Candan Öte ~ 3 | Utanç

Bir adam, hiç tanımadığı bir kızla nasıl, hayır neden böyle konuşurdu ki? Konferansta, esasen öyle bir soru sormayı planlamamıştı. Herhâlde dilinin ağzına büyük geldiği anlardan biriydi. O soru yüzünden egosu zedelenen Genç ve Başarılı İş Adamı haddini bildirmek istemişti belli ki. Ağlamak güzel bir eylemdi ancak, sinirden ağlıyor olmak tek kelimeyle güçsüzlük belirtisiydi!

Bu hakikatin farkındalığıyla akan son gözyaşlarını elinin tersiyle silerken, duyduklarını unutabilmek tek isteğiydi. Hayran olduğu adamın gerçekteki kişiliği bir tokat gibi yüzüne çarpmış, düş kırıklıkları kalbini incitmişti.

Çantasından telefonunu çıkarırken sesinin ne kadar süre kapalı olduğunu merak etti bir an yaşadığı hüzünde kısacık bir boşluk bularak. Arayanların listesine göz atarken bir aydır, her gün rutin bir vazifeyi yerine getirircesine aradığı numaranın beş kez aramış olduğunu görmek, gözlerine daha fazla gözyaşı dolmasına yetiyordu. Pelin Hanım, belli ki Mete Ardahan’ın teşrifini haber verecekti ki ısrarla aramıştı.

Cengiz’den gelen mesajı okuduğu an yüzüne garip bir gülümseme yayılıyordu.

“Kuzu! Ayşe ben! O telefonunu elime geçirdiğim an ikiye ayıracağım! Al sana hiddet! Ara beni!!!”

Cengiz’in numarasının arama aralığı 14:12’de başlıyor 14:19’da son buluyordu. Ayşe’nin yedi dakikalık zaman dilimine dokuz aramayı sığdırmış olması Melek’in hüzne bulanmış aklına ümit olurken, arkadaşının sevgisiyle teselli şerbetinden içiyordu… Bu hüznü de atlatacaktı EvelAllah!

Mesajında bu denli çok sayıda ve sitem eder gibi duran ünlemler olmasaydı da yine ilk iş; arardı Ayşe’yi.

“Canım…”

“O telefonunu kıracağım! Mesajımı aldın değil mi? Nasılsın? Neredesin?”

“Ben iyiyim… Yurda gidiyorum, oradan da hazırlanıp işe gideceğim.”

“Bir şey olmuş. Sesin iyi gelmiyor… Neyin var kuzum?”

Ayşe… Candı… Birinin sıkıntısı olsun diğeri hemen anlar, mutlu oluncaya kadar da arkadaşı için yapabileceği ne varsa yapardı.

“İyi olacağım bir tanem. Sonra konuşuruz.” Tek isteği Ayşe’yi üzmemekti.

Sesinde hüzün vardı Ayşe’nin. “Tamam, görüşürüz. Canım… Dikkat et kendine…”

“Olur… Sen de dikkat et.”

Ayşe’nin sesiyle şifaya kavuşan kalbi, huzuru hissetmesine imkân verdiğinde derin bir nefes çekiyordu içine, otobüsten inerken.

Yurda geldiğinde mesaisine bir saatten az bir zamanı vardı. Yatağın üzerine un çuvalı gibi çöküp, başını ellerinin arasına aldığı an o kusursuz güzellikteki yüz gözlerinin önüne geliyordu ister istemez. Kolundaki çantasını yatağın üzerine bırakıp kalkarken gözyaşlarının durmuş olmasına seviniyordu. Bilgisayar masasının kilitli çekmecesini açıp, içinden albümünü çıkardığında, yine aynı mecalsiz bitkinliğiyle çöküyordu yatağa.

Ekonomist dergisinin nisan sayısını yapıştırdığı sayfayı açtığı an, kulaklarında o kusursuz güzellikteki yüzün ahlaksız sahibinin dudaklarından dökülen ses tonu vardı ve tabii utandırmak için söylediği; “Bu sıralamaya bakınca ekonomistin nisan sayısını okuduğunuzu var sayıyorum, Melek Yakut. Beni yakından takip ediyorsunuz…” sözleri. Sol elinin avuç içini alnına sert bir şekilde vurduğunda acı hissedeceği yerde kendine olan hiddetini yaşıyordu soru sıralamasına baktıkça.

“Haklısın adamım! Seni yakından takip eden ve tabii sana hayran olduğu belli bir üniversiteli kızın, söylediğin aktivitelere katılmaktan keyif alacağını düşünmen… Fantezilerini sıralaman! Of!” Mete Ardahan ile gerçekleştirdiği tek taraflı konuşmasında kendine olan öfkesi, Mete Ardahan’a olduğundan fazlaydı. Melek, duyduklarının etkisiyle psikolojik dengesinin bozulduğunu hissediyordu. Hayatında bu kadar edepsiz kelimeler duymamıştı, bir daha duymak da istemiyordu!

Karşısındaki mükemmel Genç ve Başarılı İş Adamı “İç” ve “Girip-çıkmak” diyerek, bütün temiz niyetlerini suistimal ettiğinde, gözlerinde bir yanmaydı günlerdir, haftalardır ulaşmaya çalıştığı bu adamın vicdansız ses tonu.

“Ah akılsız Melek. Senin neyine Mete Ardahan ile laf dalaşı?” diyerek kendine sitem ederken bile parmakları verdiği cevapların saklı olduğu satırları okşuyordu insiyaki olduğu her hâlinden belli bir hareketle. Albümün kapağını kapayıp, yerine yerleştirecek ve hayatından bugünü hiç olmamışçasına silecekti.

Her şeyin bir sebebi varken, o sebebi de nasip edene isyan etmek aklının ucundan bile geçmiyordu.

“Keşke dedemin yanında olsaydım,” diye mırıldanırken, aynaya bakarken gördüğü solgun yüzün, dede şefkatine ihtiyacı olduğu her hâlinden belliydi. Birkaç gün sonra Adana’ya gidecek, dedesini görebilecekti. Tabii gitmeden önce fazla mesai nimetinden faydalanması da şarttı. 28 Haziran da gerçekleşecek “Veda Balosu”nun masraflarını karşılayacak, kıyamadığı paralarıyla alışveriş yapmak zorunda kalacaktı. Melek’in parasının her kuruşu değerliydi. Bu hafta alacağı fazladan 6 saat mesai dertlerine derman olacaktı.

Minibüse kılı kılına yetişebildiğinde toplu taşımaların insanın sabrını zorlayacak kadar yorucu olmasına bir isyan yaşıyordu içten içe. Çeşit çeşit insanla yolculuk yaptığında her an sabrın ne kadar önemli bir erdem olduğunu düşünüyordu. Örneğin; şu an eline aldığı telefonla, toplum içinde hiç de uygun olmayan bir üslup ve ses tonuyla konuşan adam gibi. Elindeki telefonu alıp… Hiçbir şey yapamazdı.

Yeterince zor olan gününü, darp ya da gasp suçuyla daha da zor bir hâle getiremezdi.

Çantasından müzik çalarını çıkardığında artık gürültü yoktu. “Comptine d’un Autre été”nin o muhteşem piyano dokunuşları vardı…

*

Taksim’in en revaçta kahve dükkânında çalışmaya başladığında on yedi yaşında, İstanbul’a yeni gelmiş bir genç kızdı. Beş yıldır bu kahve dükkanında çalışıyor, haftanın beş günü farklı saatlerde buraya geliyordu. Bölge sorumlusu Sevil, cumartesi ve pazar da gelebileceğini söylediğinde ihtiyacına binaen gelmiş gibi görünen mesai için teşekkürlerini sunmuştu.

Çıkmak için Melek’in gelmesini bekleyen iş arkadaşına selam verip, üzerini değiştirmeye gidiyordu vakit kaybetmeksizin. Beyaz pantolon ve tişört, olmazsa olmaz mavi önlük ve tabii şapkasıyla tepeden tırnağa hazırdı. Kıyafetlerini askıya asarak dolabına yerleştirdiğinde derde deva kabilinden üç saatlik fazla mesaisi başlıyordu.

Tezgâhın arkasına geçtiğinde, “Konferans nasıldı?” diye soruyordu Aysel gitmek yerine.

Cevabı kısa bir yalandan ibaretti. “Fena değildi.”

“Geçen gün, Ayşe buradayken bahsetmişti. Onur konuğunuz Mete Ardahan olacaktı. Geldi mi? Yakından gördün mü onu?” Sorusuyla anlaşılıyordu normalde selamını alma gereği bile duymayan arkadaşının muhabbet çabası. ‘Geldi, bana beni bayıltana kadar becerme isteğine dair ahlâksız sözler söyledi.’ İçten içe düşündüklerini Aysel’e söylemeye hiç niyeti yoktu.

“Allah’ım,” diye mırıldanırken gözleri insiyaki kapanıyordu. Kısa bir anda olsa unutmuştu Mete Ardahan ile arasında geçen, geçmemesi gereken konuşmayı.

Evet, o adam bunların hepsini söylemişti. Hatta fazlasını da! Kısa bir anda olsa unutmuş olmanın şaşkınlığını yaşıyordu, Melek. Şimdiyse aklında o kusursuz güzellikteki yüz ve ona yapmayı planladıkları vardı yine. Yanaklarına yayılan ısı hiç de hayra alamet değildi. Düşünmek bile utanmasına yetiyorken o adam yapıyordu o söylediklerini…

Yani… Başka kadınlarla.

Artık kendini biraz daha fazla kadın gibi hissediyordu. Kulaklarını bulandıran ahlaksız sözleri unutabilecek miydi bilemese de ümit etmekten başka yapabileceği hiçbir şey de yoktu. Sözlerden bulanan kulaklar… Esasen, komikti.

“Demek geldi? Anlatsana yakından nasıl?” Sorusundaki heyecan, bilgi almak istermiş gibiydi fakat karşısında o heyecanı kaldırabilecek biri yoktu. Heyhat!

“Sorularımızı büyük bir ciddiyetle cevapladı. Çok nazikti. Konferanstan sonra da sohbet etti bizimle.” Verdiği cevabın politik değeri, karşısında imrenerek bakan Aysel’e en güzel cevaptı.

“Ah ne hoş. Çok şanslısın!” Son kelimede ses tonunda hasıl olan nefreti duymazdan gelmeye çalışırken o aynı tonda devam ediyordu. “Türkiye’deki bütün genç kadınlar onun peşinde.”

“Bundan bana ne?”

“Sen onunla tanışmayı başardın.” Yüzünde, derin bir kıskançlığın çirkin izleri varken Aysel’in, sadece gülümsemekle yetiniyordu Melek.

Ne diyeceğini bilemediği zamanlarda güler geçerdi. Yirmi bir yıllık hayatında kendisine asla söylenmemiş sözleri, ilk kez tanıştığı bir adamdan duymuş olmanın şans olmadığını söylemek isterken, sıkıntısını sessizliğine gömmenin en aklıselim davranış olacağını fısıldayan kalbinin sesini dinlemeye karar veriyordu. Tanıyabilmek için yanıp tutuştuğu Genç ve Başarılı İş Adamı‘nın ahlaksızlığından kimseye bahsetmeyecekti. Yerin dibine girmek isteyecek kadar çok utanmasına neden olan Genç ve Başarılı İş Adamı‘nın ahlaksızlığından.

Belki Ayşe’ye anlatırdı ama…

‘Onunla tanıştığı için şanslı’ olduğunu düşünmeyecek kadar gerçekçi bir utancı hâlâ yanaklarında ve kalbinde kırıklıkla taşırken gelen müşterilerle ilgilenmeyi tercih ediyordu.

*

Öykü’nün açmasını beklemeden arabanın arka koltuğuna oturduğunda, ikinci çalışta açılan telefonla bir selama gerek görmeden derdini çözecek adama, “Ömer. Senden bir ricam var kardeşim,” diyordu, Mete.

Ömer ise, Mete’nin selamsız telefon görüşmelerine alışkındı. “Estağfurullah Mete Bey. Buyurun lütfen.”

“Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü son sınıf öğrencisi, Melek Yakut. Onun hakkında bilgiye ihtiyacım var kardeşim.”

“Emredersiniz Mete Bey. Ne zamana hazır olsun bilgiler?”

“Bir, en fazla iki saat sonra ofiste buluşabiliriz. Uygun mu?” Bu kadar kısa sürede ancak bir mucize olurdu herhâlde.

“İki saat sonra görüşürüz öyleyse. Müsaadenizle Mete Bey.”

Ömer ve yetenekleri.

“EyvAllah kardeşim. Bekliyorum.” İnsiyaki olarak sallanan dizi, beklemeye ters mizacı o anda eziyet olsa da beklemek zorundaydı.

İçindeki sıkıntı daha da büyümüş, ummanında Mete’yi boğmaya çalışıyor gibiydi. O yeşil gözlerde gördüğü kırgınlık ve hüzün beynini kemirir hâldeydi. Son sınıf öğrencisi olması sebebiyle yirmi iki yaşından büyük olduğunu düşünürken, o yaşına rağmen hiçbir erkekle flört etmemiş olduğu gerçeği mantıklı gelmeye başlıyordu Mete’ye.

Pelin, her zamanki gibi ayakta karşılarken Mete’yi, hâlindeki gariplik dikkatini çekiyordu. “Bir sorun mu var, Pelin Hanım?”

“Mete Bey, ben emriniz üzere, özür notu ve çiçeği yolladım… Lucy Hanım. İçeride.”

İşinde zafiyet göstermiş gibiydi Pelin’in mahcubiyeti. “Sıkıntı yok. On dakika telefon bağlama,” dediğinde, çapkın bir ifadeyle göz kırpıyordu kıdemli asistana.

Gülümseyişi gözlerine ulaşsa da dudaklarına ulaşmıyordu ne yazık ki. “Peki, efendim.”

Lucy, pencerenin önünde deri koltuğun arkasına kalçasını dayamış, kolları göğsünün üzerinde bağlı olduğu hâlde manzarayı izliyordu. Kapıyı kapadığında, yanına doğru ilerlerken, resmi bir mesafe kala duruyordu Mete.

“Merhaba.”

Başını Mete’ye çevirdiğinde derin bakışları gözlerine kilitleniyordu. “Bu gece dönüyorum, menajerimin acil isteği…” Yavaş yavaş seksi kalçalarını sallayarak Mete’ye doğru yaklaşmaya başladığında, aralarında mesafe olmadığı hâlde karşı karşıya kalıyorlardı. Göğüsleri ceketine temas ederken, dolgun ve kırmızı dudaklarını yalayarak, “Vedalaşmak istedim,” diye fısıldıyordu.

Ona unutamayacağı bir veda yaşatırdı ama şu an hiç de o havada hissetmiyordu kendini. İçinden geçen düşüncenin gerçeği yansıtması canını sıktığında kendi kendine soruyordu; ilişki için ne zaman özel bir motivasyona ihtiyaç duymuştu ki?

Lucy’nin incecik belini bir eliyle kavrayıp duvara yaslarken diğer eli şiddeti engellemek için yaslandıkları yerden destek alıyordu. Kadının gözlerindeki tutku yoğunluğuydu Mete’ye gözlerini kapattıran… Başını çevirten ve masum, yemyeşil bakışların aklına düşmesine sebep olan.

Masumiyetin utangaçlığını taşıyan gözler hüzün dolu, hazin bakışlarla ona bakıyordu.

Alnını kadının alnına yaslarken, “Üzgünüm,” diye fısıldıyordu.

Lucy, sağ eliyle Mete’nin kirli sakallı yanağını okşamaya başladı. “Farkında olmayabilirsin ama anlamak için çok zaman harcama.” Deniz mavisi gözleri, gözlerinin içine kitlenmiş gibiydi yine.

“Ne için?”

“Kalbine bir şeyler olmuş. Dün gece ki Mete değilsin.” Dudaklarına masum sayılabilecek bir öpücük kondurduğunda, kollarını doladığı boyundan çözüyordu. “Seni tanımak çok güzeldi, Mete Ardahan.”

Mete, sıkkın bir hareketle ellerini saçlarının arasından geçirdiğinde ağzından çıkan sözlerde samimiydi. “Lütfen, neye ihtiyacın olursa çekinme.” Mete Lucy’nin karakterini seviyordu. Erkeklerin hayatını çekilmez kılan kadınlardan değildi. İyi bir arkadaş, keyifli bir dost muhabbeti kurabileceklerinden emindi.

Lucy, çapkın bir gülümsemeyle, “Aşkına ihtiyaç duyacağım kesin,” derken masanın üzerindeki çantasını alarak gidiyordu. Kavgasız, gürültüsüz. Neredeyse bir aydır birlikte olduğu ama hangi çiçeği sevdiğini öğrenme gereği bile duymadığı kadın… Gidiyordu.

Az önce Lucy’nin bulunduğu yerde manzarayı seyrederken ve tabii o yeşil gözleri düşünürken… Kızın kalbinin kırılmış olma ihtimaliydi belki de içindeki sıkıntının bütün sebebi… Ve bu yüzden de kızı aklından çıkaramıyor, gözlerinin önünden gözleri gitmiyordu.

Yeşil, gözyaşlarını dökmemeye çalışan kızarmış gözler.

Ne kadar süre orada kaldığının farkında değildi kapı tıklandığında. Hafifçe kafasını sağa sola sallarken, düşüncelerinin işkence hâlini aldığına kat’i kanaat getiriyordu Mete.

“Müsait misiniz, Mete Bey?”

“Müsaitim Pelin Hanım. Buyurun.”

Pelin, Ömer’i içeri alırken, Mete manzaraya nazır işkencesine ara verip, Ömer’i karşılıyordu. Karşılıklı oturduklarında, “Ne içersin?” diye sorduğunda, kendisinin ihtiyacı olan, tek dem bir çaydı.

“Sade Türk kahvesi, mümkünse.”

“Bana da demli bir çay, Pelin Hanım.”

“Hemen, Mete Bey,” deyip çıkan Pelin’in ardından vakit kaybetmeden konuyu açıyordu, Mete.

“Neler öğrendin kardeşim?”

“Hanımefendinin GBT’sini aldırdım emniyetten. Tertemiz. İzmir doğumlu. Yirmi bir yaşında. Anne ve babası doktormuş. Afrika’ya “Büyük Sağlık Hareketi” için gönüllü olarak giden doktorların arasında Melek Yakut’un anne ve babası da varmış. Yedi yıl önceki kolera salgınını hatırlıyor musunuz?”

Ömer’in sorusuna, “Hatırlıyorum,” cevabını verirken, “Dört şehit kahraman doktor diye haberlerde duymuştum sanırım,” diyerek devam ediyordu sözlerine. “Yoksa anne ve babası onların arasında mıydı?” Cevabı hissederken dudaklarından bu soru kendiliğinden dökülüyordu.

“Maalesef öyle. Efsane hâline gelmişler. Bir-iki kişiye bu mevzuyu sorduğumda suçlu olarak yetkililerin ihmali diye söz ediyorlar. Gönüllü olarak Afrika’ya giden yirmi üç doktor var yalnızca Türkiye’den giden doktorlar salgına yakalanmış. Melek Hanım ailesine son vedasını edememiş ne yazık ki. Anne ve babasının cenazelerini Türkiye’ye sokamamışlar. Afrika’da defnedilmişler.”

Belli belirsiz, “Çok hazin,” diye mırıldanırken, vicdan azabının paslı hançeri ruhunda daha derine saplanıyor gibiydi.

“Efendim?”

Melahat içeri girip, içeceklerini servis ettiğinde Mete, demli çayına kavuşma teşekkürünü, “Sağ olasın ablacığım,” deyip çayından bir yudum çekerek sunuyordu.

“Afiyet olsun, Mete Bey,” deyip Ömer’in kahvesini de bıraktıktan sonra çıkıyordu, orta yaşlı kadın.

“Devam et kardeşim.”

“Suç kaydı ya da trafik cezası yok. Dedesinin yanında, Adana’da yaşamış ailesinin vefatının ardından. Boğaziçi ekonomiyi kazanınca İstanbul’a gelip, yurtta kalmaya başlamış.”

Ömer, çalıştığı kahve dükkânından bahsetti, iş arkadaşlarından anlattı. Bütün bu ayrıntıları dinlerken Mete’nin aklında hâlâ anne ve babasına veda edememiş, mahzun duruşlu kıza söylediği sözler vardı. Hatta taciz mi demeliydi? Daha önce buna benzer sözleri yaşıtı kadınlardan dinlemiş, bedenlerinin ihtiyaçlarını zevkle gidermişti ama gencecik bir kıza söylemek hiç de uygun bir davranış değildi, kabul ediyordu. Nasıl bir basiretsizlikti ki o sözleri dile dökebilmişti?

“İş arkadaşından öğrendiğiniz kadarıyla pazartesi, çarşamba, cuma 15:00’dan 18:00’a – salı ve perşembe 18:00’dan 21:00’a kadar part time çalışıyormuş. Öğrenebildiklerim bu kadar, Mete Bey.”

Dalgın bir ifadeyle onay verdiğinde başında derin bir ağrı vardı, Mete’nin. “Yeterli Ömer.”

“Af edersiniz unutmuşum. Bugün ve yarın fazla mesaisi varmış Melek Hanımın. Bilmek istersiniz diye düşündüm.”

Daha sonra bir şeyler daha söylediğinde Ömer, Mete artık dinlemiyordu. “EyvAllah kardeşim,” sözleriyle Ömer’i uğurlarken, yarıya kadar içtiği çayın ince belli kristal bardağını eline alarak tekrar manzaranın önüne geçiyordu. Aklındaysa iki mesele vardı;

1. Beynini delmek istermiş gibi aklına kazınan yeşil gözler
2. Kıza hayvan olmadığını kanıtlamasını söyleyen bir vicdan

*

Hâletiruhiyesindeki hüzünle müsavi karanlık, İstanbul’a hâkim olduğunda, hayranı olduğu adamın ahlak dışı sözleriyle utancına teslim olabilirdi artık. Ya da Ayşe’yi arayıp, karanlık hüznü dağıtabilecek dostuna sığınabilirdi. Yurt görevlisi Hanife’nin baktığı telefona, “Ablacığım, Melek ben. Ayşe oralarda mı?” diye sorarken, cep telefonu kullanmayan arkadaşına sitem etmek aklının ucundan bile geçmiyordu.

“Burada, Melek kız. Bekle çağırayım.” Telefonun ahizesinden uzaklaşsa da, “Nurcan, Ayşe’yi çağırır mısın kızım,” sözlerini duyabiliyordu Hanife’nin.

Bir ya da iki dakikaydı beklediği süre Ayşe’nin keyif dolu sesini duyduğunda. “Neredesin kuzu?” Melek’in hüzün dolu ahvali dağılarak, şifa etkisine sarılıyordu Ayşe’nin keyif dolu sesini duyduğunda.

“Şimdi çıktım işten. Ben de seni merak etmiştim yurda mı döndün ne yaptın diye.”

“Yeni geldim sayılır. Hadi sen de hemen gel!” Ayşe’nin bu aceleci tavrına elinde olmadan gülümserken, “Pekâlâ küçük hanım. Bir şey lazım mı?” diye soruyordu. Neler döndüğüne dairse hiçbir fikri yoktu.

“Sen gel ama çabuk gel, yeter.”

Ayşe’nin gizemine dayanamayıp, “Hayırdır? Bir şey mi var?” diye sorarken karanlığı aydınlığa ikinci bir davet beklemeksizin ulaşıyordu.

“Gelince görürsün. Hadi çabuk!”

“Peki, peki. Görüşürüz bir tanem.”

“Görüşürüz canım.”

Birkaç dakika sonra yurt odalarının kapısını açan Ayşe’nin yüzündeki sımsıcak tebessüm karşılıyordu önce, ardından da mis gibi pizza kokusu. Ayşe’nin kurduğu yer sofrasında, Melek’in en sevdiği pizza, ayran ve en güzeli frambuazlı pasta vardı. “Ve olağanüstü bir hâl olduğunu anlıyoruz bu masayla,” derken Melek, içten gelen bir gülümsemenin dudaklarına yayılmasına izin veriyordu.

“Evet, canım.” Kibirli bir tavırla sol elini gözüne yaklaştırdığında, Ayşe manikürünü inceliyormuş gibi bükülü tırnaklarına bakarak konuşuyordu. “İstiklâl’de Sinan’la dolaşıyorduk. Ne onda beş kuruş, ne ben de bir lira vardı. Lan ne kadar çulsuzuz.”

Son sözüyle kahkaha atmaya başladıklarında, “Öyleyiz değil mi? Meteliksiz birkaç öğrenci parçası…” diyerek destekliyordu Melek kriz gibi gelen kahkahanın ardından zorlukla.

“Meteliksiz olduğuna bizim kadar memnun başka kim var? Rabb’im! İyi ki bizi çulsuz ama neşeli yarattın!”

Ayşe’nin teşekkürünün ardından kahkaha krizi sakinleştiğinde ancak asıl konuya dönebiliyordu Melek. “Pekâlâ. Sadede gel meraklanmaya başladım.”

“Sinan, aldı gitarı eline, oturdu kaldırıma, başladı Desperado soundtrackla. Ben de şarkı sözleriyle eşlik ettim. Onu çalarken görmen lazımdı! Yanımızdan geçen turistler Meksikalıymış meğer. Bir dans etmeye başladılar muhteşemdi! Sinan, attı yere şapkasını. Yarım saatte şapka parayla doldu! Hayatımda bu kadar çok parayı bu kadar kısa zamanda hiç kazanmamıştım.” Yüzünden tebessümü silindiğinde ciddiyete hâkim oluyordu ifadesine. “Konferanstan ayrıldığını Cengiz’den öğrendiğimde ters bir şey olduğunu biliyordum… Konuşurken de sesin çok mutsuzdu. Senin için yapabileceğim bir şeyler olmalıydı. Ve… Ta ta ta tam,” diyerek Melek için hazırladığı sofrayı gösteriyordu.

Ayşe’nin düşüncesi; Melek frambuazlı pastayı görünce çok mutlu olacak, pizzadan önce kendi payını yiyecek, pizzasını yediği zaman da Ayşe’ye ait paya saldıracaktı. Gülecek ve eğleneceklerdi.

Ama.

Melek, Ayşe’nin kollarına sığındığında, içi kopup dışına çıkacakmış gibi ağlıyordu.

“Tatlım! Benim kadar iyi şarkı söyleyememen senin suçun değil ki,” diyerek onu neşelendirmeye çalışsa da, Ayşe’nin hissettiği hüzün titreyen sesinde saklıydı.

Melek, bu sözle ağlamakla gülmeyi aynı anda yaşayarak ağlamanın kazanmasına izin veriyor, sesli ve bol ulumalı ağlamasına geri dönüyordu. Ayşe, elini Melek’in sırtına yerleştirdiğinde yatağın üzerine birlikte oturuyorlardı. Komodinin üzerinden kağıt mendil kutusunu kucağına alarak, Melek’e mendil yetiştiriyordu.

İkisi de hiçbir şey söylemiyordu.

Melek ağlarken, Ayşe arkadaşına sıkıca sarılıyordu. Bazen söz değil, insanı sadece şefkat teselli edebiliyordu. Hıçkırıkları azalmaya başladığında gözlerinde yaş namına hiçbir şey kalmadığını hissediyordu Melek.

Ayşe, sakinleştiğine karar verdiğinde sorabildi, “Neler oldu?”

Melek kırmızı ve ağlamaktan şişen gözleriyle Ayşe’ye bakıyordu. “Ben… Sanırım bu sevgi… bugünkü ruh hâlime fazla dramatik geldi.”

Ayşe’nin sureti ciddi bir ahvale büründüğünde, kalbinde kırık bir titreyiş vardı Melek’in. “İlk zamanlar, seninle hiç konuşmamıştık hatırlıyor musun?”

Sessiz sözsüz bir baş hareketiyle kabuldü Melek’in karşılığı.

“Aynı odada kalıyor, aynı odada uyuyorduk ama birbirimize tek kelime etmiyorduk. Okul harcının ikinci taksidini yatıracak param yoktu. Annem de yollamayacağını kesin bir dille anlatmıştı. Kemal’in, yanında olmam için anneme para verdirmediğini biliyordum. Bütün eşyalarımı topladım, kapının yanına dizdim. Seninle vedalaşmayı aklımın ucundan bile geçirmedim. Ben kimseyi sevmiyordum. Seni de sevmiyordum.”

Melek, derin bir nefes aldığında ağlamanın sonrasında çıkan hafif hıçkırıklardan başka ses yoktu bedeninde. Ne sözünü kesiyordu Ayşe’nin ne de soru soruyordu. Sadece dinliyordu.

“Akşamüstüydü geldiğinde. Hazırlanmış çantalarımı gördün ve ilk kez konuştun; “Nereye gidiyorsun?” Sana; seni ilgilendirmez, işine bak sen, diyen bilinçaltıma inat ağzımdan çıkan kelimeler; “Fakülteyi bırakıyorum,” olmuştu. Sen gerçekten mantıklı bir neden duymak istermiş gibi bana; “Neden?” diye sormuştun. Harcı yatıramayacağımı söylediğimde; “Yatıracaksın, sadece yarın üçe kadar bir yere gitme!” demiştin.

“Öylece bakmıştım gözlerine. Sadece omuz silkmiştim umursamaz bir hareketle. Hayatımda bir şeylerin değişeceğine inanmıyordum ama kaçabilmek için bulduğum bilet saat beşteydi. Okul olmasa da o bok çukuru eve bir daha asla dönmezdim. Saat iki de sen geldin… Elinde iki yüz elli lira vardı.” Bir damla süzüldü Ayşe’nin gözünden. Hemen sildi ve bir tane daha akmasına izin vermeyecekmiş gibi kaşlarını çattı her zamanki gibi.

“Bodoslama dalmıştın odaya. Sanki orada olacağıma inanmıyormuşsun gibi,” hafif bir iç çekişle güldüğünde, Ayşe, “Nefes nefeseydin,” diyerek devam ediyordu. “Bana; “Hadi şu taksidi yatıralım,” demiştin. Sana teşekkür bile etmedim.” Dönüp Melek’in gözlerine baktığında, boğazında derin bir sızı varmışçasına yüzü buruşuyordu Ayşe’nin.

“Yine seninle konuşmuyordum ve sen de her zamanki hâline geri dönmüştün. Yine birbirimize bakmıyor ve konuşmuyorduk. Resmen bana iyilik yapmamışsın gibi dolanıyordun ortalıkta. Neden, diye düşünüp kendi kendimi yiyordum. Sonunda dayanamayıp; “Neden bana böyle bir iyilik yaptın? Ne çıkarın var? O parayı sana asla ödemeyeceğim belki? Nasıl güvenipte bana iki yüz elli lira verebildin?” demiştim kızgınlıkla. Bana bakıp; “Ders çalışıyorum, uğraşamam senin deliliğinle,” deyip, kafanı yine gömmüştün kitabına. Seninle artık konuşmaya başlamıştık o günden sonra. Kısa cümleler. “Selam,” ve; “Ben çıkıyorum,” gibi. Bir akşam yemek yememiştin… Paran olmadığına adım gibi emindim. Karın gurultundan uyuyamıyordum.”

Bunu hatırlamak gülümsemesine yetiyordu, Melek’in.

“Yatağımdan kalkıp açık bulduğum ilk dükkana kendimi atmıştım. En büyüğünden karışık pizza almıştım. Ayran alacak param kalmamıştı. Senin yanına gelip; “Kalk yemek ye, midenin gurultusundan uyuyamıyorum,” deyip kutuyu üzerine bırakmıştım. “Beraber yiyelim,” diyerek, yanına oturmamı istemiştin. “Hayatımda yediğim en güzel pizzaydı, teşekkür ederim,” sözlerin, beni istemediğim bir duygu yoğunluğuyla boğarken; “Kazandığını bana vereceğine aç karnın doyurmalıydın belki de!” sitemiyle kurtulmaya çalışıyordum sana hissettiğim şefkatten.

“Gözlerini gözlerime dikmiştin. “Teşekkür et ve sus! Derdin ne? Bana ara sıra amatör defilelere çıkmam için teklif geliyor. Ben yapmıyordum ama o gün senin için gittim. Yani senin deyiminle; “Aptal sarı kız” aptal sarışınlığıyla kolayca para kazandı,” demiştin. Bana seni sevdirdiğin için sana karşılık olarak daha değerli hiçbir şey veremem.”

Derin bir nefes aldı, ardından bir tane daha.

“Şimdi neler oluyor anlat,” dediğinde artık ciddiyet hâkimdi ses tonuna.

Melek, hüzünlü gözlerle bakıyordu arkadaşına. “Önce yemek yiyelim mi?”

“Ah be kuzu! Hadi geç!” İkisi de hüzünlüydüler.

Melek, yudum yudum içtiği ayranla anlatıyordu sıkıntısını. “Ben çıkarken Mete Ardahan peşimden geldi, bana sorularımın bitip bitmediğini sordu. Ve… Bana sormak istediği soruları olduğunu söyledi. Soruları varmış ama o soruları soracağı yer… Farklı bir yermiş.” Anlatmaya çalışırken derdini, kelimelere dökülen devrik birkaç cümle oluyordu içini yakan gerçek.

“O şerefsiz çocuğu, tahmin ettiğim şeyi söylemedi değil mi?”

Ayşe’nin sabırsızlığı Melek’in sözünü keserken, bakışları üç dilim pizzanın kaldığı karton kutuya kilitliydi Melek’in. “Ne tahmin ettiğine bağlı.”

Ayşe, elindeki ayran bardağını bıraktığında kısılı gözleriyle Melek’i inceliyordu.

“Bana sorularını, yatağında beni bayıltana kadar becerirken sormak istiyormuş!” Kıpkırmızı olmuş yanaklarından süzülen gözyaşlarını silerken, dökecek gözyaşı kalmadığından emindi hâlbuki. Melek de elindeki ayran bardağını yer sofrası üzerine bıraktığında sağ eliyle kendini gösteriyordu. “Ayşe, Allah aşkına söyle, ben bu sözleri hak edecek ne yaptım?”

“Ah kuzu. O orospu çocuğu, s*kik piç kurusu yüzünden mi bu hâle geldin? Sen hiçbir şey yapmadın meleğim. Onun dibi seni görünce düştü. Hepimiz fark ettik sana aç kurt gibi baktığını!”

Melek, duyduklarına inanamıyordu. “Nasıl baktı? Nasıl yani?” diye sorarken, hissettiği heyecan kalbine de doluyordu, midesine de. Mete Ardahan görmüş ve Melek’i beğenmişti!

Tabii ya!

Beğenmeseydi, fantezilerini de anlatmazdı herhâlde!

“Tatlım, çok geri zekâlısın biliyorsun değil mi? Seni gören her ölümlü erkekte aynı tepki oluyor zaten,” diyerek kafasını dürtüyordu Ayşe sıska parmaklarıyla. Aralarında oluşan sessizliğin ardından Ayşe, “Ne zaman gidiyorsun?” diye sorduğunda normal bir sohbete geçiş yapıyorlardı ancak Melek hâlâ anlamsız bir heyecanla Ayşe’nin sözlerini düşünüyordu. Mete Ardahan, Melek’i beğendiği için kötü emelleriyle dolu bir aktiviteye dahil etmek istiyordu. Aysel’in fikrini almak isterdi… Bu duruma da şans diyebilir miydi?

“Pazartesi. Sen de gel. Dedemle tanışırsın. Ne olursun gel!”

“Gelemem kuzu. Burada işlerim var. Sinan, bana haftaya pazartesi gecesi barda ona eşlik etmemi teklif etti.” Sanki herhangi bir şeyden bahsediyordu.

“Allah cezanı vermesin, aptal! Neden gelir gelmez söylemiyorsun,” diyerek bu kez de Melek dürtüyordu Ayşe’nin kafasını hâkir gören bir ifadeyle.

“Bu gece konu sensin! Sinan ile bugün prova yapmadan harika bir iş başardık. Barda partneri izne ayrılıyormuş önümüzdeki hafta sonu. Patronu kabul edince… Öyle işte.” Sessizliğin ardından gözlerine kilitlenen gözlerinde sımsıcak bir sevgi vardı. “Nasıl hissediyorsun?”

“Sayende çok iyiyim. Teşekkür ederim.” Saf samimiyet içeren bu kelimeler, Ayşe’ye çok fazla gelen bir duygu barındırıyordu içinde.

“Hadi kuzu! Harcamakla bitmeyen çok bereketli paramdan sinemaya da pay vermek istiyorum,” derken tek seferde zıplayıp yerden kalkıyordu sportmen vücuduyla.

Melek ise kalktığında ağrıyan kalçasını, “Kalçam kopup düşecek Allah korusun! O kadar ağrıyor!” diyerek ovuşturuyordu.

Ayşe, “Kıç, diyeceksin kuzu! Kıç ya!” sözleriyle küfür eğitimi vermeye başlıyordu yine.

“Peki.”

“Söyle!”

“Bir ara söyleyeceğim.”

“Hanım evladı!”

Gözlerinin içi gülerken arkadaşına sevgiyle bakıyordu Melek. Ayşe, her zaman derdine dermandı.

*

Sinema çıkışı yürüyerek geldikleri yurt yolunda ellerinde çekirdek vardı iki arkadaşın.

Ayşe, “Kargonun içinde ne vardı?” diye sorduğunda, Melek yeni hatırlıyordu kargoyu.

“Tamamen unuttum. İşe giderken aklımdaydı gelince bakarım diyordum, gönderene bile bakamadım.” Derin bir nefes çektiğinde içine, konuyla alakası olmasa da, “Bu geceki planlarımda eğlence yoktu… Teşekkür ederim, canım,” fısıltısı dökülüyordu dudaklarından.

Ayşe, sadece omuz silkmekle yetinerek yere bakıyordu. Geçiştirmek istediği zamanlarda hep yaptığı gibi. Yurda gelene kadar sessizlikle çekirdek çitlerken iki genç kız, sessiz boşlukları gereksiz cümlelerle doldurma lüzumunu görmüyorlardı.

“Hanife ablayı ara da kapıyı açsın.”

Çantadan çıkarırken telefonu, “Yine kapanmış, açılsın arayayım,” diyerek bekleyişini açıklıyordu Melek.

“Kuzu ya, herşeyin dökülüyor. Parana kıy da bir telefon al kendine be canım.” Dalga geçmek için söylenmiş sözler değildi. Esasen, Melek de alınacak değildi.

“Canım benim! Telefonum dökülse de -ki ben onu bu hâliyle seviyorum- en azından arama yapabiliyorum açık olduğu vakitlerde! Sen cep telefonu kullanmaktan korkuyorsun, onu ne yapacaksın?”

Eleştirisi, ikisini de güldürürken, “Tamam, cimri tamam!” diyerek sakinleştirmeye çalışıyordu Ayşe, Melek’i.

“Ayrıca şu mezuniyet balosu da çok masraflı! Yüksek lisansta lazım olcak tek kuruşu kıytırık telefonlara harcayamam şu an. Hem bak, bekleyince musahhar oluyor benim güzelim…”

Melek “Musahhar” dedi, Ayşe hüzünlü gözlerle gözlerine baktı. Babasını hatırlatan her kelimeyle kahverengi gözlerinden geçen hasreti okuyordu Melek. Hanife, “Efendim?” cevabıyla açtığında telefonu, hüzne ara vererek, “Hanife ablacığım, biz kapıdayız,” diyerek, beklemeden kapıyordu telefonu. Bir dakika geçmeden Hanife kapıyı açıp kızları içeri alıyordu.

“Başkası olsa zor alırdım onları bu saatte içeri, ama size kıyamıyorum!” Yurt görevlisi şefkat dolu kadının ciddi ifadesine Melek ve Ayşe gülümserken, o da dayanamıyor, gülümseyerek bakıyordu iki genç kıza.

Melek, kadının yanağına bir öpücük kondurduğunda, “Sen ablaların bir tanesisin,” derken Ayşe, kadının ton ton yanağından bir makas alıyordu, “Bizim gittiğimiz yeri biliyorsun ablam, diğerleri gibimiyiz?” eşliğinde.

“Değilsiniz, Allah’ıma şükür. Hadi geç oldu yatın!” Kadın anne buyurganlığıyla kızları odalarına yolluyordu.

*

Ayşe, gözlerindeki rakun misali boyayı temizlerken, Melek gelen kargoyu inceliyordu. “Ayşe, ben mi yanlış görüyorum, şuna bir bakar mısın?”

“Ne oldu can koç?” diyerek yanına yaklaşırken, Ayşe makyajdan arınmış gözü çikolatanın en tatlı tonunda parlıyordu. “İngiltere yazıyor.”

“Evet.” Paketi açmak ve açmamak arasında gidip geliyordu elleri.

“Açsana çatlayacağım meraktan! Adın üzerinde yazıyor işte! Daha nasıl bir kanıt bekliyorsun senin olduğuna?” Sitemle elinden koliyi alıp kendi açtığında içinde bir kutu daha vardı. Kutunun üzerine iliştirilmişti notu aldıklarında ortaya çıkan markaya ikisi de çığlık atıyordu.

“Vivienne Westwood, inanamıyorum!” Kutusuna bile kıyamıyormuş gibiydi kolinin içinden çıkaran Ayşe’nin nazik davranışı.

Melek ise elindeki notta yazan isme bakakalmıştı.

“Ne oldu can?” Ayşe, Melek’teki durgunluğu görünce kutuyu unutup ona dikkat kesiliyordu.

“Amcam…”

“Ne yazmış?”

“Meleğim…
Lütfen benim için giy
Amcan”

“Arada sırada hatırlayan bir amcanın gönderdiği Vivienne Westwood tasarımı olsa da giyme, geri gönder bence!” diyen Ayşe’nin sesinde öfke vardı.

“Öyle deme ama ya… O benim en sevdiğimdi… Annemlerden sonra…”

Ayşe, sözünü keserek, “O iğrenç evde besleme gibi yaşamana göz yumdu! En azından ülkesinde, senin yanında olsaydı,” diyordu haklı bir öfkeyi, siteme dönüştürerek.

“Ben ona kırgın değilim. Ağabeyi ve yengesini kaybetti. Kolay şeyler yaşamadı. Annem amcamdan bahsederken; “Kerem’imizin kaderi o doğmadan önce belliydi; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi. Onun Mülkiye’den başka bir üniversite de okuma şansı yoktu,” derdi. Hiç sormadım nedenini ama biliyorum ki; amcam, bir makam hırsı ya da sorumsuzlukla beni bırakmadı. Neyse. Dediğim gibi, ona asla kırgın değilim.”

Kutuyu açtıklarında, içinden çıkan şaheser gözlerini kamaştırıyordu.

“Hadi ama! Senin böyle bir şey giymeye ihtiyacın yok ki. Haksızlık ama ya!” Melek, büyülenmiş gibi kutudan çıkan elbiseyi Ayşe’nin havada tutuşunu izliyordu. Ekru renginin tertemiz masumiyetini strablez formunda taşıyan, asimetrik etek uçlarının ancak dizine kadar uzanabileceği muhteşem bir elbiseydi.

Askıya geçirip dolabın kapısına asılan elbiseyi iki arkadaş yatağın üzerine çöküp aşkla seyretmeye başladığında, Ayşe, “Her kız, o gece senden nefret edecek,” diyordu sade bir tonla.

“Başkasından duymak istemeyeceğim sözleri sen çok sıradanmış gibi dile getiriyorsun ya, hayranım üzerimde uyandırdığın bu sükûnete.”

“Rica ederim tatlım,” deyip duraksadığında, “Vazifem!” sözünü kibirle döküyordu dudaklarından.

Melek, eline aldığı yastığı Ayşe’nin yüzüne çarparken, hazırlıksız yakalandığı darbenin etkisiyle önce sendeliyor ardından hemen atağa geçiyordu, “Seni zavallı!” diyerek. Yarım saat tamamen gereksiz bir şekilde birbirlerini yordukları yastık savaşı sonunda nefes nefeseydiler, yorgundular ama bütün sıkıntıları neşe dolu kahkahalarıyla terk etmiş gibiydi bedenlerini.

*

Yatağında sırtüstü yatarken, elini başının altına yerleştiriyor, bacak bacak üstüne atmış olduğu hâlde sokak lambasının aydınlığında tavanı seyrediyordu. Konferansa davet ettiği ama… Davetine icabet edeceğini düşünmediği Mete Ardahan… Gelmiş… Sözleriyle kalbini kırmış… Ne bir özür dilemiş… Ne de özür için en ufak bir girişimde bulunmuştu.

Kalbi, gün içinde kafeye gelen her yeni müşteride onu ararken, kendini daha ne kadar alçaltabileceğini hesaplayamıyordu. Adamın bir gecesini belki eğlenceli kılabilir ve sonra unutulur giderdi. Ne Melek umurundaydı o çok Genç ve Başarılı İş Adamının, ne de Melek ile bir ilişki yaşamak. Onun tek isteği; canını sıkmış bacak kadar bir üniversite öğrencisine haddini bildirmekti.

Melek, Mete Ardahan’ın hayranlarından önemsiz bir çeşitti, gününü renklendiren, ahlaksızlığıyla utandığında yüzüne bakıp gülebileceği. Gözyaşları süzülüp damlarken yastığına, kalbinde hissettiği yangın pişmanlığını körüklüyordu. Böylesi bir hayranlık duyduğu adamı asla davet etmemeliydi konferansa… Heyhat ki bu sonuca çok geç varıyordu Melek.

*

Sabahın ilk ışıklarını Marmara Denizi’nin ufkunda gözlüyordu uykuyu haram kılan gözleri. Bir sesti onu uykusuz bırakan, bir bakıştı kalbini hükmü altında tutup Mete’yi vicdan azabında kavuran, titreşen gözyaşlarıydı hayatı vücudundan çekip alan. Sabahın ilk ışıkları Marmara Denizi’nin ufkunda yükselirken Mete’nin dilinde de bir dua yükseliyordu kerâhat vakti ötüşen kuşların sesine karışan;

“O meleksi varlığın affına mazhar et beni.”

Dudakları bu duayı tekrar tekrar fısıldarken tek bir isteği vardı Mete’nin; Melek Yakut’un affını kazanmak…

Candan Öte ~ 3 | Utanç” için 3 yorum

  • 16 Eylül 2018 tarihinde, saat 23:59
    Permalink

    Yaa Metem işte böle? sabahı sabah edersin ahh metem ahh …

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir