Candan Öte ~ 29 | Kuyu

“Arabayı durdur!” Ağzının üzerindeki elinin boğukluğuyla zor çıkıyordu kelimeler. Araba durduğunda, Melek taş yolda, dizlerinin üzerine çöküp kusarken, saçlarının önüne düşmesini engellemeye çalışıyordu.

Yanına gelerek saçlarının külfetinden Melek’i kurtarsa da Yıldırım, “Bırak!” emriyle ondan kurtulmaya çabalıyordu Melek. Kusarken cümle kurmaya çalışması zaten mahvolmuş midesini çoşturmaktan ileri gitmiyordu. Yıldırım yanından ayrıldığında, rahat rahat içi dışına çıkacakmış gibi kusabilirdi artık. Gittiği için kendi hâline kaldığına sevinebilirdi bu zor durumu yaşıyor olmasaydı eğer. Saçlarını sol eliyle zapt altına alıp sağ elini yerden destek almak için taşların üzerine dayamıştı. Ufacık taşlar avuçiçine batıyordu ama şu an umrunda değildi.

Yıldırım geri geldiğinde, elindeki suyu avucuna döküp Melek’in dudaklarını yıkamaya başladı.

“Bırak!” Melek tekrar ediyordu ama bu sefer sözünü dinlemiyordu, Yıldırım.

“Sus lütfen! Geçti mi nöbetin?”

“GEÇTİ! BEN HÂLLEDERİM!”

“Susmanı istedim, bağırıyorsun! Çalkala ağzını!” derken avucuna döktüğü suyu Melek’in dudaklarının kenarına tutuyordu.

Ne kadar çabuk, o kadar tez kurtuluştu belki de. İtiraz etmeden kabul etti, ardından ayağa kalkmaya çalıştı. Titreyen bacaklarının üzerinde durmaya gayret ederken, dizleri isyan hâlindeydi, Melek’in.

“Anlaşılan biliyorsun!”

“Ağabeyinin intikamını mı alacaksın, Mete’mden? Yoksa sen de mi Sümeyye’nin kanını akıtanlardansın?” Cümlesi bir öğürtüyle kesildi.

“Hayır!”

“Mete’mden ne istiyorsun?”

“Onu, ağabeyimi bulaştırdığı her pisliğe bulaştırmak!”

Sesinde ölümün soğukluğunu hissettiği adamın ifadesiz yüzüne bakıyordu Melek. “Ağabeyinin bulaştığı hiçbir pisliğe Mete’mi bulaştıramazsın! Senin ağabeyin, suçu, günahı olmayan küçücük bir çocuğu, dört adama… Katlettirmiş, vicdan ya da ahlakı olmayan, haysiyetsiz, şerefsiz pisliğin tekiydi!”

Sinirden titriyordu.

Karşısındaki adam da.

Melek’i, tuttuğu gibi arabaya fırlatıp, bedeniyle araba arasına sıkıştırdı. Adamın göğsü üzerinde ufacık kalan elleriyle itmeye çalışırken bedenini, Yıldırım’ın mengene sertliğindeki elleri bileklerini kavradı, hareket etmesini imkânsız hâle getirdi.

Yine!

“Demek sevgilin ağabeyime işkence etmekte haklıydı ha! Demek öyle… Ağzına doldurduğu pislikler, kırdığı kemikler. Haklıydı. Onun cesetini bile bırakmayacak şekilde katleden sevgilin haklıydı!” Daha fazla görmeye tahammül edemiyormuş gibi başını Melek’ten çevirdiğinde, ellerini de serbest bırakıyordu.

Adamın yaşadığı basit değildi. Onun gözünde abisinin şerefsizliği değil, sevgisi vardı. Melek, anne ve babasının mezarına gidemediği için nasıl acı çekiyorsa, belli ki bu adamda acı çekiyordu.

Elleri cebinde, bakışları yerde derinlere dalmış gibi bir hâli vardı Yıldırım’ın.

“Abim ahlakı, sokaklarda bıraktı. Annem, âşığıyla bastığı babamı ve o namusu eksik kadını vurduğunda otuz iki yaşında gencecik bir kadındı. Sonra bir kurşunda kendi kafasına sıktı. Sinan on bir, bense beş yaşındaydım sosyal hizmet görevlileri bizi almaya geldiklerinde. Beni, pis bir sapıktan korumak için ilk cinayetini işlediğinde henüz on iki yaşındaydı. Çıktığında tetikçilik de dahil her türlü pis işi yaptı. Yirmi sekiz yaşına basmadan bir servet sahibi olmuştu uyuşturucu ve kadın satarak. Ahlak onun için bitmişti. İçinde ahlakı bitiren insanlıkla savaşıyordu. Kimseyi sevmedi ömründe, benden başka. Beni, ne işine bulaştırdı, ne de yaptıklarından bahsetti. Sadece; “Oku! Oku ve seninle gurur duymamı sağla!” dedi.

“Ahlaksızdı, sevgisizdi. Ama beni sevdi. Beni koruyabilmek için ilk cinayetini işleyen abim, yıllarca hapislerde yatan abim, mutlu bir hayatı olmayan abim… Ölümü bile huzurlu olmadı. Sevgilin ağabeyimi öldürmekle kalmadı, onu yok etti! Şimdi bana ne istediğimi soruyorsun, değil mi küçük kız? Sevgiline ömründe tatmadığı bir acı yaşatıyorum. Önceki planım, onun vücudunu ortadan kaldırmaktı…”

Melek, midesindeki bulantıyı yine hissediyordu. Gelecek olan konuşmayı seveceğiniyse hiç sanmıyordu.

“Onun seni nasıl sevdiğini gördüm, küçüğüm. Sen yokken yavaş yavaş ölüyor!”

Dediği an Melek’in sol tarafına saplanan ağrı nefesini kesti. Eli, istemeden oradaki ağrıyı ovuştururken gözlerindeki kararma, başını döndürüyordu.

Elini tuttuğunu, kucağına aldığını hissediyordu ama en ufak bir tepki veremiyordu. Yıldırım, kucağına aldığı genç kızı koltuğa yerleştirdikten sonra direksiyon tarafına geçtiğinde bile kıpırdayamıyordu Melek. Arabayı sahile yakın bir yere park ettiği an iki adam yanlarına yaklaşıyordu.

Melek, kapıyı açıp çıkmaya çalıştı ama başaramadı. Ne kollarında derman vardı, ne de bacaklarında. Yıldırım, arabanın önünden dolanıp Melek’in tarafına geldiğinde fikrini dahi sorma gereği duymadığı kızı, bir bebekmiş gibi kollarına aldı. Etrafı zayıf bakışlarla izliyordu, Melek. Ufak bir tekneye bindiklerinde Yıldırım’ın onu bırakmasını umuyordu ama adam da hiç öyle bir niyet görünmüyordu. Kıç tarafında bir yere çıktı, beyaz deri koltuğun üzerine oturup kucağındaki kızın dağınık saçlarını okşamaya başladı.

Melek, cansız sesiyle, “Bırak beni!” diye fısıldasa da adamın umurunda bile değildi Melek’in ne istediği.

“Yorma kendini!” diye buyurdu yalnızca, düşünceli canavar.

On beş dakika sonra, yine adamın kollarında olduğu hâlde indi tekneden. Adaya geldiğinde keşif yapacaktı, kaçabileceği imkânları kafasında sıralayacaktı ama o, Yıldırım onu başka bir arabanın koltuğuna yerleştirirken boncuk boncuk terlediği hâlde alnını bile silemiyordu.

Göğsündeki ağrının şiddeti de iliğini, kemiğini kurutuyordu.

Kafasını toparlayabilirse bir plan yapardı bir daha ki sefer için. Ama şimdi değil. Şu an acıya dayanmakla meşguldü. Gözleri kapanmak üzereyken hastanenin önünde olduklarını fark etti.

Etti ama gözleri daha fazla açık kalamadı.

Göğsündeki acı, mide bulantısı, tenine yapışan ter… Hiçbiri Mete için duyduğu endişenin yerine geçip bir önem kazanmıyordu.

“Allah’ım… Mete’m iyi olsun… Benim canım sana feda olsun…”

Sonsuz karanlıktan önce fısıldadı dudakları tekrar tekrar.

“Mete’m iyi olsun… Benim canım feda olsun…”

*

Günlerdir böyle bir acı hissetmemişti yarasında. On yedi günün ardından nasıl böyle bir acı veriyordu kapanmaya yüz tutmuş yara? Eli, izin beklemeden uzandığında Fuat’ın dikkatinden kaçmıyordu. “Kardeşim, iyi misin?” derken sesinin tonunda annelere has bir ilgi vardı.

“İyi değilim, anne.” Alaycı olmasını düşündüğü sesi son derece acınası çıkıyordu, Mete’nin.

“Tahir ağabeye…”

“Bir şey söylemeyeceğiz!”

“Allah’ın cezası! Neden ağrıyor bir baksın.”

Haklıydı Fuat siteminde de sinirlenmekte de.

“Bu öyle bir şey değil, Fuat. Ona bir şey… Bir şey olu… Çek vur beni. Onu bulamazsam, çek vur…”

İçindeki yangından savrulan bu küllü sözler, Mete’nin durumuna reçeteydi.

Eli, ağrıyla sızlayan yeri ovuştururken, gözleri yağan yağmurla dövülen camın ardındaki İstanbul’u seyrediyordu.

*

Kolundaki iğnenin verdiği rahatsızlık, onu çekip atma isteği, boğazındaki kuruluk. Neden koluna böyle bir şey yapmışlardı anlayamıyordu, Melek. Bilincine kavuştuğunda hep sormak için harekete geçiyordu ama kelimeleri toparlayıp çıkaramadan yine kayboluyordu gerçeklik.

“Ben… neredeyim?” Çok çok harcanmış bir enerjiyle çıkan iki yorgun kelime!

“Hastanedesin.”

Yorgun muydu sesin sahibi?

Gözlerini aralama gayreti işe yaradı. En azından şimdilik.

Yıldırım, yatağın kenarına oturmuş Melek’in aralanan gözlerine bakıyordu. İlk kez üzerinde ceketi yoktu ve beyaz gömleğinin düğmeleri göğüs altına kadar açıktı. Adam… Dağınık görünüyordu.

“Bayıldım mı?”

Hiçbir şey hatırlamıyordu.

“Üç gündür baygınsın.”

“Üç gün mü? Neden? Ölmüş olmayayım! Gömsenize beni kokmadan!” Muhtelif yerlerine iğne batırılmış, kafası ise allak bullaktı, uyku ve uyanıklık arasında gidip geliyordu ama kendisiyle dalga geçerken performansından taviz vermiyordu.

“Zafiyet geçirmişsin, Melek! Bundan sonra seni ben besleyeceğim! Anladın mı yaramaz çocuk?” Yüzü, her zamanki ifadesizliğindeydi ama… Sesi bambaşkaydı. Farklıydı.

“Bundan sonra, beni beslemek yerine rahat bıraksan! Nasıl fikir?”

“Seni-asla-bırakmayacağım! Bunu kafana sok!”

“Mete’m beni bulacak! Mete’min yanında olacağım yine… yine sarıl… sarılacak… bana!” Boğazı yanıyordu ama durmadı. “Bana meleğim… diyecek… İmtihan… diyecek…” Son sözü adama duyurup duyuramadığından emin değildi. Yoğun hıçkırık ve gözyaşları sesine etki etmişti evet ama asıl neden; tekrar bayılmıştı.

*

“Bu tastaki her neyse, onu sonuna kadar içeceğime söz verir ve içersem, beni yedirmekten vazgeçer misin?” Öfkeli olmasaydı eğer yalvarabilirdi de Melek.

“Hayır! Konuşmayı kesip, yer misin!”

“Lanet olası! Ver!”

“Küfretme!”

“Sabır!” Temennisi tekrar tekrar dönerken dilinde, bittiği için seviniyordu.

Sevinci, “Bitti diye sevinme. Tatlı yiyeceksin. Kan şekerini dengede tutacağız,” sözleriyle yarıda kalsa da, Melek’in bu emri önemsemeye hiç niyeti yoktu.

“Yemeyeceğim. Eğer bir kaşık daha yiyecek tıkarsan ağzıma yediklerimi de kusarım ve bütün emeklerin boşa gider. Şimdi beni rahat bırak!”

Neden daha önce böyle şirret olmamıştı? Meğer ne kadar da eğlenceliydi. Yıldırım, yatağın kenarından kasıla kasıla kalktığında, giydiği gömlek omuzlarında geriliyordu. Aralarındaki tepsiyi aldı, bekleyen hemşireye verip, anlayamadığı bir dilde bir şeyler söyledi. Sözler esmer afet hemşirenin gülmesine vesile olduğunda ve kabulünü göstermek istercesine başını sallayıp gittiğinde, Melek merak içerisindeydi.

Ona bakmayı reddederek camdan dışarıyı izliyordu. Tabii yatağın kenarına oturduğunda ağırlığıyla o tarafa yuvarlanacak gibi olmasını saymamak gerekti çünkü o zaman ister istemez kızgın gözlerle bakmak zorunda kaldı.

“Beni tehdit etme!” derken kollarını Melek’in iki yanında yatağa yerleştirdi.

Yakınlıkları rahatsızlık vermeye başladığında, Melek’in umrunda kalmamıştı kızgın gözlerle bakmak. Bakışlarını pencereye çevirip, olabilecek en ters ses tonuyla, “Tehdit değil, hakikat! Rahat bırak beni!” derken uyanmamış olmayı diliyordu.

“Bana bak!”

Bakmadı tabii.

Adamın sıcak eli çenesine dokunup gözlerini görmek için zorlarken ‘keşke baksaydım’ diyordu içten içe.

Gözlerini, adamın göğsünde bir noktaya kilitledi, bu yanlış seçimle başka bir yere çevirdi bakışlarını. Gömleğin siyah düğmelerine odaklanmaya karar verdiğinde, Yıldırım, “Nereye bakacağına karar veremiyorsun, küçük kız. Gözlerime bak!” diyordu.

“Rahat bırak beni!” Fısıldadığına mı kahrolmalıydı, adamdan kaçamadığına mı, bilemedi genç kız.

Yeni bir cümle de kuramamıştı üstelik!

Yanağından süzülen gözyaşına kahrolurken, dökecek gözyaşlarının hiç bitmeyeceğini bilmek yoruyordu benliğini.

“Neden ağlıyorsun, küçüğüm?” derken sımsıcak parmakları, ılık gözyaşının süzüldüğü yanağını okşuyordu.

“Dokunma! Bana dokunma! Mete’me ait hiçbir şeye dokunma! Öldürmüyorsun, kavuşturmuyorsun. Mete’mi bir daha göremeyeceğimi söylüyorsun. Ona zarar verme her şeye razıyım. Ama bana dokunma! Dokunma…” Acıyla içini çekip, içli içli ağlamaya başladığında o güçlü kolların arasında, başını omuzuna yaslamış hıçkırıklardan sarsılan bedeni izin verdiği ölçüde nefes almaya çalışıyordu.

Elleri, adamın gömleğini sımsıkı kavradığında, itmek yerine çekerken, dudakları tekrar tekrar, “Dokunma!” diye fısıldıyordu.

“Ağlama küçüğüm. Lütfen ağlama… Dokunmayacağım. Sana da aşkına da dokunmayacağım,” derken adamın elleri, genç kızın saçlarını şefkatle okşuyordu.

Hemşire geldiğinde, Melek’in başı Yıldırım’ın omuzunda, Yıldırım’ın bir eli kızın belinde diğeri saçlarındaydı. Melek, kendini geri çektiğinde adamın yanına gelen hemşire eline ufak bir paket bıraktı. Yıldırım’a gülümsemeyi ihmal etmeden, işveyle salladığı kalçalarıyla çıktı odadan.

Yıldırım, çilekli pudingin paketini açarken, “Bunu yersen, iki saat daha sana bir şey yedirmeye çalışmayacağım, küçüğüm. Bence adil bir anlaşma,” diyordu.

Melek, sadece başını sallayabildi. Fazlasına ne mecali, ne de isteği vardı.

İki saat bir şey yemeyecekse, bir gayret yiyecekti pudingi.

“Yarım saat sonra çıkabiliriz. Ben seni yalnız bırakayım. Üzerini değiş, hazır olduğunda kapının önündeyim.”

Yine tek yapabildiği başını aşağı yukarı sallamaktı.

Yalnız kaldığı an kafasında türlü türlü fikirler, heyecana dönüşüp kaslarına enerji olarak geri dönüyordu.

Bulunduğu oda yüksek değildi. Pencereden çıkabilir, konsolosluğu bulana kadar koşabilirdi. Polis merkezi ya da konsoloslukta, uluslararası görüşme yapabileceği bir telefon ya da derdini anlatabileceği birini elbette bulurdu. Tek gereken bu odadan çıkmaktı ne tarafta olduğunu bilmemesi sorun değildi. Sorabileceği birileri elbette vardı.

Bu hissettiği adrenalin, eğer vücuduna gereken enerji ve gücü verirse, başarmaması için bir neden yoktu.

Uzun uzadı düşünme izni vermedi kendine. Yoksa narçiçeği renginde şortu gördüğü an gözlerine hücum eden gözyaşlarıyla birçok anıda peşinden sürüklenirdi. Düşünmeyecekti. Ne Mete’nin; “Bu renk her şortun yakılmasını emredeceğim!” dediğini düşünecekti, ne de Aksaray yolunda arabayı kenara çekip, tatlı sarılışları düşünecekti.

Banyonun ışığını açıp arkasındaki anahtarı aldı ve önden kapıyı kilitledi. Bu ona bir iki dakika kazandırabilirdi. Pencereyi geçebileceği kadar açıp aşağıya bakarken sevinçten ağlamak istiyordu. Ağırlığını taşıyabilir miydi bilmiyordu ama pencerenin altındaki tentenin üzerine atlamaya kararlıydı.

“Bismillahirrahmanirrahim!” dedi, ellerini pencerenin kenarına yerleştirdi. Bacaklarını sarkıtıp elleriyle destek almaya çalışıyor, heyecandan ve harcadığı güçten, zafiyetten kurtulmaya çalışan zayıf bedeni tir tir titriyordu. Ayakları, pencere altındaki genişliği bulduğunda tekrar şükretti. O genişlikten güç alarak fısıldadı…

“Yılmak yok!”

Pencerenin dışında kalan pis pervaza sımsıkı tutunduğunda, umrunda değildi eline bulaşan kir. Dudakları bildiği her duayı okurken sürgüyü yavaş yavaş normal hava alma durumuna gelene kadar çekti.

Bir hastanenin camından sarkmış, elleri pencerenin kenarını sımsıkı kavramışken, kolları artık bu ağırlığı çekemeyecek kadar güçsüzleşmişti. Tekrar bir besmele çekti ve en az bir buçuk iki metre aşağıdaki tenteye bıraktı kendini.

Gerginliği yüzünden, kızı zıplatıp üzerinden atacaktı, Melek tutunacak yer bulamasaydı. Paslı bağlantı demirini sımsıkı kavrayan güçsüz parmaklarına inat güçlü sesiyle, “Teşekkür ederim, Allah’ım!” diyordu.

Önce bacaklarını sarkıttı, sonra vücudunu bıraktı dükkânın önüne.

Dükkân sahibi kadın çıkıp, farklı bir dilde konuşuyordu ama Melek o dili anlayamıyordu ne yazık ki.

İngilizce bilip bilmediğini sordu. Kadın bekle der gibi bir hareket yaptığında bir umut doldu içine. İçeriden kısa boylu, yaşı bir hayli ilerlemiş, siyahi bir adamı getirdiğinde adamın sesini, kelimelerini duyduğu an ölebilirdi.

“Buyurun, ne istemiştiniz?”

“Ben, konsolosluk ya da polis merkezine nasıl gidebilirim? Çok ciddi bir durum! Ne tarafa gideceğimi söylerseniz size çok minnettar olurum.”

Sesi yüksek ve titrekti.

“Size tarif etmekten memnuniyet duyarım, hanımefendi. En yakın mesafede konsolosluk var ama on beş-yirmi dakika sürebilir oraya gitmeniz.”

“Lütfen siz tarif edin. Ben koşmaya razıyım!” derken ağlamak ve gülmek arasında gidip geliyordu, Melek.

“Sana bisikletimi ödünç vereceğim. Al bunu,” dedi ve iyi durumda gibi görünen, siyah bir bisikleti Melek’in yanına getirdi. Yolun tarifini, tane tane yapan adama bir ömür minnet duyacağını hissediyordu, genç kız.

Adama ve kadına edebileceği kuru teşekkürden başka hiçbir şey yoktu elinden gelen.

Bu caddeden düz gidip, beşinci sokaktan içeriye girecek, kestirmeden ana yola çıkıp beş blok ilerlediğinde konsolosluğun önünde olacaktı. Bacakları yanıyordu, kan, ter içindeydi vücudundaki her uzvu ama durmadı. İsyan hâlinde olan tüm bedeni ve iç organları, “Mete’m!” dediği an sızlamayı kesmişti sanki.

Büyük, gri taşlı binanın önünde; “Tonga İngiltere Baş Konsolosluğu” tabelasını okurken, Tonga’nın nerede olduğunu bile bilmiyordu. Koşarak içeri girdiğinde, deli gibi etrafına bakınıyordu.

Elindeki dosyayı inceleyen orta yaşlı kadını gördüğü an, “Affedersiniz! Yardıma ihtiyacım var!” dedi. Nefes nefeseydi, zafiyetten çıkmış vücudu tir tir titriyordu ama umursamadı.

“Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?” diyen kadını öpebilirdi.

“Ben Türkiye’den buraya zorla getirildim! Lütfen yardım edin! Aileme haber verebilirsem beni buradan kurtarabilirler!”

Kadının anlamaya çalışan kaşları havaya kalktı. Elindeki dosyayı yan tarafına bırakırken, “Ne demek bu? Kaçırdılar mı sizi? Gelin şöyle oturun. Önce bir nefes alın, renginize bakılırsa bayılacak gibi görünüyorsunuz,” diyordu endişe dolu ses tonuyla.

Bayılmak mı? Şu anda mı?

Asla!

“Adım Melek Yakut. Yirmi sekiz haziran gecesi İstanbul’dan kaçırıldım. Ailem ve arkadaşlarım benim için çok endişelenmiş olmalılar. Onlara haber vermem mümkün mü?”

Nefes almadan konuşuyordu yine.

“Elbette, Bayan Yakut. Odama geçelim. Uluslararası görüşme yapabileceğiniz bir hat var orada.” Yol göstermek istercesine önden yürürken Asyalı olduğunu düşündüğü çekik gözlü zarif kadın, kurtulduğuna inanamıyordu Melek.

Bir üst kata doğru çıkarken, Melek teşekkürlerini sunuyor ve bu yaşadığının rüya olmamasını umuyordu. Her gece, çeşitli kaçma maceralarıyla dolu rüyalar görmek, gerçekliğe olan umudunu alıyordu.

“Kimi arayacaksınız, Melek Hanım?”

Melek, soru bitmeden cevap verdi neredeyse; “Candan öte olanı… Mete Ardahan.”

“Buyurun lütfen,” dedi, Melek telefonun başına koştu. Masanın hemen yanında, ufak bir komodin üzerinde duran telefonu eline alırken, parmaklarındaki yoğun titremeye aldırmadan çevirdi Mete’nin numarasını ve başını eline dayayıp beklemeye başladı. Hattın bağlanmaya çalışırken beklettiği süre bir ömür gibiydi sabrı tükenen genç kız için.

Bir tık sesi duyduğunda bakmak için başını kaldırdı.

Yıldırım, eli telefonu kapayan düğmeye basılı, gözlerinde kapkara bir bakışla Melek’in tepesinde Typhon gibi dikiliyordu.

Kesinlikle kabustu!

Uyanmayı ümitle beklediği yirmi günlük bir kabus hem de!

Yıldırım masanın üzerine ellerini dayayıp, Melek’e doğru eğildiğinde, Melek sinirden titriyordu.

“Eğer şimdi, oradan kalkıp benimle gelmezsen, and olsun Mete’ni öldürürüm. Kalk şimdi!”

“Mete” dediği an bitti zaten Melek’te direnç veya amaç!

“Kadına, bir oyuncu olduğunu ve seçmelere katılacağını söyleyeceksin. Kazanabilmek için aramızda bir bahis olduğunu ve işinde profesyonel birini kandırmaya çalıştığını anlat… Ve küçük kız! İnandırıcı ol!”

Emirlerini sıraladığı ses tonu kesinlikle buz gibiydi.

“Allah belanı versin!” Bedduasını adamın kapkara gözlerinin içine bakarken yapıyordu. Yıldırım başını onaylar gibi salladığında o rahat tavrı daha çok sinirlendiriyordu, Melek’i. Oturduğu yerden kalktı, takınabildiği en kibirli tavrıyla adamın yanından geçip kadına doğru yürüdü.

“Sizden özür diliyorum, hanımefendi. Babamla,” derken içinden adamın canını sıkmış olmayı diliyordu, “İddiaya girmiştik. Ben oyuncuyum, sizin gibi profesyonel birini ikna edip kandırabilirsem babam gelene kadar, yarınki seçmelerde de başarı sağlayabilecektim. Sizi meşgul ettim.” Kadına elini uzatırken eleştirel bakışları buz misali üzerinde geziniyordu.

Yine aynı soğuk bakışlarıyla elini kabul ettiğinde, “Kesinlikle kazanırsınız,” derken, sesindeki ince alayı duyabiliyordu, Melek.

Umudu bitmişti.

Merdivenlerden inerken yanındaki adam dirseğini kırmaya niyetliymiş gibi tutuyordu umrunda değidi, canı yanıyordu umrunda değildi. Şansı mahvolmuştu bir tek onu düşünüyordu. Bir tek o yakıyordu benliğini. Yakmakla kalmıyordu, tüketiyordu.

“Bisikleti alacağım.” Yıldırım’ın tutuşundan kurtulmaya çalışırken fısıldıyordu. Kurtulamadığındaysa, ‘ah Ayşe’m… Keşke daha çok çalışsaydım seninle…’ diye düşünüyordu. Belki o zaman bu adamı bir temiz dövebilirdi de.

“Sen ne zannediyorsun? Turistik gezide olduğunu falan mı? Kızım! Benim esirimsin, nesini anladın? Sabrımı taşırma!”

“Bağırmıyor, ses tonu gayet normal. Peki bağırma etkisi vermeyi nasıl başarıyor? Yaşıyla alakalı olabilir… Ne de olsa bir baba figürü.” Kasten sesli düşünürken Yıldırım’da değildi gözleri. Boşu boşuna yorulup geldiği konsolosluk binası önünde dalgalanan Birleşik Krallık bayrağındaydı.

“O baba dediğin adam… Sana neler yapar… Bir bilsen… O zaman da diyebilecek misin; “Baba figürü” çok merak ediyorum, küçük kız!”

Adamın duydukları canını sıkmış gibi göründüğü için verdiği tepki her şeye değerdi. “Bisikleti alacağım ve sahibine götüreceğim. Şimdi kolumu kırmadan önce bırak. İzin veriyorum, takip edebilirsin beni, yaşlı adam!”

Yıldırım’ın elini çekmesinden yararlanarak bisikleti bıraktığı yerden aldığında araba yanı başında takip ediyordu ama umursamadı.

Hayatı belli ki artık bundan ibaretti.

İsyan mı edecekti?

Artık değil!

Saniye ne demişti?

“Daha önce benim olmayanı bana nasip eden Rabb’e, isyan mı edeceğim?”

‘Etmeyeceğim abla.. Allah’ım, Mete’me o konferansa gelmeyi nasip ettiğin gibi… Bize vuslatı da nasip et Allah’ım.’

İnsan ettiği dua kadar özgürdü galiba.

Çünkü şu an Rabb’ine münacatını sunarken, sonsuz bir özgürlük hissediyordu.

*

Mete, bir cumartesi günü, İstanbul’u ayaklar altına alan ofis manzarasından dışarıyı seyrediyordu kapı açıldığında. Kalçasını koltuğa yaslamış, ellerini cebine sokmuştu.
Onunla aynı odada olmayı asla istemese de canını feda edeceği kız yirmi gündür yanında değilken yapmam dediğini yapacak ve Ada ile konuşacaktı.

“Beni görmek istemişsin.” Ardından kapıyı kapadığında ses tonundaki titremeyi hissediyordu. Hiç onun tarzı değildi ama belli ki engelleyemiyordu.

“Anlat!”

“Anlamadım..?”

Sıkıntılı bir nefes aldı ve verdi. “On altı gün bekledim. Bunu nasıl yaptığını çözmeye çalıştım. Kimden yardım aldığını… İhtimallerin hepsini araştırdım. On altı gündür ulaşmaya çalıştığım her şey karanlık bir kuyuydu. Hard Planet şovunu izledim tekrar tekrar iki gün önce. Başarılısın! Kendine striptizde bir kariyer yapabilirsin. Bir mahkeme kararı için tam on beş acılı gün boyunca bekledim. İnanabiliyor musun? Önüne dünyanın her imkânı serilmiş bir adam, s*ktiri boktan bir kağıt parçası için on beş gün bekledi.”

Ada, Mete’nin konuşmasından sadece, “Görüntüler silinmişti, öyle söylemiştiniz!” kendi gösterisini ilgilendiren kısımla ilgileniyordu.

“Hukuki açıdan, her güvenlik sisteminde bir yedek kayıt olmak zorunda. Tabii erişim için mahkeme izni olması şart. O izin, ömrümden ömür götürdü ama bizi Nicholas Simonov’a ulaştırdı.

Belli ki isim bir şeyler ifade ediyordu onun için. Sararan yüzü, kaçacak bir yerinin olmadığını gösteriyordu.

“Şimdi san ‘senin için yaptım desem hiçbir şey ifade etmeyecek, değil mi?” Mete’nin kararan yüz ifadesine bakıyordu, yutkundu ve devam etti. “Yemin ederim senin için yaptım!”

Mete, ürkütücü bir sakinlikle konuşmaya başladığında, Ada istemsiz gibi görünen bir hareketle geriye doğru bir adım attı. “Ölmeden önce benim için bir şey yapmak ister misin? Boş konuşma karşımda! Meleğimi, Yıldırım Şahsuvaroğlu’nun nereye götürdüğünü söyle bana!”

Kızın gittikçe sararan rengi, ölümü umursamayan bir ses tonu vardı şimdi. Ne bir titreme, ne de bir korkaklık. Aşmıştı yani çekinmeyi, üzüntüyü! “Mete. O adamla şahsen konuştum ben. Emin ol, Melek ile iki saat geçirsin, saçının teline zarar veremez. Ben New York dönüşü, havaalanında beklerken -ki uzun bir bekleyişti- uçak altı saat rötar yapmıştı. Zaten rötar yapmasaydı erken gelecek seni şirkette yakalayacak, Fuat’ı da alıp yemeğe çıkacaktık ama… Neyse. Zaten sen İstanbul’da bile değildin.” Başını yere eğdiğinde, bir hüzün dalgası vurdu simâsına. Başını kaldırmadan devam etti, “Hava alanında Rus iki adamın konuştuğunu duydum. Konuşmaları sessizdi ama… Bilirsin kulaklarım iyidir..”

Boş konuştuğunu hissetmiş olacak ki bir-iki öksürük girişiminde bulundu, ardından devam etti.

“Adamlar; “Çok sıkı korunuyor, açık bulmak zor olabilir. Etkili bir planla Mete Ardahan’ı ancak ele geçirebiliriz,” dedikleri an panik hissettim. Anlıyor musun? Senin hakkında konuşuyor, seni ele geçirmekten bahsediyorlardı ve bunu bir havaalanında yapıyorlardı! Hangi dilde olursa olsun.”

Sesi titremeye başlamıştı.

“Adamlarla uçağımız da aynıydı, sınıflarımız da. Yol boyunca bir kez daha konuşmalarını dinleyebilmek için gözümü bile kırpmadım. İstanbul’a iner inmez hissettirmeden adamları takibe başladım. Beşiktaş’ta sahilden uzak bir ara sokağa girmeleriyle taksiden inip, her sokağı aradım. Araba virane gibi bir otelin önüne park edilmişti, hemen plakasının fotoğrafını çekip, Tarabya’ya gittim. Pınar ve Reyhan seni ve meleğini anlattı bana uzun uzun. İskoçya’dan döneceğinizi söylediklerinde, Serdar’dan öğrendim Bebek’e geçeceğinizi.”

Koltuğa çöktüğünü duyabiliyordu, Mete.

Nasıl sağ bırakıyordu da gidip boğazını sıkmıyordu, kızın?

Nefesini kesmiyordu?

Aklından bunlar geçerken yutkundu, genç kız. Devam ederken konuşan Ada’ya hiç benzemiyordu. “Evine gittim ve beklemeye başladım. Âşık olmuş bir Mete beklemiyordum ama… O kıza dokunuşun… Aşktan öteydi Mete! Tapar gibiydin… Sizi gördüğüm ilk an kafamda şekillenmişti plan. Ne olursa olsun o adamların sana zarar vermesine izin vermeyecektim. Ertesi gün o otele gittim. Lobide bekleyene Rusça anlattım ne istediğimi. Adam anında telefona sarılıp o iki adamdan birini yanımıza çağırmıştı. “Kime hizmet ediyorsanız ona götüreceksiniz beni!” diyerek diklendiğimde; “Şeytana hizmet ediyoruz, kurban edilmek ister misin?” dedi. Yanına yaklaşıp köprücük kemiğiyle boynunun arasındaki hassas noktaya dokunmamla karşımda yalvarması bir oldu.”

Sözü bittiği an Mete, ipek gibi yumuşak ya da latif bir varlığa ait olduklarını önemsemeden kızın saçlarını eline doladı.

Yakıştıramamıştı, içinden kasten yapmamış olduğunu ummuştu, gerçeği kendine itiraf edememişti.

Ne için?

Şimdi kızın saçları eline dolanmış, gözlerindeki gözyaşları yalvarmaktan ziyade bir acıyı yaşarken, “Ne istedin melek gibi, hiç kimsenin kötülüğünü istemeyen, masum, tertemiz kızdan? Söyle! NE İSTEDİN? Allah belanı versin senin! Nasıl kıyabildin ona? Nasıl canını yakabildin?” diyerek kızı tuttuğu saçından yere savurdu.

“Savunmam yok Mete! Sadece bitirene kadar bekle!”

“Allah belanı versin! Defol git!”

“Lütfen dinle. Sonra yemin ederim öldür, umrumda değil. Ama dinle. Benim bağlantıya geçtiğim Rus, patron gibi duruyordu ama yanındaki adamdan çok çekindiği belliydi… Rusların tek istediği seni yok etmekti. Ama o adam… Yıldırım Şahsuvaroğlu, senin canını yakmak, sana acı yaşatmak istiyordu… Senin, Melek’e olan aşkından bahsettiğimde, sırf o adama yaranmak için Melek’i almaya karar verdiler. Yemin ederim, Melek’e en ufak bir zarar veremeyecek. Melek’i tanıdıktan sonra emin ol, o adam onun kılına zarar veremez! Nereye kaçırdı, nasıl kaçırdı bilmiyorum. Hard Planet’e gittiğim gece plan şekillenmişti ama Öykü ve Levent peşimdeyken buluşmak zorlaşmaya başlamıştı. Bir taraftan acele etmezsem seni öldürmekle tehdit ediyorlardı diğer taraftan Levent ve Öykü nefes aldırmıyordu.”

Gözünün yaşını silerken de Ada’ya benzemiyordu.

Onun hakkında yanılmamıştı. Peşindeki adamlar fark etmişti.

“O gece bana verilen kağıt paraların içinde yapmam gereken yazılıydı. Benden beklenen, Cengiz’i lavaboya göndermekti… Melek mi sen mi deseler bugünde Melek derim. Melek’in şansı var… Ama senin yok! Anlıyor musun? Yok!”

Ellerini yüzüne kapadı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yüzünü gözünü eliyle silip, “Melek’i ne yapar eder bulursun sen… Peki biz seni bulabilir miydik sağ hâlde? Sen kaçırılsan iki saat yaşayabilir miydin? Yaşatmazlardı, Mete!”

“Neden bu kadar bekledin? Ömrümden ömür gitti… Neden bekledin?”

“Adamların takibindeyim. Her hareketimi izliyorlar. Korkuyorum anlamıyor musun? Ya seninle konuştuğumu öğrenirlerse? Ya sana zarar verirlerse? Ya sözlerinde durmazlarsa? Bana ne dersen de. Öldürecek misin? Durma! Senin öldüğünü görmektense ölmeye razıyım. Ben asla iyi biri olmadım! Olmaya niyetim de yok! Bu yaşa kadar, hayatımda birkaç kişiden başka sevdiğim kimse olmamış. Annen, baban, Emine abla, Fuat ve… Sen.”

Son kelime fısıltı hâlinde çıktı ağzından.

Kapı izin beklemeden açıldığında görmeyi beklediği en son kişi, Kerem’di.

“Ada! Ne yaptın kıza?” dediğinde, yere düşmüş kızı toparlayıp koltuğun üzerine oturttu.

“Hak etmediğim hiçbir şey yapmadı.”

Ses tonu yaralı çıkıyordu. Hatta duygu yüklü! Hem de Ada’nın sesi.

İmkânsızdı!

“Bir kadına el kaldırmak, sana yakışıyor mu?” Adamın ses tonu buz soğukluğundaydı.

Mete, bir kez olsun bakmadı ikisine de.

Kerem’in endişeli ses tonunu Ada’ya hitap ederken yumuşacıktı. “İyi misin? Bir şeyin yok ya?”

“İyiyim.” Hıçkırık dolu bir sesle konuştuğunda bile en ufak bir merhamet hissetmiyordu vicdanında, Mete.

Mete, ölmeye razıydı. Melek’in saçının teline zarar gelmesindense ölümü dost muhabbeti diye karşılardı. Ama kardeşim dediği kadın izin vermemişti!

Allah’ın belası!

Yangın kavuruyordu yine içini, her şeyini.

“Allah’ım. Bulmayı nasip ettiğinde meleğimin olmayı da nasip eyle,” dedi ve başını yasladı pencereye.

Duası, sessiz sessiz dilinden dökülürken gözlerine batan gözyaşları, boğazında düğümleniyordu, genç adamın.

*

“Allah’ım. Mete’me beni buldur. Yârime kavuştur beni.”

Yârinden ayrı, yirmi birinci günün ilk ışıkları karanlığı yırtmaya çalışıyordu.

Artık her gece yaptığı bir ritüel hâline gelmişti. Mete’yi rüyasında görüyor, dokunamıyor ve çığlık çığlığa uyanıp pencerenin kenarında yıldızlara bakıp, hasretle kavrulan kalbini duayla sakinleştirmeye çalışıyordu.

Hâlâ nasıl delirmeden gününe devam edebiliyordu?

Kavuşma umuduyla belki de.

Evet!

Ona kavuşacağını hissettiği için o umut delirmesine izin vermiyor olmalı.

Bahçeye giren arabanın sesini duyduğu an bir ürperti geçti teninden.

Yıldırım, bu saatte asla gelmezdi.

Ne yapmalıydı?

Yatağına geçip uyuyor numarası mı? Ya da yerinden kalkmayıp yıldızları izlemeye devam mı etmeli?

En mantıklısı, “Otur oturduğun yerde!” gibi bir hareketle kendi kendine destek vermekti.

Yıldırım, kapıyı nazik dokunuşlarla çalıp, “Uyumadığını biliyorum, gelebilir miyim?” diye sorduğunda sağ elini alnına vurup, “Salak Melek! Adamlar seni, canlı yayın izliyor sen numara yapmayı düşünüyorsun!” diyordu.

“Seni yanımda istemiyorum dersem, gidecek misin?” Şirret Melek, antidepresan gibi geliyordu.

“Gitmeyeceğim,” derken kapıyı açtı Melek’in yanına doğru ilerledi.

Yine bembeyaz bir gömlek giymiş, yakasını göğüs boşluğuna kadar açık bırakmıştı. Tertemiz bir kokusu vardı Yıldırım’ın. Ferahlatıcıydı.

“Gündüzler bitti, gecelerime de mi dadanmaya karar verdin!” derken ses tonunda yankılanan öfkeyi gizlemiyordu.

“Sitem etme küçük kız! Sabah oluyor işte.”

Yine camın kenarına yaklaştı, sırtını ahşap duvara yasladı. Yüzündeki tebessüm artık çok sık ortaya çıkıyordu. İşin kötüsü, adamın güldüğünü görmek, ona olan kızgınlığını alıp götürüyordu.

‘Allah cezanı versin Melek!’

“Ne istiyorsun?” Kendine olan öfkesini sesine yükledi, karşısındaki adama yansıttı.

“Sohbet etmek istiyorum.” İfadesi çok rahattı.

“Ben istemiyorum. Özellikle sabahın köründe!”

“Dün kaçarken seni izledim, küçüğüm. Çok cesursun ve akıllı. Gerçi… O tentenin üzerine atladığında nefesimi kestin ama… Neyse ki zarar görmedin. Eğer kendine bir zararın dokunsaydı seni..”

“Ne yapardın?”

“Bir şeyler bulurdum!”

“Ne mesela!”

“Neden uzatıyorsun?”

“Amacını öğrenmek istiyor olabilir miyim? Bana, arkadaşınmışım gibi davranıyorsun! Kaçırdığın esirin gibi değil! Yemek yediriyorsun, bilgisayar oyunu oynuyorsun benimle, saçımı okşuyorsun! Neden? Ne kadar süre? Beni neden bırakmıyorsun? Neden ailemin yanına gitmeme izin vermiyorsun. Eminim hayatımla ilgili her bilgi sana verilmiştir. Anneannemi biliyor musun? Isabella. Onun ne kadar acı çekebileceğini düşünebiliyor musun? Ya dedem? Esat. Kızını kaybetti, gencecik evladına hasret yaşıyor! Ama sen ona torun hasreti de yaşatıyorsun? Neden? Ne suçumuz var? Nasıl kıyabiliyorsun bize?”

Başını dizlerine yasladı, Melek.

“Mete’n… Sinan ile ilgili ne anlattı sana?”

Adamın ses tonunda yorgun bir acı vardı.

Melek, her şeyi en başından anlattı. Mete’nin anlattığı en ince ayrıntıyı, Saniye’den Davut’a kadar. Sümeyye’ye yapılanı anlatırken hıçkırıklar nefesini kesiyordu ama durmadı. Karşısındaki adam yere çöktüğünde de durmadı.

Bitirdiğinde yere inip, Yıldırım’ın karşısına dizleri üzerine oturdu, Melek de.

“Sen olsaydın… Ne yapardın?”

Karşısında Yıldırım kollarını dizlerine dayadı, başını ahşap duvara yasladı. Güneşin ilk ışıklarıyla aydınlanan odada, tavanı izliyordu boş bakışlarla. Melek, sırtını yatağa yaslayıp, dizlerini göğüslerine doğru çektiğinde, kollarını etraflarına doladı. O, Yıldırım’ı izliyordu… Yıldırım ise tavanı.

Aradan uzun bir süre geçmiş olmalıydı çünkü oda, pırıl pırıl bir güneş ışığıyla dolmuştu.

“O benim ağabeyimdi. Bütün ahlaksızlığıyla…”

Melek, hıçkırığın hâkimi derin bir nefes çekti içine. Konuşurken sesinde Sümeyye’nin acısı vardı. Buruk ve hüzünlü.

“O kızın günahı neydi? On üç yaşındaydı, Yıldırım. Küçücük bir melekti. Ağabeyin, şairin şiirinde anlattığı; “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta..” tabirinin vücut bulmuş hâliydi. Cenazeden sonra arayıp; “Seni gördüm… çok üzgün görünüyordun… Küçük… kızın… Çığlıklarını duyamadım… hemen bayılmış,” diyen bir canavardı.”

Yavaş yavaş Yıldırım’a yaklaşırken düşünmüyordu. Sadece hislerini takip ediyordu. Ne adamın kollarına elini yaklaştırırken düşünüyordu, ne de başını o güçlü kollara yaslarken.

“Sen… İyi birisin…”

Nefesi yetmiyor gibiydi konuşmasına. Kesik kesik ve çaresiz. Karşısında duran adamın acısını hissediyordu kalbinde. Adam nasıl acı çekiyorsa, o da onun kadar acı çekiyordu.

“Sen… Bana kıyamadığın gibi, o çocuğa da kıyamazdın. Kötü olduğunu iddia ediyorsun ama değilsin. O kızı görseydin… Onu o hâle getirene, aynen Mete’min verdiği cezayı verirdin.”

“Sana kıyamadığımı da nereden çıkardın, küçük kız?”

Fısıltı sessizliğindeydi sözleri.

Melek, başını yasladığı kollardan kaldırıp adamın kara gözlerinin içine bakarken, karşısında o derin bakan gözlerdeki ışıltıyı görebiliyordu.

“Bana Nemesis’i getirdin, kaçtığım hâlde, bisikletini adama vermeme izin verdin, sabırla ardımdan takip ettin. Ellerinle besliyorsun beni, kızınmışım gibi.” Son sözü duyduğunda kaşları çatılırken Yıldırım’ın, Melek içtenlikle gülümsüyordu.

Saçma sapan bir ruh hâlindeydi. Düşmanı olan kişiye karşı hissettiği şefkati, neyle açıklayabilirdi? Açıklayamıyordu. Kollarını göğüsleri üzerinde çapraz olarak birleştirip, başı sol tarafta sabit bir noktaya takıldığında düşündüğü her şey daha fazla karıştırıyordu aklını.

“Daha çok gülmen için, ne yapabilirim?”

Anında bakışları Yıldırım’ın düşünürken kısılmış, simsiyah gözlerine kilitlendi.

“Beni bırakabilirsin. Ailemin yanına gitmeme izin verirsen emin ol, çok gülerim.”

Harika bir fikirdi, Melek’e göre. Fakat Yıldırım aynı fikirde değildi. Elini yere koyup, çevik bir hareketle yerden kalktığında hoşuna gitmeyen bir şey söylediğinden şüphesi yoktu.

“Öğleden sonra yürüyüşe çıkmak ister misin?”

Demek, lafı bile edilemeyecekti.

“Hayır!” dedi oldukça öfkeli bir tavırla yerden kalkarken. Adamın yüzüne bakmadan banyoya inmeyi planlıyordu ama Yıldırım, Melek’i kolundan tutup kendine çevirdiğinde bu engellemelere isyan ediyordu artık.

“Karar verip gitmeye çalıştığım her seferde, beni tutup engelliyorsun ya… Seni taşla ezmek istiyorum. Öfkeliyken bana dokunma, engelleme! Bırak ya! Gülme! Ya da gül! Gülünce insana benziyorsun! Allah kahretsin! Bırak! Beni delirtiyorsun! Ne, ne dediğimi biliyorum ne konuya odaklanabiliyorum. Bıkt…”

“Konuşurken, senin gibi güzel olabilen bir kadın daha görmedim ben,” derken olabilecek en tatlı ses tonuyla, içten bir gülümsemeyle gülüyordu Yıldırım.

Ses öylesine içten, kahkahaları o kadar melodikti ki.

“Daha çok gülmelisin,” diyen kendisi miydi, fark edemiyordu Melek.

Kolları kızın bedeninden ayrıldığı hâlde, Melek yerinden kıpırdamadan, adamın gülen yüzünü inceliyordu.

“Bıraktım seni, küçüğüm. Git nereye gideceksen…”

Melek, abartılı bir reveransla adamın önünde eğilip, “Lütfettiniz majesteleri!” dedikten sonra banyoya doğru koşarken, akıl sağlığından şüphe duyuyordu.

Kendini suyun altına attığında soğuk su nefesini keserken, gözlerinin önünde Mete’nin bal rengi bakışları kulaklarında; “Bir nefes ver, tıkanıp kalacaksın bir gün bu konuşup anlatma endişen yüzünden…” sözleri yankılanıyordu.

O günleri gerçekten yaşamıştı değil mi?

Mete gerçekti.

Aşkı… Gerçekti.

Öpüşü… Sevişi… Sarılışı… Mete gerçekti değil mi?

“Allah’ım… Bana beni unuttur ama Mete’mi unutturma!” derken çöküyordu eski küvetin içinde dizlerinin üzerine. Deli gibi sallanırken öne ve arkaya, defalarca bu dua vardı genç kızın dilinde.

*

Kavuşamadığı yârini kaybettiği, huzursuz, kabus dolu gecelerin ardından, yârinden ayrı bir gün daha doğuyordu.

Nicholas Simonov’a ulaşmış olmaları da bir sonuç vermemişti. Adam planın sadece bir bölümünde kullanılmış ve işi bitmişti. Canını aldığı Rus… Adamın yerini bile bilmiyordu. O da bilmiyordu diğerleri de. Onların ilgilendiği, Mete Ardahan’dı, Melek Yakut işin içine girdiğinde umurlarında bile olmamıştı. Her ülke alarm durumundaydı ama en ufak bir ses yoktu.

“Nasıl bir haber çıkmaz!” diye başlayarak çıldırtmaya varan düşünceler beynini istila ederken nefes almayı unuttuğu çok oluyordu.

Karanlık bir kuyunun dibine düşmüştü, genç adam. Derin ve küflü. Buna rağmen hissediyordu. İçinden bir ses diyordu yârine kavuşacaksın!’

İçinden geçen o sesin sözlerine sesli sesli, “Âmin,” dediğinde gözleri yaşadığı hüznü taşıma gayretindeydi.

Yine yârinin penceresine bakıyordu ancak bu kez bakmakla kalmayacaktı. Telefonu cebinden çıkarıp Fuat’ı aradığında, “Fuat. Meleğimin evine gel!” deyip, telefonu kapamak, bir yara açıyordu kalbinde.

O, yanında olsaydı, “Öğren telefonla konuşmayı, oğlum” derdi büyük ihtimalle ancak, o yoktu… Yirmi iki gündür yanında değildi. Hoşuna gitmediği bir olay olduğunda kırışan burnu, çatılan kaşları, dır dır eden dili… Her hâline olan hayranlığı hasret olup yakıyordu damarlarında akan kanı… O kız bütün bunları yaparken içinden sadistçe bir düşünce geçiyordu her zaman. O da:

Onu daha çok öfkelendir!

Tıpkı kadın şoförleri ateşli bir savunmayla korurken olduğu gibi.

‘Meleğim.

Eğer o kadar büyük bir merhamet, ifrata varan bir şefkat taşıyor olmasaydı mükemmel bir ağır ceza avukatı olabilirdi. Oysa, kimseye zararı dokunmayacak bir bölümü üçüncülükle bitirmişti.

Bitirdiği gece de kaçırılmıştı.

Krem rengi kıyafetinin içinde, incecik ayak bileklerini saran kelebek şeklindeki ayakkabıları ve bal rengi saçlarının, kıskandıran bir ahenkle okşadığı çıplak omuzları.

Sigara içen biri olsaydı, şu an onun dumanına verirdi gözlerine dolan buğuyu.

Nefret ettiği sigaraya da sığınamayacaktı.

İçini yakıp küle çeviriyordu o yemyeşil gözlerin hayali. Sabır denen erdemi, alıp götürüyordu ruhundan. Geriye ilkel bir hayvan kalana kadar her his çekiliyordu benliğinden.

Fuat’ın arabasının yanaştığını gördüğü an, çeki düzen verdi kendine. Arabadan inerken saate baktığında, 01:30 olmuştu.

“Hayırdır, kardeşim?”

Boğazındaki yumruyu öksürükle atmaya çalıştı konuşmadan önce. “Bu saatte… Ayşe’ye aşağıda olduğumuzu haber ver. Ben bu gece meleğimin kokusuyla uyuyacağım.” Sözlerinin sonunda ellerini cebine soktuğunda gözleri apartmanın üçüncü katında yanan cılız ışıktaydı.

Derin bir iç çektiğinde Fuat, hâlinden belliydi Mete’nin hüznüyle acı çektiği. “Tamam kardeşim…”

Saniyeler sonra, Ayşe balkondan iki gence bakıyordu. Kızın da gecesini bölmüşlerdi ama Mete artık iyi bir adam değildi. Ne birilerini rahatsız etmekten çekiniyordu, ne de umursuyordu.

Kapıyı açan kızın da bir şeyleri umursamadığı belliydi. Gecenin köründe iki adamı sorgulamak yerine içeri davet etti. Hale ve Fuat balkona geçerken, Mete’yi Melek’in odasına götürüyordu Ayşe.

Mete, odaya adımını atar atmaz dizlerindeki çözülmeyi hissedebiliyordu. Nefesi düğümlenirken, Ayşe’nin sorusuyla kendine geldi.

Ona kavuşacak mıyız?”

İlk gün Kerem’e, “Meleğimin Kerem’i!” dedikten sonra, o ismi ağzından bir daha duymamıştı, Mete.

O da dile kolay dökemiyordu demek ki.

“Bir an bile şüphe duysam, dünyayı yakarım!” derken lafta değildi Mete’nin sözleri.

Ayşe, dolaba doğru ilerleyip bir yastık çıkardı, Mete’nin ellerine bıraktı. “Onun yattığı yastığına, en son giydiği kıyafetlerine sarılacaksın. Onu… M… Melek’i bulacaksın.”

Sesinin titreyişi, gözlerinde akıtamadığı yaşlar.

Ufacık, kayıp bir kız çocuğu gibiydi karşısında, Melek’in Ayşe’si. Kayıp ve hüzünlü.

Ayşe’nin sözlerinin ardından tek yapabildiği başını aşağı, yukarı sallamak oldu. Tek kelime edemedi. Karşısındaki ufacık kız ona güveniyordu, onu destekliyordu, senin yüzünden kaçırıldı demiyor, Mete’yi suçlamıyordu.

Ama Mete, tek kelam edemiyordu.

Kapanan kapının ardından derin bir nefes çekip, kendini yatağın üzerine bıraktı. Melek’in fotoğrafını görebileceği şekilde yastığın üzerine yerleştirdiğinde telefonu, mezuniyete gitmeden önce üzerinde olan kıyafetlerini eline aldı, tertemiz çiçek kokusunu içine çekebilmek için burnuna bastırdı. En son giydiği kıyafetler olduğunu bilmek, içini titretiyordu…

Ayşe’ye tek kelime edemedi, kelimelerden ümidi kesen, sevdiği kızın kıyafetlerine, yastığına sarılmış, gözlerinden akanı silmeye lüzum görmeyen adam.

Melek’in eşyalarına sinen kokuyu içine çekerken, her zaman ciğerlerine ve kalbine hayat veren koku… Şu an özlemiyle adamı tüketiyordu.

“Senin… Çiçek kokan tenine kurban olsun bu aciz Mete’n…”

Daha fazlası çıkmadı, genç adamın dudakları arasından.

Çünkü kelimeler de kayıptı!

*

“Stanley! Karar verdim yatağı şu köşeye çevireceğim,” derken parmağıyla karşı duvarı gösteriyordu. “Ve böylece ay aşığını seyretmek istediğimde sol omuzumun üzerinde, yatağın dip kısmında yatmam yeterli olacak… Zaten genellikle yatağın dibinde uyanıyorum dostum, çok haklısın!”

Stanley’i yatağın üzerine bırakıp, yatağı bulunduğu pozisyona ters bir açıyla karşı duvara iterken, “Sen zahmet etme Stanley! Ben hâllederim!” diyerek tembellik yapan yastığa sitem ediyordu.

“Melek! Aşağı gel!”

“Ömrüm, hayatıma giren erkeklere kibarlık öğretmekle geçecek, Stanley! Sen dahil!” Stanley ile tek taraflı muhabbetinin ardından, sesini aşağıya duyurabilmek için bağırıyordu, “Emredersin!”

Dün, Melek banyodayken gitmişti Yıldırım ve gün boyu bir daha gelmemişti. Şimdi günün son ışıkları can çekişirken gelip, “Aşağı gel!” diye bağırdığına göre… Kesinlikle gitmemeliydi.

Yatağın bulunduğu pozisyondan tatmin olunca, Stanley’i kucağına alıp sırtüstü yatağa bıraktı kendini, genç kız. Akılsızın tekiydi! Ya adam sinirlenip odaya gelir ve acısını çıkartacak bir yol bulursa!

Ama gururu izin vermiyordu adamın emrini yerine getirmeye.

Zaten, Yıldırım… Tehlikeli bir adam da değildi.

Hayır!

Değildi!

Gelmemesini umuyordu.

Ki kapı açıldı.

“Neden gelmiyorsun?”

“Hmm… Bir düşüneyim… Seni görmek istemiyor olabilir miyim?”

Ama yalandı. Onu görmek istiyordu. Onunla konuşmayı, ona bakmayı, ona kızıp söylenmeyi seviyordu. Onun yanında olmayı seviyordu.

“Konuşalım,” derken odaya giriyordu. Pencerenin kenarına kalçasını yaslayıp oturduğunda derin bir iç çekti, ardından konuşmaya başladı. “Ben asla iyi bir adam olmadım. İyi bir insanla da karşılaşmadım. Kendini düşünen bencil ve her sıkıntısına mızmızlanmaktan başka bir şey bilmeyen kadınlar, yaşadığı hayata şükretmek yerine isyan eden adamlar… Mete Ardahan’ı yıllardır izliyordum. Yıllardır canını yakmanın planını kuruyordum. En sonunda onu dünyadan silmeye karar verdim ve bana dendi ki; onun bir meleği varmış. O kızın uğruna canını verirmiş… Gözünü kırpmadan. Meleğinden ayrı nefes bile alamaz dendi.”

Başını pencereye çevirip, kapkara bakışlarıyla denizi seyretti bir müddet.

Farklı görünüyordu.

“Bu planı yaparken, kafama takılıyordu; “Bir kız, arkadaşı için gözünü kırpmadan tehlikeye girmeye razı olur mu?” diye. “Olur” dediler. “O kız Melek Yakut’sa olur!” En ufak bir tereddüt göstermedin, arkadaşını gördün ve soluğu asansörde aldın.”

“Asansördeki kadın..”

“O küçük bir ayrıntıydı.”

“Neden geçmiş zaman kullandın?” Yattığı yerden kalkarken, aslında sebebi midesi de beyni de anlamıştı. Hafif bir bulantı midesine yayılırken kısık sesle çıktı kelimeler, “Öldürdün mü kadını?”

“Ben değil. Bu işte ağabeyimin… arkadaşlarından yardım aldım. O kadın, onlardandı. Ne akıbetine karıştım ne de kadına…” dedi, durdu. “Neden? Üzüldün mü seni bugüne getirene?”

Kara gözlerini Melek’in gözlerine dikmiş, cevap bekliyor gibiydi.

“Bir insan öldürülmüş, Yıldırım. Bana ne yapmış olursa olsun. Neyse…”

Pencerenin önünden kalkıp Melek’e yaklaştı, yatağın önünde diz çöktü. Ellerini, genç kızın iki yanına yatağın üzerine yerleştirip, Melek’in gözlerinin derinliklerine bakarken ses tonu kızın içine işliyordu. “Bundan bahsediyorum, küçüğüm. Sen bu kadar iyiyken sana kötülük yapamıyorum, dokunamıyorum sana. Tadına varmak için çıldırdığım dudaklarını öpemiyorum. Öyle lâtif bir varlıksınki. Ben daha önce bu kadar sık hiç gülmemiştim.”

Sustu.

Melek, “İnanırım… Bence nasıl yapılacağını bilmiyordun,” derken, Yıldırım’ın niyetlerini duymamak yegâne tercihiydi, genç kızın.

“Çok masumsun, küçüğüm. Karşındaki insanın senin için ne kadar tehlikeli olduğunu anlayamayacak kadar hem de,” dedi, kızın ellerini kendi ellerinin arasına aldı.

“Sen tehlikeli değilsin!”

Melek, ihtimal vermediği bir şeyi duymak da istemiyordu.

“Sana bir teklifim var.”

“Bunu duymak, bana kendimi iyi hissettirecek mi?”

“Duyup karar vermeye ne dersin?”

İçten içe kaldıramayacağı bir teklif olmamasını diliyordu. “Dinliyorum.”

“Sevgilin, seni bulmak için tüm dünyayı ayağa kaldırmış. Şu an buraya doğru geliyor bile olabilir… Seni buradan, bambaşka bir yere de götürebilirim ve emin ol kimse bulamaz bizi.”

Melek, içinde tarifsiz bir sevinç hissediyordu.

“Sen ciddisin! Bulacaklar yani. Allah’ım..”

“Küçüğüm! Ben istemezsem seni kimse bulamaz.”

Ne demeye çalışıyordu?

“Mete’m bulur!”

Adam, yine o tatlı gülüşüyle gülerken kızgın olan yanı sakinleşiyordu birden bire.

“Küçüğüm,” derken eli elini bıraktı, saçlarını alnından çekip kulağının arkasına sıkıştırdı. “Teklifim şu..”

Mete’nin ayartmak istediği zamanlar da kullandığı kadifemsi ses tonu, şu an Yıldırım’ın sesine hâkim olduğunda, “Teklifini duymak istemediğime karar verdim, bırak!” dedi, yatağın üzerinden kalktı, Melek. Amacı, elini adamın tutuşundan kurtarmaktı.

Ama Yıldırım, elinin içine hapsettiği eli bırakıp, kızı kollarına alırken, “Şimdi kaç, küçüğüm. Eminim, özgürlüğe giden teklifi duymayı sen isteyeceksin. Şimdi aşağı gel, yemek yiyeceğiz,” dediğinde Melek’in aklından geçen en son düşünce bile değildi yemek!

*

“Mete’m. Tonga nerede?”

Adana’daki saklı bahçesinde, birlikte gittikleri gün oturdukları kayanın üzerine oturmuş, dizlerini karnına doğru çekip dirseğini dizine yerleştirmişti. Çenesini, eline yasladığında küçük bir kız çocuğu gibi görünüyordu, Melek yâri.

“Güney Pasifik’te, bir tanem.”

Ona dokunmamaya kararlıydı. Sadece izlemeye razıydı. Yeter ki karşısında olsun… Yeter ki kaybolmasın.

“Bir tanem demeni özlemişim,” dediği zaman gülmeye başladı canına can katan gülüşünü o enfes neşeysiyle süsleyerek.

“Gözlerine bakarak söylemeyi özlemişim, meleğim!” Bulundukları uzaklığa rağmen, genç kızın gözlerine bakıyordu.

“Neden beni almıyorsun buradan peki?” Üzerinde bulunduğu kayayı işaret ediyordu başıyla.

“Orası dediğin yer… Neresi, bir tanem?”

“Tonga!”

Kelimeyi duydu ve gözleri açıldı.

Telefona gözü gittiğinde, gördüğü Melek’in gül yüzü değildi.

Ömer
ARIYOR’du.

Ömer’in aradığını gördüğü an, acıyla sıkışan kalbinin umudu hissetmesine izin verdi genç adam.

“Mete Bey! Melek Hanım Tonga’da!”

Bu kelimeleri söylediğinde Ömer, Mete’nin kalbine sakin ol demeye gücü yetmedi. Tek yapabildiği derin nefesler alıp vermek, yattığı yerden ayağa fırlamak ve telefonun ucundaki Ömer’e, “Anlat kardeşim,” demekti.

“Mete Bey. İki gün önce Melek Hanım, Tonga İngiltere Konsolosluğu’na gidip, kaçırıldığını ve yardıma ihtiyacı olduğunu söylemiş. Hanımefendi; “Arayacağı kişiye canımdan öte olan dedi ama ismi hatırlayamadım maalesef. Çok üzgünüm. Biz çok aktif bir konsolosluk değiliz. Diplomatik mail ayda bir ya gelir ya hiç gelmez. Arkadaşınız gelmeseydi, daha da bekletirdik sizi. O mailde Mete Ardahan’ın ismini gördüğüm an hatırladım, Bayan Melek Yakut’un söylediği kişiyi. Melek Yakut adına çok arama yaptım ama… Melek Hanımın Türk olabileceği aklıma gelmemişti,” dedi. Mete Bey, eğer hâlâ Tonga’daysalar onu bulduk demektir.”

“Ömer! Sağ ol kardeşim!”

Melek’e kavuşma ihtimali bile, Mete de insan olma yolunda adım attırıyordu.

“Allah’ım. Sana şükürler olsun,” diyerek dile döktüğü münacatı titrek, gözleri hüznün buğusunu taşıyordu.

*

“Ve Nemesis’in sonu!”

Efsane oyunu bir kez daha bitirmiş olduğu için mutluydu Melek. Jill Valentin, Carlos’un bulunduğu helikoptere doğru koşup, Raccoon City’den uzaklaşırken gözleri yaşardı, sebepsiz.

“Ağlıyor musun sen?”

“Hayır!”

“Bal gibi ağlıyorsun işte…” Bir sessizliğin ardından bakışlarını üzerinde hissetse de karşılık vermiyordu, Yıldırım’a. “Vay! Nükleer füze!”

“Evet. Raccoon City, haritadan silindi artık.”

“Güzel bir oyunmuş.”

Sözlerinin ardından, Yıldırım’ı incelerken buldu kendini Melek. İncecik ses tonu, ilgilendiğini belli eden dikkatli bakışları vardı. Hâlbuki hiç de öyle bilgisayar oyunuyla ilgilenecek ya da bir genç kızın nazını çekecek bir adama benzemiyordu. Yıldırım için düşünebileceği tek vasıf; kadınların şımarttığı ama kadınları asla şımartmayan bir adamın, gülmek nedir bilmeyen mutsuzluğuyla hayatına devam eden biri olabileceğiydi. “Yıldırım, teklifin neydi?”

Sesi garip bir biçimde kendine yabancıyken, sorduğu sorunun farkında bile değildi Melek.

“Duymak istiyorsun yani?”

“Evet!” Uzatmaya ne gerek vardı ki?

“Benim ol. Bir kez benim ol ve seni Mete’ne kendi ellerimle teslim edeyim.”

Ne göz kırpabildi, ne de nefes alabildi. Gözleri kucağına takılı kaldığında, ciğerleri alamadığı nefeslerin etkisiyle âdeta şişiyordu bedeninin içinde. Derin, titrek bir nefesi içine çekmeye çalıştığında duyduğu acının adı; hayal kırıklığıydı. Başını çevirdi, kapkara gözlerin vicdansız sahibine baktı. Öfke duymaya, kibir göstermeye, sitem etmeye mecali yoktu. Yalnızca bakıyordu… Gözlerinde biriken yaşlar dökülmüyordu ama biliyordu ki; sırf bu yüzden acınası görünüyordu.

“Bakma öyle, güzelim. Sadece bir gece benim ol. Sonra da özgür.”

Bu ses tonunu Mete’den başka hiç kimseden duymak istemiyordu. Gözleri, yaşadığı hayal kırıklığını gizleme gereği görmediğinde artık, anında ayakta buldu kendini. Adama söylemek istedikleri, dudaklarında ya da dilinde kelimelere dönüşmek yerine, zavallı bir görünüm veriyordu, Melek’e.

Hiçbir şey söylememeye karar verdi.

Odaya çıkacak, yatağı kapının girişini kapamak üzere itecek ve Yıldırım girmek isterse de giremeyecekti.

Yıldırım’ın kolları belini sardığı an, sırtını adamın göğsünde hissettiğinde düşündüğü tek şey; ‘Allah’ım beni koru!’ oldu. Ne adama olan yakınlığını umursuyordu artık, ne de ona olan şefkat dolu hislerini.

“Dinle!”

O ince ses tonu kulağının yanında fısıldarken kaçmaya bile korkuyordu. ‘Allah’ım… Kurtar beni!’ Öyle acınası bir hâldeydiki. Kıpırdamaktan korkuyor, içinden ettiği dualara ara verip, bırak beni bile diyemiyordu.

“Benim ol! Bu gece. Bunu kabul et, bu gecenin sabahında, seni Mete’ne kendi ellerimle vereceğim ve hayatınızdan tamamen çıkacağım,” dedi, kızı serbest bıraktı.

Yine dizleri boşaldığında, güçlü kollar bedenine hâkim olup birlikte yere çöküyorlardı. “Dokunma bana!” Almaya çalıştığı nefeslerle aradan çıkarmayı başardığı yegâne cümleydi!

“Sakin ol, küçüğüm!”

Kız, kollarının arasından çıkabilmek için çırpınırken, Yıldırım teskin edici dokunuşlarla sırtını okşuyordu. “Bırak beni!” dedi, titrek nefesini içine çekti. “Bırak!”

Ellerinin üzerinde doğrulmaya çalışırken yerden, Yıldırım’ın kollarından da varlığından da kaçmak istiyordu çaresizce. Tutunabildiği her duvara tutunurken içli ağlayışına ara veremiyor, kalbi duyduklarına kırıldığı için de hiç sormamış olmayı diliyordu. Tam kapının yanında sırtını duvara yasladı, eli dudaklarının üzerinde, sinirden tir tir titrerken ağzından çıkabilecek kelimeleri kaybetmişliğine yanıyordu.

Yıldırım, bir adım atmaya yeltendiğinde, “Sakın yaklaşma!” dedi ve kayıp kelimelerini buldu. “Sakın yaklaşma! Sakın bana bir daha dokunma! Yemin ederim ki, bana bir daha dokunursan kendimi öldürürüm! Anlıyor musun?”

Titreyen ses tonundan nefret etse de, bu hissettiği sinirle elinden başka bir şey gelmediğine boyun eğiyordu. Çünkü ya tamamen susacaktı ya da titreyen sesiyle kendini koruyacaktı.

“Bence adil bir teklif. Özlemedin mi bir erkeğin dokunuşunu, sıcaklığını… Öpüşünü.”

Kusacak gibiydi.

“Yeter! Söyleme… Kalbim kırılıyor anlamıyor musun? Bana bunu neden yapıyorsun? Ben sana ne yaptım ya?” Elleriyle önce gözlerinden akan yaşı sildi, sonra da burnunu. “Bana Mete’nin dokunuşundan başka dokunuş haram! Anlıyor musun? Uzak dur benden!” derken kaçacak hiçbir yerinin olmaması ciğerini yakıyordu.

“Sadece bir gece, tatlım. Bir gece benim ol, sonra Mete’ne kavu..”

“Allah kahretsin! Sen benim için önemlisin… Önemliydin… Anladın mı? Dünyada kadın mı kalmadı kendini tatmin edecek? Demek bir gece! Öyle mi? Neden öldürmüyorsun? Sen bana dokunacaksın, sonra da Mete’me vereceksin.” Sözlerine ara verdiğinde, titreyen bacaklarına aldırmadan dimdik duruyordu Yıldırım’ın karşısında aralarındaki mesafeye rağmen. İfadesinin kibirli olabilmesi için canını verirdi fakat elinden gelen tek beceri, “Bana Mete’mden başkası dokunacaksa, ben… Mete’me kavuşmadan ölmeye razıyım. Anladın mı?” sözleriyle hakikatini anlatmaktı.

“Neden? Neden bir gece de kavuşabilecekken sevdiğin adama, ebediyete kadar kendini ondan mahrum bırakıyorsun?”

Ses tonunda en ufak bir his yoktu.

“Neden aşkımı yabancı bir dokunuşla kirleteyim?”

“Aşkına kavuşmak için.”

“Mete’m beni eninde sonunda bulacak. Bulamazsa da… Kavuşmak Âhiret’e kaldı der sabırla bâki alemde kavuşmayı beklerim.”

Kısa süreli bir sessizliğin ardından, “Onu çok mu seviyorsun?” diye sordu, Yıldırım. Gözleri, gözlerine kilitlenmişken bakışlarından şefkati hissetmek istiyordu ama tek görebildiği; kibirdi.

“Evet.”

Sözü süslemedi, lafı uzatmadı. Dönüp odasına çıkarken kabuslarından birinde olmak tek isteğiydi.

*

“Bir saat sonra Tonga havaalanında olacağız, Mete Bey.” Serap, pilotun haberini iletip yanından ayrıldığında yirmi üç gündür nasıl sabredip, tahammül ettiği konusunda hiçbir fikri yoktu…

Kalan bir saat hiç bitmeyecek gibi geliyordu içi içine sığmayan, Mete’ye.

Tek dileği, Melek’in başka bir ülkeye götürülmemiş olmasıydı.

Gücü kalmamıştı çektiği hasrete dayanacak. Karış karış araması gerekirse, arayacaktı adayı. Bulacaktı canından öte olanı.

Candan Öte ~ 29 | Kuyu” için 2 yorum

  • 30 Eylül 2018 tarihinde, saat 23:37
    Permalink

    Yarını sabırsızlıkla bekliyoruum?

    Yanıtla
    • 1 Ekim 2018 tarihinde, saat 14:37
      Permalink

      yeni bölüme bekleriz öyleyse =)

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir