Candan Öte ~ 2 | Kader

Genç adam, banyodan çıkarken saçını kuruladığı havlunun altından, yataktaki enfes kadına bakmayı ihmal etmiyordu. Çıplaklıktan utanan, kendini kapama ihtiyacı hisseden kadınlardan değidi, Lucy. Vücudunun kusursuzluğunun farkında olan ve takdir edilecek bir öz güvenle teşhir etmekten sakınmayan muhteşem, tatlı varlık.

Yatağın dip kısmında, saçlarını aşağı sarkıtmış, upuzun bacaklarını omuz genişliğinden biraz daha fazla açmış, o ters pozisyonda Mete’nin banyodan çıkmış yarı çıplak hâlini aç bakışlarla izliyordu.

“Gitmesen ve tekrar yanıma gelsen, olmaz mı?” Kadının o buğulu sesi ve aksanlı İngilizcesiyle kurduğu kelimeler, bir erkeğe sadece saatlerce sürecek saf cinsellik vadeden türdendi.

Saçlarını kuruladığı havluyu sandalyenin üzerine bıraktığında Lucy’nin üzerine eğiliyordu. “Yanına gelmek…” Ses tonuna hâkim olan günah, kadının arzuyla kapanan gözlerinde saklıydı. “Emredersiniz hanımefendi.”

*

Mete, yataktan kalkarken, Lucy yorgunluktan açamadığı gözleriyle, “Dörtte buluşacak mıyız?” diye sordu.

“Buluşuruz bebeğim.” Genç kadının omzuna bir öpücük kondurduğunda, Lucy’nin son sözlerini duyup duymadığından emin değildi zira aldığı düzenli nefesler uykuya yenik düştüğünü gösteriyordu. “Dinlen tatlım, ihtiyacın olacak.”

*

Telefonun ısrarlı ve sürekli çalan rahatsız edici tonu, uykunun en güzel yerinde korkunç bir ses kirliliğiydi. Sadece susturmak için eline aldığı telefonun ekranında yazan “Pelin Hanım” ismine saygısı, bu eylemi yapma imkânı vermedi Mete’ye.

“Mete Bey, dün 10:00’da arayıp sizi uyandırmamı istemiştiniz. İngiltere’den gelecek olan grupla toplantınız vardı.” Pelin’in dakikliğini her zaman takdir ederdi. Hatta bu güzel cumartesi gününde gözlerini açamadığı, uykuya muhtaç hâliyle bile.

“Tamam, Pelin Hanım. Fuat nerede?”

“Beş dakika önce geldiler, Mete Bey.”

Telefonu kapadığında fark etti herhangi bir kapama cümlesi kullanmadığını. Neyse ki, Pelin sorun edecek biri değildi. Üniversitenin ardından işlerin başına geçtiğinde, kıdemli asistanın yerine genç ve güzel bir asistan gelmiş, sanki Mete’nin aradığı asistan özelliklerinde dolgun vücut hatları en önemli unsurmuş gibi bir düşünceyle davranılarak Barbie’den hâllice bir kız bulunmuştu.

“Pelin Hanım nerede?” sorusunu sorduğunda işgüzar kişilikler; “Artık, daha genç bir asistanla yolunuza devam etmek istersiniz diye düşünmüştük,” deme pişkinliğini gösterebilmişlerdi.

“Yanlış düşünmüşsünüz! Derhal Pelin Hanımı burada istiyorum. Eğer ikna edemezseniz bundan sizi sorumlu tutarım!” sözleri üzerine ancak anlayabilmişlerdi ciddiyetini. Bir iş yürütmesi bekleniyor ve o işi yürütürken tecrübeyi bırakıp gençliğe ya da güzelliğe önem vereceği düşünülüyordu.

Ofise geldiğinde annesi yaşındaki kadın her zamanki gibi ayakta karşılıyordu Mete’yi. Sabah raporlarını eline tutuştururken, bir yandan günün akışını anlatıyor diğer yandan konferansa katılıp katılmayacağını öğrenmeye çalışıyordu.

Pelin, elindeki çay bardağını masasının üzerine bıraktığında, Mete keyif dolu bir yudum aldı cevabını vermeden hemen önce, “Fuat gidecek, Pelin Hanım. Ben değil.”

“Peki, efendim. Ben izninizi istiyorum,” dediğinde Pelin, “Estağfurullah Pelin Hanım,” karşılığını verdi saygıyla.

Fuat, “13:30’da hava alanında olur, İngilizler. Programa yemekle başlayıp sonra toplantıya geçelim. Bu görüşmede bir fark olsun istediler sanırım. Jessica Marlowe de bu toplantıda, ikna ekibinde olacak.”

Mete, bilgisayar ekranından başını kaldırıp, Fuat’ın gözlerine bakarken, “Göreceğiz,” diyordu. “Beni onlarla ortak bir iş yapmaya ikna edebilecek kimse yok.” Bakışları, günlük haber gündeminin önemli başlıklarında geziniyordu. “15:30 gibi kaçarım ne olursa olsun. Lucy’e sözüm var.” Saatine gözü gittiğinde; 10:50’yi gösteriyordu.

“Lucy? Yılbaşı defilesinin Whitfield’i mi?” diye sorarken, yüzünde alaycı bir ifade vardı Fuat’ın.

“Evet. Farklı bir kadın.” Fuat’ın alaycı ifadesine samimiyetle gülümserken, “Ve tabii saygıdeğer!” eklemesi kendiliğinden çıkmış gibiydi.

“Laf yok ağam, merakın olmasın. Hadi hayırlısı.” Saatine baktığında ayağa kalkıyordu Fuat. “Ben yavaştan gidiyorum, bir şey diyor musun?”

Mete, “Nereye?” diye sorup hemen ardından, “Konferans,” diye cevapladı kendini. “Neydi?” Soru dudaklarından dökülürken yüzünde güldü gülecek bir ifade vardı Mete’nin.

Fuat, “Genç ve Başarılı İş Adamları,” dediği an iki arkadaş da kahkaha attı.

“Git kardeşim, git. Başarımızın sırlarını, senin benden daha iyi anlatacağın kesin,” derken bilgisayarını kapamaya niyetleniyordu, Mete.

“EyvAllah kardeşim. Konferanstan sonra görüşürüz öyleyse. Havaalanına geçerim ben. Sen ne yapacaksın?” diye sorarken, Fuat’ın eli kapı kolundaydı.

Mete’nin bilgisayarı kapamak için uzanan eli, Fuat’ın sorusunu cevaplarken hareketsizdi. “Salih Baba’ya uğrayacaktım. Sultan anne dün sitem etti telefonda hiç uğramıyorum diye. Bir gideyim de gönüllerini alayım.”

“Selam söyle benden.”

“Başüstüne kardeşim.”

Fuat çıktıktan sonra tekrar uzandı eli bilgisayarı kapamak üzere.

Tam kapayacakken…

Posta kutusuna düşen son mailleri kontrol etmek istediğinde gözüne ilk takılan; “Melek Yakut” ismiyle düşen “Meraklı Öğrenciler” konulu maildi. İsmi okuduğunda kalbinde hissettiği kıpırtı normal değildi.

Konu başlığını seyreden gözleriyle yüzüne yayılan tebessüm de normal değildi.

“Sayın Mete Ardahan
Üniversitemize teşrifinizi (heyecanla) bekliyoruz.
Boğaziçi Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Melek Yakut.”

Okuduğu an, iktisat fakültesinde böyle lakayıt bir öğrenci olması fikri, parantezi gördükçe güldürüyordu Mete’yi. Melek meraklısını merak ettiriyordu içten içe.

“Pelin Hanım, lütfen gelir misiniz.” Farkında değildi Pelin’i çağırdığının gözü maildeki; “Meraklı Öğrenciler” konu başlığında takılı kalmışken.

Birkaç saniyelik bir zamandı Pelin’in odadan içeri giriş süresi. “Buyurun, Mete Bey.”

“Benim adıma, Lucy’e bir özür notuyla çiçek yollamanızı istiyorum.”

Sevdiği çiçeğin ne olduğunu bilmemesini garipserken, “Onun gibi kadınlar nasıl çiçeklerden hoşlanır?” diye soruyordu.

“Orkide iyi bir seçim olabilir, Mete Bey.”

Cevabı duyan Mete, önce otelin adını söylediğinde, ardından, “1204 numaralı oda. Özür notunu siz yazın lütfen,” ricasında bulundu.

“Tabii Mete Bey, başka bir isteğiniz var mıydı?”

“Hayır, Pelin Hanım teşekkürler.” Sözünü bitirdiğinde gözü hâlâ maildeki konu başlığındaydı.

“Meraklı öğrenciler.”

Bu meraklının nasıl bir kız olduğunu düşünürken sıralama yaptı keyfince. Faraza; 75-80 kilo civarında ağır bir kız olabilirdi. 1 metre 55 santim boylarında, kıvırcık saçlarıyla, gözlüklerinin ardından dersleri dinlerken, zekâsıyla bütün sınıftaki kızların nefretini kazanıyordu belki de. Bütün bunlar aklından geçerken de yüzünde hafif bir tebessüm vardı Mete’nin.

“Fuat, fikrimi değiştirdim. Konferansa katılacağım.” Telefonu ne zaman eline almış, ne zaman Fuat’ı aramıştı yine farkında değildi.

11:00’de olması gereken konferansa 12:35’te teşrif ettiğinde, “Mete Bey, gelmeyeceğinizi düşünmeye başlamıştık,” diyerek sunduğu sitemine muhatap oldu karşısındaki dekan Enver Soysal’ın.

“Gelmeyecektim. Meraklı öğrencilerinizle tanışma isteği ile buradayım.” Sözler dudaklarından döküldüğünde hakikatini de duydu Mete… Meraklı öğrenci… Bir baş hareketiyle dekan Soysal’ı selamladığında sahneye doğru ilerliyordu.

“Bazılarınız, uzayan program yüzünden sanırım bana çok kızgın. Ne de olsa Burhan Bey ile uzayan sohbetinizin müsebbibi oluyorum.” Derin bir iç çekiyordu yüzünde ciddiyetten uzak, eğlenen bir ifadeyle. “Ah öğrencilik yılları! Ömrümüz, rektörlerin bitmek bilmez nutuklarını dinleyerek geçti.” Salonda, kahkaha ve alkış seslerinin tatlı neşesini duymak, Mete’ye buraya gelme kararının doğruluğunu hissettiriyordu.

Sesini bir perde düşürdüğünde, öğrencilerin duymasını istemiyormuş gibiydi, rektöre dönüp, “Kusura bakmayın Burhan Bey, mecburum bunları söylemeye, yoksa birazdan öğrencileriniz sorularıyla beni… Devam edemeyeceğim. Anladığınızı umuyorum,” dediğinde. Salon yine kahkahalarla coşuyordu Mete’nin tiradının ardından. Büyük bir cesaret gösterisiydi, “Buyurun sorularınıza hazırım,” sözleri.

Orta sıralardan, kel bir adamın nefretine sebep olabilecek kadar gür saçları olan gözlüklü bir genç müsaade istediğinde ardı sıra geliyordu diğerleri de. Öğrencilerle keyifli vakit geçirirken en arka sırada, bulunduğu yerden pek net göremediği bir kız mikrofonu eline alıyordu.

“Hoş geldiniz Sayın Ardahan.” Kızın ses tonunu duyduğu an kalbini esir alan bir efsunu hissederken, gözleri insiyaki bir hareketle kapanıyordu. Duyan herkesi böyle etkisi altına alabiliyor muydu bilemese de vakarından taviz vermeyecekti.

“Hoş bulduk.”

“İktisat bitirmişsiniz. Biz de bir ay sonra mezun oluyoruz. Türkiye’deki birçok işsiz üniversite mezunu kervanına katılacağız büyük ihtimalle. İlk söz alan arkadaşımız Cengiz, Türkiye birincisi. Zekâsı, okuduğu hiçbir şeyi unutmayacak kadar mükemmel. Her kapıyı açabilecek bir soyadı olmadığı için onun hak ettiği yerde hiçbir yeteneği olmayan beceriksiz biri olacaktır büyük ihtimalle. Size sorum; siz bizden daha mı başarılısınız? Bizden daha zeki ya da çalışkan mısınız? Yoksa, ismiyle Türkiye’de her derde derman olacak bir ailede doğmanın verdiği imkânlar sayesinde mi bu başarınız?” Salonda çıt çıkmıyordu. Mete Ardahan, yirmi dokuz yıldır ilk kez cevap veremiyordu.

“Sanırım arkadaşımızın başarılı iş adamlarıyla kişisel bir sorunu vardı, şamar oğlanı olarak beni seçmişler.” Kurduğu cümle öylesine gereksizdi ki… Geri alabilseydi tümden silmek isterdi absürt cevabını.

Kızdan sonra bir-iki soru daha sorulduğunda, gerilen ortam nispeten yumuşamıştı. Yine kahkahalar yankılanıyordu salonda ancak Mete’nin aklı o soruyu soran muhteşem sesin sahibi sivri kişilikteydi.

Konferans sonrası resepsiyona geçtiklerinde öğrencilerle birebir sohbet ortamı da doğdu. Sivri dilli ukaladan, adının Cengiz olduğunu öğrendiği gençle muhabbet ettikleri sırada arkasında o efsunlu sesi duydu. “Melek Yakut… Evet… Evet… Kırk iki numaralı odaya bırakın lütfen.” Telefondaki her kimse, kızın nazik yönüyle muhatap olduğu anlaşılıyordu.

Melek Yakut… O muydu?

“Cengiz.”

“Efendim, Mete Bey?”

Gencin saygılı hitabı takdir edilesiydi. “Senin gibi başarılı gençlerle bir oryantasyon programımız var. Eğer katılırsan, yüksek lisans için uygun bir referans olabilir senin için üniversite eğitiminin yanı sıra.”

Arkadaşlarının coşku dolu ıslık ve tebrikleri arasında, şaşırdığını gizlemeden sevinçle gülümsüyordu, Cengiz. “Siz, ciddi misiniz?” dediğinde, ses tonundaki hayret, Mete’nin gülümseyişine de vesile oldu.

“Her zaman.”

“Çok teşekkür ederim, Mete Bey.”

“Rica ederim, Cengiz.” Merakını gizlerken, aklına yeni gelmişcesine sordu. “Bana arkadaşlarınızdan bir mail gelmişti. Melek Yakut’tu sanırım. Onunla tanışamadık. Tanıştırır mısın?” İfadesi lakayıt değilse de isteğini belli etmeyecek kadar ciddiydi.

“Tabii Mete Bey, bekleyin yanımıza çağırayım.” Arkada bir yere yürüdüğünde, Cengiz elini sırtı dönük kızın beline yerleştirdi. Duyulabilecek bir mesafede olmamaları kötüydü zira Mete, Melek Yakut döndüğü zaman yüzüne dalga dalga yayılan pembeliği görebiliyordu.

Melek Yakut hiç de kısa boylu ya da gözlüklü değildi. Mete, Melek yaklaşırken utanmazca süzüyordu karşısındaki zarif ve enfes vücudu. İnce uzun bacaklarına giydiği kot pantolonu, üzerine oturmuş krem rengi v yaka üstlüğü ile mazbut bir görüntü sergiliyor gibi dursa da Mete için bambaşkaydı o kıyafetlerin sahibi vücudu seyretmek.

Elini uzattı, “Mete Ardahan.”

“Melek Yakut.” Ses tonu kadar mesafeliydi elini karşılayan eli.

” “Meraklı öğrenci” değil mi? Başka merak ettiğiniz neler var Melek, lütfen sormaktan çekinmeyin.” Sesinin tonunda meydan okuyan bir hava vardı Mete’nin.

Melek, az önceki mahcup hâli hiç yaşamamış gibiydi kibirli bir edayla örgüsünü omzundan geri atıp, gülümserken. “Mete Bey, ben sorumu sordum çekinmedim ama sanırım size biraz zor geldi!”

Melek Yakut, Mete ile resmen dalga geçiyordu.

Ancak yüzündeki eğlenen ifade bile utancını bastıramıyordu belli ki. Yanakları pembeleştiğinde, yemyeşil gözlerinin içine hâkim olan cesaretin yanı sıra bir de ışıl ışıl bir parıltı vardı heyecanını açık eden.

“Mesela. Ah… buldum! Başarınızın sırrı? Tek çocuk olmak sizi ne yönde etkiledi? İş hayatında neden bu kadar acımasızsınız? Daha başka sorularda var isterseniz.” Soruları sıralarken hafif bir tebessüm hâkimdi dudaklarına. Arkadaşları sorulardaki klişelerle dalga geçerken, o, “Allah başka dert vermesin!” diyerek karşılık veriyordu arkadaşlarına.

Mete de farkında olmadan gülümsüyordu. Melek, oltaya düşmüş olduğunun farkında olmadığı hâlde tatlı tatlı eğlenirken, Mete dünyanın en yeşil gözlerine gözlerini kırpmadan bakıyordu. Dünyanın en yeşil gözleri? Şiir ya da şarkı da yazabilir miydi acaba dünyanın o en yeşil gözlerine? İçinde kendiyle eğlenen ruh hâlini dışarı yansıtmamaya özen göstererek, “Bu soruların sıralamasına bakınca, Ekonomist’in nisan sayısını okuduğunuzu var sayıyorum, Melek. Beni yakından takip ediyorsunuz belli ki,” dedi.

Utandığı, rengi değişen yanaklarından belliydi, evet. Yaptığı bu kaba hareketi haklı gösterecek tek bir sebebi yoktu ama bilinen bir gerçek vardı ki; erkekler, kadınların kızaran yanaklarından her asırda keyif alıyordu. Dudaklarına çapkın bir gülümseme yerleştirdiğinde, kırmızının her tonuna bürünen Melek Yakut’u büyük bir zevkle seyrediyordu.

“Mete Bey, başka sorum yok. Görüşürüz çocuklar.” Melek’in sözlerine itirazlar yükselirken o, titrememesine uğraştığı ses tonu ve elma kırmızısı yanaklarıyla, “İş beklemez,” diyerek arkadaşlarıyla vadalaşıyordu. Cengiz denen dahiye sarılırken Melek, genç adamın kulağına bir şeyler fısıldıyor, Mete bu iki gencin sevgili olabilme ihtimalini fikrinden kazıyarak silmek istiyordu.

Melek kız, omuzlarını dikleştirip, bir kraliçe edasıyla davet salonundan çıkarken, Mete’yi o salonda tutabilecek hiçbir sebep kalmıyordu o vakitten sonra. Yanındakilerden müsaade isteyip ayrılırken, salondan çıkar çıkmaz adımlarını hızlandırıyor, merdivenlerden inmeye hazırlanan Meraklı Öğrenci Melek’i gördüğü an sesleniyordu…

Bir fısıltıdan biraz daha yüksek.

“Melek!”

Gözlerinde, beklenti dolu bir ışıltıyla dönünce genç kız, istediğinin bu olduğundan emindi, Mete. Merdivenleri inmekten vazgeçmiş, Mete ile arasındaki kısa mesafede örgüsünden kurtulmuş saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıyordu.

“Efendim, Mete Bey.”

Mete’nin ses tonu, en masum kişiyi bile günaha davet eden bir şehvetle çıkıyordu. “Senin soruların bitti galiba Meraklı Öğrenci?”

“Evet bitti.”

“Benim de sana sormak istediklerim var.” Aynı tonla devam ediyordu.

“Buyurun, sorun Mete Bey.”

Melek izin verdiğinde, Mete daha da yaklaştı. Aralarında birkaç santim mesafe kala durduğunda, gözleri gözlerine kilitlendi. Eşine daha önce rastlamadığı renge sahip gözlere bakarken, birden döküldü kelimeler dudaklarından.

“Burada değil, tatlım. Ben sana sorularımı seni yatağıma yatırıp, bayıltana kadar becerirken sormak istiyorum… Sen zevkle inlerken, cevap vermeye takatin kalmayıncaya kadar içinde gidip gelirken… Adımdan başka bir şey dudaklarından dökülemeyecek hâle geldiğinde sormak istiyorum, küçük meraklı.” Mete, bu tür konuşmaları birçok kadınla defalarca yapmış bir günahkâr olarak hayatında ilk kez dudaklarından dökülen sözlerle incittiği apaçık belli olan kadının titreşen gözyaşlarına bakıyordu.

Hiçbir söz söylemediğinde, Mete’nin gözlerine hayretle bakıyor, gözyaşlarını serbest bırakmamaya uğraşıyordu. Kırmızılığı sınırları zorlayan yanaklarıyla derin, titrek bir nefes çekerken içine istemsizce başını iki yana sallıyordu. Arkasını dönüp giderken Melek, Mete’nin tek isteği, suratının ortasına Allah ne verdiyse yapıştırmasıydı. Böyle bir davranış, gidişini izlemekten daha az acı verirdi ve Mete bu derece kötü hissetmezdi.

Fakat…

O Melek gidiyordu ne yazık ki.

“Pişmanlık böyle berbat bir hismiş demek ki,” diye fısıldarken telefonunu çıkardı cebinden. “Cevat, az sonra C kapısından çıkacak kızı hissettirmeden takip et. Kot pantolon ve krem rengi üstlük giyiyor, saçları belinde tek örgü.”

Telefonu kapayıp resepsiyona döndüğünde dekan ve rektör ile ayaküstü kısa bir sohbet edip, müsaade istiyor, az önce Melek Yakut’un çıktığı kapıdan çıkıyordu içini yakan bir pişmanlık ve daha kötüsü genç kızı incitmiş olmanın verdiği hüzünle.

Candan Öte ~ 2 | Kader” için 10 yorum

  • 16 Eylül 2018 tarihinde, saat 22:17
    Permalink

    Bu Lucy i bi ara öldürecektim di mi ben ? neyisa …

    Yanıtla
    • 17 Eylül 2018 tarihinde, saat 10:52
      Permalink

      Öyle miydi? ?

      Yanıtla
      • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 19:34
        Permalink

        Tabi ki ilerleyen bölümlerde daha net aynı tepkileri vereceğim gibi sankim öle hisler geliyo içime ?

        Yanıtla
    • 26 Eylül 2018 tarihinde, saat 12:03
      Permalink

      öyle miydi ?

      Yanıtla
  • 16 Eylül 2018 tarihinde, saat 22:22
    Permalink

    Aay emocilerim var artık benim (şşt öteki telefondan yazayim ?)
    Yandın sen LütfiyEM susmam gari ben…. (ahh metem aahh ?)

    Yanıtla
    • 17 Eylül 2018 tarihinde, saat 10:53
      Permalink

      ?? emolara kavuşmana çok sevindim. ayrıca sizi tebrik ederim leydim ? Rabb’im ayırmasın bizi

      Yanıtla
  • 16 Eylül 2018 tarihinde, saat 22:45
    Permalink

    Off Metem yaa tam bir meşesin yani ?

    Yanıtla
    • 17 Eylül 2018 tarihinde, saat 10:54
      Permalink

      deminki cevap dümdüz gitti ? ben daha susma dicekdim hiş susma dicekdim yazamamışım. ama sen hiş susma taamm mı?

      Yanıtla
      • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 19:32
        Permalink

        Hahahah susmam ki ? hem de hiç….

        Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir