Candan Öte ~ 24 | Kırgın

“Bir ömür versin Rabb’im bana. Seninle böyle geçireyim.”

Cümlenin içindeki yakarış, Melek’in benliğine karışıyor, kalbine doğru ılık ılık akıyordu. Mete’nin bakışlarında, ilk kez böylesi bir şaşkınlık görüyordu. Ağzından çıkanlar kulağına ulaşmış olacak… Ulaşanların da ulaşmamış olmasını istiyordu herhâlde, yüzünde acı çeken bir ifade vardı.

Melek, Mete’nin dudaklarına bir öpücük kondurdu. Cümlenin güzelliğini içine sindirmeye çalışırken sırtını yine Mete’nin göğsüne yaslıyordu. Cips kasesini yanlarına koyduğunda, hazırdı 154 dakikalık efsaneyi seyretmeye. Yüzbaşı Algren sahneye çıktı ve başladı.

Daha önce defalarca izlemişti bu filmi. Her defasında yoğun bir hüzünle. Ama şimdi!

“Bak adamıma! Kadının, kocasını öldürdü, evine de, yerleşti. Çocuklarına da sevdirdi kendini. Bir tek hatunu yatağa atmak kaldı.”

“Öyle deme ama! Algren çok acı çekti çok pişman oldu,” dese de gülmemek için zor tutuyordu kendini.

“Yok be kızım! Fıstık gibi hatun matemi sona erdiğinde kollarında olacak, sen ne acısından bahsediyorsun?” Ukala tavrına öfkelenmesi gerekirdi ancak ne yazık ki içine neşe olup yayılıyordu Mete’nin sesi.

“Lütfen, lütfen yorum yapma, hüzünlü hüzünlü seyredeyim şu güzel filmi.”

Yalvarsa da susturabildi mi, Mete’yi?

Hayır!

Taka, kocasının zırhını Nathan Algren’a giydirirken, çapkın Amerikalının, kadının dudaklarından çaldığı küçük öpücükle, “E… Ne diyordun az önce?” diyerek yaslandığı yerden başını kaldırıp Melek’in gözlerinin içine bakıyordu. “Adamın acısı başka, kızım başka!” Tekrar geri yattı, elini cips kâsesine uzatarak birkaç parça cips aldı. “Arslanım benim. Savaş gel, hatun senin!” derken Mete, Melek salıvermişti kahkahalarını.

“Çok kötüsün ya! Adamın acısı nasıl başka? Anlatmak ister misin?”

Dönüp baktığı adamın dudaklarında çapkın bir tebessüm vardı, “Asıl acı kasıklarında,” derken. Kalçalarına daha fazla yaslarken sert bedenini, “Bilmem anlatabildim mi?” diye mırıldanıyordu.

Yutkunmaya çalışıp yutkunamadığında derin derin aldığı nefeslerle yüzünü yeniden televizyona dönüyordu Melek. Mete ise hâlâ Melek’i seyrediyordu.

Algren, evden çıktı ve Katsumoto ile bir bakışma yaşadı. O nasıl bir bakışma idiyse…

Katsumoto, ordusunun karşısına geçti ve savaş brifingini verdi;

Bir haykırış!

“Vay be! Adam, ordusuna ne gaz verdi, gördün mü? Bizim komutanlar da konuşsun dursun!”

Sahneye yaptığı yorumla kahkaha atarken, “Brifingle uğraşmıyor işte. Adam aşmış, aşmış,” diyerek, hüzünlü duyguları siliyordu gözlerinden.

Ve Katsumoto’nun ölüm sahnesi.

“Ah be adamım! Türkleri kendine örnek almış ama uygulamada bir hata yapmış. Biz ya kaçarken ya sıçarken esaslı fikirler üretiriz. Adam ölürken. Gitti canım şiirin telif hakkı!”

“Sağol! Bütün büyüsü bozuldu filmin. Bir daha asla, eski duygu dolu bakış açımla izleyemeyeceğim.”

“Çık kızım şu melankoliden! Hadi yatağa!”

“Emredersiniz, majesteleri!” diyerek kalkıyordu yerinden. “Sen buraları toparla, ben tuvalete gideceğim,” derken yüzünde kibirli bir ifade vardı Melek’in. Banyoya doğru yürürken bir ara dönüp baktığında, Mete oturur pozisyonda kollarını dizine dayamış, sağ elinin iki parmağını dudaklarının üzerine koymuş, karanlık bakışlarla kızın gidişini seyrediyordu.

*

“Sabah mı döneceğiz?”

Gecenin üçü olmuş, yatağa yeni giriyorlardı. Melek, adına sıkıntı yoktu zira günün uzun bir bölümünü uyuyarak geçirmişti. Ama Mete…

“Sabah mı dönmek istersin?”

Esasen, sabah dönmeleri iyi olabilirdi. Evle ilgili işleri anneannesi gelmeden bitirmek istiyordu ama daha hiçbir şeyi hâlledememişlerdi. “Fark etmez…” Yorganı üzerine sıkı sıkıya çekerken, Melek, Mete bir şorttan ibaret yatak kıyafetiyle yorgana dokunmuyordu bile. Aralarında resmi bir mesafe olduğu hâlde yatarken yan yana, “Çok zor öğreniyorsunuz beyefendi?” diyerek sitem ediyordu Melek, dik bakışlarıyla baktığı adama.

“Yine neyi öğrenemedim acaba, küçük hanım?”

“Yârine sarılmayı!”

“Gel buraya ukala!” dedi, sımsıkı sarıldı genç kızın bedenine. Huzur da o kollarda olmaktı, mutluluk da.

*

Melek’in gözleri aniden açıldığında, sabahın ilk ışıkları aydınlatıyordu ufacık kulübedeki asma katı. Gözlerini açtığında boşalan yaşlara bakılırsa, annesinin özlemine yine dayanamamıştı. Rüyadan uyanışı yine bir yokluğu yaşatırken, Melek’e sımsıcak bir dokunuş takip ediyordu damlayan gözyaşlarını.

“Bir insan, nasıl bu kadar çok gözyaşı üretebilir? Ne gördün rüyanda, bir tanem?”

Sesindeki şefkate ölürdü, Melek. Kollarını, Mete’nin boynuna dolarken bedenini var gücüyle genç adama bastırıyordu. “Annemi gördüm.”

“Anlatmak ister misin?” Bir eli saçlarını okşuyor, diğer eli, belini vücuduna daha fazla yaslıyordu.

“Hatırlamıyorum… Çok özledim, Mete. Onları çok özledim.” Hayatının özetiydi. Yârinin tesellisine sığınırken, başını göğsüne yaslarken, başka bir söz söyleyemiyordu.

“Muhteşem bir yere, kahvaltıya gideceğiz.” Saçlarının arasında gezinirken elleri, sesindeki incitmekten korkarcasına çıkan şefkat, Melek’i daha fazla hüzünlendiriyordu.

“Olur. Kalkmak lazım önce, değil mi?” Başını kaldırdı, Mete’nin gözlerine bakmaya başladı.

“Başarabilecek misin?”

Dalga geçiyordu.

“Kollarınızı çektiğiniz an, kesinlikle!”

“Hadi o zaman!” Kolları, kızın vücudunu serbest bıraktığında, rüyanın hüznünü atmıştı artık. Çok önemli bir meseleden konuştuğunu hissediyordu annesiyle ama ne olduklarını hatırlayamıyordu.

Yavaş hareketlerle kalktı yataktan. Pijamalarını, Mete’nin gözlerinin önünde çıkarmamayı tercih etti. Hızlı adımlarla ahşap merdivenden inerken, dönüp ardında bıraktığı adama bakma izni vermiyordu kendine, Melek. Banyoya girdi, hiç acele etmeden duşunu aldı, dişlerini fırçaladı, saçlarını kurulayıp taradı ve ördü. Mete bekliyormuş, banyoyu kullanacakmış… Hiç umursamıyordu.

Banyonun kapısını açtığında, omzunu duvara yaslamış, kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirmiş, yüzünde tehlikeli denebilecek bir ifadeyle Melek’e bakan Mete’nin yanından üzerinde sadece banyo havlusu olduğu hâlde, bir prenses edasıyla geçti.

Ardında bıraktığı Mete’nin, “İmtihan!” fısıltısını duyduğunda merdivenin basamağına adım atıyordu.

“Kesinlikle! Bir meşeyle imtihan!” Lafını soktuğunda, yüzünde bir gülümsemeyle çıkıyordu artık merdivenleri.

“O meşenin dalı girsin..!”

“Edepsiz!”

Sesini daha net duyabilmesi için dönüp dönüp cevap yetiştiriyordu, Melek.

“Çatlak!”

“Kaba meşe!”

“Ağzından bal damlıyor, balım!”

Mete alt katta, Melek üst. Ellerini tırabzana dayayıp cevap yetiştiriyordu, genç kız. “Bilmukabele beyefendi. Sizin ağzınızdan damlayanları yalıyorum ben!”

Şu ânâ kadar söylediği en erotik kelimeler olabilirdi. Bunu, Mete’nin çıplak vücudunu merdivenlerin dibinde gördüğünde de anlamış oldu. Adım adım çıkıyordu merdivenleri, gözlerini Melek’in gözlerinden bir an olsun ayırmadan.

Ellerini korkuluktan çekip dikleşmeye çalıştığında, genç kız, “Çıplaksın!” dedi, sesinin titrememesiyle gurur duyarak.

Mete, son basamağı çıkıp kızın yanına gelirken yüzünde kibir dolu bir tebessüm vardı. Elini uzattığı da, Melek bir adım geri çekilse de Mete’nin hızı yine nefesini kesti. Bir elini kızın beline yerleştirdi, kaçmasını engelledi diğer eli üzerindeki havluyu söküp aldı.

“Artık sen de çıplaksın, güzelim.” Kızın pembeye dönüşen yanaklarına tatlı tatlı öpücükler kondururken, Melek tir tir titriyordu.

“Mete! İç çamaşırı giymem gerekiyor!”

“Olabilir…”

“Bırakırsan giyebilirim…”

“Hiç sanmıyorum!” Burnunu boynunda bir aşağı bir yukarı sürtüyor, kokusuna doymak istermiş gibi derin derin soluyordu tenini.

“Gitsek ya!” Olabilecek en titrek tonu bulmuştu hayırsız sesi!

Karşısında çapkın tebessümüyle bakan Mete ise, “Sevişsek ya!” deyip göz kırpıyordu.

Nefesi derinlerde bir yerde kayıptı Melek’in. “Uf!” Mete, kızın uflayan dudaklarını dudaklarıyla kapadı, kollarını beline sardı. Bir eli saçlarının arasına çıktığında, diğer eli sırtını okşuyordu. Geri çekildiğinde gözlerindeki bakış da derman bırakmıyordu Melek de.

“Çabuk giyin!” diye fısıldadı kulağına, serbest bıraktı titreyen bedenini. Melek, havlusuna uzanıp bedenine sararken, Mete çoktan aşağı inmiş, banyo yapıyordu.

*

“İyileştiğinde… Benden kurtulamayacaksın.”

“Vaatlere başladınız, Mete Ardahan.”

“Bir gün benim olacaksın Melek… Yakut!”

“Bir gün, bu günahlarımız yüzünden yanacağız!” Ses tonu boğuk, kelimeleri en derinden çıkıyordu.

Mete, Melek’in elini elinin içine alıp merdivenlerden aşağı inmeye başladığında, “Senin gibi bir güzeli bana veren Allah, hiç şüphesiz affedilmemi de nasip eder. “Kişi sevdiğiyle beraberdir,” dendiğine göre, vaadini yerine getirmeyeceğinden de şüphem yok. Demektir ki; sen de affedildin. Oh! Cenneti garantiledin! Hadi iyisin,” diyordu, şüpheye yer bırakmayan kararlı bakışlarıyla.

Melek, bir basamak kala durdu, “İnanılmazsınız, beyefendi!” diye mırıldandı.

Melek ile birlikte durduğunda Mete, “Karşınızda acizim, hanımefendi!” sözleriyle eritiyordu genç kızın âşık kalbini.

*

“Şunun da tadına bak!” Elindeki sımsıcak keteyi, Melek’in tabağına bıraktı, çay bardağını eline aldı.

“Dönüşte araba kullanmama izin verir misin?”

Mete, dudaklarına kadar getirdiği çay bardağını indirirken aldığı keyfi gizleyen sade bir tebessümle kıza bakıyor, biraz dalga geçmenin fena olmayacağını düşünüyordu. “Ben kadınların trafiğe çıkmasına karşıyım!” Bu kız, bu tepkileri verdikçe nasıl vazgeçebilirdi meşelikten?

“Sebep!” Sorudan ziyade, sitemdi çatılan kaşlarında ifadeleşen.

“Ne sebebi? Saymakla biter mi kızım?”

Kırmızının tonlarını bu kadar seveceğini asla düşünmezdi. Ama, hepsi büyüleyiciydi Melek’in teninde. “Lütfen, yüce Mete Bey! Birini bahşedin bana!”

‘Senin o sinirlenen dilini…’ “Hay hay tatlı kız! Bir kere sinyal kullanmaktan acizsiniz!”

“Yuh ama artık! Tanıdığım taksiciler, minibüs şoförleri, otobüs şoförleri hep erkek! Ve hiçbirinin sinyal kullanma alışkanlığı yok!” Verdiği cevaptan tatmin olmuş bir ifadesi vardı, genç kızın.

Tâ ki… “Kaç tane tanıyorsun, kızım!” diyene kadar, Mete.

“Tanımıyorum. Cümleye yakışan; “Tanıyorum”du, kastettiğimse; “Gördüğüm.” Anladınız mı, Mete Bey?”

İçinden kahkahalarla gülmek isterken, iradesi sınırları zorluyordu. “Ha şöyle! Öğren kızım mantıklı cümleler kurmayı.”

“Mete! Konuyu değiştirme! Neden sevmiyorsun bizi?”

“Mete’m diyeceksiniz, küçük hanım! Yavaşsınız, sarı ışık geçmek içindir! Sarı ışığı görüp geçmediği için trafik ışığında pineklemek zorunda bırakılmak… Kesinlikle trafik de olmamalısınız!”

“Meşe bey, pardon Mete Bey… Çok özür diliyorum. Sarı ışık geçmek için değil, yeşil ışık geçmek içindir. Sarı ışıkta, hız azaltma zorunluluğu vardır…”

“Kadın şoför, şerit değiştirmek aklına ne zaman geliyorsa o zaman değiştirir. Sağına soluna bakmaz!” Çok ileri gittiğinin farkındaydı.

“Hmm… Evet, evet. O trafiğin normal seyrinde, arabaların arasından makas yapanların hepsi kadın sürücü değil mi? Kadın şoför, kurallara uyar, hız limitlerini önemser. Sinyali en çok kullanan kişiler, kadın şoförlerdir. Arabası da evi kadar temizdir. Sorumluluk sahibidir. Taksiciler, özellikle minibüs şoförleri olan erkekler ise…”

“Bir tanem, çok çabuk gaza geliyorsun.” Elini uzattı, sinirden kıpkırmızı olmuş yanakları parmaklarının tersiyle okşamaya başladı.

“Kesinlikle… Bir tedavisi var mı bildiğin?” Hafif bir tebessüm yayıldı o şahane dudaklara.

“Zaman, meleğim. Büyüyeceksin, olgunlaşacaksın geçecek!” dedi ve genç kız, yanaklarını okşayan parmakları, elinin tersiyle, tıpkı bir sineği kovalar gibi itti. “Yiyeceğim! İzin verir misiniz?”

“Doyuramadım ben seni!” Herhangi bir cevap beklerken Melek’ten gelecek, sinirine bile hayran olduğu kızı seyrediyordu. Söyleyeceklerini ukalalığıyla susturmuşken, onu daha çok kızdıracak tek bir söz daha etmemeye kararlıydı Mete…

*

“Bugün de bitti ve evle ilgili yine hiçbir şey yapamadık,” masadan kalkarken bir gerçeği dile getiriyordu, Melek. Sesinde ne bir kızgınlık ne de bir sitem vardı.

“Hâllolur, meleğim. Canını sıkma sen.”

“Olur.” Gülümsedi, yolcu kapısını açtı aracın.

Mete, ondan önce davranıp koltuğa kurulurken, anahtarları Melek’in avuç içine bırakıyordu. Şaşkınlığınıysa önemseme hiç niyeti yoktu, Mete’nin, “Çabuk ol! Kadın şoförlere bakış açımı değiştir!” derken. Kibirli bir ifadesi, ondan daha çekilmez ses tonu vardı, Mete’nin.

Melek, şaşkınlığını atlatıp, kahkahalarla gülüyordu, “Emredersiniz, meşe bey!” Şoför koltuğuna kurulan zarif bedenine göre koltuğu ayarlarken, “Dev misin acaba?” diyerek şaşkınlığını dile getiriyordu. Uludağ’ın yolunda, sakin bir iniş gerçekleştirirken genç kız, sanki her gün araba kullanıyormuş gibi bir tavrı vardı.

Merkezde kullanırken de iyiydi. Ulu Camii gezebilmek için arabayı otoparka çektiklerinde, “Şimdi bırakıyorum ama sonra yine kullanabileceğim değil mi?” diye soruyordu gözlerindeki o masum bakışlarla.

“Sakıncası yok, tatlım… Sürebilirsin.”

Yüzündeki kibir dolu gülümsemeyi incelerken, Melek, “Büyüksün ya… Teşekkür ederim,” sözleriyle gülümsüyordu.

“Biliyorum,” dedi, Melek’in elini elinin içine aldı. “Hadi.”

Önce Ulu Camii ardından tarihi, Kapalı Çarşı’yı dolaşmışlardı yorulduklarını hissettikleri arnavut kaldırımlı ara sokaklardan yemek kokuları yükselirken. Gördüğü her güzelliği hayranlıkla seyrediyordu, Melek. Hediyelik eşyalara bakıyor, inceliyordu ama almak için hiçbir teşebbüste bulunmuyordu. “Hiçbir şey ilgini çekmedi mi?” sorusu, birden dökülen fazlalık gibiydi Mete’nin dudaklarından.

Dalgın dalgın Mete’ye bakarken, “Aksine, her şey çok ilgi çekici,” diyordu, Melek.

“Peki almak istediğin bir şey yok mu?”

“Ben göz tiryakisiyim, Mete Bey… Bakmayı seviyorum, almayı değil.”

İkindinin son ışıkları titreşirken semada, tok gözlü bir genç kızın yanında sessiz sessiz yürüyordu artık, Mete. Onun önüne bütün dünyayı serebilirdi ama Melek için hiçbir ehemmiyeti yoktu.

Ve yine direksiyon başındaydı Melek. Otobana çıktığında. 3. vitesteydi.

İyi.

Hızı arttıkça dörde yükseldi.

Pekâlâ.

Gösterge panelinde beşi gördüğünde Melek’in rahat ifadesi tabiri caizse, kapının koluna yasladığı koluyla bir taksici edası taşıyordu.

Altı oldu.

Bu gazla kız, yediyi de deneyecekti!

“Yavaşla kızım! Anladık hızlısın.”

“Korkma, küçük bey! Bugatti’nin hakkını vermek lazım,” dediğinde, Mete’ye döndü tatlı tebessümünü bağışladı âşık kalbine.

“Anladık, ukala! Önüne bak! Bacak kadar boyu var, benim boyum kadar dili! Sür! Çok konuşma!”

O ince uzun parmaklar, radyonun tuşlarına basarken, Mete seyrediyordu. Radyo Eksen’i bulduğunda, Imagine Dragons “Demons” diye haykırıyordu. “Hah! Gördün mü bilmişimde açmışım. Hah hah ha!” Sesini daha da yükselttiğinde nakaratına eşlik ediyordu.

Öyle tatlı ve mutlu görünüyorduki.

Şarkı bittiğinde, sesi normal bir düzeye getirdi, Mete. “Sıkıldın mı kullanışımdan?”

“Fena değilsin. Sıkılmadım.”

Müthişti.

“Teşekkür ederim. Çok naziksin.”

“Uzun zamandır araba kullanıyor musun?”

Melek’in yüzüne bir gülümseme yayıldı. “On dört yaşımdan beri.”

“Bak sen! Kızımız kural dışı işler yapmış.”

“Dedem, beni meşgul edecek bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Araba kullanmak istediğimi söylediğimde, itiraz bile etmemişti. 2004 model kırmızı bir Mazda 6.26 ile başladım araba kullanmaya. Muhteşem bir arabaydı… Şi… tatlım… Sen, hiçbir arabayla kıyaslanamazsın!” derken o ince parmaklar arabanın direksiyonunu okşuyordu.

“E… sonra? Kolay öğrendin mi?” normal olmayan insan, arabayla konuşuyordu!

“Yani çok zor olmadı. Bir-iki gün, dur kalk çalıştık. Debriyaj ve vites döngüsünü öğrendiğimde çok acayip hissetmiştim. O kavrama anını yakaladığımda; “Dede. Bak buldum orayı. Kavrıyor işte!” deyip heyecanla coştuğumda; “Aferin benim kızıma. Bitmiştir artık senin öğrenme maceran. Gerisi, reflekslerinin işi,” demişti dedem. Araba, o noktayı bulduğunda konuşuyordu benimle sanki gaz ver bana, gidelim diyordu. Dördüncü gün trafikteydik dedemle. Dedemdeki de iyi cesaretti. Karşıdan kamyon geldiği zaman bakışları hep bende oluyordu. “Heyecanlanıyor musun gelen araç olduğunda?” sorusuna şaşırmıştım. Yeni kullanmaya başlayanlarda oluyormuş sanırım. “Kendi şeridinden geldikten sonra sıkıntı yok!” demiş ve gülmüştüm. O günden sonra hep yalnızdım.” Yana döndü, Mete’nin yüzüne baktı kısa bir süre, ardından devam etti mutlu bir ifadeyle anlatmaya. “Hafta sonları Cengiz ile go-karta gidiyoruz, çoğunlukta. Böyle bir tasarım harikasını -duydun mu çiçeğim? “Tasarım harikası”dedim senin için- ah bebeğim… Kesinlikle öylesin.”

‘Çatlak!’

“Böyle bir tasarım harikası hiç kullanmamıştım ama, çoğu markanın test sürüşlerine katılmışlığımız var.”

Kızı, bir araba hastasıydı!

Ona aldığı hediye hakkında ne düşünürdü bilemiyordu ancak öğrenecekleri vakit yaklaşıyordu.

“Fuat, bu değerli bebeği kullanmamla ilgili ne düşünür?”

“Tebrik eder seni. Ne düşünsün?”

“Arabasını Uludağ’a çıkardık, indirdik. Uludağ’ın yollarının nispeten iyi olması arabaya hakısızlık etmiş olduğunuz gerçeğini değiştirmiyor, Mete Bey!” Kınayan gözlerle bakıyordu genç adama. “Araba, asfalt için tasarlanmış, siz dağ tırmanışı yaptırdınız!”

“Takma kafana sen, tatlı kız. Fuat dır dır ederse alırım ona bir tane, olur biter.”

“Paranın gözü çıksın!” dedi mırıldanarak.

“Efendim!”

“Yok bir şey. Harika bir arkadaşsın.” Dudaklarında sahte bir tebessüm vardı.

“Önüne bak!”

“Mısın! Öğren lütfen! “Mısın!” “Önüne-bakar-mısın!” Zor değil, dene!”

“Çok konuşma!” derken Melek’in telefonuna gelen mesaj imdadına yetişti. “Bakmamı ister misin?”

Küçük bir kahkaha attı önce. “Bakar mısın.” Sözler Mete’nin kibrini taklit eder nitelikteydi.

“İmtihan!” dedi burnundan solurken, ardından devam etti, “Ayşe, İstanbul’a vardığımız da, evinize bekliyormuş seni. Ne yazayım?”

“Hmm… Demek öyle. Yaz kızım.” Büyük bir ciddiyetle, Mete’nin ters bakışları yüzünden git gide tırmanan gülüşüyle devam etti, “De ki; en geç dokuza kadar yanında olacağım. Yemek yeme beraber dışarıda yeriz. Ben ısmarlıyorum, de.”

“Emredersiniz prensesim!” Dalga geçiyordu ama kızın söylediklerini kelimesi kelimesine de yazıyordu.

Tam o esnada Fuat’ın mesajı geldi.

“Kardeşim. Her şey eksiksiz hazır. Sizi bekliyoruz.”

“Çok şükür,” diye mırıldandı.

“Efendim?”

“Aferin, mini kız. Monarşik düzene alışmaya başladın.”

Yüzündeki kibirli ifade, kızın sözlerini duyduktan sonra gülümsemeye döndü.

“Sen böyle kibirli konuşuyorsun ya… O zaman, Allah ne verdiyse ağzının ortasına çarpmak istiyorum.”

“Baş başa bir ring yaparız öyleyse sizinle, küçük hanım. Marifetlerinizi sergilersiniz.”

Heyecanla Mete’ye dönüp, “Ciddi misin?” diye sorarken, gözlerinin içi parlıyordu.

“Hayır! Bir daha değil ringe, yakınına bile gidemezsin!” Bu hakikati bilmeliydi, bilmeliydi ki gereksiz heyecanlara kapılmasın meleksi yâri.

“Lütfen! Sadece dördümüz olalım. Sen ve ben, Ayşe’m ve Fuat. Ne sen beni incitirsin, ne de Ayşe’m. Tek severek yaptığım spor bu. Ona da Ayşe’min zoruyla başlamıştım.” Sesinden akıyordu hayal kırıklığı.

“Neden zorladı seni?”

“Soğuk kış geceleri… Konuyu değiştirmeyelim. Lütfen… Lütfen… Lütfen… Lütf..”

“Tamam! Sus kızım ya! Düşüneceğim.”

“Sağol, baba!”

‘Ukala diline. Ah o diline…’

Mete, kızı yine seyre daldı. Uzun bir sessizliğin ardından Melek’in sesini duymak, susadığı zaman soğuk suyu kana kana içmek gibi bir his veriyordu ona. Rahatlatıcı, olmadan yaşayamayacağı bir nimet. Su ve Melek! Aynıydı.

“Senin işin var mı?”

Aklına Mete’yi davet etmek geldiği için şükretmeliydi belki de. “Yok, meleğim.”

“Bize katılmak ister misin?”

“İki kadın karşısında durumu eşitlemek isterim ama. Fuat’ı da çağıralım.”

Melek’in anında aydınlanan ifadesi, Mete’nin tam isabeti bulduğunu anlatıyordu.

“Fuat, nasıl biri?”

“Tanıdığım en net insan. Sevdikleri için canını vermişliği vardır. Dokuz canlı can kardeşimdir. Biraz da çapkındır…”

Melek’in ifadesi son ayrıntıda solmuş gibiydi. “Yani sadakat bilmeyen biri mi?”

“Bana karşı, hiçbir sadakatsizliğini görmedim.”

“Hmm… Ne güzel. Peki… Hiç, bir kadına sadık olmaya çalıştı mı?”

“Uzun süre aynı kadınla görüştüğünü hiç görmedim. Eğer süre uzamışsa o kadında farklı bir cazibe vardır, Fuat için.” Mete konuştukça, Melek daha fazla sıkıyordu direksiyonu. Duydukları hoşuna gitmemişti belli ki. Bir an için Fuat’ın gerçekte kim olduğunu anlatmak istedi, hemen ardından vazgeçti. Böyle bir sırrı ifşa etmek haddi değildi. Ama şimdi duyacakları Melek’in hassas kalbine hitap edecekti. “Bir zamanlar ben de öyleydim… Karşıma bir Melek çıkana kadar… Hayatımın, bom boş geçmiş yıllarına içten içe isyan ederken, bir taraftan da o acizlikten beni çok geç olmadan kurtardığı için şükrediyorum Allah’a.”

Melek, birkaç defa yutkunduğunda çare olmuş gibi görünmüyordu hareketi. Konuşurken sesi yine titriyordu. “Bana zinayla ilgili o kadar söz söylerken, sen kendini bu günahtan hiç korumamışsın?”

Baş parmağını dudağının kenarına aşağı yukarı doğru sürtüyordu, “Gençlik… Nefs…” derken.

“Ben de gencim…”

“Nereye varmaya çalışıyoruz?”

“Bir yere varmaya çalışmıyoruz…” Bir hayal kırıklığını yaşıyordu söyleyemediği her kelimede. Ne Mete’nin eskilerine dair bir gerçeği bilmek istiyordu, ne de Fuat’ın.

“İnsan değişir, meleğim…”

“Ve sende?”

“Ben senden önce… Anı yaşadım, meleğim, nefsime göre hareket ettim… Şimdi de sadece seni yaşıyorum…” Başını anladığını göstermek istercesine aşağı yukarı sallarken, Melek, “Kenara çek!” sözleriyle emir veriyordu farkında bile olmadan, Mete.

“Neden? Ne güzel gidiyorduk,” dese de ikiletmedi lafını. Hemen dörtlü flaşörleri yaktı,  sağ sinyalini verdikten sonra arıza şeridine çekti.

Mete, çalan telefonu, “Sorun yok, bekleyin!” diye cevapladığında, hava iyiden iyiye kararmıştı. Arabanın önünden dolaşıp Mete’nin yanına geldiğinde, kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirip dik bakışlarla genç adama bakıyordu.

“Acıktın mı?”

“Hayır!”

“Neden acıkmadın?”

“Kahvaltıyı geç yapmış olmamız, ciddi bir etken!”

“Dalga geçen dilini senin…”

Açtı yolcu kapısını, Melek binene kadar bekledi. Arabanın önünden dolaşıp, şoför tarafına geçerken, arabanın içindeki kıza hayranlığını örtecek kibir dolu hâlleri vardı Mete’nin.

Koltuğu kendine göre ayarladıktan sonra arabayı çalıştırdı, Melek’in elini elinin içine aldı. Defalarca öpücük kondururken, “Senden sonra ben, senden önceki her şeyi unuttum.” Elini dizinin üzerine yerleştirdiğinde, “Sen kullanırken sana dokunamıyordum. Yanında ben...” Ne diyecekti? ‘Ben yokken kullan’ mı? “Yanında ben varken, biraz zor kullanırsın sen araba falan,” diyerek, tamamladı cümlesini.

“Sen, bana dokunmak iste. Her zaman iste. Varsın araba eksik kalsın yârim.” O samimi sözlere dağılırken Mete’nin benliği, başını koltuğa yasladı, derin bir nefes alırken gözlerini o yoğunluğa kapadı ve açtı.

*

İstanbul, bütün ihtişamıyla sarıyordu iki genci, Fatih Sultan Mehmet köprüsünün üzerinden geçerken. İstanbul’a yakışan simalara, yağmurdan sonraya, geceyi not düşüyordu, Melek. Sonra bir de kardı soğuk gelinliğiyle Yedi Tepe’yi güzelleştiren.

Eli yârinin eline kenetli olduğu hâlde geldiler yeni yuvalarının kapısına kadar. Melek, çocuksu bir heyecanı hissederken arabadan indiğinde, gözleri yeni evinin penceresinde olduğu hâlde ilerliyordu Mete’nin yanına.

“Tülümüz olmuş sanırım.” Salonun ve mutfağın ışıkları yanıyordu ve ikisinin de penceresinde tüller vardı. Ayşe, bundan bahsetmemişti. Herhâlde temizlik yapmayı bekleyemeden ilk yerleştirilen eşyaları tüller olmuştu.

“Hadi, çıkalım,” deyip kızın elini, elinin arasına aldı.

Zile basıp beklediklerinde daha önce orada olmayan bir teçhizatla karşılandı.

“Vay canına! Kamera sistemi mi takılmış?”

Bir tuhaflıklar, bir gariplikler vardı ama… Hayırlısı diyordu içten içe. “Şimdi, sen ilk kez mi evimize geliyorsun?”

“Evet, meleğim.”

Melek önde, Mete arkada çıkıyorlardı merdivenleri. İçinde, adım attıkça bir şüphe büyüyordu. Aniden ortaya çıkan Uludağ kaçamağını, penceredeki iki tüle ve zil olması gereken yerdeki sivil savunma teçhizatına bağlamak istemiyordu vicdanı.

“Hmm. Artık istediğin zaman gelebilirsin. Tabii ev sahibimiz bu duruma ne der bilemiyorum. Evime erkek mi alıyorsunuz, diye bizi kapı dışarı etmesin?”

Mete, attığı kahkahanın arasında, “Etmez, etmez. Merak etme!” diyordu.

Kapıları olması gereken yerde durdu. “Mete, neler oluyor?” derken bembeyaz çelik kapı açıldı.

Kapı, kapının açıldığı alan… Her şey ortadaydı aslında.

“Hoş geldin, kuzu,” diyen arkadaşının yüzünde ki suçluluk ifadesi…

“Hoş bulduk… Ayşe’m!” dedi feri kaçmış bir ses tonuyla.

Önce, Mete’nin elini bıraktı, sonra hayallerinde oluşturduğu küçük evlerine ayakkabılarını çıkararak adımını attı. Bembeyaz seramiğin üzerinde kahve dakkânındaki iki aylık maaşı ederince bir halı vardı. Önce, duvarları muhteşem güzellikte kağıt kaplanmış salona ilerledi. Özenle yerleştirilmiş ünite, koltuklar, müzik sistemi…

Ağzından tek kelime çıkmıyordu nutku tutulmuş Melek’in.

Uludağ’a giderken aklında hep bir acaba vardı ama… Ayşe, nasılsa her ayrıntıyı anlatır diyerek çok önemsememişti. Ayşe, bazı ayrıntıları anlatmamayı tercih etmişti belli ki.

Yerdeki ahşap döşeme, öyle güzel parlıyorduki. Duvara monte edişmiş üniteden taşanlar midesindeki asit yoğunluğunu arttırıyordu. Üç kişi vardı evde kendinden başka. Kendi de dahil o üç kişininde çıtı çıkmıyordu. Salondaki kapıdan balkona geçti. Zemini, siyah, gri desenli karo seramikle kusursuz bir işçilikle kaplanmış balkona. Rengarenk çiçeklerin yerlerini bulduğu balkona. Mutfağın kapısından da mutfağa geçti. Paralarının yetmeyeceği, ama sonra muhakkak değiştirecekleri mutfağa!

Gerek kalmamıştı. Mete her şeyi düşünmüştü!

Kabusta olduğunu düşünüyordu.

Şükürsüz müydü acaba?

Hâlâ, kapının girişinde duran üç kişi, Ayşe, Fuat ve… Mete. Sessizce kızı izliyorlardı.

Ayşe’nin odasına baktı. Ve kendi odası… Kendi odasında annesinin gençliği kurulmuştu. Sallanan sandalye, şifoniyer, komodin, ders çalışma masası. Ve o masanın üzerinde duran, emektar, dedesinden hediye bilgisayarı. Bu eşyalar Adana’dan ne ara getirilmişti?

Banyoya bakmaya mecali kalmamıştı… İçinden geleni yaptı.

O üç kişinin yanına ilerledi, “Sonra görüşürüz!” dedi, kaçarcasına daireden çıkarken spor ayakkabılarını yarım yamalak giydi. Kusmak istiyordu. Merdivenleri hızla inerken ve Ayşe’nin yalvaran sesini duyarken, tek kelimeyle kusmak istiyordu.

Durmadı.

Mete, arkasından adını defalarca tekrarladığında da durmadı. Tam, apartman dairesinden çıkacağı sırada, Mete’nin güçlü tutuşuna yakalanmasaydı da durmazdı.
Döndüğünde, Melek gözleri ateş saçıyordu.

“Nereye gittiğini sanıyorsun?”

“Kolumu biraz daha bu şekilde tutmaya devam edersen, kesinlikle cehennemin dibine!”

Sinirden titriyordu sesi.

Apartmanın girişinde duvara doğru ittiğinde Melek’i, öfkeyle abanıyordu bedenine. “Nedir derdin?”

“Aptal olan benim beyefendi, siz değil! Bal gibi anladığın bir şeyin cevabını bana sorma!”

“Sakin ol!”

“Çek ellerini üzerimden!” Şu an, en son istediği; Mete’nin dokunuşunu teninde hissetmekti.

“Sakin ol, dedim. Çık yukarı, derdin neyse konuşalım.” Ses tonundaki sertlik bile gizleyemiyordu yalvarışını.

“Beni-rahat-bırak! Yoksa ikinizi de daha çok üzerim. Çek ellerini!”

Mete, genç kıza yasladığı bedenini geri çekerken, Melek hiçbir şey hissetmiyordu. “Sakın! Sakın peşimden gelme!” diyerek apartman kapısından çıkıyordu. Mete’nin bakışlarını üzerinde hissederken bir taksi durdurup, bir kez bile arkasına bakmadan atladı taksiye. Mete, her yerdeydi. Tuttuğu telefonda, giydiği kıyafetlerde, hissettiği acizliğinde…

Çalan telefona cevap veren sımsıcak ses, iç dünyasındaki depremde sağlam kalmış binada, çatlaklara sebep oluyordu.

“Melek, aramana çok sevindim. Biz de senden bahsediyorduk.”

“Neredesiniz, Cengiz? Yanınıza geleceğim.”

“Bizim evdeyiz. Annemler bu akşam yok. Hale, Sinan takılıyoruz. Sen, iyi misin?”

Şu an, iyi değildi. Cengiz’in ilgili sesinin de bu kötü ruh hâline hiçbir faydası yoktu. “İyiyim. On beş dakikaya oradayım. Görüşürüz,” dedi ve kapadı. Taksiciye gidecekleri yeri tarif ettiğinde hâlâ sakinleşememişti.

Cengiz. Evin içinde beklemek yerine, çıkmış apartmanın dışına, kollarını göğsünün üzerine bağlamış bekliyordu. Taksi durur durmaz yanına geldi. Melek’in kapısını açıp kızı dışarı çektiğinde, Melek arkadaşına özlemle sarılıyordu. Cengiz, aileydi. Her zaman, asla sahip olamadığı abisinin, olsaydı böyle biri olmasını isterdim dediğiydi.

Elleri başını okşarken, “Hoş geldin kuzu,” diyordu samimiyetle.

“Hoş bulduk.”

“Hadi yukarı çıkalım. Hepimiz çok özledik seni,” derken genç kızın koluna girmiş olduğu hâlde yürüyorlardı.

Sinan ve Hale kapıda karşıladı Melek’i. Özlemle birbirlerine sarıldıklarında, arkadaş sevgisinin derde deva olduğunu bir kez daha hissediyordu yaralarından akan kan şifaya kavuştuğunda. İçeri girip, elini yüzünü yıkadıktan sonraki ilk işi, ısrarla çalan telefonunu kapamak oldu. Ne cevap verdi gelen aramaya, ne de gelen mesajlara baktı. Sadece varlığına son verdi telefonun.

“Yemek yedin mi?”

Cengiz’in, derdini anlıyormuşçasına bakan ilgi dolu bakışlarıyla bir de şefkat dolu sesi vardı, Melek’i buraya geldiğine şükrettiren. “Yemedim.” Yemek de istemiyordu.

“Birazdan gelir pizzalar. Yeriz. Canının istediği başka bir şey varsa?”

“Yok kuzum, yok.”

Daha iyi hissetmeye başlamıştı, tâ ki Hale, baloyla ilgili konuşana kadar. “Melek! Görmen lazım mezuniyet için hazırlanan yeri. Sergüzeşt’in terasına bir sahne kuruldu. Çiçeklendirme beyaz güllerden oluşuyor. Hatta bak! Cihan Bey, örnek resimlerden oluşan bir mail attı bize,” dedi ve telefonuna kaydettiği resimleri gösterdi.

Mete Ardahan!

Mezuniyetine de imzasını atmış oluyordu böylece.

“Hiçbir yardımım olmadı size, kusura bakmayın çocuklar,” derken sesinin titremeyişi teselliydi Melek’in öfke dolu ahvaline.

“Sen deli misin! Biz hiçbir şey yapmadık ki! Sen Adana’ya gittiğinin ertesi günü Cihan Bey, Enver Beye fikirlerinden bahsetti ve tabii ki Enver Bey de hayran kaldı. Cepten beş kuruş para çıkmıyor diye ne kadar mutlu olduğunu görmen lazım.”

“Ayşe ve ben sahne alacakmışız. Haberin var mıydı?”

“Mete, bahsetmişti,” diye kısa bir cevap verdi Sinan’a. Pizzalar geldiğinde, üç kutu pizzayı yiyen dört genç yerlerinden kıpırdayamayacak hâldeydi. İyi ki buraya gelmişti. İyi ki Cengiz’e sığınmıştı… İyi ki arkadaşlarının yanındaydı.

Şimdi daha iyi hissediyordu.

“Canlarım, bana müsaade. On bir de sahnemiz var.” Sinan’ın söyledikleri derin bir nefes alma ihtiyacıyla yakıyordu ciğerlerini. “Bir ara anlat bana gözlerindeki hüznü, bir tanem,” dedi, eğilip Melek’in yanağına bir öpücük kondurdu.

“Olur. Pişman olma da,” derken, yüzündeki emanet tebessüme tutunuyordu dağılmamak için.

“Hâlâ birinci sınıftaki yalnız kız olmadığını unutuyorsun.” O masmavi gözlerinin içi gülerken, kızın saçlarını şefkatle okşuyordu. “Görüşürüz canlar,” dedi, gitti.

“Annenler nerede?”

Cengiz’i, ne annesi ne de babası, asla yalnız bırakmazlardı. “Babamın halası vefat etmiş, memlekete gitmek durumunda kaldılar. Mezuniyete gelecekler ama.” Hale lavaboya gitmek için yerinden kalkarken, “Ev yüzünden mi böyle üzgünsün?” diye soruyordu, Cengiz.

“Sen de mi biliyorsun?”

“Evet, biliyorum. Neden üzgün olduğunu anlatır mısın?”

“Hakkımda çıkan haberleri okudun mu? Adamın parasını sömüren bir asalak olarak görülüyorum. Onunla tanışıp işime veda etmişim, bilmem ne! Bana neden sormadı anlamadım. Umrumda değildi Cengiz, evin eski olması bakımsız olması. Kirasından arttırdığımızla tamir ettirirdik. Şimdi gerek kalmadı. Tek sorumluluğumuz kira ödemek!”

Cengiz’in yüzüne yayılan gülümseme, bozuk sinirlerine iyi gelmiyordu. “Cengiz! Gülme lütfen!”

“Af edersin,” derken kahkaha atıyordu.

“Cengiz!”

“Tamam ya! Sakin ol kuzu. Sen kira ödeyeceğini mi sanıyorsun?”

“Allah’ım..” dedi, oturduğu yerden kalktı. Deli gibi volta atarken, “Allah’ım bunu da mı yaptı! Satın mı aldı evi? Kusacağım! Kesinlikle! Midem çok kötü!” diyerek dolanıyordu eli dudaklarının üzerinde olduğu hâlde. Sesi giderek zayıflamıştı cümlenin sonuna doğru.

“Lütfen sakin ol, bir tanem. Anneannen satın aldı. Tamam mı? Rahatladın mı?” Ses tonu teskin ediciydi ancak, Melek teskin olabilecekmiş gibi hissetmiyordu.

Koltuğun üzerine çökerken, “Harika!” diye mırıldanıyordu. “Anneannem de bunu yapmışsa… Neden kimse bana fikrimi sormadı?”

“Melek. Kızıp durmak yerine neden kendini onların yerine koymuyorsun? Anneannen, sana rahat bir gelecek sunmak istiyor. Belli ki aradaki yılları telafi etmek de istiyor. Ayşe’den duyduğum kadarıyla bu imkâna da sahip. Sen onun yerinde olsan, torunun için bir şeyler yapmak istemez miydin?”

Haklılık payı vardı. AMA…

“Haklısın. Bendeki de şımarıklık işte. Yoksa neden fikrimi önemsememelerini önemsiyorum ki! İstediğim sadece sevgileriyken benim için maddi olanaklarını kullanmalarını neden yargılıyorum ki!”

Başını ellerinin arasına aldı, devam etti. “Haklısın, aslında. Önemsememeliyim kim ne demiş? Benim hakkımda ne düşünmüş? Ben onların düşündüğü gibi biri miyim? Hayır! Öyle ise, ben kendimi bildikten sonra, onların ağzını kapatamayacaksam neden önemsiyorum, değil mi? Aptalın tekiyim işte.”

Cengiz, çıt çıkarmadan dinliyordu Melek’i. Anlıyordu konuşup rahatlaması gerektiğini. Anlıyordu anlattıkça rahatladığını. “Yüz yılın yalanı biliyor musun? “Millete ne bakıyorsun, hayatını yaşa!” diyenler var ya… Sahtekârlar! Kesinlikle öyleler. Karşısındakine ucuz teselli veren, sahtekârlar! Mesele, aptal olduğumu düşünmesi belki de. Anlayamadı herhâlde kendi çabamla başarmanın ne kadar önemli olduğunu. Ya Cengiz! Allah aşkına söyle. Ben böyle materyalist birimiyim? Bana neden para harcıyor?”

“Seni seviyor, be kuzu. Sen sevdiğin için, elinde imkân varken onun kendi idealleriyle sıkıntı çekmesine razı olur muydun?” Melek, ağzını açıp konuşmak istediğinde, devam ederek kızı sessizliğe gömdü Cengiz. “Razı mazı olmazdın. Ben, sendeki şefkati biliyorum. Aç olduğunda bile yemeğini paylaşan sen, üşüyene üşüdüğü hâlde hırkasını veren sen, kurşun kalemin güvenliğinden sırf kalemi olmayan bir arkadaşına yardım etmek için vazgeçen sen… Hiç kusura bakma sevdiğinin mağaradan hâllice bir evde oturmasına izin vermezdin.”

Haklıydı, vermezdi.

“Haklısın. Ama burada anlattığın benim. O, ben değil!”

Hale, yanlarına gelmiş, Melek’in yanına otururken, “Mesele ne?” diye soruyordu.

Melek, bir özet geçti ve Hale’den çıkan, “Ah ah… Çok romantik. Sırf sen yoluna taş koyma diye seni kaçırmış ve arkandan o ahır gibi evi saraya çevirmiş. Ben de istiyorum böyle birini ya… Neden benim de yok?” Şaşkınlıkla bakıyordu Melek. “Ne bakıyorsun kızım! Ayşe’ye biz de yardım ettik. Gerçi, bize pek de ihtiyacı yoktu ama… Üzüldüğün eşyaları gidip seçememiş olmansa, Ayşe hepsini senin sevdiğin parçalardan seçmeye özen gösterdi. Ayşe’ye de kızmadın değil mi?”

Mantıklı bir soru soruyordu, Hale.

“Boşver. Mezuniyet programlamaktan kurtulduk.”

“Aynen öyle. Ve bu da Mete Ardahan sayesinde.” Melek sıkıntıyla iç çektiğinde, “Hiç bakma öyle! Neyse ben kaçıyorum. Görüşürüz sonra,” diyerek kalkıyordu oturduğu yerden.

Hale gitmeye niyetlendiğinde, Melek ondan ayrılmaya hazır değildi. “Gitme ya! İşin mi var? Kalalım birlikte, Cengiz bizi ağırlasın,” derken, yediği azarların müspet bir tesir verdiğini hissediyordu moraline.

Cengiz mutfağa doğru giderken, “Başımın üstünde yeriniz var. Bir çay daha demleyelim. Muhabbet uzar,” sözleriyle iki genç kızı güldürüyordu.

Adı gibi biliyordu ki; Hale’ye ve kendine çay, Melek’e de süt getirecekti.

Hale ve Cengiz’in söylediklerine sonuna kadar katılıyordu. Asla şüphesi yoktu. Ancak içinden geçen düşünce değişmiyordu. Sadece sevgilerini istiyordu, başka hiçbir şey değil!

*

Ellerini cebine sokmuş, gözden kaybolmuş taksinin arkasından bakıyordu bilmem ne kadar zamandır. Cevat’ın söylediğine göre Cengiz’e gitmişti. Bacaklarını kırmalıydı, hiçbir yere gitmesine izin vermemeliydi. Ama o aptal gibi, taksiye atlayıp gitmesine göz yummuştu.

Fuat’ın yanına geldiğini hissetti ama dönüpte bakmadı. Hâlâ taksinin gittiği yola takılıydı gözleri.

“Düşünce gücüyle, geri mi getireceksin taksiyi?”

“Allah cezasını versin taksinin de, için… Lâ havle! Kafayı yedirtecek bu kız bana! Başka bir şey değil!” Çok sinirliydi, çok öfkeliydi. “Gidip o Cengiz’in ağzını burnunu kırmalıyım!” diye mırıldanırken, “Hayır! Çocuğu rahat bırakmalısın!” karşılığını veriyordu Fuat.

“Ne?” Fısıldarken yalnız olamama hissini yaşarken dik bakışları Fuat’ın gözlerine kilitliydi.

“Gidip Cengiz’in ağzını ya da burnunu kırmayacaksın. Bakma öyle. Bir şeyleri yumruklamak istiyorsan yürü ringe gidelim.”

Melek’in fısıltısına ortak olduğunda o da aynen böyle hissediyordu demek ki.

Melek!

‘Ey aşk! Senin ben…’

“Ayşe, nasıl?”

“Üzgün. Korktuğu başına geldi. İki gündür her alışverişte içi içini yiyordu; “Melek, istemeyecek. Bana kırılırsa, sizin kafanıza sıçarım!” deyip durmuştu.”

“Demek iki gündür berabersiniz?”

“Hayırdır? Ne baktın birader?”

“Anlat!” derken arabaya doğru yürüyorlardı.

“Anlatacak bir şey yok,” dedi, kestirip atmaya çalıştı Fuat.

“Konuşturmasını biliriz, arslanım!” Tehdit etmek, en az yapmak kadar rahatlatıyordu, Mete’yi.

*

Yarım saat sonra tükenmiş bir Mete ve bitik bir Fuat vardı ringin ortasında sırt sırta oturmuş, soluklanmaya çalışan.

“Cengiz’e sığınmasına mı kudurdun bu kadar?”

“Neye olacak başka, geri zekâlı!”

Derinden gelen kahkahasıyla, “Parana bok muamelesi yapması da olabilir,” dedi. Ki bu da mantıklıydı.

“Kıza hayran olduğun için mi dibinden ayrılmıyorsun? Korktuğun için mi anlatamıyorsun?”

Ve sessizlik.

Huzurlu olması gereken bir sessizlikti ama Fuat’ın sustuğu pek vaki değildi. Sesi de derinlerden geliyordu. “Kız da en ufak bir zaaf yok… Bazen bir bakıyor, diyorum şimdi bittim, beni tanıdı… Sonra gözlerini benden kırgın bakışlarıyla çeviriyor. Küfretmesi gerekliliğini öğreten ben, küfürden tiksinen ben, o küfrederken bile hayranlıkla seyrediyorum onu… Anlayacağın iki soruna da cevabım; evet!”

Mete, kahkahalarını tutmaktan vazgeçti. Fuat’ın dik bakışları arasında, “Mecnuna dönmüş!” diyordu.

“Fındık kurdu gibi bir şey işte. Kesinlikle baş belası! Değil bir erkeği mecnuna çevirmek, mecnunu akıllı eder bu kız!”

Mete, bu sıkkın iç dünyasına ışık olan Fuat’ın omzuna bir yumruk atıp, “Oğlum kendini kandırırsın şimdilik. Aklın fikrin kızda!”

“S*kicem şimdi kızını da.. Ebe..!”

“Özelini özel tut, pis herif.”

“Ya kardeşim… Ne diyorum lan! Gidelim Salih baba da söndürelim şu yangını. Mis gibi bir mercimek, bu kadar köteğin üstüne iyi gider.”

“Kafayı yemen bana teselli oldu kardeşim,” dedi ve sağ elinden destek alıp ayağa kalktı. “Hadi, sığınalım Salih babanın mercimek çorbasına.” Yere sırtüstü serilmiş Fuat’ı kolundan tutup ayağa kaldırıyordu.

O kadar yorulmuştu, yediği köteğin haddi hesabı yoktu ama hiçbirinin, içindeki öfkeye en ufak bir faydası yoktu. O, sıska kıçını sallayıp, taksiye binip, Cengiz’e gitmişti sevdiği.

Nasıl çözecekti bu işi?

Çok da haksız sayılmıyordu kız. Arkasından iş çevirmişlerdi. Peki bilseydi izin verir miydi?

Tabii ki hayır!

Kendi mantıklı nedenlerini sıralar, Mete’yi ikna etmeye çalışırdı. Bir telefonu kabul ettirmek için o kadar uğraşmışken koskoca bir evin değişimini içine sindirmesi, hâliyle imkânsız olurdu.

“Yiyip bitirme kendini. Hâllolur, merak etme,” diyen Fuat, Mete’nin sessizliğinin nedenini o kadar iyi anlıyorduki.

Arabayı Salih babanın çorba dükkânının önüne çektiklerinde, yaşlı adam kapıda karşıladı misafirlerini. Altı kişi, gecenin ikisi olduğu hâlde, çorba içmeye gelmişlerdi.

“Hayırsızlar. Nerelerdesiniz yahu? Erhan geleceğinizi haber verdiği an taptaze çorba koydum sizin için. Acı biber turşunuz da hazır. Hadi geçin bakalım,” derken Mete ve Fuat için hazırladığı masaya buyur ediyordu gençleri.

“Ah be baba… Fırsat olsa her gün geleceğiz ama, kısmet işte.” Yerine otururken mis gibi çorba kokusunu soluyordu, Mete.

“Salih babam. Donat masamızı babam. Acılı ne kadar ezme, turşu varsa, getir hepsini bize,” derken Fuat masanın üzerindeki zehir gibi biberi ağzına atıyordu.

“Belli ki dertlisiniz. Hemen geliyor çorbalarınız da acılarınızda,” dedi ve hazırlamak için gitti, yaşlı adam.

Gecenin körü olduğu hâlde hâlâ tıka basa doluydu mekân.

“Benim yangınım belli. Senin yangının kızın üzüntüsü mü sadece? Ve biz gelmeden evde yalnız başınıza ne yapıyordunuz?” Fuat, derin bir iç çektiğinde, bu berbat ruh hâliyle bile gülme isteğine karşı koyamıyordu.

“Ne yapabiliriz? Hiçbir şey! Sadece… Takılıyordum işte. Güya orada olmam gerekiyormuş gibi,” dedi ve bir acı daha attı. “Sen ne yapacaksın onu söyle?” Şimdi gülme sırası Fuat’taydı.

“O ne derse onu. Ötesi yok!”

“Pekâlâ dostum. Sabah ola hayrola öyleyse,” dedi ve karşılıklı bir acı biber daha attılar.

Ağzı, acı biberle yanıyordu, kalbi Melek’in ateşinden. Dudakları mırıldanırken, “Hayr olsun,” diye, içinden ‘Allah’ım, meleğime insaf ver’ diye dua ediyordu.

*

İkili koltuğun üzerinde uyuyakalmak… Kemikleri katlanıp, iç içe geçmiş olabilirdi belki de. Kalkmaya çalışırken, çatırdıyordu eklemleri. Melek, bu boyuyla ikili koltukta, hayatında geçirdiği en huzurlu gece olabileceğini düşünürken, Hale 1.50 boyuyla üçlü koltuktan kalkmaya çalışıyordu. “Bu nedir ya? Eziyet resmen! Geçip içeri, rahat rahat yatmak varken… Kızım sen nasıl yattın orada be?”

Hale’nin sözlerine gülerken, “İç içe katlanmış olabilirim ama çok huzurlu bir uyku oldu,” diyor, bir yandan da keyifle geriniyordu. “Kokuyu alıyor musun?”

“Kesinlikle sucuklu yumurta!”

Melek, miskin hareketlerle mutfağa doğru ilerlerken telefonunu açmak, yapacağı en son iş bile değildi. Saat on biri geçmişti ama onun ne telefon umrundaydı, ne de ulaşılmak. Daha önce bu kadar vurdum duymaz olduğu bir zaman daha yaşamış mıydı, hatırlamıyordu.

Melek, ocağın başında yumurtayı çırpan Cengiz’in yanına ilerlediğinde enfes kokuyu içine çekiyordu.

“Sen, çok yetenekli bir arkadaşsın,” dedi eli arkadaşının kıvır kıvır saçlarını okşarken.

“Ne mutlu!” sözleri dudaklarından dökülürken, yüzünde buruk bir tebessüm vardı.

Banyoya doğru ilerlerken masaya bir göz attığında, Melek, “Kesinlikle çok yeteneklisin!” diye tekrar ediyordu.

Kıyafetleriyle uyumuştu, diş fırçası yoktu. Örgüsü karma karışıktı. Aynada gördüğü, kesinlikle insana benzemiyordu.

Örgüsünü açtı, ıslattığı eliyle şekil vermeye çalıştı saçlarına. Salaş bir topuz yaptığı saçıyla yorgun yüzü, daha tahammül edilesi gelmeye başlıyordu gözüne. Elini yüzünü yıkadığında tekrar mutfağa geçti. Cengiz, pişirdiği yumurtayı servis tabağına alırken, “Aferin, meleğime. Şimdi kahvaltını da yaptığında çiçek gibi bir kız olacaksın,” diyerek, tertemiz bir gülümsemeyle bakıyordu Melek’e.

Çalan kapıya Hale bakarken, Melek çayları dolduruyordu. “Sağol ya. Demek çiçek gibi!”

Masumane bir kırılmışlık ifadesi verdi yüzüne de sesine de.

“Elbette, meleğim. Açken çekilmez bir insana dönüştüğünü her Ramazan bize kanıtlıyorsun.” Atmak istediği kahkaha sesine titreme olarak yansıyordu, genç adamın.

“Gömsene beni şuraya! Ayrıca. Artık bir şeyler başarabilen bir kız olarak, bir sabah kahvaltıya bekliyorum seni bizim malikâneye.” Çaydanlığı ocağa yerleştirdi, Cengiz’e döndü. Söyledikleriyle kahkahaları mutfağı doldururken, gözlerinden yaş geliyordu Melek’in.

“Kıza bakar mısınız! Sindirimde son nokta. Evi sindirmiş, eşyalarını, dekorasyonunu sindirmiş, bir de; “Malikâne” diyerek, mâlikaneden aşağı bir sıfatı da yakıştıramamış evine, beni de kahvaltıya çağırıyor.” Kahkahalarının arasında bu sözleri söyledikten hemen sonra sakinleşmek yerine daha çok gülüyordu iki genç.

“Battı balık yan gider!” Kahkahalarla sarsılırken, Cengiz’in omzuna yasladı başını.

Cengiz, genç kızın sırtını sıvazlarken, “Takma kafanı be kuzu, her şey olacağına varıyor,” diyordu.

Kahkahalarının arasında, hiç zorlanmadan duyduğu öksürük sesi ve ardından, “Rahatsız etmiyorum umarım!” kelamının döküldüğü dudaklara bakmaya cesareti yoktu.

Tam o esnada istediği en son şey, başını Cengiz’in güven dolu omuzundan kaldırmaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir