Candan Öte ~ 27 | Issız

Tonga
“Herhangi bir yer”

Başında korkunç bir ağrı vardı. Gözlerini ne kadar zorlasa da, beyni açılmaları için komut verse de, göz kapaklarındaki ağırlık izin vermiyordu bu eylemi gerçekleştirmesine.

“Allah’ım! Neler oluyor?” diye fısıldarken, elleriyle gözlerini ovuşturuyordu, Melek.

Ağzı, zehir gibiydi. Bademcik iltihabı gibi bir tat vardı dilinde.

Bilincine yavaş yavaş kavuşurken şerit hâlinde gelmeye başlıyordu görüntüler.

Şeftali rengi ruj

Kehribar rengi taşlar

Papatyalar

Araba

Mezuniyet

Teras

Cengiz

Asansördeki kadın

“Cengiz!” dedi, yattığı yerden fırladı. Gözleri kararırken bu ani hareketiyle, dizlerindeki titremeyle sağlam adımlar atamıyor, her denemesinde sendeliyordu. Ahşap duvarın yıllanmış tahtalarına tutunarak dengede durmaya, derin derin aldığı soluklarla da boğulmamaya çalışıyordu.

Neredeydi?

Ağrıyan gözleri, kısılı bakışlarla etrafı tararken oldukça pis bir odada olduğunu görüyordu. Eskimiş, yer yer güvelerin saldırısıyla yıpranmış ahşaptan kapalı bir kapı vardı kalktığı yerin tam karşısında. Peki kilitli miydi?

“Allah’ım yardım et…” Dilinde zikr oluyordu. Zikrettikçe, O’nun yardımını daha çok hissediyordu, bacaklarındaki titreme hafiflediğinde. Umutsuz hislerle uzandığı kapının kilitli olmaması, derin bir nefes almasına yetti. Dar, ahşap merdivenin korkuluğuna tutunarak inerken, terk edilmiş bir kulübede olduğunu anlaması uzun sürmedi.

Terk edilmiş ve pis!

Korkuluklardan eline bulaşan leş gibi tozu üzerindeki kot şorta silerken, dış kapıya doğru bacakları izin verdikçe koşuyordu.

O da kilitli değildi.

“Allah’ım rüyamı bu? Uyandır beni Allah’ım,” diye yakarırken çıktı kulübeden. Verandasına adımını attığı an gördüğü manzara yeterliydi…

Ne gerek vardı ki kilide?

Kulübenin etrafında deli gibi koşmaya başladı. Zaten zor aldığı nefesler iliğini kurutmuşken, koşarken harcadığı efor, daha fazlasını götürüyordu vücudundan. Bir adada, adanın tepesinde, tepesindeki terkedilmiş gibi görünen bir kulübede yalnızdı. Bahçenin etrafında geniş bir alanı kaplayan tellere doğru koşarken de biliyordu, yerde gördüğü dal parçasını eğilip alırken de, o dal parçasını attığı tellerde, dış kabuğu yanan dal yere düşmeden de biliyordu tellerde elektrik olduğunu.

Bir ümitti belki de.

Sadece ümit!

Dizlerinin üzerine çöktü.

Etrafı turkuaz rengi bir denizle, daha yakını ise elektrikli tellerle çevriliydi. Toprağı kazamayacak ya da tellerin üzerinden uçamayacaktı. Bu kafesten çıksa, bu küçük kara parçasından kurtulsa karşıdaki medeniyet gibi görünen adaya nasıl ulaşacaktı? Neden değersiz iki ahşaptan oyuk kapıyı kilitlesinler ki!

“Allah belanızı versin!” diye haykırdı.

İliklerine kadar yayılan bir sinir hissediyordu.

Cengiz yaşıyor muydu?

“Cengiz! Allah’ım! Cengiz’i koru, Rabb’im. Sevdiklerimi koru! Mete’yi, Ayşe’yi koru. Allah’ım! Beni sevdiklerimin acısıyla imtihan etme!” diye dua ederken, her kelime kavuruyordu sevgilerini içinde taşıdığı kalbini.

Dizlerinde hissettiği acıyla kalktığı yerden, o an hakikat küt diyerek çarpıyordu beynine.

Hani; Vivienne Westwood?

Nerede tasarım ayakkabılar?

Kehribar rengi aşk?

Eli boğazına gittiğinde tuttuğu gözyaşlarını koy verdi.

Kelebeği de yoktu.

Kulübeye girip sandalyeye çöktüğünde dizlerini kendine çekip hıçkıra hıçkıra ağlarken, “Bari kelebeğimi bana bıraksaydınız!” diye sayıklıyordu.

Başını kaldırdı, etrafı inceledi… Sonra hissettiği çaresizlikle yaralı dizlerine yasladı başını yine, ağlamaya teslim etti gözlerini. O kadar çaresizdi ki… O kadar beceriksizdi ki… Kollarını bacaklarına sarmış, toz içinde, leş gibi bir sandalyede çaresizliğine ağlıyordu. Ne kadar süre orada kaldığının farkında değildi. Uykuya yenik düşmeden önce tek merak ettiği…

“Sevdiklerimi tekrar görebilecek miyim?”di.

*

Önce ki gece…

“Mete! Mete! Beni duyuyor musun?”

Şoka girmemeliydi!

“Ayaklarını kucağına al, Cevat!”

“Me..le..ğim!”

Kardeşinin kıpırdayan dudaklarından zorlukla döküldü bu üç hece, Fuat üst bedenini kucağına yerleştirirken. “Meleğin, kardeşim. Meleğini düşün sakın kapama gözlerini!”

Paramedikal tedavinin en önemli unsurunu uygulamaya çalışırken, bu kelimeler dilinden defalarca dökülüyordu, Fuat’ın.

Kalbinde bir yangın vardı. Kardeşinin yarası neredeyse tam o nokta, Fuat’ın vücudunda alev alevdi. Bir avuç kor koymuşlardı, belki de kızgın demir oyuyordu.

İki ambulans gelmiş, Mete ve Cengiz ambulansa yerleştiriliyordu. Cengiz, başına aldığı darbe yüzünden bilincini kaybetmişti. Durumunda hayati hiçbir tehlike yoktu.

Ama Mete…

Fuat, ambulans gelene kadar yaranın üzerine temiz havluyla tampon yapmaya, kanı durdurmaya çalışmıştı ama… Nafile. Durduramıyordu.

“Mete! Sakın! Sakın rahatım bırak beni deme, rahatını s*kerim senin! Mete!”

Şimdi, hastaneye doğru son sürat yol alan ambulansın içinde, ellerinde kardeşinin kanıyla nasıl olupta delirmediğine şaşıran bir Fuat vardı. Elleri zangır zangır titrerken, hissettiği öfke nefesini kesiyordu, genç adamın.

“Düşük kan basıncı 70mmHg, palpe edilemeyen nabız. Lokal muayene de göğüs kasına isabet eden ateşli silah yaralanması saptandı. Atar damar zarar görmüş. Hastanın kan grubu bilin..”

“0 rh pozitif.” Fuat, kızın cümlesini bitirmesine izin vermedi.

“0 rh pozitifmiş. Yumuşak doku da tahribat var, kalp intakt durumda. En fazla altı dakika sonra ameliyata alınması gerekiyor hastanın. Kan kaybı yüksek. Beş ünite kan hazır hâlde tutulsun. Tedarik edebileceğiniz donörlere ihtiyaç olacaktır.”

“Kanım feda olsun…”

Kanı çekilmiş bir adam; “Kanım feda olsun” diyordu.

Dört dakika sonra hastanenin bahçesinden içeriye girip, beşinci dakikada ameliyathanedeydiler.

“Lütfen Fuat! Zorluk çıkarma ve burada bekle! Sana durumu bildireceğiz!”

“Tahir abi… Abi, bir köşede, kıpırtısız otururum. Bırakma beni dışarıda gözünü seveyim!”

“Oğlum! İşimi rahat yapmam, Mete için önemli. Bekle burada!”

Mete için önemli her şeye kurbandı, Fuat’ın canı.

Ameliyathanenin kapısının dibine çöküp, kendine doğru çektiği dizlerine dirseklerini dayadı. Başını ellerinin arasına almış nefes almaya çalışırken, kardeşine bunu yapana edeceklerini düşünüyordu.

Yanına ufacık adımların yaklaştığını, sessiz sessiz duvarın dibine çöktüğünü duyabiliyordu. Duyabiliyordu ama… Herhangi bir tepki veremiyordu.

*

Melek!

Mete’nin kollarında olması gereken bedenine dokunmaya cüret eden şerefsiz! Ve o şerefsizin kollarında gecenin meltemiyle dalgalanan saçları.

Yaşıyordu. Her sağlıklı gününde gözünü açmadan aklına düşen ilk Melek oluyordu. Yine öyle olduğuna göre…

Ölmemişti.

Rabb’i ile son konuşmasını hatırlıyordu. Yaşadığına göre meleğine kavuşacaktı. Kalbi deli gibi atıyordu. Allah’ın belası monitör ifşa etmese sorun olmazdı ama…

“Mete Bey! Uyanmışsınız. Hemen bir sakinleştirici yapacağım. Lütfen kalbinizi yormay..”

“Sakın sakinleştirici yapma! Sakın!” Sesi, kendine bile yabancıydı; kısık ve hırıltılı. “Bana, Fuat’ı getir!”

“Ama Mete Bey! Ciddi bir ameliyat geçirdiniz. Dinlenmelisiniz!”

Öfke bütün bedenine yayılırken monitörden yükselen ses daha da tizleşiyordu.”Bana-Fuat’ı-getir! Hemen!”

“Tamam, lütfen sakin olun!” Koşarak çıkarken hemşire ardına bakmadan, kızı korkutuğunun farkında bile değildi, Mete. Esasen bu umurunda da değildi.

Onun çıkmasına eş Fuat girdi odaya. Dizlerinin üzerinde, yatağın kenarında yere çöktüğünde, yüzünde renge dair hiçbir şey yoktu, kardeşinin.

“Ben mi vuruldum sen mi?”

“Sana bir şey olmasın, kardeşim. Ben razıyım senin yerine gitmeye.”

Kardeş mi demişti?

Yanlış demiş!

Candı Fuat, can.

“Neler oldu?”

“Kardeşim. Serdar, Levent, Öykü ve Tamer. Hepsi aynı şeyi söylüyor. “Mete Bey bizi aradı hastanede bir sorun olduğunu ve çocukların yanına gitmemiz gerektiğini söyledi. Melek Hanım ve kendisi gelene kadar orada olacaktık.” Bana ulaşmaya çalışmışlar, Cevat’a da tabii. Ama sürekli rahatsız edici bir engel varmış. Telefon ya meşgul çalıyormuş ya da hiç çalmıyormuş.”

Fuat’ın ses tonunda hayat yoktu.

“Bu nasıl oluyor Fuat? Hastanedeki çocukların varlığını bilen kaç kişiyiz? Mezuniyetten hastanedeki çocuklara kadar her şeyi bilen kim? Özellikle seçmiş orospu çocukları o geceyi. Belli! O… O… M…” İsim de çıkmadı ağzından, onun varlığını belirtebileceği başka kelimelerde.

Yataktan adımını yere attığında, vücudunun muhtelif yerlerine takılı kabloları tek tek sökmedi. Üçünü beşini aynı anda çekip aldı. Ne Fuat’ın engellemesini dinledi ne de hemşirenin eyvahını.

“Kardeşim! Dün bir bugün iki, çıkma şu yataktan! Sağlam bir ameliyat geçirdin. Kan kaybını da sayarım gerekirse. Sakin ol ve yatağa gir!”

Mantık tatavası dinleyecek ne sabrı vardı ne de zamanı.

“O sürtüğü görmek istiyorum. Derhal!”

“Allah kahretsin! Eğer o yara açılır da sağlığını bozarsa, kafana sıkarım! Sonra da kendi kafama sıkarım!”

“Rüzgar yapma Fuat!” derken, banyoya gidiyordu yorgun adımlarla. Aynada gördüğü dört günlük sakalı olan bir cesetti! Yüzünden kanı çekilmiş, rengiyse hastalıklı bir sarıyı andırıyordu. Feri kaçmış gözleri kesinlikle, o… Onun seveceği renkte değildi.

Banyodan çıktığında, babası saydığı adam karşısındaydı.

“Ağabey.. Ne desen boş. Durmayacağım!” dedi dolaba doğru ilerlerken. Yarası sızlamıyordu. Zonkluyordu, acısıyla inlemek istiyordu ama yüzünü ifadesiz tutmayı başarabiliyordu.

“Ölürsen, meleğini kurtarabilecek misin?”

Dolabın kapısını açan, askıdan gömleğini almak için uzanan el, havada dondu.

“Meleğine çok faydalı olacaksın öldüğünde, değil mi? Aferin evlat! Devam et!”

“Ben iyiyim, Tahir abi!”

“Kollarındaki damarları görebiliyorum evlat! Ameliyat esnasında iki komplikasyon oldu. Vücudun bir kez de ölümden döndü. Kurşun, hayati organlara zarar vermedi ama üç santimlik bir hayat şansı bağışlandı sana. Lütfen yat ve dinlen, çok kan kaybettin!”

“Yatamam ağabey…” Hissettiği öfke iliklerine yayılıyor, sesi yatıştıramadığı sinirle titriyordu. “Bana bunu yapanlar, emin ol yaranın isabet edeceği noktayı iyi seçmişlerdir. Ben, asıl burada yatarsam ölürüm. Ne dersen yaparım. Yorulma de, yorulmam. Yemek ye de, zorla yerim! Ama bu odaya tıkılı kalmayacağım!” Sözlerini tane tane aktardı karşısında ona kızgın gözlerle bakan adama.

“Ömrümden ömür aldın be evlat!”

Tahir, pes ettiğinde, “Otur şuraya. Sen hiçbir şey yapmayacaksın,” diyerek otorite göstermeye çabalıyordu. Babasının fıtratı Mete’ye geçmiş gibiyken laftan sözden anlamayan genci tutmaya çalışmak gibi bir çaresizliği vardı ne yazık ki. “Belli, yaran kudurtuyor seni içten içe ama erkeklik yapıp belli etmemeye çalışıyorsun. Fuat, sen giydir şu yaralı arslanı.”

Fuat’a tutunarak yatağın üzerine oturduğunda, nefes alıp verişi düzensizdi. Hissettiği acı soluğunu keserken, boncuk boncuk terlemişti, Mete. Elini kaldırıp alnını silmeye mecali yoktu ama buradan çıkınca iyi olacaktı.

Fuat telefonla konuşuyordu, “Habercileri engelleyin!” diyordu.

Tarabya’ya doğru giderken yolun çoğunda bilinci kayıptı. Uyku ve uyanıklık arasında Araf’ı yaşıyordu. Her uykuya dalış ona… Kavuşmak her uyanış O… o… Kısacası Yokluktu!

Bu gece de dinlenirse yarın ayakta olurdu.

Olmalıydı.

Son bilinç kaybından önce ‘Allah’ım güç ver’ di içinden geçen dua.

*

Yağmurlu, puslu bir hava vardı. Etrafı yemyeşil bitki örtüsü ve sağlıklı ağaçlarla çevriliydi. Yanındaki kimdi, tanımıyordu ama onun anlattıklarını dinliyordu. “Birazdan yıldırım düşecek gel şuraya girelim, inşaat bizi koruyacak,” derken eliyle, sıvasız, kırmızı tuğla örülü inşaatı gösteriyordu.

Melek, yanındaki kızı takip ederken ‘inşaat yıldırımdan nasıl koruyacak bizi?’ diye geçiriyordu içinden. Geçiriyordu ama kızı takip etmekten de geri kalmıyordu.

Her odası, küçük bir tepe oluşturmuş kum doluydu inşaatın. Gök gürültüsünden daha şiddetli bir ses duyduğunda hissettiği korku, iliklerini donduruyordu, genç kızın.

“Melek! O geldi! Seni alacak! Kaç!”

“Kim?”

Kız nereye gitmişti?

Merdivenlere doğru koşarken arkasından yaklaşan, siyah gölgelerin karanlığına bürünmüş devasa varlığa bakmadığı hâlde, mevcudiyetini bütün hücrelerinde hissediyordu. Sanki ensesinde nefes alıyormuşçasına. Beton merdivenleri nefes almadan çıkarken de dönüp bakmıyordu, en üst kata çıkıp kaçacak bir yeri olmadığını gördüğünde de.

Ama bakmadığı o herneyse, nasıl gözlerini gözlerinde hissedebiliyordu?

Dudakları, Haşr Suresinin son Âyetlerini okurken karşısına başka bir yapı çıktı. Mete orada, bembeyaz kıyafetler giymiş yatıyordu. “Mete’m!” diye var gücüyle bağırmaya çalıştığı hâlde fısıltı dolu bir yakarıştan fazlası olmadı. Defalarca bağırmaya çalıştı, her seferinde acıyan boğazından çıkan sessiz bir çaresizlikti. Arkasına bakmadan, bir kez daha düşünmeden, sadece Mete’nin yanında olmanın verdiği cesarete tutunarak atladı karşısındaki tuhaf yapıya.

Atladı ve sonsuz bir boşluğa doğru düşerken sıçrayarak kan, ter içinde uyandı.

Uyandığı günden beri geçen süre beş gündü. Beş gündür bu pis kulübedeydi ve beş gündür tek bir insan bile görmemişti. Korku hissetmiyordu. Başına gelebilecekler umrunda değildi. Sevdiklerinden bir haber alsa, diri diri yanmaya da razıydı ama öyle bir şansı da yoktu.

İlk gün sandalyenin üzerinde uyuya kalmış, yatakta uyanmıştı. Dizlerindeki yaralar sarılıydı. Birileri belli ki gelip gidiyorlardı yanına. Sabah uyandığında mutfakta hep yiyecek oluyordu. İftarda orucunu açmak için yediği kuru ekmeğin haricinde bırakılan hiçbir şeye dokunmuyordu. Bir kez olsun yakalayamadı onunla ilgileneni ki, yakasına yapışsın.

Uyuyor numarası da yaptı ama… İkna edemedi gizli gelenleri. Bir tarafına sensör, chip, dedektör ya da o her neyse ondan mı taktılar ki numara yapınca gelen giden yok, gerçek uykuda gelenler gelenler!

Ziyaretçilerin çok ev sahibi tipler olmadığının da farkındaydı. İnsan, tutsak tuttuğu kişiyi hiç mi düşünmez? Bu pis yerde onlar öldürmeden koleradan ölebilirdi! Yattığı yerde, elini başının altına aldığında diğer eli de insiyakî bir hareketle kelebeğine uzandı.

Şu an boynunda olmayan kelebeğine!

Gördüğü kabuslardan yorulmaya başladığını hissediyordu. Neden rüyaları hep Mete’ye dairdi, anlayamıyordu. Neden Cengiz değil de Mete!

Cengiz’in yaralandığını görmüştü.

Ama… Mete iyiydi. “O iyi. Mete’m iyi. Sadece ben yanında olmadığım için üzgündür. Ben yokum diye kahroluyordur. O yüzden görüyorum bu kâbusları.”

Kendini iknaya çalışırken aklı, bu kırık dökük sözlere tutunmaya, kalbi deli olup göğüs kafesinden çıkmaya çalışıyordu. “Allah’ım.. Beni sevdiklerimin acısıyla imtihan etme!”

Her vakit ettiği duaydı artık.

Dua dediğinde rüyada okuduğu Âyetler aklına geldi. Annesi, her akşam namazından sonra okurdu. Çok da güzel okurdu. Melek, o Âyetlerin aklında yer ettiğinin farkında bile değildi. Neden böyle bir rüya görmüştü?

Ve neden o Âyetleri okuyordu?

İnterneti olsaydı hemen mealine bakardı.

Düşünürken elini alnına vurduğunda, “Geri zekâlı! İnternet’im olsa Mete’mle konuşurdum. Ona iyi olduğumu, beni merak etmemesini söylerdim… Delirmiş olmayayım?” deyip sesli sesli gülmeye başlarken yataktan kalktı. Attığı kahkahalar karnına ağrı verirken daha da şiddetli gülüyordu istemsizce. “Kendi kendime konuşuyorum! Hey! Bakın ne kadar mutluyum! Çok mutluyum!”

“Mete’m! Sakın endişelenme!” diyerek avazı çıktığı kadar bağırıyordu ahşap pencerenin kanadını sonuna kadar açtığında. “METE’M..!”

*

“Meleğim! Ah..!”

Aniden sıçradığında, yara isyan hâlini alıyordu. Yedi gündür onun sesini duyuyordu.

Derin bir nefes aldı.

“Kardeşim!” Fuat’ın yüzünde savaşa hazır bir ifade vardı. “Ne oldu?”

“M… O… Meleğimin sesini duydum!”

Hissettiği acının üzerinden geçen yedi gün, diline ancak etki ediyordu. Yedi gündür ilk kez Melek’in adını ağzına alabiliyordu. Acı hafiflemiyordu. Hafiflemeyecekti. Hafiflemesini istemiyordu da! Melek, yedi gündür yanında değildi. Nasıldı? Korkuyor muydu? Mete’nin yaralandığından haberi var mıydı? Sorular beynini delerken… Ne hafifliği?

Acı öldürmüyordu.

Öldürseydi eğer, Mete yedinci güne çıkamazdı.

“Kadın ne alemde?” Asansörden çıkan esrarengiz hatun! “Bugün getirin onu buraya, daha iyiyim,” derken sırtını yatağın başlığına yaslıyordu.

“Emine ablanın ilacı işe yarıyor çok şükür. Şimdi uyandığını söylerim sana ballı, çörek otu macunundan yedirir yine,” derken yatak odasından çıkıyordu, Fuat.

“Fuat!”

“Ne var?”

“Kadın bir saat sonra burada olmazsa, ben onun yanına giderim!”

“Ulan bir yatıp dinlenmedin! S*kicem kadınını da ebeni de!”

“Ben kadından alacağımı alayım, sonra ne istiyorsan yap!”

“Kafayı yedireceksin bana!” dediğinde, Fuat’ın gri gözleri fırtına bulutlarını andırıyordu.

“Hadi!”

Küfür ede ede gidiyordu Fuat.

Haklıydı.

Çeşitli istihbarat servisleriyle, uluslararası deniz ve hava ulaşımıyla ilgili son yedi günde olan bütün giriş çıkışları incelemişti. Türkiye’de olduklarına ihtimal vermiyordu. Tekneyle gelip… İşte sonrası yok. Düştüğü çaresizlik kuyusunda boğulduğunu hissediyordu.

Araba işin içinde olsa, İstanbul mobese cenneti! Bir yerden illaki ipucu yakalanırdı. Helikopter olsa, uçuş izinlerini takip eder küçük de olsa bir umudun peşine düşerdi… Ama… Özel bir jet kullanacak kadar da aptal değiller! Belli ki farklı isimlerle yolculuğu tercih etmişti bu işi tezgâhlayan her kimse.

Daldığı düşüncelerden Emine’nin sesiyle çıkıyordu, Mete. “Oğlum, gözümün nuru. Yormasana kendini. Bak rengin yeni yeni düzelmeye başladı. Ye bakayım şundan bir kaşık!”

Kadının sesi titriyordu.

Mete, hissedebiliyor olsaydı teselli etmeye çalışır, ablasına her şey düzelecek derdi. İçinde yanan öfke ateşiyle yaptığı en mantıklı davranışsa; sessizlikti.

“Yarana yeniden ilaç süreceğim oğul. Sen uzan, hazırlayıp getireyim.”

Tahir’in bilse kıyametleri koparacağı bir ilaç!

Emine, havacıvayı balla macun yapıp, yaranın üzerine sürdüğünde, ilk günün gecesi yaranın kenarındaki şişlikler inmişti bugünse kızarıklıklar silinmeye yüz tutuyordu. Geçirdiği ameliyattan sonra, bu kadar çabuk toparlanmış olması mucizeydi belki de.

“Emine abla. Sürdükten sonra, sağlam sargıla.”

İşte yine gelmişti… Ricasız teşekkürsüz Mete!

“Gene mi kalkacaksın oğul?”

Mete’nin ifadesizliğine karşı, “Peki, peki,” dedi sadece, gözü yaşlı kadın.

Yarım saat sonra, altında bol, siyah bir altlık, üzerindeyse sadece göğüs ve kolunu içine alan bir sargıyla kadının bulunduğu yere, salona doğru ilerliyordu. Kadın, tekli koltukta evindeymiş gibi rahat bir tavırla otururken, bacak bacak üstüne atmış, sanki tek derdi manikürüymüş gibi tırnaklarını inceliyordu. Mete’nin geldiğini fark ettiğinde toparlandı, elini indirerek koltuğun kenarına koydu.

“Kaçıp gitmek yerine, baloya döndüğüne göre… Bana anlatacakların var, değil mi?” derken tam karşısına oturuyordu.

“Zeki olduğunuzdan şüphem yok. Size anlatacaklarım var, evet. Çok haklısınız…”

“Boş konuşmalarınla kalan ömrünü daha da kısaltma!”

“Meleğinizi bir daha göremeyeceksiniz. Bunu size söylemem iletildi bana. Arama çabalarınız sonuç vermeyecek. Boşuna yorulmanızı istemediler.”

“Sen… Benim meleğime dokundun mu?”

“Evet. Emredileni yerine getirdim.”

“Emir neydi?”

“Asansöre bindiğinde, onu on iki saat boyunca uyutacak bir iğne yapmaktı. Canının yanmadığına yemin edebilirim.”

“Bak sen! Demek canını yakmadın. Nasıl başardın bunu?”

“Çok hızlıydım.”

“Hangi elinle enjekte ettin meleğime o on iki saatlik ilacı?” derken yavaşça doğruldu oturduğu yerden. Adım adım kıza yaklaşırken hissettiği öfke, gözlerinden ateş olup çıkacak gibiydi.

O rahat tavırları kalmamıştı karşısındaki kadının. Saçını düzelten eli titriyordu.

“Bana, sizin hiçbir kadına zarar vermeyeceğiniz söylendi.”

Elinden daha fazla titreyen bir de sesi vardı şimdi.

“Yazık!” Umursamaz bir ses tonuyla söylediği kelime yerine ulaştığında, o narin ötesi elini tutuyordu Melek’i uyutma gafletine girmiş kadının. Avucunun içine alıp sıkmasıyla, hissettiği öfke ve adrenalinle fazla güç harcaması gerekmedi. Taraklı kemikler avuç içinde birbirine geçerken içinde bir aydınlık hissetti yedi karanlık günün ardından.

Acı bir feryatla çığlık çığılığa bağıran kadının ağzını eliyle tıkayıp, “Eksik incelemişler!” diye haykırırken, içindeki nefreti kusuyordu âdeta. “Meleğimin saçının teline zarar vereni kadın erkek ayırmayacağım! Şimdi defol, kırık elini alçıya aldır! Meleğim sayesinde hayatın bağışlanıyor. Elimin altındasın Oylum Kaleli! Bize getirdiğin haberlerden meleğimi benden alanlara da götür. De ki; Mete Ardahan artık ecel olmuş!Şimdi defol!”

Kadının hıçkırıklarla sarsılan bedeni, gözünden boşalan sel gibi yaşlar ve ağzının tıkalı olmasıyla atamadığı çığlıklar.

Hazdı Mete için.

Yoktu artık hiç kimseye merhameti!

Arkasını dönüp odadan çıkarken, kadını paketleyip götürmeye çalışıyordu, Tamer ve Serdar. Duyduğu seslere bakılırsa, kadın iki kez düşmüş, Tamer, “Kalk lan!” diye dürtmüştü.

Ne bir acıma hissediyordu ne de pişmanlık!

Yavaş adımlarla günlerdir yattığı odaya geri geldiğinde cırcır böceklerinin sesi geliyordu balkonun açık kapısından. İçindeki yangına etki etmeyen sağanak bir yağmur başladığında, ormanın karanlığını görmek için kapının önüne yerleştiriyordu sandalyesini.

Aldığı toprak kokusu gözlerini sızlatıyordu. Tazelik ve canlılık!

O… Onun gibi.

“Meleğim.”

Fısıltısındaki feryat ciğerini yakıyordu, Mete’nin.

“Meleğim…”

*

Açık pencerenin kenarına oturup uçsuz bucaksız denize dikmişti bakışlarını, genç kız. Ilık bir rüzgar tenine dokunduğunda o ürpertiyi bütün vücudunda hissediyordu. Mete’nin nefesini teninde hissetmek gibiydi.

Mete’yi, hissetmek! Öyle bir yakıyorduki kalbini. Teselli etmesi gerekmez miydi bu hissin? Etmiyordu! Kavuruyordu kalbini. Umrunda değildi benliği yıllardır Mete’siz yaşadığından. Umurunda değildi daha önce onsuz nefes alabildiğindenOnu tanımıyordun! Ama şimdi tanıyorsun. Canını alabilirim!” diye fısıldıyor ve kıs kıs gülüyordu kafasındaki küçük ses!

Duvardaki saat ikiye geliyordu. Nerede olduğunu bilmemekle birlikte artık sıkıntı da etmemeye başlamıştı. Hava karardığında iftar, aydınlanmadan çok önce de sahur yapınca problemi kalmıyordu.

Adımını zemine indirdiğinde, ayaklarına bulaşan kirden tiksinmedi bile. Kızı buraya getirmişler, kıyafetlerini, boynundaki takıları, ayağındaki ayakkabıları almışlardı. Her gün yemek bırakacak kadar da düşüncelilerdi! Ama bu terkedilmiş kulübede bir temizlik yapmayı düşünememişlerdi belli ki!

Tuhaf bir durum yaşıyordu.

Kıyafetlerini çıkarıp kısa bir kot şort, üzerine de bir atlet giydirmişler, parmak arası bir terlik bırakmışlardı ki Melek onu giyme fikrinden bile tiksiniyordu. Normal bir terlik alacak bütçe de ayırmamışlardı anlaşılan. Çıplak ayak dolaşıyordu leş gibi zeminde. Üzerini değiştirmişlerdi. Evet. Kim değiştirmişti? Erkek miydi? Kadın mıydı?

Vücudunda ağrıyan hiçbir yer yoktu. Tecavüz gibi bir eylem gerçekleşmiş olsa -ki buna izin vereceğini sanmıyordu onu her zaman koruyan Rabb’inin- herhâlde vücudunda ağrı sızı olurdu. İlk gün yaşadığı baş ağrısının haricinde hiçbir sıkıntısı yoktu.

Merdivenlerden inerken Mete’nin sesi kulaklarında yankılanıyordu; “Sen ciddi ciddi pasaklısın, meleğim…” diyordu. Şimdi görse böyle pis bir zemine çıplak ayak bastığını, aynen bunları söylerdi ayaklarını temizlerken. Gözlerinin içine bakarak. Gözlerindeki şefkatle severken. Tıpkı Anavarza Kalesi’nde elini, yüzünü temizlerken söylediği gibi.

Bir şarkı dolanıyordu dilinde. Sabah akşam nakaratı içine işlerken savuruyordu sözlerini rüzgara.

Hisset beni teninde
Dayan yüreğim sensizliğe
Haykırırım sana, aşkına kana kana
İsyanım sana, yalnızlığa

*

“FlyMagazine sitesi, hangi gruba ait?” Arabanın camını sonuna kadar açtı, dışarıda ayakta duran Fuat’a sordu. Sekiz gündür Melek’ten ayrıydı. Nefes alırken artık yarasının sızısını hissetmiyordu cismi.

Cisminden uzaklaşan ağrılar, sızılar ruhundan da uzaklaşsaydı belki sağlıklı düşüncelere kavuşabilirdi.

Şimdi, uçaktan inen uzun boylu adamın, arabaya doğru yaklaşmasını izlerken, bu adamın, Melek’in Mete’ye helal olduğu gün, düğünlerine gelmesini isterdi… Ama adam, yeğeninin kaçırıldığını öğrendiği için yıllardır gelmediği ülkesindeydi.

“Kamer Şahin grubu.” Fuat, cansız bir ses tonuyla cevapladığında Mete’nin kapısını açtı ve amcayı karşılamaya hazırlardı.

“Hoş geldiniz,” dedi Mete elini adama uzatırken.

“Hoş bulduk.”

Adamın sert bakan kahverengi gözleri, bir diplomata aitmiş gibi durmuyordu. Daha çok ‘yeğenini kaçırma’ gafletine düşmüş insanları tek tek kesecek bir psikopata ait gibiydiler.

“Mete Ardahan.”

“Fuat Çakır.”

Sembolik bir tanışma şarttı.

“Kerem Yakut.”

Arabaya yerleştiklerinde Kerem, “Kız başka bir şey söylemedi mi?” diye sordu.

“Kızın, işi veren kişileri bile tanımadığı daha ilk dakika belliydi. Onu bıraktığımız gecenin sabahında ceseti Sapanca gölündeydi. Otopsi raporunu inceledim. Kalbine, yakın mesafeden atılan tek kurşunla öldürülmüş.”

Fuat, anlıyordu Mete’nin konuşmak istemediğini. Anlıyordu ve onu bu külfetten kurtarıyordu.

“O gece orada bulunan kişileri sorguladınız mı?” Kerem’in ses tonundan, kontrolü altında olduğu hâlde her an açığa çıkmayı bekleyen bir öfkenin olduğu hissediliyordu.

“Üç yüz elli konuğun hepsi sorgulandı.”

“Yakın arkadaşlarıyla tekrar görüşmek istiyorum. Ayarlayabilir misiniz?”

Adam rica eder görünüp, emrediyordu.

“Ayarlanmış bilin. Şimdi gideceğimiz yerde birkaç kişiyle görüşebilirsiniz.” Fuat, endişeli amcanın ricası doğrultusunda her işi ayarlamaya hazırdı. Fuat’ın varlığı, Mete için büyük bir nimetti. Fuat; hem sözüydü, hem de gücü. Sözleri kayıpken, konuşan… Gücü bitip yere düştüğünde, kaldıranıydı.

Kerem başını cama çevirmeden önce, “Teşekkürler,” derken, Tarabya’ya gidene kadar edilen son kelam oldu bu arabanın yakıcı sessizliğinde.

*

Sırtüstü uzanmış gökyüzünü izliyordu. Simsiyah yağmur bulutları toplanırken, kuvvetli esen rüzgar etraftaki yaprakları kızın üzerine taşıyordu. İlk damlayı burnunun ucunda hissetti, diğeriniyse yanağında. Bir tane de kalbinin üzerine düştü.

“İçime işle, söndür yanan ateşi.”

Mete, yine rüyalarına girmiş, yine çığlık atarak uyanmıştı. Mete’nin o kayıp, umutsuz bakan gözlerini hatırladıkça gözlerinden damla damla gözyaşları akıyordu, Melek’in.

“Gözlerine kurban olurum ben onun,” diye fısıldarken, bu adadan ona kalan kendi kendine konuşma huyu olacaktı belki de.

Yağmur damlaları sıklaşmaya başladığında içeri girmek gibi bir niyeti yoktu.

“Girmeyeceğim!” dedi, yattığı yerde kollarını göğüslerinin üzerinde çapraz olarak birleştirdi.

“Burada hasta olacağım. Medeniyetten uzak hastalık… Her neyse! İçeri girmeyeceğim!”

Kendi kendine konuşuyor olmak her ne kadar hoşuna gidiyor olsa da Mete onu görüyor olsaydı; “Bacaklarını kırarım, deli sarı! Hemen içeri gir! derdi.

Gözlerinden akan yaşı elleriyle silerken titrek sesiyle, “Kusura bakmayın, Mete Bey! Yanımda değilken bana karışamazsınız!” diyordu titrek kelimeleriyle.

Cümlesi bittiği an gürleyen gök gürültüsü kalbinde yankılanırken, “Tamam Mete Bey! Kızmayın!” diyor ve yerden kalkmaya çalışıyordu. “Beni bu kadar düşünmen kalbimi ateşe veriyor METE’M..!” Elini dudaklarının kenarlarına yerleştirdiğinde bağırıyordu gökyüzüne doğru.

*

Yine aynı ürperti geçti teninden.

Adını, Melek’in dudaklarından duyduğuna yemin edebilirdi.

Kerem, mutfak masasında yanında otururken, Isabella, Esat ve Sinan ile konuştu. Özellikle mutfağı seçmesinin nedeni sıcak bir ortam istemesiyle alakalı olabilirdi. Ama bu sıcak ortam bile, karşısında yüzünde renk olmayan kıza hayat katmıyordu. Masanın önündeki sandalyeye otururken, “Meleğimin Kerem’i!” dedi, yoğun bir küçümsemeyle.

“Meleğimin Ayşe’si!” dedi kızı başıyla selamlarken, amca. “Benden bahsediyor muydu sana?”

Ayşe’nin umrunda değildi kibar olmak. “Her zaman. Sevgiyle. Ona, besleme gibi bir evde yaşamayı reva gören KEREM’ini sevgiyle anlatırdı!”

Kerem, gözlerini sımsıkı yumdu ve açtı. “Bilmediğin konular hakkında konuşma evlat! Gidebilirsin.”

Ayşe’nin gidişiyle mutfakta baş başa kaldıklarında, “Çok uzun sürdü konuşmanız!” diyerek anlamsız konuşmanın kısalığına vurgu yapıyordu, Fuat.

“Kız, gözlerinde beni sorgulamak istermiş gibi bir ifadeyle bakarken, nasıl bu işle ilgili olduğunu düşünebilirim?”

Haklıydı. Ayşe, Melek için canını verirdi.

O çıktı, Cengiz içeri girdi. Cengiz’in de Ayşe’den farkı yoktu. Yüzünde renk ya da hayat yoktu.

Cengiz ayıldığında, başına aldığı darbenin şokuyla uzun süre kendine gelememiş, Fuat Melek’in kaçırıldığını söylediğindeyse, “Melek’in Mete’si varken… Onu kaçırmaya kim cesaret edebilir?” diyerek tarihi bir laf etmişti, mutlu ceset.

Dahi! Evet. Ona dahi demek daha insaflıydı.

Fuat anlatırken; “Ben birbirlerine bu kadar bağlı arkadaşlar görmedim. Cengiz, Sinan, Hale ve Ayşe. Gözlerindeki kaybolmuşluk, yokluk ve sevgi… Hiçbiri bizi suçlamıyor, bize kızmıyor. Meleğin Mete’si diyerek sana güveniyorlar. Bir çaresini bulacaktır diyorlar.”

“Bir çaresini bulacaktır.” Şu an hissettiği çaresizliği gizli tutuyor olması iyiydi. Kendisi bizatihi kendine lanetler okurken başkaları ona güveniyordu.

“Bana o gece neler olduğunu anlatmanı istiyorum. Hatırladığın kadarıyla delikanlı. En ince detaylara in. Gördüğün bir ayrıntı, çok şeyi değiştirebilir.”

Adamın ses tonunda hissedilen otoriteye saygı duymamak elde değildi. Cengiz boğazını temizleyip anlatmaya başladığında, üç adam dikkatle dinliyordu ayrıntıları.

“Ayşe’yi sahnede dinliyorduk. Bir ara yanıma Mete Beyin kardeşi, Ada Hanım geldi. Beni tebrik etti, sohbet falan ettik. Yanımdan ayrılacağı esnada yanından geçen garsonun taşıdığı ikram dolu tepsi üzerime döküldü. Nasıl olduğunu bile anlayamadım. Maalesef giydiğim beyaz smokin… Allah’ın cezası, smokin! Ada Hanım, çok üzüldü. Alt tarafı kumaş parçası. Üzülmeye değmez! Lavaboya gidip üzerimi temizlemeye çalıştığımı hatırlıyorum en son. Sonrası… Yok… Gözlerimi hastanede açtım.” Derin bir nefes aldı. Bakışları Kerem’in gözlerine cevap beklercesine bakıyordu. “Günlerdir düşünüyorum bir sistemle mi lavaboya gönderildim diye içim içimi yiyor. Bembeyaz bir smokin… Bilmiyorum.”

“Emin ol bir sistemle gönderildin. Beyaz smokin sana hediye edildi, yanılıyor muyum?”

Cengiz’in gözlerinde yaşadığı şaşkınlığın izleri varken, ses tonu boğuk çıkıyordu. “Balodan dört gün önce, Enver Bey; “Cengiz, senin için bir paket geldi. Bugün uğra paketini al,” dediğinde paketten çıkana çok şaşırdık. Üzerindeki notta; “Cengiz Öztürk. Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nü birincilikle bitirdiğiniz için size küçük bir mezuniyet hediyesi göndermekten şeref duyarız.” yazıyordu.”

Ellerini o kıvırcık saçlarından geçirirken, “Hiç sorgulamadım,” sözleriyle hayıflanıyordu. “Nereden çıktı bu, demedim. Yollayanı merak bile etmedim. Balo kıyafeti külfetinden kurtulduğum için aptal gibi sevindim.” Ses tonu sona doğru, yaşadığı vicdan azabını gizleyemeyen bir acıyla çıkıyordu.

“Çok yardımcı oldun delikanlı. Şimdi bize biraz müsaade eder misin,” derken Kerem’in yüzünde hiçbir ifade yoktu.

Fuat, Kerem ve Mete.

Üçü de, mutfak masası etrafında derin düşüncelere dalmışken ilk konuşan Kerem oldu. “Kız kardeşin, nerede?”

Soru tekdüze bir ses tonuyla soruldu. Mete’nin cevap vermeye niyeti olmadığını anlayan Fuat, “Los Angeles’de,” diye cevap verdi.

“Neden ağabeyinin yanında değil?” Kerem, düşünceli görünüyordu.

“Fuat, ara Ada’yı. İlk uçakla gelsin,” derken, masadan kalkıyordu, Mete. Mutfağa geldiğinden beri, ağzından çıkan tek kelimeydi.

Söyledi ve yatak odasına doğru merdivenleri tüketmeye başladı. Düşündükçe beyni deliniyormuş gibi hissediyordu. Sistemli kurulmuş bir planı icraate geçirmişti şerefsizler ve Mete, bütün bunlar olurken gözü kapalı, rahat ve serseri âşık gibi dolaşmıştı ortalıkta. Her şeyi biliyordu bunu planlayanlar. Hastanedeki çocuklardan Melek’in arkadaşlarına kadar. Her şeyi.

“Allah belanızı versin!” bedduasıyla kendini yatağın üzerine bıraktığında, başındaki ağrı daha da şiddetlenmişti.

*

“Sizin, benim bulaşıcı bir hastalığa yakalanmam umurunuzda değil anlaşılan. Ayıp ya! Ben birini kaçıracak olsam, önce steril bir ortam hazırlardım zavallıya. Tabii pislikten öldürmek istiyorsanız başka. Ama üzgünüm kızlar! Sanırım başaramayacaksınız!” diyerek odasının camını temizleyerek başlıyordu işe.

İşi bittiğinde ellerini beline koyup, sildiği camı izlerken nereden geldiğini bile anlayamadığı bir neşeyle bakıyordu pencereden dışarı. O camdan baktığında artık dışarıyı görebiliyor olmaktı belki de Melek’i mutlu hissettiren. “Pis insanlar! İmtihansınız yeminle!”

Dedi ve kaldı… Önce, beline dayadığı elleri düştü sonra başı. Acı nefesini kesiyordu.

Acı ve hasret!

Yaşadığı anılar aklına değil de önce gözlerine dolmaya başlıyordu, Melek’in.

Ayakları, artık işlemini çok sık unutuyordu. Sık sık taşıma görevini bırakıp, dizlerinin üzerine yığılmasına neden oluyordu. Ellerini gözlerine bastırıp hıçkırıklarla ağlarken, Mete’nin sesi kulaklarında; “Ah imtihan! İmtihan! İmtihan! İmtihan,” diye yankılanıyordu.

Burnunu elinin tersiyle silip, “Kavuşacağım Mete’ye! Size inat! Bana; “İmtihan” diyecek yine gözlerime bakarak. “Meleğim” de diyecek ve tabii, “Aşk” diyecek.” Yerden kalktığı an kirli su kovasını kaptığı gibi alt kata banyoya indi.

Yüzünü yıkadı, burnunu sildi. Her ağladığında akan burnunu silen Mete ile arasında… Ne kadar mesafe var bilmiyordu fakat denizin berrak mavi-yeşiline baktıkça, ülkeler olduğu fikri mantıklı geliyordu.

Tarihi eseri andıran elektrikli süpürgenin toz içindeki fişini prize takarken, çalışması için içten içe dua ediyordu, Melek. “Hadi Bismillah!” dedi, düğmesini çevirdi. Boyu piknik tüpten biraz daha büyük olan süpürge çalıştığını itiraf edercesine kükrerken, “Bu ses motorunuzdan mı, yoksa çalışmak istemeyen tavrınızdan mı geliyor, Godzilla!” sözleriyle eğleniyordu, Melek.

Çok güçlü olmasa da hortumun ucuna elini getirdiğinde nazik çekişlerle tenini emmeye çalışıyordu, Godzilla. Uzun ve yeşil uzatma borusunu taktı, ahşap tavandaki örümcekleri temizlemeye başladı. “Kusura bakma spider! Aileni dışarıda salıvereceğim.” Yatağın altını üstünü, odanın her yerini süpürgeye çektiğinde düğmesini çevirdi, kapandığına ikna olmak isteyen motorun azalarak biten gürültüsünü dinledi.

“Godzilla… Sakinleş artık! Birazdan devam edeceğiz,” sözleriyle kapının önündeki açıklığa bırakırken süpürgeyi, kaçırıldığından beri duyduğu bu yeni sesle yaşadığını hissediyordu maraz derecesinde bir neşeyle.

Bulduğu havluyu temizlik kovasının içine sokarken, “Kızlar! Bu en sevdiğiniz havlu değildi umarım! Ah… eğer öyleyse çok yazık!” dedi ve sıkıp yere attı. Ayaklarının altındaki bezle yeri silerken gıcırtılı sesler çıkıyordu ciladan yoksun ahşap zeminden.

“Vay be! Utanın lan! Bu ahşaba bu muamele yapılır mı? Şükürsüzler sizi!” derken temizlenmiş zemine bakıyordu. Odanın her köşesini sildikten sonra temiz bir su daha yapıp tekrar temizledi. Odada, yattığı yataktan başka tek eşya olan sandalyeyi, kapıyı da bir başka bezle silerek bitiriyordu günlerdir kaldığı odanın temizliğini. “En azından bu gece temiz bir yerde yatacağım,” sözleriyle, kapıyı kapadı.

Açıklığı silip merdivenlere geçtiğinde küçük bir evi temizlemenin kolaylığını fark ediyordu.

Küçük bir ev…

Kulübe…

Uludağ’daki ev gözlerine dolmadan şarkı söylemeye başladı.

Küçük, ahşap, aşk kulübesi..

“But if my life is for rent and I don’t learn to buy
Well I deserve nothing more than I get
Cos nothing I have is truly mine..”

Dinlemeyi özlediği şarkılardan biri daha bittiğinde merdivenlerle de işi bitmişti.

Mutfak, banyo ve oturma odası gibi duran, her tarafı çarşaflarla örtülü bir oda kalmıştı temizlenmeyi bekleyen. Odaya girip etrafı incelerken böyle bir yerde Mete ile yalnız olmanın hayalini kuruyordu. Telefonları olmasa. İkisinden başka hiç kimse olmasa!

“Düşünme!” Başını ellerinin arasına alıp sıkarcasına tutarken, yine tekrar ediyordu, “Düşünme!”

Koltuklara serili çarşafları parmak ucuyla tutup, çekerken, “Hepsini atacağım! Alabiliyorsanız alın elimden!” diyordu. Tek tek topladığı tozlu çarşafları yere atıyor, koltukların eski ama çiçek desenli, neşeli döşemesini açığa çıkarıyordu. “Kadriye hala İzmir’den çıkmış da buraya gelmiş sanki! Bu koltukları da çarşafların ardına gizlemiş!” Anne ve babasının yokluğunda, Kadriye’nin evinde geçirdiği o korkunç günlerden aklında kalan anılardan biri de, her koltuğun bir örtüsü ve o örtülerin üç günde bir yıkandığı vardı.

“Susmak yok! Sustuğum an düşünmeye başlıyorum.” Son çarşafı da hırsla çektiğinde altından koyu mavi kılıfı olan bir yastık çıktığında, yüzüne birden bire bir gülümseme yayıldı.

Ufacık kırlenti eline alıp, “Stanley!” diye sarıldığında yıllanmış tozlu kir kokusu burnuna doluyordu. “Sen saklanıyor muydun burada? Hadi banyo zamanı!” Burnundan uzaklaştırdığı kırlenti banyodaki çamaşır makinesinin yanına götürürken, süpürge gibi, çamaşır makinesinin de çalışıyor olması tek isteğiydi. Kapağı önde olan makinelere zıttı yer yer paslanmış, boyaları dökülmüş çamaşır makinesinin tasarımı. Üstten açtığı kapakla içine bırakırken makinenin, ardından dikdörtgen şeklindeki kapağı kapayıp, yine üstte sağ yanında duran düğmelerden gözüne en uygun gelenine basıyordu. Ne bir renk vardı düğmelerde, ne de işlevini gösterecek bir desen. Yıllanmış gibi duran deterjanı çekmecesine dökerken dua ediyordu, “Allah’ım lütfen çalışsın!” diyerek.

Birkaç saniyenin ardından tazyikli suyun basıncından çıkan bir gürültüyle makine su almaya başladığında, Melek, “Allah’ım. Beni sevdiğini biliyorum. Beni Mete’me kavuştur Rabb’im!” diye dua ederken, içindeki umut gözlerini yine yaşartıyordu. Mutfak tezgâhı üzerinde sıralı mumlar, bir yerlerde bir çakmak ya da kibrit bulma ümidi veriyordu, Melek’e. Tezgâh üstü dolapların çıkardığı gıcırtılara aldırmadan açıp kaparken kapaklarını, aradığını bulamamanın üzüntüsünü yaşıyordu. Alt dolapları da kontrol etti, çekmecelere de baktı ama hiçbir yerde yoktu ne çakmak ne de kibrit.

Ümidini kaybedip mutfaktan çıkacağı sırada gördü, pencerenin kenarında duran ufacık kibrit kutusunu. Önceki gün yağan yağmur, pencerenin kırık dökük pervazında birikmiş, kutuyu gölünde serinletiyordu. Kutu ıslanmış, tabiri caizse kendinden geçmiş gibiydi içindeki birkaç parça kibrit çöpüyle. Öğlen güneşinin altına bırakırken ıslak kutuyu ve çöpleri, bahçede bulduğu taşlardan bir halka oluşturuyordu, Melek. O arada içeride yığın hâlinde bıraktığı pis çarşafları, bedeninden uzak tutmaya çalışarak taşıyordu, bahçeye.

Ara ara makinenin hâlen çalışmakta olup olmadığını kontrol için banyoya gidiyor, kibrit kutusunun kurumasını beklerken odanın temizliğini bitirmeye çalışıyordu. Daha önce hiç görmediği bir yastığı sahiplenmiş, kendine arkadaş edinmiş, bir adaya hapsedilmiş, delirmek üzere olan, âşık bir genç kızın hayata tutunma mücadelesiydi yaptığı her hareket, başka bir şey değil…

Durumu iyiye gitmiyordu. Gidecek gibi de değildi.

Bahçede çarşaflar yanıp, ruhlarının özgür kalacağı anı beklerken, Melek temizliğini bitirdiği odanında kapısından inceliyordu eserini. Ahşap zemin pırıl pırıl parlıyor, üçlü ve tekli koltuklar iyi ki geldin dercesine gülüyorlardı.

Tekrar bahçeye çıktığında, önceden ıslak olan ama şimdi ağaç kabuğunu andıran kuruluğuyla hizmete hazır hâlde bekleyen kibrit kutusunu eline alıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü, Besemele çekerek ilk çöpü sürttü kutunun kenarına. Olmadı… Tekrar denedi, yine olmadı. Dördüncü denemenin ardından ümitsizliğe kapılarak indiriyordu ellerini iki yana.

“Ne ümitsizliği! Al!” dedi, cılız bir sesle tutuşan kibritle kahkaha atmaya başladı. “Allah’ım mutluluktan ateşimi söndüreceğim!” derken çarşafın ucunu kuru yaprak ve dallarla desteklerken tutuşmaya bırakıyordu. Kibrit çöpü yitip gitse de çarşaf küçücük ateşle kavuşuyordu özgürlüğüne.

Önce süpürge, ardından kırlent, şimdi de çarşaflar… Etrafındaki nesneler iletişim kurabildiği varlıklar hâlini alırken, harını alan ateşe diğer çarşafları da ekliyordu.

Tekrar içeri girdiğinde mutfaktaydı sıra. Önündeki ağaçlar yüzünden aydınlık değildi mutfak ama temizlendiğinde hayranlıkla seyrediyordu ahşap dolapları, ortadaki ufacık masayı ve karşılıklı duran iki sandalyeyi. Ağaçların yapraklarının arasından vuran güneşin nazlı ışıkları zemine ve masanın üzerine yansırken günün son ışıkları olduğunu düşünüp hüzünleniyordu, genç kız.

Yârinden ayrı geçen kaçıncı gündü? On muydu? Ya da daha mı çoktu, artık bilmiyordu.

Banyoyla işi bitene kadar, Stanley yıkanmıştı. Koyu mavi falan değildi. Tatlı mı tatlı deniz mavisiydi. Mis gibi deterjan kokusunu içine çekerken, yastığı üzerini tertemiz sildiği makinenin üstüne bıraktı.

Soğuktan bir-iki derece daha sıcak suyun altında, günün kirini üzerinden akıtırken eski, yer yer çatlamış, koyu yeşil kalıp sabunun yardımıyla, ister istemez gözyaşları da akıyordu. Bir şampuan için ruhunu satmazdı elbette ama saçları korkunç durumdayken en azından bir parça mutluluk gösterebilirdi. Neyse ki bu sabun vardı!

Günlerdir Melek’i bir kulübeye terk edip, dertlerinin ne olduğundan bahsetmeyen ya da ailesiyle ilgili bir haber vermeyenler, belli ki vicdansızdılar. Gözyaşlarının akmasına izin verdiğinde banyo süresince, musluğu kapadığı an ağlama izni de son buluyordu.

İftara kadar kalkmayacaktı. Üzerinde havluları olduğu hâlde banyodan çıkmadan önce giydiği pis kıyafetleri makineye attı.

Merdivenlerden yavaş yavaş çıkarken, “Bu da geçecek değil mi, Stanley?” diye soruyordu kucağındaki mis gibi kokan kırlente.

“Bu da geçecek.”

Yatağın altındaki sepetten bir başka kot şortla, üzerinde “New York City” yazan rengi soluk bir tişört çıkarıp giydi. Sütyen takmayı değil ama külot giymeyi kesinlikle özlediğini hissediyordu. Uzun pantolon, hırka, gömlek, etek, elbise giymeyi de özlüyordu. Bu kıyafetlere sahip olduğu zamanlardaysa bunların değerini hiç bilmiyor olmakta gözlerini yaşartıyordu…

*

“Kardeşinle ilgili konuşalım.”

Beklenmedik bir şey değildi. Hiç kimseyle hiçbir şey konuşmak istememesi… Galiba bir önem taşımıyordu artık.

“Dinliyorum!”

“Onunla konuşurken şüpheli en ufak bir hareketine şahit olmadım. Aksine yardım etmek için en ince ayrıntıları bile bana aktarmaya çalıştı.”

Adam aniden sessizliğe gömüldüğünde altında ki kaçınılmaz “Ama”nın birazdan geleceğini biliyordu.

Adam derin bir nefes aldı, devam etti, “Ama bir şeyler var. Senin de şüphelendiğin, içini kemiren türden.”

‘O kadar haklısın ki!’

“Bekleyeceğiz. Ne kadar süre gerekirse bekleyeceğiz!”

Adamdaki ferasete hayran oluyordu günden güne. Mete’nin sessizliğine, suskunluğuna, asabiyetine… Saygı gösteriyordu.

“İçindeki yangın seni tüketmeden hayata dön. Meleğimin senin hayatta olmana ihtiyacı var.”

Tarihi bir laf.

Adamın yanından kalkarken başını onaylar gibi eğdi ve yalnızlığına doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Sadece yalnız kalmak istiyordu. Isabella’nın sessiz hıçkırıklarını duymak istemiyordu, Esat’ın endişeyle çökmüş omuzlarını, Semra’nın bir haber duymak isteyen gözlerini görmek istemiyordu.

Yine aynı yere bakıyordu. Karanlık ormana. Yalnızlığın on birinci gecesinde, balkonun korkuluklarına kollarını dayayıp nasıl bir imtihanda olduğunu düşünüyordu.

“Meleğim.” Fısıltısını geceye savurdu yine.

“Canımdan öte…”

Yatağına sırtüstü uzandığında gördüğünün rüya olduğundan şüphesi yoktu.

“Mete’m… Gerçeksin!”

“Gerçeğim, meleğim.”

“Çok kötü bir rüya gördüm. Sensizdim. Yalnızdım. Issız bir adada tek başımaydım.”

“Korkuyor muydun, bir tanem?”

“Hayır! Seni çok özlüyordum. Bir daha bırakma beni, Mete’m!”

Aralarındaki mesafe sarılma imkânı vermiyordu birbirlerine… O mesafeye rağmen Melek’in güzelliğini, içiyordu kalbine.

*

Ve genç kızın gözleri açıldı.

“Allah’ım gerçek gibiydi!” derken kolları kendi bedenine sarılıydı. Başını kaldırıp kendine bakması ve aldığı şekle, “Bir doğru yat şu yatakta be kızım!” demesi bir oldu. Yatağın ortasına ters bir açıyla yatmış, ayakları duvar dibine sığışmaya çalışırken bükülü kalmıştı.

Aldığı şeklin imkânsızlığına, esnetmeye çalıştığı kasları isyan ederken başı hafifçe kaydı yataktan. Gözleri boş olması gereken sandalyeye takıldı birkaç saniye.

Kapadı… Ve tekrar açtı.

“Haydi..! George Clooney’i görüyorum.”

O garip pozisyonda, gördüğünü anlamaya çalışırken ters ters bakıyordu halüsinasyon olduğunu düşündüğü kişiye. “Stanley! Sen misin? Seni mi George Clooney’e benzetiyorum, tatlım?”

“Hayır tatlım, beni benzetiyorsun.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir