Candan Öte ~ 30 | Kavuşmak

“Bazı yaşlı kimseler, devamlı olarak gençlerin cesaretini kırarlar. Bunlar, artık meyve vermeyen ihtiyar ağaçlara benzerler. Gölgelerinde küçük fidanları barındırmazlar.”
Pope

Nuku’alofa

Yıldırım’ın kollarında tekneye binerken, kıpırtısızdı. Gücü yoktu, mecali yoktu, hareket etmeye isteği yoktu. Hayatın yorgunluğu altında ezildiğini hissederken fark ediyordu ki; yaşamaya dair bir isteği de yoktu.

“Küsme bana, küçüğüm!” diye fısıldadı kulağına.

Başını Yıldırım’ın omuzundan kaldırdı, feri gitmiş bakışlarını kara gözlerin ızdırap çeken sahibinden çok uzaklara çevirdi. Arkalarında kalan adadan uzaklaştıkça, orada geçirdiği günler de o ada gibi uzaklaşacak mıydı ömründen, bilemiyordu. “Çok kötü şeyler söyledin… Keşke öldürseydin… Keşke duymasaydım… Neden söyledin… Ben seni sev…”

Yıldırım’ın parmağı Melek’in dudaklarını kapadığında ne söylediğini fark etti. Başını eğip, kucağında birleştirdiği ellerine odaklanmaya çalışırken, “Gözlerime bak, küçüğüm!” dedi Yıldırım.

Titreşen gözyaşları boğazını düğümlerken, adamın gözlerine baktı hüzünle.

“Neden üzgünsün? Seni istediğim için mi?”

“Evet…” Yine kayboldu kelimeler. İçindeki yangınla, belki de küle dönüşmüştü her söz.

“Mete’n seni almak için geliyor.”

Başını omuzuna geri yasladı, “Nereden biliyorsun?” diye fısıldadı.

“Benim bilmediğim çok az şey var.” Melek’in yanağını okşuyordu tüy hafifliğinde bir dokunuşla.

“Beni bırakacak mısın?”

“Bırakacağım. Aynen istediğin gibi.”

Melek, başını yasladığı yerden kaldırdığında, Yıldırım’ın hüzünle bakan gözlerinin derinliklerindeki kayıp çocuk, Melek’in gözyaşlarına karıştı. “Aynen… istediğim… gibi!” Fısıldarken nefesinin yetmediğini hissetti. “Peki neden içim acıyor? Neden annemi ve babamı kaybettiğim zaman yaşadığım acıya benzer bir acı yaşıyorum?” Ellerini gözlerine kapadığında, Yıldırım’ın kolları vücudunu sardı.

“Affet beni, küçüğüm. Affet. Sana yaptıklarım için… Seni kaçırdığım için, sana yaşattığım her acı için, sevdiğin…” duraksadığında derin bir iç çekti. Kısık sesle devam ederken Melek’in gözyaşları adamın gömleğine akıyordu, “…adamdan seni mahrum ettiğim için… Kalbini kırdığım için. Affet beni!”

“Affediyorum…”

Bir gerçeği dile getirdi, Melek.

“Mete’n ile bir gün karşılaşacağız ama bugün değil. Sen, havaalanına gideceksin ve ben seni bıraktığım an burayı terkedeceğim. Sevgiline söyle, boşuna beni arayarak zahmete sokmasın adamlarını.” Sesini son kez duyacak olmak, Melek’in kalbine hüzün olarak aktı.

“Hiç karşılaşmamanızı tercih ederim!” Ne kalbine akan hüznü saklama gereği duydu ne de ayrılığın verdiği acının sesine kattığı titremeleri.

Bu ettikleri son sözdü. Ne, tekneden yan yana inerken tek kelime ettiler, ne de havaalanına giderken arabanın içinde.

Piste inen uçağın “Candan Öte” yazan italik yazısını gördüğü an, heyecan bütün hücrelerine yayıldı, Melek’in.

Rüyada mıydı?

Gerçekten görecek miydi Mete’yi?

Dokunabilecek miydi?

Ya dokunduğunda yine kaybolursa?

On dakika sonra kapısı açılan uçaktan ilk inen Cevat’tı. Gözlerine inanamıyordu, o ayrı bir sıkıntıydı ama görüşünü bulanıklaştıran gözyaşları dermanını kesti. Uzun boyu yüzünden başını eğerek jetin kapısından çıkan adam, hissedip de mi baktı pistin kenarında bekleyen Melek’e?

Kapıdan çıkar çıkmaz onu göreceksin mi demişlerdi yârine?

Nasıl bulabilmişti onu o bakışlar?

Aprona girerken kimse engellemedi Melek’i, yasaktan bahsetmedi, durdurmadı.

Adım adım ilerledi hasretiyle kavrulduğu adama doğru. Karşısındaydı!

Ona kıyasla yârinin adımları güçlüydü. Çifter çifter indiği merdivenlerin ardından koşarak geldi yanına.

Karşı karşıya duruyorlardı.

İkisinin eli de aynı anda kalktı dokunabilmek için.

Ne Melek dokunabildi, ne de Mete.

Birbirlerini seyrediyorlar ama dokunmaya korkuyorlardı.

Ya yârim kaybolursa..?

“Dokunmaktan korkuyorum, meleğim – Mete’m!”

Sözler aynı, ifade aynı, gözlerdeki sevinç aynıydı. Aynı anda çıktı fısıltı dudaklarından iki gencin de. Gözleri, o divanesi olduğu bal renginde gözlere kilitlenmişken ağzından çıkan kelimeler, Mete’nin dudaklarında yankılandı.

Melek, elini kaldırıp sevdiği adamın yanağına uzanırken son anda vazgeçti, kollarını kavuşturup o sıcaklığını hissetmek için yanıp tutuştuğu yanağa, öpebilmek için dudaklarının hasretle kavrulduğu yanağa dokunmak için uzanan elini, kendi ağzını kapamak için kullandı.

“Meleğim.”

Ses o kadar kalbinde yankılandı ki…

Gerçek gibiydi.

“Dokunursam… Kaybolacaksın!” Kendi sesi… Ne kadar da yabancıydı.

Bir adım daha yaklaşırken sıcak bedenine, “Kaybolmayacağım!” diye fısıldadı Mete.

“Ya yine rüyaysa! Eğer rüyaysa ve yine seni kaybedersem… Seni… Dayanamam artık Mete’m.”

Mete’nin eli ürkütmekten korkuyormuş gibi uzandı, Melek’in tenine. “Ah… Allah’ım!” diye bir inilti döküldü, öpüşüne hasret olduğu dudaklardan.

Parmakları teninin üzerinde kadife yumuşaklığında gezinirken Melek’in tek yapabildiği gözlerini yumarak, o dokunuşu içine çekmekti. Gerçekti Mete! Sımsıcaktı dokunuşları. Kangren olmuştu vücudu, kan gitmemişti uzuvlarına ondan ayrıyken. Mete’nin dokunuşunu hissettiği her noktaya ılık ılık yayıldı hayat.

“Aç gözlerini, meleğim!”

“Emirlerini bile özlemişim,” derken söylediği sözün gerçekliği gözlerine doldu.

Açılan gözlerinden boşalan yaş, Mete’nin çözülmesine yetmiş gibiydi. Kocaman elleri, Melek’in küçücük kalmış yüzünü avuçları arasına alırken dudaklarından, “Meleğim…” fısıltısı döküldü.

Melek’in, gözleri yaşlardan göremez, elleri heyecandan titrer, vücudu zaafiyetten bîtap hâldeydi! Bütün beceriksizliğiyle, yüreğindeki maddeye sığdıramayacağı aşkıyla karşısındaki şükretme sebebine bir adım daha yaklaştı. Elleri, adamın omuzlarına çıkarken dudakları, “Gerçeksin… Rüyada değilim, Mete’m…” dedi tekrar tekrar.

Uzamış sakallarının arasına yerleştirdi ellerini Mete’nin sıcaklığını daha fazla hissedebilmek için. “Beni… Sana… Kavuşturan… Rabb’ime… Şükürler… Olsun.” Sözlerine noktayı vücudunu Mete’ye yasladığında koydu. Kollarını sımsıkı boynuna dolarken, Mete’nin elleri vücudunun her zerresini hissetmek istercesine yavaş hareketlerle, Melek’i titreterek ilerliyordu yoluna.

Mete, boğuk bir ses tonuyla, “Kollarımın arasından kaybolacaksın!” derken burnunu, Melek’in boynuna sürtüyordu.

“Mete’m. Sıcaklığını hissediyorum.” Gözlerinden akan yaşları umursamadı.

“Bir tanem,” ağzından dökülürken, kolları daha fazla sardı Melek’in belini, başını boynuna yasladı ve derin derin soludu tenini. “Meleğim,” dedi sesi teninde boğulurken, “Bir daha, sakın! Sakın beni bırakma!”

Mete ile arasında mesafe olması fikrine tahammül edemiyor, vücudunu daha fazla yaslıyordu, genç adama. Çok zaman olmuştu, ciğerlerine çektiği havanın verdiği acıya alışalı.

Ama şimdi soluduğu havanın verdiği eziyet bitti.

Hissettiği hüzün bitti.

Yokluğuyla sıkışan kalbi feraha kavuştu.

Vücudundaki her hücre Mete’yi kabul ederken dudakları, genç adamın boynundan daha fazla ayrı kalamayıp derin derin öpüyor, her öpücük sonrası kokusunu içine çekiyordu, Mete’nin.

Arkalarında bir adam boğazını temizlediğinde, Melek geri çekilmeye çalıştı ama başarılı olamadı zira, o güçlü kolların sahibi, “Sakın! Sakın uzaklaşma!” diye emir verdi.

“Mete Bey… Az önce helikopterle ayrıldı buradan. Melek Hanımı bırakmış ve gitmiş,” diyen Cevat’ın ses tonu ifadesizdi.

Öfkeyle soludu Mete, “Cevat! S*ktirtme belasını! Ne demek ayrıldı! Nasıl izin verirsiniz!” Mete, soru sormuyordu, resmen tehdit ediyordu.

“Mete’m, lütfen sakin ol. O… gitti… Lütfen… Lütfen biz de gidelim artık!”

Yalvarışı öyle içtendi ki, Melek’in. Öyle yorgun, öyle kırılgandı ki.

“Meleğim. Ne demek gitti?” Öfke vardı ses tonunda. Bilmiyordu ki o ses tonu, Melek’in içini parçalıyordu.

“Gitti, Mete’m. Çok yakın bir zamanda yüz yüze görüşecekmişsiniz…”

*

Uçağın kapısından girmeden önce son kez baktı adını yeni öğrendiği bu muhteşem ülkeye. Kalbinden geçen, farklı şartlar altında gelebilmiş olmaktı… Nasibindeyse, kaçırılarak getirilmek vardı.

Gözlerine batan gözyaşlarını önemsemeden fısıldadı, “Elveda, Tonga!”

Mete’nin dokunuşunu elinde hissettiğinde, gözleri o meftunu olduğu gözleri buldu. İfadesinden hiçbir şey anlayamıyordu. Ne hissettiğine dair de hiçbir fikri yoktu. Elinden tutup içeri çekerken Melek’i, “Gel..!” diye fısıldadı.

Melek, başını aşağı yukarı salladı bir kabullenişle, Mete’nin adımlarına eşlik etti. Melek’i koltuğa yerleştirdi, boynundan derin bir nefes çekti ve kaçar gibi… Gitti!

Birkaç dakika önce apronda, o sımsıcak karşılamayı yaşadığı adamdan geriye kalan; uzaklıktı.

Karşısında Fuat, Ömer, Cevat ve tanıştırılmadığı bir başka adamla derin bir mevzuda konuşuyordu, Mete. Kısa bir vakitte bütün ayarlamalar yapıldığı için nihayet gitmeye hazırdılar ancak Melek, Mete’yi yanı başında isterken, o sanki ısrarla uzak duruyordu Melek’ten.

Neden..?

Uçak havalanmadan biraz önce karşısındaki koltuğa oturdu, bal rengi gözlerini esirgedi gözlerinden. Aralarındaki masanın izin verdiği nispette yakındılar birbirlerine. Mete’nin konuştuğu kişi Melek değil, birlikte geldiği adamlardı.

Kemer ikaz ışığı söndüğünde kilidi açtı, Mete’ye doğru yaklaşıp, “Banyo yapabilir miyim?” diye sordu fısıldayarak. İstanbul’a, ailesine, arkadaşlarına kavuştuğunda temiz görünmek istediği gerçekti. Bir neden de; gözlerinden ayrı olduğu adamdan kaçmaktı belki.

“Tabii…” Yerinden kalktı, Melek’e yol gösterdi. Açtığı kapının ardındaki banyo bir uçağın değil de şık bir otelin banyosuydu sanki. O eski kulübenin asırlık musluğu, rengi soluk küvetin yıpranmışlığı, paslı banyo aynası… Onlar var mıydı gerçekten?

Siyah ve grinin hâkim olduğu banyoda, siyah bir bornoz takımı aldı Mete, bastırarak açtığı kilitli dolaptan Melek’e uzattı. Sessiz birkaç saniye boyunca gözlerinin içine baktı ve gitti. Nihayet gözlerine bakan adam için alev alev yanıyordu Melek. Üzerindeki eski kıyafetleri çıkarırken de aklında Mete’nin soğukluğu vardı, günler sonra kavuştuğu sıcak suyun altında banyo yaparken de.

Bornozu giydi, saçlarına havlu sardı. Banyo kabininden çıktığı an, yatağın üzerindeki kıyafetleri gördü. Spor ayakkabı, uzun bir elbise, iç çamaşırı, saç tokası. Her ayrıntıyı düşünmüştü Mete. Giyindi, yatağın üzerine çökmeden hemen önce. Mete’ye kavuşacağı ânı daha farklı, daha sıcak, daha içten hayal ettiği için kendine kızdı. Beklentileri yüksek tutmanın verdiği hayal kırıklığını, uzandığı yatakta uyuyarak atlatacaktı. Yatağın üzerindeki yastıklardan birini başının altına yerleştirdi, gözlerini kapadı.

Günler sonra giydiği sütyenin verdiği rahatsızlık, uzun elbisenin bacaklarına dolanması, saçına taktığı gerçek toka, saçını yıkadığı şampuanın kokusu. Her şey, medeniyetin varlığını hissettiriyordu, Melek’e.

Peki istediği bu muydu?

Değildi!

O küçük, eski kulübede, Mete yanında olsaydı. Baksaydı gözlerine sımsıcak bakışlarıyla, okşasaydı saçlarını. Meleğim diyerek öpseydi dudaklarından…

Kuru gözlerini yaşartacak hiçbir şey düşünmemek için bilincini uykuya teslim etti.

*

“Burada kendini yiyip bitireceğine, Melek’in yanına gitsene!”

Haklıydı Fuat. Ancak Mete, nedeni altında eziliyordu. “Ben iyi değilim, kardeşim. Onu alıp kaçırmaktan korkuyorum! Dokunursam, bırakamamaktan korkuyorum!” Ses tonu acı doluydu, Mete’nin. Çaresizliğe düşüren bir acı!

“O kızın gözlerine baktın mı? He oğul? Kız bırakma diye yalvarıyor zaten!”

Fuat sustu, Mete kardeşinin gözlerine dikti gözlerini. Bir şey söylemesine gerek kalmamıştı. Yatak odasına açılan kapıyı yavaşça açarken, uyuyan Melek’i uyandırmak istemiyordu.

“Mete!”

Başarısızdı.

“Meleğim,” derken yavaşça yatağın üzerine oturdu, Mete.

“Çok yorgunum,” gibi bir şey söyledi ama anlayamadı genç adam. Bir kadın, uyurken bile bir erkeği kendine hayran bırakıyorsa, o adamın hâli neydi?

Divane…

“Dinlenmen için ne yapmamı istersin?”

Söylemesi yeterdi tabii ki.

“Hiçbir şey. Geçecek,” dediğinde melekti uyurken bile… Kimse onun için yorulmamalıydı. “Mete!”

“Efendim, meleğim.”

Ağzından çıkan net kelimeler, acı doluydu. Mete’nin kalbini deşen bir acı! “Benden vaz mı geçtin?”

Açılan gözlerinden boşalan yaşlar, bakışlarındaki hüzün…

“Meleğim,” dediğinde Melek’in üzerine eğilerek, yanaklarını elleri arasına aldı. O kadar zayıflamıştı ki yüzünün, kendi elleri arasında kaybolmasından korkuyordu. “Dermanımı kesiyorsun, beni hayatla doldururken bir taraftan da ölümüme neden olabilecek kadar tüketiyorsun. Bu adam divanen olmuşken nasıl vazgeçer senden?”

Melek’in elleri ellerinin üzerine kapandı. Sanki daha fazla hissetmek istiyormuş gibi sımsıkı tutuyordu o incecik parmakları.

“Her an kaybolmandan korkuyorum, Mete’m. Yine rüya görmekten,” dediğinde Melek, kendi hislerine tercüman oluyordu.

“Rüyalarında sana dokunabiliyor muydum?”

“Dokunmuyordun. Ben dokunmak istediğimde de kayboluyordun.” Sanki, düşüncesini sesli dile getirdiği için, taze bir gözyaşı daha aktı diğerlerinin henüz kurumadığı yol boyunca.

“Öpemiyordum da yani, öyle mi meleğim?”

Sadece başını hayır demek istermiş gibi salladı sağa sola.

“Şimdi… Eğilip, o güzel ağzını, o gül pembesi dudaklarını öpersem… Tadını hissetmek için yanıp tutuşan dilimi ve dudaklarımı, rüyalarımdan çıkmayan, çıkmasını ise hiç istemediğim dudaklarınla buluştursam… O zaman rüya olmaktan çıkar mı?”

Sözler ağzından çıkar çıkmaz, Melek derin bir iç çekti, gözlerini kapadı ve açtı.

“İrade hâkim her bir hücreme!” Anlatması zordu. Anlatırken yapmak için yanıp tutuştuğu eylemleri, Melek’i incitmek istemediği için beklemesi kaç kat zorlaşıyordu? Bu hesabı yapabilecek kadar zekâ kalmamıştı Mete’de!

“Mete’m! Sen, Sago dinlemeye mi başladın gerçekten?” Buruk bir tebessüm yayıldı gül güzeli yüzüne.

“Seni yanımda hissedecek her şeyi denedim, canımdan öte.”

“Rüyalarımda… Bu günahkâr ses tonun hiç olmuyordu! Yani sen şimdi beni… Ayartmaya mı çalışıyorsun?”

Öyle masum görünürken, böylesine bir etkiyi nasıl bırakabiliyordu?

“Eyvah! Seni kötü emellerime alet edecektim, yavrum. Fark etmen fenâ oldu.” Neredeyse gülebilecek kadar büyük bir neşe hissediyordu, çok… çok uzun zaman sonra ilk kez.

“Konuyla müsavi birkaç atasözü var aklımda ancak sessizliğe sığınacağım!” Vaat verdiğini düşündüğü, dalga geçtiği sözlerinden belliydi. Mete’ye mezuniyete giderken söylediği sözler aklındaydı. “Plan yapmasak mı? Planları icraate geçiremiyoruz.”

“Bu gece benimsin. İstanbul’a inişimiz ikindiyi bulur büyük ihtimal. Ailen ve arkadaşlarınla görüşmen için bir saatin var. Daha fazla değil!”

Gözlerinin içine yayılan tebessüme kurban olurdu.

“Bu kez… de bir şey çıkmaz, değil mi?”

Yanaklarına yayılan kızarıklık, zafiyet dinlemiyordu belli ki.

“Nasıl, bir şey mesela?”

“Her seferinde, tam… Hani… Biz sev… Hani şey olurken… Of..! Söyleyemedim!”

Avuçları arasında oflayan dudaklara yine dokunmadı. Bir dokunsa bırakamayacaktı, bundan emindi.

‘Sabret, Mete!’

“Meleğim. Bu gece benimsin…”

“Olana kadar… Bu sözünüz ancak vaat değeri taşır, beyefendi!” Melek, kendine gelmeye başlıyordu.

“Olana kadar bekleyin öyleyse, küçük hanım!” derken, alamadığı nefeslerle böylesine düzgün cümle kurabilmesi, bir lütuftu Mete için.

Alnını alnına yasladığında, Melek’in kokusunu içine çekiyor, aldığı her nefese şükrediyordu. Yanına uzanıp, Melek’i kollarının arasına aldı. O incecik kollar, vücudunu sardığında hissettiği huzurdu… Rüya değildi… Sarıldığı an kaybolan aşkı benliğini tüketmeden, Melek’e kavuşturan Allah’a şükrediyordu.

Melek’in tenini teninde hissettiğinde şehvetten önce hissettiği de huzurdu. Ona sarıldığında, önce şefkatle korumaktı kollarının amacı, cinsel dürtüler değil!

Melek, burnunu boynuna sürterken, “Kokunu çok özledim. Bir de şurayı…” deyip, boynuyla kulağının arasında kalan kısmı öpmeye başladı, “…öpmeyi.”

“Dur!”

“Durmazsam ne olur?” Bu sesi duymayı ne kadar da özlemişti! Muzip ve sevimli…

“Adını uçak koyarız!”

Melek, başını kaldırıp gözlerinin içine bakarken çattığı kaşlarının ortasını öpmek için dürten bir şeytan vardı aklında! Ama kazanan yine irade oldu.

“İlişkimizin adını mı uçak koyacaksın?”

“Tatlım. Safa yatma! Sen de ben de biliyoruz ki; anladın!”

Mümkünmüş gibi daha da çatıldı o kalem kaşlar. “Korunacağız, değil mi?”

Tam kavga sebebiydi sorusu ama şimdi değil.

“Korunacağız, merak etme.”

Galiba sesinin tonunu ayarlayamamıştı. Tuhaf bir durumdu yaşadıkları. Bir uçağın yatak odası kabininde, hayranı olduğu vücut kollarının arasındaydı. Fakat o vücudun sahibi, aile planlaması derdine düşmüştü! Tabii unutmaması gerekirdi ki; Melek, onunla bir aile kurmayı düşünmüyordu!

“Çocuk için erken, Mete’m. İleride yaparız, söz.” Başını yeniden yerleştirdiğinde, genç adamın omuzuna belli ki teselli etmeye çalışıyordu.

“Pekâlâ, küçük hanım!”

“Huysuzluğunuzdan hiçbir şey kaybetmemişsiniz, beyefendi! Şu masumiyete nasıl kıyabiliyorsun anlamış değilim! Ben olsam bana kıyamazdım. Zaten yeni bulmuşum neden kıyayım, değil mi? Ama demek ki duygusuz biri olunca kıyabiliyor insan! Zengin ve duygusuz bir adam! Yazık…”

“Oy ağzını yediğim. Nefes almaksızın söylenmelerini ne kadar özlemişim,” derken daha sıkı sarıldı Melek’in bedenine.

“Özledin gerçekten, değil mi?”

Başını omuzundan kaldırıp gözlerinin içine bakarken, sorduğu soruda öyle bir ciddiyet vardı ki, Mete’ye sitem etme imkânı vermeyip teselliye sevk etti.

“Özledim… Öyle ki, ilk günler hissettiklerime özlem diyebildim. Sonraki yangına bir isim veremedim.” Derin bir iç çekti… verirken, “Özlemekten öteydi,” dedi, Melek’in başını omuzuna yaslayıp, derin bir nefes çekti o enfes saçların arasından.

“Peki, ben sana bakmaya doyamazken sen nasıl bakmıyorsun? Yalnız bırakıyorsun?”

‘Masumiyetin yakan imtihanı!’

“Senin için…” Sorarcasına bakan gözlerin beklediği cevapları vermeyecekti. “Lütfen sorma!”

Melek’in bir şey söylemesini bekledi ama uzun bir süre geçtiği hâlde hâlâ bir şey söylememişti. Tam uyuduğunu düşünüyordu ki, “Anlatmanı bekleyeceğim öyleyse,” dedi ve şapırdatarak bir öpücük bağışladı, Mete’nin yanağına. Tekrar başını yerleştirdiğinde kalmamıştı Mete’nin dermanı.

*

Ne ara uyuya kalmıştı? Neden uyuya kalmıştı?

Mete, derinden gelen bir sesle sesleniyordu.

“Allah’ım, rüya mıydı?”

Gözlerini açmaya, gerçeği görmeye korkuyordu.

“Sizinle, bu sürekli uyuma alışkanlığınızı konuşmalıyız, hanımefendi! Hadi uyan, yoksa kucağıma alacağım seni.”

Gözlerini anında açtı. Üzerine eğilmiş adamın boynuna sımsıkı sarılıp, “Rüya zannettim!” derken, Mete’ye nefes alacak bir aralık bırakmamıştı.

“Değil! Hadi kalk artık!”

“Kesinlikle gerçek!” diyerek kibirli bir ifadeyle doğruldu yataktan Mete’nin kabalığına naz yaparak.

Alelacele elini yüzünü yıkadı, saçını eliyle düzeltmeye çabaladı. Kaç saat uyumuştu da saçları bu hâle gelmişti, bilmiyordu. Başının üzerinde sımsıkı bir topuz yapıp tel tokayla tutturduğunda saçlarını hazırdı lavabodan çıkmaya.

Mete’nin yanına geldi, elini kavrayan güçlü eli yeniden hissettiği için gözlerini bir şükürle kapadı ve açtı. “Tekrar hissettiren Rabb’ime şükürler olsun.” Karşısında, koyulaşmış gözleriyle gözlerine kilitli adama bakarken, o dudaklardan, dökülen, “Çok şükür,” sözleri şifaydı Melek’in yorgun kalbine.

*

Havaalanı VIP bölümünde bekleyen Esat, Isabella, Kerem, Cengiz, Sinan, Hale, komiser Kemal, eşi Nebahat, Kadir ve Semra, Melek’i gördükleri an oturdukları yerden kalkıp yanına doğru koşar adım geldiler. Melek, gördükleri karşısında ağlamama mücadelesi verirken Mete’nin eli, elinde olduğu hâlde yanlarına doğru koşmaya başladı.

Önce anneannesinin gözlerinden akan yaşı silip boynuna sarıldı. “Büyükanne. Ağlama lütfen… Buradayım, yanındayım.” Isabella’nın elleri şefkatle okşadı torununun saçlarını. Dedesi, dayanamamış olacak, başını Melek’in omzuna yasladı, “Seni çok özledik kızım,” dedi.

“Dede… Ben de sizi çok özledim. Canımsınız siz benim.” Bir anneannesine, bir dedesine sarıldı.

Yıllardır görmediği amcasının gözlerinin içine bakarken damlayan gözyaşını sildi, Kerem. “Bana kızgın mısın, meleğim?” Ses tonunda derin bir acı vardı, Kerem’in.

Melek titrek bir iç çekti. “Değilim, amca. Asla…”

Kerem, Melek’e öyle bir sarıldı ki geçip giden yıllar utanırdı o muhabbetten ve imkânsızlıkların acısından. “İyi misin, bir tanem?”

“İyiyim amca. Çok iyiyim. Burada olduğun için çok mutluyum.” Zaman, amcasına sarıldığında durmuş olacak… Öyle ki o sarılmayla babasına kavuştuğunu hissetti Melek. Bedenini şefkatiyle saran kolları, sesi, kokusu. Amcasının varlığı babasından bir parça gibiydi.

“Sen burada olduğun için de ben…” Melek’in ellerini sol elinin içine aldı, sağ eliyle alnına düşen saçını kulağının arkasına itti.

Cengiz’i gördüğü an henüz kurumayan gözyaşları tekrar aktı. “Çok korktum, Cengiz..! Sana bir şey oldu diye çok korktum! İyisin sen!” tekrar tekrar söylediği sözlerle sarıldı Cengiz’e.

“Asıl sen korkuttun be kuzu! Ömrümüzden ömür gitti. Bir daha kendinden başka kimse için endişelenme!”

Ardından Hale, ve, “Hoş geldin kuzu,” deyip Melek’i kollarının arasına alarak bir tur döndüren, Sinan.

“Hoş bulduk, Sinan. Çok özledim ben sizi ya,” deyip Hale, Cengiz ve Sinan birbirlerine sarıldılar çember misali.

“Biz de seni özledik be kuzu!” Üç arkadaşı da aynı sözü söyledi daha önce provasını yapmış gibi. Hep birlikte güldüler.

“Hoş geldin kızım.” Dayısının tanıdık sesini duyduğunda ayrıldı arkadaşlarından, dayı yeğen sarıldılar muhabbetle. O soğuk, duygu göstermeyen dayısının sımsıcak kollarındaydı, Melek.

“Hoş buldum, dayıcığım.”

“Çok şükür, kızım. Çaresizlik çok kötüydü… Nasılsın? Bir kötülük etmediler ya sana?” Ses tonu acı yüklüydü.

“İyiyim. Hiçbir kötülük gelmedi bana. Sadece sizleri çok özledim,” dedi ve tekrar sarıldılar.

Omuzuna dokunan eli hissettiğinde başını kaldırdı dayısının omuzundan.

Semra’nın gözlerindeki hüzünle bu ânın gerçekliği bitti. Semra’nın enfes bir göz rengi olduğunu her zaman düşünmüştü, hayran olmuştu. Fakat daima, Melek’e nefretle bakardı. Şimdiyse endişeyle mayalanmış bir hüzün vardı bakışlarında.

“Melek… Hoş geldin,” dediğinde sımsıkı sarıldı babasının kollarından ayrılan Melek’e.

“Hoş… Hoş bulduk, Semra,” diye kekelerken aptal gibi göründüğüne emindi.

Semra, yıllardır canına okuduktan sonra en son Mete ile ilişkilerini babaannesine anlatıp, Seher Hanımın gazabını Melek’in üzerine salmıştı. Mete’nin evinden kovulduğu gece attığı maili unutmasına da imkân yoktu ancak anlayamıyordu, Melek. Gelip geçmiş miydi yani bütün o sıkıntılar? Bir anlık sinir miydi bütün o iğneli laflar, kıskançlıklar?

Annesi her zaman, “Kötü söze mukabele etme! Melekler verir cevabını..” derdi. Melek, annesinin tavsiyesini de evet dinlemişti ama ondan fazlası… O kabalığı yapabilen bir kimse, karşısındaki insanın cevabını dinler miydi? Karşısındakinin kalbini hiçmiş gibi kırabilene mukabele edilir miydi? Peki, seviyesizliğin çukuruna düşmeye değer miydi?

Her neyse!

Bu olayın üzerine tez yazılmalıydı ki gelecek nesiller de bu ibretli hikayeden nasiplensinler…

Tam arkalarındaydı Kemal ve Nebahat hüzün dolu gülümsemeleriyle Melek’i seyrederken. “Amca…” diyerek sarıldığı adamın şefkatine sığınırken bildiği tek gerçek; bir insana yakınlık duymak için kan bağına ihtiyacının olmayışıydı.

Geri çekilip Melek’in ellerini elleri arasına aldı, gözlerine baktı endişeyle mayalanmış bir acıyla. “Kızım… Seni merak ederken kahrolduk.” Güçlü görünüşünün altında şefkat dolu bir kalp taşıyan Kemal, sesinin titreyişini gizlemek için sert bir tonla konuşmaya çalışıyordu.

“Çok üzgünüm amca… Gerçekten çok üzgünüm,” deyip tekrar sarılırken Kemal’e, Nebahat’in, “Kızıma kendini suçlu hissettirmeyi nasıl başardınız Kemal Bey?” sözleriyle içten gelen bir gülüşün hüznü dağıtmasına izin verdi. Garip bir durumdu. Hem gözlerinden yaş geliyordu, hem de mutlulukla gülümseyerek sarılıyordu Nebahat’a.

“Nebahat teyze… Ben sizin hakkınızı nasıl öderim ya?” derken de devam etti gözyaşları. Aynı gözyaşları Nebahat’in de gözlerini esir aldığında Kemal’in sesi yankılandı yanlarında, “Bu mutlu günde ağlamayın bari!” haklılığında.

İki kadın aynı anda döndüklerinde komisere, “Olmuyor, başaramıyoruz,” deyip devam ettiler hem sarılmaya hem de ağlamaya.

Hale de yanlarına gelip Nebahat ve Melek’e sarıldığında, “Beni de alın aranıza,” diyerek, Kemal’in, “Hay Allah! Kopamadılar, kopamadıkları gibi eleman toplayıp büyüyorlar,” dedi yüzünde engelleyemediği bir gülümsemeyle.

Hale ve Melek bir ağızdan, “Kemal amca ya,” deyip gülerken, ister istemez artık gözyaşı dinmiş, tatlı bir neşe dudaklarında tebessümle ifadeleşmeye başlamıştı. Sinan ve Cengiz, “Biz neden yokuz orada?” sitemiyle yanlarına geldiğinde, kocaman kollarını sevgiyle sarılan kadınların üzerinde birleştirdiler.

Fuat’ın, “Bir siz eksiktiniz kızlar! Şimdi tam bir sevgi yumağı oldunuz!” sitemine, Kemal, “Yahu bunlar yumaktan büyüye büyüye çığa dönüşecek neredeyse,” derken, sarılmış gençlerin kahkahaları yankılandı havaalanının özel misafirlere ayrılmış salonunda.

Ve o salonunun köşesinde, koltuğun ucuna oturmuş, sıkılı yumruklarını ağzının üzerinde bastırmış Ayşe’yi gördü.

Melek, adım adım ilerledi Ayşe’nin yanına yüzünde gözyaşlarından temizlenmiş bir tebessümle. Birbirlerini konuşmadan da anlıyordular çok uzun yıllardır. Melek, Ayşe’nin acısına derman olmak istiyor, onun incinmiş olduğu fikrinden nefret ediyordu.

Önünde diz çöktü elbisenin kirleneceğini önemsemeden. “Ayşe’m. Hatırlıyor musun bir keresinde bana; “Herkesin işine burnunu sokuyorsun. Sokma kızım! İşine bak sen! Bu süper kahramanım modundan çık, özel güçlerin yok! Beni de kurtaramazsın… Başı dertte olan başkalarını da!” demiştin. Bana bunu öğretmen lazım, Ayşe’m. Herkesin işine burnumu sokmamayı öğretmelisin, Ayşe’m. Sen verirsen eğitimi bana, ben daha kolay öğrenebilirim.”

Ayşe’nin bakışları kayıptı. Kayıp ve kimsesiz. Gözlerinde beş yıl önceki boş bakışlar vardı.

Ama Melek’in sesini, sözünü duyduğu an hayat ışığı dolmaya başladı o çikolata rengi gözlere. Kızaran ve sulanan gözlere, Melek tutmayı aklının ucundan bile geçirmediği gözyaşlarını dökerken, Ayşe’nin kelimeleri dile geldi.

“Melek! Bir daha bırakma beni!” dedi, Melek’in kollarına atıldı.

Melek, güçsüz bedeniyle tutamadığı Ayşe ile beraber sırtüstü yere düşerken, iki kız yanlış anlaşılabilecek bir pozisyonda, yerde birbirlerine sımsıkı sarılmış yatıyorlardı.

Fuat, saniyesinde Ayşe’yi belinden tutarak üzerinden kaldırdı. “Kızın canını aldın, yumurcak! Bırak bir nefes alsın!”

Ayşe, “Yumurcak götüne girsin!” fısıltısını üçü,”Uçtun mu birader ne yaptın?” sorusunuysa herkesin işiteceği tonda söyledi.

“Boyundan alıp diline vermişler senin! Edepsizlik etme yumurcak!” Ayşe’nin kararan ifadesine aldırmadı Melek’e dönüp, “İyi misin?” diye sorarken.

Melek, onları izlerken hiçbir şeyin değişmemiş olmasına sevindi, “İyiyim… Çok… Çok iyiyim,” dedi hissettiği huzurla.

Yerde sırtüstü yatarken, Mete başından aşağı dikilerek, “Bu arkadaşlarından çektiğin nedir?” dedi, yere serili bedenini kollarına aldı. “Çok zayıflamışsın, meleğim.” İfadesi, suçlar gibiydi.

Ama kendini.

Acı çektiği gözlerindeki bakıştan belliydi.

“Beslenirim geçer.”

Melek’in sözü gülümsetti ciddiyetin hâkimi adamı. Varla yok arası bir tebessüm olsa da Melek’in gördüğü, şükrecek kadar ümitsizdi gerçekleşeceğinden. Elini elinin içine aldı. Onun tenini yeniden teninde hissetmek dermansız hastalığına bulduğu derman gibiydi. Her dokunuşu hasta dokuyu vücudundan söküp alıyor, yerine sağlıklı hücreler bahşediyordu.

“Gidelim!” İçinde hissettiği lâtif düşünceler, Mete’nin sesiyle titredi. Melek, Mete’nin dokunuşuna hasretken, galiba Mete için aynı şey geçerli değildi. Saçmalık! Neden aklında hep olumsuzu yüceleştiriyordu ki?

VIP salonundan çıkıyorlardı hep birlikte.

“Gerçekten çok zayıflamışsın, bir tanem.” Anneannesinin gözlerindeki endişeyi gördüğünde, yemek yemediği günlere hayıflandı Melek.

“Üzülme, büyükanne. Elmalı turta terapisi yapar, açığı kaparız.” Tıpkı İskoçya’daki gibi.

“Neler oldu, kızım?”

Dedesinin yüzündeki ifadeyi gördüğü zaman, boğazı düğümlendi Melek’in. O bakışlar, yedi yıl önce, Adana’da Huriye’ye; “Zeynep’imi sen de benim kadar severdin. Meleğim bana, Zeynep’imden emanet” derken, onu koruyup kollayacağım bakışlarıydı.

Şimdi, koruyamadığını düşündüğü o şefkatli bakışlarında, bir de pişmanlık izleri vardı.

“En son hatırladığım asansörde gördüğüm kadın. Sonrası yok! Bir kulübede açtım gözümü.” Gözleri, bütün sevdiklerinin üzerinde tek tek dolaşırken, “Zordu,” diye mecalsiz bir ses tonuyla konuşmaya başladı, Melek. “Cengiz’in yaşayıp yaşamadığını bilmiyordum, siz iyi miydiniz… On iki gün sonra, Yıldırım Şahsuvaroğlu ile tanıştım. Bana sebeplerini anlattı ve asla zarar vermeyeceğini söyledi.” Şimdi söyleyeceklerini sadece Mete’nin anlamasını istiyordu. İntikam için o adama zarar vermesini istemiyordu.

Gelin arkadaş olun demeyecek kadar aklı başındaydı elbette ama birbirlerinin canını almalarına da izin veremezdi.

“Hiçbir saygısızlıkta bulunmadı. Bana vakit geçirebilmem için bir bilgisayar getirdi. İçinde sevdiğim oyunlar vardı. Hasta olduğumda başımdan ayrılm…”

Tabii ki cümlesini tamamlayamadı, “Sen hasta mıydın?” diyerek, havayı donduracak kadar sert esen bir rüzgarı, donuk ses tonunda saklayan Mete’nin sözlerini duyduğunda.

“Ben, zafiyet geçirdim. Hastanede yattım üç gün. Şimdi çok iyiyim ama hiçbir şeyim yok.”

Sımsıcak İstanbul, kayarak açılan çıkış kapısıyla havasını yüzüne savurdu Melek’in. Güneşin yakıcılığı asfaltta kaynıyordu âdeta. Boğucu bir nem vardı nefes almayı zorlaştıran. Herkes araçlara yerleşti, Melek ve Mete ise  Öykü’nün beklediği aracın yanına ilerledi. Arabanın kapısını binmeleri için açık tutarken, Melek o an anladı ayrı arabayla gideceklerini.

Arabaya bindikleri an Melek, Mete’nin kolları arasındaydı. Yapabileceği en güzel hareketi yapıp kollarını, genç adamın boynuna doladı.

“Beni hiç öpmedin. Öpmemek ne kadar da kolay senin için,” diye fısıldarken Mete’nin kulağına, başını yasladığı yerden kaldırmak zorunda kaldı. Gözlerini görmek için biraz daha geri çekildiğinde karanlık bakışlar nefesini kesti.

İstediği öpücüğe bir türlü kavuşamadığında olması gereken kadar sert bir ifade kullanamamıştı zirâ, Öykü’nün söylediklerini duyması ihtimalinden çekiniyordu.

“Benim için kolay mı değil mi göreceksin, meleğim! Hiç merak etme!”

“Pekâlâ,” dediğinde, fazlasına mecali yoktu. Başını yeniden Mete’nin omuzuna yerleştirdi, huzuru kana kana içine çekti.

Eli, ritmik hareketlerle dolaşıyordu sırtında, ensesinden beline kadar. Bir karıncalanma yayıldı tüm vücuduna. Hayatı daha fazla hissetti Mete’nin her dokunuşunda.

Tarabya’ya geldiklerinde, Emine kapıda bekliyordu gelecek olanları. Melek, arabadan iner inmez aldı kollarına bir anne şefkatiyle sarıldı, Melek’e. “Geçmiş olsun, yavrum. Hoş geldin, Melek kızım.”

Öyle mutlu hissettiriyordu ki bu şefkat. “Sağ ol Emine ablacığım, hoş bulduk.” Geri çekildiklerinde elleri ellerine kenetlenmiş olduğu hâlde, hasretle seyrettiler birbirlerini.

“Kızım, çok zayıflamışsın sen…”

“Sıhhatim yerinde ama, ablacığım.”

Koluna girip evin içine doğru yönlendirirken Melek’i, “Hadi içeri geçelim. Yemek yer, hasret gideririz,” dedi.

Çok kalabalıktılar ve kurulan sofra düğün yemeği verilecekmişçesine büyüktü. Sevdikleri etrafındaydı. Zor günler gelip geçmişti belli ki ancak yine de cevaplanması gereken çok soru vardı. Yemek bitip de çay faslı başladığında Melek’in sabrı kalmamıştı artık.

“Bize birkaç dakika izin verir misiniz, Semra’yla konuşmam gereken şeyler var,” dediğinde, Ayşe anında yanındaydı. “Ben de geleceğim!” Tavrı; Melek’i korumak ister gibiydi Semra’dan gelebilecek her türlü kötülükten.

“Tamam. Kütüphaneye geçelim mi?” derken yol gösterdi. Mete’nin bakışlarını üzerinde hissetse de durup açıklama yapacak sabrı kalmamıştı. Öğrenebileceği her bilgiye ihtiyacı vardı. Semra ve Ayşe’yi önden buyur edip kendisi de odaya girdiği an kapıyı kapadı. “Semra. Konuyu uzatmaya gerek yok, kardeşim! Amacın ne?”

Şaşkınlıkla açılan ela gözleri anlamak istermiş gibi bakıyordu Melek’e. “Ne amacı, Melek?”

“Mezuniyet gecesi; “Ada’dan uzak dur!” demiştin! Neden?” Cevabını duymak için kalbinin eridiği soru!

“Ada ile Tarabya’da tanıştım. Senin kuzenin olduğumu söylediğimde, bana senin yanına gidebileceğimizi söyledi. Tabii Bursa’da olduğunuzu bilseydim rahatsız etmezdim sanırım. O kadar nazikti ki. Yol boyunca sohbet ettik. As…” Durdu ve boğazını temizledi. Asıl meseleye girebilmek için güç topluyor gibiydi.

“Ben, senden özür dilemek istiyordum. Hem babaanneme söylediklerim yüzünden başına gelenler, hem de… Mete’nin evine gidip kovulduğum gece… Affet Melek! Çok sinirliydim ve saçma sapan bir mail atmıştım sana. Çok utanç verici, biliyorum. Yaptığım hiçbir şeyi telafi edemem de. Ama çaresiz hissediyorum. Bir gece… Bir şey oldu… Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum,” iki kız arasında gidip geliyordu gözleri. Söyleyeceği sözleri toparlamakta zorlanıyor gibiydi. “Lütfen! Lütfen kimseye söylemeyin. Delirdiğimi düşünmenizden korkuyorum!”

Endişeli bir ifadesi vardı.

“Semra! Lütfen sakin ol ve devam et! Bu odanın dışına çıkmayacak konuştuklarımız,” diyerek, masanın önünde duran tekli koltuğa oturttu, Semra’yı. Ayşe’yle beraber ikili koltuğa geçtiğinde, Semra da renge dair hiçbir şey yoktu.

“Mezuniyetten önce Adana’ya döndüğümde… Tavan arasındaki odana çıktım. O bomboş odayı gördüğümde, ne sana olan nefret kalmıştı içimde,” dediğinde Semra, Melek kalbinin kırıldığını hissetti. Biliyordu aslında kuzeninin nefretini ama böyle sözlü dile getirilince gerçekliği tokat gibi çarptı.

“Affet lütfen ama öyleydi. Boş bir kıskançlıkla yedim seni. Kız kardeşin olacağıma düşmanın oldum. Bir tek döşeğin kalmıştı odanda. Onun üzerine oturdum ve orada yaşamaya zorladığım küçük kızı düşündüm. Yemin ederek söyleyebilirim ki uyumadım. Halamın sesini duydum önce…” Yutkundu. O anı tekrar yaşıyor gibiydi Semra. Tüylerinin her biri top top kabarmış, aldığı nefesler hissettiği ürpertiyi taşıyordu ruhunda.

“Cevap veremedim. Hani, halamın ses tonunda bir sıcaklık vardı ya… Konuşurken insanın içine akarmış gibi… Bana tekrar seslendiğinde yanımda, karşımdaydı Melek! Uyumuyordum ben! Karşımdaydı ama hissettiğim korku değildi… Halama olan hasretimdi. O kadar sana benziyordu ki… Sarılmak istediğimde; “Bana dokunamazsın, bir tanem,” dedi. “Ama beni her özlediğinde, meleğime sarılabilirsin. O benim kızım, senin kardeşin…” dedi.” Bir hıçkırık çıktı Semra’nın boğazından.

Melek, pür dikkat dinliyordu içinde kopan fırtınayı saklayarak.

“Halam, karşımdaydı ama tek kelime edemedim. “Semra’m, canım kızım. Meleğimi koru, olur mu?” dediğinde sadece başımı sallayabildim. Boğazında bir kolye vardı, Melek. Daha önce görmediğim.” Elinin tersiyle gözyaşlarını silip devam etti. “Ben o kolyeyi mezuniyet gecesi anneannenin boynunda gördüm bir de! Kendimi odamda bulduğumda, halamın sesi hâlâ kulaklarımdaydı.”

Derin bir nefes aldı. Ne Melek kesti sözünü, ne de Ayşe.

“Ada’nın bir telefon konuşmasına şahit oldum. “Arkadaşları için canını bile verir, merak etmeyin siz. Bu gece su yolunu bulacak,” demişti. Aklıma senden başka kimse gelmedi. Sanki halamın sesi konuşulana dikkat etmemi fısıldıyordu bana… Ama… Ben anlayamamışım. Şimdi bakıyorum, her şey boşmuş, Melek. Seninle girdiğim rekabet, kıskançlığım, kibirim hatta kötülüğüm. Ne içindi? Sana yaptığım onca şeyden sonra bile hâlâ yüzüme bakabildin ya… Nasıl başardın? Neden o kadar sabır gösterdin? Sana ettiğim lafların, terbiyesizliklerin..”

Bu nasıl bir vicdan azabıydı?

“Semra… Kırgın değilim, kızgın değilim. Şu çektiğin vicdan azabı yeter sana, bir ömür bir daha kimseye kötülük yapamazsın.” Sımsıcak bir gülümseme yayıldı dudaklarına.

“Aynen halama benziyorsun. Onun kadar iyi, onun kadar temizsin.” Buruk da olsa Semra da gülümsedi.

“Ada’nın bu olayla ilgisi var mıydı?” diye sordu Melek, gözleri sabit bir noktaya takılmış, halıyı seyre dalmış gibi görünüyordu.

“Mete, anlatır her şeyi sana. Şimdi içeri geçelim, herkes seni bekliyor,” dedi ve ayağa kalktı, Ayşe. Melek’in elini eline alıp, kızı zorla ayağa kaldırırken Semra’ya döndü, “Sen şimdi hidâyete mi erdin? Öyleyse EyvAllah! Yok değilse…” Melek’in eli elinde, bir anne edasıyla kızın tepesinde dikilip, “Senin o saçlarını yolar, dişlerini tek tek söker, dilini de kökünden keserim! Anladın mı?” dedi.

İfadesi de kabaydı, kullandığı kelimelerde.

Ama o… Ayşe’ydi. Melek’in Ayşe’siydi

*

Başı, anneannesinin omzunda olduğu hâlde oturuyorlardı ikili koltukta. Elleri hiç ayrılmak istemediklerini lisanıhâl ile anlatır gibi birbirlerine kenetliydi.

Neden sonra daha fazla dayanamamış olacak Isabella, “Kızım..” diyerek başladı konuşmaya. “Meleğim… Sana zarar verdiler mi? Yıldırım adında bir adamdan bahsettin. Sanırım… Mete ile bir meseleleri varmış. Saçının telini incittiyse diye nefesim kesildi her gün, canım.”

Anneannesinin ses tonunda görünen bilgileri değil, hislerini bilmek isteyen bir merak vardı.

“Biri vardı… Amcama benzeyen,” derken gözleri kırlent üzerindeki desenlere takılıydı görmeyen gözlerle. “Yıldırım. Adamda bir şey vardı, büyükanne. Gözleri, her daim bir hüzün taşıyordu ben kötüyüm diyen sözlerine inat. Sanki, o benim oğlummuş ve ben onun acılarını şefkatimle silebilirmişim gibi hissettim her bakışında. Bana teklif ettiği şeyi duyduğumda hissettiğim acı… Onun… Beni… Onun da beni öyle görmesini istedim sanırım. Bir kız kardeş veya çok yakın bir akraba..”

Ayşe, “Meleğim. Senin gözünde acısı olan herkes şefkate muhtaç! Ne teklif etti sana?” diye sordu.

Sormaları normal! Ne bekliyordu ki?

“Bana onunla birlikte olursam, beni Mete’ye teslim edeceğini söyledi.” Başka bir söz diyemedi, Melek. Söylemeden önce, düşüncesiyle yanan yanakları, söyledikten sonra sanki kavruluyordu.

“Vay a*ına koduğumun piç kurusu!” Ayşe gayet net bir Türkçe kullandı. Isabella’nın yanında daha önce hiç Türkçe konuşmayan Ayşe, küfür edeceği zaman pırıl pırıl Türkçesini konuşturdu!

“Sakin ol, Ayşe’m. Mete’nin beni almaya geldiğini bildiği hâlde değil beni Tonga’dan başka bir yere götürmek, teklifinden sonra kendi elleriyle havaalanına getirdi. Farklı biri… simsiyah gözleriyle sanki ruhumu görüyormuş gibi hissettiriyordu bana. Babam da bana baktığında hep, ruhumu görüyormuş gibi hisseder, babamdan hiçbir şey gizleyemezdim.”

Hissettiklerini özetlerken fark etti ki; Yıldırım aslında onun için çok kısa zamanda çok önemli olmuştu.

“Pekâlâ, kuzu. Hatırın için daha usturuplu küfredeceğim ona. Bize yaşattıkları için onun suratını dağıtabilir, kısır kalana kadar tekmeleyebilirim onu,” derken sesinin tonundan akıyordu hissettiği öfkesi.

“Neyse, boş ver. Elhâsıl; bıraktı işte.”

Hale, hayretle açılmış gözlerle kendisine bakıp, “Ah be Melek! Nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun?” diye sorarken samimi bir kızgınlık vardı sesinde de sözünde de. “Adam seni paketledi, götürdü, hapsetti ve sen hüzünle adam hakkında yorum yapıyorsun!”

“Ne yapayım, Hale? Mete’yi kaçırsaydı daha mı iyiydi? Mete’yi kaçırsaydı onu, beni yaşattığı gibi yaşatır mıydı? O sağ olsun… Ben önemli değilim.”

Ayşe, sözünü kestiğinde pür dikkat ağzından dökülen kelimelere kilitlendi, Melek. “O, sen yokken yoktu. Gözlerin de hayat yoktu, bakışlarında hayat yoktu, sesinde hayat yoktu… Gerekmedikçe tek cümle çıkmadı ağzından, Mete’nin. Kelimeleri yoktu… Yola çıkmadan önceki gece… Evimize geldi… Senin odanda… Yastığına sarılıp yatmak istediği bakışlarından belliydi. Yola çıkmadan gördüğü rüyayı anlattı bana. İnan… Onun sana olan sevgisi normal değil…”

Kelimeler kalbe şifa olurdu, değil mi?

*

“Yıldırım, geleceğimizi biliyor, Melek’i havaalanına getiriyor; “Sonra görüşeceğiz,” deyip bırakıyor. Neden önce kaçırıp, sonra bırakıyor?”

Fuat’ın sorduğu soru Mete’nin de beynini deliyordu.

“Temliers sistemi, insanların psikolojisini hedef alır,” diyerek söze başladığında Kerem, Mete daldığı düşüncelerden çıktı. “Etkisi altına almak istediğine İlahî bir gücün kendinde de olduğunu gösterirken; ben istersem olur, ben istemezsem, sen hiçbir yere varamazsın marazıyla sınar sabrını. Kızım, evet kaçıp bir şekilde birilerine ulaştı ama bence bu adam izin verdi. Bil ki, o istemeseydi Melek’in nerede olduğunu bulamazdık.”

“Ondan hayranlıkla mı bahsediyorsun, bana mı öyle geldi?” dedi Fuat, ses tonundaki iğrenme ifadesini gizleme gereği bile duymadan.

“Basit bir insana hayranlık duyacak biri değilim.” Sözündeki ciddiyete zıt bir rahatlık vardı hareketlerinde. “Sinan Şahsuvaroğlu’nun tam olarak kim olduğunu bilmiyorsunuz, değil mi?”

“Bilmez olur muyuz! Şerefsiz piç kurusunun tekiydi!” derken Fuat, ses tonunda gizleme gereği bile görmediği bir tiksinme vardı.

Sırtını kitaplığa yaslarken, kahverengi gözlerinde kimsenin bilmediği gerçeklere vakıf bir adamın bilgeliği vardı. Ve her nasılsa bu durum onda kibir değil de vakar olarak yansıyordu karşısındakilere. “Dünyayı yöneten birkaç isim var ve o isimler öldürdüğünüz adama ciddi anlamda değer veriyordu. Yıldırım, onlardan mı bilemiyorum fakat, herkesten uzak olsa da Ada’nın anlattığı gibi, yeğenime zarar vermedi.”

“Tapınakçı olabilir mi Yıldırım Efendi?” Mete’nin umurunda değildi gerçi. Her ne haltsa, yakında ölecek bir adamdı nasılsa!

“Olabilir de olmayabilir de.” Kısa bir sessizlik oldu. Kerem’in önceki sözleri beyninde yankılanırken, o devam etti. “Kızımı sakın üzme! Sakın! Sana bakışlarında aşk var. O kızın muhtaç olduğu nefes gibisin. Seni gördüğü an renk geldi yüzüne. Aynı şekilde sen de onu görünce insanlığına döndün.”

Kerem, Mete’nin kalbindeki yangına benzin dökerken bu yangın ayrılıklarında hissettiği gibi değildi. Bambaşkaydı! Kerem ve Fuat Esat ve Kadir’e katılmak için çıktığında Mete kütüphanede yalnız kaldı. Misafirlerin bir kısmını yolcu etmişlerdi. Mete’nin ise başka meseleleri vardı.

“Serdar. Hazırlıklar ne alemde?”

“Hiçbir eksik yok. Her şey hazır.”

Derin bir, “Oh,” çekti Mete. “EyvAllah kardeşim. Bir-iki saate orada olacağız.”

“Peki. Var mı başka bir emriniz?”

Melek duymalıydı nezaketini. “Yok kardeşim, sağ ol.”

İnsan fıtratının en çok sevgiliyle değiştiğini, bilmüşahede tecrübe ediyordu Mete…

*

“Daha önce helikoptere binmemiştim, Mete! Çok tel maşa değil mi? Arabayla mı gitsek? Gitsek mi sence?” O sürekli konuşurken, Mete becerikli hareketlerle Melek’i koltuğa yerleştirmiş, kemerini bağlıyordu. “Bence arabayla gitsek süper olurdu. Ben kullanabilirim, tabii sen de kullanabilir…”

“O sürekli konuşan ağzını… Dayan Mete..!” dediğinde ne dediğini unutmuş gibiydi, Melek.

“Boşlukları neyle dolduracağım, Mete Bey? İyi bir şey mi kötü mü?”

“Senin o ağzına âşıkken, nasıl kötü bir şey bekleyebiliyorsun, meleğim?”

“Yüzündeki bu, yüceyim diyen kibirli ifadeni de özlemişim.” Ellerini Mete’nin yüzüne yerleştirdiğinde, sakal kaplı yanaklarını okşadı.

“EyvAllah. O kadar teşekkür ederim ki, altımdan kalkamazsın ki kalkamayacaksın. Şimdi sakinleş! Turgut bu aleti kullanırken, herhangi bir kara taşıtından daha güvende olacaksın. Ve tatlım, gideceğimiz yere arabayla gidilemiyor?” dedi, yerine geçip kemerini bağladı.

Motorun rölantide olan sakin sesi kükremeye başladıktan saniyeler sonra havalanmışlardı.

“İlk kez gondola binmiş gibiyim! On iki yaşıma geri döndüm!” derken parmakları Mete’nin elini sıkıyordu.

Gerçekten hoşlanmamıştı bu seyahat tipinden.

“İlk kez bindikten sonra ne yaptın?” Onu konuşturursa tedirginliği gidebilirdi belki.

“Lunaparkın zeminine kavuştuğumda yeri öpüp, bir daha gondola binmedim. Anlayacağınız, küçük bey! Adrenalin bana göre değil.” Eli daha fazla sıkmaya başladı Mete’nin elini.

“Demek öyle! Bu geceyi bir istisna görüp, sana bir an önce kavuşmak için yanıp tutuşan bu âşığı hoş görerek… Sadece gözlerime baksan. En fazla birkaç dakika sonra gideceğimiz yere ulaşacağız.” İşaret parmağının tersiyle, Melek’in pürüzsüz tenini okşarken, Melek gözlerini kapayıp yüzünü yasladı tenine, hissetmek istercesine.

Yine sormuyordu Melek nereye gittiklerini.

Mete onun, bu teslimiyetine de âşıktı.

Âşıktı!

Ona böylesine güvenmesine.

Âşıktı!

“Başını omuzuma yasla.” Vücudunu, Melek’in rahatlığına göre ayarladı.

“Mısın!”

Gayet ciddi bir ifade vardı Melek’in yüzünde.

“Affedersiniz, Melek Hanım. Rica etsem o dik başınızı, omuzuma yaslar mısınız!” Yine kibir vardı ifadesinde, Mete’nin.

“Kibar ol canımı ye, tatlı çocuk,” dedi, bir gülümseme eşliğinde yasladı başını, Mete’nin omuzuna.

Sormak için yanıp tutuştuğu bir şeyler vardı her ikisinin de. Ama sessiz, sözsüz bir anlaşmayla ikisi de soru sormuyorlardı. Ânâ odaklanmış, sadece birbirlerini daha çok hissetmeyi önemsiyor gibiydiler.

Sorular için vakit olacaktı elbet.

“Ayrıca ricanızın içindeki, iğnelemeyi fark etmedim sanmayın!” Başını kısa bir süreliğine kaldırıp, ardından geri yasladı.

Son sözdü ikisi arasında.

Mete, Melek’i kollarıyla sımsıkı sardığında, omuzuna yaslanmış kadının kadifemsi tenini baş parmağıyla okşarken içinden geçen tek şey; ‘Allah’ım… Sana şükürler olsun!’ du.

*

Bu anı tekrar yaşayabileceğini düşünmek bir hayaldi, Melek için. Yıllar misali uzun gelen günlerin ardından olmak istediği tek yerdeydi;

Yârinin kollarında.

Şimdi o kollardan biri, atın dizginini kavramış, Melek’in sabrını deniyor diğeri elini elinin içine hapsedip bacağının üzerinde tutuyordu. Tıpkı ilk günkü sahiplenmeyle!

Ve sanki İskoçya’da bahsettiği; “Atına atıp kaçırırmış!” benzetmesi gibi. Aslında ironikti. Bir adadan kurtulup diğerine getirilmişti. Birkaç farkla! Bembeyaz, dev gibi bir atın üzerinde ve yârinin kolları arasındaydı. Bacaklarını iki yana açıp otururken elbisenin etek bolluğuna şükrediyordu.

“Bana da anlatır mısın?”

“Mısın mı dedin sen?” Başını çevirip Mete’nin yüzünü incelerken, içindeki aşk sözlerinde tutsaktı. “Benim yârim rica mı etti? Söyle paşam, neyi anlatayım?” Sebebi bilmek önemliydi. Bu karmakarışık aklıyla ya hiç duymak istemeyeceği bir şeyden bahsederse?

Dudağının kenarı gülümseyecekmiş gibi kıvrıldığında Mete’nin, “Seni böyle gülümseten ne?” diye sordu Melek’e, Melek o yüze dalıp gittiğinde.

Başını önüne çevirdi. Gözlerinin önünde aylar öncesinden bir anı vardı. “Arabada elimi elinin içine aldığın ilk gün, bir sahiplenmeyle tutmuş, yerleştirmiştin dizinin üzerine. O gün de kalbim aynı heyecanla atıyordu şimdi de. O gün, tenime değen yabancı bir erkeğin ateşine kapılıp giden bir pervaneydim… Şimdi de… Hiçbir şey değişmedi, Mete’m. Hâlâ ateşine âşık bir pervaneyim.” Biraz, hatta fazlasıyla buruk bir tebessümdü dudaklarında ifadeleşen ama bundan fazlası gelmedi elinden.

Mete, dizinin üzerinde duran elini alıp dudaklarına götürdü ve bir araya geldiklerinden bu yana geçen sürede yapmadığı bir şeyi yaptı. O öpmeye doyamadığı dudaklar, tüm vücudunu titreten bir öpücük verdi parmaklarına.

“Düşüp bayılacağımdan emin olduğun için mi daha önce öpmedin?” derken tüm samimiyetiyle hissettiklerini kelimelere döktü, Melek.

“Hayır, meleğim… Yalnız kalmayı beklediğim için… Senin tadını… Aldıktan… sonra…” parmaklarını tek tek öpmeye devam ederken aralardan fırsat buluyormuş gibi konuşuyordu, “…duramayacağımı bildiğim için… Öpmüyordum!”

At tırıs giderken arnavut kaldırım döşeli tepe yolunda, Melek’in elini bırakıp yüzüne uzandı Mete’nin parmakları. Başını yavaşça yüzüne çevirdiğinde aralık dudaklarından aldığı nefesler ciğerlerine ulaşmıyordu Melek’in. Burnunun ucuna bir öpücük kondurdu Mete, ardından geri çekildi. Önce bir yanağını öptü, ardından diğerini. Hareketleri yavaş ve aceleden uzaktı.

“Sen bana aitsin, ben de sana!” diyen kısık ses tonundaki yakıcı ateşle gözlerini yumarken Melek, aidiyet duygusunu tadıyordu yudum yudum… Sorgusuz sualsiz bir serbestlikte kalbe akan bir aşkın, kaçınılmaz tutkusu iki genci de ele geçirdiğinde hissettikleri; aidiyet. Vicdanları yanlış olduğunu bildiği hâlde duygularına set çekmeye çalışırken; aidiyetti aşk dolu dudakları bir arada tutan.

“Meleğim,” dedi alnını alnına yasladı, Melek’in.

İki gençte rahat alamadıkları nefeslerle tıkanmamak için mücadele veriyor gibi görünselerde tek istedikleri sakinleşmekti. “Mete! Mecalim kalmadı,” diye fısıldarken, başını biraz geri çekti, genç adamın gözlerine bakmaya çalıştı.

“Mecalin kalmayacak zaten… Şimdi sıkı tutun,” derken, dizginleri tekrar eline aldı.

Mete’nin kollarına sımsıkı sarıldığında, at artık tırıs girmiyor, dörtnala bir hızla gecenin karanlığında, sokak lambalarının ışığında uçuyordu âdeta.

Bembeyaz boyası olan demir kapılardan, dünyanın en güzel bahçesine girmeden önce, Mete atın üzerinden indi, Melek’in beline uzattı ellerini. Acelesi yoktu belinin inceliğini aşağı yukarı okşarken ve gözlerine derin derin bakarken. “Elimdesin!” derken, Mete tutkuyla ağırlaşmış göz kapaklarıyla, alt dudağını insiyaki bir hareketle emmek verebildiği tek karşılıktı Melek’in.

Işığı yanan evin merdiveninde bekleyen Serdar yanlarına yaklaşırken, Mete belinden tutup atın sırtından indirdi Melek’i. Yakınındaydı… Çok yakın… Her nefes alışında o enfes kokusu burnuna dolarken onu soluduğuna şükrediyordu her anında.

Atı almak için bekleyen Serdar, “Hoş geldiniz,” dedi iki gence.

“Hoş bulduk,” sözleri farklı sesle aynı anda dökülürken karşılarındaki adamın dudaklarındaki gülümsemenin derinleşmesine vesileydi uyumları.

Elini, elinin içine aldı Mete, bahçeye adım attı iki sevgili. Gül ağaçlarının arasından iki katlı, beyaz, ahşap eve doğru yürürken karbonmonoksit gazıyla kirlenmemiş enfes güllerin kokusunu soludu Melek hayranlıkla. Mete kapıyı açtı, içeri çekti Melek’i.

Tek eliyle kapıyı kapadığında Mete, sağ eli Melek’in belinin üzerindeydi bırakmaktan korkarcasına. Abajur ve çeşitli mumlardan yansıyan yumuşacık ışığın altında karşılıklı duruyorlardı. Hâlâ kapıya yaslı elini çekebildiğinde Mete, Melek’in yanağını parmağının tersiyle okşamaya başladı. Aralarındaki mesafeye kibir dolu bir ifadeyle bakıp, “Yeterince yakın değilsin!” dediğinde, belinin üzerindeki eli baskı yaparak, Melek ile arasındaki mesafeyi hiçe indirdi.

Öyle ki ani gelen hareketle göğsü Mete’nin göğsüne çarptığında, “Ah…” dolu iniltisini tutamadı Melek. Bedenini, elbisenin üzerinden okşarken, her omuzlarına çıktığında çıplak tenine değen parmakları sanki daha fazlasına ihtiyacı varmış gibi bir yoğunlukla titretiyordu almakta zorlandığı nefeslerini. Velev ki, konuşmaya çalışsa ses tonu kayıptı! Kapalıydı gözleri, Mete gözlerinin önüne inen saçları kulağının arkasına sıkıştırırken. Açamıyordu. Onun sımsıcak dokunuşlarını yanağında ve sırtında hissederken nefes almayı unutuyordu.

“Titriyorsun…” Artık iki eli de elbiseden açıkta kalan çıplak teni üzerindeydi, dizlerinde derman kalmadığında. “Hâlâ kaçmak için şansın var!” derken kelebek dokunuşu kadar nahifti kollarını okşayan eller.

Gözlerini açtı, kehribar rengi pırıltılara kilitlendi alev alev yanan mum ışıkları altında. İkisi de kıpırtısızdı çok uzun süren bir sessizlik boyunca. “Kaçmayacağım!” deyip, ellerini Mete’nin göğsü üzerine koyduğunda, dudaklarının arasındaki mesafeyi parmak uçlarında yükselerek kapadı Melek. Elleri yavaş yavaş omuzlarına uzanırken Mete’nin, o güçten destek alıyordu artık. “Kaçmak yok, Mete Bey…”

“Allah kahretsin!” Mete’nin tepkisini anlayamasa da gözlerindeki bakış eritti kalbini. Bir anda girişi süsleyen mermer yemek masasına doğru ittiğinde Melek’i, çarpmanın etkisiyle porselen vazo ve içindeki pembe güller devrildi ancak bedenleri ayrılmak bir yana daha fazla yapıştı birbirine. Tıpkı; tek beden, misali.

Yine, “Allah kahretsin!” diye tekrarladığında Mete, başını eğdi dudaklarını dudaklarına bastırdı hırsla. Tekrar ve tekrar. Her öpüşünden sonra geri çekilip Melek’in, önce gözlerine sonra dudaklarına bakıyor ve sanki tadından ayrılamıyormuş gibi tekrar öpüyordu.

Islak dudaklar alev almış gibiydi birbirleri için açılırken. Dilinin her ağzına girişi, ellerinin başını sabitleyen gücü, bedenine bastırdığı sert vücudu inletiyordu takati kalmayan Melek’i.

“Allah kahretsin ki ben bencil bir pisliğim!” deyip derin derin soludu Mete, Melek’in tenini. Alnını alnına yasladı kısa bir süre ardından vuslatı yaşattı yeniden dudaklarına. Kalçalarından tutarak masanın soğuk yüzeyine Melek’i oturttuğunda sert bir hareketle tutup ayırdığı bacak arasına yerleşti izin almadan. Elleri, iki yanında belinden yukarı doğru çıkarken incitmekten korkuyormuş gibi lâtif dokunuşlarla göğüslerinde son buldu. Gözlerine aşkla bakan adamın her dokunuşu günahın düşüncesini bile unutturdu ne yazık ki. “Onları emmek istiyorum, bir tanem. Emeyim mi?”

Fısıltı gibiydi, “Evet,” derken ki yalvarışı. Karşısındaki adam, etkileyici ses tonuyla, Melek’i nefessiz bırakan cümleler kurarken, o iki heceden ibaret, karaktersiz bir ses çıkarabilmişti ancak.

“Emeceğim, bir tanem… Ama burada değil. Yatakta,” dedi, başını eğdi. Dili boynundaki hassas yerleri çıldırtan bir etkiyle emiyor, Melek tecrübesizliğin ateşinde yanıyordu.

“Ah..!” diye inlerken zevk miydi, özlemden sonra yaşadığı rahatlama mıydı, anlayamadı, Melek.

“Ağzını yediğim,” sözleri, dudaklarına kavuşan dudaklardan dökülen en tatlı sevgi sözüydü âşık kalbini ateşinde eriten. Mete, kızın kalçalarını iki eliyle tuttu, vuslata hasret bedenini kucağına aldı. “Küçücük kalmışsın, meleğim. Dokunsam, kırılacaksın diye korkuyorum,” diye fısıldadı yumuşacık nefesiyle. Konuşurken, günahkâr ses tonuna şefkati nasıl ekleyebiliyordu?

Melek’teki cüret, “Şi..!” diyebileceği, adamın ağzını ağzıyla kaparken kendisinin bile ummayacağı bir rahatlığı sundu hareketlerine.

Mete, üst kata doğru yavaş yavaş çıkarken Melek kucağında olduğu hâlde, “Tadına doyamıyorum,” deyip birkaç adımda bir Melek’i yasladığı duvarlarda tekrar tekrar öpüyordu. “Bal mısın kızım sen?” Bakışlarını görebilme çabasıydı geri çekilip, Melek’in şehvetin nârında kavrulurken açık tutmaya çabaladığı gözlerine tutku dolu gözleriyle bakması. Yatak odasına kadar gidebilmeleri başarıydı sabırsızlıkla coşan nefsanî duyguların esiri olmuş iki genç için. Melek’i kucağından bırakmaksızın oturdu yatağın üzerine, oturduğu an elbisesini eteklerinden tutup, başının üzerinden çıkardı ve gözlerine hasret dolu bakışlarla bakarken yere bıraktı.

Melek önce yere düşen elbiseye baktı, sonra vücudunu seyreden adamın o aşk dolu gözlerine. Hiçbir söz söylemeden, Mete’nin gömleğinin düğmelerini yavaş yavaş çözerken, Mete de saçındaki topuzu çözmeye başladı. Parmakları saçlarının arasına daldığında sanki hissetmek istiyormuş gibi okşuyordu her bir telini.

Gömleğin altına ellerini sokarken, Mete’nin gözlerine bakıyor, yaptıklarının yanlış olduğunu fısıldayan vicdanını, duyduğu günah dolu zevkle boğuyordu. Krem rengi keten gömleği omuzlarından sıyırdı ve ardından yere bıraktı. Melek’in bakışları bir vücudunda, bir de o bakmaya doyamadığı gözlerindeydi… Boynunda… Sağ omzunda ve…

“Mete… Bu… Ne?” Nefesi kesilirken kalbine yakın görünen yaraya bakışıyla, titreyen parmakları kapanmış yaranın izi üzerinde dolanmaya başladı izin beklemeden. Mete, Melek’in parmaklarına dik bir açıyla bakıp, tek kelime etmedi. “Cevap ver… Lütfen…”

Neden sonra, “Yok bir şey bir tanem! Sorular sonra,” dedi, sağ elini Melek’in yanağına yerleştirdi. “Her ne varsa sonra!” Sol eli de Melek’i teninde yerini buldu. Yanakları o ellerde şefkati hissetmek için mi yaratılmıştı? Avuç içleriyle sevgiyi tenine işliyordu nakış misali. Yaklaştı, şehvetini kora dönüştüren bir yoğunlukla öpmeye başladı Mete.

Nasıl sonraya bırakabilir, cevabı için kalbi merakla tutuşmuşken nasıl durabilirdi? Kendini geri çekti, “Mete… ne oldu?” diye sordu, güçsüz bir ses tonu ve ondan daha aciz bir tahammülsüzlükle.

“Sonra!” derken, Melek’in kalan kıyafetlerini de çıkarmaya devam etti.

“Mete, dur!”

“Durmak yok, meleğim!” dediğinde, Melek’in ağzının tadına inleyerek vardı. Sertti öpüşü, ağzına girip çıkan dili. Üzerinde en ufak bir kıyafet parçası dahi kalmamış, kafası allak bullak olmuş bir hâlde, aldığı zevkin sarhoşluğunu, hissettiği endişe bastırıyorken… Endişenin hüznünü vücudunda gezinen el dağıtıyordu.

“Sana, ölürüm lan ben!” deyip, beline elini yerleştirdiğinde yatağa yatay pozisyonda yatırdı titreyen bedenini. Gömleğini çıkarmayı başarmıştı ama kot pantolonu hâlâ üzerindeydi.

O da zayıflamıştı. Pantolon belinden düştü düşecek gibi duruyordu. Aklında Mete’nin yarası varken ânâ odaklanamıyordu Melek. Mete’nin sol eli, bacağını aşağı yukarı hareketlerle okşarken gözlerinde yalvaran bir bakış var gibiydi lütfen soru sorma diyen. Tecrübesiz bedeni titrerken aklında; Mete’nin yarası ve ona sebep olan neden vardı.

*

Melek’in vücudu, Mete için âb-ı hayattı… Mete çölde kalmış bir seyyahtı yıllardır suya hasret… Yirmi dokuz yıllık bir hasretle varılmadık yer bırakmazken hayatın kaynağında, Melek’in iniltilerini dinleyen kulaklarıyla şükretti nasip edene.

Günahtı… Haramdı… Ama altında yatıyordu nasibi… Bugünden sonra asla bir başkası olmayacaktı… Ne bakışında, ne fikrinde…

Birkaç dakika sonra… Ait olduğu yerdeydi.

Melek, Mete için, Mete, Melek için yaratılmıştı. Vücutlarının birleştiği an daha önce, hayatında hissetmediği, varlığını bile bilmediği bir duygu verdi ona.

Mucize!

Başka bir açıklaması yoktu.

Sevdiği kadının vücudu, kendi teninin en mahrem yerini sarmışken, gözlerine aşkla bakan Melek’in kalbine dokunduğunu hissediyordu, kendi kalbi onun ellerindeyken.

Dakikalar sonra fısıldarken Melek, “Mete’m…” diyerek, ritmi daha da hızlanıyordu bedenlerinin. “Seni seviyorum. Seni çok… Çok seviyorum,” dediğinde… Mete tükendi.

Melek’in dudaklarından duyduğu ilk seni seviyorum ile aşka kanarken tir tir titriyordu bedeni engellemeye asla gücünün yetmeyeceği şekilde… Başını Melek’in göğsüne yasladı ve öylece kaldı.

*

Yasaktı… Günahtı… İkisi de cehennemlikti!

Ama bir o kadar da doğruydu.

Hâlâ içindeydi, hâla üzerindeydi… Melek’in tek isteği; bir ömür bu anda kalabilmekti.

“Cenneti, meleğimin içinde bana veren Rabb’im… Seni benden başkasına haram, banaysa helâl kılsın.” Ateş misali kavuran dua odanın duvarlarında yankılanırken, Melek’in dudaklarına bir öpücük koyup mührünü vurdu ve, “Âmin,” diye fısıldadı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir