Candan Öte ~ 28 | Ses

Günlerdir unutulduğunu düşündüğü bu ahşap kulübede, ne kadar süredir orada olduğunu bilmediği bir adam tarafından seyredildiğini bilmek, gerçekliğe olan inancını alıp götürüyordu. Her ne kadar ses tonu derinden gelen, içten bir tonlamayla çıkıyor olsa da aklının karanlık oyunlarına kanmak da istemiyordu.

Gözlerini kapadı, açtı. Tekrar kapadı, elleriyle ovuşturdu. “Aklım gitti gidecek… Haydi… Hayırlı olsun!” Ellerini yüzünden çektiğinde, bir öksürük sesiyle rüyadan gerçekliğe geçerken, saniyeler sonra ayağa kalkıyordu heyecan ve panikle.

Karşısında George, bacak bacak üstüne atmış, dirsekleri sandalyenin kollarında olduğu hâlde Melek’i seyrediyordu. Yüzünde insani hiçbir ifade yoktu. Adamın kısılı gözlerine bakarken neyi hesapladığını düşünmeden edemiyordu, Melek.

“Yemek yedin mi?”

“Gerçekmiş…” Adamın sorduğu soruya cevap vermek umurunda değildi, Melek’in. Onun umurunda olan; gerçeklik ve rüya arasında arafı yaşadığı bu adada delirmeden hayatta kalabilmekti.

“Yemek yedin mi?” diye tekrar ederken yabancı, Melek adamın ifadesiz yüzünü inceliyordu tanıyabilme ümidiyle.

Heyhat ki, tanımıyordu. “Yemediğimi bildiğinden eminim!” Tanıştığı an, senli benli olduğu ilk insan; George Clooney oluyordu böylelikle.

“Neden yemiyorsun?”

“Sana ne? Beni neden burada tutuyorsun? Cengiz’e ne yaptın? Cengiz iyi mi? Kaçırdın, günlerdir unutulmuş bir adaya terk ettin! Pişkin pişkin bana; “Yemek yedin mi?” diye soru soruyorsun? Ne hakla! Amacın delirtmek mi? Kusura bakma kota dolu! Neden yemek yemiyor muşu…”

Daha yeni başlamıştı konuşmaya. Devam edecekti.

“Sakin ol! Konuşmaya hasret misin, küçük? Çok zamanın olacak, bana istediğin her şeyi anlatırsın.”

İfadesindeki rahatlık, Melek’in sinirine dokunuyordu. “Çok zamanın olacak ne demek? Amacın ne?” George’nin, kalp atış sesini duyup duymadığını merak ederken, Melek kulaklarında o sesin yüksekliğinden sağır olabileceğini düşünüyordu. Hızla kalktığı yatağa, yavaşça çöktü.

“On iki gündür seni izliyorum.”

“Nasıl?”

Kaçırıldığından bugüne on iki günün geçmiş olduğunu öğrenirken fark ediyordu ki; adam, sorularını önemsemiyordu. Bacaklarını yere sabitleyip dizlerinin üzerine yerleştirdiğinde dirseklerini, ifadesiz yüzü ve ses tonuyla buz gibi bir adam görüyordu karşısında. Soru soran bir insanın, en azından gözlerinde merak olurdu…

Yoktu!

Adamda hisse dair hiçbir şey yoktu.

“Kaçırıldığın, tutsak edildiğin, hapishanen olan evi… Neden temizledin?”

Büyük ihtimal sinir bozukluğundan, küçük bir ihtimalde yaşadığı mutluluktan engelleyemediği kahkahaları bedenini ele geçirdiğinde, adamın da öğrenmek istediği  meselelerinin olduğunu bilmek hüsranına neşe katıyordu, Melek’in. “Cevap istiyorsun, öyle mi? Ben de cevap istiyorum! Cengiz iyi mi?”

Adam, deli gibi gülen kızı ifadesiz bir yüzle izledi, sorduğu soruyu, “Cengiz iyi,” diye cevapladı.

“Sana nasıl inanacağım? Cengiz ile konuşmak istiyorum!”

Aferin kızım! Böyle güçlü ol.

“Birincisi; ben yalan söylemem! İkincisiyse; benimle emreder gibi konuşma. Son olarak da, farkında değilsin galiba, küçük kız. Sana durumunu şöyle anlatayım; tutsaksın! Anladın mı?” dedi ve sandalyede geri yaslanıp tekrar bacak bacak üstüne attı. Dirseklerini sandalyenin kenarına yerleştirmeden önce krem rengi ceketinin önünü açtı. Mavi gömleği, adamın geniş göğsü üzerinde geriliyordu.

Melek yerinden doğrulurken yapmayı düşündüğü net bir şey yoktu ya da aklında söylemek üzere hazırladığı bir kelime.

Adamın tam önünde durdu. Kollarını göğüslerinin üzerinde çapraz olarak birleştirdi. Yüzünde de ses tonunda da aynı kibir vardı. İçinde hissettiği öfke, bu gösterdiği kibirli tavırdan besleniyordu.

“1- benimle sayılı sayılı konuşma!
2- gücün belli ki ancak bana yetiyorken kendini üstün görme!
3- ben tutsak değilim! Konuşabiliyorsam, özgürüm demektir! Anladın mı?”

Mete görmeliydi şimdi küçük Melek’i.

Adam oturduğu yerden kalkıp, Melek’in kollarını parmaklarının arasına hapsettiğinde ve yüzünü yüzüne yaklaştırdığında, düşüncesinden vazgeçiyordu. ‘Allah’ım, iyi ki Mete’m görmüyor!’ diye düşünürken, adamın kolları arasından çıkmaya çalışıyordu.

“Nelere güç yetirebileceğimi sana göstermekten zevk duyarım! Böyle kibirli tavırlarınla benimle konuşma, pişman ederim! Dudakların konuşma yetisini kaybeder küçük kız! Bunu anladın mı?” Dudaklar dedikten sonra adam kısa bir süre dudaklarına baktı, sonra da bedenini serbest bıraktı.

Melek, geri geri gidip yatağın üzerine otururken, adamı baştan aşağı süzüyordu. Konuşurken ses tonunda, az önceki tehditi sallamadığını açık seçik beyan eden bir tını vardı. Ne bir titreme, ne de bir çekinme.

“Nelere güç yetirebildiğiniz ortada, yaşlı adam! Göstermenize gerek yok. Beni kaçırıp, bir adaya terk ettiğinize göre…” Küçümsemeyle baktığı adamdan gözlerini ayırdı, pencereye çevirdi bakışlarını. “…çok güçlü olmalısınız. Yoksa benimle asla başa çıkamazdı hiç kimse!”

Aptalın tekiydi! Karşısında, hiç tanımadığı bir adam tehdit dolu vaatlerini sıralıyor ama o, o yabancıyı ciddiye almadığı gibi bir de dalga geçiyordu.

Odanın kapısına doğru yürüdüğünü bakmadan görebiliyordu. “Yarın tekrar geleceğim. Seninle uzun uzun sohbet edeceğiz, küçük kız!”

Hızlı adımlarla inerken merdivenlerden, ardından bağırıyordu, Melek. “Zahmet etme yaşlı adam! Ben idare ediyorum böyle. Duydun mu? Hey!”

Aşağıdaki kapı kapandığı an tek solukta alt kattaydı. Oturma odasından adamın arabaya doğru gidişini izlerken hareketleri ona Kerem amcasını hatırlatıyordu. Uzun boy, geniş omuzlar, kırlaşmış saçlar… Adı neydi acaba?

Adını koymuştu gerçi; yaşlı adam!

Elektrik yüklü kapı, otomatik sistemle açıldığında, Melek koşarak o açık kapıdan özgürlüğüne kavuşma hayalleri kurdu çok kısa bir süre. Sonrası derin bir hüzündü. Mümkün olmayan bir hayal kurmayı burada kendine yasaklıyordu. Yasaktı hayal! Mete’nin dokunuşunu, öpüşünü, sevişini, aşk sözlerini… Düşünmek ve hayalini kurmak yasaktı!

Araba çıkar çıkmaz hızla kapandığında kapı, artık bakabileceği bir hareket de kalmamıştı. Dışarı çıkmak için kapıya doğru yavaş adımlarla yürürken, ilk gün uyuya kaldığı sandalyenin üzerinde parlayan nesne dikkatini çekti. Yaklaştığındaysa elini ağzı üzerine kapayıp yere diz çöktü.

Hayal yasaktı!

Peki bu neydi?

Gerçekten görüyor muydu?

Elleri titrerken aldı kelebeğini sandalyenin üzerinden. Aldı ve dudaklarına götürdü, hasretle öptü. O küçücük kelebek, Mete’ye bir adım yakınlaştırmıştı sanki, genç kızı. “Mete’m..” Gözyaşları damlıyordu elinin içindeki hayale!

“Mete’m…”

*

“Mete Bey, iyi misiniz?”

Cevat, Mete’nin elini kalbi üzerinde gördüğünde yarasının sızladığını düşünmüş olacak ki tedirgin bir ifade vardı yüzünde.

Ne diyecekti? ‘Değilim! Meleğim bana seslendi! Nasıl bilmiyorum ama kalbimin içinde hissettim o fısıltının yangınını!’ mı diyecekti?

Sadece olumsuz bir ifadeyle başını sağa sola salladığında konuşmaya dermanı yoktu. Etrafındaki herkes suskunluğuna alışmıştı. Fazla bir söz bekledikleri yoktu.

Fuat ve Ömer’in hazır bulunduğu Şahin Holding’in önünde duran arabadan inerken bugün bir farklılık olmasını istiyordu içten içe.

Bir farklılık kelimeler olsun demek daha doğru olurdu. Melek’ten sonra değerini yitirmiş kelimeler!

Türkiye’nin en önemli medya patronlarından biri olan, Kamer Şahin misafirlerini karşılayabilmek için kapıda bekliyordu. Zamanında babasıyla çok yakın iş ilişkileri olan bu adamla, uzun vadeli reklam anlaşmalarının yanı sıra, her türlü organizasyonda en ön sırada olma hakkı tanınıyordu haber kaynaklarına.

Fakat bugünden sonra bütün anlaşmaları değişecekti.

“Hoş geldiniz, Mete Bey. Fuat ve Ömer Beyler bizi toplantı salonumuzda bekliyorlar.”

Adamın boyu ancak omuzuna geliyordu. Uzattığı ele Mete uzun bir süre baktı, bir zahmet elini uzattığında adamın alnında boncuk boncuk ter birikmişti. Alnında biriken ter olmasa, tavırları oldukça rahattı. Sanki, iş görüşmesi yapacaklarmış havası veriyorlardı herhâlde.

Mete, hafif bir baş selamıyla adama baktı ve gösterilen yolda ilerlemeye başladı. Duygu hissetmiyordu şu an. Az sonra belki birçok insan işsiz kalacaktı ama umursamıyordu. Bir dedikodu sitesiyle insanların hayatını karartan, aslını astarını araştırmadan, o haberlerle bir meleğin gözünden yaş akıtabiliyorlarsa… Bir zahmet önce insan olmayı, karşılarındaki insanlara da saygı duymayı öğreneceklerdi!

“Hoş geldin, kardeşim!” Fuat yerinden kalkıp elini sıkarken, Mete bir tek ona cevap verebildi, “EyvAllah kardeşim,” diyerek.

Fuat… Candı çünkü.

Ömer’in selamını da kısa bir baş hareketiyle kabul edip, el sıkıştıktan sonra yerlerine oturdular.

Bir an önce işini hâlledip buradan çıkıp gitmek istiyordu.

“Bugün buraya geliş sebebimizi daha önce izah ettik size. Konuyu uzatmaya gerek görmeden, şu dosyaya bir göz atmanızı rica ederim,” derken dosyayı hazır bekleyen avukatların görüşüne sunuyordu, Ömer.

İki avukat da dikkatle birkaç dakika inceledikten sonra, “Bu çok yüksek bir meblağ!” itirazını birbirine benzer cümlelerle yaparken, Ömer sükûnetle dinliyordu yalnızca. “Alt tarafı magazin sitesinde yayınlanmış bir haber. Takdir edersiniz ki, haber alma özgürlüğü var.”

“Lütfen, incelemenize devam edin,” diyerek kibar bir dille uyarırken Ömer, Mete gittikçe sıkıldığını hissediyordu.

Adam, dava sebeplerini okurken kıravatını gevşetme ihtiyacı hissetmiş olacak, hafif bir öksürükle yakasını çekiştiriyordu.

“Kamer Bey. Şuna bir göz atar mısınız.” Dosyada ki en önemli maddeyi gösteriyordu büyük ihtimalle.

Koltuğunda sessiz duran adama döndü, Kamer Şahin. “Bir açıklamanız var mı, Volkan Bey?”

Adamın ses tonundaki alt metin; canına okuyacağım der gibiydi.

“Kamer Bey. Böyle bir saçmalık olabilir mi, efendim? Biz, her daim bu tür haberler gündeme getirmişizdir. Bu haberde yanlış olan hiçbir şey yok. Neden böyle bir tepki veriliyor anlamış değilim!”

“Size şöyle izah edelim; siteniz de yayınlanan haberde müvekkilim Mete Ardahan üzerinden Melek Yakut hanımefendiye; “Külkedisi” yakıştırması yapılmış ki bunu kesinlikle hakaret olarak algılıyoruz. Karşılıksız kalması söz konusu bile değildir bir, ikincisi ise “Melek Yakut, Mete Ardahan ile tanıştıktan sonra kahve dükkânındaki işinden ayrılmıştır…” deniyor. Bu da asılsız bir suçlama niteliği taşımaktadır. Sitenizde yayınlanan bu yalan kaynaklı haber maalesef müvekkilimi zor bir durumda bırakmış bulunuyor. Size maddi, manevi açtığımız tazminat davasının yanı sıra tekzip yayınlamanız da gerekmektedir.”

Ömer, neredeyse nefes almadan durumu izah ettiğinde, “Ömer Bey, bu tür haberler daima yapılır. Bunlar magazin ve aslı astarı…” sözleriyle hâlâ, haklılıklarını savunmaya çalışıyordu avukatları. Konuşmasını büyük patron kesmeseydi, Mete, adamın yüzünün ortasına tekabül edecek bir yumruğun kaşıntısını daha fazla bastırmayı düşünmüyordu.

“Volkan Bey. Çıkabilirsiniz!” Adamın tehdit dolu ses tonu, karşısındakine başka kelam etme şansı tanımadı. “Bu haberin sorumluları ile bizzat ilgileneceğim hiç merak etmeyin,” diye temin etmeye çalışıyordu, Kamer Şahin.

“Zahmet etmenize gerek yok. Emin olun. Biz sorumlularla ilgileneceğiz. Buraya bir-iki hususu bildirmek için geldik yalnızca. Mahkeme öncesi haberdar olmanız açısından. 2017 yılına kadar sizin televizyon, gazete ve internet sitelerinizdeki reklamlarımızı çekiyoruz. Anlaşma feshediliyor, Kamer Bey. Açılan davaya mukabil anlaşma hükmü geçersiz sayılacağından herhangi bir talepte bulunma hakkına da sahip değilsiniz. Bir de Los Angeles’de kasım ayında yapılacak büyük açılışa Şahin Holding kuruluşundan herhangi bir basın sözcüsü bulunamayacaktır. Tabii siz hâlâ davetlisiniz, Kamer Bey.”

Ömer, profesyonel bir dille tane tane anlatırken, Kamer Şahin, hiddetle söze karışıyordu. “Paçavra değerindeki bir magazin haberi için, bütün işimizi çöpe mi atacaksınız, Mete Bey?”

Mete, ne cevap verme gereği duydu, ne de adını söyleyen adama bakma zahmetinde bulundu.

“Bence bir kez daha düşünün. Bu, sizin içinde sıkıntılı bir duruma yol açacaktır. İstediğiniz meblağda tazminat ödemeye hazırız. Tabii tekzib de yayınlanacaktır. Başka istediğiniz bir şey olursa hiç tereddütsüz kabul edeceğiz. Basit bir haber yüzünden, gemileri yakmadan lütfen bir kez daha düşünün!” diye ısrarın yanı sıra tehdit ediyordu karşısındaki koskoca holding patronu.

“Paçavra değerinde dediniz, basit deme basiretsizliğini de gösterdiniz!” derken, oturduğu yerden hışımla kalkıyordu, Mete Ardahan! Ya da yeni ismiyle “Ecel!” “Buraya gelirken amacım, sadece bizim şirketlerle olan reklamlarınızı kesmekti. Şimdiyse, size sponsor olmuş kimi tanıyorsam… Emin olun, hepsi sizi terkedecek, Kamer Şahin! Geçmiş olsun!” On iki gündür ilk kez kurduğu uzun cümlenin tamamı tehditten ibaretti.

Hiç düşünmeden, arkasına bile bakmadan terkettiği toplantı salonundan çıkarken tek istediği, kabusta bile olsa Melek’in o gül yüzünü görmekti.

“Tarabya’ya gidelim Cevat.”

Bir de, Melek’in başını koyduğu yastığa sarılmak istiyordu.

Sarılacak ve onu rüyasında görmek için dua edecekti.

“Meleğim..”

*

“Meleğim,” diyen o sesi, genç kızı özlemiyle yakıp kavuran sesi, arkasında duyduğu an döndü. Mete, karşısındaydı yine. O baktıkça bakmak istediği bal rengi gözler, öpmeye doyamadığı dudaklar, ellerini aralarında hissedebilmek için ömrünü fedâ edebileceği karamel renginde saçlar.

“Mete’m… Sen misin?”

İnanamıyordu gördüklerine. Yine mi rüyaydı yani?

Hep görüyordu, her gece… Her uykuya daldığında. Ama…

“Benim, meleğim,” deyişi öyle gerçektiki.

Bir adım attı Mete’ye doğru. İkinci adım, üç ve dört. Yanındaydı!

Kollarını açıp sarılacakken kayboldu sevdiği adam. Boşluğa doğru uzandığında karanlık bir kuyudaydı… yosun kokan, zemheri soğukluğunun bütün vücudunu titrettiği bir kuyuda. Ne Mete vardı yanında ne de umudu o karanlık kuyudan kurtulmaya dair.

Sıçrayarak uyandığında, uyandığına şükredebildi yalnızca.

Her uykusu böyleydi artık. Mete’yi görüyor ama dokunamıyordu.

Dokunduğu an kaybolan bir aşkı yaşıyordu şimdilerde genç kız.

“İkindiden sonra uyuya kalırsan kabus da görürsün, deli de olursun!” diye mırıldandı kendi kendine.

İçine derin bir nefes çekti, Melek sırtüstü yatarken. Çektiği oksijen değilde klorin miydi? Yanıyordu nefesinin geçtiği her yer, tâ ciğerlerine kadar.

“Ne kadar daha dayanacaksın, Melek? Dayanamayacaksın! Mete’ne kavuşamadan ölüp gideceksin!” derken içindeki sese dublaj yapıyordu kulaklarına doğru süzülen gözyaşları eşliğinde.

Havanın kararmaya başlaması iftarın yaklaştığına işaretti. Hissettiği yangına rağmen kalktı yataktan. Zeminine basmaktan iğrenmediği, korkuluklarına dokunmaktan tiksinmediği tertemiz kulübede alt kata indi kucağındaki Stanley ile.

Mutfak masasının üzerine bırakılmış yiyecek tepsisinden paket içindeki ekmekle şişe suyu da alıp odasına çıkıyordu yaklaşan arabanın sesini duyduğunda. Koltuğunun altındaki Stanley’e bakıp, “Sen misafir bekliyor muydun, dostum?” diye sorsa da yine bir cevap alamıyordu Stanley’den. Neyse ki Melek onu bile anlayacak ferasete sahipti!

“Haklısın dostum. Bana bilgi verecek, o yaşlı adam gelmiştir.” Hissettiği umut ve bir şeyler öğrenebilme isteğiyle titremeye başladığında merdivene oturdu, geleni karşılamak için beklemeye başladı. Güneşin son ışıkları da kaybolurken semadan, sevdiklerinden haber almayı merak ettiği kadar bir şey daha vardı öğrenmek istediği…

“Ben ne kadar süre burada tutulacağım?” Adam içeri girdiği an, soruyu muhatabına sormayı planlamasa da birden fırlamıştı kelimeler dudaklarından.

“Sana da merhaba, küçük kız.”

“Kaçırdığınız!” derken yoğun bir küçümseme vardı ses tonunda. Devam ederken aynı tonda, bakışlarında da aynı küçümseme vardı Melek’in. “Alıkoyduğunuz bir kıza, âdâb-ı muaşeret mi öğretiyorsunuz, sayın yaşlı adam?”

Adamın ifadesi, mümkün olsa gülecek gibiydi. “Gel!” derken oturma odasına doğru yürüyordu. Işığı açtı, üçlü koltuğa oturarak Melek’in gelişini bekledi sessizlikle.

Melek, su, ekmek ve Stanley elinde olduğu hâlde odadan içeri girdiğinde pencerenin önündeki tekli koltuğa oturup, havanın iyice karardığından emin olmayı bekliyordu. Bir gün daha bitiyordu Ramazan’dan ve Mete’den ayrı.

“Neden ekmekten başka bir şey yemiyorsun?”

“Ekmek yeterli.”

“Oruç mu tutuyorsun?”

“Evet!”

“Sor!”

Kısa süren sessizliğin ardından derinden gelen sesi duyduğunda, sağındaki pencereden bakışlarını, solunda duran adama çeviriyordu Melek. “Ne?”

“İçten içe yanağını kemirip duruyorsun. Ne sormak istiyorsan sor!”

Melek, farkında değildi yanağını kemirdiğinin. Suyundan bir yudum aldı, ardından yanına bıraktı şişeyi. “Neden buradayım?”

Önce ceketinin düğmesini açtı sonra yavaşça ardına yaslandı isimsiz adam. “Demek sonunda kendinle ilgili bir şeyler sormaya karar verdin.”

“Anlamadım?” Ne saçmalıyordu bu adam?

“Dün bana, neden kaçırıldığını ya da nerede olduğunu sormak yerine arkadaşını sordun. Günlerdir seni izliyorum, Melek Yakut. İlk gün boynundan alınan kelebeği…” derken simsiyah bakışları boynundaki kolye ucuna gitti. Onunla birlikte, Melek de aynı yere bakıyordu. “…fark edene kadar ağlamadın. Şu sandalyede ağlarken uyuya kaldın,” başıyla dışarıyı işaret ediyordu.

Adam, ifadesiz bir yüzle konuşuyordu ama… Farklı bir şeyler vardı onda adını koyamadığı. “Nereden biliyorsun, ağladığımı? Ya da daha net sormak istiyorum! Kelebeğim olmadığı için ağladığımı?”

Elinde olmadan derin nefesler almaya başladığında, nasıl bir cendereyle karşı karşıya olduğunu hesaplayabilecek gücü kalmamıştı.

Her yaptığından nasıl haberi oluyordu? Sadece ekmek yediğini, şimdi gördüğü kadarıyla mı söylüyor yoksa on üç günlük bir sürece mi yayıyor bu bilgisini? Ağlamış olduğunu farz etmek ayrı, sebebi direk söylemek apayrıydı!

“Banyo hariç her yerde kameralar var.”

“Nutku tutuldu” deyimi şu an Melek’te vücut buluyordu. O yenmemiş yemeklerden, yemek yemediği tahmin edilebilir diye hesaplarken… Adamlar hesapların âlâsını yapmıştı!

Elindeki ekmeğin yere düştüğünün farkında değildi, adam yerden alıp yanına bırakana kadar. Önünde yere çöken adam, adını söylüyordu ama cevap vermek içinden gelmiyordu Melek’in.

Adamın elleri omuzlarını kavrayıp ağaç silkelermiş gibi silkelediğinde, “Çek ellerini üzerimden!” diyebildi yalnızca. Adamın elleri omuzlarını bıraktı ama hâlâ karşısında, gözlerinin hizasındaydı.

Melek, hissettiği sinirin sesine titreme olarak yansımasını umursamıyordu. O sinirle şu karşısında duran iki metre adamı bile yere serebilecek bir güç hissediyordu ellerinde.

“Allah-belanı-versin!”

“Âmin!”

“Amacın ne?”

“En başından itibaren mi öğrenmek istersin?”

“Neyin en başı, Allah’ın belası?”

“Neden burada olduğunun.”

“Bilirsem ne olacak? Söyle ne olacak? Sebebini öğrenip gidecek miyim?” Adam ayaklarının üzerine çökmüş olduğu hâldeyken, Melek ayağa kalkıyordu hissettiği öfkeyle. “Sebebi sizin şerefsiz, namussuz, pislikler olmanız!” Bu sinirle bile esaslı kelimeler kullanıp, adama hakaret edemiyordu. “Kirli hesaplarınızla kaçırdınız! Nesini öğrenmek isteyeyim?” dedi ve adamı görmeye tahammül edemeyerek odasının mahremiyetine doğru uzaklaşmaya çalıştı. ‘Odam mı? Allah’ım, al canımı!’

Kaçırılmış olduğu odayı mı sahiplenmişti?

Her neyse. Zaten bileğini mengene gibi sıkan el izin vermiyordu herhangi bir yere gitmesine.

“Otur!”

İfadesi hiddet doluydu, Melek’in. “Çek elini!”

“Çekeceğim… Önce geç otur!”

“Nasıl bir manyaksın sen?” Adam tutsağıyla değil de sanki arkadaşıyla konuşuyordu. Yok; “Otur!” yok; “Çekeceğim önce geç otur!” Oturda nasıl oturursan otur!

“Eğer oturmam, burayı daha çabuk terketmeni sağlayacaksa…” Ayşe’den öğrendiği hareketle adamın tutuşundan bileğini kurtardığında, hissettiği öfkeyle devam etti, “Oturmak sorun olmayacaktır!” Henüz kalktığı koltuğa geri otururken, tek isteği bu anın bir an önce bitmesiydi.

Adam, ortada duran ahşap sehpayı kıza yakın bir yere kadar çekip üzerine oturduğunda dirseklerini dizlerinin üzerine yerleştirdi. Rahatsız eden, içindeki oksijeni emen sessizlik odaya hâkimken karşısındakine bakmamakta kararlıydı.

Ne zamanki, “Cengiz’e,” dedi, bakmama kararı rüzgarın önünde uçuşan kuru yaprak gibi savrulup, gitti. “Hiçbir şey olmadı. Belki bir-iki gün kafasında hafif bir şişlik olmuştur o kadar. Endişelenme artık arkadaşın için. Neden burada olduğuna gelirsek. Seni buraya getirdikten on gün sonra sana katılacaktım.”

Kapkara gözlerin içine anlamak istermiş gibi bakıyordu, Melek. “Ne için?”

“Seninle yaşayacağımız zevk dolu anları sevgiline yollamak için.”

Adamın ifadesi o kadar rahattı ki.

Melek, hiçbir şey söylemeden onu dinliyordu. Konuşamamasının nedeni yoğun mide bulantısı da olabilirdi tabii ama buna şu an kafa yoramayacaktı.

“Her gün seni izledim. Başka biri bu eski kulübeyi ateşe verebilirdi o bulduğu kibritlerle. Sen ateşe vermek bir yana temizledin. Bulduğun eski yastığı, arkadaş edindin. Ben de… Belki sevgiline istediğim görüntüleri göndermeyeceğim ama… Seni de asla bırakmayacağım. Anladın mı, küçük kız?”

Melek, kucağındaki Stanley’e daha sıkı sarıldı.

“Adım Yıldırım, Melek Yakut.”

“Kâbustayım,” diye mırıldandı belli belirsiz. Gözleri kapkaranlık gökyüzüne pencerenin tertemiz camından bakarken, tekrar ediyordu, “Kâbustayım.” Bakışlarını kucağındaki yastığın kalbine ferahlık veren maviliğine çevirdiğinde fısıltısı devam ediyordu. “Kesinlikle. Şimdi dışarı koşacağım… Kâbuslarda beni kovalamaktan vazgeçmeyen Nemesis’ten kaçarken kaçtığım gibi bundanda da kaçacağım…” Gözlerine ellerini bastırdığında acıyla ovuşturuyordu göz pınarlarını. “Uyanacağım…” Son kelimede gücü tükendiğinde sesi kendi kulağına bile ulaşmaktan uzaktı Melek’in.

“Nemesis kim?”

“Senden daha iyi biri!” derken daha güçlüydü sesi ancak bakışları hâlâ Stanley’in üzerindeydi.

“Ah küçüğüm… Sana karşı ne kadar iyi olduğumu bilsen, beni takdir ederdin.” Sözünü duyduğu adamın yüzüne kaldırdığında bakışlarını, karşısındaki adam gözlerinin kenarındaki küçük kırışıklara neden olan kısılı gözleriyle gözlerine bakıyordu.

“Uyumak istiyorum!” Stanley’e sımsıkı sarılıp odadan çıkmak için hareket ederken, susuz kalmaması için su içmesi gerektiğini hatırlayıp geri dönerek, koltuğun üzerine bıraktığı suyu aldı. Merdivenleri yavaş yavaş çıkarken engel olamadığı yaşlar süzülüyordu gözlerinden.

Ümit ediyordu… Fidye falan filan olur, Mete’ye teklif ederler. Mete de hiç tereddüt etmeden istenen parayı öder ve kavuşurlardı. Ama belli ki hesap içinde hesap vardı.

Kendini yatağın üzerine bırakıp hıçkırıklarını Stanley üzerinde boğmaya çalışırken, içinde birikmiş ne kadar hüzün varsa, hepsini akıtıyordu.

“Mete’m… Bul beni… Al beni buradan Mete’m…. Mete’m…”

Genç kız yine dilinde; “Mete” boğazında hıçkırıklar, yapayalnız odada uyuya kaldığında, “Acı öldürmüyor,” diye mırıldanıyordu. “Acı öldürmüyor…”

Sonrası ise… Derin bir uyku.

*

“Sümeyye!” Kana bulanmış saçlarını yüzünden çekerken, alnına öpücükler konduruyordu, melek yavrunun.

Bir yerlerde âşığı olduğu sesi duyuyordu derinden derine.

“Mete’m!”

Sesi duyduğu en net anda kollarındaki masum beden kayboldu. “Ses ver! MELEĞİM, SES VER!” diye bağırdı zifiri karanlık ormana.

Ama ne bir ses ne bir nefes vardı duymaya çalışan kulakları için.

Deli gibi koşuyordu karanlığa doğru. Ciğerleri parçalanacakmış gibi bağırıyordu, “SES VER MELEĞİM!” diyerek. Üzerinde bembeyaz bir elbise, saçlarında bir örgü. Bir tepenin üzerinde duruyordu, Melek.

“Yanıma gel, meleğim!”

Bağırmak istedi yapamadı.

“Sen buraya gel canımdan öte. Sen gel! Adayı bul, Mete’m!”

Mete, Melek’in yanına doğru koşarken dokunma mesafesine yaklaştığı an Melek yok oldu.

Gözleri aniden açıldığında hâlâ kulaklarındaydı, Melek’in sesi. Kendini balkona attığında kan ter içinde kalmıştı.

Sümeyye’yi uzun zamandır görmemişti rüyasında. Gözlerini ovuştururken, “Hâyır olsun,” dökülüyordu dudaklarından. Şafak sökmek üzereydi ve bir gün daha meleğinden ayrı doğuyordu.

“Allah’ım. Meleğimi Sümeyye’ye kıyanlar kaçırdıysa, kılına zarar gelirse! Hepsini gözümü kırpmadan mezara yollayacağım!”

On dört gündür, doğru düzgün uyuyamıyor ya da yemek yiyemiyordu. Göğsündeki yara kapanmaya yüz tutmuştu. Maddi yaraya inat manevi yaraları kapanmıyordu.

Altına bir eşofman, üzerine bir penye ve kapüşonu olan bir yelek giydiğinde koşuya hazırdı. Kafasında beynini kemiren düşünceler…

Melek yayınlanan tekzibi görebilseydi ne hissederdi acaba?

İnternet sitesinde yayınlanan tekzib aynen şöyleydi:

“16 Haziran tarihinde sitemizde yayınlanan haberde, asılsız ve mesnetsiz haberlerimizle, Melek Yakut hakkında ithamlarda bulunup, bu saygı değer şahsiyete maddi, manevi zarar vermiş olup, kendisinden özür dilemeyi borç biliriz. Bir hafta boyunca FlyMagazin sitemiz, magazin haberlerine kapalıdır.

Yaptığımız haksızlığın affedilmesi tek arzumuz.

FlyMagazin
Genel yayın editörü ve Haber Ekibi”

Tatmin hissetmiyordu. Bir hafta haber yapmamaları demek ciddi bir özrü simgeliyordu. Mete için, hiçbir anlamı olmayan özrü! Melek’in akan gözyaşlarını akmamış mı yapacaktı?

Hayır!

Hissettiği kırgınlığa teselli mi olacaktı?

Olmayacaktı!

Terden sırılsıklam olmuştu ama durmuyordu. Yeniköy sahil şeridinde altıncı turunu atıyordu ve durmak gibi bir niyeti de yoktu. Görüntüler beynini deliyordu. Melek’i o şerefsizin kollarından yediği kurşun yüzünden kurtaramayan beceriksiz bir adam. Alamadı o kollardan, gözünün nurunu. Saçları gecenin rüzgarında dalgalanırken, Melek yabancı bir adamın kollarında baygın olarak belirsizliğe götürülmüştü.

Ve Mete…

Yediği kurşun yüzünden yerinden kıpırdayamamıştı. Balistik incelemede silahın, Rus yapımı olduğu ortaya çıkmıştı. Uzun mevzi, özel yapım. Her şey bir planın parçasıydı, evet. Neden? Ya meleğime dokunurlarsa, diye başlayıp yarasındaki sızıyla nefesinin kesildiği çok olağan bir hâldi. Aynen şimdiki gibi. Bir eli yarasında diğer eli dizinde olduğu hâlde iki büklüm kaldı.

“Öldüremedin mi kendini yine?”

Fuat, kolunu beline dolamış, Mete’yi bankın üzerine oturtuyordu.

“Hadi eve dönelim. Koşmak nereden çıktı be adam! Ölmek mi istiyorsun? Ciğerimi yedin lan!” Cansız bir ses tonuyla konuşurken, Fuat hayatından bezmiş gibiydi. Başını ellerinin arasına alıp, dirseklerini dizlerine yerleştirdi.

Mete’nin kardeşine söyleyebileceği teselli sözleri yoktu. Tek yapabildiği elini çökmüş omuzlara koyup sıkmaktı.

“Kızını bulduğumuz zamana kadar, canlı kalmayı başarırsın umarım.”

“İyiyim, ben.”

Sesini kelimelere dökmeye dökmeye hamlamış olacaktı ki berbat hâldeydi.

“Ya koşuyorsun ya da kum torbası yumrukluyorsun. İki hafta önce kurşun yedin be adam! Ölümden döndün!”

“Sen müdahale etmeseydin ölürdüm kardeşim,” derken Mete, Fuat’ın omzunu sıkmaya devam ediyordu. Başını çevirip gözlerine bakan gözlerde gördüğü sevgi kardeşine yaptığı haksızlıklara perişan olmasına yetiyordu.

“Ulan! İhtimalini bile anma!” Başını yine ellerinin arasına gömerken Fuat, eski neşesinden eser yoktu üzerinde.

“Abi… Amaçları öldürmek değildi. Sadece yavaşlatmaktı.” Boğazındaki hırıltıyı bir-iki öksürükle gidermeye çalışıyordu.

“Bu işin içinden, küçük kızları kaçıranlar çıkmazsa, ben de hiçbir şey bilmiyorum. Seni yaralayan silah, Rus yapımıymış. Canını aldığımız şerefsizi getiriyor aklıma.” Fuat’ın şüpheleriyle Mete’nin düşündükleri arasında hiçbir fark yoktu.

“İşin içinde iş var, belli… Mahkeme emrini bekliyorum. Adli tatil işin içine girince… Allah kahretsin! Ömer; “Bana bir hafta daha izin verin, ne olursa olsun o izni alacağım!” dedi. Nasıl alacak bilmiyorum ama.” Sesinde yoğun bir öfke vardı, Mete’nin.

“O görüntülerde ne bulmayı umuyorsun?”

“Bir şeyler var, eminim. Ada’nın o gece, Hard Planet’e beraber gittiği her arkadaşını tek tek araştıracağım. Birinden bir şey çıkacak. Özellikle de o paraları verenden!” derken ikna etmeye çalıştığı kader miydi, Fuat mıydı, yoksa sakinliği unutan kalbi miydi, bilmiyordu. İçine çektiği yakıcı nefesle, titrek cümlelerle devam etti, “Fuat, meleğim çok uzakta bir yerlerde… Bir ada ya da… Bilmiyorum. İyi değilim!”

“Bir sonuca ulaşacağız. Ada diyorsan, her kara parçasının her metre kare toprağını araştıracağız! Ada demişken,” bir müddet duraksayıp devam etti, “Ada, Kerem sayesinde isyan durumunda.”

Umrunda değildi.

“Beter olsun!” Sessiz düşünecekken açılmış dudaklar fırsat bu fırsat, atıyordu cerahatli kelimeleri.

“Los Angeles’de neler oldu?”

“Ne gibi?”

“Mezuniyete geldiğinde izledim sizi. Yan yana gelmemeye çalışıyordun onunla. Neden? Ne yaptı? Hatta sesini duyduğun an ona saldırıp parçalayacak gibiydin.” Bir nefes çekti içine ve devam etti, “Sana olan hislerinden mi bahsetti?”

Fuat da mı biliyordu?

“Hislerine sıçarım ben onun!”

“Sakin ol yaralı arslanım. Kalk, eve götürelim seni.”

“Tamam ben kalkarım. Ölmedik oğlum! Şu Cevat’ın da… Gördü ve yetiştirdi sana.” Bir taraftan söylenip diğer taraftan kalkmaya çalışıyordu.

“Gördü ve yetiştirdi evet. Ben gelene kadar da gözünü senden ayırmadı.”

Bir acı dalgası geçti Mete’nin yüzünden.

“Keşke meleğimden ayırmasaydı gözlerini…”

Sözün bittiği yerdi.

Hüzün ve hasret bütün benliğini ele geçirirken kendine söylediği tek cümle vardı; ‘meleğinin üzerinden gözlerini nasıl ayırabildin?’

*

“İnternet’im de olacak mı?” diye sorarken içindeki saçma ümidi bastıran yoğun bir alaycılık vardı ifadesinde.

“Sana Nemesis’i sordum, cevap vermedin. Belki gösterebilirsin,” derken göz kırpıyordu George Clooney!

Başını başka tarafa çevirdiğinde, “Adamın ilk kez insani bir harekette bulunduğuna şahit oluyorum a dostlar,” diye mırıldanıyordu.

“Cyborg gibi miyim genelde?”

Cevap vermeye tenezzül etmediğinde adamın espri yapmış olmasına şaşıyordu, Melek. Omzunu silkti, çamurdan arınmış pencereye çevirdi bakışlarını. Resident Evil 3’ün aşinası olduğu soundtrackını duyduğu an insiyakiydi bilgisayara kilitli kalışı. Efsane oyunu orada görmesi on dört gündür ilk kez normal hissetmesine neden oluyordu sebebini anlayamadığı bir nedenle.

“Bilgisayardan İnternet’e bağlanman mümkün değil ama sevebileceğin, unutulmaz birkaç oyun var.”

Adamın ne ses tonunda ne de hareketlerinde bir ifade yoktu. Onun bu ifadesizliğiyse, Melek’in sinirlerini bozmaya başlıyordu. “Ne yapmaya çalışıyorsun? Evlat mı edindin beni? Bilgisayarmış, oyunmuş!”

Sıkılmış gibi bir iç çekti ve yanında oturan kıza ters bir bakış attı. “Baban yaşında gibi mi duruyorum?”

“Hayır! Dedem var ya Esat! Onun gibi duruyorsun!” Bir de kahkahalarla gülebilseydi, verdiği cevabı kutlanmış kabul edecekti ama hanımefendi olup fazla muhatap olmamaya karar veriyordu.

“Benden daha iyi olanla tanıştır beni.”

Melek’in sözlerinden alınmış gibi durmuyordu söylediği yalanlara rağmen. Yüzünde hiçbir kırışıklık yoktu. Saçları evet, kırlaşmıştı fakat bedeninden yayılan enerjiyi hissedebiliyordu Melek.

Belki on dört gündür bu ıssız ada da sıkıldığından belki de Nemesis’e olan özleminden. Tam olarak bilmiyordu ama eli, Mac’in tuşlarına dokunduğunda ağlamak istiyordu. On dört gündür müzik dinlememiş, televizyon izlememiş ya da telefonla konuşmamıştı. Yanındaki adamdan başka hiç kimseyi de görmemişti.

Şimdi açılan oyunla görüntüye giren Jill Valentin’e hayranlıkla bakıyordu, en son ne zaman oynadığını hatırlayamamanın verdiği özlemle. Uzun zaman geçmişti ama Jill ile bu oyuna hâkim olma hissi her zaman mükemmeldi. On dakika sonra R.P.D.’ye gittiğinde görüntüye takım arkadaşı yaralı Brad girdi ve oyunun efsane Nemesis’i tek hamlede arkadaşını öldürürken Melek, “Tanış senden daha iyi olanla, Yıldırım efendi,” dedi.

Ses tonu ciddi, sağ kaşı Seher anneannenin yaptığı gibi havadaydı.

Adam ekrana yaklaşıp Nemesis’i incelerken bile ifadesiz bir surata sahipti. “Benden iyi olan, bir canavar yani!”

Daha sonra olan şey, iki gündür tanıdığı kişilikten asla beklemediği bir tepkiydi.

İçten geldiği belli olan bir gülümseme yüzüne yayılırken, gözlerinin kenarındaki kırışıklıklarla insan gibi duruyor ve gerçekten de yakışıklı görünüyordu.

Bu fikir Melek’in aklından geçtiği an yaşadığı öfkeyle oturduğu yerden hışımla kalktı. Stanley’i kucağına aldığı gibi odayı terketme niyetiyle kapıya ilerlerken, adam ne ara kalkıp bileğine yapışmıştı yine!

“Bırak bileğimi?”

“Nereye?”

“Cehennemin DİBİNE!”

“Bağırmadan konuş!”

“BEĞENMİYORSAN ÇIKIŞ ŞU TARAFTA!”

Sırtı ahşap duvara çarptığında acı çekmedi ama kısa süreli bir şok yaşadı, Melek. Şok anına verdiği isim de; yine mi idi. Mete ile tanıştıktan sonra bir devir kapanıp yeni bir devir açılmıştı belki de. Mete’den önce değil bir erkeğin dokunuşu, kaldı ki duvarlara sıkıştırılmak! Şimdi muhtelif zaman ve yerlerde Mete’nin sıkıştırmalarına -ki hepsinden zevk alıyordu o ayrı!- bir de bu adam mı eklenecekti? Onu delirtmeyi başarmıştı belli ki. Adam, üzerine abanmış çenesini sağ eliyle tutarken gözlerinin içine bakarak konuşuyordu.

“Benim sabrımı sınama küçük kız! Bu yaşlı adam sana kıyamadığı için dokunmuyor unutma! Sabrımı taşırmaya devam edersen, etmemiş olmayı dilersin seni sokacağım pozisyonlarda! Anladın mı?”

Adamın bakışları dudakları ve gözleri arasında gidip gelirken o ateş saçan bakışlar kızın nefesini kesiyordu. Adamın yakınlığı, Melek’te ağlama isteği uyandırıyordu. Gözyaşları bulunduğu kanalları yakarken fısıltı gibi çıktı Melek’in kelimeleri, “Canım yanıyor!”

Adamın parmakları sıktığı yerleri okşamaya başladı, Melek nefesini tuttu. Alnını genç kızın alnına yasladı, Yıldırım. Sıktığı çeneyi ve yanakları iki elinin parmaklarıyla okşamaya devam etti. Başını kaldırıp gözlerinin içine bakarken, Melek’in tek istediği kaçıp gitmekti.

“Bana nefretle bakma küçük kız!”

“Gitmeme izin ver öyleyse!”

“Birkaç gün sonra izin vereceğim.”

Ne dedi?

“An… Anlamadım!” Duyduklarıyla nefesi kesildiğinde kekeleyerek çıkan kelimeye takılacak sabrı yoktu Melek’in.

Bir gülümseme geçti adamın dudaklarından. “Belli boş bakışlarından. Adada bir gezintiye çıkarız seninle.”

Söylediği birkaç cümleye ölebilirdi, Melek.

“Sahi mi? Sahi değil mi? Sen asla yalan söylemezsin. Bu küçük ada da mı? Karşıdakin de mi? Tamam! Şimdi odaya gitmek istiyorum, bırak beni.”

Biraz daha kibar olmalıydı ama… Bu Melek eski Melek’e hiç benzemiyordu.

Adamın elleri ve vücudu kızdan uzaklaştığı an Melek koşarak odanın güvenliğine sığındı. Pencerenin kenarına oturmuş yıldızların parlaklığına bakarken heyecanını iliklerine kadar hissediyordu.

Umut!

Adaya gittiklerinde yanlış bir şey yapmaz, adamın yanında dikkatli davranırsa kaçabileceği imkânlar çıkabilirdi karşısına. Keşif yapmalıydı! Keşif yapıp bir sonraki sefere kendini hazırlamalıydı. Dehşet bir heyecan hissediyordu bütün vücudunu ele geçiren. İliklerine yayılıyordu adrenalin.

“Mete’m. Kavuşacağım sana…”

Sadece fısıldadı.

Gözünden akan yaş, çenesinden atletine damlarken bir umudu yaşıyordu, Melek. Issız bir adada, ahşap bir kulübede, gecenin zifiri karanlığında camın kenarına oturmuş umudu yaşıyordu.

*

“Sen, daha önce biliyor muydun?”

Emine, yine her sabah olduğu gibi kemik suyuyla pişirdiği tarhana çorbasından dolu dolu bir kaseyi Mete’nin önüne bırakıp mutfaktan çıkmış, iki genç adamı rahat konuşabilmeleri için yalnız bırakmıştı.

“Üniversite için Amerika’ya gitmeden önce söylemişti bana.”

Fuat için bu yeterli bir açıklamaydı.

“Neden hiçbir şey söylemedin?”

Bıkkın bir nefes alıp verdi Fuat. “Mete! Zorla küfür mü edeyim da? He oğul? Ne diyecektim? Bu itirafı yapmak benim haddim miydi sence?”

Haklıydı.

Yavaş yavaş içmeye çalışıyordu çorbayı ama, çorba eksilmek yerine artıyordu âdeta. Sabahları sahil boyu koşuyor, akşam salonda kum torbalarını yumrukluyordu. Gücü yerine geldiği hâlde, neden hâlâ bunları içiyordu, bilmiyordu.

Fuat bir-iki öksürük girişiminde bulunduğunda gelecek soruya hazırdı, Mete.

“O mu söyledi, sen mi anladın?”

Zorla bir kaşık daha aldı ve konuşmaya çalıştı. “Los Angeles’de söyledi.”

“Ne yapacaksın?”

“Hiçbir şey!”

“Kızı hayatından çıkaracak mısın?”

“Çıkardım bile! İşim olmaz artık onunla!”

“Ada’nın bu işle ilgili olduğunu düşünüyorsun. Öyleyse onu yakınında tutman gerektiğini düşünmüyor musun?”

Fuat’ın son söylediği, Mete’nin bakışlarını, önündeki çorbadan başka bir yere çevirmesine yetmişti. Gözleri kardeşinin gözlerine kilitlendiğinde çenesinde bir kas seğiriyordu.

“On beş gün ve şu vakit itibariyle sekiz saat otuz dakikadır meleğim yanımda değil. Ada’yı gözümü kırpmadan parçalarına ayırabilecek bir sinir harbi yaşarken, Ömer; “Pazartesi gününü bekleyin, Mete Bey!” dediği için hiçbir şey yapmıyorum,” dedi ve iki elini masaya vurup oturduğu yerden kalktı. Başını cama yasladığında, bugün yeterince konuşmuş olduğuna karar veriyordu. “Neyse. Ben koşuya gideceğim.” Üzerini değiştirmek üzere çıktığında, Fuat arkasından, “Bekle!” diyordu. Yalnız kalmak nasibinde yine yoktu.

*

“Çok iyi oynuyorsun.”

Yıldırım, efsane oyunu oynayan Melek’i izlerken çok olağan bir tonla konuşunca, Melek ister istemez adama bakakaldı.

“Bana bakma, küçük kız! Arkanda zombi var!”

“Has…ss…diktir! Nereden çıktın arsız dostum?” derken kurtulmaya çalışıyordu ensesini kemiren zombiden.

“Hayatın boyunca hiç küfür ettin mi?”

Gerçekten mi merak ediyordu acaba?

Melek, önce terslemeyi düşündü, Yıldırım’ı. Sonra vazgeçti. Issız bir adada, yanında olan tek insanla biraz sohbetten zarar gelmezdi herhâlde!

“Bazen içimden ediyorum. Sesli ettiğim zamanlar da olmuştur sanırım… ama hatırlayamıyorum.” Sessiz bir gülümseme dudaklarına yayılırken, bulduğu hortumla yepyeni bir kapıya ulaşacağı yangını södürüyordu.

Yıldırım’ın gözleri bu kez, gülümsemeye çalışırken kısılıyordu! “Ne oldu, küçük kız?”

“Sana çok sık küfür ediyorum!” derken Melek, az önceki gülümseyişi kahkahaya dönüştü.

“Neden?”

“Kaçırıldığım için olabilir mi, delik çorap?”

“Deli misin sen, küçüğüm?”

“Deli… Deli sarı!” Kulaklarında yankılanmaya başladığında, umurunda bile olmadı oyunu kaydetmek ya da yaşadığı hayatı hissedebilmek için, yabancı bir adamın muhabbetine tutunmak!

Bilgisayarın başından hızla kalkarken adama bakma gereği bile duymadan, “Yalnız kalmak istiyorum,” dedi, merdivenleri hızla tırmandı.

Küçük yatağa, sağ omuzu üzerine yatıp, dizlerini çenesine kadar çektiğinde aldığı cenin pozisyonunda, acısının geçmesini bekliyordu. Gözyaşları başını koyduğu yastığı sırılsıklam ederken, dudakları hıçkırarak tekrar ediyordu, “Deli sarın sana… kurban olsun.. canım.. Canımdan öte..”

*

“Boşuna yormuş olacaksın çocukları.”

Kerem, haklıydı ama hiçbir şey yapmadan beklemektense bir amaca yönelik davranmak delirmemesini sağlıyordu.

“Ne olursa olsun! Her ülkeye, her konsolosluğa haber salınacak ama özellikle ada ülkelerine. Kaç tane ada ülkesi var? Kaçında yaşam var? İllâki bir şeyler çıkar.” Başını pencereye çevirdi ve fısıltıyla döküldü yakan kelimeler dudaklarından, “Çıkmak zorunda!” derken.

“Haklısın delikanlı. Hiçbir şey yapmamak zor. İngiliz büyük elçisiyle görüşeceğim ben de. Konsolosluklarla birebir bağlantı sağlar.” Devam edecekmiş gibi duraksadığında gelecek olan kelimeler Ada ile ilgiliydi ve bundan şüphesi bile yoktu, genç adamın. Ve, “Ada, bu olayın sebeplerini biliyor. Çekindiği bir şeyler olduğuna eminim. Onu sorgulayabilirsin. Sen… Onun için çok değerlisin ve sana istediğin bilgileri vermekten çekinmeyecektir,” diyen adamın gözlerinde gördüğü, aşktı!

“Sen, ona kapılmışsın!”

Suçlar gibi çıkmamıştı ses tonu, Mete’nin.

“Ben, Stephan Drake’i arayacağım. Görüşürüz,” deyip çıktığında kaçan bir adamın acele hareketlerini taşıyordu, Kerem.

Mete, derin bir nefes çekti. Verdiği nefes, yağmurlu İstanbul gününde camda buhar yaparken parmakları Melek’in adını yazıyordu o latif buğunun üzerine.

Yazdı ve eğilip öptü ismi.

*

Gök gürültüsünün sesiyle gözlerini açtığında sabah olmak üzereydi.

Ama onu uyandıran gök gürültüsü değildi.

Mete’ye uzanıp, dokunamadığı rüya boğazını düğümlerken, gözlerini yakan yaşlarla uyandı, Melek.

Sabahın ilk ışıkları cama vuruyor, deniz tarafının simsiyah görüntüsü, genç kızın tüylerini ürpertiyordu. Dünden bugüne hiçbir şey yemeden uyuya kalmıştı. Başında hafif bir dönme vardı ama umursamamaya kararlıydı.

Mete, yanında olsaydı kesinlikle kızar; ‘illâ ellerimle mi besleyeyim seni, deli sarı?’ der, hazırladığı yiyecekleri Melek’in ağzına tıkardı.

Gözünden sımsıcak gözyaşları süzülüp, boynuna damlarken, “Mete’m” diyerek aldığı nefesi verdi cama yasladığı başını hiç kıpırdatmadan. Camda oluşan buğuda parmakları insiyâki hareketlerle; “Mete” yazdığında, dudakları da izin beklemedi eğilip öperken.

Bugün oruç tutamayacaktı. Midesindeki bulantı baş dönmesine eklendiğinde kendini oruç tutabilecek sağlıkta hissetmiyordu, Melek. Buradan elbette kurtulacaktı. O zaman tutamadığı günlerine kaza edecek, Beşiktaş sahili manzarasına karşı kuracaktı iftar sofrasını, Ayşe ile birlikte.

Ve tabii Cengiz, Sinan ve Hale de olacaktı.

Merdivenlerden gözyaşlarını elleriyle silerek inerken yalnız olduğunu düşünüyordu derinden gelen nefes seslerini duyana kadar.

Son basamakta kala kaldı, genç kız. Yıldırım, gitmemiş miydi?

Sessiz sessiz odaya yaklaştığında, adamı üçlü kanepenin üzerinde rahatsız gibi görünen bir pozisyonda uyurken buldu, Melek.

Neden gitmemişti?

Ceketini çıkarmış, üzerine sımsıkı oturmuş bembeyaz gömleğiyle yatıyordu. “Neden burada?” İçindeki ses, sesli dile geldiğind dudağını ısırıyordu, Melek.

Bir adım yaklaştı adama doğru. Pantolon cebinde duran dikdörtgen şeklindeki cep telefonu, Melek’i yoğun bir tahrikle adım atmaya zorluyordu Yıldırım’a doğru. O telefonu alabilirse adamı uyandırmadan, Mete’yi arayabilir, iyi olduğunu ve endişelenmemesini söyleyebilirdi.

Salt enerji kaslarına yayılırken adamın üzerine doğru eğildi. O her zaman beceriksizliğine hayıflandığı değerli ellerinde, ne en ufak bir titreme vardı, ne de tereddüt.

İçinden yardım duaları birbiri ardına sıralanırken adamın cebine doğru yavaşça uzattı sağ elini. Cebin kumaşını yavaşça kaldırıp elini soktu.

Ve ardından…

“Sen ne yaptığını sanıyorsun, küçüğüm?” diyen adamın üzerinde buldu kendini.

Adamdaki hız, maalesef birini hatırlatıyordu ona. Kıyaslama yapan, görüntülerin hüznünü gözlerine taşıyan beynine lanetler okurken, “Bırak beni!” kelimelerini güçsüz bir sesle dökebildi dudaklarından.

“Kendi isteğinle gelmişken mi? Ah küçüğüm…” Melek’i, tek hareketle bedeninin altına hapsettiğinde, kısılı gözleri, kızın gözlerine kenetliydi. “Hiç sanmıyorum!” Melek, Yıldırım’ı üzerinden atmaya çalışırken, ellerini sağ eliyle tutup, başının üzerinde, koltuğun koluna dayayarak kenetledi.

“Bırak dedim!”

Kendini bu pozisyona sokmayı nasıl başarmıştı?

Adamın altındaydı resmen!

“Rahat dur!”

Melek, bacaklarını kıpırdatıp, adamı üzerinden atmaya çalışırken, “Durmazsam ne olur?” diye diklenmeye çalışıyor ve adamın bakışları daha yoğun bir hâl alırken pek iyi şeyler olmayacağı düşüncesiyle kendini cevaplıyordu.

“Sen kıpırdadıkça, ben daha fazla merak ederim,” derken dudakları kulağının yanında, nefesini tenine çarpıyordu. Devam ederken sözlerine, gözleri yine genç kızın gözlerine kilitlenmişti. “Senin içindeyken de böyle hareket edebilir misin? Edebilir misin, küçüğüm?” dediği an Melek kıpırdamayı kesmiş, hatta nefes almaya bile korkar hâlde kesik kesik solumaya başlamıştı.

“Lütfen bırak!” Gururu bir kenara bırakıp, yalvarıyordu artık. “Lütfen bırak! Lütfen dokunma! Lütfen!” Gözyaşları akıyordu, rahat alamadığı nefesler boğazını sıkarken hıçkırıklarla sarsılan bedenine de lanetler ediyordu. “Lütfen… Öldür ama dokunma!”

İçli içli ağlarken Melek, üzerindeki adam başını alnına yasladı ve fısıltıyla konuşmaya başladı. “Sen istemeden sana dokunmam, küçük kız.”

Belki o fısıltının gerçekliği, belki de kısa süredir tanıdığı adamın ciddiyetiydi Melek’e ümit veren. Bilmiyordu ama, “Teşekkür ederim,” dediğinde karşısındakini düşmanı olarak değil, bedeninin altındaki kıza, saygı gösteren iyi bir adam gibi görüyordu.

Yıldırım, Melek’in üzerinden kalkıp, kızı yanına oturttuğunda şefkatli dokunuşlarıyla, sarsılan vücudunu sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Şimdi burada oturacaksın, ben de sana yiyecek getireceğim. Anlaştık mı?” dediğinde Melek’in istediği en son şey, bu şefkatli dokunuşlardan ayrılmaktı.

“Aç değilim. Sadece çok susadım.” Şefkate muhtaç aptallığının sesini önemsemiyordu Melek. Adam, Melek’i yalnız bırakıp mutfağa doğru ilerlerken, Melek o kollardaki sıcaklıktan ayrılmak istemiyordu.

Neden böyle hissediyordu?

Anlayamıyordu.

Beyni karmakarışıktı. Başını ellerinin arasına alıp, delirip delirmediğini düşünmeye başladığında, “Ben Melek Yakut. Yirmi bir yaşındayım, yirmi sekiz haziran gecesi kaçırıldım. Issız bir adada on altı gündür hapis hâli yaşıyorum. Mete’min beni bulacağı zamana kadar delirmemeye çalışıyorum. Ben Melek Yakut. Mete Ardahan benim canımdan öte..”

Defalarca tekrarladı.

Yıldırım yanına geldiğinde, suyunu içerken, içtikten sonra ve tekrar ederken gözlerinden süzülen yaşlarını kucağına uzandığı, şefkatine sığındığı adam silerken.

Tekrar tekrar kelimesi kelimesine aynı şeyleri fısıldıyordu.

Her fısıltı, ciğerlerine, kalbine ve beynine batıyordu.

*

“Mete Bey. Şimdi arkadaşla görüştüm, pazartesi günü mahkeme izni elimizde olacak. Araya bayram tatilinin girişi maalesef süreyi uzattı. Murat Bey özürlerini iletmemi istedi. “O görüntüleri silmeden bir kopya Mete Beye verebilmeyi akıl etmeliydim,” dedi kendisi.”

Keşkelerle harcayacak vakti yoktu artık, Mete’nin.

“Tamam, Ömer. Var mı başka bir şey?”

Elinden daha iyisi gelmiyordu.

“Maalesef yok. Son gelişmelerden haberdar ederim sizi. İyi günler.”

“EyvAllah.”

On yedi gün, ve bir o kadar gece!

Yirmi dokuz yıl yanında mıydı, Melek?

Değildi.

Yaşayabilmesinin tek nedeni Melek’i tanımıyor oluşuydu… Varlığından haberdar olmuşken bir tek ona muhtaçtı Mete. Onun o efsunlu sesini duyduğunda geçmişi bitti! Onsuz geçirdiği hayat bitti! Meleğinden öncesi bitti!

Evveli de Melek oldu ahiri de Melek’ti!

*

“Sözüm yok şu benden kırıldığına
Gidip başka dala sığındığına
Gönlüm inanmıyor ayrıldığına
Göz yaşım sen oldun kahırım sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin..”

Yine pencerenin kenarında oturuyordu. Bacaklarını göğüslerine çekmiş, sağ yanağını üzerine yaslamış bu türküyü söylüyor ve ağlıyordu, Melek. Yıldırım, odaya girdiğinde de söylemeye ve ağlamaya ara vermedi.

Gizleyecek miydi sevdiği adama olan özlemini?

Hayır!

“Sana bir gezi sözüm vardı, küçüğüm. Gitmek ister misin?” dediğinde ellerini cebine sokmuş, sırtını ahşap duvara yasladığı hâlde Melek’i izliyordu.

Yüzünde birkaç günlük bir sakal vardı Yıldırım’ın. Sakalları da yer yer kırlaşmıştı. Burnunu elinin tersiyle silip incelediği adama bakarken, “Evli misin, Yıldırım?” diye sordu.

Karşısındaki adamın ilk kez böyle güldüğünü görüyordu Melek. Gözlerinin kenarındaki kırışıklıklara, yanaklarının iki yanında çukur olan gamzelerde eklendiğinde ciddi ciddi amcasına benziyordu.

“Bekârsam, kendine mi alacaksın beni?” diye sorarken gözlerindeki ışıltı Melek’in kalbine dokunuyordu.

“Alamam. Benim Mete’me sözüm var. Mete’mden gayrısı haram… Ama… Çok zorlanacağını sanmıyorum. Güzel bir erkeksin, istediğin kadını elde edersin.” Camın kenarından inip, banyoya gitmek üzere alt kata iniyordu ki Yıldırım’ın sözleriyle yerinde çakılı kaldı.

“Güzel, bir adama söylenecek en iyi laf değil küçük kız!” Melek yavaşça Yıldırım’a döndüğünde o, Melek’in içinde kopan fırtınadan bîhaber devam ediyordu sözlerine. Karşısındaki kızı düşürdüğü duruma dair en ufak bir fikri yoktu. “Yakışıklı diyebilirsin, erkeksi de diyebilirsin ama güzel bir erkeğe kendini kadınsı hissettiriyor, tatlım.”

Dizlerinin üzerine çöktü yine, Melek. Taşıyamadı ayakları ağırlığını.

Yıldırım, saniyesinde kollarından tuttuğu kıza, “İyi misin?” diye sorarken, Melek’in kurumamış gözyaşları yıkıyordu üstündeki kıyafetleri.

“Deliriyor muyum, Yıldırım? Deliriyor muyum? Evvelim var mıydı? Mete’mle yaşadıklarım bir rüya mıydı? Ona çok benziyorsun Yıldırım! Lütfen benzeme! Canım yanıyor! Onsuz olmak canımı yakıyor! Bir hayal olduğunu düşünmek canımı yakıyor! Seni ona benzetmek de canımı yakıyor!”

Adamın kocaman elleri, salya sümük olmuş kızın yüzünü avuçlarının içine aldığında, umrunda değildi akan burnu, umurunda değildi sel olmuş gözyaşları.

İlk kez adam ifadesiz değildi! İlk kez sesinin tonunda titreme vardı.

“Ağlama, lütfen ağlama, küçüğüm. Hepsi gerçek! Aşkın da gerçek, sevgin de gerçek! Şu katran akan hayatta temiz kalmış tek gerçeksin.”

Adam, genç kızı kollarından tutup kaldırdığında, Melek o kolların tesellisine sığınıyordu. Yavaş yavaş merdivenlerden indirdi, Melek’i. “Acele etmene gerek yok, hazır olduğunda dışarı gelirsin.”

Aynada gördüğü kırmızı ve şiş gözlerle korkunçtan öte bir hâle geçmişti, Melek. Yıldırım, belli ki önemsiyordu onu. Peki neden hâlâ burada tutuyordu? Dokunuşu, şefkati… Kıyamıyormuş gibiyken… Nasıl hâlâ sevdiklerinden ayrı bırakabiliyordu?

Kapının dışına çıktığında, Yıldırım kapkara gözleriyle aklından geçenleri okuyormuşçasına bakıyordu gözlerine. “Senin için bırakılan terlikleri beğenmediğini biliyorum. Bunları giyebilirsin eğer çıplak ayak gitmek istemezsen.” Kapının önüne bıraktığı spor ayakkabıları gösterirken, başka şansı olmadığı hâlde, Melek’e seçenek sunuyormuş gibi görünüyor olması sinirlenmesine vesileydi genç kızın.

“Ne kadar da cömertsiniz!” Sözü bir alayla dökülürken dudaklarından, Yıldırım önemsemediğinden bir karşılık verme gereği duymuyordu belki de. Elini arabaya doğru uzatıp yol gösteriyordu, Melek’e ayakkabıları giydikten sonra. Arabanın ön koltuğuna oturduğunda günler sonra medeniyete dair makineyi eğilip öpme dürtüsünü bastırmaya çalışıyordu. Araba, otobüs hatta minibüs… Hepsini görmeyi özlemişti. İstanbul’u, kalabalığını, hiç özleyebileceğine ihtimal vermediği gürültüsünü bile özlemişti. Elinin altında, yanında, içindeyken kıymetini bilemediği her ne varsa… Özlemişti. Tek aracın seyir alabileceği mıcır kaplı, hafif eğimli yolda sessizlik içinde ilerledikleri sırada, “Kaç yaşındasın, Yıldırım?” diye soruyordu, Melek.

“Otuz sekiz.”

“Hmm.” Adamın kırlaşmış saçları olmasa, otuz bile demezdi esasen.

” “Hmm” tam olarak ne anlatıyor?”

“Hiçbir şey.” Aslında sadece düşünmekti amacı ama kelimeler sesiyle döküldü. “Mete’mi neden üzmeye çalışıyorsun?” Melek, günlerdir sormak için yanıp tutuştuğu soruyu sorarken adamın cevap vereceğini düşünmüyordu.

Derinden gelen sesiyle konuşurken, Melek pür dikkat Yıldırım’ı dinliyordu heyecanla. “Soy adımı sana söylediğimde, merak ediyorum bir şey ifade eder mi?”

Melek, şaşkınlığını gizleme gereği görmeden sordu, “Nedir?”

Şöyle, hislerine hâkim bir kız olabilseydi; söylemek isterseniz öğrenmeye hazırım, diyebilir, yüzüne de soğuk bir ifade yerleştirirdi ama o, şaşkınlığını gizleme gereği görmeden aklına gelen ilk soru kipini kullanmıştı.

“Şahsuvaroğlu.”

Haklıydı.

Çok şey ifade ediyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir