Candan Öte ~ 26 | Mezuniyet

“Şimdi baştan anlat, Öykü.” Sesi, hissettiği öfkenin yakıcı etkisiyle titriyordu.

Tamam, Ada hiçbir zaman aklı başında bir kız değildi. Hep kafasına estiği gibi davranırdı. Ama o zamanlarda bile en azından biraz ilkesi vardı. Şimdi ne ilke, ne utanma, ne de hayâ!

Arkadaşlarıyla striptiz bara gidip soyunmak ne demekti?

Şimdi, Melek’in sıcaklığında, huzuru hissedebilir, kulağını ahlak dışı sözler fısıldarken utancını elma kırmızısı yanaklarından seyredebilirdi. Ama o, kız kardeşinin kıçını toparlamakla meşguldü!

“Emriniz üzere bizi görmesine izin vermedik. Barın sahibi, sağ olsun güvenlik odasında olmamıza karışmadı. Ada Hanımın tavırları izlendiğini anlamış gibiydi, Mete Bey. Her…” dedi, boğazını temizleme ihtiyacı hissetti zavallı Öykü. “…kıyafetini çıkardıktan sonra etrafı inceliyordu.” Adamın işi de zordu. Tilkinin birinin peşine takmıştı onları ve o kızın oyuncağı durumundaydılar. “Bir ara arkadaş gurubundan biri sütyenine bir tomar banknot sıkıştırdı. Onun dışında olağan dışı bir şey yoktu. Bizden şüphe edebilir düşüncesiyle hanımefendiyi durduramadık da. Hatamızın cezasını çekmeye razıyız.”

“Öykü! S*ktirtme şimdi cezasını da belasını da. Devam et!”

Bu sinirle onun o sıska bacaklarını kırmalıydı.

“Arkadaşlarıyla Bebek’e geçti. Oradan da sizin dairenize. Şimdi emriniz üzere Tarabya’ya götürmek için kapıda bekliyoruz. Hiçbir kayıt bırakmadık klüpte. Adam, “Haber çıkabilme olasılığına karşı cep telefonu, fotoğraf makinesi ve her tür kayıt cihazıyla klübe giriş yasaktır!” diyerek temin etti bizi.”

“Ben on, on beş dakikaya Bebek’te olurum. Bekleyin orada. Bir de, siz yine de klübün sicilini inceleyin bakalım. Skandal var mı, yok mu bilelim.”

Tarabya’ya gitmektense, Bebek daha yakın geldi Mete’nin gözüne. Ada’nın bir zoru vardı belli ki ve her neyse bu gece öğrenecekti.

“Cevat, yarın Melek’i on iki buçukta şirkete getir.”

“Emredersiniz Mete Bey.”

“Misin!” Melek’in sesi bilinçaltını talan ederken, “Misin,” diye mırıldanıyordu.

“Efendim?”

“Getirir misinin misini,” derken hâline gülüyordu. Bir kadını düşünürken sinirden kuduruyor, bir diğeri… Ya da bir meleği düşünüp huzur doluyordu.

“Emretmeniz yeter, Mete Bey,” derken Cevat, o yüz kaslarını biraz daha serbest bıraksa, belki de gülebilirdi.

Yarın için bir anlaşma hazırlanmalıydı. Saatine baktığında ikiye yaklaşan vakit Ömer’i araması için uygun değildi ancak… “Ömer, uyuyor muydun?” İş beklemezdi.

“Estağfurullah, Mete Bey. Bir sorun mu var?”

“Yarın on iki buçuğa kadar bana bir anlaşma metni hazırlamanı istiyorum. Şartlarını ve anlaşmanın kimler arasında yapılacağını sana mail atacağım.” Gece gece kafasını kurcalayacağına, söyleyip rahatlamıştı. “Şimdi devam et uykuna kardeşim.” Melek’e çatlak deyip duruyordu. Hâlbuki âlâsı kendisiydi.

“On bir de imzaya hazır hâle getiririm. İyi geceler,” dileyip kapadılar.

Şimdi daha da rahattı. Tâ ki, striptizci, manyak kız kardeşini hatırlayana kadar.

“Sen beni bekleme, Cevat. Git dinlen!”

Söyledikleri bir işe, tabii ki yaramayacaktı.

“Ben rahatım, Mete Bey,” dedi. İfadesi; ne gitmesi adamım, kıçının dibinden ayrılmam, diyordu.

Rezidansın önünde bekleyen Öykü’ye yaklaştı, “Bana şu klüp sahibinin numarasını bulabilir misin? Adama bir teşekkür edelim,” dedi, Mete.

“Kartını almıştım, Mete Bey. Buyurun,” deyip uzattığında, Mete, “Sağ ol kardeşim,” diyerek karşısında şaşkınlık yaşayan adama teşekkür ediyordu.

Murat Akbulut.

Adama net bir dille anlayışından dolayı teşekkür ettiğinde, bu gece yapacakları listesinde tek madde kalmıştı.

O da; kız kardeşini eşek sudan gelinceye kadar dövmek!

Durumunun iyiye gitmediği, kafasında dönüp duran deyimle, Melek’ten bu deyim sayesinde alabileceği artı puana gidişinden belliydi. Hele bir de asansörün kapıları açıldığında yine jazz müziğin sükûnetini aşıp götüren gürültüsüyle daha da kötüleşiyordu hâletiruhiyesi.

İlk iş müzik sisteminin sesini kesti.

Kız kardeşi ingilizce küfürleri yardıra yardıra gelirken, Mete, “Senin müzik zevkinin ta a…” deyip hışımla dönerken -ki dönmez olaydı- gördüğü manzaraya gözlerini yumdu. “Doymadı kız! Soyunmalara doymadı!” derken öfke dolu bir fısıltıyla, “Allah belanı vermesin! Git giyin lan, duruyor hâlâ!” diye bağırıyordu fısıltıyı umursamadan.

“Of! Gelmeden haber verebilirdin!”

Mantıklıydı.

“Laf yetiştirme! S*kicem şimdi ebeni! Çabuk ol!”

Söylene söylene gittiğini duyabiliyordu. Ne dediği tabii ki umrunda değildi! Üzerine bir şeyler giysin yeterdi!

Ellerini cebine sokup manzaraya doğru ilerlediğinde, Mete aklı Melek’teydi. Uyumuş muydu? Mete onunla olamadığı için kudururken, o ne hissediyordu? Başını pencereye dayadı, derin bir nefes aldı. Aklında Melek, fikrinde Melek, zikrinde Melek… Vücudundaki her hücre Melek olmuş, Melek’ten ayrı kalamazken, manyak kız kardeşi sayesinde yine Melek’sizdi.

“Evet, giyindim. Mutlu musun?” Sitem akıyordu, kızın sesinden.

Dönüp bakmadı. Gördüğü görüntüyü unutabilmeyi diliyordu yalnızca.

“Otur, Ada.” Genç adamın ses tonu bezgindi.

“Emredersin!”

“Bu gece Hard Planet’in sahibiyle bir konuşma yapmak zorunda kaldım. Bir teşekkür konuşması.”

“Bak sen! Neden?”

‘Kesinlikle manyak bu kız!’

“Buranın Amerika olmadığının farkında değilsin. Eğer Amerika’yı özlüyorsan, şu dakika yollayabilirim seni oraya… Özledin mi, tatlım?”

“Özlemedim, Mete.” Ses tonu şımarıklığından sıyrılmıştı en azından.

“Pekâlâ. Oradaymışsın gibi davranmayı kesecek misin?”

Kızın yutkunduğunu duyabiliyordu.

“Striptiz, suç mu?”

“Sorun geneli kapsıyorsa, senden başkasının ne yaptığı umrumda değil! Soruyu kendin için soruyorsan… Bacaklarını kırmamam için bana bir neden söyle!”

Mete’ye göre oldukça mantıklı ve açıklayıcıydı cümleleri.

“Neden! Neden, “Neden” göstermek zorundayım? İstediğimi yapabilirim. Yirmi dört yaşındayım! Bana çocuk muamelesi yapıp durma! Anlıyor musun! Farkıma var artık! Ben yetimhanedeki o küçük, çelimsiz kız çocuğu değilim! Lanet olsun!” dedi, bir hışımla kalkıp gitti.

Ada’nın içi meğer ne kadar doluymuş ki, dökecek anı bekliyordu.

Sırtını cama dayayıp, kendine şarap dolduran kıza döndüğünde yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. “Döktün mü içini? Ben senin ağabeyinim, canım. Benim gözümde daima küçüksün!”

Tek dikişte bitirdi şarabı ve yenisini doldururken bir kahkaha attı. Giydiği gömleğin yakasından elini sokup sinirli hareketlerle boynunu okşarken, “Biz öz kardeş değiliz, Mete! Bu ‘”Ağabey” diyerek sahiplenme huyundan vazgeç artık!” diyerek isyan etti.

Sıkıldığını hissederken, “Ne konuşmaya geldim, konuştuğumuz konuya bak!” diyerek sakinleşmeye çalışıyordu Mete. Konuştuklarını da bir kalıba koyamamıştı ya gerçi! “Regl dönemin mi kızım? Ne bu asabiyet!”

“Neden sorup durma! Emin ol…” dedi ve bir kahkaha daha attı. Hiçbir neşe yoktu gülüşlerinde ancak duramıyor gibiydi. Devam ederken sesi titriyordu, “…nedenini öğrenmek istemezsin.”

“İyi değilsin. Şimdi gidiyorum. Sabah, sakin kafayla konuşmak istiyorum seninle.” Asansöre doğru yürürken son bir kez dönüp kardeşine bakmaya hiç de niyeti yoktu, Mete’nin.

Niyeti yoktu fakat, “Git! Her zaman yaptığın gibi. Beni yalnız bırak!” sözleriyle ağladığını duyarken, Ada’nın bir ağabey olarak vicdanında hissettiği sızıydı asansörün açılan kapısından adımını atamayışı.

“Yâ Sabır!” çekti, Ada’nın yanına geri döndü.

Ada, koltuğun önünde yere çökerken, dizlerini kendine doğru çekti, elleri gözlerinde, içi dışına çıkacakmış gibi ağlamaya başladı. “Neden diye sorma diyorsun, sormanın farz olduğu hareketler yapıyorsun! Neyin var?” Hıçkırıklarla titreyen bedenini kucağına aldı, kanepenin üzerine oturup, kızı da yanına oturttu ve sırtını teskin edici hareketlerle okşamaya başladı. Ada’nın kolları boynunu sardığında, “Kızgınlığın geçti mi?” diye soruyordu, Mete.

Uzun, ağır bir sessizliğin buhranı evi karanlığında boğarken, Mete artık nefes alamadığını hissediyordu. “Ada, konuş benimle.” Fısıldıyordu, genç adam.

“Şi… Sadece sarıl!”

“Ah be kızım! Deli misin nesin sen!” Başı omuzuna yaslı, kolları boynunu sarmış olduğu hâlde sakinleşmişti kardeşinin hıçkırıkları. “Sakinleştiniz mi, hanımefendi?”

“Daha değil!” derken başını daha fazla yerleştiriyordu Mete’nin omuzuna.

“Peki… Konuşabilir miyiz?”

“Mete, lütfen! Bir daha, halka açık yerlerde striptiz yapmayacağım, diyerek söz verirsem bu konuyu kapatabilir miyiz?”

Neyse ki sesi normale dönmüştü. “Konuyu kapamayacağız ama en azından seni pataklamamam için hafifletici sebep olur.”

“Büyüksün!”

“Elbette. Ağabeyim ben kızım!” Ada’nın omuzuna parmak uçlarıyla dokundu, “Ben artık gitmeliyim,” diyerek kalkmaya çalıştı.

Ada’nın kolları daha sıkı sararken pek mümkün görünmüyordu yerinden kımıldaması. “Lütfen gitme! Benim sana ihtiyacım var.”

Sen tonu o her zamanki neşesini yitirmiş gibiydi.

“Senin bacaklarını kırma niyetiyle geldiğim evden, sana teselli verebilmek için ayrılamıyorum. Kızım sen nasıl bir şeysin?”

Ada, başını omuzundan kaldırdığında, genç adamın gözlerinin içine bakıyordu. Rahatsız edici bir yakınlık vardı aralarında. “Sen söyle nasıl bir şeyim,” derken nefesini teninde hissediyordu.

“Tatlı, küçük bir şeysin.” Kollarını çözüp ayağa kalkarken, “Sana şimdi bir kahve yapacağım, öyle bir ayılacaksın ki diyeceksin; ben daha önce böyle ayılamamıştım, bak! Gör!”

Kızın yanından ayrılıp mutfak tezgâhının arkasına geçerken homurdanmasını duyuyordu, Ada’nın. Bir gariplik vardı kızın hâllerinde. “Hayırdır İnşAllah,” deyip geçmeyi tercih ediyordu.

Nefsi ise, hiç de hoşuna gitmeyecek bir şeyler yaşayacaklarını fısıldıyordu.

*

Heyecan hissettiği en genel duyguydu, Melek’in. Genel ve sıklıkla. Ama şu an, ilk kez geldiği “Kasr-ı Ardahan” binasının önünde -ki adamların, Türkçe isim kullanma prensiplerine hayrandı. Yani “Ardahan Center” yok “Ardahan Holding” ya da “Ardahan House” değil de eskimiş, insanların yabancılaştığı, Türkçeye, Fransızca ya da İngilizceden değil de, Osmanlı kültüründen miras ifadelerle anılmasına selam duruyor, yanında Cevat olduğu hâlde hayranlıkla izliyordu göğe doğru uzanan binayı.

“Size eşlik edeyim, Melek Hanım.”

Cevat’tan duyduğu her “Hanım” hitabında bir utanç yaşarken, adama duyduğu saygı yüzünden karşı gelemiyor, “Bana adımla hitap edin” diyemiyordu. “Teşekkür ederim, Cevat.” Hanımefendilere yakışacak bir nezaketle mukabelede bulunurken, topuklu ayakkabılarından çıkan hafif sesle takip ediyordu Cevat’ı.

Cevat, “Melek Hanım aşağıdalar, Pelin Hanım,” derken telefonu gereğinden fazla kulağında tutmak sakıncalı bir hareketmiş gibi kısa ama net bir ifadeyle anlatıp kapıyordu aleti. Asansörde bir tuşa basarken, Cevat nefesini tutmuş olduğu hâlde tükenen katları sayıyordu istemsizce.

Asansörün açılan kapılarıyla, önünde bekleyen orta yaşlı, zarif bir kadın karşıladı Melek’i. “Hoş geldiniz, Melek Hanım.” Sımsıcak karşılamasıyla bir de sımsıcak gülümsemesi vardı elini uzatan kadının.

“Hoş bulduk,” ceketinin cebinde altın yaldızlı bir kartviziti vardı. Üzerinde yazan isme bakarak, “Pelin Hanım,” devamını getirdiğinde, kadının tebessümüne tebessümle karşılık veriyordu.

“Size iyi günler, Melek Hanım,” diyen Cevat’a henüz bir karşılık vermemişken, asansörün kapıları kapandı.

“Hay Allah ya! Teşekkür edemedim!” diye vahlanırken, “Cevat Beyin, teşekkür beklediğini hiç sanmıyorum, Melek Hanım. Buyurun sizi toplantı salonuna alayım,” sözleriyle elini öne uzatıp zarafetle yol gösteriyordu, Pelin.

“Çok naziksiniz, Pelin Hanım. Cevat’ın beklemediğine eminim ama onun beklememesi benim kabalığımı hoş göstermez sanırım…” Pişmanlığın hüznünü yaşıyordu Melek.

“Siz de çok düşüncelisiniz. Dert etmeyin,” dedi gözlerine yayılan bir gülümsemeyle.

Melek, birden durup, “Pelin Hanım! Affedersiniz! Nasıl da unutmuşum! Ya ben geçen ay neredeyse her gün sizinle telefonda konuşmuştum, değil mi? Siz o Pelin’siniz değil mi? Hakkınızı helâl edin. Ne çok rahatsız ettim sizi,” derken, yanaklarındaki ısı artışına kahroluyordu içten içe.

Pelin, o içten gülümsemesiyle, “Mete Bey’i çocukluğundan beri tanırım. Elimde büyüdü desek abartmış olmayız. Konferans gününden sonra dönüştüğü adamla gurur duyuyorum. Hiç şüphem yok ki bunda sizin payınız var. Ve yeminle söyleyebilirim ki; hiçbir arayışınızdan rahatsızlık duymadım.”

“Muhteşem kadın,” diye mırıldanırken belli belirsiz, “Efendim? “Muhteşem” mi? Mete Beyin, sizinle tanıştıktan sonra bu kadar mutlu olmasının sebebini anlayabiliyorum,” sözleriyle Melek’in kalbine Mete ateşi yakıyordu Pelin.

Mete… Melek ile tanıştıktan sonra mutlu muydu yani?

“Teşekkür ederim,” utanç hissederken söyleyebildiği en net cümleydi, Pelin’in açtığı kapıdan toplantı salonuna adımını atarken.

“Rica ederim,” dedi ve gitti muhteşem kadın.

Mete, yanında daha önce görmediği bir adamla masanın üzerinde açık duran dosyayla ilgili konuşurken, Melek, “Acaba daha sonra mı gelmeliydim?” diye soruyordu, ses tonundaki nezaketle gurur duyarken.

“Melek Hanım…” dedi, profesyonellikten uzak bakışlarla, vücudunu incelemeye başladı, Mete. “Biz de sizi bekliyorduk,” diyen yârinin sesinde bir ciddiyet vardı.

Bu ciddiyet rahat bir nefes alması için yeterliydi. Buraya gelene kadar, ciddiye alınıp alınmadığına dair türlü türlü vesveselerle kendine eziyet ettiği bir gerçekti. “Afedersiniz, bekletmek istememiştim. Anneannem ve dedem geldiler. Onlardan ayrılmak biraz zor oldu.” Ha güldü ha gülecek, zor bir durum içerisindeydi, Melek.

“Bu beş dakikalık gecikmeyi görmezden geleceğiz, Melek Hanım. Buyurun, sizi avukatım, Ömer Koşar ile tanıştırayım,” derken Mee, eli belinde, toplantı masasına doğru eşlik ediyordu Melek’e. O eli belinde hissetmek, ciddiyetine ciddi bir saldırı hükmündeydi.

Elini uzatırken, Melek bir avukatı bile olmayan, yeni mezun bir öğrenci olduğu gerçeğiyle moralini bozacak hakikatleri görmezden gelecekti. “Memnun oldum, Ömer Bey.”

“Bilmukabele, Melek Hanım. Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk,” deyip Mete’nin çektiği sandalyeye otururken, “Çok naziksiniz,” diye fısıldadı, genç adamın kulağına.

“Her zaman.”

Tamamı cam olan bir dış yüzey sağ yanındaki manzarayı gözler önüne sererken, gri duvarlar üzerinde oldukça çirkin birkaç resim süslüyordu bu neşeden yoksun odayı. Simsiyah granit zeminden yükselen kasvet ile simsiyah parlayan cam bir masayla, oldukça büyük bir LCD ekranın kapladığı duvarlar, bembeyaz bir vazo içinde dresuar üzerinde duran, pembe yediveren güllerinin bu kasveti dağıtıp, dağıtamayacağı fikriyle meşgul ediyordu Melek’in aklını.

Bir öksürük sesi duyduğunda utanarak dikkatini karşısındaki iki erkeğe çevirdi.

“Melek Hanım. Bazı şartlarınız varmış. Sizi ve Mete Beyi koruma amacıyla bir anlaşma hazırladık. Çok kısa birkaç maddeye göz atmanızı rica ediyorum. Uygun görmediğiniz maddeler tartışmaya açıktır, belirtmek isterim. Buyurun inceleyin,” dedi, dosyayı, genç kızın önüne bıraktı.

Önündeki dosya, güllerden sonra odada bulunan en renkli eşyaydı. Mavi!

Dosyayı açtığında; “Talep ve Kabul Şartnamesi” yazıyordu ilk sayfada.

‘Yuh!’ Bir de isim mi vermişlerdi?

İş ilginçleşmeye başlıyordu.

Sayfayı çevirdi.

Bir sürü gereksiz ayrıntıyı tek tek, satır atlamadan okudu, Melek. Arka sayfada şartlar sıralanmıştı.

1- Mete Ardahan “Ev hediyesi” adı altında alınan hiçbir ürünün ödemesini kabul etmeyecektir

2- Ödeme talebinde bulunan şahıs Melek Yakut, her ayın beşinde ödeme yapacağından bahsetmiş olup, hafta sonları ve tatil günlerine denk gelen her beş de o ödemeler silinecektir

3- Silinen ödemeler kesinlikle diğer aylara devredilemez

4- Ödenecek meblağ pazarlığa açık olup iki taraf bu meblağ üzerinden bir anlaşmaya varacaklardır

5- Kabul edilmeyen ve/veya değiştirilmek istenen maddeler de anlaşma sağlanamazsa, Melek Yakut ödeme ile ilgili ısrarından vazgeçmelidir

6- Ödenecek meblağ KDV dahil olup ₺5.500,00 tutarındadır

Yukarıda sıralanmış maddelerin tüm yasal hakları Ardahan Şirketler Topluluğuna aittir.

“Bu… Bu çok saçma.”

Melek’in, başarıp da kurabildiği en mantıklı cümle, üç karaktersiz kelimeden oluşuyordu.

“Melek Hanım. Kabul etmediğiniz takdirde iptal edebilir, ödeme külfetinden kurtulabilirsiniz.”

Avukat, Mete’nin ağzından konuştukça engelleyemediği bir öfke, sükûnetini alıp görürüyordu, Melek’in. “Ömer Bey! Söylediklerinizi öfke sebebi gibi algılıyorum ama!”

“Estağfurullah, Melek Hanım. Şartlar konusunda düşünmek için vaktiniz var. İnceleyebilirsiniz,” derken işini gerçekten ciddiye almış bir adam vardı karşısında. Bu tuhaf ötesi durumu hiç mi yadırgamıyordu bir profesyonel olarak?

“Ömer, çok teşekkür ediyorum sana kardeşim,” derken, “Teşekkür” yine Melek’in gözlerine bakarak söyleniyordu. “Şimdilik bu kadar yeter. Melek Hanım ile yalnız kalıp bir-iki hususu kesinleştirmek istiyorum.” Ses tonu ciddi, lakayıtlıktan uzaktı.

“Tabii efendim. Size iyi günler.”

Hızlı adımlarla çıkarken Ömer, Mete bakışlarını bir an ayırmıyordu Melek’in üzerinden. “Avukatınız çok hızlı, Mete Bey… Gurur duyabilirsiniz.”

“Ömer, hızlıdır.” Karşısına geçip oturduğunda, önündeki dosyayı inceliyordu. “Saçma olan maddeleri görmek istiyorum.”

“Pek tabii, Mete Bey!” Ses tonundaki alaycılıktan zevk alıyordu, Melek. “Focal almışsınız bana! Focal’den nasıl ev hediyesi olabilir? Benim evimden daha pahalıdır o hoparlör, Mete Bey! Ve tabii bu birinci maddenin tümden değiştirilmesini istiyorum. Yok öyle ev hediyesiymiş, bilmem neymiş. Hmm…” derken gözleri satırları tarıyordu. “İkinci maddeye gülmek istiyorum! Kardeşim, beşi olmazsa dördü olur, altısı olur ama böyle saçma şey olmaz! Ödemelerin silinmesi söz konusu bile değil! Pazarlık sünnettir. Focal için beş yüz bin değilde üç yüz bin öderiz.” Kendi sözlerine gülerken, Mete sessizlikle dinliyordu, Melek’i. “Ve tabii bu madde. Anlaş-anlaşma! O meblağ sana ödenecek. Gerekirse elden teslim ederim ama öderim!”

“Benim sabrımı sınama! Hoparlör benim, beyaz eşyalar Fuat’ın hediyesi. Hediyelere ödeme yapacak kadar bizi rencide etmeyeceğini umuyorum. Sen kimseyi incitmezsin, kelebeğim. Öyle değil mi?”

“Me-tem! Lütfen, iyi niyetimi sömürme! İki ev parası değerinde hoparlör sisteminden hediye falan olmaz! Bana-hediye-alma-huyundan-vazgeç!” Geri zekâlıya anlatır gibi tane tane anlattığı hâlde, Mete karşısında kifayetsizdi kelimeleri.

“Sen de beni-şartlandırmaktan-vazgeç! Onlar ev hediyesi! Bitti.”

“Allah’ım! Dayanma gücü ver! Ödeme ile ilgili ısrarımdan vazgeçmeyeceğim. Beş bin beş yüzden fazla olduğuna eminim. Bana doğru düzgün bir rakam vermiyorsun. Böyle olmaz ki! Kabul ettiğinde sevinmiştim, beni anladığını düşünmüştüm ama sen resmen dalga geçiyorsun benim…”

Daha da konuşurdu.

Mete yerinden kalkıp, Melek’i masanın üzerine oturttuğunda ve o tutkulu dudaklar aşk dolu öpücükler verirken dudaklarına, konuştuğunun ne olduğunu bile hatırlamakta zorlanıyordu.

“Seni şu kıyafetlerin üzerinde olduğu hâlde öyle bir… Ah imtihan! Aklında ne şart kalır ne de anlaşma! Anladın mı?” Parmakları, genç adamın saçlarının arasında izin almaksızın dolaşıyordu. Mete’nin dudakları, çenesinden boynuna doğru yol alırken ve o dudaklar, “Beni delirtme! Aklımı alma! Şartlandırma!” diyerek devam ediyordu, ceketin aralığından köprücük kemiklerine doğru. “Kendini benim yerime koy!” Hepsi sitem dolu olması gereken kelimelerdi ya… Sitem etmiyor, yalvarıyordu.

“Ah Mete’m!”

Ne için sitem edecekti farkında değildi;

Melek’e prensipleri yüzünden baskı yapmasına mı?

“Mete, şu proje ile ilgili dosyayı da yanımıza alalım,” diyerek odaya giren Ada, Melek ve Mete’yi masanın üzerinde, samimi bir vaziyet içinde görüp gülmeye başladığında, yine Ada’ya, Mete ile mahrem bir yakınlıkta yakalandığına kahroluyordu, Melek. Tekerrür eden kadere ah ederken, başını yine Mete’nin omuzuna yasladı.

“Yedin bitirdin kızı bir bırak!” Attığı şuh kahkaha yine Melek’in sinirine dokunuyordu.

Başını, Mete’nin omuzuna yasladığında aslında yapması gerekenin kıza bir merhaba demesi gerektiğinin oldukça farkındaydı. Tabii bu kızgınlık ve utanmışlıkla o düşüncesini icraate geçirmesi mümkün olmuyordu.

Neyse ki en azından memeleri bu kez ortada değildi!

“Ada! Duracak mısın daha?” Buz gibi bir sesle söylenmiş sözleri hiç umursamadı karşısındaki muhatap.

“Madem müsait değilsiniz, neden rahatsız etmeyin demiyorsunuz? Hadi. Bak şuna, hazırlığı bitirelim, iki saat sonra gidiyoruz,” dedi, masaya doğru yaklaştı.

Melek, ancak o zaman kaldırabildi başını yasladığı yerden. Mete’nin gözlerine soran gözlerle bakarken, Ada’nın sesi kulaklarında yankılanıyordu. “Sevgiline daha söylemedin anlaşılan. Neyse. Ben şimdi çıkıyorum. Lütfen biraz acele et!”

Saniyeler sessizlikle uzayıp gidiyordu, Melek’in bakışları sevgiden öfkeye dönüşürken. Sıkıldığını ifade eden derin bir nefes aldığında, “Los Angeles’e gitmemiz gerekiyor,” açıklamasını yapıyordu, Mete.

“Ada ile mi?”

“Evet.”

“Neden?”

“Ada mimar. Harika bir proje hazırladı. Saray kültürünü modern mimariyle öyle güzel harmanladıki şimdi değiştirilmesi gereken birkaç ayrıntıyı halletmemiz gerekiyor. Birkaç güne burada olacağım.”

Melek, şaşkınlığını gizleyemeden kelimeler döküldü dudaklarından, “Yani bugün… Gidiyorsun… Ve birkaç gün yoksun?”

“Evet, bir tanem… Sen de gelsene,” dedi alnını, Melek’in alnına yasladı.

Masadan kalkabilmek için bir hamle yaptı ama başarılı olamadı. “Gelemem.”

“Bu kadar mı?”

“Ne kadar mı?”

“Başka bir şey demeyecek misin? Mesela neden gelemeyeceğini açıklamak istemez misin?”

“Anneannem ve dedem geldi… Ne duymak istediğinizi söyleyin, Mete Bey. Onu söyleyeyim.” Söylediği cümlede yüklü özgüvenle kahkaha atmak istiyordu, Melek. Karma karışık ruh hâline rağmen böyle gülüyor olması, içindeki fırtınayı dindirecek, bulutları dağıtabilecek güneş ışığı gibiydi.

“Yok bir şey! Hadi, eve bırakayım seni.”

Sinirli görünüşüne hiç aldırmaya niyeti yoktu, Melek’in. “Lütfen, gerek yok. Zaten meşgulsünüz. Cevat ile geldim, Cevat ile de giderim. Şu dosyayı götürüp detaylı olarak incelemek istiyorum.” Masadan yere inerken, genç adamın yanağına bir öpücük kondurdu. “Görüşürüz, şekerim!” dedi, kapıya doğru yürümeye başladı.

“Bekle ŞEKERİM!”

Bağırdığına göre başarmıştı galiba onu çok ama çok sinirlendirmeyi.

“Bağırma bana!”

“Bağırtma! “Şekerim”miş! Bu olgunum ben havana acaba kimi inandıracaksın. Köpek gibi kıskandın işte!”

“Meşe bey! Umrumda değilsiniz,” derken, kasvetli odanın, simsiyah kasvetli kapısından çıkıyordu topuklarını yere çarpa çarpa. Muhteşem kadın Pelin’in masasının önünden geçerken, “Sizinle tanışmak büyük mutluluktu benim için, Pelin Hanım. Tekrar görüşmek dileğiyle,” diyerek, kadına elini uzattı.

“Bilmukabele, Melek Hanım. Umarım en kısa zamanda yine görüş..” Pelin’in elini samimiyetle sıkarken ve tatlı tatlı dinlerken sözlerini, oradan olaysız ayrılacağını düşünecek kadar hayalperestti! Pelin’in cümlesi Mete’nin kükremesiyle kesildi. “MELEK!”

“Hay senin sinirine!” Asansöre doğru koşarken, “İnşAllah, Pelin Hanım!” diyordu.

Giydiği dar etekte, yırtmaç olduğu hâlde istediği kadar hızlı olamadığını biliyordu. Bunu kanıtlamak için Mete’nin omuzuna, yine patates çuvalı gibi atılmış olması gerekmiyordu. Adam bu hareketi alışkanlık hâline getirmişti.

Patronlarının omuzuna kız attığını gören yalaka çalışanlar, ıslık ve tezahüratlarıyla eşlik ederken, “EyvAllah!” diyerek o propagandaya teşekkür gösteriyordu, manyak sevgilisi!

“Mete! Kes şunu! Herkes bize bakıyor! Rezil oluyorsun, rezil oluyorum! Bırak beni!”

“Kes sesini! Ömrümü yedin ömrümü, deli sarı!”

“Doğru konuş benimle. Çuval gibi taşıyıp durma beni!”

Asansörün tuşuna basarken, “Sana doğru konuşmayı göstereceğim ben!” diyerek tehdit ediyordu, Mete.

Çıtını çıkarmadı karşılık olarak. Asansörün o bilgisayar oyunu modundaki müziğine, aynadan gördüğü bed sıfatına rağmen sakin kalmaya çalışıyordu yalnızca. Otoparkta kapılar açıldı ama Melek’in ayakları yine zemine kavuşamadı.

“Doğru konuşmuş! Kızım sana bildiğini unuttururum lan ben! Seni neden dinliyorum ki! Benimle geleceksin, var mı itirazın? Olsa da s*kmişim itirazını! Ge-le-cek-sin!” Arabanın kapısını açıp kızı yolcu koltuğuna yerleştirdi. Bir elini torpidoya, diğerini koltuğun arka kısmına dayadı.

“Terbiyesiz adam! Gelmeyeceğim… Naz, niyaz sanma! Anneannem geldi diyorum, anneannem. Hani yeni tanıdığım. Hani İskoçya’da yaşayan. Hmm… Gözlerin anlamış gibi bakıyor. Aferin çocuğum.” Bindiği arabayı incelerken, “Yuh! Bununla mı götüreceksin beni evime? Kardeşim dağda, yolu izi olmayan bir yerde yaşamıyorum H3 Alpha neden?”

“Sus kız! Hâlâ sinirliyim sana!” Eli nazikçe okşamaya başladığında Melek’in yanağını, “Ömrüm sana feda olsun deli sarı,” diye mırıldanıyordu. Dudaklarının dolgun kıvrımlarında işaret parmağı gezindi ve ardından kapandı dudakları kızın dudakları üzerine.

Nefes nefese ve daha fazlasını isteyen bir kız, alnını alnına yaslayıp gözlerini sımsıkı yummuş bir adam.

“En kısa sürede yanında olmaya çalışacağım.” İkna etmeye çalıştığı Melek miydi, kader miydi, genç kız anlayamıyordu. Dudaklarından açlıkla kısa bir öpücük daha alıp şoför tarafına geçerken Mete, bacaklarını arabanın içine toplayıp, dev arabanın kapısını kapıyordu, Melek.

Elini, elinin içine aldığında, normal zamanlardaki kadar kolay olmadı bu eylem iki genç için. Arabanın anormal genişliği romantizme engel koyuyordu. Yârine daha yakın olabilmek için koltuğun kenarına oturma çabasına kahkaha atarken, Mete gözlerini sımsıkı kapayıp açtı. “Ne oldu yine?”

“Yok bir şey, sür! Anneannem bekliyor beni,” dedi, engel olamadığı kahkahalarına yenilerini eklerken.

“Deli çıkacağım. Allah’ım sen koru aklımı!”

“Âmin.”

Bu eve gidene kadar ettikleri son kelam oldu.

“Yukarı gelmek ister misin?”

Mete, kıza döndü. Alnına düşen perçemleri parmaklarıyla kulağının arkasına alırken, “Vaktim yok, bir tanem. Telefonun hep yanında olsun,” dedi. Yutkundu. Gözleri gözlerine kenetlenmiş, ne devamını getiriyordu sözlerinin ne de kızı serbest bırakıyordu.

“Ve…” Melek ise, devam etmesini istiyordu.

“Allah kahretsin! Senden ayrı kalmak istemiyorum!” Alnını, alnına yaslamadan önce söylediği son sözlerdi.

“Hep orada kalmayacaksın ya?” Dikkatli bakışlarla Mete’nin gözlerinin içine bakıyordu. “Döndüğünüz de sizi bekliyor olacağım, Mete Bey. Lütfen… Çok bekletmeyin!” Titreyen sesi, öksürerek düzene sokma çabasıyla kurduğu birkaç cümle, hissettiği yangını gizli tutma gayretiydi en çaresizinden.

Mete’nin sağ yanağına küçük bir öpücük kondurup indi arabadan. Apartmanın girişinde, titreyen eli zile basmaya çabalarken, dönüp direksiyona dayadığı dirseğinden destek alarak, iki parmağını dudaklarının üzerine kapamış, kısık gözlerindeki ihtiyaçla Melek’i seyreden adama bakıyordu. Eli, zili bulup, parmağı tuşa basarken aklından geçen tek düşünce, git sevdiğin adamın yanında ol, du.

Kapı açıldı, içeri girdi.

Bu saçma düşünceleri kafasından uzak tutmak zorundaydı zira… Hiç zamanı değildi.

Enver Soysal, Melek’in eşliğinde mekânı gezmek istemiş, Cihan Bey de büyük bir incelik gösterip yardımcı olmaktan zevk duyacağını söylemişti. Yarını, doluydu neyse ki. Cumartesi ve pazar günü anneannesiyle İstanbul turu yapabilirlerdi. Pazartesi günü, tatil sonrası ilk iş günüyle oyalanırdı. Birkaç gün, dişini sıkacak… Mezuniyet balosuna gitmeden önce Mete’sine kavuşacaktı.

Ayşe, kapıda durmuş Melek’in çıkmasını beklerken dupduru bir tebessüm vardı makyajdan arındırdığı gözlerinde. “Kuzu! Bu anneanne harika biri!”

İçinde, huysuz hatta kaybolmuş, boşluğa düşmüş, ayrılık acısı yaşayan bir Melek vardı. O Melek, Ayşe’nin gülen yüzünü gördüğünde ağzına bir fermuar çekti, sessizliğe gömüldü.

Ayşe, böyle gülsün, varsın içi ateşle dolsun.

Ne ehemmiyeti vardı ki…

*

En son Melek ile binmişti uçağa.

Merak ediyordu. Aklından çıktığı hiç oluyor muydu? Melek’in tabiriyle, kızı patates çuvalı gibi omuzuna atıp, elini kolunu bağlayarak zorla yanında götürmek vardı. Hiç fena fikir değildi aslında. Değildi ama…

Ya üzülürse? Ya o bakmaya kıyamadığı yemyeşil gözlerden yaş akarsa?

Sabretmek galiba en güvenli yoldu.

Gece uyuyana kadar en son düşencesi Melek, uyandığında aklına ilk düşen yine Melek’ti! En alakasız durumlarda bile gözlerinin önünde o kızın meleksi gülüşü, olmadık zamanlarda beynini ele geçiren yemyeşil gözleriydi.

“Hoş geldiniz, Mete Bey.”

Uçağa binmiş, yerleşmiş ve karşısında duran… Melda, uçuşlarda onlara eşlik eden diğer hostes; “Hoş geldin” diyordu. Durumu iyiye gitmiyordu ve gidecek gibi de değildi. Bedeni burada, aklıysa kesinlikle bedeninin de olmak için can attığı yerdeydi.

Meleğin de.

Başını sağa sola sallayıp düşüncelerden sıyrılmaya çalıştığında, “Hoş bulduk, Melda,” diyebildi.

‘Burada olsaydın da gurur duysaydın ya benimle’ elinde olmadan içinde geçen düşencesiydi.

“Birazdan kalkışımız gerçekleşecek. İçecek bir şeyler alır mıydınız?”

“Teşekkür ediyorum. Hiçbir şey istemiyorum şu an,” dedi, kibarlığına tam not vererek.

Ada, isteğini, “Ben bir cin tonik istiyorum. Misket limonla hazırlayın. On beş dakika da bir de tazelensin,” diyerek belirtti.

Melda, “Tabii efendim, başka bir isteğiniz var mı?” diye sorarken işini mükemmel yapıyordu. Vazifesi, evet hizmet etmekti. Teşekkür bekliyor gibi de durmuyordu ama… Melek, haklıydı. Herkes teşekkürü hak ediyordu.

“Olursa söyleriz,” deyip göz kırpıyordu, Ada. Melda, büyük bir nezaketle yanlarından ayrılırken, Mete kardeşinin tavırlarını izliyordu. Bacak bacak üstüne atmış, kucağındaki derginin sayfalarını karıştırıyordu. Ayağında Prada, üzerinde D&G, kulağında pırlanta. Bakar mı hiç hizmet etmekle görevli bir kıza? Peki Melek maddi zorlukları bildiği için mi herkese değer veriyordu?

Hayır!

Şefkat var o kızın içinde. Sevgi var. Umut var.

“Neden öyle bakıyorsun?”

Bakıyor muydu? Farkında bile değildi.

“Farkında değilim.”

“Beni, farkında olmadan mı inceliyorsun?” derken öne doğru eğilmiş, sağ kaşını havaya kaldırmış, yüzünde zevk dolu bir gülümsemeyle Mete’ye bakıyordu.

“Aslına bakarsan meleğimi düşünüyordum,” dediğinde, genç kızın yüzünden ilk gülümsemesi silindi. Sonra elindeki dergiyi aralarındaki masanın üzerine atıp, koltuğunda dikleşti.

“Merak ettim doğrusu. Ben de sana, meleğini hatırlatan ne var?” derken ses tonu alaycıydı, genç kızın.

“Son seferde, uçuş görevlisi Meyra’ya teşekkür etmediğim için canıma okumuştu. Az önce senin Melda’ya teşekkür etmediğin gibi.” Hatırlamak bile yüzünde engel olamadığı bir gülümsemeye dönüşüyordu.

“Melda mı? O da kim?”

“Az önce içki istediğin, uçuş görevlimiz, Melda.” Kadının yaka kartına bile bakmamıştı belli ki.

“Yani?”

“Yanisi şu; meleğim farklı… Hiç kimseye benzemiyor. Onun gözünde, her insan eşit. Zengin-fakir fark etmiyor. Ne tebessümünü esirgiyor karşısındakilerden ne de teşekkürünü.”

Kızdan bahsetmek bile, karanlıkta kalmış kalbini aydınlığa kavuşturuyordu, Mete’nin. Melek’i düşünmek, Melek’ten bahsetmek bu yolculuk yangınına su serpecekti demek ki.

Melda, geri gelip masanın üzerine ikramı bıraktı. “Afiyet olsun,” deyip yüzünde bir gülümsemeyle ayrıldı yanlarından.

“Ne zamandan beri bu kadar içer oldun?”

“Ne zamandır dindar oldun?”

“Her zaman!” Sabrı, tahammülsüzlüğün sınırlarında dolaşırken alkolsüz duramayan kardeşinin öfke dolu gözlerini inceliyordu.

“Meleğinin koynundayken de dindar mısın?”

Nefret ettiği yobazlık, kız kardeşinin diline de yakışmıyordu. “Ada! Günahkâr olduğum için dinsiz mi yaşamalıyım?”

“Bir arada ilerleyebiliyor musunuz dininle?”

Huzur dolu bir gülümseme yayıldı dudaklarına kardeşinin son kelimesindeki alaya rağmen. “Melek’i tanıdıktan sonra daha disiplinliyim… Kader’e teşekkür eder oldum. Çok iyi ilerliyoruz bence… İnsanı Yaratan, insanın vicdanıyla muhasebeye çekmeyeceği için bu günahkâr şükrediyor.”

“Sanki seni yargılıyormuşum gibi bana laf sokma, Mete! Sadece benim içtiğim alkolle, senin meleğin ile yaptıkların eşit derecede günahken, bana üstünlük taslaman sinirimi bozuyor!”

Başını sağa sola salladığında, tepkisi insiyakiydi Mete’nin. “Ne alaka üstünlük taslamakla? Alkolün bedenine verdiği zararlar bir ağabey olarak beni ilgilendiririr.” Gözlerinde inanmadığına dair alay dolu bakışlar vardı Ada’nın. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından, “Derdin ne?” diye sorarken, ruh hâlini iyi görmüyordu, Ada’nın.

“Yok derdim falan. Sevgilin kadar mükemmel olmayan her insan, dertli mi oluyor senin gözünde?” Sesinin tonundan akıyordu hissettiği sinir.

“Neden sinirlisin?”

“Sinirli falan değilim!”

“Sesin neden titriyor?”

“Lanet olsun!” dedi ve tek nefeste bitirdi içeceğini.

“Lâ Havle…” diye mırıldanırken Mete yerinden kalkıyordu. Daha fazla oturamayacaktı. En son ne zaman uyuyacak zamanı olduğunu hatırlamıyordu. Arka kabine gitmeden önce dik dik baktı kız kardeşine. Yakın bir zamanda patlayacağını biliyordu. Mete’ye düşen, o anı sabırla beklemekti.

Yatağa geçip başının altına kolunu yerleştirdi. Uykunun kollarına kendini bırakmadan önce, gözlerinin önünde Melek’in iş kadını görünümüne bürünmüş hâlleri geldi. Saçını topuz yapmış, seksi kalçalarına dar bir etek geçirmiş, küçük memeleri o giydiği ceketle sabrını sınarken, o çok bilmiş ukala dudaklarından dökülen haklı sebepleriyle Mete’yi çıldırmanın en derin sularına atmıştı.

Ve hâlâ o sularda debelendiğini hissediyordu.

Uykuya dalmadan önce, yüzüne yayılan gülümsemenin nedeni, “Yok bir şey! Sür! Anneannem bekliyor beni,” diyen pişkin sevgilisinin hayaliydi.

*

“Kimle gidiyormuş?”

“Ada ile.”

Ayşe, bir taraftan soğan rendeliyor, bir taraftan da önemli gelişmelerin ayrıntılarını alıyordu Melek’in ağzından.

“O kızda samimi olmayan bir şeyler var. Tehlikeli biri olduğuna da kalıbımı basarım… Sürtük!”

“Kuzu ya yavaş biraz, anneannemler duyacak! Ayrıca oruçlu ağzınla öyle şeyler söyleme kızın hakkında. Bizi ilgilendirmiyor,” derken gülüyordu, Melek.

“Tamam ya! Tevbe Allah’ım! Ama! Geri zekâlısın kızım sen! Yahu, seni hastanelik etti o dürtük,” derken sesini kıstı, “…ve sen laf söyletmiyorsun ona!” sitemiyle devam etti.

“Dürtük ha… Dürtük… Tatlım, çok şekersin ve biliyorum. Kasten yaptığından bir an bile şüphe duymadım ama bu, onun arkasından kötü kelimeler kullanıp, dedikodusunu yapabileceğimiz anlamına gelmiyor…”

“Aha! Demek biliyorsun. Peki neden Mete’ye bir şey söylemedin?”

“Ne gerek var? Zaten benim acımla perişan olmuştu, bir de kardeşin kasten canımı yaktı diyerek rüzgar mı yapsaydım? Asla! Kendime dikkat edip, o kızdan mümkün oldukça uzak durmaya çalışıyorum. Her şey olacağına varıyor zaten. Ertesi gün bana ve Mete’ye kahvaltı hazırlamıştı. İnanılmaz bir biçimde de nazikti. Mete’yi kaybetmek istemiyor belli ki. Bana da alışmaya çalışıyor. Bir müddet geçsin böyle. Tanıdıkça, işin rengi nasılsa kendini gösterir.”

“İnanılmazsın!”

“Değilim. Zaman benden daha güçlü. O hâllediyor,” dedi, işine devam etti.

“Gözlerimin ebesini s*k.. sıktı bu soğan.”

Melek kahkahasına engel olamadı, “Ben devam edeyim mi?” diye sorarken.

“Gerek yok. İki tane kaldı.”

“Sonra ne yapacağız?”

“Acı suyunu sıkarak atıp, kıymaya karıştıracağız, can koç,” derken gözlerinin yaşını kuruluyordu. “Sen o kıza zaman tanırken, o kızdan bir zarar gelmesin sana, tek dileğim o.” Rendelediği soğanın acı etkisiyle gözleri yaşaran Ayşe’nin burnu da akıyordu. Burnunu yukarı çekerken, konuyu yine köfteden çıkarıp Ada’ya getirmesi gülümsetiyordu Melek’i.

“Sakız çiğnemek, soğanın yakıcılığını alıyor diyorlar… Deneseydik keşke.”

Melek’in önerisine ters ters baktı, ardından, “İllAllah ediyorum senden!” sözleriyle devam etti işine. Ayşe, beklemek yerine Ada’nın saçını başını yolmayı tercih eder, Melek ise, aklıselim davranıp olayların şekline göre hareket ederdi.

Anneanne ve dedesi, uyandıklarında hoş bir akşam yemeği hazırlamış olacaklardı onlara bütün bu çatışmalarına rağmen. Yol yorgunluğunu atabilmek için bir-iki saat dinlenme izni istemişlerdi. Çorba pişiyordu. Melek’in en sevdiği yemek de şekillenirken geriye bir tek pilav kalıyordu.

Onu da Ayşe tarif edecek, Melek yapacaktı.

*

Yanında hissettiği sıcaklık, rüya ve gerçeklik arası bir yerde, tutsak hâle getiriyordu, Mete’yi. Rüyaysa uyanmak istemiyor, gerçekse de bu şekilde kalmak, hiç ayrılmamak istiyordu. Daha fazla yaklaştı o özlemle kavuran sıcaklığa.

Bir şeyler yanlıştı. Onun meleği asla böyle kokmazdı! Bu rahatsız edici, aşırı yoğun bir parfüm kokusuydu. Gözleri yavaş yavaş açılırken, kabinin içindeki loş ışığa alışmaya çabaladı. “Hay lanet!”

Ada’nın yanında yattığını gördüğü gibi yataktan sıçrarken, “Çüş!” diye fısıldıyordu. Ne ara bu kadar yakın olmuşlardı? “Allah’ım.” Hissettiği sıcaklığın kardeşine ait olduğunu anladığı an; kusmak istiyordu.

Derhal kendini kabinin dışına attı. “Melda Hanım, su alabilir miyim,” dedi, telefonunu eline alırken. İstanbul’da saat 23:30 olduğuna göre Melek’i arayıp rahatsız edemezdi.

Telefonunda cevapsız aramalar ve mesajlar vardı. Hiçbiri önemli değildi de Melek’ten gelen on dört kısa mesajı görünce kalbinin sıkıştığını hissediyordu.

Candan Öte
Mete’m ilk kez İzmir köfte yaptım. Geldiğinde sana da yapmak için sabırsızlanıyorum

Candan Öte
Senin yaptığın kadar harika olmasa da ilk pilav tecrübem tam not aldı

Candan Öte
Konuşmak için iki kişiye lüzum görmeyen, tek başına da konuşabilen bir sevgiliniz var meşem

Candan Öte
Uyuya kaldın değil mi? Uyu bir tanem

Candan Öte
Sen konuşamıyorken konuşmanın zevkini yaşıyorum şu an! Acaba hiç susmasam mı? ‘Mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu’ aman Allah’ım! Sana yazarken bir dehşeti yaşıyorum şu an! Çocuk şarkısına bakar mısın? Donmuş kuşlar! İyi ki annem beni bu şarkıyla büyütmemiş. İyi ki pop müzik dinleyerek büyümüşüm.

“Ağzını yediğim. Yazarken bile deli,” diye mırıldanırken kendi kendine gülüyordu.

Hepsini tekrar tekrar okudu. En sonuncuyu okurken içinde titreyen bir yer vardı.

Kalbi miydi?

Değildi!

Ruhuydu titreyen.

Candan Öte
Kalbim. Sen gittin ya… Sana, bilmem kaç gün sonra kavuşacağımı biliyorum ya.. Tesellisinde avunuyorum döneceğinin. Rabb’im seni benim için korusun Mete’m. Çok garip bir his. O kavuşamayan aşklara ağlamak istiyorum. Ayrı olduğum ama kavuşacağımdan emin olduğum sevdam beni böyle tüketiyorsa… neyse ki melankoliye bağlamayacağım. Uyuduğunu farz edip seni affediyorum. İyi uykular Canımdan öte…

Ruhuna şifa. Tek kelimeyle ruhuna şifa oldu şu mesaj. Peki bu mesajı okuduktan sonra aramadan durur muydu?

“Meleğim. Uyandırdım affet.”

Durmazdı.

“Mete’m. Nasılsın? Yolculuk nasıl gidiyor? Ah! Bir dakika, Ayşe’yi rahatsız etmek istemiyorum, balkona geçeyim,” dedi, bir sessizlik oldu. Kapanan kapı sesi ve bir-iki tıkırtı sonunda, “Aramanı beklerken sızmışım. En son, sana saçma sapan, ne geçiyorsa aklımdan yazıyordum. Sonrası hiç yok bende,” diyen Melek’in, ömre bedeldi içini titreten o tatlı sesi.

“O saçma sapan dediğin mesajlara var ya, ben kurban olurum. Yolculuk, fena değil. Dönüş yolunda olmayı dileyerek gidiş yolunu bitirmeye çalışıyorum.” Ses tonu boğuk, günah etkisiyle titrerken Mete’nin, “Seni istiyorum!” dedi, fısıldar gibi.

Derin bir nefes çektiği an Melek, Mete de zaten irade gitmişti. “Aklı olmayan bir kız ne işe yarar?”

“Aklı olmayan bir adam da pek bir işe yaramaz, tatlı kız! Sen nasılsın?”

“Halk arasında kaba bir tabir varmış benim gibilerin durumunu anlatan… Bilmek ister misiniz Mete Bey?”

“Neymiş, söyle bakalım?”

“Azgın!”

Derinden gelerek, uçağı titreten bir kahkaha vardı genç adamın engelleyemediği. “Ağzını yediğim, deli sarı.”

Saatlerce, önemli önemsiz her meseleden konuştukları hâlde, bir kez olsun sıkıldığını hissetmese de, Melek’in uykusuzlukla mahmurlaşan sesi, “Kapatalım,” demeye mecbur bırakıyordu Mete’yi. “Uyu, bir tanem. Seni yorucu bir gün bekliyor.”

“Uykun geldi de beni mi başından savıyorsun acaba?” derken esniyordu.

“Sus kız! Uyu şimdi. Uyandığında ne olursa olsun, ilk önce beni ara. Allah’a emanet ol, bir tanem.”

Melek gülerken, “Sen de aynı yere emanet ol, canımdan öte!” dedi, kapadı.

Çok netti!

Öyle “Kapadım, kapıyorum, kapatamadım” yoktu, Melek’te! Sözü bittiği an kapıyordu.

“Bitti mi muhabbetiniz?”

Ada, uyanmış yanına yaklaşıyordu.

“Uyutmadık mı?”

“Attığın kahkaha, İstanbul’da yankılanmıştır.”

“Ben duş alacağım,” deyip yatak kabinine geçtiğinde, kapının kilidini çeviriyordu, Mete ne olur ne olmaz düşüncesiyle.

*

Gözleri, pırıl pırıl bir İstanbul sabahına, koltuğun üzerinde açılıyordu, Melek’in. Sahurda, Ayşe’nin ikram ettiği bir bardak suyu uykulu uykulu içtikten sonra yine koltuğun üzerinde devam etmişti uykusuna. Salondan çıkıp mutfağa geçtiğinde anneannesinin çoktan uyanmış olduğunu gördü.

“Günaydın, meleğim.”

“Günaydın, büyükanne. Sizden önce kalkıp kahvaltı hazırlamayı planlıyordum ama başaramadım,” derken yanaklarındaki pembelik yaşadığı utancı yansıtıyordu.

“Ben, çok erken kalkıyorum. Beraber hazırlarız, olmaz mı?” Ses tonu sevgi ve şefkat doluydu.

“Olur, büyükanne.” Çay demlenmişti.

“Arkadaşın bizim için demlemiş oruçlu olduğu hâlde. Taze ekmek almak için çıktı. Birazdan gelir sanırım. Çok tatlı bir kız. Ne kadar süredir arkadaşsınız?”

Melek, yüzüne yayılan tebessümle, “Beş yıl,” diye cevap verdi.

“Çok güzel bir arkadaşlık. Dün akşam yemek yerken sizi izlemek, birbirinize olan samimiyetinizi görmek… hayran kaldım. Bu çok güzel.”

Anneannesinin bu tespitlerine de Melek hayran kalıyordu. “Ayşe, benim ailem. Sadece arkadaşım değil,” derken dile getirdiği gerçek, genç kızın içine akıyordu ılık ılık.

Çalan zile bakarken, “Büyükanne, misafirimiz var,” diyebilmek için kahkahalarından izin alması gerekmişti zira, monitörde gördüğü kadarıyla, Fuat cinayete kurban gitmek üzereydi.

Önde Ayşe, arkasındaki Fuat’a, “Sabah sabah sizi yollara düşüren nedir, Fuat efendi?” derken sesindeki ateş, adamı yakmaya yetecek kadar yüksekti.

“Kardeşimin, sevdiğinin bir ihtiyacı var mı yok mu? Ona bakacağım, yumurcak.”

Ayşe, merdivenin basamağında aniden durup genç adama döndü. Ayşe üst basamakta, Fuat alt. Buna rağmen yine de uzundu genç adam. “O yumurcak bir gün ebeni si…”

“Edepsizlik yapma velet!”

“Günaydın kızlar! Sabah sabah bu ne enerji?”

“Günaydın, Melek. Senin bu yumurcak arkadaşını gördüğüm an, iliklerime kadar enerji doluyorum desem, mübalağa etmiş olabilirim. Yürüsene kızım! Bacak kadar boyunla merdiveni işgal ettin kaldın!”

“Kuzu! Hapishane de bana temiz iç çamaşırı taşıman sözüyle bir cinayet işleyeceğim! Gerçi…” dedi ve Fuat’a dik dik bakmak için döndü, “…seni tanıyanların vereceği ifadeyle, nefs-i müdafaadan yırtabilirim!”

“Cadıların efendisi! Sizin elinizden ölüm zevktir!”

“Allah’ın cezası!” derken Ayşe, kalan iki basamağı ayaklarını zemine çarpa çarpa çıkıyordu.

Melek, kahkahalarına engel olamıyordu. Ayşe’nin kızgın bakışlarına rağmen!

*

27 Haziran

Önlerinde aydınger kağıdına çizili üç farklı taslağa bakan altı kişi, o çalışmalarla nihai kararlarını veriyorlardı. Ada’nın son çalışması üzerinde bir-iki ekleme, bir-iki değişiklikle imzalar atılmaya hazırdı.

Telefonu elinden hiç düşmemişti. Çaldığı an bakmaya hazırdı… Ama çalmıyordu.

“İsim konusunda bir karara varabildiniz mi?”

Los Angeles projesindeki en önemli adam, haklı olarak çok geç kalmış ismi öğrenmek istiyordu bir haftadır. Kasım ayında büyük bir açılış yapılacaktı ama ortada hâlâ bir isim yoktu. Yarın İstanbul’a dönmeden önce bir isim vermeli ve o isme göre reklam çalışmalarına başlamalıydılar.

Telefonu çaldığında; “Candan Öte” yazarken, o saniye karar verdi sekiz aylık projenin adına. Telefonu ilk çalışında açtı, “Aşk-ı Melek.”

“Efendim? Müsait değilsen sonra arayabilirim.”

Anlayışlı Melek…

“Senin için her zaman müsaitim. Buradaki otele bir isim verdim; “Aşk-ı Melek.” Nasıl?”

Derin bir sessizlik.

“Meleğim?”

“Aşk-ı Melek. Çok… Çok…”

“Mete! Toplantıya dönebilir misin?” Ada’nın sinirini şu an hiç çekemezdi.

“Bekleyin!” dedi, toplantı salonundan çıktı.

“Mete’m. Rahatsız ettim seni. Toplantıda olacağını hesaplamam gerekirdi.”

“Sen neden bahsediyorsun, kızım? Ayar etme adamı! Aramanı beklerken vakit geçiyor mu sanıyorsun? Boş ver bunları. Beğendin mi sizin için hazırlanan mekânı?”

Susturmasa, kendine kızgınlığıyla devam ederdi dırdırları.

“Ah Mete! Kabayken bile düşünceli olabilen, yegâne meşesin. Soruna gelecek olursak… Muhteşemdi. Her yer bembeyazdı. Yapay çiçekler bugünden yerleştiriliyordu. Canlı çiçekler yarın sabah yerleştirilecekmiş. Cihan Bey; “Enver Bey sunumu sizin yapacağınızdan bahsetti. İstediğiniz özel bir tasarım var mı sahnede?” diye bana sordu. Acayip bir histi Mete! Çok özel, çok güzel.”

“Sana ben kurban olurum. Ne olması gerekiyorsa, ne istiyorsan Cihan’a söyle. O bizzat ilgilenecek.”

O kadar heyecanlı, o kadar canlı ve alçak gönüllüydü ki.

“Şimdi, ben kapıyorum içeride seni bekleyenleri daha fazla kızdırmadan. Öpüyorum seni.”

“Ben de öpüyorum seni. O bal dudaklarını ve bal akan her yerini.”

Bir öksürük sesi geldi Melek’ten ve boğuk çıkan sesini duydu, “Görüşürüz, Mete Bey,” diyen. Emindi, şu an görebilseydi Melek’in yanakları gül pembe bir renk almıştı.

Kapadığında ekranda görünen Melek’in gülen yüzünü seyrediyordu. Bakmaya da devam ederdi, Ada toplantı odasının kapısından, “Hadi artık!” deyip keyfini kaçırmasaydı!

“Tamam, cadı! Tamam!”

“Toplantının ortasında sevgilinle konuşmak için çıkıyorsun ve her nasılsa cadı ben oluyorum. Ah!” deyip sinirle geri döndü salona.

“Huysuzsun! Toplantıdan sonra öğle yemeğinde anlat bakalım derdini.” Döksün eteğinde ne varsa! Kaç gündür afra tafrasından bezmişti, Mete.

“Duyunca hoşuna gitmeyecek şeyler için gereksiz bir ilgin var.” Bu kadar duygusuz bir ses tonu, ancak Ada’dan çıkabilirdi.

Kardeşine göz kırparken, “Emin ol, atlatabilirim tatlı cadı,” diyordu.

En azından Ada’nın yüzü gülmeye başlamıştı.

“Akşam üstü sizi bir tura çıkaralım. Otelin arkasında bulunan bahçede muhteşem bir peyzaj çalışması gerçekleştirildi. Mimar, sizin isteklerinize uygun son değişimlerle gerçek anlamda bir sanat icra etti.”

“Tabii, tabii,” derken, adamlarla el sıkışıyordu.

Ada’nın heyecanlı sesini duyduğunda, asansör son katta kapılarını açıyordu. “Nereye gidiyoruz?”

“Villa’ya gidelim. Masa ayrılmıştı orada bizim için?”

“Fark etmez.”

Hiç Ada’ya has değildi, bu kısa cevaplar, anlamsız tavırlar. Derdini anlattıktan sonra, eski, neşeli hâline dönmesi tek umuduydu Mete’nin. Cevat’ın eşliğinde restorana giderken, ne Mete tek kelime etti, ne de Ada. Huzursuz bir sessizlik vardı hayra alamet olmayan. Can sıkan. İç karartan. Sebebini artık öğrenmek istiyordu. Bir sorun varsa ortadan kaldırmalı ve yoluna devam etmeliydi.

Ventura Boulevard yolundan ilerliyorlardı sessizlik arabaya hâkim olduğunda. Trafiğin öğlen saatlerinde bu güzergâhta yoğun olmayışına sevinirken, akıp giden manzarada sağlıklı palmiye ağaçlarını seyrediyordu görmeyen gözlerle, Mete. Tek isteği, artık bu huzursuzluğun son bulmasıydı. Yeni sorunların olabileceği ise aklının ucundan bile geçmiyordu… Cevat, Villa’nın önünde durdu, Ada ve Mete araçtan indi. Restoranın simsiyah kemerli kapısından içeri adım atarken, rezervasyonla ayrılmış masalarına doğru eşlik ediyordu karşılama görevlisi yirmili yaşlardaki kadın.

Siparişlerini almadan önce aperitif önerileri sunarken garson, Mete sadece su isteğini dile getirdi, Ada ise, “Bir kadeh Piocho Bordeaux Blend,” sipariş ediyordu.

Garson yanlarından ayrıldı, birkaç dakika sonra geri geldi siparişlerle. “Biraz sonra yemek siparişimizi vereceğiz, şimdilik teşekkürler.” Melek görmeliydi bu nezaketini… Uçuş görevlilerinden garsonlara kadar herkese nasıl teşekkür ettiği o dolgun dudakların, efsun dolu sesiyle kutsanmalıydı.

“Neden gülüyorsun?” Tatlı bir tebessüm vardı kardeşinin yüzünde. Tâ ki Mete, “Hizmet edildiğinde acı çeken bir Melek tanıyorum,” diyene kadar.

Ada kadehini sertçe masanın üzerine bıraktı.

” “Melek” dinlemekten bıktım! Ben yanındayım, beni görmüyorsun! Hep yanındaydım! Yıllardır! Beni görmek yerine gördüğün kadınların bir listesini yaptım. Tanrının belası! Sabırla bekledim, hepsi bir gün bitecek dedim. Dokunduğun kadınlara nefretimi gizlemek için kahkahalar attım ama şimdi bir “Melek” belası çıktı ki hepsine bedel! Yetti artık!”

Mete etrafa göz gezdirip, dondurucu bakışlarını Ada’nın gözlerine çevirdi. “Sesini alçalt!”

“Alçaltmazsam ne olur?”

Mete, cebinden telefonunu çıkardı. “Cevat içeri gel!” dedi, kapadı. Çıldırmış kız kardeşinin boğazını sıkmak isterken, derin derin nefes almaya çalışıyordu iradesine hâkim olabilmek için. “Kalk!”

“Hayır!”

Kızı, kolundan tuttuğu gibi, “Eğer şimdi o nazik tebessümünü dudaklarına yerleştirip şu kapıdan çıkmazsan, saçından sürükleyerek çıkarırım! Anladın mı beni?” diye fısıldıyordu.

“Bırak kolumu,” deyip yürümeye başladı.

“Cevat, anahtarları ver. Ödemeyi yap! Otelde görüşürüz!”

“Emredersiniz.” Hayatını, Cevat’tan daha fazla kolaylaştıran bir Allah’ın kulu daha yoktu. Bir teşekkür etseydi fena olmazdı ama… Kız kardeşinin canına okuması gerekiyordu.

Arabanın yanında bekleyen Ada’ya, “Bin!” diye emrettiğinde, ikiletmedi sözünü. Gittiği yol uzuyor, sessizlik uzuyor, vakit ilerliyordu ancak Mete sakinleşmek bir yana öfkesi katlandıkça katlanıyordu.

Calabasas Park’ı önünde uzanırken arabayı durdurdu, üstündeki elektriği çıktığı arabanın kapısını üzerine çarparak atmaya çalıştı. Spor kıyafetleri içinde koşan iki genç kızın ilgi dolu bakışları Mete’ye kilitli olsa da onun gözüne öfke perdesi inmişken hiç kimse umurunda değildi. Öfkeli değilken de Melek’in aşkı perdeliyordu gözlerini. Esasen Mete, Melek’ten başka kimseyi görmeyi de istemiyordu ancak şu an karşısında arabadan çıkmış, yanlarından geçen kızlara dövecekmiş gibi bakan kız kardeşi varken hayatını o huzurda geçiremeyeceğini de anlıyordu.

Yanından geçip giderken, “Yürü! Gölün kenarında istediğin kadar bağır!” diyordu.

Bu huzurlu ortamı bozmayı hiç istemese de şehir merkezinden uzak olmak en mantıklı davranıştı belki de. Asırlık ağaçların gölgesinde derin nefesler alıp verirken, birkaç adım mesafe vardı, bakışlarıyla boğmak istediği Ada ile aralarında. “Sen ayık gezmeyi unutmuşsun! O söylediklerinden çıkan anlamın tâ ebesini…”

Gelmiyordu kelimeler… Gelmiyordu işte.

“Sıkıntın nedir diye sordun, sana kaldıramayacağını söylemiştim. Sıkıntım, senin beni görmemen.” Pişkinliği hayret edilecek düzeydeyken, kollarını göğüslerinin üzerinde çapraz bağlamış konuşuyordu, kardeşi.

Göğüs! Düşünmedi, görmedi göğüs falan!

“Amacın ne?”

“Sana kendimi göstermek.”

“Kızım delirtme beni! Sana kendimi bir gösteririm, feleğin şaşar!”

“Yetimhaneye geldiğin ilk gün, mavi, kısa kollu bir gömlek ve toprak rengi bir pantolon vardı üzerinde. O bal rengi gözlerinle gözlerime bakmıştın; “Seninle birbirimizi çok seveceğiz,” demiştin. Ben seni çok sevdim. Ama sen, hep başka kadınları sevdin.”

Söylediği o tuhaf sözler ağzından çıkarken, Mete’nin kulakları uğulduyordu. “Ada, ben Melek’ten başkasını sevmedim, sevmem, sevmeyeceğim! Ama seni kardeşim olarak hep sevdim. Kız kardeş sevgisini yaşattın bana. Şimdi sırf şu sözleri ağzından döktüğün için seni dizime yatırıp, Allah yarattı demeden döverim!”

“Sana âşık olduğum için mi?”

“Aptal aptal konuşma! Yeter! Aklını başına alacaksın ve… Allah kahretsin! Her şeyi sıçıp batırdın!” Ellerini saçlarının arasından geçirip ardı sıra küfürler sıralarken içinden dua ediyordu; ‘toplantı salonunda uyuya kalmış olayım, Allah’ım’ diyerek. Ellerini cebine soktu ve bom boş gözlerle göle baktı. Yemyeşil göl üzerinde güneş ışığı pırlanta misali parıldarken Mete boğulduğunu hissediyordu yalnızca.

Ada’nın aralarındaki mesafeyi kapayarak yanına yürüdüğünü duyuyordu fakat dönüp bakmıyordu.

“Bizim aramızda kan bağı yok, süt denilen bağdan bile yok.” Elini uzattı Mete’nin çenesini tuttu.

Mete, kızın elini iterken Ada, “Bana bak Mete!” diye fısıldıyordu.

“Benim ondan neyim eksik? Neden bana, ona baktığın gibi bakmıyorsun? Neden bana ona dokunduğun gibi dokunmuyorsun?” Bir adım daha attı genç adama doğru, “Neden onu öptüğün gibi beni öpmüyorsun?” derken, Mete’nin dudaklarına yaklaşıyordu.

“Ada! Kendine gel!”

“Öp beni, Mete!”

Elleri kızın bileklerini mengene gibi sıkarken, sesi ölüm fısıltısındaydı. “Bir daha değil seni öpmek, yüzümü göremeyeceksin. Anladın mı? Annemin sana bıraktığı mirasla nerede yaşamak istiyorsan yaşa! Ama sakın!” derken kızı iterek uzaklaştırdı kendinden, “Sakın bir daha bana yaklaşma!”

Sinirden titrerken, arabaya doğru hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı Ada’nın yanından. Orada kalması demek, kız kardeşi olarak gördüğü kızın katili olmak demekti, Mete için.

“Mete!” Koşuyordu belli ki. “Dur lütfen! Özür dilerim. Lütfen bekle. Bir daha olmayacak. Söz veriyorum.”

Mete, şoför tarafına geçtiğinde, ne durmaya niyeti vardı ne de dinlemeye.

“Aşksız yaşayabilirim ama… ailesiz yaşayamam, Mete!” Sesi titriyordu. “Lütfen! Beni ailesiz bırakma! Söz veriyorum, bir daha ağzımdan duymayacaksın böyle bir şey!” Ve beynini delen gözyaşları. “Benim senden başka kimsem yok, Mete!” deyip ellerini yüzüne kapayıp hıçkırarak ağlamaya başladığında, Mete’nin çakılı kaldığı pozisyon; eli arabanın üzerinde, şoför kapısını açmış, bakışları yeri delmek istercesine sabit bir noktaya dikiliydi.

“Arabaya bin!” dedi, başka bir söz söylemedi. Kesinlikle soğuk bir yerde uyuya kalmıştı. Kıçı açıktaydı ve titriyordu. Bu kâbusun başka açıklaması olamazdı.

*

28 Haziran
Mezuniyet Balosu

“Mete’m. İndiniz mi?”

“Can koç! Şimdiyi mi buldun konuşacak?”

Ayşe haklı olarak sitem ederken, Melek’in kulağı Mete’nin sözlerine kilitliydi. “Arabaya biniyorum, bir tanem. Smokinim üzerimde, tıraş da oldum. Yolun durumuna göre en geç kırk dakika sonra yanındayım. Özledin mi beni?”

“Ah soruyor musun? Lütfen gel artık! Aman! Tatlım, kapatmalıyım. Ayşe, beni öldürmek istermiş gibi bakıyor. Görüşürüz canım.”

“Görüşürüz.”

Mete’nin son sözünü duyduktan sonra kapadığında telefonu, “Tamam Ayşe’m, sendeyim!” diyordu, Ayşe’nin kızgınlığına su serpmek isteyen nezaketiyle.

Hayatında daha önce böyle bir makyaj yapmamıştı. Ayşe yüzüne, fotoğraf çekimleri sırasında parıltı olmasını önlemek için bir fondöten ve pudra sürdüğünde, “Maske gibi görünüyor!” diyerek şikayet ediyordu, Melek.

Ayşe ise; “Bu daha başlangıç, sabret çekirge!” sözleriyle sonucun güzel olacağını müjdeliyordu.

“Pekâlâ. Sırada ne var?”

“Ah! Yıllardır yapmak için yanıp tutuştuğum… Göz makyajı!”

“Ne olur, abartma!”

“Kapa çeneni!” Yüzünde düştün elime diyen şeytanî bir bakış vardı, Ayşe’nin.

“Ayşe’m, elindeki renkleri görüyorum. Gözümün üzerine sarı mı süreceksin?”

“Kapa çeneni!”

“Tamam ya! Huysuz!” Ne kadar zorlansa da, ağzını açıp başka bir şey söylemedi. Ayşe de istediği gibi çalıştı yüzünde.

Yarım saatin sonunda, aynada yüzüne bakarken bambaşka bir Melek vardı karşısında. Şeftali rengi dolgun dudakları, sürülen rimelle kaşına değen kirpikleriyle, cilveli bakışlı, güzel bir genç kız vardı karşısında.

“Ayşe’m. Bu kız bana yabancı! Sende ressamlık da mı var?” derken kıza döndü. “Dudaklarımızı boyadık ama… Ya yutarsam bu ruju? Ya orucumuz bozulursa? Silsek mi acaba? Bence silelim!”

“Meleğim, sakin ol! Ben her gün sürüyorum. Dikkat edeceksin, dudaklarını yalamamaya çalışacaksın o kadar!”

Melek, tekrar aynaya döndüğünde, “İsviçre çakısı gibi kız, mübarek. Fetva da veriyor,” diye fısıldıyordu.

“Babadan, kıza can koç… Babadan kıza.” Göz göze geldiklerinde o sımsıcak bakışlardaydı baba özlemi çeken kızın hüznü. “Şimdi şu kıyafeti giy ve gecenin nefret edileni ol!” derken, gözlerindeki hüznü silme çabası, o tertemiz tebessümündeydi tasarım harikası elbiseyi, Melek’e uzatırken.

Melek, kıyafeti incelerken, Ayşe gotik makyajının son rötuşlarını yapıyordu. Aldıkları büstiyeri giydiği sırada, “Bu gece saçımı toplamayı planlıyorum,” diyerek bilgilendiriyordu, Melek’i.

“Ciddi misin?” Bu bir ilk olurdu.

“Ciddiyim, kuzu.”

Ayşe’nin arkasındaki fermuarı, Melek kapadı ve birbirlerine baktılar.

“Ayşe’m… Melekler kadar temizsin,” diyerek hayranlıkla seyretti arkadaşını. Morun, siyaha yakın bir tonu olan büstiyerin üzerinde yer yer siyah tül kullanılmış, karın bölgesinde siyah kurdeleyle çapraz korse şeklinde örgüsü kızın incecik belini daha da ince göstermişti.

“Bekle, altını da giyeyim öyle bak bana,” derken hissettiği hüznü kovma çabasındaydı, Ayşe. Önü, dizlerinin üzerine kadar kısmını açıkta bırakan, arkası ise hafifçe yere sürünen muhteşem bir etekti. Tamamı tül gibi görünüyordu. Mor ve siyah arası bir yerlerde, bembeyaz teniyle, meleksi bir güzellik karşısındaydı.

“Bu gece Fuat’ın en zor gecesi olacak!”

Yeni aldıkları postal gibi botları ayağına giyerken, dengesini kaybedip, kalçasının üzerine düştüğünde, “Ağzına… ben o Fuat’ın..! Ağzına… ben o Fuat’ın çok yakın bir tarihte. Ah götüm… Yani… Kalçam ağırdı lan!” Ayakkabısını giymeyi başardı ve Melek’in karşısında durdu. “Nasıl?”

Sorusunda şüphesiz bir merak vardı.

“Gördüğüm en güzel kızsın, Ayşe’m. Demin de dediğim gibi, melekler kadar temizsin.” Daha fazlasını söylemek isterdi ama kelimeler kayıptı.

“Beş yıl önce… sana anlattığım zaman… başını omuzuma yaslayıp ağlarken de öyle söylemiştin… Temiz olan da sensin meleğim, iyi olan da. Bense, karşısına çıkan Melek ile hayatından ümit kesmemeye uğraşan bir zavallıyım…” Melek’in gözlerine dolmaya başlayan yaşlar, akamadığı için boğazını düğümlüyordu. Ayşe, elini tuttu, genç kızı aynanın önüne götürdü. “Melek olan sensin. Şu güzellik, şu zarafet değil! Kalbin melek, şefkatin melek, vicdanın melek, neden diye sormadan, affettiğin için melek. Beni ben olarak kabul edip, yaralarımı sardığın için melek…”

Aynada buluşan hüzün dolu gözler, sözlere dökülememiş her duygu yüzünden dolu doluydu.

Kapı, nazik bir hareketle çalındığında ancak çıkabildiler girdikleri melankoliden. “Gelebilir miyim, canlarım?” Anneannelerin en naziğiydi, sesiyle iki genç kızın ruhunu ısıtan.

“Lütfen, büyükanne çok seviniriz.”

“Teşekkür ederim meleklerim. Harika görünüyorsunuz… Ayşe. Kabul edersen sana bir hediyem var. Lütfen bu yaşlı kadını üzme ve itiraz etme. Olur mu?”

Ayşe’nin kızaran yüzü nasıl bir sıkıntı yaşadığını anlatıyordu. “Lütfen, hiç gerek yoktu!”

“Lütfen “Büyükanne” diyecektin sanırım, değil mi? Beğenmezsen kullanmak zorunda değilsin,” dedi ve elindeki kutuyu Ayşe’ye uzattı.

Ayşe, elleri titreyerek kabul etti kutuyu. “Benim için mi aldınız?” derken fısıldıyordu.

“Evet, bir tanem.”

“Beni düşünerek.” Elleri kadar sesi de titriyordu şimdi.

“Evet, güzel kızım. Siyaha aşık, gotik kızıma… bak lütfen!”

Ayşe, kutunun üzerindeki siyah kurdeleyi özenerek çözdü. Kadife kutunun kapağını açtığında, simsiyah taşı olan, zarafetle işlenmiş bir kolye, pırıl pırıl parlıyordu. “Bu… muhteşem!” derken eline aldı, genç kız. Sanki incitmekten korkuyormuş gibi nazik davranıyordu.

“Sahiden beğendin mi?”

“Büyükanne! Bu beğenilmeyecek gibi değil ki! Çok… çok güzel,” dedi ve hemen Melek’e uzattı boynuna takması için. Saçını, başının üzerinde dağınık bir topuz hâline getirdiğinde, o simsiyah taş, Ayşe’nin her hareketinde ışıl ışıl parlıyordu bembeyaz teninde.

Ayşe işini bitirdi, Isabellaya yaklaştı, yaşlı kadına sımsıkı sarılırken, “Teşekkür ederim,” defalarca döküldü dilinden.

“Rica ederim, prensesim. Beğenmene o kadar sevindimki… Ve meleğim. Sana da bir hediyem var. Biliyorum, hediye almaktan nefret ediyorsun ama bunlar senin için tasarlandı. Bir eşi daha yok. Kabul edersen, beni iki kat mutlu bir büyükanne yapacaksın kızım.”

Umutla bakan yemyeşil gözleri, pırıl pırıl parıldıyordu, Isabella’nın. “Canımsın, büyükanne,” sözünün ardından, anneannesinin yanağına öpücük kondururken çok uzun zamandır hissedemediği mutluluk, hayatının her anını güzelleştiriyordu artık.

Isabella, kutuyu ellerine bırakıp çıkarken, “Hazırlan, bir tanem. İçeride seni bekliyor olacağız,” dedi, Ayşe ile beraber çıktı.

Yatağın üzerine oturup, kutuyu açarken, Melek tekrar tekrar şükrediyordu, hiçbir şeyi olmayan bir kızın kocaman dünyasına… O dünyadaki huzuruna… Kimsenin bozamayacağı beraberliklerine… “Şükürler olsun…” diyordu, bütün samimiyetiyle.

Kutudan çıkan sanat eserine hazırlıklı olmadığı kesindi. Vakti olsaydı, uzun uzun seyrederdi o muhteşem ayakkabıları. Kutuyu yatağın üzerine bırakıp, elbiseyi askıdan çıkarırken, Vivienne Westwood tasarımı bir elbise giyeceğine hâlâ inanamıyordu. Kadının defileleri korkunç olabilirdi, erkeklere ve kadınlara yakıştırdıkları tarz garip olabilirdi. Ama gelinlikleri ve bu sevimli elbise… Muhteşemdi. Elbiseyi giydiğinde yine aynı şeyi hissediyordu;

Özgüven.

Ayakkabılar, bileğine zarif bir kurdela kuşakla, kelebek şeklinde kapandığında, Melek emindi Mete’nin ona hediye ettiği, boynundan hiç çıkarmadığı kelebeğine uyumlu olması için böyle bir tasarım yapıldığından. Emindi bu fikrin anneannesine ait olduğundan. En az altı santim uzunluğundaydı topuklar ama hiçbir rahatsızlık hissetmiyordu aynanın önüne yürürken. Kehribar rengi taşları kutusundan çıkarıp, o su damlası taşlara sevgiyle bakarken hissettiği aşk gözlerine doluyordu. Önce küpelerini taktı, sonra bilekliğini, ardından da kolyeyi. Mete’nin aldığı kelebeğin zincirinden aşağıda duran kehribar rengi taşı hayranlıkla seyrederken, o en yakınındaydı işte.

Zil sesi duyduğunda gözleri soğuk taşın, sımsıcak rengini seyrediyordu hayranlıkla.

Bileğindeki taşı aşkla öperken, aptal gibi göründüğüne emindi ama umurunda değildi. Son bir kez daha baktı kendine, kalbi son sürat atarken çıktı odasından. Mete’nin sırtı kapıya dönük olduğu hâlde, dedesiyle selamlaşırken konuşulanları duyabiliyordu, Melek.

Esat, “Asıl görmek istediğin arkanda, evlat!” dedi ve zaman Mete, Melek’e dönerken durdu.

Melek adım adım yaklaşıyordu, Mete’ye. Gözlerini bir an olsun ayırmadı o kehribar rengi aşk dolu gözlerden. Tam karşısına geldi, durdu. “Hoş geldin, aşk!” diye fısıldarken, sesi heyecanının gölgesinde kayıptı.

“Aklımla geldim, divanen olup çıkmaya hazırım, meleğim,” dedi, kızın elini elinin içine alıp üzerine bir öpücük kondurdu. “Hoşuna gitmeyeceğini bildiğim hâlde, bana öfkeleneceğinden tereddüt etmediğim hâlde, kabul etmemenin verdiği acıya göğüs germeye razı olarak… Bir mezuniyet hediyen var… Aşağıda, seni bekliyor,” dedi gözlerindeki derin yalvarışla.

“Sizi tebrik ediyorum, Servet-i Fünun. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, azmedip hediye alabilmişsiniz.”

“Hadi!”

Isabella ve Esat’a sevgiyle bakarken, “Çıkıyor muyuz?” diye soruyordu, Melek. Herkes hazır gibi görünürken, kimse çıkmak için harekete geçmiyordu.

“Siz önceden gidin. Bize Fuat eşlik edecek.” Ayşe’nin gözlerinde, bilenlere has tatlı bir neşe vardı.

Esat yanına yaklaştı, alnından öptü şefkatle. “Seninle gurur duyuyorum, bir tanem. Hayatının bundan sonrasında sadece mutluluk olsun istiyorum.”

Dedesinin titreyen sesi, gözlerine dolan yaşlara vesileydi, Melek’in. “Hep birlikte mutlu olacağız, İnşAllah dedem… Hep birlikte.” Duasına herkes, “Âmin,” derken, Mete’nin elinden ayrıldı, sımsıkı sarıldı dedesinin boynuna.

Birkaç saniyenin ardından, Melek’in elini, Mete’ye uzatırken, “Delikanlı, meleğim yine sana emanet. Orada görüşürüz,” diyordu.

Eli eline değdiği an, parmakları birbirine kenetlendi bir şükrü paylaşırcasına. “O emanet her daim başım üstüne.” Sözleri bir ciddiyetle dökülürken dudaklarından, gözlerini bir an olsun ayırmıyordu, Melek’in gözlerinden.

Kapının önüne indiklerinde, Cevat’ın önünde dikildiği, üzerinde beyaz papatya buketi olan arabanın yanına yürüyorlardı. “Lütfen, Mete’m! Lütfen, mezuniyet hediyen papatyalar de!”

“Lütfen, meleğim. Bir kez olsun izin ver.”

Melek, ağzını açıp yaptıklarını listeleyecekti ama vazgeçti. Mete’nin elini bırakıp adım adım yürüdü arabaya doğru. Üzerindeki papatyaları alıp kokladıktan sonra kalbine bastırdığında, kalbi göğüs kafesini delmek istiyormuş gibi çarpıyordu. “İlk aşkım bir; BMW 3.16 idi. Söylemiş miydim?” derken arabanın kaportasını okşuyordu.

“Söylememiştin.” Ellerini cebine soktuğunda, heykeltraşlara ilham olacak vücuduna oturmuş smokinle ben ölümlü değilim der gibi dikiliyordu karşısında. “650i Coupe. Bunu sevme olasılığın var mı?”

Beğenmemesi mümkün değildi ki. “Bu çok güzel.”

“Ben senin kadar güzelini görmedim. Senin gibi birinin hayalini bile kuramadım…” dedi, anahtarı kıza attı.

Melek, normalde ne atabilir ne tutabilir bir kızdı ama attığı anahtarı havada yakaladı.

“Gördün mü? Yakalayabildim gördün mü?” coşkusuna Ayşe ıslıklarıyla, anneanne ve dedesi alkışlarıyla eşlik ediyordu balkondan.

“Sür bakalım, güzel kız!”

Mete’nin kullandığı kelimeler onu sarhoşa çevirmişken araba kullanması ne kadar doğruydu?

Değildi!

Umrunda da değildi.

“Mete, bu harika,” dedi, koltuğunu ayarladı. “Emniyet kemerini bağla bebeğim. Üsküdar’a uçacağız.” Fakat, ikindinin son ışıkları batarken önlerinde, çıkabildiği en yüksek hız; yetmiş oluyordu zorlu İstanbul trafiğinde.

“Neden bana bir BMW aldın?”

“Bugatti kabul etmezsin diye.”

“Mete’m! Bunu da kabul etmedim!”

“Pekâlâ, Bugatti’nin siparişini onaylayayım mı?”

“Lütfen Mete! Ciddi ol!”

“Meleğim, zaten ciddiyim. Ya Bugatti, ya BMW. Seçeneklerin bu. Kabul etmek sana kalmış.”

“Yine emrivaki hareketler, Mete Bey!”

Sözünü hiç önemsemediği, torpidoya uzanan genç adamın pervasız hareketlerinden belliydi. “Tatlı ye, tatlı… Oruç vurdu senin kafana, ne dediğini bilmiyorsun.”

Uzattığı hurmayı aldı, adım adım ilerledikleri trafikte dinlediği akşam ezanları eşliğinde açtı orucunu. “Fütursuz adam!” derken, yüzünde engelleyemediği bir gülümseme vardı, Melek’in.

“Bu gece benimsin.”

Hiç beklemediği bir anda söylediği sözle, aklında ne varsa hepsi uçup gidiyordu. O kadar etkili bir cümleydiki, aklında onun olmanın dışındaki her şeyi siliyordu. “Plan yapmasak mı?”

“Neden?”

“Planları icraate geçiremiyoruz, Mete’m.”

“Bu gece hiçbir şey engel olamayacak. Benim olacaksın, güzelim.”

Mete’nin ifadesine kahkahalarla gülerken arabayı valeye teslim ediyordu. Hemen arkalarından Isabella ve Esat, Ayşe ve Fuat geldiler.

Ayşe ve Fuat.

Fuat’ın, Ayşe’yi ikna edip, mezuniyete kendi arabasında getirmesi, Melek’in yüzünü güldürürken, hep beraber çıkıyorlardı terasa. Melek ve Ayşe, kulise gitmek için yanlarından ayrılırken, Melek’in aklında, dört gündür hasret kaldığı dudaklara gece yarısına kadar da hasret kalacağının düşünceleri vardı.

“Size varya… Ölürüm ben be! Bu nasıl bir aşktır Yâ Rabb’i!” diyor, bir taraftanda hızlı hızlı yürüyordu, Ayşe.

Ayşe… Ve onun canına can katan bu muhteşem tespitleri. “Enver Bey bizi bekliyor, can,” derken, heyecanı sesinden taşıyordu, Melek’in.

“Hiç kaçmaz! Gülümse kuzu!”

Yüzü başka bir şekil almıyordu esasen. Sadece gülüyordu. Kulisin önünde, bir sağa bir sola hızlı adımlarla gidip gelen Hale, Melek’i gördüğü an, “Hoş geldin, Melek. Sen sunumuna başla. Ayşe, sen şimdilik konukların arasında olabilirsin. Önce diploma töreni, sonra kep töreni, kokteyl ve eğlence. Hadi Melek, görelim seni!” derken nefes bile almıyordu.

Cengiz, bembeyaz smokiniyle, “Kuzu, kızın devreler yandı yanacak. İyi durumda değil!” dediğinde, Hale’nin yumruğu genç adamın omuzuna indi.

“Ben hâlâ buradayım, Cengizciğim! Hissettin mi?” Öyle tatlı bir sitem vardıki Hale de.

Cengiz içtenlikle gülümserken, “Şu sıska ellerde olsun bu kadar güç! Hadi kuzu, sen hazırlanmana bak,” diyordu. “Allah yardımcın olsun,” duasıyla Melek’i uğurlayıp yerine geçmek için ilerliyordu.

“Tamam, durmak yok bize anlaşılan ama hiç değilse bir yudum su verin! Boğazlarım yandı yanıyor…” Hale, bir şişe su uzattı, Melek minnetle kabul etti. “Ayşe’m, gözümün görebileceği bir yerde ol ve benim için dua et!”

“Allah’ın izniyle yaparsın, kuzu. Hadi!”

Ayşe, Melek’e sımsıkı sarılıp, seyircilerin arasında yerini alırken, Melek derin bir nefes alıp tören kepini taktı, cüppesini giydi. Beş yıllık çekilmiş sıkıntı, stres, birazdan bitecekti. Sahnede kürsüye doğru yaklaşırken alkışlanmak ve ıslıklarla karşılanmak bambaşka bir histi. Bu insanlarla beş yıl geçirmişti. Çoğuyla arkadaştı. Şimdi arkadaşlarını alkışlayan bir alan dolusu insana bakıp konuşacaktı.

Bir aydır tekrar tekrar provasını yaptığı konuşma metni, elindeydi. Kürsünün üzerine bıraktı ve mikrofona yaklaştı.

“Enver Bey, beş yıl boyunca her sıkıntımızda; “Çocuklar, mezun olana kadar. Sonra ders stresiniz kalmayacak,” diyerek bizi neşelendirmeye çalışırdı. “Baba büyüksün!” demek istiyorum kendisine,” derken elini kalbinin üzerine koydu açık havada alkışlar yankılandı. “Defalarca provasını yaptığım bir konuşma metnim var. İnanın bana, akademik bir değere sahip. Onu mu okuma mı tercih edersiniz?”

“Hayır!” diye çınlayan genç seslere, “Teşekkürler,” karşılığını verdi. “Burhan Bey, bu mikrofonu ele geçirip neden bırakmıyormuş çok iyi anlıyorum. Lütfen kızmayın hocam. Bu gece mezunuz,” dedi, başını eğerek selam verdi. “Beş yıllık eğitimimizin ardından ben Sayın Dekanımız Enver Soysal’a, Sayın Rektörümüz Burhan Başaran’a, öğretim üyelerimize, bize emeği geçen herkese, hepimiz adına teşekkür etmek istiyorum…” Birkaç dakikanın ardından sözlerinden taşan duyguyla birkaç kız öğrencinin gözlerini kuruladığını görebiliyordu. Devam ederken, “Sözü uzatmak haddim değil,” dedi, Dekana baktı, “Enver Bey’i alkışlarınızla kürsüye davet etmek istiyorum!” Sözlerine, alkışlar, ıslıklar kulakları çınlatırken son verdi.

Dekan, Melek’in elini sıkıp, “Teşekkür ederim kızım,” dedikten sonra konuşmasına başlarken, bir rüyanın gerçek oluşuydu bu vakit belki de tüm bu gençler için.

Rektör, ve birkaç öğretim görevlisi söz aldığında, kısa tuttukları konuşmalarıyla veda ettiler öğrencilere. Sahneye tekrar Dekan çıktığında, Cengiz’le başlayıp, öğrencilerin derecesine göre sahneye davet etti.

Melek, diplomasını eline aldığında kırmızı kurdele sarılı beyaz kartonun üzerine öpücükler kondurmak istiyordu. İsteğini gece yarısına erteleyip, zarif hareketlerle teşekkür ettikten sonra sahnedeki yerine geri dönüyordu.

Son öğrenciyle birlikte, Melek de sahneden inip arkadaşlarının arasına karıştı.

“Mezuniyetiniz, hayırlı uğurlu olsun!” dedi Dekan ve bütün öğrenciler aynı anda attılar keplerini. Aileler alkışlarıyla eşlik ederken, gençler birbirlerini tebrik ediyordu.

Belinde hissettiği sımsıcak elin, aldığı nefes kadar ihtiyaçtı varlığı. “Tebrikler, meleğim.”

“Teşekkürler, Mete’m.”

“Anneanne ve deden seni beklemiyor olsa şu dakika omuzlayıp kaldırırdım seni buradan!”

“Öyleyse anneannemin ve dedemin varlığıyla beni koruyan Rabb’ime şükrediyorum. Patates çuvalı muamelesi görmek gerçekten utanç verici…”

Söylerken ciddi olması gerekiyordu ama hissettiği mutluluk ciddiyetine engeldi.

“Bu gece de helalim muamelesi göreceksiniz, hanımefendi. Ondan da şikayet edecek misin?” Çapkın bir tebessüm çehresine hasıl olduğunda gözleri, Melek’e dik bakışlarla bakıyordu.

Yanaklarını ve vücudunu ele geçiren sıcaklıkla, “Eminim şu an domatese döndüm!” dedi genç kız, sesi yabancı bir titreyişteyken.

“Hayır, bir tanem. Yanaklarına ne sürdüysen teninin rengini kapamış!” Sözündeki siteme Melek kaş çatarken, “Hadi, seni bekleyenler var!” diyerek geçiştiriyordu Mete.

Eli belinden milim uzaklaşmadan yaklaştılar anneanne ve dedesinin yanına. Yaklaşınca fark etti, Semra’yı. Anneannesiyle sohbet eden kuzenini gördüğü an, kalbinin sıkıştığını hissediyordu, Melek. Semra bir şey der de, anneannesi üzülür diye nefesi daralıyordu. Ama yaklaştıkça kulağına gelen kahkahalarla bu korkusu buhar olup uçtu.

Elini Semra’nın sırtına yerleştirdi, “Hoş geldin, Semra!” dedi samimiyetle. Kin besleyebilecek kadar nefret dolu asla olmayacaktı, Melek.

Semra, “Hoş bulduk. Gözün aydın,” deyip kulağına yaklaştığında tedirgin bile hissetmiyordu. Aksine o da kıza yaklaşıp anlatacaklarını dinliyordu. “Melek. Ada bir işler çeviriyor. Mete’nin yanından sakın ayrılma ve onun haberi olmadan hiçbir yere gitme. Ada’ya…” derken arkalarında, “Melekçiğim. Tebrikler şekerim,” diyen Ada’nın sesiyle, sözlerine ara veriyordu, Semra.

Neler olduğunu anlamakta zorlanıyordu, genç kız. Semra, Melek’i korumaya mı çalışıyordu yani?

“Hoş geldin, Ada,” diyerek elini uzatırken, Mete’nin belinin üzerinde duran elinin kasıldığını hissediyordu.

Garip bir akşam mıydı? Melek’e mi öyle geliyordu?

“Hoş bulduk. Gözün aydın, mezunsun artık.” Samimi görünme çabasının altındaki samimiyetsizliği bağırsa da Melek’in umrunda değildi.

“Çok şükür. Bir beş yıl daha olsaydı, gücüm yetmezmiş gibi hissediyorum.” Bu cümle, özetliyordu hissettiklerini.

Sohbet ve muhabbet kokteyl boyunca keyifle devam ederken, Ayşe sahnedeki yerini aldı. Sahne öncesi, son kez görememişti ama canından çok sevdiği arkadaşı şu an, karalar içinde bembeyaz bir melek gibi parlıyordu.

“Hazır mısınız yeni mezunlar!” dedi, herkesi coşturdu. Islıklar ve çığlıklar yankılanırken o buğulu sesiyle, “Ben de Özledim” diyerek genç yaşlı herkesi coşturuyor, Melek de herkesle birlikte hayranlıkla seyrediyordu arkadaşını.

Şarkı söylerken özgür kalan, küçük kızı.

“Enver Bey, benimle görüşmek istiyormuş, bir tanem. Bir yere ayrılma birazdan yanında olacağım.” Nefesini tenine çarpmaktan çekinmeden, kızı soktuğu durumun gayet farkında olarak konuştu, parmakları parmaklarına son kez sımsıcak dokunuşlar bıraktı ve gitti.

Isabella ve Esat terasın ücra köşesinde etraftaki insanlarla muhabbet ediyordu. Mutluydular.

Ayşe, “Rolling in the Deep”e başladığında istisnasız herkes eşlik ediyordu şarkıya.

Terasın korkuluklarına yaklaşıp, Boğaz manzaranı seyrediyor, hissettiği mutluluğu sindirmeye çalışıyordu gecenin meltemi yüzünü okşarken. Gözlerini kapadı, kapalı gözlerini ayın ışığını görmek için açtı.

Bakışlarını denize indirdiği an gördüğü görüntü, mutlu gecesine bir bıçak darbesiyle alınan hayat gibi son noktayı koyuyordu. İçini yakan korku aynı anda kanını nasıl dondurabiliyordu? Beyaz smokin giyen tek bir kişi olduğuna göre ve o kişi şu an iki gorilin eşliğinde bir tekneye bindirilmeye çalışıyorken, yaptığı en mantıklı şey en yakında dans eden Semra’yı tutup, “Semra, arkadaşımın başı dertte! Arka tarafta bir tekneye bindirmeye çalışıyorlar onu. Mete’ye haber ver! Ben aşağı inip çocuklardan yardım edecek birilerini bulacağım. Lütfen çabuk ol!” derken var gücüyle bağırmaktı.

En son, “Mete’yi bul!” demek için döndüğünde, Semra, Mete’nin dekanla ayrıldıkları yöne doğru koşuyordu.

“Ah Semra! Ne olur bir kez doğru bir şey yap!” derken geçen süre, Melek için asır gibiydi… Asansör bir alt kattan geldiği an içine girdiğinde, içeridekine inip inmeyeceğini sormadı bile.

Asansörle bir üst kata çıkıp, inme gereği görmeyen güzeller güzeli bir hatunun bulunduğu kabine girip, zemin kat düğmesine bastığında… çok geçti. Ayşe’nin şarkısının gümbürtüsünü kalbinde hissediyordu. Kadın tatlı tatlı baktı, Melek, “Geç kaldım değil mi?” dedi ve sonrası upuzun bir karanlık oldu.

*

“Mete! Melek’in başı dertte!”

Semra’yı ciddiye almazdı, yüzünde rol olmasına imkan olmayan bir dehşet ifadesiyle yanına gelmeseydi.

Kalbindeki sıkışma hayra alamet değildi. “Neler oluyor?” deyip dekanın yanından ayrılırken, adamdan müsaade istemek aklının ucundan bile geçmedi.

“Melek yanıma geldi; “Arkadaşımın başı dertte” dedi, bir tekneye mi bindirmeye çalışıyorlarmış neymiş. Aşağıya inip sizin adamlarınıza durumu bildirecekti.”

“Allah kahretsin!” Asansör, yanına yaklaştığı an açılan kapılarıyla tuzağımıza gel dediği hâlde tereddütü yoktu binmekle ilgili. Uzun boylu, zayıf bir kadın başıyla selam verip, şeytanî gülümsemesiyle Mete’ye baktıktan sonra çıkarken asansörden, terasa doğru ilerliyordu, “Sizi bekleyeceğim,” diyerek.

Mete’nin ise vakti yoktu peşinden gitmeye. “Cevat, Levent’i çağır, çıkan kadını kaybetmesin! Bu gece o kadını misafirhanede istiyorum. Öykü’yü de bul, gözünü Ada’dan ayırmasın!” diyerek emirlerini sıraladı ve sapına kadar düzmece olan kurguya kendini bıraktı. Onca güvenlik önlemi, işlerinin uzmanı bir ekip. En nihayetinde yine her şey olacağına varmıştı.

‘Allah’ım! Beni onsuz bırakma!’

Tekrarı beyninde dönen dua… Her tekrarda yakar mıydı bir kalbi?

Yakıyordu. Dermansız bırakıyordu.

“Mete Bey, kimseye ulaşamıyorum. Lütfen ben güvenliği sağlamadan asansörden ayrılmayın!”

Cevat’a cevap verecek gücü yoktu.

Deniz tarafına açılan kapıdan ilk çıkan Cevat ve ardından bekleme gereği bile görmeyen, Mete.

Beklemek neymiş ki?

Meleği, yanında mıydı?

Değildi!

Çıktığı an gördüğü görüntü, düşmanın namlusundan çıkıp Mete’nin sol tarafına saplanan kurşundan daha acıydı.

Melek’in baldan şelale saçları, bilincini kaybetmiş bir bedende, onu tutan şerefsizin kollarında sallanırken, o şerefsizin yüzünde derin bir gülümseme vardı.

Mete’nin bulanan zihni, çektiği acı, görüşünü kaybeden gözleri…

‘Allah’ım! Meleğime kavuşmak nasibimde yoksa, gözlerime açılmayı, kalbime atmayı nasip etme!’

Önce dizlerinin üzerine çöktü, genç adam bilinci kaybolurken, sonra yüzüstü düştü Melek’in az evvel kaçırıldığı zemine.

Candan Öte ~ 26 | Mezuniyet” için 2 yorum

  • 30 Eylül 2018 tarihinde, saat 00:26
    Permalink

    Ayy bu sonunda çok fena olmuştum ve hala o şahsi sevmiyorum biliyormusun LutfiyEM böyle bi ara sempatisi olacak gibi olmuştu ama yok olmuyo yani neden bilemedim işte ?
    Ahh metem ahh ?

    Yanıtla
    • 30 Eylül 2018 tarihinde, saat 12:12
      Permalink

      o şahsı benim yarim de bi türlü sevemedi ?

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir