ben gönlüne çok aşk sığdırabilecek bir kız olsaydım, yirmi bir yıl beklemezdim.”

Gidiyordu.

Dönüp bakmadı, ne konuşurken, ne de o hayranı olduğu kalçalarıyla sallana sallana giderken. Son adımı atmadan; “Yarın, Yıldırım ile görüşeceğiz!” dedi, genç adam o kadar.

Dirseklerini, dizlerine dayadı, bakışlarını yere sabitledi.

Genç kızın, önce duraksadığını duydu, bir de hemen ardından yürüdüğünü.

Ancak yalnız kaldığında kalçasını koltuğun kenarına getirip, başını arkaya yasladı ve kendi içindeki karanlığa inat parıldayan yıldızlara baktı.

Bir insan her şeyi nasıl berbat eder, birkaç başarılı örneğini sergilemişti…

Yine ve yine!

Gözlerindeki kırgınlık, öfke, hiddet.

Haklıydı.

Ama o kırgınlığına rağmen bir sözüyle Mete tekrar âşık oldu Melek’e.

“Beni ilgilendiren sadece bir erkek var.”

İçinde yankılanıyordu bu sözü tekrar ve tekrar.

Melek’e hissettiği aşktı, Mete’yi böyle bir aptala çeviren. Onun başka bir erkekten etkilenmiş olma ihtimaliydi tüketen. Onun yaralarını sarmak isterken yeni yaralar açtıran, divanesi olduğu kalbine düşebilecek, bir başka erkeğin düşüncesiydi kalbini kırdıran.

Kalbini kırdı.

Öpüp koklamaya kıyamazken, onu koruyup gözetmeye çalışırken, kalbini kırdı.

Şimdi onsuz mu uyuyacaktı? İstemeyecek miydi onu yanında?

İstemezse, Mete sabaha çıkabilecek miydi peki?

Bilmiyordu ki; karşısındaki adam, yanıp kül oluyordu o başka birine dokunduğunda.

Dokunduğu kişi dedesinin sevgi dolu kalbi, amcasının özlemi, anneannesinin şefkati, arkadaşlarının samimiyeti bile olsa, Mete’yi mecnuna döndürüyor…

Bilmiyordu ki; gözlerindeki şefkat bile olsa, başkasına akacak o şefkatle kahroluyordu, Mete.

Bilmiyordu ki; onsuz bir dünyada tek dakika nefes alamazdı, Mete.

İyi ki bilmiyordu.

Şimdi bacaklarını balkonun korkuluğuna uzatmış, yaptığı haksızlığın büyüklük derecesi nispetince kendine küfrederken, bir kez daha Melek’i kırmış olmanın verdiği vicdan azabına dayanmaya çalışıyordu.

Kolundaki saate bir daha baktı, Mete ve gördü ki iki saattir Melek’ten ayrı nefes alıyordu.

Ne yapıyordu acaba?

Uyuyor muydu?

İlk kez beraber oldukları yatakta mıydı?

Yoksa..!

“Allah kahretsin!” dedi ve daha fazla katlanamadı yalnızlığına.

“Allah’ım. Ona dokunmamaya razıyım. Yeter ki yanımda olsun,” diye fısıldayarak çaresiz adımlarla ve yüreğinde hüzünlü bir çarpıntıyla girdi aşkın işlendiği yatak odasına.

“Çok şükür,” dudaklarından dökülürken dizleri titriyordu.

Sırtını kapının pervazına yasladı ve Melek’in uyuyan masum yüzünü seyretti.

Masumdu, savunmasızdı, sevgi doluydu ve acı çekiyordu.

Bütün kızgınlığına ve kırgınlığına rağmen Mete’nin yatağındaydı. Şu kızın karşısında öylesine zayıf, öyle çaresiz, o kadar zavallıydı ki.

Hâlini kimsenin görmediğine şükrederek ilerledi titrek ayaklarıyla Melek’in uyuduğu yatağa. Sessizdi hareketleri, aldığı soluklar, verdiği nefes. Sağ omuzunun üzerine yattı ve seyre daldı yine kabalığına maruz bıraktığı genç kızın melek yüzünü.

Aklı gidiyordu konu Melek olduğunda. Bütün soğuk kanlı ahvali dağılıyordu. Onun, başka birine olabilecek zerre değerinde sevgisi bir umman oluyordu genç adamı içine çekip boğmaya çalışan. O umman kıskançlıktı. Âşık bir adamı girdabında boğan kıskançlık.

*

Gözlerini açmadan gerçek zihnine dolarken, uzun zaman sonra ilk kez uyandığına üzülüyordu Melek. Gerçek hayata hazır değildi. Hâlâ kendine acımakla meşguldü. Mete’nin imâ ettiği, sinirini bozmakla kalmıyor, kalbini en çok acıtan yerinden kırıyordu ertesi günün sabahında bile.

Yavaş yavaş araladı gözlerini pırıl pırıl güneşin parıldadığı güne. Mete, üzerinde siyah bir takım elbise, içinde bembeyaz bir gömlekle tam karşısında koltukta oturuyordu. Dirseğini yasladığı koltuğa doğru başını hafifçe eğmiş, sağ elinin işaret ve orta parmağı dudaklarının üzerinde olduğu hâlde, keskin bakışlarla Melek’i seyrediyordu.

Melek’in açılan gözlerine baktı, baktı… “Ben, Cuma Namazına gidiyorum,” dedi ayağa kalkarken. Ceketinin önünü kilitlediğinde omuzlarında oluşan gerginlik, Melek’te o omuzlara sarılma isteği uyandırdı sarılamadığı vaktin özlemiyle.

“Peki.”

Küçük cümlelerle atlatabilirdi bu anı.

Soğuk ve mesafeliydi hâli, tavrı.

Gardırobun kapısında asılı duran elbiseyi gösterirken, “Senin için,” dedi, ardından hiç beklemeksizin gitti.

Şeftali rengi, tatlı mı tatlı bir elbiseydi. Anında kalktı yataktan, koşarak banyoya gidip boy abdesti aldı.

Bugün kabir ziyareti yapacaklardı.

Saçını kuruttu, dümdüz bıraktı sırtına. Elbise ve ayakkabıları giydiğinde aynanın karşısına geçti. Yüzünde, tek bir makyaj izi yoktu ama yanaklarında doğal bir pembelik vardı hissettiği heyecan yüzünden.

Hissettiği kırgınlık elbette geçmemişti ama bugün Cuma günüydü!

Mete’nin yatağa yatıp yatmadığını bilmiyordu. Sabah takım elbiseli kötü karakter kimliğiyle koltukta oturmuş Melek’i seyrederken, sormaya fırsatı da olmamıştı. Dış kapıyı açmasıyla iki adamı bahçe de görmesi bir oldu.

Öykü, Melek’i kapıda gördüğü an, “Bir ihtiyacınız mı var, Melek Hanım?” diye sorma gereği duydu.

‘Hanım girsin gözüne!’ demedi tabii.

“Teşekkür ederim, Öykü. Bir ihtiyacım yok. Sadece… Mete’yi bahçede beklememin sakıncası var mı?” Sakıncası olduğunu söylerse eğer büyük ihtimalle şaşırmaz, olgunlukla karşılardı. Şu an mücadele edebilecek kadar güçlü hissetmiyordu.

“Estağfurullah, biz buradayız Melek Hanım.”

Melek’in tek isteği; “Hanım” diyerek kendine yabancı hissettirilmemesiydi varlığının. Ancak adamlardaki disiplinin bunu gerektirdiğini istemeden de olsa anlayabiliyordu. “Teşekkür ederim.” Fazla bir söze gerek yoktu bu karışık ruh hâlinde bahçede dolaşmaya başladığında. O adım attıkça, sanki Öykü de onunla beraber hareket ediyordu.

Bakımlı gül ağaçlarının arasındaki çimenlerin esir almaya çalıştığı doğal taş döşeli yürüyüş yolunda ilerlerken, huzur veren çiçek kokularını içine çekiyordu doya doya. Evde bulundukları süre boyunca kimseyi görmemişti fakat belli ki burayla ilgilenen birileri vardı. Evin asırları aşmış ahşap dış kaplamasına bakım yapan, panjurları boyayan, çimleri biçen, çiçekleri sevgisiyle bakıp yetiştiren birileri vardı. Her oda da en az dört pencere vardı ufak boyutlarda. Hiçbir pencere diğerinden daha büyük ya da daha küçük değildi. Pencere önlerindeki saksılardaki çeşitli çiçekler evin beyazlığına dupduru bir güzellik katarken, bakmaya doyamıyordu insan.

Yanından geçtiği taptaze pembe bir gülün üzerine eğilmiş koklarken, arkasında duyduğu kadifemsi sesle bütün vücudunu saran elektrik etkisi, Melek’i soluksuz bırakıyordu.

“Gülleri kıskandıran, masumiyet!”

Bu sese ömrünü fedâ ederdi.

Mete’nin yüzünü görebilmek için olabilecek en zarif tavrıyla döndü, “Cuman mübarek olsun,” dedi gözlerinde vuslata ererken.

“Âmin, hanımefendi. Sizin de mübarek olsun.” Kızın elini elinin içine alıp, üzerine lâtif bir öpücük kondururken, “Hazırsan hemen Beşiktaş’a geçelim. Anneannen ve deden orada bekliyorlar bizi,” dedi.

Nasıl oluyordu da, kendi dedesi ve anneannesiyle ilgili meseleleri bile Mete’den öğreniyordu?

“Hazırım. Yine mi helikoptere bineceğiz?”

“Hayır, tekneyle geçeceğiz,” dediğinde Mete, rahat bir nefes alıyordu Melek.

Tekne!

En son Yıldırım’la bindiği gibi bir tekne!

Mete, faytondan indiğinde Melek’in belini o büyük elleriyle kavradı, gözlerine derin derin bakarken inmesine yardım etti. Karşılıklı durup, birbirlerine olan tutkularının buğusu etrafa yayıldığı hâlde, ne Melek bir şey söylüyordu, ne de Mete. Hareketleriyse ciddi ve kontrollüydü. Teknenin pupa yönüne dayalı, beyaz ahşap basamakları çıkarken elini bir saniye olsun bırakmıyordu.

“Gel,” deyip pruvaya doğru yönlendirirken Melek’i şu kısacık kelimeyle duyduğu sese şükredebilirdi. Hayatının hiçbir döneminde insanlarla bir kırgınlık ya da küskünlük yaşamaktan hoşlanmayan, hiç kimseden söz kesemeyen biri için, canından çok sevdiği insanla böyle mesafeli olmak eziyetti Melek için.

Sancak tarafından yürürken Mete’nin ardında, ondan yayılan gerginlikle kalbinin kırıldığını hissediyordu. Melek affetmeye hazırdı, bütün edepsizliğini, imâ ettiği kötü düşünceleri, sarf ettiği haksız ithamları… Ama belli ki o, Melek’in bu affediciliğini pek de önemsemiyordu.

‘Öyle olsun, Mete Bey!’

Teknenin pruvasına münhasır gibi duran krem rengi deriyle kaplı koltukların önüne kurulmuş kahvaltı sofrasını gördüğüne şaşırmamalıydı belki de ama şaşırıyordu. Bir adam her şeyi nasıl bu kadar eksiksiz düşünebilirdi? Yaklaştıkça görüyordu koltuğun eskitme ahşap kolu üzerinde bir demet taptaze kır papatyasıyla saten kaplı simsiyah kutuyu. Bu derece mesafeli, soğuk ve umursamaz gibi görünen bir adamın, böylesine bir sıcaklıkla kalbine dokunacak eylemlerde bulunuyor olmasını anlamak, anlamaya çalışmaktan vazgeçmeliydi Melek.

“Bu… Çok güzeller.” Sol elini ağzının üzerine kapayıp, papatyalara aşkla bakarken boğuk bir ses tonuyla dile getirmeye çalıştı, hissettiklerini.

Mete’nin eli elini bıraktığında oturdu, kucağına alıp bütün bukete, her bir papatyaya tek tek öpücük verdi. Kalbine bastırırken, “Çok düşüncelisiniz, beyefendi,” deyip gülümsüyordu, Mete’nin gülümsemekten aciz dudaklarına inat.

“Öyleyim.”

“Ve, bu?” diye sorarken gizemli kutuyu işaret ediyordu.

“Bir bayram günü çikolatası. Aşkı mı demeliydim?”

Konuştukları her kelimeyi hatırladığını gösteriyordu, Melek’in gözlerine ciddi bakışlarla bakarken. “Bir şey söylemek istiyorsan, neden direk söylemiyorsun?” derken yine tutması gerekenleri içinde tutamamıştı ne yazık ki.

O kibirle bakan gözleri… Ancak o, böyle bir romantizm yaşatırken, bu kadar mesafeli olabilirdi!

“Sence ben… Söylemek istediğim bir şey olsa… İçimde mi tutarım?” Üzerine basa basa söylediği kelimelerinden de akıyordu kibiri.

‘Bak bakalım ağzımdan bir daha laf alabilecek misin!’

Tabii bunu da sesli dile getirmedi. Kucağında taze kır papatyaları varken önünde uzanan muazzam Boğaz manzarası eşliğinde sessizlik içinde yapıyordu kahvaltısını. Karşısında soğukluğun sınırlarını zorlayan adam ise yalnızca çay içiyordu.

Omuzlarını açabildiği kadar açtı, sırtını dikleştirirken. Kutudan bir çikolata alıp, kahvaltının üzerine tatlı niyetiyle yerken diline değen benzersiz lezzete inliyordu elinde olmadan. Bambaşkaydı… Çikolatanın boğazda bıraktığı o hafif yanma etkisinden eser yoktu yumuşacık tadında. Bunu Mete ile de paylaşmak isterdi ancak o konuşmadan konuşmamaya kararlıydı elleri papatyaların nâif yapraklarını okşarken.

Tarabya sahilinde limana yanaştıklarında, Cevat marinada bekliyordu kolları göğsü üzerinde bağlı olduğu hâlde. Ne tekneden inerken tek kelime ettiler, ne de Beşiktaş’a giderken.

Evinin önünde arabadan inerken, günlerdir hasret kaldığı yerleri içine çekti, derin derin.

İndiği arabanın arkasında gördüğü, bembeyaz boyasında en ufak bir kir bulunmayan BMW’sine adım adım ilerlerken, ayakları kendiliğinden hareket ediyordu Melek’in iradesine saygı göstermeden.

“Bu neden hâlâ burada?”

Eli kaportasını okşuyordu. Eğilip öpme isteği hissediyordu bu… Suhulet’i. Aslında onun olmaması gereken arabaya bir isim verdiğini fark ederken içten içe, “Bu araba senin! İster bin, ister binme! İster sat, ister at! Ne yaparsan yap!” diyen Mete’nin sesini duydu.

Göğsünü sırtında hissettiği, kadife sesinin kulağına dolduğu, adamın yaşattığı tüm karmaşık hislerine rağmen sesini, nefesini kontrol altında tutmaya çalışarak, “Baskı uyguluyorsunuz, Mete Bey! Yakışmıyor size!” diyebildi.

Siyahi camdan yansımalarını gösterirken, o ince uzun parmağıyla Mete, “Ben sana yakışıyorum. Başka bir şeyin bana yakışması… Umrumda değil!” dedi.

Afili lafını etti, sırtını dikleştirdi, kızı darmadağın etti ve bıraktı.

Melek, boğazını temizleme gayretiyle bir-iki öksürük girişiminde bulunduğunda, başarılı değildi. Çıkaramıyordu ağzından bu soğuk ve kibirli adama esaslı cümleler.

“Müsaadenizle, beyefendi!”

Hızlı adımlarla apartmana doğru yürümeye başladığında, doyamıyordu etrafındaki aşina olduğu yerlere. Yıllardır yokmuş ama sanki hep buradaymış gibi de hissediyordu. Mor salkım Pakize’yi görmek içinse sabırsızlanıyordu. Yokluğunda büyüyüp büyümediğini görecek, balkonun manzarasından yine denizi seyredebilecekti.

Kapı açıldığında, Mete’yi beklemeden ikişer ikişer çıkıyordu merdivenleri. Kapıda bekleyen anneannesinin sevgiyle bakan gözleriydi Melek’in sevinci. “Hoş geldin, bir tanem.”

“Hoş bulduk, büyükanne,” diyerek sarıldı anneannesine. Ayakkabılarını çıkarıp, içeri girdikten sonra da dedesini öpüp, boynuna sarıldı.

“Hoş geldin, yavrum,” deyip şefkatle sarıldı yaşlı adam. Melek, başını yasladığı omuzdan kaldırmak istemiyordu. Öyle güzel, öyle samimiydiki. Balkonda oturup, manzara karşısında sohbet ederken anneannesinin yanı başında olduğunu bilmek mutluluğun en saf hâlini yaşatıyordu Melek’e.

Müsaade isteyip odasına gittiğinde, kapısını açtığı oda tıpkı bıraktığı gibiydi. Baloya gitmeden önce giydiği tişörtü hâlâ yatağın üzerindeydi. Yastığı da yatağın üzerindeydi nedense…

Hakikati bir anda hatırladığında kollarını vücuduna sarıp alt dudağını emiyordu insiyaki. Mete, Tonga’ya gelmeden önce yastığına sarılıp bu yatakta yatmıştı… Usul adımlarla ilerledi, yastığı kucağına aldı. Tuhaf bir andı kendi yastığına sarılıp, kokusunu içine çekmesi ancak Mete’nin kokusu sinmişti üzerine.

Anneannesinin geldiğini fark ettiği an elinden bırakırken yastığı, “Büyükanne, siz bu odayı kullanmadınız mı?” diye soruyordu yaptığını gizlemeye çalışan suçlu bir çocuk edasıyla.

Isabella içeri girdi, kapıyı kapadı. “Kullanmadık, bir tanem. Biz Sergüzeşt’te kalıyorduk. Enfes bir manzarası ve muhteşem bir sahibi var, meleğim.”

Yatağın üzerine oturup, Melek’in elini elinin içine aldığında, alnına düşen perçemlerini kulağının arkasına sıkıştırıyordu sanki Melek’in yüzünü görmesini engelleyecek şeylere tahammülü yokmuş gibi bir ifadeyle, şefkat dolu Isabella.

“Neden burada kalmadınız, büyükanne?”

Melek’in sorusuyla gözleri yaşardı, yaşlı kadının. Derin bir nefes aldı önce, Melek’in ellerini ellerine alırken, sonra buruk bir ses tonuyla kelimeleri döküldü titreyen dudaklarından.

“Senin yokluğun… Çok zordu… Bir tanem. Bu ev… Bu oda… Tarağın, yastığın. Nefes alamadım. Görmediğim kızımın kaybından sonra, seni de… Bir daha göremeyeceğimi sandığım karamsar anlar çok acı veriyordu. Ama şimdi buradasın,” dedi ve kızın yanağına, kokusunu içine çekerek bir öpücük kondurdu. “Yanımdasın, çok şükür.”

Son cümle ağzından çıkarken buruk değil, hüzünle değil, umutla çıktı Isabella’nın sesi.

“Çok şükür, büyükanne. Allah ayırmasın bizi.” Cümlesi boğuk, kelimeleri yarı anlaşılırdı ama sımsıkı sarıldığı kadın buna rağmen anladı.

“Âmin,” diye fısıldarken, elleri saçlarını okşuyordu.

*

Zincirlikuyu mezarlığının kemerli girişinde yazan; “Her canlı ölümü tadacaktır” ibaresi altından elele geçerken, içinde buruk bir heyecan vardı. Anne ve babasının mezarını hiç ziyaret edememiş, etme ihtimali olduğuna dair hayal kurmayı bile kendine yasaklamış bir çocuğun, sevdiği adamın anne ve babasını ziyaret ettiği bu cuma gününde yaşanılacak türden bir heyecandı yalnızca.

Pırıl pırıl demir parmaklıkları açarken kabirdekilere selam verip almayı ihmâl etmedi, Mete. Melek’in ellerini ellerinin arasına alıp, anne ve babasının yanı başındaki ahşap banka oturduklarında ayrılan elleriyle ikisi de Fatiha okuyordu.

Elbisesinin açık rengine ya da ayakkabılarının kumaş yapısına aldırmadı Mete’nin yanından kalkıp iki kabrin ortasında yere çökerken. Elleriyle okşadığı toprağa duyduğu şefkat yedi yıllık bir hasretten geliyordu. “Mekânınız cennet olsun…”

Ne kadar süredir iki mezarın ortasındaydı, bilmiyordu. Bir yanında; anne, diğer yanında; baba vardı. Küçükken karanlıktan korkup sığındığı yatakta olduğu gibi. Tek fark o yatak sımsıcaktı. Ortalarına yattığında sevgi dolu kollarla sarmalanıyordu.

Mete ardında, yere diz çöküp, kollarını Melek’e sımsıkı sardığında Melek’in hissettiği… “Ailem sensin, Mete…” idi. Onun kolları arasında hissettiğini dile getirirken, o gözlere bakabilmek için döndü. Boynuna sımsıkı sarıldığında kalbi çırpınıyordu göğüs kafesinde.

Bulundukları yer iki mezarın ortasıydı. Birbirlerine aşkla sarıldıkları yer anne ve babalarının yattığı yerdi. Aidiyete şükrettikleri an, bir cuma günü, kabristan ziyaretiydi.

“Şükürler olsun seni bana nasip edene.”

“Şükürler olsun, seni bulmayı nasip edene.”

Bu günü bitirecekleri son bir iş daha vardı.

Yıldırım ile görüşmek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir