Candan Öte ~ 25 | İmtihan

İstanbul
Yuva

Dün gece mi bu sabah mı?

Sabah demek daha doğruydu herhâlde. Eve geldiğinde, saat beşi geçmişti. Uykusuzdu. Yorgundu. Sinirliydi. Hepsi bir araya geldiğinde, hâletiruhiyesinde mantık, sisin altında kaybolmuş bir gölge gibiydi.

Saatine baktı. 11:02.

Deli sarı, ne gece zahmet edip telefonuna baktmıştı, ne de sabah. Umurunda değildi, Mete çıldırmış, öfkeden kudurmuş! Hanımefendi telefonu kapayıp, arama gereği bile görmeden, bir mesaj bile yazmaya üşenerek, arkadaşının evinde, Mete’nin kollarından uzak… Kalmıştı.

“Allah kahretsin!”

“Efendim?”

“Yok bir şey, Serdar.” İyiye gitmiyordu.

Serdar, sağ sinyali verip yanaştığında, penceresini sonuna kadar açıp inceledi, genç dâhinin oturduğu apartmanı. Ferahevler’de, cadde üstü, temiz bir mahalleydi.

Tam Melek’e göre.

İçinden geçen düşünceler yoruyordu benliğini.

Cevat evin önünde, bedenini arabaya yaslamış olduğu hâlde elindeki ince belli bardaktan dumanı tüten çaydan yudumlar alırken, geceyi dışarıda geçirmiş uykusuz bir adam gibi değil de, çay keyfi yapan en az yedi saat uyumuş bir adamın dinçliğinde görünüyordu. Mete’nin geldiğini fark etmesiyle elindeki bardağı bakkalın önündeki  taburenin üzerine bıraktı, “Günaydın, Mete Bey,” diyerek, genç adamın kapısını açtı.

“Günaydın. Var mı bir durum?”

“Hayır. Her şey normal.”

Mete, sadece başını sallamakla yetindi. Apartmana yavaş yavaş yaklaşırken aklındaki tek düşünce; deli sarı, onu görünce, ne tepki verecekti.

Zile bastı ve bekledi. Açılan kapıyla bir, “Bismillah!” çekiyordu apartmana adımını atarken. Beşinci kata çıkan merdivenleri ikişer ikişer tüketti. Kapıda, gece yanlarında kalmış olan Hale vardı. Melek, eğer ki kasten ya da kazara, o evde Cengiz ile yalnız kalsaydı yakardı bu şehri. Ama neyse ki bu sevimli kız eşlik etmişti onlara.

“Mete Bey!”

Kızdaki ifade, at görmüş gibiydi!

Evet, evet. Bir at, merdivenleri çıkmış, açık kapıya doğru ilerliyordu. Kızın tam önünde durduğunda, “Günaydın, Hale. Nasılsın?” deyip bir insan olduğunu kanıtladı!

Hâlâ kibar bir beyefendiydi.

Aslında Mete, deli sarıya kadar daima kibardı. Kibarlığı, kadınların dillerine şarkı olmuştu fakat şimdi! Her fırsatta…

“Günaydın Mete Be..”

“Mete. Sadece Mete,” derken, karşısındaki kıza samimiyet isteğini gösteriyordu. Nihayetinde; Melek’in arkadaşı Mete’nin de arkadaşıydı ancak içeriden gelen konuşmalar ve Melek’in o tatlı kahkahalarını duymak, içindeki meşede olumlu bir etki bırakmıyordu.

“Pekâlâ, Mete. Afedersiniz! Kapıda bıraktım sizi. Buyurun lütfen,” diyerek Mete’nin geçmesi için kenara çekildiğinde, sevimli kız, “Estağfurullah, Hale. Çok naziksin,” karşılığını vererek gülümsüyordu, Mete. İçten olmasa da Hale için fark etmemişti belli ki, gözleri ışıl ışıldı.

“Mutfağa geçelim isterseniz. Kahvaltı hazırlıyorduk. Melek de orada.”

Meleğim orada olmasa, benim burada ne işim var?’ demedi tabii. “Çok iyi,” demekle yetindi.

Mutfaktaki manzara… “Allah’ım! Sınıyor musun beni?” diyerek mırıldanmasına neden olduğunda, Melek, başını Cengiz denen cesete dayamış, ve o ceset hâlâ edebildiği -ki bunlar son hareketleri olacaktı- hareketleriyle, Melek’in sırtını okşuyor, “Her şey olacağına varıyor,” diyordu.

“Rahatsız etmiyorum umarım!” derken gerçeklik ve halüsinasyon arası bir yerlerdeydi Mete.

Hiçbir tepki vermiyor olsa da kaldığı hareketsizliği duyduğunun kanıtıydı, Melek’in. Genç ve dâhi ceset, eli hâlâ Melek’in üzerinde olduğu hâlde, “Mete Bey, hoş geldiniz,” dedi, boştaki elini uzattı.

Mete de herhangi bir tepki olmadı.

Elini indirdi. “Melek, sevgilin beni öldürmeden, bence başını kaldır! Cesur ol kızım!” Sözlerindeki neşeye müsavi bir de gülümseyişi vardı, mutlu cesedin.

‘Ama ben o yüzü dağıtırım ki!’

Boğazını temizlemek istermiş gibi, bir-iki kere öksürdüğünde, “Tamam,” diyordu Melek. Başını kaldırdı müstakbel cesetin omuzundan ve dimdik durdu, Mete’nin karşısında.

“Biz, sizi yalnız bırakıyoruz. Lütfen bu yalnızlık, yumurtanın soğumayacağı bir süre olsun.”

Cengiz’e minnettar olduğunun göstergesi bakışları Mete’nin gözünden kaçmadığında, Melek gayet resmi bir ifadeyle, “Buyurun, Mete Bey,” diyordu, sıska kıçını sandalyeye yerleştirirken.

Mete, sağ eliyle ceketinin düğmelerini açtı, sandalyeyi ters çevirdi, bacaklarını açtı ve oturdu. Kollarını yerleştirdiği sandalye arkalığında, ellerini öne doğru uzatarak birleştirmiş dik bakışlarla genç kızı seyrediyordu.

Melek’in yüzüne yayılmaya başlayan pembelik, göründüğü kadar rahat olmadığına tek işaretti. “Konuşmaya niyetli görünmüyorsunuz!” dedi, yerinden kalktı. Kendi eviymiş gibi bir rahatlıkla açtığı tezgâh altı dolabından bir kapak çıkarıp, dumanı tüten servis tabağının üzerine örttü. Tekrar yerine geçtiğinde incecik kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirerek, yüzünde gayet soğuk tutmaya çalıştığı bir ifadeyle Mete’ye bakıyordu.

“Ben değil, sen konuş. Bırakıp giden sensin!”

İçi yanarken bile, muazzam bir soğukluk katmıştı sesine. Yüzündeki kibirli ifadenin de oldukça farkındaydı. Gurur duyuyordu bu küstah tavrıyla genç adam! ‘Arslanım benim!’ deyip sırtını bile sıvazlayabilirdi bu mağrur kızın karşısında sinmediği için…

“Neden arkamdan iş çevirdiniz?”

“Bu çoğula kimler dahil?”

“Anneannem, Ayşe, sanırım dedem de var. Adana’dan o kadar eşya getirildiğine göre. Ve tabii sen.” Sonuncu kelime fısıltı gibi döküldü Melek’in dudaklarından.

“Sana; evin ahır gibi, orada yaşamana izin veremem. Her şeyi değiştirilecek, deseydim… İzin verecek miydin?”

Hiç düşünme gereği bile duymadan, “İzin vermezdim!” dedi.

“Ne yapmayı düşünüyorsun peki?”

“Anneannem karşısında çaresizim. Ona bir söz verdim, benim için yapacağı hiçbir şeye karşı çıkmayacağıma dair. O kadar üzüntü çekmiş bir kadına, ideallerimle baskı yapıp mutsuzluk yaşatamam. Ama…”

‘Geldi bir ama. Dayan Mete!’

“Ama, eğer ki benim için gerçekten bir şeyler yapmak istiyorsan iki adet şartım var!” Melek, gerçekten büyüyordu. Mete, gözlerini kıyafet katlarının altından zor görünen göğüslerine indirdiğinde, “Gözlerime bakın, Mete Bey!” diyerek elma kırmızısı yanaklarıyla sitem ediyordu, Mete’ye.

“Nerene bakacağıma ben karar veririm. Sırala şartlarını!”

Yüzü de sesi kadar ifadesizdi.

‘Aferin oğlum!’

“Ciddi ol, Mete! Ciddi bir şe…”

“Mete değil! “Mete’m” diyeceksin. Öğren artık! ‘Tem’ anladın mı? “Mete’m”in “Tem”i.” Düne misillemesi de enaniyetinde kabaran büyüklüğe vesileydi Mete’nin.

Karşısında, gözlerini yuman Melek, başını sağa sola sallarken ifadesinde kınamaya yakın bir hâl vardı.

Her hâline hayrandı.

Bal dudaklar konuşup, şartlarını sıralarken, sabrını son raddesine kadar zorladığı bir gerçekti. O ayrı!

“Öncelikle, 1. olarak; yaptığınız bütün masrafların, varsa faturaları, yoksa meblağların bir dökümanını istiyorum. 2. olarak; bana bir hesap numarası vereceksin. Her ay sana ödeme yapacağım.”

Mete’nin kararan ifadesinin gayet farkındaydı, çatlak! Ama hiç umursamıyordu. Sesinde ne bir titreme, ne de bir çekinme vardı.

“Eğer ki kabul etmezsen! O zaman orayı kiraya veririm, kira gelirini de kimsesiz çocuklara bağışlarım. Aslına bakarsan bu harika bir fikir!” Sözlerinin peşi sıra samimi bir tebessüm yayılırken Melek’in yüzüne, yardımsever fıtratı içindeki öfke bulutunu dağıtıyordu Mete’nin.

“Ah sınav! Sınavdayım, başka açıklaması yok!”

” Sınav yine kazandı ben tekrar kaybettim. Kancama kızma sana takıldığı için, çünkü hak ettin!” Aslına bakarsan Sago’nun bu şarkısını, komple sana armağan ediyorum.”

Genç adamın, başını eğip gülüşünü saklama çabası boşunaydı! Ağzını yediği… Yine başlamıştı. Başını bir-iki kere sağa sola sallarken aklına gelen fikirle duyduğu huzur, yine o fikre Melek’in hayır diyemeyecek olması gerçek mutluluğa açılan kapının altın anahtarıydı.

Konuşmaya başladığında aldığı zevki, yaşadığı neşeyi gizleme ihtiyacı, zerre kadar yoktu! “Tatlım, öyle güzel ilham oldun ki bana. Bir tanem. “Melek Yakut” adında bir vakıf kuracağız. En az beş yüz kimsesiz çocuğun bakımını ve eğitimini karşılayacağız. İstediğin gibi ödemelerini yapabilirsin o çocuklara.”

Sözünü bitirmiş, Melek’in enfes tepkilerini seyrediyordu. Heyecan, utanç, sevinç, hüzün… Hepsi akıyordu ifadesinden.

“İsmi başka bir şey olamaz mı? “Anne Şefkati” gibi mesela?”

Gözlerindeki ışıltı da gizliydi isteğinin ne kadar önemli olduğu.

“Hmm..” Düşünüyormuş gibi, çenesindeki sakallarla oynuyordu. “Haklısın aslında. Bir gün bana evlenme teklif edeceksin. Ve tabii ben de hemen kabul edeceğim, tatlım. Hiç merak etme! Yakut değil, Ardahan olacaksın. Evet, evet. Bu daha mantıklı. İsim konusu tartışmaya açık olabilir.” Mete’nin sözlerinin sonunda Melek oturduğu yerden kalkarken, edepsizce süzüyordu kızın zarif bedenini.

“Mete Bey! Edepsizliği bırakın. Gözlerime bakın!”

Sesindeki sinirine kurban olurdu. “Beni şartlandırma! Avuç kadarsın zaten! Dayarım seni duvara, çıkartırım üzerinde kıyafete dair ne varsa… Yatırırım kahvaltılıkların üzerine… En derin yerlerine yapacağım şeyleri hissederken, keşke tek yaptığı edepsizce bakmak olsaydı, dersin. Anladın mı?”

Kızın sesi, melodi gibiydi. Titrek ve heyecanlı. “Ağır tahrik var! Konumuza dönmemiz gerekirse… Kabul ediyorum!” dedi.

“Bu fikre atlaman hoşuma gitti ama söylemem lazım. Yumurta soğur benim seninle işim bitene kadar,” derken edepsizce göz kırpıyordu, Mete.

Melek, o ince uzun parmaklarıyla belini kavrayıp, “Sen neden bahsediyorsun?” diye sorarken, gözlerinde anladığı ama anlamak istemediği gerçekliğe hayreti vardı.

“Seni, kahvaltı masasına yatırmaktan bahsediyorum.” İfadesindeki pişkinlik Mete’ye göre bile fazlaydı.

“Me-tem! Lütfen ciddi ol!” O ince uzun parmaklar Mete’ye uzandı. “El sıkışacağız. Bana hesap numarası vereceksin. Ödemeler her ayın beşinden beşine yapılacak. Bu hesap numarası Mete Ardahan’a ait olmazsa, anlaşma iptal olur, haberiniz olsun,” derken profesyonel bir iş kadını havası vardı yüzünde.

“Normal değilsin sen, kızım!” Mete, uzanan eli kabul edilebilir süreden biraz daha uzun sıktı gözlerini gözlerinden bir saniye olsun ayırmadan.

“Normal olduğu mu iddia etmiş miydim? Ve bir daha! Cengiz’ime öldürecekmiş gibi bakmayacaksın!” Tehditlere doymayan çatlak!

“Sen o cesete; “Cengiz’im” demeye devam edersen, bu süreci hızlandırmış olursun ancak. Sana dokunmaya nasıl cesaret ede…” Tehdit değil, bir hakikatten bahsediyordu ancak, Melek’in umrunda değildi.

“Cengiz, benim için ne kadar önemli bir fikrin yok, değil mi?”

Kezzap dökülmüş gibiydi kalbine… O kelamı o dil nasıl dökebiliyordu?

Hiç zorlanmadan!

‘Sabret dinle Mete!’

“Ailem o benim. Gecenin bir yarısı evine gelmiş bir kıza, bir kez olsun, sen ne işsin, geldin eve yerleştin, dememiş, her sıkıntısında yanında olmuş. Okul harcı için daima borç vermiş, -ki asla geri almak gibi bir düşüncesi bile olmamıştı- ağladığımda benimle ağladı, güldüğümde benimle güldü. Dün gece ona anlatırken ve; “Neden?” diye sorgularken bana; “Seni sevdiği için!” diyecek kadar feraset sahibi… Canım o benim,” derken öyle içtendiki.

Yârinden dinlediği Cengiz cesedini kıskanırken, “Anladık! Yeter!” diyebildi sadece. “Cevat aşağıda, ben şirkete geçiyorum. Nereye gidersen git, Cevat sana eşlik edecek.” Burada daha fazla durabileceğini sanmıyordu.

“Gidiyor musun?”

“Ne yapmamı istersin, prenses?” Mete’nin ifadesi yine kibir doluydu.

“Kahvaltı edebiliriz. Olmaz mı?”

‘Yemezler, güzelim!’

“Cengiz’i öldüremiyorum. Öldürecekmiş gibi bakamıyorum… E bu da can da! Anla!”

‘Bakarsın şimdi öyle hüzünlü hüzünlü.’

“Tamam.” Başka bir şey diyemedi belli ki.

Yanına ilerledi. Çenesini baş ve işaret parmağıyla tuttu. Bakışları gözlerini bulduğunda, burnunun ucuna küçük bir öpücük kondurdu. “Bir daha… o Cengiz… sana dokunsun… Öldürmeyeceğim, söz! Ama ellerini kıracağım. Senin de bacaklarını! Ki yanımdan ayrılama!” dedi, kızın çenesini bıraktı.

“Sağlık olsun. Ne yapalım,” derken, pişkinlikte, Mete ile yarışabilecek seviyedeydi Melek.

“Zavallı tatlı kız! Akıbetinden bîhaber, dalga peşinde. Şaka olduğunu farz etmeye devam et, mini kız.” Sözlerinin ardından Melek’in dudaklarına derin bir öpücük kondurdu. “Gel şimdi beni yola koy.” İfadesi, dik bakışları… Kibir doluydu.

“Emredersiniz, Efendim!”

Genç kızın ise sesinde sitem, gözlerinde bir hüzün vardı mutfağın kapısını açıp, kapıya kadar eşlik ederken. Emir almaktan nefret ettiğini biliyordu, her emirde sinirden kızaran yanakları Mete de iradeye dair her şeyi alıp götürüyordu… O nefret ettiği emirleri duyduğunda bile, büyük bir olgunlukla hareket edip, üzerindeki vakardan zerre kaybetmiyordu.

Bu kız, bütün bir hayatı sorgulamasına neden oluyordu.

“Gidiyor musunuz?” Müstakbel de ceset olmasını planladığı konuşuyordu.

“Gidiyor, Cengiz.” Melek, Mete’nin ağzından çıkabilecek kabalığı engelleme adına herhâlde konuşma gereği duymuştu.

“Kahvaltı yapsak..”

“İşi varmış, Cengiz.” Kız konuşturmamaya kararlıydı.

Melek’in gözlerinin içine bakarak, “Teşekkür ederim, Cengiz,” dedi ve karşısında yüzünde keyifli bir gülümsemeyle onları izleyen genç adama çevirdi bakışlarını. “Başka bir gün, başka bir yerde ve baş başa bir kahvaltı yaparız.” Eh… Öldüremiyorsa, en azından yaşaması için bu çocuğa bir reçete vermeliydi.

Karşısındaki genç, “Ne zaman isterseniz,” diyerek başını eğdi.

Hale ve Cengiz, “Güle güle gidin,” deyip mutfağa geçtiklerinde, baş başa kalmışlardı yine.

“Allah’a emanet ol.” Kapının dışına çıkmış olduğu hâlde, genç adamın yanağına bir öpücük kondurdu.

‘Allah’ım. Bu nasıl bir histir?’

Kocaman adam, yârinin dudaklarından dökülen kelimelerle eriyip gidecekti.

“Sen de aynı yere emanet ol, bir tanem.”

Sadece bunu söyleyebildi. Merdivenlerden yavaş yavaş inerken, kızın bakışlarını sırtında hissediyordu. O bakışlarını hissetmek bile vücudunda adrenaline sebep oluyordu. Döndü ve iradesi zorladı her bir hücresini. Onu, bulunduğu yerden alıp, omuzuna atmasını engelleyen tek bir haslet vardı; irade!

Elleriyle, kapının pervazına tutunmuş, başını pervaza yaslamış, adamın gidişini seyrediyordu.

“İmtihan!” diye fısıldadığında Melek hiç çekinmeden, “Bir meşeyle imtihan,” deyip gülümsüyordu. Hiçbir şey söylemedi. Başını sağa sola sallayıp, kızın efsununu üzerinden atmaya çalıştı yalnızca.

İşe yaradı mı?

Tabii ki hayır!

O yavaş adımları apartmandan çıkınca son buldu.

Serdar ve Cevat, Mete’nin yaklaştığını gördükleri an hemen sohbeti bırakıp, Mete’nin emirlerini dinlemeye hazırlanıyorlardı. En azından birileri, sözlerine ehemmiyet veriyordu, bacak kadar bir kızın üzerinde hiçbir etkisi olmasa da!

“Cevat, bugün Melek’e sen eşlik edersin. Yanından ayrılma. Nereye derse birlikte gidin. Serdar, acil şirkete gidelim,” dedi, arabaya bindi. Bugün o projelerin içinde kaybetmek istiyordu kendini. Kaybetmeli ve…

Düşünmemeliydi.

*

Geldi, söyleyeceğini söyledi, Melek’i ateşe verdi ve gitti.

“Yüzün gülüyor, kuzu.” Cengiz, bir gerçeği dile getiriyor, dile getirirken kendisi de gülüyordu.

“Şartlarımı kabul etti. Sanırım… Çok mutlu oldum.” Gizlemek gibi bir çabası yoktu.

“Şartların neymiş?”

“Evle ilgili yaptığı bütün masrafları, ona geri ödeyeceğim. Bana bir hesap numarası verecek. Şartım buydu ama o; “Mr. Incredible” bu fikirden yola çıkarak bir vakıf kurmaya karar verdi. Kimsesiz çocukların hem bakımı, hem de eğitimi sağlanacakmış. Bu harika!”

İçinde öyle bir mutluluk vardıki. Ne kadar neşeli şarkı varsa hepsini bağıra bağıra söylemek istiyordu.

“Onun kimsesiz çocuklarla ilgili bir vakfı var zaten. Adamın birkaç vakfından biri de o. Hatta “Nisa Ardahan” vakfın adı. Adam, yardımsever biri vesselam. Helâl olsun!” Çayların soğuduğunu gördüğünde ziyan oluyordu bardaktaki çaylar. “Bu buz gibi olmuş, yenisini dolduracağım. Sen de ister misin?”

“İstemem,” derken aklı adamın vakıflarındaydı. “Doğru ya. Ben bu ayrıntıyı nasıl atladım. Adamın bir sürü vakfı var. Bir yenisini ekliyor yalnızca.” Sevmediği çayı önüne alırken, Mete’ye daha ne kadar hayran olabileceğini düşünüyordu.

“Çok açım!” diyerek masaya oturan ve ilk iş, sucuklu yumurtaya ekmeğini banan Hale, “Şimdi iş tatlıya bağlandı mı?” diye soruyordu.

“Bağlandı. Ona ödeme yapmamı kabul etti. Her ay beş yüz lira falan ödeyebiliriz herhâlde.” Yüzünde rahatlamanın verdiği huzur dolu bir ifade vardı, Melek’in.

“O adam, bunu nasıl kabul etti?”

Hale’nin sorusunu cevaplarken, “Tehdit ve zorlamayla!” diyerek, kollarındaki olmayan kaslarını gösteriyordu, Melek.

“Vay, vay! Kızımız büyümüş desene,” dediğinde Hale, birlikte gülüyorlardı.

Geriye, Ayşe ile konuşmak kalıyordu. Kahvaltı, sohbet, muhabbetin ardından saate baktığında artık daha fazla kaçamayacağını biliyordu. “On iki olmuş… Canlar ben kaçsam, sofrayı size yıksam, sorun olur mu?”

“Sorun olmaz, kuzu. Ayşe, sabahtan beri kırk beş kez aramıştır. Seni merak ediyor… Yurtta.” Cengiz, gözlerine derin derin bakarken, yine içini okumuş gibiydi.

“Tamam, can. Ben çıkıyorum. Bu akşam yeni evimizdeyiz. Size elmalı turta yapacağım. Belki ilerleyen zamanlarda yemek bile yapabilirim.” Sadece fikir bile olsa, gerçeğe dönüştüremeyecek de olsa söylerken hissettiği huzura sarılıyordu, Melek.

“Bana uyar. Elmalı turtaya asla hayır demem de, anneannenler gelmiyorlar mıydı bu akşam?” diye sorarken, Hale, “Hafta sonunu bulurmuş gelmeleri. Ya cumartesi en kötü ihtimal pazar sabahı burada olacaklar İnşAllah. Neyse, ben kaçıyorum… Görüşürüz,” diye cevapladı, Melek.

“Tamam kuzu. İhtiyaç olursa, araman yeter.”

“EyvAllah, can. Akşama görüşüyoruz öyleyse.”

Hale ve Cengiz bir ağızdan, “Görüşeceğiz!” dediğinde, o senkronize tavırlarına içtenlikle gülen bir Melek’i vardı. Şöyle bir yan yana koyduğunda Hale ve Cengiz’i, oldukça yakışıyorlardı birbirlerine esasen. Hale, hanım hanımcık ve oldukça güzel bir kızdı. Cengiz… yakışıklı olmasını kenara bırakıyordu. Evet yakışıklıydı ama ondan önce gelen zekâsı ve ahlakıydı.

Apartmanın kapısından bu düşüncelerle çıktığında, Cevat’ı gördü küçük bir tabureye oturmuş, ince belli çay bardağından çay içip karşısında oturan bakkalla sohbet eden. Göz göze geldikleri anda dikleşti, elindeki çayı, Ferahevleri’in ilk bakkal dükkânının önündeki masaya bıraktı. “Günaydın, Melek Hanım,” derken Cevat, bakkalın sahibi, “Hacı, sabahtan beri bir bardak çay bitirmek nasip olmadı sana,” diyordu.

Bir mahcubiyeti yaşarken Melek, “Günaydın,” dedi, yarım kalan çayı işaret etti. “Lütfen bitirin. Ben beklerim.” Gece boyunca burada olup olmadığını merak ediyordu içten içe. Günde sekiz saat uyuyan bir yetişkin kadar dinç görünürken, uzun boyu nedeniyle yanından geçip giden kadınların ilgi dolu bakışlarını görmezden geliyordu, Cevat.

“Estağfurullah, Melek Hanım. Vehbi kardeş, başka bir gün içeriz İnşAllah,” derken aracın kapısını Melek için açıyordu.

Cevat’ın ses tonu ılık bir esinti gibi duyanı okşuyordu âdeta. Konuşmayı sevmiyor olması ne kadar da yazıktı! Gözlerini kapayıp, o sesin ahengiyle huzura erebileceğini düşünürken arabanın arka koltuğuna yerleşiyordu Melek. Kapıyı kapayıp şoför tarafına ilerlerken Cevat, kendinden yaşça büyük adamın vakarını sevgiyle izliyordu. Hiçbir kadına göz ucuyla bile bakmayan, beş vakit namaz kılan, Mete’ye koruyucu olmuş adama olan sevgisi; bir kız kardeşin abisine duyduğu sevgi kadar temizdi.

Pencereyi açıp ardından yaptığı ilk işse dün geceyle bağını koparmak istediği telefonunu açmak oluyordu. Açık camla yüzüne çarpan rüzgar, topuzundan kurtulmuş saçlarını savururken Melek’in, “Nereye gideceğiz, Melek Hanım?” sorusuyla cevap bekleyen Cevat’a çeviriyordu bakışlarını.

“Yurda, mümkünse.”

“Elbette,” dedi ve bu son kelam oldu aralarında.

Açılır açılmaz mesajlar; arayanların listesi ile kısa mesajlar olarak gelmeye başladı.

Sevde’den gelen mesajı açarken boğazı düğümleniyordu Melek’in.

Sevde
Canımdan Öte. Ne desen haklısın.

“Ah, Ayşe’m,” diye mırıldandığında, o mesajda Ayşe’nin adı olmasa da biliyordu, Melek göndereni. Peşi sıra on yedi mesajı okurken, tarifsiz bir acının kalbini yaktığını hissediyordu. Manzaraya dalıp giderken elinde telefon olduğu hâlde, Ayşe’yi üzmüş olmak vicdan azabının katranında yıkıyordu bedenini.

Son mesajı okudu;

Sevde
Yurttayım…

Artık, o da öyleydi. Cevat’ın açmasını beklemeden inerken, “Teşekkür ederim, Cevat!” dedi, koşarak girdi yurt kapısından içeri. Odalarına çıkan merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken, nefes nefeseydi yine. Beş yıl önce olduğu gibi.

Odanın kapısını açtığında, Ayşe komodinin üzerine oturmuş, dizlerini omuzlarına değene kadar kendine çekip, kollarını etrafına dolamış, bom boş gözlerle duvarda asılı, siyah beyaz Galata Kulesi tuvalini seyrediyordu.

Açılan kapıya bile dönüp bakmadı. Öyle dalmıştı ki… O kadar yalnızdı ki…

Yavaşça kapıyı kapadı, ondan daha yavaş adımlarla yürümeye başladı. Yatağının üzerine otururken, içinde derin bir hüzün vardı.

“Ayşe’m. Ben geldim,” dedi fısıltı sessizliğinde.

Ayşe, sesi duyduğu an, girdiği boşluktan çıkmış gibi silkelendi, başını Melek’e çevirdi, gözlerine derin derin baktı. Gözünden akan yaşın farkında değildi, Ayşe. Melek, emindi farkında olsa anında siler, bir tane daha akmasına izin vermezdi. Ama şu an… O damlaların devamı geliyordu.

“Affet!”

“Şi… Bir tanem affedi..”

“Sana söylemediğim için… Kararlarına karşı saygısızlığım için… Bana olan güveninde bir yırtık açtığım için… Senin sadakatine, sadakatsizlik ettiğim için aff..”

Sesi öyle kayıp, ifadeleri öylesine çaresizdi ki. Melek, kızın dudaklarını parmaklarıyla kapamasaydı daha da konuşurdu.

“Ayşe’m. Yeter! Sen affet. Tamam mı… Abarttım.”

Çok bed bir suçluluk hissediyordu.

Ayşe, komodinden kalktı, Melek’in kucağına atlayıp sımsıkı sarıldı arkadaşına. Başını yasladığı omuzda, içi dışına çıkacakmış gibi ağlamaya başladığında, Melek için zor bir andı… Melek, seri üretim gözyaşı fabrikasıydı. Şimdi de o gözyaşları dökülüyordu ve bu alışılmadık bir şey değildi.

Ama Ayşe. O, daima güçlü, zayıflıktan uzak, Melek’in sarsılmaz kalesiydi.

Ayşe, o sarsıntılı hıçkırıklarının arasında, “Unuttum… Unuttum senin için neyin önemli olduğunu… Bana anlattıklarını… Yaşadıklarını… Affet canım. Affet kuzum…”

Unutmamıştı. Ağlarken sarsılan bedeninde vardı o hatırlayış.

“Cengiz’den aldığı borcu ödemek için bir hafta boyunca simitten başka hiçbir şey yememiş, her fırsatta; “Kendine bir defile daha bul!” sitemleriyle beynini kemiren arakadaşına sadece gülüp geçen, yalnız başına bir genç kız… “Bir gün; “Neden, deden ya da anneannenden istemiyorsun?” diye sormuştum. “İsteyemem, Ayşe. Dedemden hiçbir şey istememe koşuluyla okuyorum. Dedem… Bana her ay ödeme yapıldığını sanıyor. Söyleyemem… Söylemeyeceğim,” demiştin.”

Hıçkırık dolu bir nefes çekti içine, Ayşe ve Melek’in kucağından kalkıp, yatağın üzerine geçti. Başını, Melek’in omuzundan milim kaldırmadı. O küçücük kollarını Melek’e sarmış, koruyup kollamaya çalışıyormuş gibi sarılıyordu.

“Neden? Madem dedenin, senin bu sıkıntılarından haberi yok. Neden söylemiyorsun? Kusura bakma ama, bir zahmet ilgilensin seninle!” demiştim. “Üç yıl önce annem ve babam vefat etti,” diyerek, hâlâ kulaklarımdan gitmeyen bir hüzünle anlatmıştın bana hikayeni… “İzmir’den Adana’ya götürüldüm. Dedemin benim için aldığı her hediye, aklına ne gelirse… Bazen bir bluz, bazen bir kalem, hep yüzüme vuruldu. Hatamı gördüklerinde bana; “Sana bir ev verdik, karnını doyurduk ama sen ne kadar bencilsin ki, teşekkür etmek yerine, bize karşı minnet göstereceğin yere, beceriksizliğinle uğraştırıyorsun,” diyorlardı.” Ben bu sözlerini nasıl unuttum da arkandan bunları yaptım! Ben, neden sana söylemedim ya! Ben nasıl onlara uydum!” Acı dolu, titrek bir nefes daha çekti içine.

“Anneannenin sürprizi hariç, her şeyi açık açık anlatmalıydım sana… Mete ve Fuat’ı dinlememeliydim. Seni incittik ama artık yüzün gülsün, meleğim. Kira derdimiz olmayacak. Çalışır öderiz borçlarımızı… Ama yemin ederim kötü bir niyetim yoktu.”

Canından öte, omzuna yaslamış başını, sesinde bir yalvarışla anlatıyordu.

“Ah Ayşe’m. Ben nasıl kıydım sana.” Elini uzatıp arkadaşının kolunu tuttu. “Dün gece, gördüğümde… Kendimi çok çaresiz hissettim. Ayşe’m… Magazinlere malzeme yapmışlar beni! Hem de beni! Mete ile tanışıp işi bile bırakmışım ben…” dedi, Uludağ’da yaşadığı kederin aynını yeniden yaşadı genç kız.

“Meleğim, gördüm o haberleri ama takma kafanı. Mete, canlarına okuyacak emin ol.”

“Allah korusun! Bir şey yapmasa keşke…” Sustu, derin bir nefes çekti içine Melek. “Ya bir gün Mete giderse? O zaman nasıl hissederim kendimi? O eşyalar, yaptığı masraflar? Kalsaydım, seni de Mete’yi de incitirdim…”

“Hep en kötüsünü düşünüyorsun be Melek…”

“Ne yapayım sence?”

“Nasıl huzurlu olacaksan onu? Anneannenler geliyor mu bugün?”

“İşlerini bitirmeleri, hafta sonunu bulurmuş.”

Ayağa kalkarken Ayşe, “Hayırlısı… Hadi işe başlayalım, anca toparlanırız,” diyordu.

“Haklısın, ancak biter herhâlde, değil mi? Evimizde yemek ve elmalı turta yapacağız. Akşama bir sürü misafirimiz var.”

“Kim?”

“Mete, Cengiz, Hale, Sinan, Fuat…” Hüzün bulutları dağılırken yerini pırıl pırıl bir mululuk güneşi alıyordu. Melek “Fuat” dediği an, elindeki kutuyu yere düşüren, ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuş kız, Ayşe olamazdı herhâlde.

“Hadi kuzum hadi! Anlatacak çok şey var ama önce işlerimizi bitirelim,” derken Melek, Ayşe’nin düşürdüğü kutunun içine bilgisayar masasının içindekileri yerleştiriyordu. “Mete Ardahan” albümünü çantasına koyarken tek isteği; oturup onun o güzel fotoğraflarına bakmaktı.

Ama vakit yoktu!

Beş yıllık anılar, sekiz koli ve iki bavula sığdığında, hem gülmüş hem de hüzünlenmişlerdi. Odanın sağ ve sol yanında iki yatak, iki komodin, bilgisayar masası ve iki kapılı gardıroptan ibaret eşyalar artık bomboştu. Tost makinelerini yerleştirdikleri poşet bir elinde, amcasının armağanı kıymetli elbisesi diğer elinde olduğu hâlde boş odayı seyrederken, odaya ilk geldiği yılla şimdiki zaman arasına bir ömür sıkışmış gibi hissediyordu Melek.

Cevat ve Serdar hazırlanmış paketleri taşırlarken, kızlar arkadaşlarına veda ediyorlardı. Hanife ile vedalaşmaları daha zor oldu.

“Kızlarımdan ayrılıyormuşum gibi hissediyorum,” dedi, önce Melek’e sonra da Ayşe’ye sarıldı.

“Evimize geleceksin, kaçışın yok ha!” diyen Ayşe, “Bizi senden mahrum etme abla,” diyen Melek.

İki kız da içtendi, iki kız da samimiydi.

“Canım feda kızlarıma. Allah’ıma emanet olun,” deyip yola koydu kızları.

Yıllardır telefonlarını kullandıkları Cemre ve Sevde ile, sık sık karşılaşıp asla samimi olamadıkları arkadaşlarıyla vedalaşıp yurttan çıkıp on adım atmışlardı ki, ikisi de dönüp yurda, çok uzun bir zamandır kaldıkları odanın penceresine baktılar. Arkadaşlarının sağa sola sallanan veda dolu ellerine karşılık verirken iki genç kız, Ayşe soruyordu, “Özleyecek misin, kuzu?”

Melek’in cevabı, “Özleyeceğim, Ayşe’m. Bu yurt bana bir kız kardeş kazandırdı,” oldu. Gözleri dolduğunda, fabrika yine tam kapasite çalışıyordu. “Sen, özleyecek misin?”

“Özleyeceğim. Bana da bir insan, bir kız kardeş, bir yuva ve bir aile kazandırdı,” dedi. Sesinde ki hüzün, Melek’in içine akıyordu. “Ve hepsi, sensin.”

Arabaya oturduklarında camı açıp, bakmaya devam etti. Yurtta bıraktıkları arkadaşları içeri girerken Melek’in aklından çekilen sıkıntılar, yaşanan heyecanlar, mutluluklar geçiyor ve hepsi, damla damla akıtıyordu gözlerinden.

Yedi yıl sonra ilk kez bir yuvaya gittiğini hissediyordu.

Dile kolaydı…

Yedi yıl!

*

“Yahu, sen çok marifetliymişsin be kuzu! Şaheser gibi resmen!”

Ayşe, Melek’in yaptığı turtaya övgüler yağdırıyordu.

“Ve bunu bana söyleyen, üç çeşit yemeği iki saatte yapan bir kız,” deyip pişen yemekleri gösterdi.

“Kuzu, bunları herkes yapar.”

“Ben bunu söylesem kafama darbe alırdım. Beceriklisin işte Allah Allah! Kabul et! Ayrıca bu pilavı, bana da öğretmelisin, haberin olsun.”

Aynen Mete’nin yaptığı gibi tane taneydi.

Mete ve Fuat, Cengiz, Hale ve Sinan. Toplamda yedi kişiydiler ama, pişirdikleri yemek, yaptıkları salatayla on kişi gayet cömert bir şekilde doyurulabilirdi.

İki kız da heyecanlıydı. İki kız da mutluydu.

“Daha önce bu kadar çok kişiye yemek pişirmemiştim,” dedi, Ayşe balkon kapısından sahil manzarasını içine çekerken.

“Evde yemekleri hep sen mi yapıyordun?”

Kısa bir süre Melek’in gözlerine baktı, ardından manzarayı seyrine devam etti. “Babam da yapardı… Çok güzel etli nohut yapardı…”

“Annen hiç yapamıyordu sanırım…”

Alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı, Ayşe’nin dudakları. “Yapamıyor muydu bilmem… Denediğine hiç şahit olmadım.”

Konuyu değiştirebilmek için merak ettiği soruyu sorarken, Ayşe’nin canı yansın istemiyordu. Konu ne zaman annesi olsa, Ayşe’nin hep canı yanıyordu… “Fuat’a karşı bir şey hissediyor musun?”

Fuat’ın adı geçince yanakları pembeleşmeye başladı, Ayşe’nin birden bire. “Hissediyorum. O kibirli suratını, ukala sıfatını elimin tersiyle dağıtmak istiyorum,” diye cevap verdi.

“Lütfen kuzum. Ciddi ol!”

“Ne dememi bekliyorsun? Alışverişlerde yanımdan ayrılmıyordu ya… Bir kez olsun; beni yalnız bıraksa, diye düşünmedim. Ya da ben düşerken beni belimden yakaladığında, tiksinip kusmak istemedim.” Derin bir nefes aldı.

“Peki, ne hissettin?”

Keşke anlatsa. Ama gözlerini manzaraya çevirip hiç konuşmayacakmış gibi sustu. Melek, ondan ümidi kestiğinde masaya koyacağı tabakları indirmeye başladı raftan. Bu tabaklar bile Melek’in beğendiği modeldi. Bir kız hiç mi bir şey unutmazdı? Ayşe, unutmuyordu.

“O kolların beni sarmasını istedim… Çok, tanıdık, çok unutulmaz bir his vardı o an için,” dedi, Melek elinde zarafetine hayranlıkla baktığı tabağı düşürdü.

İlk kazasını da atlatmış oluyordu bu sakarlığıyla. “Kırılmadı! Kızım, benim şoka girme olasılığımı göz önünde bulundurup konuşsana!” Eğildi halının üzerine düşen tabağı alıp lavabonun içine koydu ve Ayşe’nin yanına ilerledi. “Neden üzgünsün?”

Derin bir nefes aldı, verirken, “Garip bir şey var onda. Sanki benim her sırrıma vakıfmış kadar yakınım, ama ayrı kıtalarda yaşayan, ayrı dilleri konuşan iki insan gibi de yabancım,” dedi.

“Sana dokunmaya çalışıyor mu?”

“Hayır! Sadece bir kere. O da tutmasaydı sokağın ortasına, yüzüstü serilecektim. Beni tuttu, gözlerime bakıp; “Önüne bak ufaklık!” dedi, göz kırptı ve ben dengemi bulur bulmaz ellerini itmeyi düşünürken… Kendisi çekti.”

“Hmm,” diye mırıldanırken, Melek gülümsüyordu. Yere düşen tabağın yerine yenisini alıp, balkona hazırladıkları masaya götürürken tebessümünü bastıramıyordu.

Melek’in gülümseyişi, Ayşe’nin, “Kızım ne çıkardın bu anlattığımdan? Hey! Sana diyorum!” diyerek sitemlerinin karşılığı oluyordu.

Masanın üzerine bembeyaz bir örtü serdiler, pembe tabak altlıklarını özenle yerleştirdiler. Masayı donatmaya başladıklarında zil çalıyordu. Melek bardakları masaya taşırken, Ayşe kapıyı açmış gelenleri karşılıyordu. Sinan’ın sesini duyduğu an elindeki bardakların hiçbir ehemmiyeti kalmamıştı.

Büyükçe bir poşet içinde mor salkım, yüzünde sımsıcak Sinan gülümsemesiyle içeriye giren arkadaşı, hayatını güzelleştiren insanlardan biriydi. Elindekini yere bıraktı, “Bunu bu gece dikeceğiz. Evinizin yaşıyla büyüyecek,” dedi.

“Mor salkım mı aldın bize?” diyerek simsiyah poşete yaklaşan ve heyecanla çığlık atan, Melek görür görmez tanımıştı bitkiyi. “Ah Sinan! Süpersin ya! İçimi okudun sanki. E… Nasıl dikeceğiz?” derken arkadaşının boynuna sarılıyordu.

“Bir çiçekle mutlu olabilecek kaç kadın var ki dünyada? Çiçeğim benim. Birazdan gelir Cengiz ve Hale. Buna uygun bir saksı ve toprak bulmak onların işiydi. Bunu satan adamın dediğine göre, altı ayda bir mutlaka saksı değişmeniz, üç ayda bir de toprak eklemeniz gerekiyormuş,” diyerek bilgilendiriyordu kızları.

“Ah be Sinan! Nereden geldi aklına, kuzuma mor salkım asması almak?” Ayşe’nin gözleri gülüyordu.

“Meleğime İzmir’deki bahçesini anımsatmasını istedim. Buna bir çardak yaparız, on numara olur,” dedi ve Melek’in attığı çığlıkla boynuna atılmasını kahkaha atarak karşıladı. “Sakin ol ve üstüme atlamaktan vazgeç! Sevgilin görecek, başım belaya girecek. Zaten şu kızın esas oğlanı her fırsatta boğazıma yapışmak istermiş gibi bakıyor,” derken Sinan, Melek kahkahalarına yenisini ekliyordu.

“Ne yapıyor, ne yapıyor?”

“Yahu bir gün kim vurduya gidebilirim. Ya seninki ya da Ayşe’ninki beni bitirecek.” Tatlı bir gülümseme yanaklarına yayılırken Sinan’ın, “Benimki diye bir şey yok!” çıkışı yankılanıyordu Ayşe’nin.

“Tabii, tabii. Peki o zaman. Dün gece seni dinlemeye gelmeyen -seninki olmayan- yüzünden de değil öyleyse seçtiğin şarkıların tamamının melankoliye bağlı olması.” Kollarını göğsünün üzerinde birleştirmiş, dik bakışlarla kızı süzüyordu.

Anlatmadığı çok şey vardı Ayşe’nin. Anlatamadığı. Belli ki dilinin varmadığı. Zamanla öğrenecekti, sabırla anlatacağı her şeyi bekleyecekti.

“Bu koku ne? Allah’ım! Ev yemeği kokuyor ya,” deyip mutfağa gitmeye niyetlenen Sinan’ı, “Önce banyoya alalım sizi, Sinan Bey!” diyerek yolundan döndürüyordu, Melek.

Onun için temiz havlu çıkarırken çekmeceden, her tarafta Mete’den izler görüyordu. Hatta banyonun duvarına desen oluşturmuş, ışıl ışıl parlayan kelebekler de bile.

Çalan kapıyı Ayşe açarken, Cengiz ve Hale’nin, “Hayırlı olsun,” dediklerini duyabiliyordu.

“Hoş geldiniz,” diyerek önce Hale’ye sonra Cengiz’e sarıldı, Melek.

Cengiz, yere bıraktığı beyaz seramiği göstererek, “Dikelim mi hemen kuzu?” diye sordu.

“Beni mor salkıma kavuşturacaksın, Cengiz. Hiç yapma der miyim?” derken saksıyı kucağına alıp balkona ilerliyordu.

“Bırak kızım o ağır saksıyı! Kız başına, bir yerini inciteceksin,” dediğinde kızgın gözlerle bakıyordu Melek, Cengiz’e.

Sinan, “Çok yanlış yoldasın dostum. Dön geri! Kafana inmesin şimdi o saksı!” uyarısında bulunurken, Melek, “Bak da feyz al! Nasıl tanıyor beni! Hıh!” diyerek balkona çıkıyordu.

Balkonun sol köşesine geçti. “Buraya dikeceğiz Pakize’yi,” dedi, işaret ettiği köşeye saksıyı bıraktı.

“Pakize?”

Hepsi bir anda aynı kelimeyi söylediklerinde, Melek kahkaha atmaya başladı. “Ne kadar güzel senkronize konuştunuz öyle. Evet, ablaları, ağabeyleri. Bu çiçeğin adı Pakize,” derken Sinan’ın getirdiği saksıda duran, ufacık bitkiyi öpüyordu.

*

Bu yaşında, bu heyecanı nasıl hissedebiliyordu?

Biri bilse içindeki heyecanı ergen olup olmadığını sorgulayarak dalga geçerdi belki de.

Eve gitmiş, tıraş olmuş, kıyafetlerini özenle seçmişti. Giyindikten sonra aynanın karşısında kendini inceliyordu. Ne çok salaş ne de aşırı resmi, normal bir dengedeydi, seçtikleri. Saçlarını taradı, asi duran buklelerini yatıştırdı. Füme rengi kanvas pantolon, kollarını dirseklerine kadar kıvırdığı beyaz gömlek, özel dikim siyah bir yelek.

Fuat ile aynı anda geldiklerinde apartmanın önüne, “Vay vay! Adama bakar mısınız! Damat tıraşı olmuş!” sözleriyle dalga geçiyordu Mete ile.

“Bana diyene baksınlar bence. Hayırdır, birader?”

“Hadi, hadi. Çıkalım da bir an önce kavuş, meleğine.”

“Kaç güzel çocuk kaç! Elbet düşeceksin elime,” deyip bagajdan Melek için aldığı frambuazlı pastayı çıkardı.

Fuat’ın elinde de bir paket vardı.

“O ne?”

Fuat, önce gülümsedi sonra başını sağa sola sallayıp gülümsemeyi silmeye çalışır gibi bir hareket yaptı. “Ufaklık aynen sana benziyor. Çay içmeden düşünemiyor.”

Mete elinde olmadan kahkaha atarken, Fuat’ın gözlerinde titreşen eğlenceyi görebiliyordu. “Allah belanı vermesin! Dün bir, bu gün iki lan..! Kızın sevdiği şeyler paketlenmeye başlamış. Helâl sana koçum,” dedi, boştaki eliyle genç adamın sırtına bir yumruk attı.

Kapı açılana kadarki süre, merdivenleri çıkmak, bir ömür gibiydi.

“Hoş geldiniz,” dedi, o efsunlu ses. “Tabii o ayakkabılar çıkarsa iki kat hoş gelmiş olacaksınız,” derken gülümsüyordu Melek.

“Hoş bulduk, meleğim, emretmen yeter.” Elindeki kutuyu uzattırken yüzünde çapkın bir tebessüm vardı, Mete’nin. Melek’in kulağına yaklaşıp, nefesini tenine çarparken, “Pastadan bir dilim ayır, bir tanem. Senin teninde tadına varacağım,” diye fısıldıyordu. Yüzünün anında aldığı renk dermanını alıp götürürken biliyordu; o utanan yârine kurban olurdu.

“Hoş bulduk,” derken Fuat’ın gözleri, başka birini daha arıyordu. Ve o aradığı, “Hoş geldiniz,” diyerek yanlarına yaklaşıyordu.

Fuat, “Hoş bulduk, yumurcak. Bak ne getirdim sana,” derken, çay paketini Ayşe’ye uzatıyordu. Sessiz sakin tepkisini beklerken, Ayşe’nin, Fuat’ın yüzünde hislerini maskeleyen kibirli bir ifade vardı.

“Yumurcak girsin gö..” gibi bir şeyler mırıldanıyordu. “Teşekkür ederim, ne kadar naziksiniz.” Paketi açtığında, ambalajın içinden çıkanı gördüğü an parlayan gözleriyle, “Çok ilginç… “Yumurcak” diyecek kadar geri ama Çaykur hediyelik çay alacak kadar da zeki bir adam… Nasıl bir tezattır, Fuat Bey?” dedi, elindeki paketi kalbine bastırırken.

“Büyüklerine karşı saygıyı öğrenmelisin, ufaklık.”

“Küçüklerinize sevgi göstermeyi öğrenebilirseniz, neden olmasın.”

“İstediğin sevgiyse eğer…”

“Hayır ya! Yanlış oldu öyle değildi o…” Ayşe, tartışmanın kaybedeniydi. Fuat’ın gazıyla girdiği laf dalaşında, “Saygı”dan sonra en yakışan haslet olan, “Sevgi” dile getirildiğinde sözün gideceği yeri hesap edememişti belli ki.

“Yemeğe geçelim mi?” Melek’in teklifini herkes kabul ederken, Fuat ve Ayşe arasındaki elektrik de kesintiye uğruyordu böylelikle.

Melek’in elini elinin içine aldı, üzerine bir öpücük kondurdu. “Beni banyoya götürür müsün?” diye mırıldanırken, gözleri bir an ayrılamıyordu yemyeşil gözlerden.

“Seni banyoya götürmeyi çok isterim, Mete.”

” “Mete’m” diyeceksin, tatlı kız. Çok zor öğreniyorsun.”

Bir gülüşüyle Mete’de zamanı durduruyor, ömrüne ömür katıyordu. Elini kavrayan ince uzun parmaklarla kalbinin atış temposu bozulduğunda banyoya girdiler, “Kapıyı kapa,” diye emretti, içindeki çaresizin yakarışına muhalif.

“Kapamasak!”

‘Senin titreyen sesine…’

“Kapa, güzelim. Seni o kapıya dayayıp öpeceğim. Aslına bakarsan, seni her halükârda öpeceğim. İçeriden duyulmasını istemiyorsan…” Cümlenin sonuna gerek kalmadı.

“Tehlikelisiniz beyefendi!”

“Kesinlikle, tatlım!” Sözleri bitti bitmedi gibi bir vakitti Melek’i belinden yakalayışı. Başını boynuna indirmeden, gözlerinin içine bakıyordu derin derin. “Sensiz kaldığım her dakika daha büyük bir tehlike oluyorum insanlık için.” Boynunu, o enfes yeri içine çekerek koklarken, “Şimdi seni kapıya dayayıp, gün boyu aklımdan çıkmayan dudaklarının tadına varırken, ellerim, aklımı başımdan alan vücudunda gezinse… Sesini kontrol edebilir misin?” fısıltılarıyla eziyet ediyordu, Melek’e.

Melek’in elleri omuzlarını sıkarken ve alamadığı nefeslerle, düzensiz bir solunum yaşarken, Mete zevkten ölebilirdi. Yapmak istediklerini sıraladığında, Melek karşısında böyle dağılırken eriyip bitiyordu benliğinde iradeye dair ne varsa.

“Mete… Mete’m…” deyip kafasını düşencelerini toparlamak istercesine sağa sola salladı. “Mete’m lütfen. Dizlerim titriyor! Ben… Ben bu geceyi sağ salim atlatsam mı acaba? Evimizdeki ilk akşam yemeğinde, arkadaşlarım içeride…”

Konuşmasına izin verseydi kim bilir daha neler diyecekti. Bir elini kapıya dayayıp kaparken, diğer eli kızın belini kavrayıp, kapı ile kendi bedeni arasına hapsetti. “Senin o nefes almadan konuşan ağzını… Öperim,” derken başını o aralık dudaklar karşısında eğiyordu. Melek’in elleri omuzlarını sımsıkı tutuyordu. “Dizlerim titriyor!” derken kız şaka yapmıyor, gerçekten titriyordu.

“Meleğim… Hep aklımdasın. Gözlerin,” dedi masum öpücükler kondurdu yarı kapalı gözlere, dudaklarının altında tamamen kapandıklarında. “Saçların…” Bir eli hayranı olduğu saçları okşamaya başladı. “Bedenin.” Burnunu boynuna sürterken derin derin kokluyordu oradaki enfes kokuyu. “Ve dudakların…” diye fısıldadı. Alnını, genç kızın alnına yasladı. Nefes alıp verişleri öylesine düzensizdiki, havadaki oksijen yetmiyormuş gibiydi.

Melek, başını kaldırdığında, aralarında iki santim mesafe vardı. Nefesi efsun olmuş, tenine her çarpışıyla daha fazla etkisi altına alırken, kızın titrek kelimeleri Mete’yi tüketiyordu. “Mete’m. Bana bunu yapma! Lütfen yapma! Beni iradesiz bir zavallıya çevirme!” diye fısıldar gibi konuştu, başını genç adamın omzuna yasladı.

“Sen nasıl bir şeysin, meleğim? Karşında, iradesiz de benim zavallı da.”

Hiç istemediği hâlde kızdan bir adım uzaklaştı. Mete, elini yüzünü yıkayıp, şehvetin etkisini dağıtmaya çalışırken aynaya bakıp Melek’i görmesiyle emindi ki o etkiyi asla dağıtamayacaktı. Kalçasını kapıya yaslayıp, ellerini dizlerine yerleştirmiş, nefeslerinin düzene girmesine uğraşıyordu Melek.

Uyarma yoluna istemeden giriyordu, Mete. “Meleğim! Buradan çıkabilmemiz için öyle durmamanı tavsiye ediyorum!”

Genç kız, başını kaldırdığında yüzünden sular damlayan adamla aynada göz göze geldi. “Nasıl?”

“Şöyle ki; farz et arkada kapı değil de ben varım,” aynaya bakarak konuşuyordu. Devam etti, “Üzerinde kıyafetlerin yok… Ve tabii benimkiler de…” dedi, sustu. Melek, derin bir nefes alıp kapının dibine çöktüğünde, Mete yüzünden damlayan suları önemsemeden kızın önünde diz çöktü.

Yine ve daima.

“Ölsem mi biraz? Gömsen mi beni şuraya?”

“Başladın yine! Yatırırım dizime bak! Tevbe tevbe… Hadi kalk!” dedi, kızı kaldırdı. “Yüzünde makyaj var mı?”

Anlamamış gibi baktı önce sonra başını salladı sağa sola. Melek’i, lavabonun yanına götürüp yüzünü yıkarken, genç kız isyan ediyordu, “Yine mi ya? Bir bırak kardeşim! Çocuk muyum, kadın mıyım anlamadım!” diyerek.

“Sus kız! Delirttin zaten beni. Masumiyetin yakan imtihanı!” Son günlerinin özeti şu üç kelimede gizliydi. Islak dudaklarına bir öpücük kondurup yüzünü kuruladı. Kendi de kurulandığında banyodan çıkmaya hazırdılar.

Melek’in yanakları kırmızıydı, dudakları da kırmızıydı. Hayran olunası bir güzellikti ve o güzelliği kendine saklamak gibi bir hakkı yoktu!

Mutlu ceset, sevimli kız Hale bir de çalgıcı Sinan.

Herkes samimi bir hoş geldin dedi balkondaki masaya geçtiklerinde. Fuat ise, “Gelmeseydiniz! Biz sizden ümidi keseli iki buçuk saat oldu!” diyordu.

“Beklettiğimiz için kusura bakmayın, lütfen. Hemen başlayalım yemeğe,” derken Melek, çorbaları kaselere boşaltıyordu yanakları elma kırmızısı olduğu hâlde.

Enfes kokuyordu mercimek çorbası.

Melek, çorbaları kaselere boşaltıp yerine oturduğunda, “Yemekler Ayşe’min marifeti,” dedi. Yüzünden akıyordu hissettiği mutluluk. Bu iki kızın birbirlerine olan sevgileri hayran olunacak türdendi. Aralarındaki o koşulsuz bağlılık tebrik edilmeliydi zira; kadınların kıskanç yapısından, belli ki ikisi de nasip almamışlardı.

“Çok lezzetli.” Sözlerinin, Ayşe üzerindeki etkisini görebilmek için yüzüne bakan, Fuat, o bakışlara karşılık veremeyen, Ayşe. Kaldığı zor durumu atlatabilmek isteyen Ayşe ve bu durumdan aldığı keyfi gizleme gereği görmeyen, Fuat.

Bütün sıkıntısına rağmen hiçbir zaafiyet göstermeden, “Afiyet olsun,” diyebildi sadece.

“Tatlım, sende ne marifetler varmış,” diyen çalgıcı… Ceset… Hangisi daha uygundu şu an? Fuat’ın fırtına bulutlarını andıran gözlerine bakınca; ceset!

“Bu ne ki? Sen bir de benim elimden karalahana sarması yemelisin.” Bakışları Fuat’a dönecek gibi olduysa da o bakışlar o adama hiç ulaşmadı. Kardeşinin karalahana sarmasını ne kadar çok sevdiğini biliyordu. Yoksa bunu Ayşe de biliyor muydu? Hiçbir renk vermezken sessizce çorbasını içmeye devam ediyordu Ayşe.

“Bir akşam iftarda yeriz artık.”

Keyifli bir muhabbet vardı. Beş yeni mezun ve canından öte olanla, hayatının en huzurlu akşamını geçiriyordu. Yemeğin sonunda Melek, “Bir kez Cengizlerdeyken bir yumurta kırmayı denemiştim, adım beceriksize çıkmıştı. Şimdi, bu durum artık değişmeli!” dedi, gülümsedi. Ayşe’nin ellerinde çay bardaklarıyla dolu bir tepsi, Melek’in ellerinde elmalı turta vardı balkona geri geldiklerinde.

Özenle dilimledi, yüzünde bir tebessümle servisini yaptı.

Tadına bakan herkes hayranlığını ifade ederken, Melek pespembe yanaklarıyla, “Afiyet olsun. Kurtuldum mu artık “Beceriksiz” lakabından?” diye soruyordu.

“Kuzu, sen bırak şu iktisattı, şirket yönetimiydi falan. Sana bir turta dükkânı açalım. Yap, sat. Bu turtayı otuz liraya satsan, günde de üç turta sattığını farz etsek -ki bu rakam tanındıkça artacaktır- ayda iki bin yedi yüz lira yapar. Yılda otuz iki bin dört yüz. On bin, yıllık masraflarına gitse yirmi iki bin dört yüz net kâr kalır sana. Tabii dilim satışlarda yapılmalı. Tanesi sekiz buçuk liradan günde on dilim seksen beş lira, ayda iki bin beş yüz elli lira, yıldaysa otuz bin altı yüz lira! Daha ne olsun. Zengin oldun!”

Hesabı yaparken en ufak bir duraksama ya da vereceği rakamları düşünmeye dair bir emare yoktu Cengiz’de. Tek kalemde çıkardığı raporu duyan Melek, “Sağol Cengizciğim. Afiyet olsun,” derken utandığı her hâlinden belliydi.

“Ah be kuzu! Şaka sanıyorsun. Bana öğret, ben yapıp satarım,” derken gülüyordu, mutlu ceset.

“Sevgilim. Sen böyle turtalar yap, ilk iş sana bir nikâh kıyacağım.” Sinan, sözleri ve Cengiz’e çapkın bakışlarla bakarken kırptığı gözüyle herkesin attığı kahkahaya vesile olurken, Cengiz’in yanağından, parmaklarının tersiyle bir makas almayı da ihmal etmiyordu.

“Ama tatlım bu mümkün değil! Benim Hale’ye sözüm var. Korusana kızım namusumu!” Sinan’ın yanından kalktı, Hale’nin sağına, Sinan’ın el mesafesinden uzağa geçti. “Bu pisin, eli kolu uzanamasın bana,” derken, herkes yeni kahkaların etkisine kapılıyordu.

“Devir kötü, bebeğim. Yanımdan alacak aç kurt. Yürü git! Kendine başka birini bul!” İfadesi her an kahkaha atacakmış gibi olmasa, Hale’nin beline yerleştirdiği elleriyle oldukça başarılı bir performans olabilirdi.

Gamzesini ortaya çıkaran çapkın bir gülümseme yüzüne yayıldı, Sinan’ın. “Aman, tamam ya. Benim Ayşe’m var.”

Fuat, eline çay bardağını alıp, sevmediği hâlde sımsıcak çayı tek dikişte içtiğinde Mete’nin içinde yine bir merhamet oluştu Fuat’a karşı. Fuat, aşkı hatırlıyordu… Gerçeği anlatamadığı ufacık bir kıza karşı hem de.

“Ayşe’n sana kurban olsun, gözümün nuru. Benden sana hâyır yok, bir tanem,” dedi yüzünde gülümseyen bir ifadeyle. Çaydanlık elinde masaya geldiğinde önce Fuat’a sordu, “İçer misin?” diye, boş bardağını işaret ederek. Aldığı donuk, “Hayır!” cevabını önemsemediği, yüzündeki dupduru tebessümünden belliydi. “Mete?”

Fuat’a baktı önce, ardından Ayşe’ye döndü. “Zahmet olmazsa,” derken Fuat’a, örnek olabilme çabasındaydı Mete’nin nezaketi.

Kızlar masayı toparlarken, erkekler futbola dalmışlardı. Bir ara mutfağa gözü gider gibi olduğunda, Melek, kızlarla sohbet ederken pastayı dilimliyordu. Yerinden kalktı. Yavaş adımlarla kızın yanına yaklaştı. Melek’in yanıbaşında durduğunda, kulağına eğilip, “Benim için bir dilim saklar mısın, bir tanem? Sonra yemek istiyorum,” diye fısıldıyordu.

Melek’in bedeninden yükselen enerjiyi hissedebiliyordu. “Nasıl istersen,” derken boğuk çıkan sesiyle, aşkının divanesi olan adam o tonla hayata tutunuyordu Melek farkında bile değilken…

*

Hepsi gitmeseydi bari!

Hale’nin o küçük suratından belliydi aldığı zevk. Mutfakta, Mete yanına geldiği an gülerek uzaklaşmasının altından bir şey çıkacağı belliydi zaten.

İlk kez mi yalnız kalıyorlardı?

Hayır!

Peki neden bu kadar heyecanlıydı?

Neden elleri titriyordu?

En son Ayşe ile sarıldığında, Ayşe kulağına fısıldayarak, “Keyfine bak, meleğim. Ben Sinan’dayım bu gece,” diyordu.

“Ayşe! İlk gecemizde evimizde olacağız!” dediyse de, Ayşe kapıdan çıkarken elini kibirli bir edayla salladı, “Öperler,” diyerek. Melek’i pek de ciddiye almadığı belliydi.

Merdiven boşluğuna öylece bakakaldığında, anlayamıyordu, Melek. Niye böyle olmuştu ki?

“Ben de anlamadım. Seni yemeyeceğim, tatlı kız! Endişelenme!” diyordu arkasında, duvara yaslanmış, kollarını göğüslerinin üzerinde bağlamış ve o kadife gibi ses tonunun kızı soktuğu durumun gayet farkında olarak konuşuyordu, sevdiği adam.

O adama bir bakışı yetti zaten dağılmış olan iç dünyasının tek nefesle yerle bir olmasına. Upuzun bacaklarına giydiği kanvas pantolon, bembeyaz gömleğin açıkta bıraktığı boynu ve o geniş omuzlara hâkim yelek!

“Sesli mi düşündüm?”

Bu kendi sesi miydi?

“Evet, bebeğim!” derken adım adım yaklaşıyordu. Ses tonu, bakışları ve tabii o panter zarafetindeki vücuduyla, genç kıza kaçacak akıl bırakmıyordu.

“Ben balkonu toparlamalıyım,” deyip kaçmaya çalışırken bileğinden yakalıyordu, panter!

“Sonra toparlasak, olmaz mı?”

“Olmaz! Yemek kalıntıları kurur. Kuruyan yemek artıkları için daha fazla su gerekir. İsraf mı edelim? Bence etmeyelim. Sana bir çay daha doldurayım sen içerken ben de ortalığı toparlamış olurum. Böylece hem ev toparlanmış olur hem de sen sessizlikte içeceğin bir bardak çayla keyifle noktalamış olurs…”

Derin bir nefes aldı karşısında, Mete. Gözlerini de kapayınca cümlesine devam edemedi, Melek.

“Bazen, hiç susmadan konuşmaya başlıyorsun ya… Nefes alıp, verebiliyor musun öyle zamanlarda?” derken parmakları kızın dağılan perçemlerini kulağının arkasına itiyordu. İttiği yerde işi bitmedi. Parmak uçları kulağının arkasından boynuna doğru bir yol izliyordu.

“Alıyorum… O zamanlar da alabiliyorum… Ama senin dokunuşlarını tenimde hissederken alamıyorum.” Kalbinden geçenler en yalın hâliyle dökülüyordu dudaklarından.

“Ben sana sunni solunum yaparım, bir tanem!” Sözlerini söyledi, gözlerinin içine baktı. Bal rengi bakışlar tutkuyla kararmıştı.

Melek, başarabilme ümidiyle, “Lütfen! Çok uzun sürmez,” diyerek yalvarıyordu.

“Tamam, imtihan! Tamam!” Kızın elini tuttu, mutfağa götürdü. “Sen makineye yerleştir, ben sana taşırım masadaki bulaşıkları,” diyerek iş paylaşımı yapıyordu, Ardahan şirketler topluluğunun efendisi!

Melek, ellerinin titremesini engelleyemiyordu. Heyecandan bulanan midesi, Adana’da geçirdiği ilk geceyi hatırlatıyordu genç kıza.

Masanın üzerindeki örtüyü toparlayıp tezgâhın üzerine koydu. Hareketleri öylesine doğaldıki. Gören, her zaman yaptığı işler olduğunu sanabilirdi. Melek, ona bakmayıp bulaşıkları makineye yerleştirmeye çalışıyordu ama gözleri kendinden izinsiz takılı kalıyordu adama.

“Seyretme güzel! Çabuk bitir işini!” diye sitem eden Mete’nin umrunda değildi Melek’in ne kadar utanabileceği.

“İnanılmazsın! Utandır anca! İş yaparken utandır, mutfakta utandır, edepsiz konuş utandır, her halükârda utan…”

“Çeneyi bırak kızım! Allah Allah! İşine bak, beş dakikan var!”

“Bağırma bana!”

“Bağırtma!”

“Meşe! Kaba meşe! Sanki yabancı bir adama bakıyorum! Sana bakıyorum işte!” Melek sadece kendi kendine mırıldanıyordu. Mete, ne zaman yanına geldi, ne zaman kızı tutup omuzuna attı..? Melek, yine o hayranı olduğu omuzlardaydı ve yine çuval gibi taşınıyordu. “Mete! Beni, bu patates çuvalı misali taşıma alışkanlığına bir son ver!”

“Sus kız! Beynimi kemirme!”

Mete’nin iki adımında yatak odasındaydılar. O boyla attığı bir adım, normal insanların attığı iki adıma bedeldi.

“Şimdi bu yaptığınla beni romantizmin zirvesine mi taşıyorsun yani? Hiç başarılı değilsin! Şu an için yapmak istediğim tek şey, bana kibirle bakan o yüzüne somurtmak!”

Kızı, çuval gibi yatağın üzerine attıktan sonra, dik bakışları ve çapkın gülümsemesiyle bakıyordu Melek’e, ağzından dökülenlere mukabil.

“Tatlım. Dır dırı bırak, yatağa uzan!”

Dedi ve gitti.

Ne tehdit edişini önemsedi, ne de kızın sinirini.

Aklındaki her şey, yanı başında çalan, “All My Life” ile son buldu. Karla Banoff her zamanın muhteşemi, kadın! Yanı başında, “All My Life” diyordu.

Mete, elinde çakmakla geri geldi. Mumları yaktı, ışığı kapadı. “Size söz dinletmek pek mümkün olmuyor, öyle değil mi, Melek Hanım!”

“Hâlâ müsait olmadığımı hatırlatmam gerekiyor sanırım…” Ses tonu kayıptı belli ki… Dudaklarından dökülen fısıltıdan ibaretti.

“Ahlak dışı düşüncelerinizi atın kafanızdan küçük hanım,” dedi, adım adım kıza yaklaşmaya başladı. Elini uzattı, yanaklarını okşadı parmaklarının tersiyle. Burnunun üzerinden geçti, kelebek dokunuşu gibi latif bir hareketle. Boynuna indi, köprücük kemiklerinde dolaştı bu kez de o ince, uzun parmakları. “Sadece… Bu kusursuz vücudun… Tadını alabileceğim noktalarını göreceğim… Kusursuz kemik yapın…” Eğildi, boynunun kokusunu içine çekerek bir öpücük kondurdu. Ağzını o noktada açtığında, dilini hissedebiliyordu teninde.

Melek ise nefesi kesilirken, “Lütfen dur…” diye yalvarıyordu. Vücudunun aldığı mola bitmemişken, şehvet ateşiyle yanmak istemiyordu genç kız ama karşısındaki adamın, merhametini görebileceğini de sanmıyordu.

Mümkün değildi!

“Hemen geleceğim. Ben gelene kadar… Çıkar şu sıkıcı elbiseni… Bizim için ayırdığın aşk dilimini alıp, o pürüzsüz teninden tadına varacağım,” dedi, yine gitti.

Melek, ellerini elbisesinin uçlarına kadar getiriyordu ama çıkarmayı başaramadan gözlerine kapanıyordu o eller. Gülmek ve deli gibi ağlamak arasında gidip geliyordu genç kız.

Mete’nin telefonu çaldığında, birkaç saniyelik sessizliğin ardından, “Nerede?” diye bağırıyordu.

“S*kicem onun gelmişini, geçmişini! Alın onu Tarabya’ya götürün! Zoru neymiş bana anlatsın bakalım!” dediğini duyduğunda, salona Mete’nin yanına gidiyordu, Melek. Efsane şarkıyı kapadı, Mete yanına geldi. Kollarını beline sararken burnunu boynuna sürtüyordu.

“Gitmen gerekiyor sanırım.” Sesini normal tutmaya çalışıyordu.

“Evet, bir tanem.”

“Sorun ne?”

“Ada! Bacaklarını kırdığımda sorunsuz hâle gelecek! Benimle gelmek ister misin?”

“Sanırım gelmesem daha iyi olur.” Keşke Ayşe gelseydi.

Mete, telefonu cebinden çıkarıp, “Kardeşim. Ayşe’yi al evine getir. Meleğimin yalnız olduğunu söyle. Eminim hayır demez,” dedi, telefonu cebine attı. Sırtında genç adamın göğsünü hissediyordu ve bu his içini yakıyordu. Ayrılmak istemiyordu… Yanında olsun istiyordu. Göğsünde uyumak istiyordu.

“İçimi okudun… Yine.”

“İçinde “İç” geçen cümleler kurma! Giremediğim için delirtmeye başladı artık,” derken, kızın boynuna bir öpücük daha kondurup yatak odasına geçti.

Melek, titreyen dizlerine derman olur düşüncesiyle oturdu. Dermansızdı. Ada’nın tepkilerinden şüphe duymasa, Mete’nin yanından ayrılmazdı ama… Bildiği bir gerçek vardı ki; Ada tehlikeliydi.

En mantıklı olanı bulaşmamaktı.

Gözü saate gider gibi olduğunda, vakit biri geçmişti. Ayşe’nin sahnesi bitmek üzereydi herhâlde. Kafası resmen çorba gibiydi. Düşünceler sağdan soldan beynini talan ediyordu.

Mete geldi, yanıbaşına oturdu, Melek’i kucağına çekti. Melek için teklife gerek yoktu, kolları Mete’nin boynuna dolanıp, başı sert ve bir o kadar sıcak göğsün üzerindeki yerini alırken.

“Odamda hoparlör görmedim.”

“Tavan hoparlörü var, bir tanem.”

Demek o yüzden ses o kadar netti.

Elleri saçlarını okşuyordu şefkatle.

“İki günde bu kadar iş nasıl bitti?”

Başına bir öpücük kondurdu genç adam. Dudakları saçlarının arasında olduğu hâlde konuşuyordu, Mete. “Bir tanem. Becerikli on erkek ve can dostun sayesinde bitti.” Derin bir nefes aldı.

Asıl konu geliyor gibiydi.

“Aklımın ucundan bile geçmedi arkandan iş çevirmek. Tek isteğim, rahat ve huzurlu yaşaman. İnatçılığın bir gün sinirimi zıplatacak biliyorsun, değil mi! Bunu unutma ama asla! Asla arkandan iş çevirmek değildi niyetim…”

“Teşbihte hata olmasın; “Havlayan köpek ısırmaz” diye bir söz var, duydun mu?”

“Kırk ölüden yirmi beşi klişeden, ukala velet! Sen bunu duydun mu?”

“Bu klişe değil beyefendi, atasözü!” derken başını kaldırdı, şefkati en olmadık yerde bulduğu aşkın göğsünden. “Sizinle bir iş anlaşmamız var. Resmiyete dökmemiz gerekiyor, Mete Bey. Bana bir randevu verin ve şartlarımızı resmileştirelim,” derken, gözleri kehribar rengine dönmüş aşka bakıyordu.

“Yarın on iki buçukta, Cevat seni şirkete getirecek. Madem ki resmiyet istiyorsunuz hanımefendi. O resmiyete kavuşacaksınız.”

Mete’nin etrafında dönüyordu dünya. Zil bile onun lafının ortasında çalmıyor, saygıyla sözünü bitirmesini bekliyordu. Mete’nin kucağından kalktı, elini ellerinin arasına aldı.

“Sensiz geçen günlerin kazası yok be sevgilim!” derken, kapının önünde duran yârinin dudaklarına küçük bir öpücük konduruyordu.

“Bir daha söyle!”

“Neyi?”

“Söylediğin cümle. Tekrar söyle.”

“Söyler misin!”

Genç adam gözlerini kapayıp, “Allah’ım. İmtihanımı kolaylaştır,” diye fısıldıyordu. Açtığında, “Misin… Söyler mi-sin!” dedi, tahammülde sıkıntı yaşıyormuş gibi bir ifadeyle.

“Sensiz geçen günlerin kazası yok be sevgilim!” İçten gülüşleri, yârinin gidişine hissettiği hüzne teselli gibiydi.

“Neden gülüyorsun?”

“Sago şarkıları içine işlemeye başladı.” Sakin başlayan gülüşü, bu fikirle kahkahaya dönüşüyordu.

Mete eğildi, boynu ile omuzunun birleştiği noktaya sımsıcak bir öpücük bıraktı. Teninin üzerinde dudakları kıpırdarken, “Uykum yok, yatağım soğuk küvet,” diye mırıldanıyordu.

“Mete’m… Sen… Biliyor mu..?” Ne nefesi yetti sözünü tamamlamaya, ne de dermanı.

Titreyen bedeni, Mete’nin kollarına kavuştuğunda, “Sen ilk kez söyledikten sonra, ben bir toplantının ortasında, Sagopa Kajmer şarkılarını inceliyordum,” dedi.

Yine yaşadığına inanamadığı anlardan birindeydi. Mete Ardahan, Melek için rap şarkı dinliyordu.

“Sen iste, ben jazz bile dinlerim canımdan öte.”

“Hi..! Allah korusun, Mete’m! Ben jazzdan nefret ederim!”

Kızın yüzünü, ellerinin arasına aldığında, “Kurban olsun seni verene bu Mete’n… Jazzdan nefret ederken de yalnız değilim artık çok şükür…” dedi, kapı çaldı.

O aşk dolu gözleri saatlerce seyrederdi mecburiyetler bölmeseydi… Gitmek zorunda olmasaydı… Kapıdaki sabırsızın, hırslı yumruklaması duyulmasaydı… Saatlerce seyrederdi.

Açılan kapıyla, “Yeter! Kapıya teslim pakete döndüm! Rahat bırak beni!” diyerek, parçalamak istermiş gibi Fuat’a bakan Ayşe, paldur küldür düştü evin içine.

“Gecenin bir yarısı, özel şoför olmuşuz memnun olmuyor, yumurcak! Teşekkür et kızım teşekkür!”

Mete, müdahale etmeseydi bu laf dalaşı uzar giderdi.

“Bir tanem. Ben, kardeşimi alıp gidiyorum. Yoksa senin kardeşin benim kardeşimi parçalayacak. Yarın bekleniyorsunuz prenses. Randevunuzu sakın unutmayın!” dedi. Kızın boynunu derin nefeslerle kokladı ve… gitti.

“Ne aksiyonlu hayatımız var a*ın… demeyecektim. Sıçarım ben böyle işe ya! Yapışmış işte küfür! Çıkmıyor ki!”

“Aleykümselam, Ayşeciğim. Hoş geldin!” Melek, Ayşe’nin öfkesine kahkaha atmaya başladığında, Ayşe’nin de ona katılması çok uzun sürmedi.

“Selamünaleyküm kuzu.”

“Aferin yumurcak, Aleykümselam,” derken, Ayşe’nin yanağından parmaklarının tersiyle makas alıyordu. “Neden çıkarmaya çalışıyorsun?” Sorduğu sorunun cevabının “Fuat” olduğundan emindi ama bunu Ayşe’nin ağzından duymanın keyfini yaşamak istiyordu.

“Bana; “Küfür etme bacak kadar boyunla. Kız kısmı, edepli olur edepsiz!” deme cesaretini gösterdi bu gece.”

Bu gece ona düşünecek eğlenceli bir konu çıkmıştı neyse ki. Mete’nin yanında yapamadığı işleri yapıp, ortalığı toparlarken, Ayşe’nin anlattıklarını yüzünde bir tebessümle dinliyordu.

Aklı Mete de, kalbi Mete de… Kulağı Ayşe’nin anlattıklarındaydı.

Bir şey daha vardı ki… Kalbi tekrar tekrar beynindeki hatırlatmayla coşuyordu.
‘Masumiyetin yakan imtihanı.’

Candan Öte ~ 25 | İmtihan” için 4 yorum

  • 6 Aralık 2018 tarihinde, saat 00:40
    Permalink

    Ah ah bilmeden mi yapti Ayşe mercimek çorbasini lahana sarmasinda gozu gitmesi fuat a efideye benzetip konduramamak sanirim (ehehe evetttt yatarken bagimli olarak tekrara donuyorum farkindayim ) şeyy bu sefer ayşeyi anlamaya calisiyorum da :)))

    Yanıtla
    • 6 Aralık 2018 tarihinde, saat 18:56
      Permalink

      casusmuşsun gibi geldi kulağa. olaya bak ya ? süpersin vesselam =)

      Yanıtla
  • 6 Aralık 2018 tarihinde, saat 23:21
    Permalink

    Meraktayum derken latife yapmiyodum kiii 🙂 candan oteyi önce yazman ne güzel olmus diyorum icten onden bilgi aliyorum ahzen e 🙂 ama ayseyle fuat niye rizeye gittiler beraber gittiler de halami bi ipuccu yok ahahahaa sorularimi sorarken kendikendime gulüyorum ya Lütfiyemm manyadimmi ben yaa iyimi degilim ben merek adami ne hallere sokuyo goruyon mu :)))

    Yanıtla
    • 7 Aralık 2018 tarihinde, saat 09:12
      Permalink

      birkaç bölüme cevaplar önüne dizilcek inşAllah ?

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir