Candan Öte ~ 22 | Acı

Eve geldiklerinde, Melek’i yatağa yatırdı, incitmekten korkarcasına öpüp kokladı saçlarını. Öyle masum, o kadar savunmasızdı ki. Tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi. Günahı olmayan, kötülük düşünmeyen, hayatın zorluklarını bilmeyen… Evet, yeni doğmuş bir bebek gibi.

Beynini istila eden düşünceler, kalbini kemiren kurtla yarış hâlindeydi. Kalbi, Ada’nın kimseye zarar veremeyeceğini söylese de, mantığı Melek’in sorunları üzerine çeken bir yaradılışta olduğunu haykırıyordu.

Melek, başının altındaki yastığın yerini beğenmeyip kollarının arasına çekti, sımsıkı sarıldı. Yastığı kıskanan benliği; işini çabuk bitir, o kollar sana sarılsın, diye fısıldıyordu. En geç yarım saat sonra o kolların arasında olacaktı.

Ama önce…

“Yatırdın mı, meleğini?”

Ada, bahçenin loş ışığı altında oturmuş, elinde bir kadeh kırmızı şarap, düşünceli bir ifadeyle Mete’yi bekliyordu.

“Evet.” Yeterli bir cevaptı.

“Ağrısı var mıydı?”

‘Öyle olmasını mı umuyordun?’

“Hayır. İyi görünüyor,” diyerek Ada’nın karşısındaki hasır koltuğa oturdu.

Elindeki kadehi işaret ederek, “Sen hâlâ tövbeli misin?” diye sordu Mete’ye.

“Öyle… Peki sen..? İçmeden duramıyor musun?”

Küçük bir kahkaha attı. “Eskiden senin de olduğun gibi, değil mi?”

“Ben, genç ve aptaldım!” “Aptal” derken özellikle vurgu yaptı, Mete. “Sen de aptal mısın, küçük kardeş?”

“Kesinlikle!”

Uzun bir müddet, genç kadını izledi. Konuşmaya başladığında ses tonu gayet nazikti.

“Hatırlıyor musun, annem seninle tanışmam için beni yetimhaneye getirmişti.”

Ada, yalnızca başını kabul edercesine sallamakla yetindi. Yüzündeki ifade, kesinlikle keyifsizdi.

“Beni gördüğünde utanıp, saklanmıştın. Birden, on dört yaşında bir ağabeyin olmuştu. Annem, seni ikna edebilmek için; “Adacığım, Mete ağabeyinden korkma, canım. O hep seni koruyacak, sen onun küçük kardeşi olacaksın,” demişti. O gün annemin sesindeki şefkat, koruma içgüdüsü, sahiplenme… Hepsini hissetmiş ve sana ağabey olacağıma dair yemin etmiştim. Artık koruyucu ailenin yanında bir yaşama başlayacaktın ve sana kendini mutlu hissettirmek istiyorduk.”

Sustu. Ada’nın gözlerinden ayırmadı gözlerini.

“Gecenin üçünde bunları anlatmanın bir sebebi var, değil mi?” Yüzünde ciddi bir ifade vardı.

“Evet, bir sebebi var. Sen artık o sekiz yaşındaki çekingen çocuk değilsin. Ben anneme bir söz verdim. Annem seni nasıl sevip koruduysa, ben de sevip koruyacağım.”

Yine sustu.

Merak içinde, “Ama..?” diye sorarken, inceden inceye dudağının kenarını kemiriyordu, Ada.

“Ama.” Oturduğu yerden kalktı, Mete. Ellerini eşofmanının ceplerine soktu. Yüzünde tehlikeli bir tebessüm vardı, genç adamın. Devam ederken ses tonu ince, tehlikeyi anımsatan ürpertici bir nezaketteydi. “Meleğimden daha değerli hiçbir şey yok, kardeşim,” derken adım adım yaklaştı Ada’nın oturduğu koltuğa. “Bu akşamki olayın kaza olduğunu varsayıyorum.” Ada’nın kollarının yanına iki elini yerleştirdiğinde, hiçbir teması olmadığı hâlde çok yakındılar birbirlerine.

Tarih yine tekrara düşüyordu… Bu pozisyonda bir başka kadınla konuşmasının üzerinden fazla geçmemişti. “Ama bir daha tekrarlanmayacak bir şey için, seni dünyanın unutulmuş bir yerine yollamak istemiyorum. Bu, kardeşime haksızlık olur, değil mi Adacığım?” dedi, doğruldu.

Ada’nın, hızlanan nefesi korktuğuna mı işaretti? Ya da aralanan dudakları, hissettiği hayretten miydi? Umursamadı.

“Bu söylediklerinden pişman olursan, özrünü kabul edeceğimi sanma!” Elindeki kadehi yere bırakıp, hızla eve doğru ilerlerken hissettiği öfke yüzünden olsa gerek, sesi titriyordu, Ada’nın.

Mete ise rahatlamış, söyleyeceğini söylemiş, yüzünde keyif dolu bir gülümsemeyle gidiyordu Melek’in beklediği odaya. Belki kastiydi Ada’nın davranışı -ki kalbi bunu inkâr ediyordu- belki değildi. Bir daha tekrarlamaya cesareti olmayacaktı en azından.

Mutluluk… Mutluluk, buydu. Melek’in kollarında olmaktı. O şekilden şekle giren bedenini kollarının arasında tutma çabasıydı. Odaya adımını attığı an, gecenin körü demeyip kahkahalarla gülmek istiyordu. Ada ile yaptığı konuşma canını sıkmamıştı belki de çünkü Melek’ten başka neyin önemi vardı ki?

Melek, yatağın başlık tarafından belli ki sıkılmış, yatakta ters dönmüştü. Bu kadar zarif bir varlık, nasıl bu kadar bed yatabiliyordu, anlamıyordu Mete. Önce kucakladı Melek’i ve başının altına yerleştirdi yastığını. Yatağın muhtelif yerlerine dağılmış diğer yastıkları da düzeltti. Melek’in rahat ettiğine ikna olduğunda, bir duş vakti uzaklıktaydı artık o kollarda olmak için.

Ve vuslat. Melek’in incecik bedenini kollarına alıp, burnunu o boyna gömdüğünde yaşadı vuslatı. İnatçılığı canını sıkmıyor değildi. Kiralamayı düşündüğü o evde yapılacak değişiklikleri öğrendiğinde Mete’nin canına okuyacaktı, bunu biliyordu.

O ahır gibi evde bir saat bile geçirmesine izin veremezdi. Önceki gün Cevat, Melek’in her tepkisini rapor ettiğinde o evi ne kadar sevdiğini anlamak güç değildi Mete için. Bir de Isabella’nın evi, Melek adına satın aldığını öğrenecekti tabii. Evini anneannesi alsın… Mete, mezuniyet hediyesini çoktan hazırlamıştı. Gerçi, o hediye de Melek’in itirazsız kabul edeceği bir hediye değildi fakat bunun için, huzurun kollarındayken endişe duymayacaktı. Şimdi bu huzurun tadını çıkaracaktı. Huzur ve sessizlik.

Bir gerçek vardı ki, gittikçe derinlik kazanıyordu.

Ömrü kesinlikle şu kollarındaki kadının ellerindeydi.

*

Yanağında, elmacık kemiğinin üzerindeki sızı ile gözlerini açtı, Melek. Tarabya’da, Mete’nin odasında, Mete’nin kollarındaydı. Yoksa cennette miydi?

Bu his. Gerçek olamayacak kadar mükemmeldi.

Mete’nin kolları, vücudunu öyle sarmıştı ki benim dercesine. Yavaş yavaş döndü o kolların arasında. Görmek istiyordu o bakmaya doyamadığı yüzü. Uyandırmamaya gayret edip döndüğünde, yüzünde dünyanın en tatlı tebessümü, gözlerinde sımsıcak bakışlar, Melek’i izleyen bir Mete vardı.

“Günaydın, uykucu.”

“Günaydın, aşk.” Melek aşk dedi, Mete gözlerini kapadı.

“Bir daha söyle!” Ses tonu ihtiyacını yansıtırken, Melek eğlenmenin peşindeydi.

“Günaydın!”

Beklediği, Mete’den gelecek sitemdi ancak yârinin dudaklarından dökülen, “Sadece seninle aydın!” oldu.

“Ben sana ölürüm be!” Hayranlığı dökülürken dudaklarından izin beklemeksizin, yârinin alnına öpücükler kondurdu.

“Sen yaşa, meleğim. Gerekirse ben ikimizin yerine de ölürüm.” Gözleri farklı mı bakıyordu, Melek’e mi öyle geliyordu? Tam analizini yapamamıştı fakat, genç adam normal görünmüyordu.

“Ben yaşarsam seninle, ölürsem de seninle ölmek istiyorum. Ama lütfen aramızda kalsın. Bu itirafı dedem duyarsa… Çok kırılabilir. Kızından sonra torunu da. Yani… Sevdiği adamla… Ben tuvalete gitsem mi? Gideyim bence.” Yataktan kalkışı süratliydi.

“Kaç bakalım, tatlı kız!” diyen Mete’ye laf yetiştirmeye bile çalışmadı. Yine; “Kaçmak” ile itham etmişti ama şu an endişelenmesi gereken başka meseleleri vardı. Mesela iğrenç bir morluk oluşmuş elmacık kemiği. Aynada gördüğü an, Mete’nin yüzündeki acı çeken ifadenin, sık sık yanağına bakmasının nedenini anlamış bulunuyordu. Bu morluk esasında fena değildi. Aradan birkaç gün geçip bu morluk renk değişimine gidince ve o renk, karaktersiz bir yeşil olunca, Melek’in yüzünde de kesinlikle acı çeken bir ifade olacaktı. Kişisel ihtiyaçlarını giderip banyodan çıktığında Mete’yi terasın en uç noktasında telefonla konuşurken buldu.

Sevdiği adamın kiminle konuştuğunu, ne konuştuğunu, neden gizem dolu bir hareketle ötelerde konuştuğunu merak etse de, hanımefendi olan yanı bu sorulardan uzaklaştırdı, Melek’i. Banyoya girdi, sımsıcak bir duşla ferahladığını hissetti.

Saçında ve bedeninde havlu olduğu hâlde banyodan giyinme odasına geçtiğinde, olabilecek en rahat kıyafetleri seçmesi, yüzündeki kötekle ilgili olabilirdi. Ne dayak yemişti ama! Onun neyineydi ki Amazon ile dövüş! Makyaj masası üzerinde duran, tüp gibi bir şişe fondöteni eline aldı, markasını inceledi. Parmağının ucuna alıp sürmeye başladığında morluğun üzerine, artık merak etmiyordu markaya dair hiçbir meseleyi. Kokusuyla mest olurken, “Sihir,” kelimesi döküldü dudaklarından.

“Neymiş o?”

Mete’nin ifadesiz ses tonunu duyduğunda dönüp bakarken bal rengi sımsıcak gözlerine, “Ne kadar güzel kapandı, baksana!” dedi morluğun kalmadığı elmacık kemiğini işaret ederek.

Ve baktı. Yüzünde ciddi bir ifade, kollarını göğsünün üzerinde birleştirmiş, olabilecek en dik duruşla bakıyordu. Melek, fondötensiz parmaklarıyla Mete’nin yanaklarını okşarken, “Gülümsemeyi mi unuttun yine? Bak böyle yapacaksın,” dedi bütün neşesiyle.

Ama Mete’den gelen herhangi bir tepki yoktu. “Hmm… Sanırım nasıl yapacağını anlamadın. Ama üzülme! Bu senin anlayış kıtlığın ya da zekâ yoksunluğunla alakalı değil. Ben iyi bir öğretmen olamadığım için. Şimdi. Tane tane devam edelim. Olur mu bir tanem? Öncelikle; ben çok ciddi bir adamım modundan çıkmalısın. Sonra; içine yayılcak mutluluğu…” dedi, Mete’nin dudaklarına derin, ıslak bir öpücük bıraktı, “…hissedeceksin. Senin dudaklarını hissettiğimde benim de hissettiğim gibi. Gerisini yüz kaslarına bırakacaksın. Umarım kaslar çalışıyordur,” diyemeden, kendini genç adamın kollarında buldu.

Öylesine sıkı, öylesine büyük bir ihtiyaçla sarılıyordu. Melek, derin bir nefes alıp, bu harika anı içine sindirmeye çalıştı.

Mete, boynununa gömdüğü başıyla, teninin en hassas noktasında nefes alırken, Melek ellerini Mete’nin saçları arasında gezdiriyordu. Bir ömür tek isteği; Mete’nin kollarında olabilmek olurdu herhâlde akıbetlerinden korkuyor olmasaydı…

“Ne çene var sende be kızım! Bir cümlenin içinde; anlayışı kıt dedin! Zekâ yoksunluğunu da ekledin! Eğer müsaitseniz, saygıya davet ediyorum sizi küçük hanım.” Sevdiği adam sitemleriyle geri geliyordu neyse ki. Başını boynundan kaldırdığında elleri belini sarmaya devam etti, gözleri ise gözlerine kilitliydi. “Ağız tadıyla huysuzlanamıyorum sayende!”

Melek, tutamadığı kahkahasını salıverdi fütursuzca. “Çok değişik fantezileriniz var, Mete Bey… Ve belirtmek isterim ki; o kelimeler hakaret gibi görünse de esas amaç; senin karşılık verirken, ciddiyetini bozmanı sağlamaktı.”

“EyvAllah!” Başını boynuna eğdi yeniden, “Fantezilerimi bir bilsen, kaçıp gitmek isterdin belki de…” sözlerini fısıldadı, Melek’in tenine. Ses tonu, bakışları, dokunuşu… Hepsi şu an yakıyordu, Melek’in vücudunu.

Boğazında bir kuruluk, dizlerinde cılız bir titreme, tenine nem veren ateş vücudunu ele geçirirken, Mete’nin karşısında düştüğü iradesizliğine hayıflanıyordu. “Ayşe’yi aramam lazım.”

“Ne için?” Sesi, insafa gelmişti.

“Evimiz için alış verişe gidecektik. Saat 10:30 ama ben hâlâ yârimin kollarındayım. Şimdi izin verirseniz, arkadaşımı beklettiğim için bir özür dilemeliyim.”

“Hastanedeki çocuklar seni soruyormuş. Bugün, evle ilgilenmeseniz olur mu? Öğleden sonra hastaneye gider, ziyaret ederdik çocukları.”

Gözlerindeki bakış, ses tonundaki ihtiyaç. “Çocuklar,” dediği an Mete, Melek için zaten hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. “Olur…” Boğazını yakan sözler dudaklarından dökülürken, içinden gelen, o yangını gözyaşlarıyla söndürmekti. “Ayşe ve ben yalnız görüşsek çocuklarla. Senin için sakıncası olur mu?”

“Tamam, meleğim,” dedi, Melek’i serbest bıraktı.

Çalan telefonu çantasının içinde ararken, Mete’nin bedenini hayranlıkla seyreden bir âşıktı, Melek. Şu an aklında ne ev vardı, ne de yapmaları gereken iş güç. Aklında sadece hastanedeki o beş küçük masum ve Mete vardı. “Efendim, canım.”

“Kuzum. Az önce emlakçı aradı. Müstakbel ya da hâlihazırdaki ev sahiplerimizin işleri çıkmış. Gidemiyoruz anlayacağın. Nefes almadan saydım döktüm ya. Nasıl oldun?”

Ayşe’nin, kendiyle olan kavgasına güldü, “İyiyim, Ayşe’m. Ben de çıkacaktım birazdan,” cevabıyla. “Alışverişi boş versek… Bugün çocuklara gidelim mi?”

Teklif ağzından çıkmıştı ancak karşısında hiç ses yoktu. Ne de nefes. Öyle ki Melek, telefon kapandı sanıp telefonun ekranına baktı.

“Canım?”

“Gidelim, meleğim.”

Devam edemedi. Belli ki onun da kelimeleri boğazını yakıyordu. Vedalaşıp kapadıklarında üzerine çöken hüznü iliklerine kadar hissediyordu artık. Omzunu terasın kapısına dayadı, Boğaz’ın enfes manzarasını içine çekti…

Ayşe’nin yaralarını düşündü… Herkesten ustalıkla gizlediği yaralarını. Sadece Melek ile paylaştığı yaralarını. Gözünden akan yaş, Mete’nin parmağıyla buluşana kadar ağladığının farkında değildi.

Mete, hiçbir sırrın gizli kalamayacağı bakışlarını Melek’in gözlerinin içine kilitledi, yüzünü ellerinin arasına aldı. “O gözlerinden akan bir damla yaş, bu şehri yakacak, sebep olanları ise kendi pisliğinde boğacak, sağlıksız bir adama dönüştürüyor beni, bir tanem.” Ses tonundan dinlediği şefkat fısıltıdan biraz yüksekken, baş parmakları gözyaşlarını siliyordu.

Ve o şefkat, Melek’e daha fazla ağlama isteği veriyordu.

“Mete’m..” dedi ve adamın göğsüne gömdü başını. Kollarını sımsıkı sardı, Mete’nin çıplak vücuduna. Göğsünde duş sonrası ıslaklığıyla bir de enfes bir koku vardı. “Meleğim,” defalarca döküldü, genç adamın dudaklarından elleri kızın bukleleri arasında dolaşırken.

“Sana menemen yapayım mı?” Başını kaldırdı, bir tebessüm çabası dudaklarında titreşirken sordu, Melek.

“Yap, bir tanem.”

“Hadi o zaman mutfağa gidelim,” derken genç adamın kolları arasından çıkmaya çabalıyordu. O çabaladıkça, Mete’nin kolları daha sıkı sarıyordu vücudunu.

“Sabahtan beri, benden kaçma nedenini öğrenebilir miyim?”

Melek, şaşırdığını gizleme gereği görmedi. “İrademe hâkim olabilme çabam, Mete Bey!”

“Neden, sebep?” Kalın sayılabilecek kusursuz kaşlarını çattığında, anlamaya çalışan ama tamamı sahte bir ifade vardı gözlerinde, Mete’nin.

“Sebebi, sizsiniz… Ve size olan bu zaafımın da gayet farkındasınız!” Mete’nin kolları arasından çıktı, dolaptan bir tişört aldı giyebilmesi için. “Sizden kaçmamın gerekli olmayacağı vakte kadar, bana fazla yaklaşmayın lütfen…”

Dudaklarına yayılan tebessüm, Melek’in kalbinin atış seyrini bozarken, o, “Tamam… Kabul ediyorum…” diyordu, Melek’in ne olduğunu bile anlamadığı bir rahatlıkla.

“Sahi mi?”

Eğildi, sağ yanağından öptü teninin kokusunu içine çekerek. “Neyi kabul ettiğime dair, en ufak bir fikir bile yok kafanda, değil mi?” Öpücüğündeki sıcaklığa tezat bir soğukluk hâkim olduğunda sesine, gözlerinde karanlık bakışlar vardı, Mete’nin.

Ve haklıydı da… Neyden bahsettiğine dair hiçbir fikri yoktu.

*

Kahvaltı için mutfağa indiklerinde Reyhan ve Pınar’ın masayı hazırlamış olacaklarından emindi, Mete. Beklemediğiyse, Ada’nın mutfak önlüğünü takıp, “Günaydın uykucular! Hemen oturun çaylarınızı dolduralım,” demesiydi.

“Günaydın. Neler hazırlamışsın böyle? Neden bu kadar zahmete girdin?” diyen Melek, samimiyetle gülümsüyordu.

“Ah şekerim. Ne zahmeti. İtalyan bir arkadaşım var. Emin ol, bu krebi yediğin zaman diyeceksin; herkes bir İtalyan aşçıyla tanışmalı! Muhteşemdir. Hadi oturun soğumasın,” dedi, masaya buyur etti çifti.

Mete, önce Melek’i oturttu sandalyeye, ardından da kendi oturdu sessizce. Ada’nın bu sevgi kelebeğini andıran karşılaması, hazırladığı kahvaltı sofrası, neşe dolu gülümsemesi nereye varacaktı, bilmiyordu. Esasen merak da etmiyordu ama elbette açık edecekti niyetini. Yanına geldi, “Günaydın, suratsız abicik,” deyip, yanağına bir öpücük kondurdu. Başını aşağı yukarı hafifçe sallarken, yine tek kelime söz söylemiyordu, Mete.

Melek’in önüne krebini servis ederken pırıl pırıl bir gülümseme vardı yüzünü aydınlatan. “Tarifi çok gizlidir.”

“Ellerine sağlık, enfes kokuyor,” dedi ve normalde asla yapmayacağı bir hareketle çatal ve bıçağı eline aldı. Küçük parçalara keserken krebi, Mete’nin yüzüne bir tebessüm yayıldı. Melek söyleyene kadar, gülümsediğinden haberi bile yoktu. “Neden gülüyorsun?”

Mete kulağına yaklaştığında Melek’in, kokusunu şükür makamında soludu. “Anavarza Kalesi’ndeki krep yeme şeklin… Imm… Nasıl desem? Muhteşemdi, meleğim. Şimdi, elinde o çatal, bıçak varken de muhteşemsin. Tıpkı bir prenses gibi.” Kulağına daha fazla yaklaştı. Öyle ki, dudakları her fısıltısında Melek’in kulağına temas ediyor, Melek bu temasla titrek nefesler alıp veriyordu. “Ama benim favorim… ellerinle… dokunurken… parmaklarına bulaşanı… dilinle yalarken… o hareketlerinin beni soktuğu durumdan bîhaber oluşun,” dedi, sandalyesinde geri yaslandı. Melek’in, hissettiklerini saklamaktan aciz pembeleşmiş yanaklarını, arzusunu bastırabilmek için kapadığı gözlerini, masum heyecanını yansıtan sık nefeslerini, büyük bir zevkle seyrediyordu.

“Mete, Mete, Mete! Annemiz bize ne öğretmişti? Toplum içinde fısıltıyla konuşulmaz!” Elleri belinde olduğu hâlde, yüzünde kendini beğenmiş bir ifadeyle, Mete’ye hitaben konuşuyordu Ada.

“Hmm… Bak sen. Bir daha olmaz anneciğim.” Alaycı bir ifadeyle dalga geçerken, Melek’in pembe yanaklarıyla yumuşayan bir Mete vardı Ada’ya duyduğu öfkesinden geriye. Çayından bir yudum aldığında, bu dönüşünün tehlike seviyesine dair bir hesap yapıyordu ister istemez.

“Aferin! Annemizden öğrendiklerini unutmuş olman üzücü. Ama ben sana hatırlatacağım.” Mete’nin tabağına da krep koydu. Önceki gece aralarında geçen konuşma hiç yaşanmamış gibi davranıyordu.

Eğleneceklerdi her zamanki gibi. Tek fark! Artık çocuk değillerdi.

Kendine de krep alıp, Melek’in tam karşısına oturdu.

“Mezuniyet ne zamandı, Melekçiğim?”

“Ah! Mezuniyet! Tamamen çıktı aklımdan. Yirmi sekiz haziranda. Biraz ilgili olsaydım eğer, mezuniyetin nerede olacağını da söyleyebilirdim. Hemen gidip Cengiz’i aramalıyım. Ne yaptılar, haberim yok. Resmen yarı yolda bıraktım onları. Bu sorumsuz…”

Perişan bir pişmanlık ses tonuna hâkimdi, Melek’in. “Kızım! Bir sakin ol! Nefes ver ve al! Tatlım, yirmi sekiz haziran gecesi Sergüzeşt’in teras katında, üç yüz elli kişilik bir organizasyon hazırlandı. Oruçlu olanlar için iftar, olmayanlar için açık büfe yemek düzenlemesi yapıldı. Hatta, Ayşe şarkı söyleyecek o gece. Endişelenmen gereken hiçbir mesele kalmadı. Enver Beyin bu fikirden ne kadar memnun kaldığını söylememe gerek yok sanırım. Şimdi sakinleş ve kahvaltına devam et!”

Şaşkınlığı bakışlarından belliydi. Öyle masum ve inanamayan gözlerle bakıyordu ki, karşısında duran adamın neler yapabileceğine kendini hâlâ alıştıramamıştı belli ki. Bir an başını öne eğdi, sağa sola sallayıp şaşkınlığını atmaya çalıştı. Parmakları, izin beklemedi Mete’den Melek’e dokunmak için. İnsiyaki dolaşıyordu elma kırmızısı olan yanakların üzerinde.

Ada’nın sesini duyunca varlığını hatırladı, iki gençte.

“Hangi bölümden mezun oluyorsun?”

Derin titrek bir nefes çekti, Melek. Konuşurken de sesinde hafif bir titreme vardı. “Ekonomi.” Mete’ye inanılmaz bir zevk veren titreme! Etkilendiğini saklayamıyordu. O konuşurken parmakları dizinin üzerinde gezmeye başladı. Enfes bir kemik yapısı vardı. O, okşamaya devam ederdi. Tâ ki Melek elini tutup, bir öpücük kondurup elinin içine hapsedene kadar. Mete’nin dokunuşunu zapt edince devam etti. “Affedersin, Ada. Mete, dikkatimi dağıtıyor.”

Ada’nın yüzünde pırıl pırıl bir gülümseme vardı. “Farkındayım, şekerim… Peki kaç yaşındasın?”

“Yirmi bir.” Bu kez kızaran yanakların Mete ile bir ilgisi yoktu.

“Ah tatlım… Küçükmüşsün. Türkiye’de İktisat fakültesi kaç yıl? Yirmi bir yaşında nasıl mezun oluyorsun, tatlım?”

“İngilizce hazırlıkla beş yıl. Ben iki yıl erken başladım okula.” Ses tonunda duyduğu ezikliğe hayret ederken, dahî olduğunun farkında olmayan bir kıza olan hayranlığı, yüzünde tebessüme vesileydi genç adam için.

“Şekerim… Bu genç yaşında, otuzuna merdiven dayamış yaşlı bir adamdan daha iyisini bulamadın mı?” Kahkahası mutfağı doldururken Ada’nın, Melek’in dudaklarında hiç kimsenin vâkıf olmadığı sırları bilen, olgunluğu zarafetinde saklı bir tebessüm vardı.

“Mete gibisi, ne gençlerde var ne de başka nesillerde.” Bir sır veriyormuş gibi masaya doğru eğildi. Elini dudağının kenarına yerleştirdi. Fısıltıdan biraz daha yüksek bir tonda konuşmaya başladığında, ağzından çıkan her kelime, Mete’nin kalbine akıyordu. “Onun her şeyine hayranım. Bence sen, Mete’ye sormalısın. Etrafında o kadar olgun kadın varken, bu çocukla işi ne?”

Doğruldu, dilim dilim kestiği krebi, bıçağını bıraktıktan sonra sağ eline aldığı çatalla tek tek yemeye başladı. Ada, sadece Melek’i izliyor ve gülümsüyordu. “Çok ilginç bir kızsın, Melekçiğim. Seni tanımak çok keyifli olacak.”

Melek, başını kaldırıp gülümsedi. “Öyle olmasını dilerim.”

Geceyle alakalı en ufak bir tavır göstermiyordu, Melek. Yaşadığı acıdan bayılmış, yanağı morarmış ama o hiçbiri olmamış gibi davranıyordu. Her zamanki sevecen tavrıyla muhabbet ediyordu karşısındaki kadınla.

Kahvaltı, masa başı sohbeti, hepsi yapılmıştı.

Melek, zarif bir hareketle yerinden kalkıp kendinin ve Mete’nin tabağını aldığında, Ada’nın boş tabağına uzandı. “Ne yapıyorsun şekerim?”

Ada’nın şaşkın bakışlarına ve anlamak isteyen sözüne, “Hiç. Sadece kızlara kolaylık olsun diye,” açıklamasını yaptı, Melek.

“Tatlım, onların başka işi yok. Emin ol, bu işleri keyifle yaparlar.”

“Onların keyifle yapacağına eminim ama bu bir gerekçe değildir sanırım onlara yapacağımız yardımı engelleyecek. Değil mi, Ada?” Herkesi koruyacak, herkese eşit davranacak, kimse kimseyi aşağı görmeyecekti Melek’in hayallerinde… Ve o hayallerini gerçekleştirebilme çabasıydı kimseye yük olmak istemeyen asaleti.

“Alışırsın… Meleğimin şefkati bütün insanlığı selamete ulaştıracak.” Oturduğu yerden kalktığında Mete, aklındakiyle yapmaya çalıştığı uyuşursa hoş bir şeyler olabilirdi de… Daha önce hiç yapmamıştı. Çay bardaklarını alıp, Melek’in yanına ilerledi. Ada’nın şaşkın bakışları altında masayı toplamaya başladı.

Melek, elindeki bardakları görünce, “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Gözlerinde sevginin, tertemiz ve masum ışıltıları vardı.

“Meleğim için bütün insanlık, benim içinse bir tek meleğim önemli! Canımdan öte olana layık olmaya çalışıyorum.” Masaya tekrar ilerlerken omzunun üzerinden baktığı Melek, yüzüne yayılmış pembelik, o öpmeye doyamadığı dudaklarında var olduğu, tadını anlatmaya kelimelerinin yetmediği o dudaklarda bu dünyanın en hayran olunası gülümsemesi vardı.

*

Hiç merhameti olmayan yârini seyrederken, kalbinde bir sızı hissediyordu her seferinde… Mete’ye olan aşkı kalbine büyük geliyordu da, o yüzden miydi bu acısı, bilemiyordu. Bakışı, gülüşü, dokunuşu…

Toparladıktan sonra izin istediğinde, anneannesinin sesini duymaya ihtiyacı vardı. Telefonu bıraktığı yerden alırken, yüzünde engelleyemediği bir tebessüm vardı.  Fransız pencerelerin aydınlattığı salondan içeriye girdi, pırıl pırıl yaz güneşinin cömertçe aydınlattığı Boğaz manzarasını seyrederken, ardına kadar açık pencerelerden kokusunu içine çekti, İstanbul’un. Telefonun bağlantı tonunu sabırla beklemesine ödül gibiydi Isabella’nın, “Kızım,” diyen şefkat dolu sesi. Anneanne sevgisi kalbine ılık ılık akan huzura vesileydi.

Mete, yanına geldiğinde en az yarım saattir telefondaydılar, anneannesiyle. Vedalaşıp kapadıklarında, hayatının kısacık bir zamanda ne kadar değiştiğini düşünmeden edemiyordu.

“Çıkalım mı?” dedi, sımsıcak bakışları gözlerine aşkı işlerken…

“Çıkalım, Mete’m.”

*

Öyle bir andı ki…

Kelimelerin bittiği, cümlelerde çare aranamayacak, kifayetsiz birkaç harfin kuracağı karaktersiz laf kalabalığıyla doldurabileceği anlam boşluğunu istemediği bir andı!

Kızlar, ayrı odalarda kalmak istememiştiler.

Melek de Ayşe de derin bir nefes alıp girdiler beş küçük meleğin odasına. Hepsine tertemiz, bembeyaz gül buketleri almışlardı.

Kızlar açılan kapıya ürkek bakışlarla bakarken, aynı ürkeklik Melek ve Ayşe’nin adımlarında da vardı.

Melek, “Merhaba. Gelebilir miyiz?” diye sordu. İçinde kopan fırtınanın sesine yansımaması, iyiydi. Ruhunda olmayan bütün canlılık titremeyen ses tonunda hasıldı.

“Hoş geldin, Melek abla!” dedi en küçükleri. Heyecanlıydı sesi.

Melek, Ayşe’nin elini tuttuğunda, yavaş adımlarla girdiler beş küçük kızın yanına. Melek, boğazına takılı olan yumruyu öksürerek temizlemeye çalıştı. “Benim can kardeşim, Ayşe ile tanışmanızı istiyorum.” Getirdikleri çiçekleri küçük kızların kucaklarına bırakırken, Ayşe’yi takdim etti meraklı gözlerin sahiplerine.

Kızların hepsi, bırakılan buketlere hayranlıkla bakıp, mis gibi gülleri koklarken, “Teşekkür,” ediyorlardı.

“Şöyle geçelim mi?”

Oturma grubunu gösterdi eliyle, Melek. Camın önünde, ikili koltuğa oturdu Melek ve Ayşe. Beş küçük kız çekingen adımlarla, oturduklarında, Melek’i ve Ayşe’yi dikkatle inceliyorlardı.

“Benim adım, Dicle.” Kızın çekingen bakışları, Ayşe ve Melek üzerinde geziniyordu. Onun hemen yanında oturan, “Ben Behrem. Suriyeli idim. Artık…” dedi ve sustu. Beklediler konuşmasını ama hiçbir kelime yoktu, esmer güzeli, pırıl pırıl genç kızda.

“Behrem. Ne kadar güzel bir isim. Anlamı nedir?” Ses tonu ince, ifadesi ürkütmekten çekinircesine nazikti.

“Anlamı kırmızı gül demek.”

“Senin gibi yani,” dediğinde, kızın başını hüzünle öne eğişini izledi.

“Damla, benim adım.”

“Filiz,” dedi bir diğeri.

Sarı saçları, kahverengi gözleriyle, taş bebeklere ilham olacak bir güzelliği olan sessiz kız, konuşmak istemiyor gibiydi. Ellerini birbirine kenetlemiş, kucağındaki sabit bir noktaya bakıyordu.

“İyileştiğinizde ne yapmak istiyorsunuz, karar verdiniz mi?”

Melek, kızlardan bir hayat belirtisi istiyordu. Eğer bir plan yapmışlarsa… Demek ki hayattan ümidi kesmemişlerdi. İkinci ihtimal, beyninin içinde dönse de kalbi, aklına engel koyuyor, düşünmesine dahi izin vermiyordu.

Uzun bir sessizlikten sonra Behrem’in kelimeleri döküldü kurumuş dudakları arasından. Türkçesi berrak ve anlaşılırdı. Buğulu bir sesi vardı, küçük meleğin.

“Anne ve babamın dördüncü çocuğuydum. Bir de altı aylık bir erkek kardeşim vardı. Babam, Suriye’de önemli görevleri olan, tanınan bir devlet görevlisiydi. İç çatışmalar başladığında rejim karşıtı olduğu gerekçesiyle önce ev hapsini layık gördüler babama…” Sustu… Gözleri çok uzaklarda bir anıyı seyreder gibi dalıp gitmişti. Devam ederken sesinde hayata ya da ümide dair hiçbir his yoktu, Behrem’in. “Bir gece, evimiz tanımadığımız adamlar tarafından istila edildiğinde benim koynumda senin kadar güzel bir Barbie bebeğim vardı, Melek abla… Altı aylık kardeşimi beşiğinde vuranla, annemin ırzına geçen aynı kişiydi. Sonra diğerleri de annem ölene kadar canını çıkardılar. Annemde ruh kalmadığında, ona da bir kurşun sıktılar.”

Yüzünde, acının tarifi olmayan izleri vardı küçük Behrem’in. “Babamı ve beni bağlamışlardı. Ağabeylerim ve kardeşim kan revan içinde istiflenmişlerdi. Adamın biri, Fransızca konuşuyordu babamla. Babam, benim Fransızcamla her zaman gurur duyardı. Babama dedikleri; “Kızın satılacak. Üzerinden geçen her adamla attığı çığlık, hücrende sana ulaşacak.” Önce, Rus silah tüccarına sattılar. Ne o Rus’un eziyetinde çığlık attım, ne de diğerlerinde. Benden ümidi kestiklerinde Türkiye’ye getirdiler. Babamın son anını izletmeyi ihmal etmediler. Gömleğinin üzerinde namazını kıldıktan sonra astılar babamı. Suçu vatanını sevmekti…”

Öyle bir sustu ki… Melek, küçük kızın konuşacağından ümidi kestiği bir anda, sesindeki gücü kaybetmişçesine konuşmaya başladı. “Bana şimdi soruyorsun, Melek abla; “Ne yapmak istiyorsun?” Başıma bu kadar olay geldiğinde on üç yaşındaydım… Şimdi on altı. Ben… Abla… Ben ne yapacağımı bilmiyorum. Bir gün geçecek mi bu acılar? Unutacak mıyız?”

Gözlerinden süzülen yaşlar, hastane önlüğünü sırılsıklam ıslatmıştı. Melek, çantasından bir paket kağıt mendil çıkardı. Ayşe’nin elini tuttu. Kızın tam karşısında yere diz çöktüler. İkisi de kıza dokunmamaya dikkat ediyordu. Çocuk, şefkate hazır olursa zaten kendiliğinden açacaktı kollarını.

Ayşe, paketinden çıkardığı kağıt mendili, Behrem’e uzatırken boğuk sesiyle anlatmaya başladı hikayesini… O anlattı, diğer kızlar da oturdular arkadaşlarının yanına. Ayşe, anlattı birlikte ağladılar.

Hepsinin acıları aynıydı.

Hepsi, birilerinin kurbanı olmuştu.

Acıları biterken, “…hiç kimseyi sevmiyordum,” diye devam ederken, Melek’e çevirdi bakışlarını. Gözlerinde akıtamadığı gözyaşları, arkadaşının gözlerinin içine bakıyordu. “Bana, meleğimi gönderen Rabb’ime şükürler olsun.” Tekrar kızlara çevirdi bakışlarını. “Üniversiteyi kazandığımda, evimden başka yerde nefes alabileceğim düşüncesine tutundum önce. Sonra da bir meleğe. Şimdi mezun oluyorum. Aradan bu kadar zaman geçti. Hâlâ geceleri kâbuslar görüyorum… Kâbussuz gecem hiç olmadı çok… çok uzun bir zamandır. Ama uyandığımda bakıyorum. Hayatım devam ediyor. Artık kolay kolay yenilmem diyorum. Pes etmeyeceksiniz! Asla! İlk iş, iyileşmeye bakın. Önce kendinizi savunmayı öğreneceksiniz. Öyle kaçıp gitmek, pes etmek yok. Sonra okuyacaksınız. Bir tek biz değiliz yaralı. Bizim gibi binlercesi var. Hepsine yardım edemeyeceğiz belki ama çabalayacağız! Anlaşıldı mı?”

Böyle hayran olunası biriydi işte, can arkadaşı.

“Ben, meleğim ile tutundum hayata. Siz de ikimize tutunacaksınız!” dedi, ayağa kalktı.

Başından beri hiç konuşmayan, taş bebek öksürüp boğazını temizledikten sonra, “Bizi hiç bırakmayacak mısınız?” diye sordu.

Sesi öyle güçsüzdü ki, Melek anlamakta zorlandı. “Bırakmamızı istemedikçe bırakmayacağız!” dedi ses tonundan bile daha kararlı bakışlarıyla.

“Bırakmayın!” diyerek Melek’in boynuna sarıldığında, elleri kendiliğinden sarıldı küçük kızın ufacık bedenine. Sırma saçlarını şefkatle okşarken, “İyileşeceksiniz, bir tanem. Bu acılar geçmeyecek, kimse buna inanmaz değil mi? Ama alışacağız. Yeniden gülmeyi hatırlayacaksın. Asla pes etmek yok! Tamam mı, bir tanem?” dedi ve kızın gözlerinden damlayan seli mendile sildi.

Bir oda dolusu, yaralı kızın acı dolu hikayeleri vardı.

Şimdi bir de ümitleri…

Yanlarından ayrılırken, başka bir gün yine geleceklerini söylediklerinde, ışıl ışıl bakan beş tane melekti onların umudu hissetmek isteyen gözleri.

*

“Akşam ezanı okunduğu hâlde çıkmadıklarına göre, bu kızlar Melek’i ve ufaklığı çok sevdiler.” Fuat, gözünü bir an olsun ayırmıyordu hastane kapısından.

Arabayı, hastanenin girişine paralel park etmişti, Fuat. Sağ kapısını açmış, bir bacağı dışarıda, sürekli bir ritim tutmuşken, diğer ayağı arabanın içinde olduğu hâlde, dizine kolunu yerleştirmiş, başkasının bakış açısından sıkılmış, Mete içinse sabırsız denebilecek bir ifadeyle bekliyordu.

“Sabırsızlanıyor musun? Tamam, çıkacaklar birazdan. Doya doya izlersin ufaklığını,” derken Fuat’tan gelecek tepkiyi bekliyordu.

“Geliyorlar,” deyip kasıla kasıla arabadan inmesi beklediği tepki değildi.

Melek’i gördüğü an… Susuz kalmış bir topraktı o yokken. Nasıl bir hâl yaşıyordu? Nasıl çaresizdi şu küçücük varlık karşısında? Ona karşı hissettikleri… O mahzun ifadesi, başını kaldırıp Mete ile buluşan gözleriyle yavaş yavaş dağılırken, genç adam içinde bir sızı hissediyordu. Susuz topraktı ya o yokken. Kana kana içiyordu onu bakışlarıyla. Hayatı da Melek’ti… Aldığı nefeste.

Aralarında birkaç adım mesafe kala durdular. Fuat’ın Ayşe ile bir şeyler konuştuğunu duyabiliyordu ama algısı, Melek’ten başka her şeye kapanmıştı.

Elleri cebinde, sırtı arabaya yaslı, gözlerinde hasret… Bekliyordu, karşısında, gözlerinin içine bakan, yeşil, hüzün dolu gözlerin ne yapacağını. Dokunmaktan korkarken tek isteği; Melek’in dokunuşuydu. Onun tek dokunuşu, Mete için yeterliydi. Kızlarla neler konuştuğunu bilmiyordu. Ya erkek cinsinden nefret etmişse?

Ama o yeşil gözlerine baktığı yârinin, bakışlarında aşk vardı.

“Bir öğrenemediniz şu sarılmayı, Sayın Mete Ardahan! Sevgiliniz karşınızda, onu kollarınıza alacağınız anın heyecanıyla ağlayacak. Ama siz durmuş seyrediyorsunuz ve sarılmaya da pek niyetli görünmüyorsunuz…”

Tek sözü yetmişti.

Kocaman elinin altında kaybolan incecik beli kavradı, sert bedenine çekti, diğer eli başını sabit tutarken, alnını alnına yasladı. “Senin dırdırına bile kurban olurum ben,” dudakları kızın alnını bulurken fısıltıyla söyledi kelimeleri.

Melek, gülerken, kollarını beline doladı, “Mete’m. Ama onlar dırdır değildi ki, bir tanem. Eğitimdi. Eğitime cevap vermemen bir derece fakat, sen bir de eğitimimizi yanlış değerlendiriyorsun, paşam. Ne yapacağız biz seninle?” derken başını genç adamın göğsüne gömmüş, sımsıkı sarılıyordu Mete’ye.

“Fuat, anahtarlarını ver!”

“Emret, paşam!” derken yüzünde alaycı bir gülümseme vardı kardeşinin.

İki günlük bebek olan Bugatti’sini, Mete’nin ellerine teslim eden kardeşine sormadı bile; sizi gideceğiniz yere bırakalım mı, diye.

Melek, oturur oturmaz kemerini bizzat bağladı Mete ve hemen şoför koltuğuna geçti.

“Hmm. Sen şimdi… Beni… Emanet atının üstüne attın… Kaçırıyor musun?”

“Ah! Çok açık ettim, değil mi?”

“Kesinlikle!”

Mete, Melek’in elini elinin içine alıp küçük öpücükler kondururken, ciddi anlamda düşünüyordu. Kaçıracak, evliliğe ikna olana kadar da insan yüzü göstermeyecekti ona. Melek’e, yandan bir bakış attığında, masumiyeti, Mete’ye olan güveni bitirmişti içinde zorbalığa dair ne varsa…

Melek, ne nereye gittiğini sorguladı, ne de gitmek istemiyorum dedi. Mete ise, hâlâ zorlamanın peşinde, haklıymış gibi devam ediyordu kaba hareketlerine. Öyle masumdu ki… Yüzünde buruk bir gülümsemeyle, pencereden akan manzarayı izliyordu.

“Nasılsın?”

Melek, o enfes dudaklarıyla öpücükler kondurduğunda avucunun içine, sabrının sınırının çok uzun olduğunu bir kez daha görüyordu, Mete. “Sen yanımdayken, hep iyiyim.”

Tek cümlesiyle yine eriyordu çaresizce. “Küçüklerden ayrılamayacağınızı düşünmeye başlamıştık.”

Derin bir iç çektiğinde, dışarıyı seyretmeye devam ediyordu masum Melek. “Ayrılmak istemiyorduk, gerçeği söylemek gerekirse. Yetişkinler… Neden bu kadar acımasız? Bu yaptıklarını hangi haklı sebeplere dayanarak yapıyorlar? Savaş çıkarırlar – ölenler masum çocuklar, aileler ayrılır – kırılanlar suçu olmayan çocuklar, şehvetin sorumluluğundan kaçan, birkaç dakikalık zevkine ket vuramayıp, çocuk yapıp, o çocuğu bakıp, yetiştirmek yerine başından atan zevk düşkünü yine kendine yetişkin diyenler… Ama sokaklarda solup giden yine masum, yine suçu olmayan, yine kırılan çocuklar! Hatta şehvetin karşılığını içinde yaratılanla ceza olarak değerlendirip, o masumu parça parça kestiren de yine o acımasız yetişkinler!”

İçinde bir fırtına vardı. “Meleğim… Dünyada yaşanan her suç, rikkatine dokunuyor, anlıyorum seni. Sendeki şefkatin zerresi bu modern zaman insanlarında olsaydı… Emin ol dünya daha yaşanılası bir yer olurdu,” derken dudaklarından dökülmek istiyordu aşk dolu kelimeler. Melek, gözlerine hüzün dolu bakışlarıyla bakarken ve ne yazık ki, Mete araba kullandığı için o gözlere yeteri kadar bakamazken… İstiyordu ki cümleleri iyileştirsin Melek’in yaralanmış kalbini. “Ne istediğini söyle. Söyle ki, gözlerindeki hüznü silebilmek için canını vermeye hazır olan bu adam, isteğini yerine getirmekle işe yaradığını hissetsin.”

“Mete’m,” diye mırıldanırken Mete’nin eline, içine çekmek istermiş gibi derin bir öpücük daha kondurdu. “Hastaneden çıktıklarında bizimle kalabilirler. Ayşe de ben de onlara çok iyi bakarız.”

“Bir tanem. Biz onlara bir ev ayarlayacağız. Reyhan ve Pınar onlarla yaşayacak. Hem eğitimleriyle, hem de sağlıklarıyla ilgilenecekler. Siz endişelenmeyin. Tabii, ne zaman isterseniz görüşürsünüz.”

“Eğitimleri derken?”

“Reyhan, ergenlik dönemi psikolojisi ve matematikte, Pınar İngiliz dili ve edebiyatında uzman. Haftanın belirli günlerinde ders veriyorlar. Hiç konuşmadınız mı bu konuları?”

Şaşkınlık ve sevincin huzurlu karşımı dudaklarında gülümseme olarak tezahür etti. “MaşAllah demek istiyorum. Hiç konusu açılmamıştı ya… Vay be. Ne zaman mezun oldular?”

“Bizimle yaşamaya başladıklarında üniversite ikinci sınıftaydı ikisi de.”

Mete’nin yardım ettiğinden bahsetmişlerdi ancak teferruat konuşacak kadar bir arada kalmamışlardı. “Sen, gerçek misin?” Fısıldıyordu Melek.

“Repliğimi mi çalıyorsunuz, küçük hanım?”

“Hmm… Demek ki böyle bir hismiş yani. Ben senin gözünde gerçekten senin benim gözümde olduğun kadar inanılmaz mıyım o güzel gözlerinde?”

“Tatlım… O nasıl bir cümle?”

“Hadi, naz yapma! Zekânın o devrik cümlemdeki özneyi bulmaya yeterli olduğundan eminim.”

“Bak kızım!”

Kaşları anında çatıldığında, Mete’ye dik dik bakıyordu Melek! “Tatlım, sıhhatin açısından soruyorum. Hani ben kızgınlıkla sessizliğe gömülmeden bir cevap hakkın olsun istiyorum. “Kızım” derken?”

“Küçük ve yaramaz olduğunu vurgulamak için.” Melek, bir söz söyleyecek oldu, izin vermedi, “Karşında büyüğün konuşurken sus ve dinle!” diyerek devam ederken. “Neyi merak etmiştin? Ha, evet. Şu mesele. Evet tatlım. İnanılmazsın. Bir kere doğal sarışınsın. Türk kadınında çok da sık rastlanmayan bir özellik. Mankenlere taş çıkaracak, enfes vücut hatların var. Göz rengin de inanılmaz. Bu kadar yeşil bir göz daha önce hiç görmemiştim.”

Bütün maddi güzelliklerini söylediğinde, asıl söylemek istedikleri bambaşkaydı. Fakat şu an karşısında sinirli bir Melek görmek istiyordu. Tabii o Melek normal bir kız olsaydı, genç adamın büyük bir pişkinlikle anlattığı dış güzelliğine; çirkin olsaydım bakmayacaktın yani, demeliydi.

Ancak karşısındaki kız, ufak gülüşlerle başladığında ve o gülüşleri kahkahaya dönüşürken Mete’nin yüzüne de bir tebessüm yayıldı. Melek’in kolay değişen ruh hâline de hayrandı.

Gülüşlerinin arasında, “Beni beğeniyorsun…” derken Melek, bilmiyordu ki divanesiydi!

“Normal değilsin sen, kızım!” derken Mete, “Olsun, beni beğeniyorsun ama,” tekrarıydı gülümseyişi.

“Senin cilvene kurban olurum ben, canımdan öte…”

*

Nereye gidiyor olduklarını sormamıştı bile yola çıktıkları ilk andan bu yana. En son; Bursa İl Sınırı, tabelasını gördüğünde, üç saate yakın bir süredir yoldaydılar. Nilüfer ilçesine girdikten birkaç dakika sonra devasa bir marketin önünde durduklarında, Melek’in hayal kurması çok da zor değildi. Sanki evlilerdi, evlerine gitmeden önce alışveriş yapacaklardı.

Mete, “Sana yemek yapacağım. Yemeden önce Leydim,” dedi, Melek’in kulağına eğildi. Ateş tonunda nefesiyle fısıldamaya devam ediyordu, “Parmaklarınızı sayın!”

Zarif bir reverans eşliğinde eğilirken, Mete’nin nezaketine karşılık verebilme ümidiydi hareketi. “Emredersiniz, Majesteleri!”

“Köfte ve patatesi sevdiğini biliyoruz,” derken dondurulmuş gıda reyonundan patates ve köfte atıyordu sepete. Sanki, en sık yaptığı aktivite, market alışverişiymiş gibi rahat bir hâl vardı Mete de! Manav reyonundan salata malzemesi alırken, Melek dereotu ve naneyi görünce attı poşete, Mete de maydanoz. Akdeniz kıvırcığına aynı anda uzandılar.

“Rengine bayılıyorum,” dedi Melek. “Ben de tadına,” derken Melek’in yanağından aldığı öpücük, dizlerini titretti hiç beklemediği bir anda geldiğine tepkiyle. Ufacık çeri domateslerde sepetteki yerini aldı.

“Çikolatalı pastayı hiç mi sevmiyorsun?”

“Hayır” dedi, daha etkili olabilmesi ümidiyle başını sağa sola salladı. “Mecbur kalmadıkça yemem. Favorim…” dedi, Mete ile aynı anda, “Frambuazlı pasta,” döküldü seslerinden.

“Kadınların çikolatalı pastaya ölebileceklerini duymuştum,” diye mırıldandı yarım ağızla Mete, Melek’in ise umurunda değildi mırıldanmak falan. “Yanlış duymuşsunuz beyefendi! Her kadın ölmüyor!”

“Evet, bahsettiğim normal kadınlardı.” Alay dolu bir gülümseme vardı, genç adamın yüzünde. Mete ödemeyi yaparken, Melek en küçük poşeti tezgâhın üzerinden aldı, kasiyer kızın Mete’ye hayran bakışlarına aldırmadan, çıkış kapısına doğru yürümeye başladı.

Arabanın kaportasına yaslanmış, Mete’nin gelişini bekliyordu sokak lambasının loş ışığı altında. Marketin neon ışıklarıyla, camekânından yansıyan parlak floresan aydınlığından uzakta beklerken, ilçenin tatlı telaşı duyuluyordu birkaç blok ötelerinden. Geçip giden vakit uzadığı hâlde, Mete hâlâ görünürde yoktu. Dönüp markete bakmayı da gururuna yediremiyorken, sabırla bekliyordu.

Mete, yanındaki elemanla, samimi bir sohbet eşliğinde yerleştirdi paketleri Fuat’ın Bugatti’sine. Melek, “Fuat bu arabaya daha önce sebze ve meyve yüklemiş miydi acaba?” diye mırıldanırken, Mete, “Volkan, bekle kardeşim!” diyordu. Çocuğun yanına ilerleyip, oldukça cömert bir bahşiş vererek, Melek’in gözlerinin içine derin derin baktıktan sonra, “Teşekkür ederim kardeşim, zahmet oldu,” dedikten sonra çocuğun omzunu bir kez sıktı. Volkan teşekkürünü, minnetini sunup ayrıldığında yavaş adımlarla Melek’in yanına doğru yürümeye başladı, Mete.

Ne Mete kaçırdı bakışlarını, ne de Melek.

Arabaya yaslı olan bedeni maalesef dezavantaj veriyordu, Melek’e. Gözlerini görebilmek için, başını geriye yatırmak zorunda kalıyordu. Karşısında durmuş, ceplerindeki elini yavaş, ağır hareketlerle çıkarırken, Melek’in gözlerinden bir an olsun ayırmıyordu bakışlarını.

“Eğitimle alakalı bir şeyler söylemiştiniz, hanımefendi… “Teşekkür” eğitimini başarıyla tamamlamışım gibi geliyor bana, siz ne dersiniz?” Alt bedenini Melek’e, ellerini arabaya yasladı.

Melek, bedeninin verdiği hain tepkilere karşı dudaklarını ısırma isteğini bastırmaya çabalıyordu. Mete’nin yakınlığının verdiği sıcaklık gecenin ayazında içini, burnuna dolan kokusu ise kalbini ısıtıyordu.

“Kendinle savaş içindesin… Üç günlük dünya. Naz niyazla harcanacak kadar uzun bir vakit mi sence?” Ses tonu, yine o kadife buğuya bürünmüştü.

“Ne yapmalı o zaman? Eminim bir fikriniz vardır.” Sesinin titremeyişine şükrediyordu.

“Birden fazla, meleğim,” diyen o sesle, karşısında güneşin sıcaklığıyla eriyen dondurmadan farksızdı Melek.

“Dinleyebilirim. Sıralayın efendim. Liste yapalım,” sözünü söylediğinde derin bir nefes alma ihtiyacıyla yanıyordu ciğerleri.

“Sevebiliriz…” burnu, Melek’in burnuna sürtünüyordu latif bir dokunuşla. “Sevişebiliriz.” Elleri, belini kavrarken, Melek aldığı derin nefeslere engel olamıyordu. “O hızlanan nefesine var ya… Kurban olurum ben, kurban.” Bir eli, çenesini tutarken diğer eli milim kımıldamasına imkân vermiyordu, Melek’in. Parmaklarının arasında duran çeneyi sağa doğru çevirirken nahif bir dokunuşla, boynunun kokusunu solumaya başladı. “Buradaki kokuya bitiyorum.”

Melek, hâlâ sağlam durmaya çalışıyordu. Aldığı derin nefesleri ya da titreyen bedenini engelleyemiyordu. “Lütfen!” diye tüm gücüyle bağırmaya çalışan dudaklarından dökülen fısıltılı bir yakarıştı sadece.

“Ne “Lütfen” meleğim?”

“Ne olduğunu biliyorsun!” Sitem etme çabası, Mete’nin, belini kavrayan elleriyle son buldu. Chiron kaportası üzerine oturttu, Melek’i aralanan bacaklarıyla mahrem bir samimiyete kavuştu bedenleri.

“Elbette biliyorum, tatlım ama sen söyleyeceksin. Söyle!” derken, dudakları boynundaki kıvrımları öpüyordu.

“Lütfen! Dur artık. Marketin otoparkındayız, biri görebilir!”

“Kimse görmez, merak etme.” Tembel bir gülümseme vardı dudaklarında. Hatta serseri… Gözlerinin üzerine düşen saçları, Melek açısından imtihan vesilesiydi. Artık neden naz yapmaya çalışıyordu hatırlamıyordu da. Mete’ye ne için kızmıştı?

“Ya görürlerse?”

“Tatlım. Sence buna izin verir miyim?” dedi, durdu.

İnsafı yoktu Mete’nin! Bir marketin otoparkında, loş ışığın altında, bir arabanın kaportası üzerinde oturmuş, nazlı bir edayla marketten çıkarken eline aldığı küçük alışveriş poşetiyle, iradesizce adama açık dururken, genç adamın gözlerinden ayıramıyordu gözlerini.

“Söyle, bir tanem.”

“İzin vermezsin…” Güveninin temeli, o bal rengi bakışların kararlılığında bir de ciddiyetini dinlediği ses tonuna dayanıyordu, Melek’in. “Beni çözüp gideceğimiz yer her neresi ise götürür müsün?”

Mete, Melek’in yanağına avucunu yasladığında, bakışlarındaki ihtiyacı görebiliyordu. Melek, tecrübesiz olduğu için hissettiklerini gizleyemiyordu ama Mete de göründüğü kadar sakin değildi. Tek hamleyle kucağına aldığı Melek’i, arabanın kapısının önüne getirdiğinde, “Aç!” diye emretti.

Mete’nin gözlerine dik dik bakıyordu bir mürebbiye edasıyla. “Açar mısın! Söyle! Açar mısın!” Ne Mete’nin tahammülsüzlüğünü önemsedi, ne de sıkıntısını.

“Meleğim. Sabrım sınırında.”

“Hay senin sınırlarına! Al! Açtık!” Açtığında, Mete patates çuvalı gibi bıraktı Melek’i koltuğa. Kapıyı örtüp, şoför tarafına geçtiğinde derin bir nefes aldı, Mete. “Çok kişilikli olduğunu düşünüyorum. Bir an, dünyanın en romantik âşığı, saniyeler geçmeden dünyanın en has meşesine dönüşebiliyorsun. Çok kişilikli misin?” Bütün bu konuşmayı yaparken Melek, yüzünde büyük bir ciddiyet vardı.

“Çok kişilikliyim, tatlım. Ve hepsi ayrı ayrı tutkun, ayrı ayrı âşığın, ayrı ayrı hayranın. Hiçbirinin elinden kurtulamazsın. Velev ki -asla olmayacak tabii- velev ki biri vazgeçti diyelim. Diğerleri peşini emin ol ki bırakmaz!”

Âşık olmasaydı eğer bu tehditten korkabilir, adamın akıl sağlığını sorgulayabilirdi.

Melek ise, Mete’den gelecek her şeye razıydı…

*

Uludağ tabelasını gördüğünde, “Uludağ’a mı gidiyoruz?” dedi, Melek heyecan içinde.

“Evet.” On beş dakika sessizlikten sonra ettiği tek kelimeydi Mete’nin.

“Otelde mi kalacağız?”

“Hayır.”

“Peki nerede kalacağız?”

“Dağ evinde.”

“Aha! Ağzından iki kelime çıktı! Başardın oğlum!” Sol eliyle Mete’nin omzunu okşadı.

İfadesinde, hafif bir tebessüm oluştuğunda yılmadı Melek. “Şimdi… Senin… Uludağ’da… Bir evin varmış… Öyle mi?” derken kelimeleri bilerek uzatıyordu.

“Evet.”

“Hmm. Demek ki hastalık devam ediyor. Kaç gün kalacağız?”

“Sonsuz!”

Hiçbir şey söylemedi, Melek pencereye çevirdi bakışlarını. Elini kavrayan el, açık camdan içeriye dolan dağ havası… Karanlığı aydınlatmaya çalışan araba farları, tabiatın düzenine göre kıvrılan yolları görünür kılıyordu. Kısmî bölgelerde olmayan sokak lambalarının yokluğu bile dağa tırmanışı keyifsiz hâlde getirmiyordu. Cırcır böceklerinin sesi, ilerledikleri yol boyunca takip ediyordu âdeta. Karanlığın içine göremeyen gözleriyle bakarken, ilerledikleri yol boyunca bu sessizliğe misafir olduğunu hissediyordu, Melek.

*

“Uyan uykucu! Yemek yiyeceğiz,” diyen Mete, Melek’in belini kavrayıp dışarı çıkarırken, Melek, yine uyuduğunu fark edip içten içe öfkeleniyordu kendine.

“Yuh! Bugatti’yi böyle bir yola sokmaya vicdanın nasıl izin verdi?” Çimen kaplı yol gecenin nemiyle ayakkabılarına ıslaklık verdiğinde, verandasında ışık yanan ahşap evi görmesiyle eve doğru koşarken unuttu arabanın yaşadığı sıkıntıları. “Mete! Şuraya bak! Bu… Bu… Ne şirin bir ev ya! Vay canına!”

“Al aç kapıyı!” deyip anahtarları Melek’e doğru fırlattığında, tabii ki Melek tutamadı.

“Kardeşim, niye atıyorsun? Karşındaki insan ne isabette iyidir, ne de atılanı yakalayabilir! Şimdi ara ki bulasın!” derken saçlarını kulağının arkasına itti, yere çömelerek otların arasında anahtar aramaya başladı.

“Dilini devreye sok ellerinin yerine. Emin ol her işe yetişir!”

“Kabasın! Hiçbir şey demiyorum sana canım. Kabasın. Böyle bir sözü insan sevdiği kadına söyler mi? Söylemez bence. Neyse ki buldum!” deyip yerden kalktığında, Mete malzemeleri almış, klas bir dirsek hareketiyle bagaj kapağını kapıyordu. Yüzünde çapkın bir tebessümle Melek’i izlerken, Mete, “Ne?” diye sordu Melek sarsak hareketleriyle toparlanmaya çalışırken.

“İyi ki; hiçbir şey demiyordun,” dedi, adım adım yaklaşmaya başladı Melek’e.

Melek, karşılık olarak yalnızca omuz silkerken, kapıyı açmak için eve doğru ilerliyor, ardında bıraktığı genç adamın sessiz kahkahalarını duyabiliyordu.

*

Saçlarını bağlamış, başına Mete’nin cep mendilinden bir bant yapmış, yıkadığı malzemelerle salata yapıyordu. Öyle duru, öyle masum bir ifade vardı ki yüzünde.

Melek, salatayı yapana kadar Mete, makarnayı pişirmiş, patates ve köfteyi kızartmıştı. “Salatayı da ben mi yapsaydım? Yetişecek mi dersin? Saat on oldu daha akşam yemeği yiyemedik!” derken kalçasını tezgâha dayadı, kollarını göğüslerinin üzerinde bağladı.

“Şi… Tatlım, aceleye getirme lütfen. Hayatımda ilk kez tek başıma salata yapıyorum. Ve muhteşem olmasını istiyorum.” Yüzündeki o ciddiyete dahi kurban olurdu, Mete.

“Hadi hayırlısı,” derken, şömineye doğru ilerledi. Çam odunları çıtır çıtır yanarken, önüne yerleştirdi masayı. Renkli muhafazalarında pırıl pırıl yayılan mum ışıkları şöminenin ışığıyla birleştiğinde mistik bir hava veriyordu ufacık dağ evinin odasına. Masanın üzerine bembeyaz bir örtü serdi, birkaç mum yerleştirdi üzerine, masanın yanına oturdu. Dizlerinin etrafına sardığı kollarına çenesini yasladığında, mutfak tezgâhı önünde salatayı soslayan hârikulade varlığı içine çekerek seyrediyordu.

Salata kasesini servis masasına yerleştirip, tezgâhın üzerindeki dağınıklığı toplamaya giriştiğinde hareketleri öylesine zarifti ki. Ona bakarken kalbinde hissettiği sızı, ciğerine doğru yayıldı, Mete’nin. Şu an evli olabilir, birbirlerine helâl olabilirlerdi. Ama, sevdiği kadının inatçı doğası engel oluyordu bu huzura. Aniden kalktı oturduğu yerden, hızla ilerledi Melek’in yanına. Kızın dudaklarına hırsla yumulduğunda, duyduğu araç sesini bile önemsemedi, Mete.

Kapı ısrarla çalıyor, Mete ise hayatın lezzetini, Melek’in dudaklarından tadıyordu. Şehvetin verdiği etkiyse dağılmıyor, aksine büyük bir ihtiyaç duyduğu acıyla bedenine yayılıyordu. Dudaklarından zoraki kopabildiğinde, Melek’in yüzünü avuçları arasına aldı. “Doyamıyorum sana…” sözleri, öfke dolu sessiz bir haykırışla döküldü dudaklarından.

Melek ise nefes nefese kalan fısıltısıyla, “Âmin,” dedi, temennisi olduğunu çekinmeksizin anlatırken. Bu küçücük dua, Mete’nin o sımsıcak tene alnını yaslaması için yeterliydi. Bu aşk dolu anda, kapıdaki vazgeçmek yerine aksine ısrarını sürdürüyordu. “Kapıdakini öldüreceğim!” derken, Melek’in belini koluyla sarmıştı, Mete.

“Öldürmek yok.” Gülümserken pespembe olmuş yanaklarıyla, sesinde hâlâ bir titreme vardı Melek’in.

Kapının dürbününden baktı, Mete, “S*ktir!” çektikten sonra sert bir tavırla açtı kapıyı.

Mete’nin dudaklarından, “Ada!” döküldü….

Melek’in dudaklarından, “Semra!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir