Candan Öte ~ 20 | Kurtuluş

İstanbul

Daha kötü ne olabilirdi?

Evin girişinde, karanlıkta, bacakları olması gerekenden yukarıda bir adama dolanmışken ve göğüsleri o adamın ellerinde aşkla okşanırken… Duyduğu kadın sesi, İlahî bir mesajdı belki de onu harama girmekten alıkoymaya vesile. Memelerini mi kapayacaktı, kafasındaki sorularla bulanan midesinin öğürme isteğini mi bastıracaktı?

Gireceği günahtan Melek’i bertaraf eden bu kadın kimdi?

Ve bu kadın, karşılaştığı manzaradan hiç mi rahatsız olmamıştı?

Olmamıştı belli ki.

Mete, Melek’i örtmek ister gibiydi bedenini bedenine yaslarken. Belki Melek’in utanacağını düşündüğünden, belki de başka birinin görmesini istemeyişindendi bu sakınma fakat Melek utanmaktan daha ileri bir durum yaşıyordu.

Eğer eski kız arkadaşlarından biriyse, önce lavaboya gidip kusacak sonra da burayı terk edecekti, Melek. Tabii giyindikten sonra! “Giyinmek istiyorum!” diye fısıldadı ama sesi Mete’nin sesinde boğuldu.

“Ada! Nereden çıktın kızım sen?” Mete’nin ses tonunda hafif bir asabiyet olmasını bekliyordu ama aksine gayet normal bir tonla soruyordu.

Melek, kulağına eğilip tekrar, “Giyinmek istiyorum!” dedi. Yine fısıltıyla, tam Ada denen kişilik konuşurken.

“Ah abicik.” (Abicik!) “Anatomiyi benden daha iyi bildiğine bahse varım. Az sonra girmeyi planladığın gibi bir yerden çıktığımı da ben mi öğreteceğim sana?” Sözlerinin sonunda fütursuz bir kahkaha attığında o sesle daha çok midesi bulanıyordu Melek’in.

Melek, başını Mete’nin omzuna yasladığında, hayatı gözlerinin önünden geçiyordu. Hiçbir döneminde böyle rezil olduğunu hatırlayamadığında yine fısıldadı, “Giyinmek istiyorum!” ama yine duyuramadı. Çünkü, Mete konuşuyordu.

“Edepsiz! Yaşından başından utan! Laflara bak! Şimdi! Sıska mabadını al içeri git! Meleğim bayılmadan, giyinmesi gerekiyor.”

Melek, söylediklerinin duyulmadığını pek önemsememişti ama duyulup cevap verilmemesi… Biraz gurur kırıcıydı. En azından bekle diyebilseydi, avutabilirdi genç kız hassas kalbini…

Ada, bir kahkaha daha attı, “Zevki yarım kalınca bayılan birini nereden buldun? Hadi tamam. Ama çabuk olun!” diyerek dalga geçmeye devam ediyordu Melek’in kahrolmasına vesile.

Ölüm, nerelerdeydi?

Topuklu ayakkabılardan çıkan sesle, kadının yanlarından uzaklaştığını anlayabiliyordu, Melek. Başını Mete’nin omuzundan kaldırdı, bacaklarını doladığı yerden çözüp inmeye çalıştı… İnemedi. O çırpındıkça genç adamın, bacak arasına uyguladığı baskı haşin bir hâl alıyordu.

“Bırak!”

“Sakin ol!”

“Emredersin!”

“Sakin ol dedim! Asabımı bozma şimdi gece gece!” Mete konuştuğu sırada, Melek tüm gücüyle ve adrenalinin vücuduna katkısıyla onu itmeyi ve bacaklarının üstüne inmeyi başardı. Yerden aldığı sütyeni silkeleme gereği bile duymadan titreyen elleriyle giyerken sırtı Mete’ye dönüktü. Gömleğini iliklerken daha fazla titriyordu elleri çünkü, içten içe günahının rezaletiyle tüketiyordu kendini.

“Ne yapıyorsun?”

“Sonra konuşuruz,” deyip, asansöre doğru döndüğünde, oradan olaysız ayrılabileceğini düşünecek kadar aptaldı.

“Gidebileceğini sanıyorsun, değil mi?”

Atacağı adımdan vazgeçtiğinde, “Kilit altına alabileceğini mi sanıyorsun?” diyerek meydan okuyordu Melek.

“Denemek ister misin?”

Döndü, Mete’nin yüzünü incelemeye başladı. Genellikle sinirden ağlardı fakat şu an sinirlenmenin de ötesine geçmişti çünkü ağlamak şöyle dursun gözlerinde bir kuruluk hissi var gibiydi. Dik bakışlarını adamın kehribar rengi bakışlarına çevirdiğinde, Mete’nin yüzünde tembel bir gülümseme vardı ve bu Melek’i daha fazla sinirlendiriyordu. Kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirip, başını dikleştirdi.

“Çabuk ol!”

“Ne için, bebeğim?”

“Ne söyleyeceksen söyle. Yurda gidip uyumayı planlıyorum.”

“O kapıdan dışarı adımını at… Bir dene… Bak bakalım, o enfes bacaklarını kırıyor muyum, kırmıyor muyum.”

Melek, attığı birkaç adımı geri yürürken, yavaş ve sakin bir görünüm sergiliyordu. “Korkutmaya mı çalışıyorsun? Başka bir şey dene! Ya da zahmet etme! Ne istiyorsun söyle, çünkü camı açıp, atlamam bile gerekse bu gece beni burada yemin ediyorum ki tutamayacaksın! Anladın mı?” derken, Mete’nin sinirli ifadesini zevk alarak seyrediyordu.

“Tamam. Sus! Ada, annemin manevi kızı. Kızıydı. Sekiz yaşındayken koruyucu annesi oldu annem. New York’taydı ve geleceğinden haberim yoktu, kıskanç kedi! Ada, benim manevi kardeşim.” Bakışlarındaki eğlenen ifade Melek’in karmakarışık düşüncelerine olumlu bir etki sağlamıyordu.

Kendini berbat hissediyordu. Yani adamın manevi kardeşine yüzünü göstermek yerine memelerini mi göstermişti?

Kesinlikle ölmek istiyordu.

Aralarında mesafe kalmayacak kadar yakınına geldiğinde, Mete dizlerinin titrediğini hissediyordu, Melek. Öfkeliydi. Öfkesi karşısındaki adamdan ziyade kendineydi…

“Her hâline hayranım. Zevkine,” elleri belini sarıyordu. “Sinirine,” başını eğdi, burnunu kulağının altındaki hassas yere sürtmeye başladı. “Tutkuna, kırgınlığına, uykudaki hâline, gözlerimin içine baktığın hâline. Her hâline… Şimdi ise, hepsinin üstünde bir hâl var aklımdan asla çıkmayacak.” Kadife ses tonu sustu.

Melek cevap vermedi, dili kendiliğinden döktü iki harfi, titrek bir nefesle ve oldukça kaba sayılabilecek bir ifadeyle. “Ne?”

“Kıskandığın hâlin, bir tanem.” Kızın belinden sırtına doğru, bütün kaslarını hissedercesine çıkardığı ellerini, başında sabitledi. Başını geriye yatırıp gözlerinin içine bakarken, “Hiçbir yere gidemezsin!” dedi, kızın dudaklarını acıtırcasına öpmeye başladı.

Geri çekildiğinde, Melek yavaşça gözlerini araladı. Mete’nin kararlı bakışları, gözlerine kilitlendiğinde dudaklarının sızısını hissediyordu ama umrunda değildi. O ihtiyaç akan gözler, ömre bedeldi.

Yerden tişörtünü alıp giyerken, “Gel!” dedi, Melek’in elini elinin içine aldı. Melek ise hâlâ kusmak istiyordu. Her tarafı camla kaplı gibi duran salona girdiklerinde, Ada elinde bir kadeh, boğaz manzarasını izliyordu. Dönüp salona gelen çifte baktığında yine bir kahkaha attı. Neşe meydi bu kahkahaların nedeni, gerginlik mi bilemese de Melek, bir an önce buradan çıkıp gitmekten başka hiçbir isteği yoktu esasen.

Yerinden çok zarif bir hareketle kalkıp, elindeki kadehi masanın üzerine bıraktı. Diz hizasında uçuk mavi kloş elbisesi etrafında dalgalanırken, yanlarına yavaş adımlarla yaklaşıyordu.

Mete’nin tam önünde durup, “Nihayet toparlanabilmenize sevindim,” dedi, sımsıkı sarıldı, genç adama. Mete, tek eliyle kızın sırtını okşuyordu.

“Kızım gecenin içine sıçtın, meleğimi utandırdın, keyfimi kaçırdın, habersiz geldin ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi, benden hesap mı soruyorsun?” derken sitem olması gereken ses tonunda, sitem yoktu yine!

Kız geri çekilirken, “A..! Üzülüyorum ama! Ne kadar hassas bir kalbim olduğunu unutuyorsun!” dedi ve gerçekten üzgünmüş gibi bir ifade verdi yüzüne.

“Yerse! Neyse, şimdilik bu konuşmayı erteliyoruz. Hoş geldin, baş belası. Seni Melek ile tanıştırayım,” derken, Melek’in elinin içine bir öpücük kondurdu içine çekmek istermiş gibi derin bir nefesle. Melek’in yaralı kalbine derman olacakmış gibi…

Ada, baştan aşağı Melek’i süzdükten sonra, “Merhaba şekerim,” (Şekerim?) diyerek elini uzattı. Şekerim hitabı her zaman Semra kokuyordu Melek’e göre.

“Merhaba, hoş geldiniz.” Melek, içinde hissettiği ve adlandıramadığı garip duygulara rağmen her zamanki hazır tebessümünü kullanıyordu. Karşısında muhteşem bir kadın duruyordu. Deniz mavisi gözleri, altın sarısı saçlarıyla Barbie bebeklere ilham olabilecek bir kadın. Mete’nin kardeşiydi… İlk karşılaşmaları çok kötü olmuş olsa da, iyi dost olabilirlerdi.

“Asıl siz hoş geldiniz. Ah! Sizi yakaladığım için pek de hoş gelemediniz sanırım.” Kendi esprisine kahkaha atarken Melek boş bakışlarla izliyordu kadını.

“Size böyle mi hissettirdik? Çok üzgünüm kendi adıma. Lütfen kusura bakmayın. Mete, kız kardeşine kendimizi nasıl affettireceğiz?” diye sorarken sempatik bir görüntü sergileme gayretindeydi.

“Bu cadıyı ciddiye alacak hâlimiz yok, meleğim,” derken Mete, “Bana hiçbir şey hissettirmediniz tatlı kız, emin olabilirsin,” diyordu Ada.

Konuşması, Amerikan İngilizcesiyle asimile olmuştu belli ki. “R” leri çok vurgulu, bazı kelimeleri gereksiz bir uzatmayla telaffuz ediyordu.

Melek, elini uzatıp, “Tanıştığıma memnun oldum ama müsaadenizi istiyorum. Fazlasıyla yorucu bir gün oldu benim için,” demeye çalışırken, Mete’nin kasılan parmaklarını umursamıyordu.

“Ben de memnun oldum şekerim. Seni daha yakından tanımak isterim.” Ada’nın kibarlığa kavuşmuş ses tonu içini rahatlatsa da, Melek yurda gitmeye kesinlikle kararlıydı. Mete’ye rağmen!

Mete’nin ise kıpırdamaya niyeti yok gibiydi. Sağ elini uzattığında genç adamın yanağına, bir elektrik akımının bütün vücudundan geçtiğine yemin edebilirdi, Melek. Gözleri birbirine elle tutulur bir yoğunlukta kilitlenmişti ikisinin de. Bakmaya doyamadığı gözlerin derinliğine bakarak kelimelerini buldu aciz dili, “Mete… Gitmek istiyorum.”

Belki içinde kopan fırtınayı gözlerinden okudu, belki de sesinden çaresizliği dinledi. Sebep her neyse, Melek minnettardı. “Öyle olsun.”

Kibar bir vedanın ardından, yarım saat bile dolmadan yine bir arabanın içindeydiler. Saat geceyarısıydı ve Melek kendini ortada kalmış gibi hissediyordu. Tek umudu Ayşe’nin uyumamış olmasıydı. Cep telefonunu eline aldığında yan odalarında yatan Cemre’ye mesaj yolluyordu.

“Cemre, uyudunuz mu?”
00:23

“Uyumadık Melek. Hayırdır?”
00:24

Neredeyse dakikasında gelen yazı kısacık bir cümleydi ama Melek, o kısacık cümlede hissettiği rahatlığı kelimelerle anlatamazdı.

“Senden rica etsem, Ayşe yurttaysa bana haber verir misin?”
00:27

“Ben Ayşe. Bekliyorum seni.”
00:30

Cevap Cemre’den değil de Ayşe’den geldiğinde, arkadaşını endişelendirdiğinden hiç şüphesi yoktu Melek’in. Ayşe’ye ulaşamasaydı büyük ihtimal Cengiz’e gidecekti. Cengiz, asla sorgulamazdı, neden demezdi. Hoş geldin der, Melek’in sıkıntısını gidermeye çalışırdı. Her zaman yaptığı gibi.

“Bu gece kalmakla ilgili değişen fikrine dair bir varsayım var aklımda. Duymak ister misin?” Mete’nin sesini duyduğunda çıktı daldığı düşüncelerin içinden.

Bakışlarını kendi tarafındaki camdan dışarı çevirirken, “Çok elzem değilse, duymak istemiyorum,” diye mırıldanıyordu. Karmakarışıktı kafasının içindeki düşünceler. Her şey birbirine girmiş gibiydi. Sağlıklı fikirleriyle, olumsuz düşünceler kördüğüm olmuştu içinde. En kötüsüyse, bu gece onlarla uğraşabilecek kadar güçlü hissetmiyordu.

“Bana bunu yapma!”

Melek, şaşkınlıkla açılmış ağzıyla dönüp baktı. “Anlamadım?”

“Belli!” derken, daha çok yükleniyordu gaza fakat Melek’in umrunda bile değildi.

“Ben sana ne yapıyorum?”

“Surat yapıyorsun! Yapma! Geleceğinden haberim olsaydı, seni İstanbul yerine bizi kimsenin bulamayacağı bir yere götürürdüm.”

Dedi ve yine vites yükseltti.

Hiçbir şey hissetmiyordu, Melek araba İstanbul’un ışıklı caddelerinden hızla giderken. “Demek yakalandığımız için ben surat yapıyorum, öyle mi?”

“Hayır! Ada’nın varlığından habersiz olmaya surat asıyorsun.”

Melek, gülmeye başladı. Kesinlikle sinir kriziydi. Küçük gülüşler kahkahaya dönüşürken içinde bir yerlerde, kaybolmuş hisler gün ışığını görüp, kızı ağlayarak komaya sokabilecek kadar güçlenmişlerdi. Sakinleşmeye karar verdiğinde, konuşmaya başladı. Sesi titriyordu. Hissettiği çaresizliğiyse dibine kadar taşıyordu.

“Aynen öyle! Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir adama her şeyimi dökmüş olmak… Kız kardeşinin varlığını bile söyleme gereği duymayan bir adama sülalemi tanıştırmış olmak… Karşısında bu kadar açık, hiçbir çekincesi olmadan duran ben… Hakkında hiçbir şey bilmediği bir adama kör-kütük âşık olan ben! Senin deyimin; surat asmak, benim deyimim; aptallığa yanış! Şimdi daha fazlası için mecalim yok. Bırak artık!”

Sözlerinin ardından tekrar sağ tarafa, cama çevirdiğinde başını acı bir frenle durduğu araba, sahil yolunun tam ortasındaydı. Yanlarından geçip giden arabaların protesto edercesine çaldıkları korna, Mete’nin umurunda bile değildi.

Mete, Melek’in çenesini pek de nazik olmayan bir hareketle tutup, kendine çevirdiğinde, “Ne öğrenmek istiyorsun?” diye bağırıyordu. “Neyim var öğrenebileceğin? Bombok bir adamım işte! Annemin bana yadigârı bir kız kardeş ve birkaç akraba. Ben gerçek ailemle tanıştırdım seni! Unutma! Emine, Saniye, Davut ve Ali. Can kardeşim Fuat. Derdini söyle! Söyle!” Ses tonu o kadar yüksektiki son kelimede, Melek istemsizce sıçradı yerinden. “Eğer derdin gitmekse… Kusura bakma kızım, bir s*kim uzaklığa gidemezsin.” Kızın çenesinden tutmaya devam ederek başını kendine daha fazla yaklaştırdı. “Gitmek için çok geç kaldınız, küçük hanım! Karşındaki adam sana âşık! Normal bir aşk olmadığını bil! Ayrılırız biter diye düşünüyorsan unut! Âhirimsin!” dedi ve dudaklarını kızın titrek dudaklarına yapıştırdı.

*

Öpüşü vahşiydi ama umursamıyordu. Yirmi dokuz yaşında bir adam, karşısındaki kızın kolları boynuna dolanırken, yaşadığı duyguların yoğunluğuyla titriyordu. Koltuğu geri itti, dudaklarını Melek’in dudaklarından ayırmadan, kızı kucağına aldı. Ellerini, yanaklarına yerleştirdiğinde, öpüşünü Melek’e teslim ediyordu. Biri, adamın ağzında var olurken inledi, diğeri genç kızın öpüşünde erirken. Kollarını doladığında sımsıkı, o incecik bedene, Melek’in gözlerinden süzülen tuzun tadını alabiliyordu.

Ayrılabildiklerinde, Melek başını yasladı Mete’nin omzuna. Tenine değen ıslaklığı hissediyordu. İçini parçalayan vahşi bir hayvan vardı, tüm ruhunu talan eden. Kızın her sessiz hıçkırığı, kör bir bıçak saplıyordu vücuduna. Kesmek yerine yırtıyor, parçalıyordu. Tenine değen her gözyaşı, asit gibi yakıyordu.

“Ağlama artık, bir tanem. Lütfen ağlama!” İçindeki yalvarışın zerresi belki yansımıştı ses tonuna. Yaklaşan siren sesini duyduklarında, Melek omzundan başını kaldırdı, elleriyle gözlerindeki yaşı silip, endişeyle Mete’nin gözlerine baktı. Aceleyle kendi koltuğuna geçen Melek’in masum ve mahsun duruşu gücünü tüketiyordu Mete’nin.

Trafik ekibi arkalarında durduğunda, dikiz aynasından gördüğü kadarıyla memur araçtan inip yanlarına yaklaşıyordu. “İyi geceler, memur bey,” dedi, Mete arabadan çıkıp memuru karşıladı.

“Sağolun, Mete Bey. Bir sıkıntı mı var?”

“Kusura bakmayın, memur bey. Kasti olarak durdum. Cezama razıyım,” dedi yüzünde samimi bir gülümsemeyle.

Tam o esnada Cevat yanlarına geldi, memura, “Memur bey, size ben yardımcı olayım. Mete Bey yurtdışından henüz döndü,” diyordu.

“Sakıncası yok. İnsan hayatını tehlikeye sokabilecek durum, söz konusu olmasa ceza da kesmeyelim diyeceğim ama, maalesef mobese kayıtları.”

“EyvAllah,” dedi Mete ve, “İyi mesailer,” dileğiyle ayrıldı gecenin kısa komu spotunun yanından. Bu gece Melek’ten gayri herkes anlayışlı, herkes hoşgörülüydü belki de. Arabaya geri geldiğinde koltuğunu düzeltti önce, arabayı çalıştırdı ardından.

Melek’in gözlerinde sorgulayan bir bakış vardı, dudaklarındaysa cansız kelimeleri, “Ne oldu?”

“Bir şey yok. Cezai işlem uygulayacakmış.”

“Seni… Neden bıraktı?”

“Cevat hâlledecek işlemleri.”

“Vay anasını! Çok havalıymış be! Adamdan karizma akıyor… Emreder otobüsler kapanır, Mete Ardahan için, emreder uçağı hazır olur, emreder sevgilisinin anneannesi bulunur, emred..”

“Daha devam edecek misin?”

“Artık, etmeyeceğim!”

“Zahmet olmasın?” derken sesi, olabildiğine alaycıydı, Mete’nin.

Melek, başını cama çevirmeden hemen önce, “Konuşmak daha zahmetli,” dediğinde, Mete derin bir nefes alıyordu sıkıntısını atabilme ümidiyle.

Göğsü üzerinde çapraz olarak birleştirdiği kollarını çözüp sol elini sağ elinin içine alırken, reddetmesi fikrinden nefret ederek soruyordu, “Yarın seni kaçta alabilirim?”

Fakat o, tekdüze bir ses tonuyla, “Öğlen hazır olurum,” cevabını verdi yalnızca. Ne neden diye sordu ne de gelemem gibi ters bir söz söyledi, Melek. Yolu ne kadar uzatırsa uzatsın, başka çere yoktu ne yazık ki yurdun önünde arabayı durdurduğunda. “Getirdiğin için teşekkür ederim,” diyerek kemerini çözdü, arabadan inmeye hazırlandı, Melek.

Mete ise o daha inemeden kapısını açmış, üzerine bir karabasan gibi çökmüştü genç kızın. Melek’i kendisiyle araba arasında sıkıştırdığında, sadece gözlerine bakıyor, vücudunun alt kısmı hariç hiçbir yerine dokunmuyordu. Ellerini başının iki yanına, arabaya dayadığında, yeşil gözlerinden okuyordu aşkını, endişesini, tutkusunu, kırgınlığını ve kızgınlığını. Söylemek istediği herşeyi yutup, Melek’in burnunun ucuna bir öpücük kondurdu ve, “Rica ederim, sevdiğim,” diye fısıldadı.

Elini, elinin içine aldı, Ayşe’nin yurt kapısını açıp beklediği yere doğru götürdü sevdiği kızı. Elleri buz gibiydi. “Heyecanlandığımda ellerim üşür” demişti yeni tanıştıklarında. Şimdi de heyecan mı hissediyordu, bilemiyordu Mete.

Ayşe, beklemeye dayanamamış olacak ki kapıdan ayrılıp, koşarak yanlarına geldi. “Hoş geldiniz!” Melek, bir eli Mete’nin elinde olduğu hâlde diğer eliyle sımsıkı sarılıyordu arkadaşına. “Çok özledim seni kuzu,” derken Ayşe sesinden okunuyordu hasreti.

“Canım, ben de seni çok özledim!” derken, sesi titriyordu Melek’in. Onun sesindeki her titreyiş, kalbine saldığı derin korkulara önsözdü artık her daim…

Nihayet ayrıldıklarında, “Kusura bakmayın Mete…” bey diye getirecekken cümlesinin devamını Ayşe, ” “Mete!” “Kusura bakma Mete” ki Estağfurullah, ne kusuru,” diye düzeltti, genç kızı.

“Mete,” deyip gülümsemeye çalıştı, Ayşe. Her ne kadar samimi bir gülümseme çabası olsa da bir yabancılık çektiği de belliydi.

“Size iyi geceler,” dedi, Melek’in elinin üzerine bir öpücük kondurup bıraktı. Bir şey söylemesine fırsat vermeden arabaya doğru ilerlemeye başladığında, içindeki sıkıntının bir tarifini yapması mümkün değildi. Günlerdir kollarında uyuduğu Melek… Bu gece başka bir yerde uyumayı seçiyordu. Onu incitmekten korkmasa, alır Zekeriyaköy’e götürür, ıssız çiftlik evinde, yanından ayrılmasına beş dakika bile izin vermezdi. Ama ne yazık ki aptal kalbi, nazik bir genç kız hassasiyetindeydi bu gece.

“Mete’m!” diyerek sırtına başını yaslayıp, kollarıyla genç adamın vücudunu sarmaya çalışıyorken Melek, aklında ne kendiyle kavgası kaldı, ne de sıkıntısı. “Mete’m!” Tekrar döküldü o âşığı olduğu dudaklardan ismi.

Döndü, Melek’i kollarına aldı, sımsıkı sardı. Başını boynuna gömdüğünde, kızı derin nefeslerle soluyordu. O incecik kollar belini sımsıkı sararken, Mete başını yasladığı yerden kaldırdı, Melek’in gözlerinin içine baktı. Akan inci tanesini işaret parmağının tersiyle sildi. “Beni, sensiz bıraktığın için sana kızgın olsam da iyi geceler, bir tanem.” Yaş süzülen yanağına küçücük bir öpücük kondururken sözler tenini dağlayan bir acı nefesiydi.

“Mete’m… Ben…”

“Şi.. Sakin ol canımdan öte. Yarın buradayım. Konuşuruz,” dedi, ayrıldı kızın kollarından.

Arabaya yerleşti, motoru çalıştırdı, vitesi geriye taktı. Bunları yaparken gözlerini bir an olsun ayırmadı karşısında, kollarını vücuduna sarmış, hüzünlü bakışlarla genç adamın uzaklaşmasını izleyen genç kızdan.

Hangisi daha zordu?

Sevdiğinin yanında olamamak mı?

Sevdiğini zorlamak mı?

Cevabı şu an muammaydı, Mete için.

*

“Kuzu, ben hayatımda böyle bir şey daha görmedim.” Ayşe, Melek’in koluna girdiğinde, yurda doğru yürüyorlardı birlikte.

Yoksa, Melek orada durup, genç adam gittiği hâlde anısının kaldığı boş caddeye bakardı sabaha kadar. Bir hayat belirtisi gösterebilmek için boş boş sordu, “Ne görmemiştin, can?”

“Birbirinize olan aşkı, elimle tutabilirdim.”

Melek, tökezleyerek durduğunda, böyle bir şey duymayı beklemiyordu. “Ben… İyi hissetmiyorum.”

En son bu odada kaldığından bu yana sanki yıllar geçmişti… Kendini yatağına bıraktı, kollarını bacaklarının arasına koyup, sağ omuzu üzerinde, rahatsız gibi görünen ama vücuduna iyi gelen pozisyonuna aldı kendini. İçindeki pişmanlık, parmak uçlarına kadar vücuduna yayılıyordu. Gözlerinden akıp duran yaşlar sinirini bozmaya başlamıştı.

Ayşe, kapıyı kilitleyip yanına yaklaştı, yatağın kenarına oturdu. Melek’in saçlarını okşarken elleri, hüzünle fısıldıyordu dudakları. “Neyin var, kuzu?”

“Bilmiyorum… Tek istediğim ağlamak,” derken elini uzatıp komodinden peçete alıyordu.

“Ah be kuzu. Ne geçti aranızda?”

“Ada isimli, manevi bir kız kardeşi varmış. New York’ta yaşıyormuş. Mete’nin haberi olmadan gelmiş Türkiye’ye. Bu gece… Tanıştık.” Sesi zor yetiyordu Melek’i.

“Ve sen de?”

“Ben ona bu kadar açıkken onun… Bilmiyorum… İçimdeki hüznü anlatabilecek kadar güçlü kelimeleri bulamıyorum.” Ayşe, arkadaşının yanından kalktı. Işığı kapadı. Işığın kapanmasıyla eş zamanlı bir şimşek ve ardından gökgürültüsü geldiğinde, Melek, anında kalktı yattığı yerden. “Ayşe’m, iyi misin?”

“Bize gök gürültüsünü ve yağmuru nasip eden Allah’a şükürler olsun kuzu,” derken, Melek’in yanına uzanıyordu. Sımsıkı sarıldılar birbirlerine.

Melek emindi; Ayşe ağlayabilen biri olsaydı şu an hüngür hüngür ağlardı. Gök gürültülü geceler, Ayşe’nin ergenliğindeki en huzurlu gecelerdi. Melek, kendi yerine de Ayşe’nin yerine de ağladı. Yaşadığı acılar için ağladı. Gök gürültüsünden korkmak yerine, onun şefkatine sığınan küçücük kızın düşüncesine ağladı. Ayrılırken Mete’nin gözlerinde gördüğü acı çeken bakışların düşencesiyle ağladı.

Ayşe, sımsıkı sardığı kollarıyla teselliye uğraştı arkadaşını.

Sözsüz, şefkat dolu teselli ile.

*

“Sığırsın oğlum sen!”

Melek’ten ayrılalı on dakika olmuştu ama kendine hakaretleri bitmiyordu Mete’nin. Kız istedi diye onu bırakmayı nasıl düşünebilmişti? Neden dinlemişti onu? Şimdi geri dönüp, o yurdu yıkabilirdi! “Ulan Ada! Ne bok vardı habersiz gelecek?” derken ellerinin altındaki direksiyondan çıkarıyordu hıncını.

Çok sinirliydi. Çok öfkeliydi. Hırsını alabilir miydi?

Hayır!

Melek ile geçtiği yerlerdeki anıların tazeliği beynini deliyordu. Otopark, asansör. Öpüşler, dokunuşlar. O muhteşem kokusu.

Kendi katında asansörün kapısı açıldığında, içerideki müzik işkencesini duydu. Kız kardeşi ve jazz hayranlığı! Louis Armstrong, muhteşem bir sanatçı olabilirdi dünyanın gözünde, ama Mete için tek kelimeyle eziyetti!

Ada, Mete’nin geldiğini fark ettiğinde müziği tabii ki kapamadı. Sadece sesini daha katlanılabilir bir seviyeye düşürdü. “Bıraktın mı utangaç sevgilini?”

Sıkkın bir nefes aldı, Mete. “Asla!” Bırakmak, dilinin varmayacağı, kara listedeydi. O listedeki yasaklı kelimeleri bu gece asla kullanmayacaktı. Kendini, Ada’nın karşısındaki tekli koltuğa bıraktı. Ayaklarını masanın üzerine uzattı.

“Ne yaptın peki?” Haklı olarak gülüyordu Mete’ye.

“Bu gece arkadaşıyla kalmasına izin verdim,” dedi. Bezgindi. “Neden geleceğini haber vermedin?”

“Hmm. Senin böyle sıkıntılı bir durum yaşayacağını hesap edemedim sanırım. Hadi ama! Upuzun bir yoldan geldim ve şu karşılanışıma bak! Çok gücendim doğrusu.”

Kız haklıydı.

“Hoş geldin, cadı. Bu sana ders olsun, bir daha gelmeden önce haber ver.” Kurduğu uzun cümleye rağmen yüzünde hâlâ insanî bir ifade yoktu.

Ada, bunu sorun etmek yerine küçük bir kahkaha attı, “Bir daha? Ah, şekerim. Diplomayı alıp geldim. Bir daha dönmeyi ise düşünmüyorum,” dedi.

“Sevindim. Yetti artık ecnebi memleketinde yaşadığın.” Ellerini dizine vurdu, “Ben yatıyorum. Sen içerideki odayı kullan,” dedi ve kalktı. Bu evi seviyordu ama çift olarak yaşanacak bir evdi, iki kardeşin yaşayabileceği bir ev değildi. Kanepede kıvrılıp yatmaktan başka çaresi yoktu. “Bir duş alacağım, sonra oda senindir,” derken tişörtünü çıkarıp odasına ilerliyordu.

*

Bebek sahili önünde uzanırken ardına kadar açtığı pencereden manzarayı seyrediyordu, Mete. Tamamı cam kaplı rezidansın zirvesinden baktığı İstanbul caddeleri, adına yakışır uykusuzluğunu yaşıyordu gecenin bu kör vaktinde bile. Arabaların arka ledlerinden kırmızı, ön farlarından ise sarı renkler sokak lambalarının aydınlattığı sahil şeridi boyunca boyuyorlardı âdeta caddeyi.

Ve… Uykusuz şehrin uykusuz bir ferdiydi Mete bu ilerleyen vakitte.

Derin bir nefes aldı, yağmur damlalarının dövdüğü camdan uzaklaştı, kanepeye hazırladığı yatağına geçti. Haziran gecesinin gök gürültüsü ve yağmuru, içinde yaşadığını yansıtmaya çalışan küçük bir gölge gibiydi. Meleğinin kollarında olmaması fikri çıldırtıyordu onu. Gözlerini yumdu, burnunun kemerini sıktı. Tek derdi uyumak ve bu çıldırtıcı sabahın aydınlığına kavuşmaktı.

*

Gece, duş almaya mecali yoktu. Şimdi aynanın karşısında, vücuduna ve saçlarına doladığı havlularla, berbat hâldeki gözlerini inceliyordu. Banyo yapmak bile indirmemişti gözlerindeki şişlikleri. Güneş gözlüklerini asla çıkarmamalıydı bugün.

Derin, esef dolu bir nefes alırken iki kapılı, küçük gardroplarını açıyordu Melek. Bir kapağı sağa diğerini sola terk etmiş olduğu hâlde ayakta durmuş, muntazam bir kurala dayalı kıyafetlerini incelerken, kendi parasıyla aldığı her parçayı özlediğini farkediyordu. Dar paça bir kot, beyaz bir atlet, üzerine ince, yarım kol, bol bir üstlük giydi uzun uzadı düşünme gereği duymadan. Giydiği bluzu seviyordu. Önünde, büyük, gökkuşağı renklerine sahip bir kelebek vardı. Işık yansıdığında boynundaki kelebek de böyle cıvıl cıvıl oluyordu.

Mete’nin Melek için seçtiği kelebek.

“Senin gibi,” dediği kelebek.

Saçını kurularken, tararken, örerken… Aklında sadece Mete vardı. Telefonunda Mete’nin melodisini duyunca kalbinin atışındaki hız, bütün vücudunu titretiyordu. Enstrümantal “Acem Kızı”nın titreşen gitar tonu öylesine duygu yüklüydü ki… Hissettirdiği sevda nağmelerine ağlayabilirdi, Melek.

“Efendim,” derken sesinin titrememesine özellikle dikkat ediyordu. Dünkü hüznü atlatabildiğini hissettirmeli, konunun açılmasına da bir daha izin vermemeliydi.

“Uyandın mı?”

“Evet. Hazırlanıyordum.”

“Beklerim, bir tanem.”

“Sen burada mısın?” Hemen pencereye koştuğunda, boğaz manzarasına vakıf olamadığı için yıllardır arka odalardan birinde olmadığına kahrolan Melek, şimdi, penceresinden Mete’yi görebileceği için şükrediyordu. O heyecanla tülü öyle bir kenara çektiki, stop takılı olmayan kornişten bir kısım tül ve perde döküldü.

“Bebeğim, neler oluyor?” Arabanın dışında, bir eli cebinde bir eli telefonda, aklını başından alan görüntüsüyle karşısında duruyordu genç ve başarılı iş adamı, Mete.

“Ya erkeksiz ev çok zor biliyor musun? Bir erkek yok ki başımızda kornişe bir tıpa taksın?” Yaptığı sakarlığa gülerken günün ilk rahatlama nefesini alıyordu.

“Kızım o nedir öyle takmak falan! Çok erotik konuşuyorsun bak! Tehlikedesin, tatlım!” derken yüzündeki tebessümü görebiliyordu.

“Kusura bakma ya… Ben senin fâni olmadığını unutuyorum işte. Sen korniş ne, tıpa ne nereden bileceksin. Bak, kornişe tül takıl..”

“Ukala! Biliyoruz kızım, Allah Allah! Sen kadın olsaydın da tıpa bulamadığın yerde kâğıt, karton bir şey sıkıştırsaydın.” Sözleri ukalalığını yansıtsa da gülüşü çok özeldi.

O gülüşünde, Melek’i mest eden bir efsun vardı.

Melek de gülüşüne engel olamadı. “Gazete kağıdı da şu an yerde. Acı kuvvetime o da dayanamadı.”

“Özledim seni. Buraya gel!”

Başka bir söz söylemesine gerek kalmamıştı, Mete’nin. Melek spor ayakkabılarını giyip, gözlüğünü gözüne taktı, telefonunu cebine attı ve koşarak indi merdivenleri. Yurdun kapısından çıkarken, iki elide cebinde Melek’i bekleyen Mete’yi içiyordu gözleriyle. Füme takım elbisesi, siyah yeleğine tezat bembeyaz gömleğiyle, özenle taranıp alnından geriye retro tarzında şekillendirilmiş saçlarıyla Melek’i inceliyordu gözleri kısılı bakışlarıyla.

Giydiği bir kot ve bluzla Mete’nin yanına yakışmayacaktı belki ama umrunda değildi. Adımları Mete’nin yanına vardığında son buldu. Çok planlamamıştı ne diyeceğini ağzından, “Selamünaleyküm,” temennisi dökülene kadar.

“Aleykümselam,” dedi, Melek’i belinden tutup bedenine çekti. “Gözlerini görmek istiyorum…”

“Gözlerim biraz şiş. Hassaslarda. Gözlükle daha rahat hissediyorum.”

“Tamam, tatlım. Arabaya binelim, rahatsızlık kalmaz.” Israr etmediği için mutluydu zira mücadele edecek gücü yoktu.

Cevat, “Günaydın, Melek Hanım,” dediğinde, Melek de, “Günaydın, Cevat,” derken günün gerçekten aydın olması tek dileği.

Arabaya yerleştikleştiklerinde, resmi bir mesafe vardı aralarında sağında oturan sevdiği adamla. Yüzündeki ciddi bakışlarıyla yüzünü incelerken, Mete, “Gözlüklerini çıkar,” emrini verdi birkaç saniyenin ardından.

Melek ise başını önüne eğdi, “Çıkarmasam,” diye mırıldandı belli belirsiz.

“Çıkar!”

“Sinir oluyorum sen bana emir verdiğinde! Yapmak istediğim şeyleri yapmama dürtüsü oluşuyor içimde!” Kollarını göğüsleri üzerinde bağladığında, küçük bir çocuktan farksızdı bu hareketi.

“Tatlı meleğim… Ağzından çıkanlar, seni buna yaklaştırıyor,” derken sol elinin beş parmağını gösteriyordu. “Ayağını denk al!”

Melek, sahte bir korku gösterisiyle ellerini yanaklarına koyduğunda, “Ah, olamaz! Çok korktum!” diyordu alaylı tavrıyla.

Lütfen, çekip aldırma bana şunları gözünden!”

Melek bunaldığını hissederken istemsizce nedenini anlayamıyordu. Panik miydi, sıkıntı mı ya da stres mi..? “Pes ediyorum,” dedi ve çıkardı. Bakışlarını ön koltuğun arkasında sabit bir noktaya diktiğinde, istemiyordu Mete’nin dün gecenin izlerini gözlerinde görmesini ama anlaşılan bugün şanslı gününde değildi.

Mete’nin eli çenesine uzandı, başını kendine çevirdi. Melek, sımsıkı yumduğunda gözlerini, Mete fısıldar gibi yalvarıyordu, “Aç gözlerini, bir tanem.” O yalvarış Melek’in kalbine akarken, nasıl karşı koyabilirdi? Yavaşça araladı gözlerini ve baktı sevdiğinin, bakmaya doyamadığı gözlerine.

Ağlayışlarının emaresi şişkinlikleri gördüğü an bu kez gözlerini kapayan, Mete oldu. Gözlerini kapadı, başını koltuğa yasladı. “Mete’m,” deyip ellerini genç adamın başının altına yerleştirdiğinde, alnını alnına dayadı teselli edebilme ümidiyle.

“Sebep hep ben miyim ağlamana?” Yine fısıldadı.

“Ağlayacak çok sebep var, sen arada kaynıyorsun,” dedi gülümserken.

“Nedir sebepler?”

“Biraz özel, Mete’m.”

“Bizden özel ne var?”

“Sevdiklerimizin özelleri.”

“Benimle paylaşamayacağın kadar gizli. Öyle olsun. Kaç, meleğim!”

Konuyu değiştirme isteğiyle, “Nereye gidiyoruz?” diye sorduğunda, bal rengi gözlerdeki öfkeyi gördü bir anda. “Cezayı hak edenlerin yanına!”

“Anlamadım, kimler?”

“İstanbul’daki ilk gecende, seni götürmeye teşebbüs eden o iki orospu çocuğu desem..”

“Ha… Anladım.” Şaşkınlığını gizleme gereği duymadı. Bu kadar çabuk bulunacaklarını hiç düşünmemişti.

Başını yasladığında Mete’nin omzuna bezgin bir nefes alıyordu. “Ne olacak şimdi?”

“O şerefsizlerin bir tane daha, masum bir genç kıza zararları dokunamayacak.”

Başını kaldırdı, Mete’nin gözlerine baktı. Yüzünde karanlık bir ifade vardı. İş adamı değil de, karanlık prens gibi duruyordu. Bir gerçek daha vardı ki… O adamları görmek istemiyordu. O korkunç gece yaşadığı sıkıntıların müsebbibi iki kötü adamla karşılaşmak…

Mete’nin elleri okşuyordu nazikçe saçlarını.

Yol boyunca bir tek kelam daha konuşmadı iki genç. Mete, saçlarını okşadı, sımsıkı sarıldı Melek’e. Başını, adamın omzuna yasladığında, şefkatinde teselli buluyordu. Bambaşka bir histi o güçlü kolların arasında olmak. O kollar incitmekten korkarcasına vücuduna dolanırken bir ömür kalabilirim diye düşünüyordu zevk bütün hücrelerine yayılırken.

Yarım saat kadar bir zaman geçmişti araba durduğunda. Belliydi. İkisi de önceki geceyle alakalı konuşmayacaklardı. Belki de böylesi daha iyiydi. Mete, kızın yüzünü ellerinin arasına aldığında, gözlerinin içine bakıyordu. Konuştuğunda ses tonu ölüme bürünmüştü. Ciddi ve soğuk! “İçeride, göreceklerin seni rahatsız ederse, tek yapman gereken bana çıkalım demek. Anladın mı, bir tanem?” Sorudan ziyade tembih içeriyordu cümlesi.

“Sana güveniyorum,” dedi, Mete’nin gözlerini kapayıp, derin bir nefes almasını seyretti.

Arabadan indikleri yer, ıssız bir köy yeriydi. Mete’nin yanından ayrılmayan adamlar, taşlık bir yoldan aşağı doğru, koyu renk shingle çatısı görünen eve doğru ilerliyorlardı. Mete, Melek’in elini elinin içine aldığında öyle bir kenetlemeydiki o tutuş, parmak aralarının birbirine teması, Melek’te aşkını haykırma isteğine sebep oluyordu.

Taş merdivenlerden indikleri alanın ön manzarası uçurum ve muhteşem bir denizdi uçsuz bucaksız gibi görünen. Burada bıraksalar, Melek bir ömür yaşardı. Kulübe, 17. asırdan kalma bir masalın tarihini taşıyordu kararmış ahşabında. Uçuruma doğru uzanan kamelyası ilk bakışta ürkütse de orada geçirilecek vaktin ne kadar keyifli olacağı gerçeğiyle gülümsetiyordu, Melek’i.

“Rahatsız olduğun an her şey biter, meleğim unutma!”

Sesinin tonunda bariz bir endişe vardı, açılan kapıdan içeri girdiklerinde. Ahşabın muhteşem kokusuna, narenciye aromalı cila kokusu karışmıştı. Tertemiz ve sımsıcaktı ilerledikleri zemin. Mutfağa girdiler, eski tarihlerden kalma bir ateşliğin önünde durdular. Cevat, cebinden telefon çıkarıp bir tuşa bastığında, ocağın arkasındaki duvar, yukarıya doğru sessiz denebilecek bir rahatlıkta açıldı. Melek artık masal kulübesinden ziyade, büyük bütçeli bir bilimkurgu setinde olduğunu düşünüyordu. Kayarak açılan kapılar, gizli bölmeler.

Cevat yine arkada kaldı, Mete ve Melek onun önünden yürüdü. Hiçbir ses yoktu aşağı doğru merdivenlerden indikleri sırada. Bir kapı açıldı ve Mete elinden tutup camın önüne doğru getirdi, Melek’i. Farkında olmadan nefesini tuttuğunda, cama yaklaşıyordu yavaş yavaş. Bir insan boyu aşağıda, sandalyeye bağlanmış iki adamı gördüğünde, Melek hayatı boyunca bir daha karşılaşmak istemediği iki acımasız canavarın çaresizliğini müşahede ediyordu.

İstemsizce geriye doğru bir adım attığında, “Sakin ol, bir tanem,” dedi, Mete sımsıkı sardı Melek’i.

“Onlara ne yapacaksınız?” Nefesi kelimelere yetmeyince fısıldayarak soruyordu, Melek. Yüzlerindeki morluklar, kıyafetlerine bulaşmış kan lekeleri aslında anlatır gibiydi ama sormadan edemiyordu yine de. Ve Melek farkediyordu ki adamların ağzı bağlı değil, dikiliydi! Simsiyah iplikle dikilmişti iki adamın dudakları.

“Bizim onlarla işimiz bitti, meleğim. Onların cezasını kaçırdıkları, tecavüz ettikleri, acımadan fuhuşa zorladıkları gencecik kızlar verecek,” derken sesinde gittikçe yükselen bir öfke vardı.

“Nasıl? Neredeler? Nasıl buldunuz onları?”

“Arkadaşlar, bu piç kurularını konuşturmakta zorlanmadı.” Kızı, platformun önündeki koltuğa yönlendirdi. Önce kendisi oturdu, sonra kızı kucağına çekti. Aşağısı çok net görünüyordu. Aradan beş dakika geçmemişti, Öykü ve Cevat eşliğinde, beş küçük kız girdi o insan müsveddelerinin yanına.

“Mete’m… Bunlar çocuk,” derken sesinde de yüzünde de, aynı dehşet ifadesi vardı.

O kadar ürkek ve çaresizdilerki.

Öykü, “Korkmayın! Bu iki adamı tanıyor musunuz?” diye bütün kızlara hitaben sorduğunda, kızlar sandalyeye bağlanmış adamları görebilmek için önlerine doğru yürümeye başladı.

Kızların, görmesiyle hepsinin duvarın dibine çöküp, kendilerini korumak istercesine birbirlerine sarılmaları bir oldu. Dehşet bir görüntüydü. Kızlar tir tir titriyordu. Öylesine sinmiş, öylesine çaresizdiki görünüşleri. Melek farkında değildi akan gözyaşlarının, Mete silene kadar. İçli içli ağlamaya başladığında yine tekrar ediyordu, “Mete’m… Bunlar çocuk.”

Mete, yine sımsıkı sardı kızı ve o da fısıldadı, “Biliyorum meleğim, biliyorum.”

“Onlar artık size hiçbir şey yapamazlar. Anladınız mı? Onlar sizin! Ne istediğinizi söyleyeceksiniz,” diyen Öykü’yü pür dikkat dinliyordu, Melek.

Kızlar, hâlâ adamın dost olduğuna ikna olmamış, korkuyla titriyorlardı.

“Mete, o çocukların yanına gitmek istiyorum.” Yavaşça kalkarken sevdiği adamın kucağından, aldığı hızlı nefeslere tezattı attığı titrek adımlar.

*

O şerefsizlerin yanına beş metreden fazla yaklaşmasını istemiyordu ama ne yapabilirdi? Yüzü sapsarı, beti benzi atmış, içli ağlayışı Mete’nin kalbine paslı bir hançerin kanatan darbeleriyle etki ederken ne diyecekti? Otur oturduğun yerde, mi?

Elbette hayır. “Sen nasıl istersen,” dedi, kızı bıraktı.

Camın önünde, ayakta dururken ellerini cebine soktu. Melek’in titrek adımları görüş alanına girdi ve dünya durdu. Genç kız, başını çeviripte bakmadı sandalyede oturan iki soysuza.

Kızların önünde durdu ve diz çöktü. Sesini bulmaya çalışır gibi bir hâli vardı.

Acı çekiyordu ve Mete adı gibi emindi, küçük çocukların acısını dindirebilmek için bütün hayatını fedâ edebilirdi, Melek…

Kelimelerini bulduğunda, “Korkmayın!” dedi. “Size artık hiç kimse zarar veremeyecek. Saçınızın teline siz istemeden kimse dokunamayacak. Eğer şimdi, bu iki pislikten kaçıp kurtulmak isterseniz, gitmek istediğiniz yeri söylemeniz yeter. Ama derseniz ki; onların öldüğünü görmek istiyoruz, buradakiler size onu da gösterir. Hepsi sizi korumak ve varsa, gitmek istiyorsanız ailelerinize kavuşturmak için burdalar.” Derin bir nefes aldı.

Mete, Melek’i hızla atan kalbinin sesini duyduğuna yemin edebilirdi.

Kızlar, birbirlerine yasladıkları başlarını kaldırıp Melek’e baktılar. Uzun bir süre sadece incelediler. “Sen kimsin?” diye fısıldadı içlerinde en küçük duran çocuk. On iki yaşında ya var, ya yoktu.

“Adım Melek. Beş yıl önce bu iki adamın elinden kurtulduğumda ben de sizin kadar korkuyordum. Şimdi sevdiğim adam bu pislikleri elime teslim etti.”

Mete, için kullandığı kelimeler, genç adamın gözlerini bir an kapayıp derin bir nefes almasına sebep oldu… Yine… Bu tepkiyi o kadar sık veriyorduki bedeni.

Melek, devam ediyordu. “İstediğiniz nedir? Söyleyin.”

“Onlar bir daha bize dokunamasın, bizi bulamasın. Bizi kimse bulamasın. Bizim bizden başka kimsemiz yok. Onlar…” dedi ve devam edemedi, küçük kız.

“Söyle, bir tanem. Onlar?”

“Ölmelerini istiyorum! Bir daha hiç kimseye dokunamasınlar. Kimsenin canını yakamasınlar. Onlar ikisi… Aynı anda…” dedi ve hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Dehşet bir görüntüydü. O küçücük kızların yaşadığı içler acısı bir dramdı. Hepsinin yaşadığı bir kabustu…

Melek, küçük kızların yanına ilerledi. Az önce onunla konuşan kızın omzuna dokunmak ister gibi uzandı eli ama son anda geri çekildi. Dokunuşunun küçük çocuğu korkutmasından endişelenmişti besbelli. Elini yarı yolda dizinin üzerine bıraktığında mecali yoktu âdeta genç kızın. “Size bir daha hiçbir şey yapamayacaklar. Siz ise şu an, onlara ne isterseniz yapmakta serbestsiniz!”

Melek’in sözleri biter bitmez, beş çocukta aynı anda başlarını kaldırdı. “Öldüklerini görebilir miyiz?” dediler. Fısıldıyorlardı.

Melek, arkasında duran Cevat’a döndü. Gözlerinden akan yaşları eliyle silerken, hiçbir söz söyleyemiyordu, Melek. Cevat, küçük kızların görebileceği şekilde iki şerefsizin arkasına geçti. Belinden silahını çıkardı, dik bir açıyla kafasına dayadı adamın. Ve bekledi.

Silah namlusu kafasına dayanmış soysuzun titrediği, soluk almakta zorlandığı her hâlinden belliydi. Sandalyenin altına yığılan su birikintisine bakılırsa, on üç-on beş yaşındaki çocuklara söken cesareti, namlunun altında hiçbir işine yaramıyordu.

Cevat, “Kanı bozuk, şerefsiz!” dedi, elindeki Beretta ile adamın beynini dağıttı. Küçük çocuklar çıkan sese kulak tıkamak yerine, ayağa kalkıp, Cevat’a odaklanmışlardı.

Melek, Cevat’a, “Rica etsem ağzındaki dikişi açar mısın?” dediğinde, diğer adamı işaret ediyordu.

Cevat, adamın önüne geçerken, Melek arkasını döndü ama küçük kızların hiçbiri bu sahneyi kaçırmak istiyor gibi görünmüyordu. Hepsi pür dikkat Cevat’a kilitliydi. Adamın çenesini tuttu önce, sonra da burnunu. Sabit kalan burun, aşağı bastırılan çene, yırtılan bir ağız ve acıyla böğüren şerefi olmayan bir vicdansız!

Melek döndüğünde, gözlerinde tek damla gözyaşı kalmamıştı. Adamın kanayan dudaklarına bakmadığı hâlde bir adım yaklaştı. “Ne istediniz bu çocuklardan?” İfadesi yıkılmazdı. İçi kan ağlasa da şerefi olmayan bir adam karşısında acziyet göstermek istemediği, dik duran başından belliydi. “Başka çocuklarda var mı?” diye sordu.

Adamdan ses gelmiyordu.

“Ölmeden önce söyle! Bir iyilik yap! Değersiz hayatın bütün insanlığa zarar vermiş, kirletmiş. Sana hiçbir fayda sağlamamış… Başka çocuklar da var mıydı, söyle?”

Şerefsizin dudaklarından, o parçalanmış dudaklarından çıkan son kelimeler, “Hepinizin canına okuyacaklar!” oldu. Cevat tek mermiyle beynini parçaladığında, herhâlde Melek de o soysuzun fazlasını söyleyeceğini düşünmüyordu.

Küçük kızlardan, sevdiği kızın yanına ilk giden, meleğiyle konuşan küçük esmer kız çocuğu oldu. Yavaş yavaş yaklaştı, Melek’i önünde durdu. Hıçkırıklarla sarsılan bedenini, Melek’in kollarına attı. Kızı kollarıyla sımsıkı sardığında, saçlarını okşarkenki şefkati, her okşayışta acısını almak ister gibiydi Melek’in. Kız ağladı, Melek ağladı. Bir anda diğer kızlarda koşarak yanlarına geldiğinde, Melek, beş tane kızı kollarının altına aldı, anne şefkatiyle sardı.

“Hadi! Çıkıyoruz buradan…”

Düşündüğünden daha güçlüydü, Melek. Adamın kanayan yüzüne bakamıyordu ama o kızlardan birine zarar vereceğini düşünse, hiçbir çekincesi olmadan adamın kalbini sökerdi. “Şefkatli prensesim,” diye mırıldanıyordu odadan çıkıp meleğinin yanına ilerlerken.

*

Hepsi küçücüktü. Üstlerinde doğru düzgün, kıyafet namına bir şey yoktu.

‘Allah belanızı versin ey kendi zevkine, bütün masumları kurban edenler’ diye bir haykırış dönüyordu içinde. Sümeyye’nin acısından sonra bu minik masumların acısına dayanabilecekmiş gibi hissetmiyordu.

“Cevat, sizden, ceketlerinizi… Çocuklara vermenizi istes..” Karşısındaki dev, titrek cümlesini bitirme gayretiyle girdiği eziyeti, hazin bakışlarla izliyordu.

“Emrederseniz, Melek Hanım,” derken Cevat, Melek, “Estağfurullah,” demeye çalışırken sesi, o devin buğulu sesinde kayboldu. “Levent, çıkarın ceketlerinizi, verin çocuklara!”

Kendi ceketine bulaşan kan, Melek’in isteğini yerine getirmesini engelliyordu belli ki. “Ben kendimi iyi hissetmiyorum…” Arkasındaki çınar ağacının yanına gidip sırtını yaslarken, sırtı ağacın sert gövdesine sürttüğü hâlde yere çöküyordu. Başı dönerken ve midesi yoğun bir bulantıyla dalgalanırken kulaklarında derin bir uğultunun rahatsız ediciliği vardı. Bu kadar etkilendiği neydi? İki insanın ölümüne şahit oluşu muydu? Esfel-i safiline düşmeye mahkum, adi kişilikler olsa da öldürülmüşlerdi.

Ya da kurtaramadıkları diğer çocuklar?

Üzüldüğü galiba kendi güçsüzlüğüydü. İnsanlığı kurtaracak gücü yoktu…

Mete yanına yaklaştığında kapağını açtığı suyu uzatıyordu Melek’e. Boş midesine birkaç damla su bile fazla geldiğinde şişeyi geri uzattı Mete’ye. Elini elinin içine aldığında uçurumun kenarındaki kamelyaya doğru yürüyorlardı. Az önce dizlerinde derman kalmamıştı. Şimdiyse, Mete’nin dokunuşuyla şifaya kavuştuğunu hissediyordu.

Küçük kızlar, adamların ceketlerine sımsıkı sarılmış oturuyordulardı uçurumun kenarına kurulu kamelyada.

Melek’i oturttuğunda boş bankın üzerine, elini bırakmak gibi bir düşüncesi yoktu, Mete’nin. “Öncelikle hastanede, tedavi olacaksınız. Sonra ne istediğinize karar verin…” Ses tonunda bir otorite vardı. Yöneten ve yönlendiren. Karşılarında, beş küçük masum başlarını salladı ve ardından Melek’e döndüler.

“Seni bir daha görebilecek miyiz?” diye sordu, esmer küçük masum.

“Görmek ister misiniz?” Hepsinin gözlerinin içine bakıyordu ve hepsi gözlerinden damlayan yaşlarla yavaşça başlarını aşağı, yukarı sallıyorlardı kabul edercesine. “Her fırsatta görüşeceğiz o zaman.” Melek’in gözleri yorgun olsa da samimiyetin parıltıları vardı kızların beşiyle de göz göze gelirken.

“Mete Bey, çocukları götürebiliriz,” dediğinde Cevat, Melek ayağa kalktı, ince dar patikanın taş merdivenlerini, Mete ile birlikte tırmanmaya başladı. Arabaya yerleşip, çocukların simsiyah minibüse bindirilmesini beklerken, elleri cebinde, son derece düşünceli bir ifadeyle ayakta duran, Mete’yi seyrediyordu sessizce.

Levent adındaki sarışın adam, peçeteye sarılı bir sandviçle Mete’nin yanına yaklaşıyordu. Sevdiğinin sesinden belli belirsiz, “Teşekkürler,” dediğini duyduğunda inanamıyordu Mete’nin nezaketine. Konuşmalarının etkili olduğu fikri bile kalbinin ritmini, heyecan etkisiyle bozuyordu.

Mete, Melek’in yanına geldiğinde elindeki sandviçi uzattı. Gözlerindeyse tedirgin bir bakış vardı. “Bir tanem. Domates ve ekmekten başka bir şey kalmamış. Şimdilik atıştırsan. Şehre döndüğümüzde sana bol patates kızartması sözü versem..?”

“Canım… Bu benim en sevdiğim ziyafetlerden. Çok teşekkür ederim.”

“İnanılmazsın.”

Mete, şoför koltuğuna kurulurken, Melek kendini aşan büyük bir ısırık alıyordu elindeki sandviçten. “Sen de inanılmazsın,” mırıltısı, çiğneyip yuttuğu ilk lokmanın ardından döküldü dudaklarından. “Biri yer biri bakar… Hiç keyif almaz o aç bakışlar altında yemek yemeye çalışan kişi. Isır hadi. Hadi… Çekinme,” dedi, Mete’nin dudaklarına dayadı sandviçi.

Mete, kahkahasına engel olamadığında Melek’in uzattığı sandviçten küçük bir ısırık aldı. Ciddiyet hâkim olduğunda ahvaline, “Meleğim. Semra İstanbul’da,” diyordu. Öğrendiği hakikatle, artık açlık hissetmiyordu, Melek. Bütün hayatını etkisi altına almış bir yalnızlık vardı artık ailesinden görmediği sevgiyi hatırlatan…

Candan Öte ~ 20 | Kurtuluş” için 5 yorum

  • 23 Eylül 2018 tarihinde, saat 19:31
    Permalink

    Keske bir de beğen butonu olsa:-) watt da okurken bastan başlamıştım. Beğeniyi kaldırıp tekrar beğen yapıyordum. Psikoljik olarak rahatlıyordum.:-)

    Yanıtla
    • 24 Eylül 2018 tarihinde, saat 14:41
      Permalink

      artık var ? emeğin karşılığını veren, emeğin ne olduğunu bilen birisin. sağlıklı eleştirinin nimetlerini toplamak bu olsa gerek. Allah razı olsun cancağızım =)

      Yanıtla
  • 24 Eylül 2018 tarihinde, saat 00:06
    Permalink

    Yine ve yine okumalara doyamadım ahh metem ahh 😉

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir